BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Sahil Güvenlik sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Sahil Güvenlik sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

17 Ocak 2020 Cuma

Libya’nın jeo-stratejik önemi ve Türkiye-Libya ilişkilerinin arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM'ce meşruiyeti tanınan UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir.



Libya'nın başkenti Trablus'un kalbi konumundaki Şehitler Meydanı'nda toplanan Trabluslular, Hafter saflarındaki milis ve paralı askerlerin gerçekleştirdiği saldırılara tepki gösterdi. Trabluslular, Türk bayrağı taşıdı. Fotoğraf: Arşiv/Hazem Turkia/AA


Ahmed Cevdet Paşa “Tarih bilmeyen siyasetçi pusula bilmeyen gemi kaptanı gibidir” diyerek devlet adamlarının karşılaştıkları sorunlara tarihi perspektiften bakarak isabetli çözümler bulacaklarını kuvvetli bir şekilde ifade etmiştir. Biz de bugün burada tarihi bir perspektif sunmaya çalışalım.
Fenike, Kartaca, Yunan, Roma ve Bizans hâkimiyetinden sonra, Hz. Ömer devrinde, Amr bin As kumandasındaki ordu 642 yılında Mısır’ın ardından Trablus ve Tunus’a doğru hareket etti. 647’de Ukbe bin Nafi ile Trablus’ta zafer kazanıldı. Kuzey Afrika’nın fethi Hassân bin Nu’mân ve Musa bin Nusayr eliyle 707 yılında tamamlandı. Tarık bin Ziyad 711 yılında İspanya’yı fethederek İslam’ı güneybatıdan Avrupa’ya ulaştırdı.
Kuzey Afrika’da iç huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla Harun Reşid, emirlerinden birinin oğlu olan İbrahim bin Ağleb’i 800 yılında vali tayin ederek Libya ve Tunus’u Abbasi halifesine bağlı olarak yönetecek Ağlebiler (800-909) hanedanını kendi eliyle kurdu. Fâtımî Devleti (909-1049) ve Muvahhidler Devleti (1160-1178) egemenliğinden sonra, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin emri altındaki Kölemen komutan Şerefeddin Karakuş 1174 yılında başlattığı seferlerle Trablus, Kayrevan ve Tunus gibi Kuzey Afrika şehirlerini yeniden Mısır’a dahil etme siyaseti çerçevesinde hareket etti. 1185 yılında Trablus şehrini ele geçirdi. Karakuş ve arkadaşlarının sürdürdüğü seferlerin ve 1212 yılına kadar devam eden hakimiyetinin en önemli sonucu, Kuzey Afrika seferine katılan birliklerindeki Oğuzların varlığını kalıcı kılmasıdır. Oğuzlar Muvahhidler devletinde “guz” ve “gazaz” adındaki askeri birlikler olarak varlıklarını sürdürdüler. Bugün Yefrin’de yaşayan Gazaz kabilesi büyük ihtimalle o günlerden kalmadır. Muvahhidler’den sonra, aradaki fetret devri dışında, Hafsîler uzunca bir süre Libya’ya egemen oldu (1228-1323 ve 1369-1510).

Hafsîler ve Osmanlılar

Haçlı ideolojisi ile hareket eden İspanyollar, Endülüs’teki İslam varlığına adım adım son verdikten sonra tüm kuvvetleriyle Kuzey Afrika’ya yöneldiler. Kastilya ordusu 1510 yılında Hafsîler’in egemen olduğu Trablusgarb’ı işgal ettiği gibi halkını da kılıçtan geçirdi. Canını kurtaranlar Trablusgarb’ı boşaltarak ülkenin içlerine doğru kaçtı veya sürüldü.
 sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. 
1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman, babası Sultan Selim zamanında, 1519’da Tacura’dan gelen heyetin bizzat talep ettiği askeri yardımı sağladı. Murad Ağa kumandanlığında bir askeri filo gönderdi. Murad Ağa Tacura’da kuvvetli bir direniş merkezi kurdu. Trablus’un İmparator Şarlken tarafından 1530 yılında Malta şövalyelerine verilmesinden üç sene sonra, Kaptanıderyâ Barbaros Hayreddin Paşa şehri yeniden fethetti. Ancak bu fetih de İspanyolların karşı saldırılarıyla uzun ömürlü olmadı ve şehirde hakimiyet kurmak için mücadeleye devam edildi. Tam 32 yıl süren bu mücadelenin sonunda, Kaptanıderyâ Sinan Paşa, Turgut Reis ve Murad Ağa’nın kuvvetleriyle Trablusgarb 15 Ağustos 1551’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Fetihten sonra Murad Ağa Trablusgarb valisi oldu (1551-1553). Onun vefatından sonra ise Turgut Reis (1553-1565) valilik makamına gelince ülkenin sahil kısmıyla çöl bölgesini sosyal, siyasi ve ekonomik olarak birleştirdi. Trablusgarb onun döneminde huzur ve refaha kavuştu. Bugün “Libya” olarak isimlendirilen coğrafyada Osmanlı devletinin Trablus, Bingazi ve Fizan adıyla ayrı ayrı idari merkezleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ocaklarına hep birlikte “Garp Ocakları” deniliyordu. Bu ocaklar merkezî devlet için kayda değer bir üretim ve gelir kaynağı oluşturmamakla birlikte, Osmanlı devletinin ve İslam âleminin savunması açısından Akdeniz’de bir ileri karakol görevi görüyordu.
Osmanlı devleti merkezî askerî teşkilatına Balkanlardaki Hristiyan kökenli genç erkekleri devşirme usulüyle dahil ederken, Kuzey Afrika’daki topraklarını savunmak amacıyla Anadolu’dan genç erkekleri asker olarak Garp Ocaklarına gönderiyordu. Osmanlı böylece, askerlik mesleği bakımından insan kaynağı sınırlı olan bölgenin askerî kapasitesini geliştirmeye çalışmıştı. Libya, Tunus ve Cezayir’de görev yapan bu profesyonel askerlerin yerel halktan kızlarla evlenmesine müsaade edilerek, sayıları bugün milyonlarla ifade edilen bir “Kuloğlu” nesli ortaya çıktı. “Kuloğulları” babaları Anadolu kökenli asker ve anneleri yerel halktan kişiler demektir. Her yıl ocağa yazılan 1000-2000 civarındaki askere ek olarak, Kuloğulları’nın da sayısı aritmetik olarak artmış ve devlet kademelerinde çeşitli memuriyetlerde ve ülke savunmasında ayrı bir askeri kuvvet kaynağı olarak istihdam edilmişlerdir.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.
On yedinci yüzyıla girilirken, İstanbul’dan gönderilerek Trablusgarb beylerbeyi tayin edilen kişiler, dünyadaki ve Akdeniz’deki değişen dengelere karşı kendi pozisyonlarını korumakta güçlük çektiler. Dünya ticaretinin kapasite ve değer bakımından artması ve mevcut dengelerin sarsılmasıyla, Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama mecburiyeti, beraberinde yeni riskler de getirdi. Ocaklılar ve arkalarında yeni toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olarak ortaya çıkan Kuloğulları, beylerbeyilik makamında oturanlara karşı öne geçtiler. Zira beylerbeyi üç yıl, yani geçici bir süre görev yaptıktan sonra başka bir göreve gideceğini bildiğinden, uzun vadeli icraat yapmak yerine, asıl sorumluluğu “Ocaklı dayıya” bırakıp temsilî bir pozisyonda kalmayı tercih ediyordu.
1711 yılında dayı olan Karamanlı Ahmed Bey, padişahın bu temsilî pozisyondaki beylerbeyilik uygulamasına son veren bir kararı almasını sağladı. Ahmed Bey’e “sultan naibi” benzeri bir imtiyaz verilerek Trablusgarb’da bir Karamanlı hanedanı kurmasına imkân verildi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar kısmen de olsa Osmanlı devletinin Garp Ocaklarına katkı sağlayan deniz akıncılığı, silahlı modern ticaret gemileri karşısında önemini kaybetti. Hatta Vali Yusuf Paşa Trablusgarb beylerbeyi tarafından güvenliği belli bir bedel karşılığında garanti edilen gemilerin korsan baskınları sebebiyle uğradığı zararları tazmin etme konusunda zor durumda kalıyordu. Yusuf Paşa’nın Mısır’a saldıran Napolyon’a karşı pozisyon almaması da İstanbul’da tenkit edildi.
1827 yılına gelindiğinde, Libya’da yaşanan yönetim krizinin üstüne Osmanlı donanması Navarin’de Avrupalı devletlerin ortak donanması tarafından yakıldı. Bunlara Doğu Akdeniz’deki Yunan isyanı, Cezayir’in 1830’da Fransa tarafından işgali ve Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi gelişmeler de eklenince, Trablus’a yapılması gereken müdahale gecikmiş oldu. Nitekim 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile eyalet merkeze bağlandı. Fransa’nın Cezayir’in yanında Tunus ve Libya’ya yönelik emperyalist emelleri biliniyordu. Bu yüzden Fizan ve Orta Afrika’ya uzanan güzergahta yer alan Gat, Tuareg (Tevârık), Ezgar ve Hoggar aşiretleriyle sıcak ilişkiler kuruldu. Sudan-Senegal, Sudan-Fas kervan ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak adımlar atıldı. Ancak 1882 yılında Mısır, ardından da Sudan İngiliz işgaline uğrayınca, Osmanlılar’ın kurduğu istikrar ve güvenlik ortamı ağır bir darbe aldı. Böylece eyalet mühim bir gelir kaybına uğradı ve merkezden gelecek yardımları bekler oldu.
1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil gönderdi. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Hums’tan bir, Bingazi’den iki, Trablusgarb’tan üç, Fizan’dan bir ve Cebeligarb’tan bir vekil olmak üzere toplam sekiz milletvekili Meclis’te Libya’yı temsil etti.

