BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Brunson sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Brunson sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

30 Ocak 2019 Çarşamba

Generallerden sonra yeni ABD dış politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yönetimindeki generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor.

Trump’ın 19 Aralık’ta Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı, karar momentini aşacak önemli bazı sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlardan biri ABD dış politika yapımında generaller sonrası yeni bir döneme girilmiş olmasıdır. Beyaz Saray Genel Sekreteri General John Kelly, Suriye’den çekilme kararına tepki göstererek istifa eden Savunma Bakanı General James Mattis ve en son da ABD’nin bölgedeki en üst düzey bürokratı Brett McGurk’ün yönetimden ayrılması dış politikada yeni bir döneme işaret ediyor. Peki, bundan sonra yeni ABD dış politikası nasıl şekillenecek? Sahada yansımaları ne olacak? Bu yeni süreçte Türkiye’yi bekleyen zorluklar neler? ABD dış politikasında son yıllarda bitmek bilmeyen çelişkili tercihler nasıl izah edebilir?

Yeni ABD dış politikası

İzahı şöyle dursun, anlaşılması dahi zor olan Trump dönemi ABD dış politikasını şekillendiren faktörleri konuşurken ezberlerden uzak durmak ve konuyu iyi etüt etmek gerekiyor. Sıklıkla yapılan hatalardan biri ABD dış politikasının her daim belirli bir jeopolitik mantık ve stratejik hesapla şekillendiği ve karar vericilerin de rasyonel davrandığı varsayımı. Bu önemli bir sorun zira dış politika tercihlerini belirli davranış kalıplarının (büyük strateji, dengeleme, caydırma vb.) içinde değerlendirme refleksi, aktörleri siyasal alanın dışında konumlama yanlışına itebiliyor. Oysa aktörler politik varlıklar ve siyaset üstü/dışı davranma imkânları oldukça sınırlı, çünkü milli çıkar uzun, siyaset kısa vade odaklı bir uğraşı.
Bir örnekle açmak gerekirse, Suriye’de rejim değişikliği adına asker bulundurmak başından beri zaten ABD çıkarlarına uygun gerçekçi ve rasyonel bir seçenek değildi. ABD’yi daha fazla kaygılandırması ve meşgul etmesi gereken başka konular var. ABD hegemonya siyaseti miadını doldurmak üzere. Kendi müttefiklerine bile güven vermiyor. Önünde Çin’in çevrelenmesinden Rusya’nın dizginlenmesine, Çin ile Rusya’nın küresel ittifakına mani olmaya kadar bekleyen bir dizi sorunlar seti var. Üstelik Çin ve Rusya, Venezuela’dan Zimbabve’ye birçok ülkede alternatif küresel müdahale araçları geliştirmiş durumda. Zimbabve’de askeri darbeye zemin hazırlamak, Venezuela’ya ekonomik yatırımlarla yön vermek ABD rakibi iki küresel büyük güç için artık olağan müdahale biçimleri. Geçen yılın aralık ayında Rusya, tartışmaların odağındaki Venezuela’ya uzun menzilli ve nükleer bomba kapasiteli Tu-160 savaş uçaklarını gönderirken, Çin de 17 milyar dolarlık ekonomik yatırımla Venezuela’da küresel rekabeti kızıştırmayı bilmişti. Bu müdahalelere cevaben ABD’li generallerin kontrolündeki Beyaz Saray yönetimi de Rusya ve Çin’i küresel ‘haksız rekabetle’ itham etti, ticaret savaşları ve ambargolarla bu iki ülkeyi hedef tahtası haline getirdi. Peki, o halde generallerin ayrılması ABD’nin büyük güçler arası klasik jeopolitik rekabeti bıraktığı anlamına mı geliyor? Generaller sonrası dönemde Trump yönetimi, hangi şekil ve saiklerle dış politika kararlarını alacak?

Generallerden önce, generallerden Sonra

Trump’ın başkanlığının ilk iki yılı içinde metazori istihdam ettiği ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren kesimlerin başında askeri bürokrasi gelmekteydi. Bu dönemde Trump’ın üst düzey askeri ve sivil bürokrasiye siyasi alan açması onlara gerçekten güvenmesinden değil, bugün bile süregelen kendi insan kaynakları probleminden veya idari kadrosunun yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Trump, ‘Washington bataklığı’ diye tasvir ettiği mevcut güvenlik ve dış politika elitlerine savaş açmanın lojistiğini iyi düşünememişti. Sonuçta hedeflerine tezat oluşturacak şekilde komutanlara ve askeri yöneticilere sahada taktikleri uygulama hatta strateji belirlemede fazlasıyla serbestiyet tanımak zorunda kalmıştı. Bu dönemde gelişen temel izlek, Trump’in aykırı söylem ve twitleriyle önce dış politikanın gündemini değiştirmesi, bu aykırı söylemler statükocu elitlerin direnciyle karşılaştığında ise geri adım atmak şeklindeydi. Dolayısıyla bu dönem önceki ABD liberal-hegemonya siyasetinden pek farklı gelişmedi.

Generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor. Generaller sonrası yeni dönemde başka isimler ön plana çıkmış görünüyor. Özellikle Savunma Bakanı General Mattis’in gitmesiyle eski Kansas vekili Pompeo ve avukat Bolton’un önü daha da açılmış durumda. Trump’ın yönetme ihtirasını ve aykırı gündemini uygulamaya seleflerinden (Mattis, McMaster, Kelly, Tillerson vb.) çok daha fazla özen gösteren isimler (Pompeo, Bolton, Ludlow vb.) kendi özel ajandalarını bırakma pahasına Trump’ın etrafını sarmış bulunuyor. Yeni döneminde (azledilmese en az iki yıl daha) ABD’de hüküm sürmesi beklenen siyaset artık Trump’ın dış politikası.

Bu dönemde Trump’ın yeni güvenlik bürokrasisi marifetiyle nispeten daha bütüncül ve kendi içinde daha az kavgalı bir dış politika yapımı bekleyebiliriz. Başkanla çalışmaya devam etmeleri durumunda Pompeo’nun dini (evanjelik) Bolton’un da ideolojik (milliyetçi) temelli iki sert dış politika dalgası yeni dönemde ön planda olacak. Elbette bu yeni ekip arasında Trump dönemi tipik Beyaz Saray içi taktik kavga ve hamleler devam edebilir. Daha da önemlisi Trump’ın son sözü söyleme iştah ve ısrarı gerek Pompeo gerekse de Bolton üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaya devam edecektir. Nitekim Pompeo’nun 2020 seçimlerinde Kansas senatörlük yarışına adaylığını koymak istemesi, Trump yönetimiyle arasındaki potansiyel kopuşun varlığını göstermesi açısından da dikkate değer.

Bu şerhle birlikte, askerlerin Beyaz Saray karar mekanizmalarının dışında kalmasıyla ile dış politika yapımında kurumsal-bürokratik sınıfın bıraktığı boşluğu Cumhuriyetçi Parti içi ve dışı (aşırı) sağ yönelimlerin dolduracağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Generallerin Beyaz Saray'dan ayrılması sadece dış politikada görece vaki rasyonel hesap ve davranış biçimlerinin devreden çıkması anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda ‘Önce Amerika’da ifadesini bulan siyasi/ekonomik milliyetçiliğin dış politikada sahaya inmesi anlamına geliyor.