II. Abdülhamid’in Libya politikası

Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocukları ve Kuloğullarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde çaba harcandı. Sahilden yapılacak saldırıları püskürtmek amacıyla, Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde, stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu. Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmekle birlikte, Osmanlı devletine bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda, bölgedeki kabileler üzerinde etkisi bulunan, Şâzeliyye tarikatının bir kolu olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir Efendi, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışmanı unvanını aldı. Sultan Abdülaziz devrinde Senûsî zaviyelerine verilen destek artırılarak sürdürüldü. Zira Senûsiyye tarikatı Bingazi ve Çad yolu ile Akdeniz’den Sahra altına ve oradan bir ucu Sudan’a, diğer ucu Senegal ve Fas’a uzanan ve “Bilâdü’s-Sudan ticareti” adıyla bilinen ticaret yolu üzerindeki zaviyeleriyle bölgenin ekonomik, siyasi ve sosyal hayatında etkiliydi. Nitekim Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler.

Atatürk ve Libya

Fizan sancağı Osmanlı devletinin Jön Türkler’i sürgün ettiği bir yerdi. Fakat İtalyanların sömürgeci saldırıları karşısında, Fizan’da o sırada sürgün bulunan tıbbiyeli ve harbiyeli Jön Türklerin vilayetin çeşitli alanlarında istihdam edilmeleri sağlandı. Böylelikle vilayetin doktor, öğretmen ve idari memurluk pozisyonlarında Libyalılara hizmete başladılar. Libya’daki halkla kaynaşan bu kişilerin varlığı, yerel toplulukların Osmanlı halifesine bağlılıklarını zayıflatmak yerine kuvvetlendirdi. Öyle ki 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Libya halkı, Trablus’taki Jön Türklerin büyük sevinç gösterilerine katılmadığı gibi tepki gösterenler dahi oldu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Meşrutiyet idaresi, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramların ne anlama geldiğini anlatmak üzere Mustafa Kemal’i Libya’ya gönderdi. Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı düşünsel düzeyde karşı koymak için faaliyette bulunan Mustafa Kemal, burada özgürlük tohumlarını ekti. 1911 yılında yüz bin civarında askeriyle Libya’yı işgale kalkışan İtalyanlara karşı sadece 5 bin 500 askerle karşı koyan Mustafa Kemal, yerel asker sayısını olabildiğince artırmak için halkı direnişe katılmaya davet etti. Trablus kumandanı Kurmay Albay Neş’et Bey, Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar) Bey, Yüzbaşı Nuri (Conker) Bey, Bingazi Kumandanı Enver (Paşa) Bey, Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi önemli isimlerin başarılı çalışmalarıyla, İtalyanlar sahil kısımlarına adeta hapsedildiler ve Libya’nın iç bölgelerine giremediler.
Balkan Savaşlarının başlaması, Libya’daki durum adına, Osmanlı devletini acil bir çözüme icbar etti. 18 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalandı. İtalyanların Libya’daki hakimiyeti tanınırken, Müslümanları temsil etmesi için “Nâibü’s-sultan” unvanlı bir yetkili atandı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, İtalya’nın İngiliz-Rus-Fransız ittifakına girmesini önleyici politikalar bağlamında Osmanlı devleti, hiçbir zaman tam olarak uygulanmayan Uşi Antlaşması hükümlerini açıktan ihlal etmemeye özen gösterdi. İtalyanlara karşı canla başla savaşan Ahmed Şerîf es-Senûsî (1873-1933), Senûsî ailesinden Seyyid İdris’in İngiliz ve İtalyanlarla antlaşması üzerine, 30 Ağustos 1918’de bir denizaltıyla İstanbul’a intikal etmek durumunda kaldı. VI. Mehmed (Vahdettin) için Eyüp Sultan Camii’nde yapılan tahta geçme töreninde kılıç kuşatma vazifesini yaptı. Bu görev Ahmed Şerîf’e İstanbul’da gösterilen itibarın ne derecede yüksek olduğunun en açık kanıtıdır.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.

İtalyan sömürgeciliğinden bağımsız Libya’ya

Libya’daki İtalyan işgal dönemi 1911’den 1943 yılına kadar sürdü. 1943’te İtalyan-Alman birlikleri yenilip Libya’yı terk ettikleri zaman, Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan ise Fransız askerlerince işgal edildi. BM tarafından Libya’nın geleceğine karar verilmesi aşamasında Libya-Türkiye ilişkileri yeniden başladı. Berka kentinde geçici olarak bir devlet yapılanması gerçekleştirdi. Libya adına Şeyh İdris es-Senûsî Türkiye’ye başvurarak üst düzeyde görevlendireceği uzman kişiler talep etti. Bu bağlamda, Libya hükümetine başkanlık eden Sadullah Koloğlu başta olmak üzere çok sayıda üst düzey görevli Türkiye’den gitti. 24 Aralık 1951’de Libya devletini ilan eden Kral I. İdris es-Senûsî o sırada dünyanın en fakir ülkesinin kralıydı. Libya 1953’te İngiltere ve 1954’te ABD ile yaptığı anlaşmalarla bu ülkelere askeri üsler verdi. Karşılık olarak bu ülkelerden aldığı kira ve tazminatlarla ülke bütçesine mali katkı sağladı. 1960’ların başında Libya’da zengin petrol yatakları keşfedilince ülkenin kaderi değişti. Dünyanın en fakir ülkesi durumundan zengin ülkeler arasına girmeye aday oldu. Bunun ardından Libya’da 1969’da devrim yapıldı. Türkiye ile ilişkiler bir süreliğine dondurulsa da, devrim lideri Kaddafi Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’na destek vererek ikili dostluk ilişkilerini tazeledi.

Libya Türkiye için neden önemlidir?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Libya ile var olan tarihi ve kültürel bağları yanında, coğrafi açıdan komşuluk ilişkileri de kayda değer önemdedir. Bir ülkenin tarihten gelen sorumluluklarını bilmesi, deniz sularındaki haklarını korumak için ikili anlaşmalar yapması, savaşmak için diğer güçlere meydan okuması anlamına gelmez. Ne pahasına olursa olsun haklarını ve çıkarlarını korumak için iradesini beyan etmesi ve ikili ilişkilerinde ahde vefa göstermesi, o devletin gücünü ve caydırıcılığını ifade eder. Türkiye’nin Libya ile gündemde olan ilişkilerinin temelinde 500 yıl öncesine dayanan bir arkaplan vardır. Bu koskoca tarihi geçmişte Kanuni’den II. Abdülhamid’e, Mustafa Kemal’den Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümetine uzanan hatıralar vardır. Bunun yanında Libya’nın bugünkü dinî, siyasi ve kültürel kimliğini müstahkem kılan Murad Ağa, Turgut Reis gibi büyük komutan ve amirallerin türbesi ve kurdukları mimari eserler orada varlıklarını bütün ihtişamlarıyla sürdürmektedir. İspanyol ve Maltalı şövalyelerin yıkamadığı bu eserler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombalara karşı bile direnmiştir. Bugün ise türbeleri birer tarihi miras olarak görmek yerine “şirk merkezi” olarak tanımlayan fanatiklerin saldırılarına rağmen, Turgut Reis’in türbesi Türk-Libya dostluk tarihinin ortak anıtı olarak ayaktadır.
Öte yandan, Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlayıp milleti emperyalist işgalcilere karşı örgütlemeden önce Libya’daki halkı 1911 yılında direnişe hazırlaması, üstünde ayrıca önemle durulması gereken bir durumdur. Mustafa Kemal 30 yaşında edindiği bu tecrübenin ardından, 34 yaşında Anafartalar Kahramanı oldu ve 38 yaşında Samsun’dan Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Canı pahasına imdadına koştuğu Libya’da gözünden yaralanmasına rağmen yılmadı. Bütün varlığını ortaya koyarak vatan coğrafyasının merkezini işgale yeltenenlere karşı Mustafa Kemal Anadolu halkıyla karşı mücadele başlattığında, Libya’dan gelen dostu Ahmet Şerîf es-Senûsî de yanındaydı. Türkiye-Libya dostluğu, bu tecrübelerden hareketle, bölgede barışın tesis edilmesinde yine belirleyici olacaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de olup bitene kayıtsız kalması, iktidarda hangi hükümet olursa olsun, Ankara’nın jeopolitik ve jeostratejik konumunu doğrudan olumsuz etkileyecektir. Osmanlı devletinin çöküşünü etkileyen faktörlerden biri de Akdeniz’deki deniz egemenliğini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen buna karşı bir çözüm geliştirememesiydi. Bugün Türkiye’nin Libya’da bulunması, “İskenderun Körfezi’ne sıkıştırılma projesinin” akamete uğratılması anlamını taşıyor. Öyle ki Türkiye Akdeniz’de varlığını sürdüremezse, Doğu Akdeniz’de Türk gemi ve uçaklarının izinsiz seyirleri bile tehlikeye girecektir. Bu bağlamda sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. Ayrıca emperyalist ülkelerle birlikte hareket eden, fakat Arap ve İslam dünyasının derdine deva olacak en ufak bir adım bile atmayan BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya’daki varlıkları da sorgulanmalıdır.
Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur.
Şüphesiz Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM nezdinde meşruiyeti tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir devletin siyasal sınırları yanında jeopolitik ve jeokültürel sınırları da vardır. Bu bağlamda, Akdeniz’deki varlığını ve çıkarlarını koruyabilmesi açısından, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik sınırlarının Libya’dan başladığını ifade etmek abartı değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından birinin, Kanuni Sultan Süleyman devrinde olduğu gibi güçlü bir deniz gücü kapasitesine sahip olmaya bağlı olduğu apaçık bir gerçekliktir. ABD’nin en büyük filolarından 6. Filo’nun Akdeniz’i kontrol için Sicilya’da konuşlanması, Rusya’nın Lazkiye’deki Tartus üslerini tahkim etmesi göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz’de en büyük kıyıya sahip bir ülke olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da olan biteni kollarını kavuşturarak izlemesi beklenemez. Türkiye’nin teşebbüsleri, ülke çıkarlarını ve bölge barışını korumak adına çok mühimdir ve tarihi öneme sahiptir.


27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


8 Aralık 2018 Cumartesi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen kaosundaki rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Geride bıraktığımız yaklaşık 8 yıllık Yemen krizinde, siyasi ve insani durum ciddi şekilde karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Yemen’in stratejik önemi ve ülkenin ticari geçiş güzergahında olması, küresel güçler kadar bölgesel aktörlerin de iştahını kabartmış durumunda. Bugün Yemen küresel ve bölgesel aktörlerin ticari ve hegemonik mücadelelerinin tam ortasında kalmış durumda.
2011 yılında Yemen’de yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) pek memnun olmadığı aşikar. Bu bağlamda BAE, statükonun sürmesi için bir yandan özgürlük taleplerinin önünü kesmeye çabalarken öte yandan da Husilerin yeni işgallerini durdurmak için askeri operasyonların başını çekiyor.
Arap isyanları ve BAE: Yumuşak güçten askeri müdahalelere Modern Ortadoğu’nun kuruluşunda Basra körfezinde yer alan 7 emirliğin anlaşmasıyla kurulan BAE’nin uluslararası politikasını karakterize eden, petrolden sağladığı gelirle dış yardımları, yatırım projelerini finanse etmesi ve uluslararası misyonlara finans sağlamasıydı.
2011 yılıyla birlikte “Arap Baharı”nın bölgede yol açtığı yeni dinamiklere karşı BAE’nin ve genel olarak Körfez ülkelerinin finansal ve diplomatik arayışların yanı sıra askeri harekâtlarla sert müdahalelere başlamış olması, özellikle BAE açısından yeni bir evreye geçildiğine işaret ediyor. Mısır, Suriye ve Irak’ta finans endeksli politikaları aşan bu yeni yaklaşımla Libya’da uçaklarını Mısır Hava Kuvvetleri ile yan yana havalandıran BAE, Kızıldeniz’e ve Aden körfezine kıyısı olan birçok ülkede askeri üs kurma peşinde. Cibuti, Somali ve Eritre’deki hamlelerinin ardından, Yemen krizindeki askeri müdahalesi, BAE’nin dış politikada yeni müdahaleci askeri yaklaşımını tarif ediyor.
BAE’nin güvenlik endeksli bu yaklaşımının altında birden fazla motivasyon yatıyor. Geleneksel BAE dış politikasında İran önemli bir yer tutsa da, özellikle Libya, Mısır ve Yemen askeri müdahalelerinde, İslami gruplara karşı hareket etmek temel teşkil ediyor. “Arap Baharı”ndan sonra, özgürlük yanlısı gruplar da (en az İran kadar) BAE tarafından ulusal güvenliğini tehdit eden temel unsurlar olarak algılandı. BAE yöneticileri bunu birçok defa dile getirmişlerdi. Körfez monarşilerinin meşruiyetine meydan okuyan bu gelişmelere karşı BAE Suudi Arabistan, Mısır ve statüko yanlısı diğer aktörlerle birlikte bölgesel bir ittifakın kurulması girişiminin başını çekiyor.
BAE’nin bu yeni yaklaşımını destekleyen birçok Batılı müttefiki de var. Askeri doktrinini büyük ölçüde ABD’den alan BAE, ABD’nin resmi kurumlardan olduğu kadar, aynı zamanda birçok Batılı güvenlik şirketinden de askeri danışmanlık hizmeti alıyor. BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Husi karşıtı Arap Koalisyonu’nda yer almasına rağmen çoğu zaman tek başına hareket eden BAE, Yemen’e ait birçok stratejik noktayı ve limanı tek taraflı olarak ele geçirdi. BAE bugün Yemen kıyılarında (başta Aden körfezi olmak üzere) birçok limanını ele geçirmiş durumda. Babü’l Mendep deniz trafiğini kontrol altına almaya çalışan BAE, Eritre’de bir askeri tesis kurdu ve 2017 yılında Somali’de de aynı girişimde bulundu. Bu noktada BAE’nin bir diğer hedefi de Kızıldeniz’in en büyük limanı olan Hudeyde limanını ele geçirmek.
BAE bu yeni vizyonunda yerli silah endüstrisiyle askeri caydırıcılığını geliştirmeyi amaçlıyor. 2011 yılında Arap Baharı ile birlikte bölgesel düzeninin temelleri sarsılan Körfez’in, BAE önderliğinde yeni bir düzen kurma peşinde olduğunu görmek mümkün.
BAE’nin Yemen stratejisi
Arap Baharı sürecinden sonra askeri anlamda bölgeye angaje olan BAE, Arap Koalisyonu’nun motor gücü konumunda. Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden BAE’nin Suudi Arabistan’dan farklı bir yaklaşımı var. BAE’nin amacı Yemen’in toprak bütünlüğünün sağlanması değil, o güvenlik, ekonomi ve bölgenin statükosunu korumak gibi motivasyonlarla Yemen’e yaklaşıyor.
Bu çerçevede makro planda baktığımızda, Yemen krizinde Çin ve ABD gibi küresel güçlerin yanında, bölgesel anlamda İran, Suudi Arabistan ve BAE önemli aktörler olarak ön plana çıkıyor. Yemen'deki askeri varlığı ve taşıyıcı rolünden dolayı BAE, kimi zaman Suudi Arabistan’ın yaklaşımını da yönlendiren bir aktör haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin mutlak ticari hakimiyetine meydan okuma niteliği taşıyan Çin’in yeni ipek yolu projesinin, Ortadoğu’da da önemli bir değişime yol açacağı öngörülüyor. Çin’in söz konusu projesinden etkilenecek ülkelerin başında BAE var. Yemen’in kıyılarından geçen uluslararası ticari rotaları ve uluslararası petrol nakliyatı, söz konusu krizi Çin’in yeni ticari planlarıyla yakından ilişkilendirilebilir. Dubai ve Abu Dabi gibi ticari merkezlerinin cazibeli konumlarını kaybetmesi korkusuyla BAE, Yemen’e ait sahil kentlerini ve limanlarını ele geçirmeye çalışıyor. Yemen’in istikrara kavuşması halinde, buradaki limanların potansiyel olarak BAE limanlarının yerini alabileceği senaryoları ileri sürülüyor. Bu çerçevede BAE, hâlihazırda başta stratejik Sokotra adası ve Aden körfezinin girişinde bulunan Miyun adası olmak üzere, Aden, Duba, Belhaf, Meha limanlarını ve son olarak Hudeyde limanını ele geçirmek için mücadele veriyor.
BAE 2015 yılından itibaren birçok sivilin ölümüne sebep olduğu gibi, başta stratejik adaları olmak üzere, Yemen’in limanlarını ve yer altı zenginliklerini de ele geçirmiş durumda. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığı, ele geçirdiği enerji kaynakları ve geçiş yolları, Husi karşıtlığı retoriğini aşan bir durum sergiliyor. Bu bağlamda, BAE’nin Yemen’deki temel motivasyonunun esasında Aden körfezi ve Hint okyanusundaki çıkarlarını garanti altına almak olduğunu görülüyor.
BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Koalisyonu’nun askeri müdahalesini meşrulaştıran en önemli gerekçe ise İran’ın Yemen’deki varlığı. BAE’nin İran’la ticari ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Yemen’in İran’la kurduğu ilişkinin bahane edilmesine şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
BAE Yemen'de Sünni gruplara da karşı
Öte yandan, BAE’nin Yemen’e müdahalesindeki gerekçelerinin en önemli unsurunu özgürlük yanlısı grupların varlığı oluşturuyor. 2011 yılından itibaren bölgede yaşanan değişim ve özgürleşme ortamından rahatsız olan BAE, statükonun korunmasının en etkili aktörleri arasında yer alıyor.
Bir devlet olarak kuruluşundan itibaren gerek askeri gerekse siyasal elitler özelinde Batı etkisinin en açık ve net görüldüğü Körfez ülkesi BAE. Bu anlamda, statükonun ve mevcut konjonktürün muhafaza edilmesinin BAE’nin en önemli görevi olduğunu görmek mümkün. Bölgesel statükoya meydan okuyan özgürlük yanlısı yerli grupları bastırmaya çalışan BAE, son olarak Taiz ve Aden kentlerinde Sünni siyasal güçlere karşı operasyonlar başlattı. BAE Yemen projeksiyonunda kendisiyle aynı fikirde olmayan çeşitli yerel gruplara karşı da savaş açmış durumda.
Yemen’de 2015 yılında başlayan Arap Koalisyonu’nun askeri operasyonunda BAE’nin askeri varlığı 30 adet F-16 savaş uçağı, 4 bin asker, yaklaşık bin 500 özel harekât mensubu ve yüzlerce yabancı şirket “danışmanı”ndan oluşuyor. BAE Yemen’deki askeri varlığının yanı sıra binlerce yerel silahlı milisi de eğitiyor. Alternatif olarak eğitilen ve maaşı ödenen Hadi’ye bağlı bu birlikler, BAE’nin Yemen’in geleceğiyle ilgili uzun vadeli planları hakkında fikir verebilir. Birleşik bir Yemen’den ziyade kendi jeopolitik çıkarlarını önceleyen BAE’nin, eğittiği milisler sayesinde, başta liman kentleri olmak üzere, Yemen’in stratejik noktalarını elinde tutmak istediği görülebilir. Savaş sonrası güç dengelerinin şekilleneceği Yemen’de, desteklediği söz konusu gruplar sayesinde BAE’nin, “Yemen paylaşımında” payını maksimum düzeyde tutmak isteyeceğini söylemek mümkün.
BAE Yemen’de her ilde farklı yerel askeri ve siyasi grupları destekliyor, askeri eğitim vererek silahlandırıyor. Birbirinden kopuk ve habersiz bu yerel askeri gruplar, birleşik Yemen fikrini zayıflattığı gibi, orta vadede önemli sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Kimi zaman kendi aralarında çatışan bu güçler, son olarak Hadi hükümetine bağlı devlet ordusuna karşı Aden havalimanın kontrolüyle ilgili olarak şiddetli çatışmalar yaşamıştı.
BAE’nin Yemen’deki gizli hapishaneleri
Yemen’in güney bölgelerindeki en etkin yabancı güç olan BAE ile ilgili en önemli endişe kaynağı ise başta Sokotra adası olmak üzere güney illerinde işkenceyle dolu gizli hapishanelerin varlığı. Uluslararası medyanın gündeme getirdiği gizli hapishaneler, henüz Arap Baharından önce, ABD tarafından El-Kaide’ye karşı mücadelenin bir parçası olarak kurulmuştu. 2009 yılında Obama hükümetinin kapattığı bu gizli işkence merkezlerini BAE’nin tekrar aktif hale getirdiği ifade ediliyor. Haziran ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı raporda, BAE’nin “güvenlik operasyonları” sırasında onlarca kişiyi zorla kaybetme ve keyfi gözaltında tutma gibi uygulamalar gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Temmuz ayında benzer iddiaları Uluslararası Af Örgütü de raporlamıştı. Husiler’den ziyade, güneydeki Sünni gruplar arasında siyasi muhaliflikleriyle tanınan ve kimi zaman da BAE’nin politikalarına itiraz eden Hadi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ve yerel hükümet görevlilerin bu tür gizli hapishanelerde tutulduğu ifade ediliyor. Öte yandan BAE’ye itaat etmeyen kimi kabilelerin önde gelenlerinin, gazeteci ve aktivistlerin de hukuksuz bir şekilde gözaltına tutulduğu kaydediliyor. Meşru Yemen hükümetinin soruşturulmasını istediği bu iddialar karşısında, BAE’li yöneticiler gizli hapishaneler ve işkence merkezlerin varlığını reddetmişti.
BAE’nin kontrolündeki güney bölgelerinde farklı isimler altında binlerce kişiden oluşan onlarca milis grubu var. Çoğu zamanda yerel çetelerden ve başıbozuk sokak kabadayılardan oluşan bu tür gruplar, Yemen’in birlik fikrini tehdit eden önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Yemen’in geleceği hakkında bir tasavvura sahip olmayan bu grupların, savaş sonrası dönemde de Yemen’in güvenliği ve genel asayişi için önemli bir sorun kaynağı olarak kalacağı düşünülüyor.
BAE’nin Yemen müdahalesinin iç yansımaları
BAE’nin son dönemde askerileşme eğilimi gösteren dış politika yaklaşımının, emirliklerin içinde süregelen bazı iç problemlerin ve sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olacağı fikri giderek güçleniyor. Aşırı askeri harcamaların ve özellikle Yemen’deki insan hakları ihlallerinin, birçok emirlikte ciddi endişeler uyandırdığı söyleniyor. Endişelerini ifade eden Dubai eski polis müdürünün, Muhammed bin Zayid’e açık bir uyarısı olmuştu. Polis müdürüne göre, uzun süren söz konusu askeri müdahale Yemen’i “başarısız devlet” haline getirecek ve sonu gelmeyen bir savaş ihtimalini doğuracaktır.
Sonuç olarak, BAE’nin Yemen’e askeri müdahalesi ve yol açtığı insan hakları ihlalleri, birliği oluşturan emirliklerin bazılarında ciddi rahatsızlık meydana getirmiş durumunda. Yedi emirlikten oluşan BAE’nin anayasal kurumları başta olmak üzere, mevcut askeri harcamalardan ve müdahaleci politikalarından memnun olmayan bir kitle var ve bu kitle giderek daha da büyüyor. Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid’e karşı muhalefetin ve itirazların giderek artacağını öngörmek de mümkün. Zira siyasal temsil sisteminden memnun olmayan olan kimi emirliklerin, BAE’nin federal yapısını yeni bir sınav alanı haline getirme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