Yeni dış politika sahada: Venezuela tecrübesi

Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri bahsedilen yeni dış politika çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Kasım 2018’de Venezuela’yı Latin Amerika’nın ‘3 tiranlığından’ biri olarak mimleyen Bolton ve Pompeo’nun şahin dış politika tercihleri genelde General Mattis ve silah arkadaşlarının engellemelerine takılmaktaydı. Ancak Mattis’in istifasını müteakip ABD’nin Venezuela’da rejimi değiştirmek için açıktan müdahaleye girişmesi, dış politikanın yeni izleğini göstermesi açısından öğretici.
Venezuela, Trump’ın en başından beri hedef tahtasına koyduğu 3 ülkeden biriydi (diğerleri Kuzey Kore ve İran). Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu günden hemen bir gün sonra Venezuela ile ilgili brifing talep etmiş, zengin petrol rezervlerinden övgüyle bahsetmişti. Bolton’un ve Pompeo’nun da bu yılın başında Brezilya ve Kolombiya ile birlikte altyapısını itinayla hazırladığı Venezuela’daki malum başkaldırı çağrısı gibi oldukça cüretkâr bu girişimin yönetimdeki generallerin gidişini beklediğinin altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, Pompeo şok bir kararla İran-contra skandalının baş aktörlerinden ve El Salvador’da büyük Mozote katliamı sorumlularından biri olduğuna hemen herkesin inandığı Elliot Abrams gibi tehlikeli bir ismi Venezuela’da rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bizzat görevlendirdi. Bu görevlendirme, generaller sonrası yeni ABD dış politikasının sahada kimler tarafından uygulanacağını göstermesi açısından önemli. Abrams’in dış politika icra heyetine dâhil oluşu, Trump’in etrafını Bolton’un gelişiyle beraber sarmaya başlayan şahin neocon isimlerin etkinliğinin artacağını da gösteriyor. Özetle, Venezuela tecrübesi yeni aykırı dış politikanın koordineli, planlı ve iddialı bir şekilde uygulanacağını gösteriyor ve önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde neler yaşanabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

Yeni dönemde Türkiye’yi bekleyen zorluklar

Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerini özetleyecek belki de en iyi ifade Henry Kissinger’ın Avrupa ile ilgili sorduğu şu ünlü soruda gizli: "Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?." Kissinger, küçümsediği Avrupa ortaklığı fikrini zayıflatmak ve Avrupa’nın tek sesle değil çok başlı karar verme potansiyelini eleştirmek için bu soruyu sormuştu. Benzer şekilde Türkiye, izlenen ABD politikaları hakkında kiminle konuşması gerektiği konusunda aynı soruyu sorabilir: "Türkiye derdini kime anlatmalı? Sizde telefon numarası varsa sorun yok, denilen Trump’ın damadına?, Pentagon'a?, Trump ile yıldızı bir türlü barışmayan kariyer diplomatlara?, Trump yönetiminin seçtiği pek çok diplomatı hala atamayan ABD Kongresine?"

Türkiye-ABD ilişkilerinin karşılaştığı bu zorluktan başka bir zorluk da özelde Suriye, genelde Ortadoğu’da ABD’nin hem siyasi hem de kurumsal-bürokratik aktörleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalmasıydı. Generaller sonrası dönemde ise Pentagon'un karar mekanizmalarından görece uzaklaşmasıyla bu ikili kurumsal ve siyasal kıskaçtan biri devre dışı kalmış ve dış politikada belirsizlik nispeten ortadan kalkmış görünüyor. Bunun önemli bir sebebi, ABD yönetiminde yukarda adı geçen grubun ve dini-milliyetçi doktrinin daha fazla alan bulmasıdır. Generaller sonrası dönemde artık Türkiye’nin varoluşsal kaygılarını anlamak istemeyen Pentagon ve dışişleri elitleri Trump nezdinde eskisi kadar belirleyici olmayacaktır.
Ancak bunları ikame edecek yeni ekibin iyi etüt edilmesi şarttır. Türkiye’de bunların sosyolojik tabanlarına vakıf olmak bir yana, politik görüşlerinin bile bilinmemesi önemli bir ihmaldir. Bu grubun Türkiye ile ilgili ideolojik ve dinsel önyargılarının had safhada olduğunu not etmek gerekir. ABD içinde parti siyaseti veya dışında ortaya çıkan yeni etkili aktörlerin kimliği ve pozisyonlarını her zaman hesaba katmak gerekir. Örneğin, son zamanlarda ABD’nin iç siyasi gündemini domine eden ve Trump’ın azlini getirebilecek hukuki süreci iyi takip etmek gerekir. Henüz zayıf bir ihtimal de olsa Trump’ın azledilmesi durumunda sorunlar daha da çetrefilli hale gelebilir. Amerikan Anayasasında 25. Yasa Değişikliğinin 1. Bölümüne göre azil durumunda Başkan Trump’ın yerine Başkan Yardımcısı Pence’in geleceğini öngörmek gerekir. Pence, geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalefet lideri Juan Guaido’yu sisteme başkaldırdığı günden önceki gece yarısı arayıp ne yapması gerektiği konusunda talimat veren kişidir. Aynı zamanda evanjelik dini kesimlerin siyasi temsilciliğini iftiharla yürüten Pence’in, Trump’tan daha radikal bir ajanda takip ettiğini hatırda tutmak gerekir. Rahip Brunson’un en büyük destekçisi Pence’in muhtemel başkanlığının Türkiye için ne anlama geleceği tecrübeyle sabittir.


8 Aralık 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz: Neden, nasıl ve nereye?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2018 yazında zirveyi gören Türkiye Amerikan ilişkilerindeki kriz, son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek.





İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşıyor. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bıraktı. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmedi, aynı zamanda artan bir şekilde tırmandı ve 2018 yazında zirveyi gördü. Son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek. Peki, bu kriz neydi, nasıl gelişti, öncekilerden neden farklıydı ve muhtemel etkileri neler olacak? Yazının geri kalanı bu soruya bazı cevaplar verme çabasıdır.

Kriz nasıl başladı?

2011 yılında Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ın “nükleer sorununa” çözüm bulma girişimi ve ardından ABD’ye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargo kararına Ankara’nın “hayır” oyu kullanması bir güven bunalımına neden olmuştu. Fakat bu durum, 2013 yılı sonuna kadar ciddi bir krize dönüşmedi. 17/25 Aralık (2013) operasyonlarında Halkbank’ın hedeflerden biri olması, Türkiye’nin ABD’nin tepkisine ve uyarılarına rağmen İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delme politikasını gündemin üst sıralarına taşıdı. Türkiye’deki hükümet 17/25 Aralık’ı ve Halkbank etrafında yaşanan gelişmeleri, ABD’nin bir cezalandırma operasyonu olarak gördü. 2013 yılı ikili ilişkilerde bir başka önemli krize daha sahne oldu. Ankara ile Washington arasında, Suriye’de hangi muhalif gurupların destekleneceğine yönelik görüş ayrılıkları başladı. Bu görüş ayrılığı zamanla, ABD’nin Türkiye tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen ve terör örgütü olarak kabul edilen PYD’yi desteklemesine kadar vardı.
2014 yılı Suriye’deki görüş ayrılığını çok daha derinleştirdi. DEAŞ’ın PYD’nin kontrolündeki Kobane’yi kuşatması sırasında, PYD’yi terör örgütü olarak görmesi nedeniyle, ABD basını Türkiye’yi üstü örtülü olarak DEAŞ’ı desteklemekle suçladı. Bu suçlamayla paralel şekilde, ABD yönetimi de DEAŞ ile mücadele stratejisi olarak PYD’yi açık bir şekilde desteklemeye başladı. Dış politikada bunlar yaşanırken, 17/25 Aralık’ın ardından FETÖ’nün (bürokrasi başta olmak üzere) basın ve ekonomi aygıtlarına yönelik operasyonlar düzenlenmesi, ABD nezdinde “temel hakların ihlali” şeklinde karşılık buldu. Bu sebeple Amerikan yönetimi, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetti. Dolayısıyla, ABD bir taraftan Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını tırmandıracak bir politika izlerken, diğer taraftan da (demokratik bir devletten otoriter devlete kayış iddiasıyla) Türkiye’nin uluslararası statüsünü tahrip eden bir söylemi besledi.

Kriz neden tırmandı?