26 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye artık bağımlı değil bağlı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Özal, Erbakan ve Erdoğan! Türkiye artık bağımlı değil bağlı
Tamer Ashraf
Türkiye'nin savunma sanayinde geldiği noktayı değerlendiren Güvenlik, Strateji ve İstihbarat Uzmanı, AYBÜ Öğr. Ü. Dr. Merve Seren, "Müttefiklerimizle politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargolarına maruz kalırdık. Artık durum öyle değil. Bugünün Türkiye’si güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil." dedi.
Avrupa ülkeleri ABD ve İngiltere’den bağımsız ordu kurmayı tartışıyor. Yapalım diyen Fransa’nın caddeleri aniden alev aldı! Güçlü bir savunma sanayiine sahip olan İngiltere, ilk robot ordusuyla tatbikat gerçekleştirdi! Türkiye ise 103 şehidin katili 18 teröristi geçen hafta “eşek arısı” adlı mini dronla imha etti. Savunma Sanayiinde yaşanan büyük değişimde Türkiye'de yerini aldı. 2002'de 66 proje yürüten Türkiye, şu anda 553 projeyi yürütüyor, kendi İHA ve SİHA'sını üretiyor... Ancak iş bununla da bitmiyor...
“Stratejik İstihbaratın Güvenlik Stratejileri ve Politikaları Açısından Yeri ve Önemi” başlıklı teziyle doktora çalışmalarını tamamlayan, savaş, strateji, savunma yönetimi ve istihbarat konularında lisans ve lisansüstü dersler veren Seren Star'dan Fadime Özkan'a verdiği röportajda çarpıcı bilgiler aktardı: “Türkiye’nin İHA’da kat ettiği mesafe bir derinlik başarısıdır. Bunun ürün skalasına sirayeti gerek. 2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken rakam 2016’da 553’e çıktı. Ciro da 6 milyar dolara yükseldi. Ancak yeterli değil”.
Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı daha önce hiç olmadığı kadar başarılı operasyonlar yapıyor. Bunun arkasında siyasi bir netlik, bütünlük, kararlılık var elbette ama asıl önemlisi askeri bir kapasite de var. Bu kapasitede yerli üretim silahların etkisi ne kadar?
15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen akabinde 24 Ağustos 2016 günü Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı ve bu operasyon 27 Mart 2017’ye kadar sürdü. Böylesine vahim bir darbe senaryosunun ardından TSK’nın bu kadar kısa sürede toparlanıp başarılı bir operasyon yürütebileceğini kimse tahayyül etmiyordu. Kaldı ki TSK, 2018 Ocak’ında başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı namı diğer Afrin Operasyonu’nda sergilediği performans ile askeri kapasitesinin gücünü yeniden teyit etmiş oldu. Afrin Operasyonu, gerek TSK’nın gerekse savunma sanayiinin özgüvenini arttırdı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı aynı zamanda savunma sanayiinin eskiye nazaran çok daha pro-aktif bir yapıya kavuştuğunu gözler önüne serdi.
Ancak burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekiyor; biz askeri kapasite ile neyi kast ediyoruz? Sizin askeri gücünüz; haiz olduğunuz tüm imkan ve kabiliyetleri ihtiva eder. Bu salt ordu mevcuduyla yani istihdam edilen asker sayısıyla açıklanacak kadar basit bir mevzu değil. Keza terörle mücadeledeki başarınızı, sahip olduğunuz silah sistemlerine dayandırmak da bir o kadar indirgemeci bir yaklaşım olur. Zira TSK’nın muzaffer olmasının arkasında; mesleki tecrübe, profesyonellik, askeri teknolojiyi edinim ve kullanma becerisi, mobilizasyon, esneklik, harekat sahasına adaptasyon, kuvvetler arası koordinasyon, finansal yeterlilik, ulusal güvenlik mekanizması içerisinde yer alan kurum ve kuruluşların uyum ve işbirliği -MİT-TSK işbirliği- gibi, devlet-dışı silahlı aktörlere operatif yeterliliğin kazandırılması -Özgür Suriye Ordusu- gibi birçok unsur kritik rol oynar. Öte yandan maddi unsurların yanı sıra, manevi ve moral unsurları da hesaba katmak durumundasınız. Bu anlamda zafer, askeri taktik ve stratejiler kadar; ordunun moraline, azim ve cesareti ile kararlılığına da bağlıdır.


STRATEJİ Mİ SİLAH MI?


Zaferi getiren şey silah mıdır strateji mi?
Savaş Sanatı’nın iki duayen ismi var. Milattan önce beşinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan Çinli stratejistler Sun Tzu ile Zhuge Liang. Sun Tzu; “Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür” der. Liang’a göre ise; “...üzerinde fikir birliği olmayan bir strateji, elinizde bir milyon kişilik bir ordu bile olsa düşmana gerekli korkuyu veremez”. Günümüzde bu tezler halen geçerli. Kısaca ister konvansiyonel savaşta ister terörle mücadelede olsun, doğrulttuğunuz silahtan daha ziyade akılcı stratejiler ve doğru hamleler belirleyici bir üstünlük kazandırır. Dolayısıyla hem siyasi atmosferi hem de harekat sahasını çok iyi okuyarak analiz etmeli; müteakiben askeri strateji ve taktiklerinizi belirlemek durumundasınız. Silah sadece sizin stratejinize hizmet eden bir araçtır; önemli olan bu aracı nerede, ne zaman, kime karşı ve nasıl kullanacağınızı hesap edebilme yeteneğinizdir. Rakiplerinize karşı izleyebileceğiniz en akılcı yöntem ise, “savaşmadan zafer kazanmak” prensibidir.


İŞ İHA’DA BİTSEYDİ ABD AFGANİSTAN’DA SONUÇ ALIRDI


Son dönem yürütülen terörle mücadelede İHA ve SİHA’ların rolü çok mühim. Mesela 103 şehidin katili olan 18 terörist “eşek arısı” adı verilen bir mini drone sayesinde etkisiz hale getirildi. İHA’lar SİHA’lar nasıl bir avantaj sağladılar?
Silah, terörizmle mücadele ederken kullandığınız araçlardan birisidir. Halihazırda İHA’lar en fazla kullanılan platformlar olarak devredeler ve şüphesiz bir ‘oyun değiştirici’ konumundalar. Bu bağlamda BAYRAKTAR İHA sistemleri, TSK’nın sınır ötesi harekatlardaki en büyük vurucu gücü olarak görev yapıyor. Ancak unutulmamalıdır ki, İHA’nın tespit, gözetleme ve imha gibi tüm görev yazılımları ve en nihayetinde komuta ve kontrolü ‘insan’dadır. Açıkça; insan aklının yerini makinalarla ikame edemezsiniz. Dolayısıyla savunma sanayiinde ve operatif misyonlarda istihdam ettiğiniz ‘mühendis’ ve ‘asker’ en büyük yatırımınızdır. Zira bugün İHA’ların yerini yarın daha farklı otonom sistemler alabilir, harekat sahasındaki değişim ve ihtiyaçlara göre askeri teknoloji kendisini sürekli yenilemekte.
Yarın harp meydanlarında bahsettiğiniz “Eşek Arısı” yerine belki yürüyen ve uçan 16 gramlık mini piyadeler göreceğiz. Geçen hafta İngiltere otonom sistemlere dayalı bir tatbikat gerçekleştirdi. Robot askerlerin boyutu belki küçülecek. Eşek Arısı türündeki İHA’lar, ekseriyetle özel kuvvetler ve istihbarat örgütleri tarafından yüksek öncelikli hedefleri yakın gözetleme ve keşfi maksatlı kullanılan sistemlerdir.
Tabii bazı görevler kapsamında Kara Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri tarafından da kullanılır. Bu tür İHA’ların en büyük avantajları son derece hafif ve küçük boyutta olmaları, nesnelere/canlılara benzemeleri ve çok kolay kamufle oldukları için tespitlerinin zor olmasıdır.
Diğer taraftan terörle mücadele; son derece kapsamlı, derin ve yoğun bir güvenlik yaklaşımına ihtiyaç duyar. Şayet böyle olmasaydı İHA’ları en fazla kullanan ülkelerin başını çeken ABD, bugün Taliban karşısında çoktan zafer ilan etmiş olurdu. Oysa gelinen aşamada Taliban, Afganistan’ın yüzde 70’ini yeniden kontrol altına almış durumda. Bu örnek, yüksek teknoloji üreten devletlerin de terörle mücadelede yüzde yüz başarılı olamayacağının en somut tezahürü.


ARTIK PKK DA DRONE KULLANIYOR!


Terörle mücadelede Türkiye çok mühim aşama kaydetti İHA’lar bunda rol oynadı ama PKK da karşı taktikler geliştiriyor. İHA kullanıyor mesela?
Hukuki boyutta gelinen mevcut aşama uluslararası sivil havacılığa ilişkin düzenlemelerdir. Yakın gelecekte havaalanında uçaklarla İHA’ların yan yana kalkışına şahit olabiliriz. Sonuçta İHA üretimi o kadar hızlı artıyor ki, sadece bunların kalkış ve inişleri bile mevzuat düzenlemesi gerektiriyor. Türkiye’de bu tür konularda yetkili mercii Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’dür. SHGM’nin 22 Haziran 2016 tarihli “İHA Talimatı”, örneğin suç işlemenin önüne geçmek maksadıyla kişilere tescil ve kayıt zorunluluğu getirmiştir. Kısaca İHA’ların hava sahasına entegrasyonundan uçuşa elverişlilik standartlarına, tahsis edilen kontrol linki frekanslarından müşterek çalışabilirliğe birçok hukuki düzenleme önümüzde duruyor.
Geleceğin harekât konseptlerinde “sürü halinde harekâtlara tanıklık edeceğiz. Aslında bu şimdiden geçerli olmaya başladı. Tarihte ilk defa sürü halinde İHA kullanarak saldırı yöntemi devlet dışı silahlı aktörlerden tarafından yapıldı. DEAŞ, Irak’ta koalisyon unsurlarına ve Irak Güvenlik Güçlerine karşı saldırırken, HTŞ, Rusya’nın Tarsus ve Humeyyim üslerine saldırdı. Son olarak bu tarz saldırı yönteminin PKK tarafından kullanılmaya çalışıldığını gördük. Daha önce 2016 ve 2017 yıllarında PKK’nın tek bir İHA ile saldırı denemelerinde bulunduğunu görüyoruz. 10 Kasım 2018 tarihinde ise, Şırnak’ta 8 adet plastik patlayıcı yüklü İHA ile sürü saldırı girişiminde bulundu.
X-UAV Talon tipi İHA’lar ile tören alanlarına yaptığı kamikaze saldırılarda tören alanında bulunan jammerlar sayesinde EYP’ler patlamadı. Yakın gelecekte bu tarz saldırıların sayısında artış olabilir. Bu sebeple İHA konusuna dair en önemli mevzulardan birisi, terör örgütlerinin İHA teknolojisine adaptasyonları ve kullanımın yaygınlaşması olacaktır. Sürü harekatlarının yanı sıra “insansız sistemler odaklı hava savunması” ile “ağ merkezli komuta kontrol ve harekat” önemli başlıklar olacaklardır.


İTTİFAKLARA BAĞLI AMA BAĞIMLI DEĞİLİZ


Türkiye ne yapmalı?
Türkiye için önemli olan ise, kendi silahını üretmesinin her zaman için bir ‘çarpan etkisi’ yaratacağını unutmamasıdır. Doğu-Batı Almanya birleştikten sonra Doğu Almanya’nın elindeki kalaşnikoflar Türkiye’ye hibe edilmişti ama terörle mücadelede kullanmamıza izin çıkmadı, modifiye etmek zorunda kaldık. Keza aynı kullanım yasağı, Almanya’dan satın alınan tanklar için geçerli oldu. Daha eski zamanlara gittiğimizde, müttefiklerimizle dış politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargosuna maruz kaldık.
ABD Başkanı Johnson’ın mektubundaki NATO silahlarının kullanılamayacağına ilişkin tehditkar ve, sert üslup halen hafızalardadır. O dönemde Ankara, kimden mermi alabilirimin derdine düşmüştü. Fakat Türkiye artık 1970’lerin 1990’ların Türkiye’si değil. Artık İsrail’in İHA’larına muhtaç olmayan bir Türkiye var karşınızda. Bugünün Türkiye’si kendi güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek bir düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil.


ÖZAL, ERBAKAN, ERDOĞAN


Altay tankı, Milgem, İHA, SİHA…vd. Bu yerli üretim askeri araçlar, silahlar gerçekten sağlam, iyi, nitelikli araçlar silahlar mı, yoksa Türkün Türk’e propagandasına mı maruz kalıyoruz?
Aslında savunma sanayii değil; bilim-teknolojide ve buna bağlı olarak Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımlarında geç kalınmışlık yaşandığı kabul edilmelidir. Bu geç kalınmışlık; siyasi konjonktür ve karar alıcı mekanizmayla doğrudan ilintili bir durum. Koalisyon dönemlerinde bütçe üzerinde yaşanan çetin tartışmaları düşünün; her partinin hedef kitlesi ve öncelik sıralaması farklıydı. Ancak geçmişte Erbakan ve Özal’ın teknoloji adaptasyonu konusunda son derece girişimci ve öngörülü oldukları aşikar. 2000’li yıllardan sonra savunma sanayiinde yaşanan sıçrama ise tamamen hükümetin bu alana öncelik tanıması ve ihtiyaç duyulan finansman kaynağını siyasi iradeyle beraber sunmasından kaynaklanıyor.