Önce İran, daha sonra Suriye konusunda Türkiye’nin açık ettiği otonomi arayışı, ABD’yi neden rahatsız etti? Truman doktriniyle birlikte Türkiye ve ABD arasında basit bir sözleşme yapılmıştı. Buna göre, ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan güvenlik kaygılarını giderecek, Türkiye de dış politikadaki otonomisinin bir kısmını ABD’ye devredecekti. Dolayısıyla Türk dış politikası önemli ölçüde ABD’nin belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar doğrultusunda şekillendi. Bu ilke ve sınırlar Kıbrıs konusunda ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirince, Ankara dış politikadaki otonomisini genişletecek şekilde, Washington ile yaptığı ilk sözleşmeyi bazı noktalarda revize etti. 1960 ve 1970’lerde yaşanan krizler iki nedenden dolayı, tırmanmak yerine Türkiye lehine revizyonla sonuçlandı. Birincisi, Türkiye hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ni güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatap olarak görmedi ve ABD ile yaptığı güvenlik sözleşmesine sadık kaldı. İkincisi, ABD Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi yaşanan bütün krizlere rağmen kaybedilmeyecek bir müttefik olarak gördü.
2013 sonrası kriz iki nedenle yatışmak yerine tırmanmaya devam etti. Birincisi, Rusya önce Gürcistan müdahalesi daha sonra Suriye ve Ukrayna müdahaleleriyle, Türkiye’nin etrafındaki bölgede ABD’nin askeri operasyon tekelini önemli ölçüde kırdı. Bu durum Rusya’yı, ABD ile kriz yaşayan bölge ülkeleri için güçlü bir dengeleyici konumuna taşıdı. Türkiye bir taraftan ABD ile ters düştüğü konularda (örneğin Suriye krizi) Rusya ile çalışırken, diğer taraftan da güvenlik temelinde işbirliğine (S-400 satın alımı) gitti. Diğer bir ifadeyle, ABD Türkiye’yi çıkarları dışında adım atmaya zorladıkça (PYD ile ilişkiler, Gülen’in iadesi, F-35 satışındaki pürüzler gibi), Ankara Moskova’yı bir dengeleyici olarak devreye sokma yoluna gitti. Bu nedenle, yani Rusya’nın bir dengeleyici olarak mevcudiyeti sayesinde, Türkiye ABD’den gelen otonomi kısıtlayıcı talepleri geri çevirdi ve otonomi arayışındaki ısrara devam etti. Dolayısıyla kriz, yatışmak yerine, özellikle 2016 darbe girişiminden sonra tırmanmaya devam etti ve 2018 yazında ABD’nin Türkiye’ye koyduğu ekonomik yaptırımlara kadar vardı.
İkincisi, ABD politikalarının (Gülen’in iadesi meselesi ve New York’taki Rıza Zarrab ve Halkbank davası gibi) hükümet açısından bir “varoluş” meselesine dönüşmesi, krizi çözmenin maliyetini Türkiye’deki iktidar açısından fazlasıyla yükseltti. 17/25 Aralık’ın hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak görülmesi ve bu operasyonun temel sorumlusu olduğu düşünülen Gülen’in ABD’de kalmaya devam etmesi “varoluş kaygısını” başlatan gelişme oldu. Daha sonra ordudaki Gülen destekçilerinin düzenlediği darbe girişimi ve ardından ABD ile Gülen’in iadesi konusunda yaşananlar, krizi hükümet için bir “beka” sorununa dönüştürdü. Krizi çözme maliyetinin aşırı yüksek olması, risk almanın maliyetini düşürdü ve hükümet (bekası ile karşılaştırıldığında) krizin beraberinde getirdiği ekonomik ve siyasi maliyetleri daha tercih edilebilir gördü.

Krizin neresindeyiz?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullandı: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmeli”. Bu ifade iki şeyi açık şekilde deklare ediyor. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. Bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde yatışma emareleri olarak görülebilecek birçok gelişme yaşandı. Türkiye uzun süredir tutuklu olan Pastör Andrew Brunson’u serbest bıraktı. Ankara ve Washington bazı bakanlara uyguladıkları yaptırımları karşılıklı olarak kaldırdı. Türkiye Trump’ın İran’a yönelik yeniden başlattığı ekonomik yaptırımlardan muaf tutuldu. Fakat krizin ana konuları hâlâ çözüm bekliyor: Gülen’in iadesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu, Halkbank’a yönelik yaptırımlar, ABD’nin PYD’ye devam eden askeri yardımları, Türkiye’deki hükümetin uluslararası düzlemde karalanan imajı, ve en önemlisi de S-400 ve F-35lerin durumu.
Krizin ana konularında bir ilerleme olmaması, Erdoğan’ın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde, mevcut duruma ilişkin iki temel tespit yapmayı mümkün kılıyor. Birincisi, Türkiye’nin otonomisi dışında vereceği tavizler ABD’nin tavizleriyle aynı büyüklükte değil. Dolayısıyla bir tavizler asimetrisi durumu söz konusu. Brunson’un serbest bırakılmasından sonra, yukarıdaki sorunları lehine çözebilmek için, Türkiye üçüncü ülkelerle olan ilişkilerini (Rusya ile olan yakınlaşma) pazarlık masasına koyabilir. Fakat bu ilişkiler, otonomi imkanını ortaya çıkaran temel dinamik, diğer bir ifadeyle krizlerin temel sebebi olduğu için, böyle bir taviz, otonomi arayışından vazgeçmek anlamına gelebilir. İkincisi, krizin çözümü değil de, kontrolden çıkmamak kaydıyla devam etmesi Türkiye için daha makul bir seçenek mi? Diğer bir ifadeyle, krizin temel konularını çözmedeki zorluk, krizin devamını, kriz öncesi duruma dönmekle kıyaslandığını daha mümkün bir seçenek kılıyor.

Kriz nereye evrilir?

Krizin önünde kabaca üç temel seçenek bulunuyor: ABD ile ilişkilerde kriz öncesine dönmek, Türkiye’nin Rusya eksenine kayması ve krizin iniş ve çıkışlarla devamı. Kriz öncesine dönmek iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, Türkiye’nin saldırgan bir şekilde bölgeye dönen Rusya’yı dengeleme hususunda değerli bir müttefik olduğunu kabul eden ABD, tahrip olan statüsünü yeniden onarmak ve güvenlik kaygılarını yatıştırmak (Gülen’in iadesi ve PYD’ye desteğin sonlandırılması gibi) yoluyla Türkiye’yi kazanabilir. İkincisi, Türkiye’nin Rusya kartını kaybetmesi, Ankara’yı kriz konularında taviz vermeye zorlayabilir. Fakat bu krizlerin hükümet için temelde bir beka sorunu olduğu düşünülürse, maliyeti çok yüksek bir geri dönüş olur.
İkinci seçenek, yani Rusya eksenine kaymak, cevap bulunması zor bazı riskler taşıyor. Birincisi, ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalktığında Rusya aynı “iyiliksever” siyasetini devam ettirecek mi? Hemen yanı başındaki büyük bir güçle yalnız başına kalmak, uzaktaki bir güçle ittifakta verilen otonomi tavizinden daha büyük bir tavizi gerektirebilir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikası, Türk karar vericiler için ürkütücü bir analoji olarak ortada duruyor. İkincisi, Rusya’nın bölgeye alternatif olarak dönüşü ne kadar sürdürülebilir bir geri dönüştür? Diğer bir ifadeyle, Rusya’nın göreli zayıf ekonomisi askeri angajmanlarını sekteye uğrattığında, ABD ekseninden çıkmış Türkiye Washington’un gazabını nasıl bertaraf edebilecektir? Bu iki temel belirsizlik Rusya eksenine kayma seçeneğini önemli ölçüde zayıflatıyor.
ABD ile, bir eksen kayması yaşamaksızın, krizin devamı iki temel sebep dolayısıyla daha muhtemel görünüyor. Birincisi, yukarıda belirtildiği gibi Rusya eksenine kaymak fazlasıyla riskli, ABD ile yeniden kriz öncesi aşamaya dönmek ise fazlasıyla maliyetli. İkincisi, bir tercih yapmaktan ziyade bölgede Rusya ve ABD arasındaki rekabeti kullanmak, otonomi artışını mümkün kılabilecek en makul seçenek. Rusya’nın saldırgan siyasetine devam etmesi, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı Türkiye’ye taviz verme hususunda zorlayacaktır.


26 Ekim 2018 Cuma

Cumhur İttifakının bitmesini isteyenlere İnat

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yangına körükle gidenlere inat İbrahim’in ateşine bir damla su ile yürüyenlerdeniz.


Tamer Ashraf
“Ak Parti Ak Parti’dir, MHP MHP…” dedim diye azar da işittim, eleştiri de aldım. Olsun!

Cumhur İttifakı’na bambaşka anlamlar yükleyenlere, günlük politik manevralarda partilerin farklılık göstereceğini anlatmaya çalıştım, anlamazlıktan geldiler. Olsun!
Nihayet, “Danıştay’ın kararı Cumhur İttifakı’nın ortasına bırakılmış pimi çekilmiş el bombasıdır” dedim, “Sen de çok ileri gittin. Bu kadar keskin olma” dediler. Olsun!

“Danıştay’ın kararından sonra Cumhur İttifakı’nın ‘politik’ manevralarla ayrışması için düğmeye basılmış görünüyor” dedim, “Niyetin bu ittifakı bitirmek mi” dediler. Olsun!

Oysa tam tersi, Ak Parti Ak Parti olarak, MHP de MHP olarak var olsun, ama “büyük davada” birlikte hareket etsin diye titizlenendim, o kadar.