HAVADA, KARADA, DENİZDE OLMAK ARTIK YETMİYOR


Elbette geç kaldığımız için sıkıntılar yaşıyoruz; biz tam bir noktaya ulaştığımızda, diğer devletler bir üst basamağa çıkmış oluyor. Örneğin artık kara, deniz ve havada üstün olmanız yetmiyor. Eğer uzay ve siber-uzay imkan ve kabiliyetlerinizi geliştirmezseniz, girdiğiniz savaştan galip ayrılamazsanız. Trump, Haziran 2018’de “Uzay Kuvveti” kurulması talimatını verdi. Ancak biz kuvvet kurmak bir yana, halen Ulusal Uzay Ajansımızı devreye sokamadık. Diğer taraftan savunma sanayii zaman zaman gizli/örtülü ambargolara maruz kalabiliyor; ürünlerin alt sistemlerinde veya yedek parçalarda tedarik sıkıntısı yaşayabiliyoruz. Sertifikasyonlarda kasıtlı geciktirmelere maruz kalabiliyoruz. Bu durumu aşmak için şu anda SSB, ürünlerin yanı sıra alt sistem ve bileşenleri de yerlileştirme yönünde büyük çaba sarf ediyor.


TEKNOLOJİK BAĞIMSIZLIK VE DERİNLİK


Savunma sanayiimizin avantajları dezavantajları neler?Nerelerde sıkıntı var?
Türkiye’nin önceliği “teknolojik bağımsızlık” ve “teknoloji derinliği” kazanmak olmalı. Zira bu sadece savunmada değil; dış politikadaki elinizi de güçlendiriyor, sizi avantajlı konuma geçiriyor. Bağımsızlığınızı kazanacaksınız ama aynı zamanda teknolojik öngörüye sahip olacak, akılcı yatırımlar yapacaksınız. Ancak bu şekilde küresel pazarda rekabet edebilirlik seviyesine ulaşırsınız. Bu anlamda Türk savunma sanayiinin İHA’da kat ettiği mesafe, bir derinlik başarısıdır. Bunun diğer ürün skalasına da sirayet etmesi gerekiyor.
2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken, bu rakam 2016’da 553’e çıktı. Yine, savunma sanayiinin cirosu 6 milyar dolara yükseldi. Ancak bu yeterli değil. Vakıf şirketlerinin TSK dışında müşteri portföyünü geliştirmesi lazım. Böylece tek kaynaklı beslenmenin önüne geçilmiş olacak; şirketler kendi kendilerini idame edebilecek mali yeterliliğe kavuşacaklardır.


VEKALET İÇİNDE VEKALET SAVAŞLARI


Savunma sanayii deyince sanki sadece savunma hali algısı oluşuyor, haliyle maruz kalma halini de çağrıştırıyor. Doğru mu formüle ediyorum bilemiyorum ama sorum şu, savunma sanayii taarruz silahlarını da kapsıyor mu, yoksa onun ayrı bir adı var mıdır?
Aslında “taarruz, saldırı” kelimeleri gerek diplomatik düzeyde gerekse literatürde hoş karşılanmadığından hep “savunma” konsepti üzerinden ilerliyoruz. Aslında “en iyi savunma, saldırıdır” diye bir motto var. Sizin savunmada kalabilmeniz için saldırı imkan ve kabiliyetlerine haiz olmanız şart. Geliştirdiğiniz silahı, füzeyi maksadınıza göre ister savunma için ister saldırı için kullanabilirsiniz. Gerisi sistemlerin yazılımları vd. ögeleriyle alakalı bir durum. Buradaki temel sav, saldırı yahut savunma fark etmeksizin “askeri teknoloji geliştirme yetkinliği” kazanmanız.
Şu anda 4. nesil savaşları yaşıyoruz. Bu nesilde, gayri nizami ve asimetrik unsurlar gittikçe daha fazla önem kazanıyor. Vekalet içinde vekalet savaşlarına şahit oluyoruz.
Bugün Suriye sahası, “hibrit harp” için en somut örneği teşkil ediyor. Bu savaşta devlet ve devlet-dışı silahlı aktörlerin her türlü yöntem ve araçlarına tanıklık ediyoruz. Suriye, devletlerin yanı sıra devlet-dışı silahlı aktörlerin de teknolojik adaptasyonlarının giderek güçlendiğinin gösteriyor. Dolayısıyla siz devlet olarak savunma ve saldırı yeteneklerinizi eş zamanlı olarak geliştirmek zorundasınız.
Bir parantez açıp, askeri teknolojilerin daha sonra sivil kullanıma girdiğini vurgulayalım. Bugün kullandığınız telefonlar, bilgisayarlar, İHA’lar hep askeri maksatlı geliştirilen ürünlerdir. Örneğin İHA’lar, sadece harp meydanlarında değil; sınır güvenliği, ulaştırma, haritalama, hava olaylarını izleme gibi birçok farklı görevde kullanılıyorlar.


F35 VE S-400 TAMAMEN FARKLI


Malum, F-35’lerle S400’lerle ilgili sorun yaşıyoruz ABD ile. Ne düşünüyorsunuz, Türkiye’nin bu iki silaha hayati önemde ihtiyacı mı var? F-35 ile S-400 konseptleri birbirinden tamamen farklıdır. Birisi savaş uçağı, diğeri ise hava savunma sistemi. Burada her iki sisteme ihtiyaç duymanız tamamen risk ve tehdit algınıza bağlı. Örneğin sınır ötesi harekatlar icra eden bir ülkenin elinde F-35 bulunması caydırıcılık gücü açısından son derece önemli. Keza etrafı balistik füze envanterleriyle çevrili bir Türkiye’nin güçlü bir hava savunma sistemine sahip olması da bir o kadar elzem. İkisini birbirinin yerine ikame edemezsiniz.


GELECEK TEKNOLOJİ, OTONOM SİLAHLAR


Dünyanın sayılı ordularından birine sahip olduğumuz söyleniyor. İnsan unsuruyla mı, silah unsuruyla mı?
En başta söylediğim gibi, Türkiye’nin askeri kapasitesini sadece TSK’nın mevcudu üzerinden analiz etmek hatalı olur. Aynı şekilde bir ordunun gücü de ne asker sayısına ne de elindeki silaha bağlıdır. Eğer böyle olsaydı; Suudi Arabistan, ABD’nin en büyük silah müşterisi olarak muazzam güçlü bir orduya sahip olurdu. Oysa Kraliyeti bugün, özel askeri güvenlik şirketleri (ekseriyetle ABD ve İngiltere) koruyor. Yine, Suudi Arabistan satın aldığı milyar dolarlık son teknoloji savaş uçaklarını kullanacak pilotları gidip İngiltere’den veya Pakistan’dan kiralıyor. Batıdan örnek verelim; İskandinav ülkeleri savunma finansmanı ve askeri teknoloji açısından son derece gelişmiş (örneğin bizim “eşek arısı” dediğimiz micro İHA, Norveç firmasıProx Dynamics tarafından geliştirildi) durumdalar. Zorunlu askerlik yerine tamamen profesyonel olsun dediler, bazı ülkelerdeki başvuru sayısı beklentilerin o kadar altında kaldı ki, askerlik mesleğini nasıl cazip hale getireceğiz derdine düştüler. Diğer Avrupa ordularını düşünün, ne kadarı NATO nezdindeki kinetik operasyonlarda görev aldılar? On yıllardır Avrupa ordusu kurulmalı mı diye tartışıyorlar, ancak kimse bu ordunun savaşma kabiliyetine ilişkin doğru düzgün bir fikir beyan edemiyor. Zira ABD ve İngiltere olmaksızın kurulacak bir Avrupa ordusunun “muharip yeteneği” üzerinde ciddi çekinceleri var. Türkiye’nin dünyanın sayılı ordularından birisi olarak referans gösterilmesinin arkasında bir sürü unsur var. En başta tarih ve kültür geliyor. Türklerin “savaşçı” karakterine dair yerleşik bir bilinç var. Aklıma ilk gelenler; Mete Han, Cengiz Han, Atilla, Timuçin,Bumin Kağan, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve daha nice efsaneleşmiş isimler... Ayrıca bir Osmanlı gerçekliği var. Bu anlamda genetik kodlarda saklı bir savaş tarihi ve kimliği yatıyor. Atatürk’ün askeri dehasının yanı sıra Türk halkının Kurtuluş Savaşı esnasında düşman karşısında verdiği mücadele en büyük ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Tarihsel ve kültürel kodların haricinde, mecburi askerlik önemli bir rol oynuyor. Böylece en kötü durum senaryosunda “savaşa hazırlık” seviyenizi arttırmış oluyorsunuz.