''İTTİFAK ÇÖKERSE KİMLERİN İŞİNE GELİR'' SORUSUNA CEVAP GECİKMEDİ

Bir önceki yazıyı bir soru ile bitirmiştim. O soru, “İttifak çökerse bu kimlerin işine gelir” şeklindeydi. Yazının yayınlandığı salı günü, “Yerelde ittifak” bitti. Hem Sayın Bahçeli, hem Sayın Erdoğan partilerinin grup toplantılarında bunu ilan etti.

İtidalle daha ne olduğunu anlamaya çalışken, birileri eteklerindeki taşları dökmeye başladı. Ne Ak Parti’nin yapmadığı “hatalar” kaldı, ne MHP’nin..!

Zil takıp oynamaya kalkanların kimi MHP’ye, kimi Ak Parti’ye vurmaya başladı, ulu orta.

Yakın geçmiş bir çırpıda unutuluverdi. Yakın gelecek hiç hesaba katılmayıverdi. Meğerse partilerin içindeki bir takım çevreler “ittifakın bitmesini” dört gözle bekliyorlarmış, görüverdik.


SANKİ YAKIN GEÇMİŞTE HİÇBİR ŞEY YAŞANMAMIŞ GİBİ


Sanki 15 Temmuz darbe ve içi işgal girişimi yaşanmamıştı. Sanki o gece sokağa Ak Partilisi, MHP’lisi vatan, millet sevdalıları çıkmamıştı. 251 şehit verilmemişti. Binlerce insanımız gazi olmamıştı. Onlarca insanımız kolunu bacağını bıraktığı tankların altından kalkıp bayrağımızı dalgalandırırken “Allahu ekber” nidaları atmamıştı.

Sanki o gece Meclis bombalanmamıştı. O bombalama esnasında “Genel Kurul’u terk etmeyeceğiz. Öleceksek burada öleceğiz” diye dik durulmamıştı.

Sanki 7 Ağustos’ta 5 milyon insan Yenikapı’da buluşmamıştı. Eş zamanlı olarak Anadolu’nun şehirlerinde milyonlar meydanlara akın etmemişti.

Sanki 16 Nisan referandumuna giden yolun kapısını MHP lideri Devlet Bahçeli açmamıştı. 24 Haziran seçim kampanyalarında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Cumhur İttifakı”na oy istememişti.

İki partinin tabanlarındaki geçişkenliği en iyi bilen bir lider olduğu halde Erdoğan, sanki MHP’ye ihtimam göstermemişti. Ak Parti oylarının bir kısmının MHP’ye gideceğini bile bile bunu yapmamıştı. Sanki yakın geçmişte bunların hiç olmamıştı.

Yine sanki DAEŞ terör örgütüne yönelik, Fırat Kalkanı Harekatı, PYD/YPG-PKK terör örgütüne yönelik Afrin Zeytin Dalı Harekatı yapılmamıştı.

Sanki, “Beklenen vefalı Türk geldi” denilmemişti.

Sanki, büyük badireler ittifak çatısı altında bir araya gelenlerin direnci ve özenci ile atlatılmamıştı.

YAKIN GEÇMİŞİ UNUTANLAR, YAKIN GELECEĞİ DE GÖRMÜYOR

Yakın geçmişte hiçbir şey olmamış gibi yapanlar, yakın gelecekte olabilecekleri de unutmuşa benziyor.

Sanki yıl başına kadar Meclis’ten Bütçe Yasası çıkmayacak. Sanki, yapısal reformlar için Meclis’te bekleyen yasalar “ittifak” ile çıkmayacak.

Sanki, Fırat’ın doğusunda Amerika eliyle bir terör koridoru inşa edilmiyor. Sanki Ortadoğu’da devletlerin sınırları tehdit edilmiyor. Sanki Türkiye üzerinde de birçok hesap yapılmıyor.

Sanki, 4 Kasım’da Amerika’nın İran’a uygulayacağı ambargo kapsamında Türkiye köşeye sıkıştırılmıyor.

Sanki, İran’dan sonra Türkiye ve Suudi Arabistan da hedefe konmuyor.

Böyle bir ortamda, birileri de çıkmış “Cumhur İttifakı”nın yerelde sona ermesinden sonra genelde de sona ermesi için çırpınıyor.

Kimileriyse zaten şimdiden zil takıp oynuyor!

Sahi, 2023, 2053, 2071 hedefleri sadece Ak Parti’nin hedefleri midir? Sahi “Büyük Türkiye” ideali sadece MHP’nin ideali midir?

Geçmişin tecrübesiyle, gelecekteki tuzakları da atlatabilmenin yolu ittifaktan geçiyor.

Yerelde ittifak olmadı ama her parti kendi pozisyonunu korumakla birlikte milli meselelerde ittifakın devamı memleketin hayrınadır.

Sahi, “milli ve yerli” kavramının bir kez daha düşünülme zamanı değil midir?

Yangına körükle gidenlere inat, bir damla su ile İbrahim’in ateşine yürüyenlerdeniz; vesselam..!

MHP: Cumhur İttifakı'nın kıymetini bilmeyenlerin pişmanlıkları fayda vermeyecek


MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Cumhur İttifakı'nın yerel seçimde devre dışı kalmasından 'beşinci kol faaliyetleri'ni sorumlu tutarak, "MHP ile AK Parti arasında milletimizin bekası için devamı kararında olduğumuz Cumhur İttifakı'nın kıymetini bilmeyenlerin pişmanlıkları, iş işten geçtikten sonra bir fayda vermeyecektir" dedi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, "Cumhur İttifakı'nın devletin bekası ve toplumsal barışın muhafazası açısından taşıdığı değeri siyasi çıkarlarına, ideolojik öngörüsüzlükleri ve etnik reflekslerine kurban edenler, ittifaksız yerel seçimlerin bölücülere ve şer ittifakına yaradığını göreceklerdir." dedi.

Yalçın, yaptığı yazılı açıklamada, öteden beri Türkiye'nin geleceği açısından MHP'nin siyasette oynadığı dominant ama bir o kadar da yapıcı ve pozitif rolden rahatsız olanların, Cumhur İttifakı'nın yerel seçimlerde devre dışı kalmasından sonra "derin bir oh çektiklerini" ifade etti. MHP'nin 15 Temmuz'dan bu yana fedakar, diğerkam ve milli mutabakat ruhuna yaraşır politikalar sergilediğini, bu sayede kazasız belasız bugünlere gelindiğini belirten Yalçın, "Bu sayededir ki Sayın Cumhurbaşkanı önemli bir oy oranıyla seçilmiş, ittifak halindeki iki parti de parlamento aritmetiği bakımından seçimlerden istediğini almıştır. Böylece bütün karanlık senaryolar tarihin çöp kutusuna atılmıştır" görüşünü savundu.


'BEŞİNCİ KOL FAALİYETİ YÜRÜTÜLMEYE BAŞLANMIŞTIR'


Yalçın, MHP'nin fedakarlıklarına, yapıcı ve pozitif tutumuna rağmen kimi çevrelerin zaman içinde siyasete egemen olup Cumhur İttifakı'nı zayıflatmak için her yolu denediklerini vurgulayarak, şöyle devam etti:
"MHP yapıcı hareket etse de bu çevrelerin ön yargıları kırılmak şöyle dursun, üstü örtülü bir kin, buğz ve çekememezlik bir ur gibi giderek büyümüştür. Af ve andımız gibi hassasiyet gerektiren konularla rahip Brunson meselesi etrafındaki tartışmalar fırsat bilinerek harekete geçilmiş, Cumhur İttifakı'nın etkisiz hale getirilmesi, dolayısıyla MHP'nin siyasetteki özgül ağırlığının baltalanması için bir tür siyasi beşinci kol faaliyeti yürütülmeye başlanmıştır." Bazı medya mensuplarının, Cumhur İttifakı'nın sadece yerel seçimler için değil kalıcı olarak bozulmasını temin için harekete geçtiğini belirten Yalçın, "İttifakın kıymet ve akıbeti aklıselimle, ihtiyatla değerlendirilmek yerine, doğrudan MHP'yi suçlayan fikirler, partimizin politik etkinliğinin ortadan kaldırılmasını hedef alan komplo teorileri, yorum ve görüşler ortaya atılmaya başlanmıştır" değerlendirmesinde bulundu.

Cumhur İttifakı'nın ruhunun öldüğü, büyüsünün bozulduğu yönündeki iddiaların, aslında milli mutabakat ruhunu bozmayı amaçladığına vurgu yapan Yalçın, ittifakın tartışma konusu olmasının, MHP'nin üslubu ve tutumundan değil, medyada ve siyasi çevrelerde MHP aleyhinde beşinci kol faaliyeti yürütenlerden kaynaklandığını anlattı.