GÜÇLÜ DEVLET GÜÇLÜ ORDU


Bir başka husus ise Türkiye’nin tehdit algısı. Makyavelist söylem halen bizde geçerli; “güçlü devlet, güçlü ordu”. Batının tehdit algısı farklı olduğu için bunu “ölü bir yatırım” olarak görebiliyorlar. Ama bizim coğrafyamız, rahat nefes almamıza izin vermiyor. Biz sürekli “hazırlıklı” olmak durumundayız. Sadece devletler değil, devlet dışı silahlı aktörler de aynı oranda tehdit yöneltiyorlar. Türkiye kadar büyük bir tehdit skalasına sahip olup, ayakta durmayı becerebilen nadir ülke vardır. Eğer sizin silahlı kuvvetleriniz, emniyet güçleriniz, jandarmanız, sahil güvenliğiniz ve istihbaratınız güçlü olmasaydı, şu anda çok farklı bir ülkede beka mücadelesi veriyor olurduk.


ASKERİ POTANSİYEL BİLİNİR


Devletler birbirlerinin savunma-saldırı kapasitesini ve askeri sıkıntılarını bilir mi?
Eğer çok gizli askeri programlar yürütmüyorsanız, genelde evet bilirler. Fakat bir İsrail iseniz, en yakın müttefikiniz ve hatta hamisiniz ABD’den bile gizli programlar yürütmeniz kuvvetle muhtemel. Örneğin İsrail ne zaman nükleer silah programını başlattı, ne zaman bitirdi, nükleer arsenalinde kaç tane harp başlığı var bilinmiyor. ABD’de Rand Corporation tarafından yayımlanan bir raporda 65-85 arası deniyor. Oysa İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif, P5+1 görüşmeleri esnasında İsrail’in 400 nükleer harp başlığına sahip olduğunu iddia etmişti.
Türkiye’nin bilinmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü siz bir NATO müttefikisiniz. Her yıl ne kadar askeri harcama yaptığınızı dahi bildiriyorsunuz. Mevcut envanteriniz de bilinir. Kaldı ki NATO devletlerinin askeri kapasiteleri, müşterek tatbikatlarda ortaya çıkar. Örneğin Türkiye’nin başarılı katılım gösterdiği, NATO’nun son yıllardaki en büyük askeri tatbikatı “Trident Juncture”, 15 Ekim-8 Kasım 2018 tarihleri arasında icra edildi. Bu tür tatbikatlar, sizin kazandığınız yeteneklerin sınanması açısından oldukça önemlidir. Bunun yanı sıra sektöre ilgili biri iseniz, “The World Defense Almanac”ı takip edebilirsiniz, devletlerin kuvvet bazındaki girdileri tek tek listeleniyor. Keza literatürde devletlerin askeri güç endeksini ölçen “Military Balance” gibi farklı kaynaklar var. Ayrıca bölgesel yahut konuya odaklı bir sürü farklı fuar düzenleniyor, örneğin Türkiye iki yılda bir IDEF fuarına ev sahipliği yapıyor.


NATO ÜYELERİ BİRBİRLERİNİN SİBER YETENEKLERİNİ BİLMEZ


Ülkeler bu fuarlara gelerek hem kendi teknolojilerini ve caydırıcılık güçlerini sergiliyorlar hem de ürünlerini pazarlayarak müşteri kazanma yarışına giriyorlar. Ancak İran ve Kuzey Kore gibi bazı ülkelerin askeri yeteneklerini zaman zaman çok fazla abartıya kaçarak medyaya servis ettiklerini göz önünde bulundurmanız gerek. Fuarda 1970’lerdeki tankları modifiye edip yeni ürün gibi piyasaya tanıtanlar oluyor (!) Ancak bir not ekleyim; işler, “siber” alana gelince değişiyor. NATO kara, deniz, hava ve siber-uzay’dan sonra beşinci harekat alanı olarak “siber”e resmiyet kazandırdı. Fakat NATO’lu müttefikler dahi birbirlerinin siber yeteneklerini tam olarak bilemezler. Bunu göstermeniz demek, müdahaleye açık hale gelmeniz demek ve muhtemel bir siber saldırıdaya maruz kaldığınızda faili bulmanız ve bundan bir ülkeyi doğrudan sorumlu tutmanız epey zor. Siber-uzay konusunda en kapsamlı hukuki düzenleme “Tallinn Manual 2.0” ancak bu düzenleme herhangi biryaptırım içermiyor.


2 Eylül 2018 Pazar

Suriye iç savaşı İdlib'de düğümlendi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriye'de muhaliflerin son kalesi İdlib'de 4 milyona yakın sivil, Esed rejimi ve destekçilerinin olası operasyonundan endişeli.

Yaklaşık 4 milyon sivilin barınağı Bu vasfına ek olarak İdlib Türkiye sınırında yer alması nedeniyle iç savaş boyunca en fazla göç alan il oldu.
Beşşar Esed rejimi ve destekçilerinin ülke genelindeki saldırı ve ablukaları nedeniyle il, milyonlarca sivilin sıkıştığı bir alan haline geldi.
İdlib'deki yerleşimlere dağılan sivillerin bir milyondan fazlası, Türkiye sınırına sıfır sayılabilecek 200 civarı kampta barınıyor.
Yerel sivil idare kayıtlarına göre İdlib’de 2 milyon 400 bin civarında yerli nüfus, yaklaşık 1,3 milyon da iç göçle gelmiş vatandaş barınıyor.

Stratejik önemi

Suriye'de 7 yılı aşkın süredir devam eden iç savaşın "kördüğümü" olarak adlandırılan İdlib konumu itibariyle birçok açıdan önem teşkil ediyor.
Kentten geçen M5 otoyolu, Türkiye, Suriye ve Ürdün'ü birbirine bağlıyor. Suriye içinde ise Akdeniz'e çıkış kapısı niteliğindeki İdlib, Lazkiye, Hama ve Halep illerine komşu.
Rusya'ya ait Hmeymim Üssü'nün de bulunduğu Esed rejiminin "kalbi/kalesi" Lazkiye'ye komşu olması, İdlib'in stratejik değerini artırıyor.
Suriye'nin en büyük insani yardım giriş kapısı konumunda da olan İdlib'deki Babülhava Sınır Kapısı'ndan ayda ortalama bin 500 civarı insani yardım tırı geçiyor. Bunun yanı sıra Babülhava'dan ayda 4 bin 500 tır civarı da ticari mal girişi oluyor.

Muhaliflerin son kalesi

İdlib, 4-5 Mayıs 2017'deki Astana toplantısında Türkiye, Rusya ve İran tarafından çatışmaların en yoğun olduğu dört alanda belirlenen Gerginliği Azaltma Bölgeleri'nden (GAB) biriydi.
Türkiye, Ekim 2017'de Astana anlaşmaları kapsamında İdlib'de 12 ateşkes gözlem noktası kurdu.
Yaklaşık 4 milyon sivil, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) güvencesi altında barınırken, rejim ve destekçileri, diğer üç GAB'yi (Humus, Doğu Guta ve güney cephesindeki Dera-Kuneytra) son 4 ayda ele geçirdi.
İdlib, halihazırda muhaliflerin ve rejim karşıtı silahlı grupların son kalesi konumunda. İl, doğu, batı ve güneyden rejim güçlerince kuşatılmış durumda.
Büyük göç dalgası ihtimali İdlib'e olası bir operasyonun Türkiye ve Avrupa'ya yüz binlerce kişilik göç dalgasını tetiklemesinden endişe ediliyor.
BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric önceki günkü açıklamasında, İdlib'deki asıl endişelerinin sivillerin korunması olduğunu vurgulayarak, "Tüm taraflar, uluslararası kanunlar altında sivillerin korunmasından sorumlu. Umarım daha büyük bir insani dramı engellemek için her şey yapılır." ifadesini kullanmıştı.
BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura da olası bir askeri çatışmanın önüne geçilmesi için Astana sürecinin garantörleri Türkiye, Rusya ve İran'a daha fazla zaman verilmesi çağrısında bulunmuştu.

Türkiye'nin sınır güvenliği için önemi

İdlib, Türkiye sınırının 130 kilometresini paylaşıyor.
Çatışma durumunda Hatay sınırında yeni bir göç dalgasıyla karşılaşma ihtimali, Türkiye'yi en fazla endişelendiren konu. Halihazırda 3,5 milyondan fazla Suriyeliyi barındıran Türkiye, İdlib'de ateşkesin korunması gerektiğinin altını çiziyor.
Öte yandan, TSK'nın gözlem noktaları bulundurması, İdlib'i daha kritik önemde bir yer haline getirdi. İdlib'de silahlı birçok grubun varlığı, olası bir çatışma durumunda bu grupların Türkiye'ye sızma ihtimalini de beraberinde getiriyor.
Türkiye, Astana anlaşmaları çerçevesinde buradaki teröristlerin saf dışı bırakılmasını, muhaliflerle rejim arasında siyasi çözüme ulaşılmasını destekliyor.