'YANLIŞ HESAP KAZMA KÜREK YAKTIRAN MART SOĞUĞUNDAN DÖNECEK'


Yalçın, gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın gerek MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Cumhur İttifakı'nın yerel seçimler dışında süreceğinin altını çizdiğini hatırlatarak, şunları söyledi:
"Mesele üslup değil, MHP'nin dominant rolünden rahatsızlık duyanların 'MHP siyasi vesayet oluşturmaya çalışıyor' iddiasını dillendirerek güya AK Parti'yi partimizin tesir ve tasallutundan kurtarma çabasıdır. Bu, yanlış bir hesaptır ve eldeki sınırlı yakıtı tükettirip kazma kürek yaktıran mart soğuğundan dönecektir. Evdeki bulgurdan vazgeçip Dimyat'a pirince gitme hırsının mevcut kazanımların da elden gitmesine yol açması kaçınılmazdır. Cumhur İttifakı'nın devletin bekası ve toplumsal barışın muhafazası açısından taşıdığı değeri siyasi çıkarlarına, ideolojik öngörüsüzlükleri ve etnik reflekslerine kurban edenler; ittifaksız yerel seçimlerin bölücülere ve şer ittifakına yaradığını göreceklerdir. MHP ile AK Parti arasında milli vicdanın tezahürü olarak akdedilen ve milletimizin bekası için devamı kararında olduğumuz Cumhur İttifakı'nın kıymetini bilmeyenlerin pişmanlıkları, iş işten geçtikten sonra bir fayda vermeyecektir."

15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

ABD derin devletinin piyonu Trump

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD derin devletini ‘Neocon paralel yapı’ olarak özetleyen Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt, Trump’ın ABD derin devletinin piyonu olduğunu kaydetti. Bayazıt, kur savaşları üzerinden güç gösterisine girişen Neoconların çöktüğünü vurguladı.


Amerika’da, Başkan Donald Trump’ın “görevden azledilmesi”ne yönelik tartışmalar artarken, Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt yaşanan süreci, 15 Temmuz’da Türkiye’deki parmağı açıkça görülen Amerikan derin devletinin Trump üzerindeki etkisini arttırmak suretiyle yaptığı planlamalar olarak değerlendirdi. Bayazıt, Amerikan derin devletinin Trump üzerindeki etki ve müdahaleleri ile Türkiye’ye yönelik planlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

NEOCON PARALEL YAPI

Amerikan derin devletini, FETÖ’nün yanısıra PKK ve DEAŞ gibi terör örgütlerini de taşeron olarak kullanan Neocon paralel devlet yapılanması olarak özetleyen Bayazıt, “Uluslararası sistemde 15 Temmuz önemli bir dönüm noktasıdır. Neoconların çizdiği plan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk milleti tarafından bozuldu. FETÖ eliyle gerçekleştirilen askeri kalkışma, Neoconların çizdiği bir plandı ve buradaki başarısızlık, Amerika’nın itibar ve hegemonyasını zedeledi” dedi.

TRUMP KONU MANKENİ

Amerikan derin devletinin düşmanca tutumunun Türkiye’yi doğu bloğuna ittiğinin yadsınamaz bir gerçek olduğunu vurgulayan Bayazıt, Trump’ın bu süreçte derin devletin konu mankeni haline geldiğini söyledi. Trump’a seçimleri de senaryo dahilinde kazandırdıklarını kaydeden Bayazıt şöyle konuştu: “Amerika’da Trump karar veremez, onun önüne seçenekler konulur. Amerika’daki sistemde söz sahibi kimse kararı da o verir.”

ARTIK DEDİĞİNİ YAPTIRAMIYOR

Bayazıt, Amerika’nın ekonomik yaptırımlar ve Türkiye ile ilişkileri geren son dönem politikaları konusunda şu değerlendirmelerde bulundu: “Bugün baktığımızda, küresel Atlantik temelli Neoconların çizdiği sistem çöküyor. Doları manipüle ederek, kur savaşları üzerinden güç gösterisi yapıyor, bunu da başaramıyorlar. Çünkü yapılan hiçbir şey yasalara uygun değil, uluslararası anlaşmalara zıt. Amerika önceden dediğini yaptırıyordu ama artık yaptıramıyor.”

İDLİB'İ KAŞIYORLAR

Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt şunları söyledi: “Amerika, Neocon politikası sonucu Türkiye’yi kaybetti. Türkiye’yi Avrasya eksenine itti. Bu da Amerika’ya bu bölgede kaybettirdi. Bugün hiçbir konuda güven vermiyor. Münbiç sözünden de çok umutlanmamalıyız. Amerikan derin devleti bir yandan ekonomi üzerinden saldırırken, bir yandan da başka yollar deniyor. Bugün Türkiye’yi içeriden karıştıramayacağını biliyor. Bu kez Türkiye’de istikrarsızlık oluşturmak için dışarıdan müdahale etmeye çalışıyor, İdlib’i karıştırıyor. Amaç, Türkiye’nin dışarıdaki konumunu manipüle ederek içte dengesizlik oluşturmak, sonra da kurtarıcı rolüne soyunmak. Erdoğan’ı deviremiyor, Suudiler üzerinden darbe kehanetleri yaptırıyorlar.”

KÜRESEL BOYUTTA KAYBEDEN ABD

Bugün sadece Türkiye’de değil küresel anlamda büyük bir gerginlik olduğunu belirten Hüseyin Bayazıt, şöyle konuştu: “Bu gelişmelerden hiç kimse memnun değil. NATO’daki İngiliz uçakları Romanya’dan kalkan Rus uçaklarının önünü kesmeye başladı. Amerika agresifleşiyor. Yeni ittifakların mesajları daha yüksek tondan veriliyor. Önemli bir bölgede olan Türkiye’nin tarafı merak ediliyor. Türkiye’nin Rusya ile artan üst düzey görüşme trafiği ve ASEAN Zirvesi’nde ortaya konulan tutum, modern ipek yoluna sadece Türkiye’den değil, batılı ülkelerin de ilgisini gösteriyor. Artık uluslararası ilişkileri anlama parametreleri çok başka. Artık çözümler askeri değil. Dünya dengesinin yeniden kurulduğu bir dönemdeyiz. Sadece Türkiye değil herkes bu dönemde geriliyor. Hangi gerilimi çıkarırlarsa çıkarsınlar, Türkiye bölgesinde küresel etkisi olan önemli bir aktör. Ve yeni dengelerde de büyük güç olarak yerini almıştır. Bu denklemde kaybeden de Amerika’dır.”

Trump’a Türkiye uyarısı: Felaket olur!


Eski NATO Komutanı Amiral Stavridis, “Trump, NATO’ya büyük katkı yapan Türkiye’nin önemini anlamalı. Kriz diplomasiyle çözülebilir. Türkiye’nin ayrılması NATO için felaket olur” dedi
ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye aleyhine attığı tek taraflı adımlar ve tehdit politikası ABD'de de tartışma yarattı.
NATO'nun eski Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı Amiral James Stavridis, Bloomberg'e geçen hafta verdiği mülakatta, rahip Andrew Brunson krizinin ancak diplomatik yollarla çözülebileceğini söyledi. Stavridis, Trump'ın Brunson konusunda adımlar atarken Türkiye'nin NATO ittifakı için öneminin gözden kaçırılmaması gerektiğini belirtti.

'RUSYA ALARMI'

Türk ordusunun Afganistan'dan Libya'ya kadar NATO'ya yaptığı katkıları gözlerinle gördüğünü belirten Stavridis şöyle konuştu: "Bu soruna bir numaralı çözüm, Türkiye'ye bir büyükelçi atamak. Hala orada elçimiz yok. Bu meseleyi diplomatik bir şekilde çözmeliyiz." Türkiye'nin NATO'dan ayrılması ihtimalini yüzde 10 gördüğünü belirten Stavridis, bu olasılığın tartışılmasının kendisini şoka uğrattığını çünkü bunun oldukça kaygı verici bir gelişme olacağını söyledi. Türkiye'nin son günlerde Rusya ile yakınlaşmasının endişeleri daha da artırdığını belirten Stavridis, Türkiye'nin NATO'dan ayrılmaması için gerekçeleri de şöyle saydı: "Birincisi kapasitesi. Türkiye, NATO'daki en büyük ikinci orduya sahip. İkincisi jeopolitik açıdan en sorunlu bölgenin sınırında oturuyorlar. Üçüncüsü sembolik olarak, bugüne dek çok önemli bir şekilde öne çıkacak bir ülke NATO'dan ayrılmadı. Bu NATO için felaket olur."

ABD TARİHİNİN ÜÇÜNCÜ KRİZİ

ABD Başkanı Trump'ı, temmuz ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşme sonrasında kendisini "vatan hainliğiyle" suçlayan ve bu nedenle gizli belgelere erişimi engellenen eski CIA Başkanı John Brennan'ın verdiği bir röportajda, "Trump'ın iç savaş ve devrim savaşlarından sonra ülke tarihinin yaşadığı en büyük kriz olduğu" yorumunu yaptı. HBO kanalında yayımlanan komedyen Bill Maher'in sunduğu programa katılan Bennan, "Durum iyiye değil, kötüye gidecek. Trump hala ABD Başkanlığı yetkilerini elinde tutuyor ve ülke içinde veya dışında yurtdışına yönelik bazı maceralara girebilir. Bu askeri veya başka şekillerde olabilir. Yaptığı şey, bu ülkeyi bölmek" dedi.

HİZMETÇİSİNDEN ÇOCUĞU MU VAR?

ABD Başkanı Donald Trump'ın 1980'lerde hizmetçisiyle yaşadığı ilişkiden bir çocuğu olduğu iddiasını ortaya atan eski kapıcısı Dio Sajudin'in avukatı Marc Held, müvekkilinin Trump'a yakın The National Enquirer dergisiyle anlaşması gereği kimseye konuşmadığını, ancak artık bu anlaşmadan muaf olduğu için konuşmakta özgür olduğunu bildirdi. Trump'a yakın The National Enquirer dergisi para karşılığı bu iddiayı yayınlama hakkını aldığına dair Sajudin ile bir anlaşma yapmış ama daha sonra yayımlamayarak Sajudin'i susturmuş olmuştu. Avukat Held, derginin bağlı olduğu American Media Inc. (AMI) ile görüşülerek sözleşme iki taraflı iptal edildiğini söyledi.

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Türkiye'de ABD'ye karşı 4'lü plan!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Numan Kurtulmuş, ekonomik saldırıya geçen ABD'ye karşı "4 alanlı plan" diye niteleyerek yapılacakları şöyle sıraladı: AB ile yeniden, Çin ile yakınlaşma, Rusya ve ABD ilişkileri, Yapısal değişim.




ABD'den kaynaklı Türkiye'ye dönük bir ekonomik saldırının yanı sıra, dünyanın da farklı bir dönemin içinde olduğunu vurgulayan AK Parti Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, bunu "Ticaret savaşları" olarak isimlendirdi.

"ABD Başkanı Trump bu savaş ortamında Türkiye'yi test ediyor" tespitini yapan Kurtulmuş, sonrasında yapılması gerekenleri "4 alanlı plan" diye niteledi.


"TÜRKİYE'Yİ TEST ETME OPERASYONU"


Habertürk'ün haberine göre, Numan Kurtulmuş ABD'nin Rusya, Çin, Japonya, hatta hemen yanı başında Kanada ile olan yakın geçmişteki çekişmelerini anımsattı ve "ABD Başkanı Trump bu savaş ortamında Türkiye'yi test ediyor" tespitini yapıp sözlerine şöyle devam etti:

"Trump, Türkiye'ye 'bu savaşta bizden misin, yoksa karşı cepheden mi?' sorgusu çekiyor. Ekonomik, siyasi ve teolojik, hepsi üst üste bindi. Bu yapılanların adı Türkiye'yi test etme operasyonudur."


ABD'YE KARŞI 4'LÜ PLAN


Kurtulmuş, ardından bundan sonrasında yapılması gerekenleri "4 alanlı plan" diye niteleyerek şöyle sıraladı:

1-AB İLE YENİDEN: Avrupa Birliği ile ilişkiler yeniden düzenlenmeli. AB tarafından gelen sinyaller önemli, bu pratik olarak da ekonomi açısından olumlu sinyaller yaratıyor. AB ile biran önce gerilim yaratan çatışmacı faktörleri ortadan kaldırmalıyız.

2- ÇİN YAKINLAŞMASI: Orta vadede Çin ile yakınlaşmayı tamamlamalı. "Yeni kuşak, yeni yol" projesini Çin de çok önemsiyor. İlişkilerde önemli bir aşamaya gelindi, bu yıl çok sayıda Çinli turist de gelmeye başladı. Bundan sonrasında tempoyu arttırıp hızlı gidilmeli.

3- RUSYA VE ABD İLİŞKİLERİ: Rusya ile var olan ilişkilerin devamı sağlanmalı. Bölgesel işbirliği geliştirilebilir. Ki gelişiyor da…

ABD ile PKK ve PYD konusunda yaşanan muamma da bitirilmeli. Menbiç konusu askeri açıdan iyi gidiliyor. 

Ancak bu yeterli olmamalı. Tabii, milli paralarla ticaret, altına dayalı yeni para sistemi, Türkiye'nin BRICS'e üyelik niyeti, Rusya ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi ABD'yi telaşlandırmış olabilir. Ama ABD, Türkiye ile ilişkilerini asla koparamaz. 

Unutmaması gereken, karşılarında bundan böyle bir emir kulu Türkiye artık karşılarında yok. İlişkiler buna göre yeniden tesis edilmeli. Bölgede zayıflamış bir Türkiye'nin ABD'ye fayda getirmeyeceği, bu bölgedeki birçok direncini kaybedeceğini de görmeli.

4- YAPISAL DEĞİŞİM: Dördüncü alanı önemsiyorum, Türkiye kendi içinde bugüne kadar yapması gereken yapısal dönüşümü ve değişimi de ekonomik alanda gerçekleştirmek zorunda. Bunun daha ileriye ötelenecek hali kalmadı, biran önce hayata geçirilmeli... 


ABD'den Türkiye ve Brunson açıklaması 


Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 'Türkiye Brunson'u koşulsuz serbest bırakırsa kriz anında biter' sözleriyle pervasızlığını gözler önüne serdi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, İsrail ziyareti sırasında Reuters Haber Ajansı'na verdiği röportajda Brunson konusunda Türkiye ile yaşanan kriz ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Türkiye'nin Brunson'ı serbest bırakmama konusunda büyük bir hata yaptığını ileri süren Bolton, "Her gün bu hatayla devam ediyor. (Türkiye) NATO müttefiki Batı'nın bir parçası olarak doğru şeyi yaparsa ve Pastör Brunson'ı şartsız serbest bırakırsa kriz anında biter” ifadelerini kullandı.



3 ülkeden uyarı! Harekete geçeriz...




ABD, İngiltere ve Fransa, "Esed rejiminin tekrar kimyasal kullanması durumunda harekete geçmekte kararlıyız." mesajı verdi.

3 ülkeden uyarı! Harekete geçeriz...


ABD, İngiltere ve Fransa'nın yaptığı ortak açıklamada, "Guta'daki  korkunç sarin gazısaldırısının 5. yılında, Esed rejiminin kimyasal silah  kullanmasını kınadığımızı bir kez daha vurguluyoruz." ifadesi kullanıldı.

Suriye rejiminin 2012'den bu yana sadece Guta'da değil Han Şeyhun,  Latamina ve Duma'da da binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açan  kimyasal silah kullanımına başvurduğu anımsatılan açıklamaya, şöyle devam edildi:

"Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) daimi üyeleri olarak  Suriye rejiminin kimyasal silah kullanmasını engellemek ve böyle bir kullanımda  rejimi sorumlu tutmak konusundaki ortak kararlılığımızı bir kez daha teyit  ederiz."

16 Ağustos 2018 Perşembe

Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türk-Amerikan ilişkilerinde, papaz Brunson olayı, buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve sorun çok daha derinlerdedir.