İdlib'de hakim gruplar

İdlib yarı yarıya muhalifler ve rejim karşıtı silahlı grup Heyet Tahrir Şam (Şam'ı Özgürleştirme Heyeti) arasındaki hakimiyet alanlarına bölünmüş durumda.
Esed rejimine karşı savaşan 14 İdlibli muhalif grup, mayıs sonunda "Ulusal Özgürleştirme Cephesi" (Cephe Vataniyye Tahrir) adı altında birleşti.
Feylak-ı Şam, Nasır Ordusu, Özgür İdlib Ordusu, 1. Sahil Tümeni, 2. Sahil Tümeni, 1.Fırka, 2. Ordu, Seçkinler Ordusu, Şüheda El İslam Dareyya, El Huriyye Tugayı, 23. Fırka, Suriye Kurtuluş Cephesi, Ceyşül Ahrar ve Sukuru Şam grupları, 70 binden fazla gücüyle rejime karşı savaşan en büyük askeri oluşumlardan birini kurmuş oldu.
Muhalifler dışında İdlib'de hakim bir diğer grup da Heyet Tahrir Şam. Birleşmiş Milletlerin terör listesindeki Nusra Cephesi'nin geçen senenin başında dağılmasından sonra içindeki yaklaşık 25 bin civarı güç, Heyet Tahrir Şam'ı kurdu. Son aylarda çok sayıda bileşenin ayrılmasına karşın önemli bir silahlı güce sahip Heyet Tahrir Şam, Babülhava Sınır Kapısı'nı da kontrol ediyor.
Nusra'dan ayrılanların birkaç bini de Huraseddin isimli grubu oluşturdu. Bu grup Suriye El Kaidesi'nin devamı olarak biliniyor.

İdlib üzerinden ABD-Rusya mücadelesi

Son haftalarda ABD, Fransa ve İngiltere'nin başını çektiği bazı Batı ülkeleri ile Rusya arasında İdlib üzerinden karşılıklı iddialar gündeme taşındı.
Üç ülke, 21 Ağustos'ta yaptıkları ortak açıklamada, rejimin İdlib'deki operasyon hazırlıklarını endişe ile takip ettiklerini belirterek, kimyasal silah kullanımına karşılık vereceklerini duyurmuştu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton da İdlib’de kimyasal ya da biyolojik silah kullanılarak bir müdahalede bulunulursa buna “şiddetle” cevap verecekleri uyarısında bulunmuştu.
Bunun üzerine Rus medyasında askeri muhalifler ile Sivil Savunma ekiplerinin, batılı güçlerle iş birliği yaparak kimyasal silah saldırısı hazırlığı içinde olduğu iddiaları yer aldı.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da önceki gün ABD’nin İdlib’de provokasyon planladığını, amacının "Nusra Cephesi'ni korumak ve bölgedeki çalkantılı durumun devam etmesini sağlamak" olduğunu ifade etmişti.
Son olarak Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova dünkü açıklamasında, ABD ve müttefiklerinin 24 saat içinde Suriye topraklarına saldırabilecekleri konusunda uyarıda bulundu.
İdlib ile ilgili üst üste açıklamalar yapan Rus yönetimi, caydırıcılığını artırmak için Akdeniz'deki varlığını da artırdı. Suriye'nin Tartus ve Lazkiye limanlarına savaş gemisi gönderen Rusya'nın bugün Akdeniz'de başlatacağı ve modern tarihinin en büyüğü olacak tatbikat, ABD blokuna gözdağı olarak da yorumlanıyor.
Taraflar arasında artan gerilimin bölgedeki sivillerin güvenliğini nasıl etkileyeceği konusunda kaygılar artıyor.

Kaynak:AA

3 Ağustos 2018 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan '100 Günlük Eylem Planı'nı açıklıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kültür ve Kongre Merkezi'nde, "Cumhurbaşkanlığı 100 Günlük İcraat Programı" tanıtım toplantısında kabinesinin eylem planını açıkladı.
Canlı izlemek için tıklayın >

'OVP Ağustos sonuna kadar ilan edilecek'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Orta Vadeli Programı Ağustos ayı sonuna kadar kamuoyuna ilan etmeyi planlıyoruz. 2019-2023 dönemine ilişkin stratejik plan çalışmalarımıza başladık. Kasım ayı sonuna kadar bunu da tamamlamayı hedefliyoruz." dedi.

'400 proje yeni dönemin ateşleyici gücü olacak'

"İlk 100 günde tamamlanacak proje sayısı binin üzerindedir. Biz bunlardan daha önemli ve öncelikli gördüğümüz 400'üne programda yer verdik." diyen Erdoğan, "Yaklaşık 46 milyar liralık bütçeyle hayata geçirilecek 400 proje, adeta yeni dönemin ateşleyici gücü olacaktır." ifadesini kullandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Savunma sanayi projelerine ayrı bir önem veriyorum. Programımızda yer alan 400 projenin 48'i savunma sanayimize aittir." diye konuştu.
"Her ne olursa olsun, savunma sanayi projelerinden taviz vermeyeceğiz." ifadesini kullanan Erdoğan, "Türkiye’nin her alanda tehdide, baskıya maruz kaldığı bir dönemde, göbeğimizi kendimizin kesmesine katkı sağlayacak her çalışma kıymetlidir." dedi.


'Yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz'

Başkan Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, yeni adli yılla birlikte yargıda hedef süre uygulamasına geçiyoruz." şeklinde konuştu.
Erdoğan, FETÖ'nün yargı sisteminde yol açtığı tahribatı süratle giderme noktasında önemli mesafe katedildiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Yargı birimlerince yapılan 40 milyon tebligattan 28 milyonunun elektronik ortamda gerçekleştirilebilmesini mümkün kılacak bir altyapı oluşturuyoruz. " dedi.
Erdoğan, "Çocuklara karşı işlenen cinsel istismar suçları konusunda, toplumun beklentilerine cevap verecek cezai düzenlemelerin yapılmasını sağlıyoruz ve sağlayacağız. Asla bundan taviz yok." ifadesini kullandı.

'Kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz'

"Bir yandan ordumuzun kritik birimlerinde uzmanlığa dayalı bir personel yapısına geçerken, diğer yandan da her alanda kendi kendimize yeterli bir savunma sanayi kurmaya çalışıyoruz." diyen Erdoğan, 
"Göreve geldiğimizde yüzde 25 gibi bir güce sahipken, şimdi bu yüzde 65'e ulaşmıştır. Bunu artık daha da artırmak durumundayız." şeklinde konuştu.

'Emeklilerimize ikinci ikramiyelerini takdim ediyoruz'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programımız çerçevesinde, emeklilerimize ikinci ikramiyelerini inşallah Kurban Bayramı öncesi takdim ediyoruz." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Milletimize verdiğimiz 1000 liranın altında emekli maaşı bırakmama sözümüzü yerine getiriyoruz." ifadesin kullandı.

'Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirleri tamamlanacak'

Erdoğan, "100 Günlük İcraat Programı çerçevesinde, Kanal İstanbul Projesi'nin taşınmaz devirlerini tamamlayacak, çevre düzeni planları ve imar planlarını onaya sunacağız." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Konut, arsa ve gayrimenkul ağırlıklı çalışacak şekilde Emlak Bankasını tekrar faaliyete geçirmeye yönelik başvuruları gerçekleştiriyoruz." şeklinde konuştu.

'Musul ve Basra başkonsolosluklarımız yeniden faaliyete geçiriyoruz' "Münbiç konusunda Amerika ile yürüttüğümüz ortak çalışmaların, aramızdaki diğer sorunlardan etkilenmeden sürmesini bekliyoruz" ifadesini kullanan Erdoğan, "Musul ve Basra başkonsolosluklarımızı, 100 günlük dönem içinde yeniden faaliyete geçiyoruz." dedi.

'İkinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Denizlerdeki hidrokarbon arama faaliyetleri için ikinci bir deniz sondaj gemisi alıyoruz." 

'Yükseköğrenim yurtlarımızın yatak kapasitesine 75 bin ilave yapıyoruz'

Yükseköğrenim yurtlarının yatak kapasitesine 75 bin ilave yapılacağını belirten Erdoğan, "Kamu yararına çalışan dernek ve vakıfların yurtlarındaki 50 bin öğrenciye verdiğimiz beslenme yardımına barınma yardımını da ekliyoruz." diye konuştu.

'3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz'


"Kamu idarelerinin harcamalarında tasarrufu azami düzeye çıkartacak tedbirleri alıyoruz." diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları söyledi:
"Yaklaşık 40 milyar liralık kamu kaynağını tek hesapta yöneterek yılda 3 ile 4 milyar lira arasında ilave gelir elde etmeyi planlıyoruz."

'Biz bu ekonomik savaştan galip çıkacağız'

"Bir ekonomik savaşla karşı karşıyayız. Hiç endişe etmeyin, biz bu savaştan da galip çıkacağız." ifadesini kullanan Erdoğan, "Yastık altından dövizlerinizi, altınlarınızı çıkartın, TL'ye dönüştürün. Yerli, milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:
"Kredi derecelendirme kuruluşlarının tamamen taraflı raporları sebebiyle karşılaştığımız zorlukları aşmak için dış borçlanmada Çin piyasasına yöneliyoruz. Bu doğrultuda ilk defa Çin Yuanı cinsinden tahvil ihracı yapıyoruz."

'Güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz'

Güvenlik birimlerinin güçlendirileceğini belirten Erdoğan, şunları söyledi:
"Emniyete 3 bin polis amiri, 22 bin 500 polis memuru, 7 bin bekçi; jandarmaya 500 subay, 4 bin 156 astsubay, 10 bin 175 uzman erbaş; Sahil Güvenlik Komutanlığına 44 subay, 98 astsubay, 300 uzman erbaş alarak güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz."

20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülke genelinde 20 bin sözleşmeli öğretmen daha atanacağını söyledi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html