İSTANBUL - Prof. Dr. Cengiz Tomar
Rahip Brunson hadisesi nedeniyle gündemimizi yoğun bir şekilde işgal eden Türk-Amerikan ilişkileri, şu veya bu şekilde Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve Irak’ın işgalinden beri giderek kötüleşen bir seyir izlemekte, linear bir şekilde aşağıya doğru inmektedir. Bu hengâmede “papaz” denilerek hafife alınan doktoralı evanjelik misyoner Andrew Brunson’un, FETÖ ve PKK’ya yardım suçlamasıyla gözaltına alınıp, yargılanması bardağı taşıran son damla oldu; tabiri caizse iki ülke bu sebeple tam manasıyla “papaz oldu”.
Halbuki Rahip Brunson olayı buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve maalesef sorun çok daha derinlerdedir. Türkiye’nin, Rus ve komünizm tehdidi nedeniyle 1952’den beri bağlandığı NATO şemsiyesi altındaki Amerikan çıpasından ayrılarak, kendi çıkarları doğrultusunda yeni denizlere yelken açmak istemesi, Ortadoğu’nun başat dili Arapça’nın gramer terimleriyle mefûl olmaktan fâil olmaya; güzel Türkçemizin yeni tabirleriyle nesne olmaktan özne olmaya dönüşmek istemesi, bölge dillerini iyi bilmeyen ABD tarafından anlaşılamamakta ya da anlaşılmak istenmemektedir. Ortadoğu’da Türkiye, İran ile pek çok Arap ülkesini komünizm, Rusya veya Müslüman Kardeşler tehdidini kullanarak bazen seçtirdiği, bazen de darbelerle alaşağı edip yenilerini getirdiği “kendi adamlarıyla” (our boys) vesayet altına alan Big Brother (ülkeyi yap-satçı patron edasıyla yöneten Trump’la birlikte Big Boss da diyebiliriz), ne 1979 devrimi sonrası İran, ne bağımsız hareket etmek isteyen güçlü bir Türkiye, ne de Arap Baharı süreçlerinde gördüğümüz gibi halkları tarafından seçilmiş demokratik Arap ülkeleri görmek istememekte. Zaten ideologlarından Bernard Lewis de Ortadoğu’nun pek demokrasiye uygun olmadığını! Söylememiş miydi?
Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin, konumu nedeniyle kuzey komşusu Rusya’nın “komünizm” tehdidine karşı, “coğrafya kaderdir” anonim sözündeki soğuk gerçeklik sebebiyle, kadere boyun eğmemizden ve mecburi teslimiyetçiliğimizden yararlanan ABD, bütün süper güçlerde görülen her şeye muktedir olmanın verdiği kendine aşırı güven ve bundan kaynaklanan kibir nedeniyle, artık sistemin değiştiğini Rusya’nın geri döndüğünü, Türkiye’nin eskisinden daha güçlü olduğunu ve bağımsız hareket etmek istediğini bir türlü idrak edememekte. Tıpkı Osmanlıların Avrupa’da 18. yüzyılda meydana gelen değişmeleri ve Sanayi Devrimi’ni vaktinde ve derinlemesine analiz edemeyerek, çarenin hep eskiye dönüşte, kendi tabirleriyle “kanun-ı kadim”de olduğunu düşünmeleri gibi. Nitekim geriye dönüşün mümkün olmadığını, savaş meydanlarında düşman ordularının teknolojik üstünlükleri karşısında acı bir şekilde tecrübe eden Osmanlı, 19. yüzyılda tek yolun değişmek olduğunu geç de olsa idrak etmişti. Zira tarih devamlı bir değişim-dönüşüm içindedir ve asla geri döndürülemez. Herakleitos’un meşhur sözünün çok veciz ifade ettiği gibi “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”
ABD de bu yüzden, hâlâ tek süper güç olmakla birlikte, 1990 başlarında SSCB ve Varşova paktının çökmesinin ardından çaylak filozof Fukuyama’nın kaleme aldığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabıyla artık tarihin ereğine ulaştığı, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin Dünya’nın tek gerçeği, insanlığın son düzeni ve dönemin zeitgest’i olduğu tezinden vazgeçmesine ve liberal demokrasinin bir krizde olduğunu ilan etmesine rağmen, henüz ABD yönetimlerinin bunun idrak edemedikleri ve tekrar “kanun-ı kadime” yani eskiye dönmek istediği çok açık. Halbuki pek çok Avrupa ülkesinde İslamofobik ve zenofobik siyasi partilerin güçlenmesi, bizatihi Trump’un ABD başkanı olması bile liberal demokrasilerin hâl-i pürmelâlinin apaçık bir göstergesi.
Özel olarak 1990’lardan itibaren Türk Amerikan ilişkilerine bir göz attığımızda I. Körfez Savaşından itibaren başlayan bu kötüleşmenin, aslında ne kadar derin olduğunu anlayabiliriz. Irak’ı tarumar eden ABD’nin, Türkiye’nin bütün karşı çıkışlarına rağmen “uçuşa yasak bölge” ve “çekiç güç” vasıtasıyla ülkeyi fiilen parçaladığı ve kuzeyde bir yönetim oluşturduğu açıktır. Türk halkının demokratik iradesini temsil eden TBMM’nin, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçişleriyle ilgili 1 Mart 2003 tarihli tezkereyi reddi ve ardından 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk subaylarının başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınıp sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmeleri, Türk-Amerikan ilişkilerinde tahribatı büyük bir deprem meydana getirdiği gibi Türk halkının kollektif hafızasında da Amerika’ya karşı onulmaz bir yara açtı.
Özellikle Arap Baharı sürecinde, Suriye meselesinde, Esed yönetimine karşı öncelikle Türkiye ile birlikte hareket eden ABD, müttefikini yalnız bıraktığı gibi, müttefiki için bir beka meselesi olan PYD/YPG ile Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen hareket etmeye devam etti. Bu krizlerin en büyüğü de 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş meşrû yönetimine karşı yapılan darbe teşebbüsünde ikircikli ve hatta destekleyici bir tutum takınan ABD’nin, FETÖ’nün yıllardır ülkesinde yaşayan elebaşısını teslim etmeye yanaşmamasıdır. Tabi bir de Halkbank genel müdür yardımcısının tutuklanması hadisesi mevcut. Bunlara 2017’de ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un tutuklanması ve vize krizi ile son yaşadığımız Rahip Brunson krizini eklemek gerekir.
ABD ile Türkiye ilişkilerini etkileyen tavırlardan biri de Türkiye’nin Kudüs ve Filistin meselesindeki tutumu ile ABD’nin bölgede müttefik bir cephe oluşturduğu İsrail, Mısır ve bazı Körfez ülkelerinin yönetimleriyle olan iyi olmaya ilişkileri ve Katar meselesindeki farklı tutumu. Tabi bunlara İran’la nükleer anlaşmanın feshi ve yaptırımlar hususundaki ayrılık ile bir NATO üyesi ülkenin kendisine verilemeyen silahlar ve füzeleri Rusya’dan almak istemesi ve güçlenen iyi ilişkilerini eklemek gerekir.
Bu karmaşık ve oldukça sorunlu ilişkiler yumağını görmezden gelirsek, konuyu kendisini Tanrı’ya adamış bir din adamının ailesine kavuşması gibi teolojik-dramatik bir zeminde değerlendirmek elbette mümkündür. Maalesef Batı’da FETÖ meselesi de genellikle bu bağlamda ele alınmaktadır. Fakat mesele bir papazın iadesi gibi son derece tâlî ve sıradan bir mevzu olmanın çok ama çok ötesindedir. Şayet olay sadece bir papaz meselesiyse, yazıyı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Ver FETÖ elebaşını, al Evanjelik papazı”

KAYNAK:AA
Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

ABD'nin Türkiye politikaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD'nin Türkiye politikaları: Vizyonerden miyopa 
ABD'li yetkililer ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi.


İSTANBUL - ADAM MCCONNEL
“Geçtiğimiz yıl boyunca, Türk yetkililer alacak-verecek konularında doğrudan bizimle muhatap olmaya yönelik tercihlerini zaman zaman ortaya koydular. Türkler, doğrudan bizimle muhatap oldukları takdirde bu meselelerde durdukları noktayı çok daha iyi tayin edebileceklerini, tam olarak kime borçlu olduklarını bileceklerini ve kendilerine gönderilen Amerikan malları üzerinde daha büyük bir kontrole sahip olacaklarını düşünmekteler. Türklerin gösterdiği bu tavrın diğer bir sebebi de şüphesiz ki şöyle veya böyle bir İngiliz sömürgesi veya mandası gibi muamele görüyor olduklarını hissetmeleriydi.” George V. Allen'ın Memorandumu, Yakın Doğu İlişkiler Dairesi, 16 Mart 1943, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dışişleri Kayıtları
ABD'nin en muhteşem başkanlarından olan Franklin Delano Roosevelt, daha 1941 yılında Türkiye'nin gelecek dönemde ABD'nin küresel stratejisi açısından hayati öneme sahip olacağını teslim etmişti. Türkiye'nin ABD'nin SSCB'ye yönelik stratejisinin çok temel bir bileşeni olacağı ve dolayısıyla çok büyük miktarlarda ekonomik ve askeri yardıma ihtiyaç duyacağı neticesine ABD siyasetine yön verenlerin de varmaları için bir beş yıl daha geçmesi gerekiyordu ki bu beş yılda Bretton Woods konferansı olacak, İkinci Dünya Savaşı bitecek ve Soğuk Savaş başlayacaktı. Varılan bu neticenin nihai sonucu Truman Doktrini, Türkiye'nin Marshall Planı'na dâhil edilmesi ve Türkiye'nin 1952'de gerçekleşen NATO üyeliği oldu.
Türk-Amerikan ilişkilerinde mükerrer krizlerle geçen şu beş seneden sonra şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarının hadiseleri âdeta çağlar önce olmuş gibi duruyor. Meşhur Amerikalı gazeteci Tom Brokaw, Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı'nda gösterdiği liderliği yere göğe sığdıramamış ve o yılların ABD vatandaşlarını "En Muhteşem Nesil" olarak adlandırmıştı. Tarihçiler Brokaw'ın bu değerlendirmesiyle ilgili ciddi çekinceler dile getirmiş olsalar da yaptığı bu tanım gerçekten de haklı olabilir. Fakat İkinci Dünya Savaşı neslinin yerini yeni yetişen gençlerin almasıyla birlikte Amerikalı yetkililer, Türkiye Cumhuriyetiyle ilgili doğru kaynaklardan beslenen, ferasetli ve yaratıcı politikalar ortaya koyma kabiliyetlerini yavaş yavaş kaybettiler. Harry Truman ve Dean Acheson'dan sonra, NATO üyeliği ışıltısının da sönmesiyle birlikte, Türkiye'nin ABD'li yetkililerin yaptığı tercihlerden kaynaklanan tipik tecrübesi hep felaketler olageldi.
Örnek mi lazım? Jüpiter Füzeleri ve Küba Füze Krizi. Johnson Mektubu. Kıbrıs ve silah ambargosu. ABD'nin Türkiye'nin demokratik siyasi sistemine mükerreren yapılan askeri müdahalelere gösterdiği resmi duruşların belirsizliği. İki Irak işgali. Fethullah Gülen'e oturum izni verilmesi. George W. Bush yönetiminin 1 Mart 2003'te TBMM'den çıkamayan tezkereye gösterdiği tepki ve Paul Wolfowitz. Robert Pearson ve Eric Edelman. ABD'nin, İran'a yönelik tek taraflı yaptırımlarına Türkiye'yi de uydurmaya yönelik teşebbüsleri; Reza Zarrab-Hakan Atilla-Halkbank intikam davası. Obama yönetiminin PKK ile işbirliği. Francis Ricciardone. Obama yönetiminin Gülen'in 15 Temmuz 2016 darbe girişimine gösterdiği mıymıntı ve cansız tepki ve akabinde Gülen'in iadesi konusunda gösterilen eylemsizlik. John Bass ve kapkaççı zihniyetiyle uygulamaya koyduğu vize yasağı. Trump yönetiminin 30 bin kişilik PKK ordusu. Ve şimdi de Trump'ın -kendi iç siyasetine yönelik mülahazalarla uygulamaya sokulan- Türkiye'nin İçişleri ve Adalet bakanlarına yönelik yaptırımları ve bunlara eşlik etmek üzere belli Türk ihraç ürünlerine getirilen ek vergiler.
Dış ilişkilerde saygı esastır
Yukarıdaki paragrafta Türk-Amerikan ilişkilerinin son 70 yılının en öne çıkan dip noktaları listelenmiştir. Bu ittifak, ABD'nin, kaçınılmaz jeostratejik zorunlulukları olan bir Süper Güç olarak müttefiklere muhtaç olduğu gerçeğini tanımasıyla başlamıştı; bu müttefikleri yetiştirmek ve ilişkileri sağlam zeminlere oturtmak için belli adımların atılması gerekecekti. ABD'li yetkililer bu adımların kendi sorumlulukları olduğu ve müttefiklerine saygı ve ihtiyatla yaklaşmaları gerektiği gerçeğini kabul ediyorlardı. İşte bu yüzden George Marshall'ın o meşhur konuşması, bir Harvard açılış konuşmasıydı ve işte bu yüzden o konuşmanın tonu ve içeriği özenle hazırlanmıştı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Türkiye'nin ABD'nin küresel stratejisindeki rolü daha da hayati hale geldi. Bu durum, ABD'nin diğer Avrupalı müttefiklerine karşı istikrarlı bir şekilde gösterdiği sorumluluk ve saygıyı Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı neden aynı düzeyde tutamadığı sorusunu sormamızı salık veriyor. Bununla birlikte, mevcut ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin diğer tüm ortaklarını da otobüsün altına savurmuş durumda. Trump'ın geleneksel ABD müttefiklerine karşı ortaya koyduğu mide bulandırıcı davranışlar ancak, daha önce ortaya konmuş emsallerin zaten mantıken varacakları yere vardırılması olarak anlaşılabilir. Yani, diğer ABD müttefikleri de artık, Türkiye'nin 1960'lardan beri maruz kaldığı türden kaba saba bir muamele görüyor.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 4 Ağustos 2018 tarihinde AK Parti kadın kolları kongresinde söyledikleri, önceki dönemlerin Türk siyasetçilerinin, hiç yapıcı olmayan ve çok can sıkıcı ABD davranışları karşısında ifade ettikleri duygulara benzer duruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk ve ABD yetkilileri arasındaki son görüşmelere değinirken, şunları söyledi:
"Söylenen ne? 'Türkiye ile bu alanda bu şekilde bir yaklaşım doğru değil. Eğer burada samimi hareket edeceksek, gerçekten stratejik ortaksak, ortaklığımızın gereğini yapalım.' Biz sizlerle Somali'de beraber olmadık mı? Biz sizlerle Afganistan'da beraber değil miyiz? Biz sizlerle dünyanın değişik yerlerinde NATO'da bir ve beraber olduğumuz için ortak adımlar atmadık mı? Siz ortaklarınıza bu tür bir yaklaşım içerisinde olursanız, biz sizleri nasıl tanımlayacağız?"
Bu ifadeler mantıklı olmasına mantıklı, ama önceki Türk siyasetçilerin yaptığı benzer yorumlar da ABD siyasetine yön verenlerde pek bir tesir vücuda getirememişti. Sorun şuydu ki ABD'li yetkililer, ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi. Aynı zamanda, ABD'li yetkililer Türkiye'ye bir eşit olarak saygıyla yaklaşmanın gereğini unuttular. Bu haller, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politika oluşturma süreçlerinin başına bela olmaya devam ediyor.
İngiltere'nin Türkiye'de yükselen profili
ABD'nin son 60 yılda Türkiye'ye yönelik sağlam bir politika geliştirememesi -en azından kısmen- Türk toplumuna, tarihine, siyasetine ve çıkarlarına yönelik anlayışın istikrarlı bir şekilde kıt kalmasına bağlanabilir. Ama ABD siyasetine etki edebilmek için sesini yükselten aktörlerin ve siyaset hesaplamalarını etkileyen faktörlerin sayısı da büyük ölçüde arttı.
Bu yorum yazısının başında alıntılanan George V. Allen'ın bildirisi, ABD'li yetkililerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk yetkililer için önemli olduğunu teşhis ettikleri, fakat ABD'li siyaset yapıcılarının bu yılların akabinde ya ihmal ettikleri ya da unuttukları sorunları gündeme getiriyor. Mesela, Türk yetkililer hâlâ kendileriyle açık bir şekilde, doğrudan ve dürüstçe muhatap olan yabancı temsilcileri tercih ediyor. Ayrıca kendilerine, eşitlere gösterilmesi gereken saygıyla muamele eden yabancıları tercih ediyorlar.
Allen'ın bildirisi şu şekilde nihayete eriyor:
“Türkler Büyük Britanya'nın Rusya'ya bazı taahhütlerde bulunduğuna ve bu taahhütlerin Britanya'yı savaştan sonra Rusya'ya yönelik kısıtlayıcı bir nüfuz icra etmekten alıkoyacağına inanıyor. Türkler, Birleşik Devletler'in Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne ikna olsalar bundan büyük cesaret alırlardı. Britanya'nın Türkiye'yle ilgili taleplerine rıza göstermeyi sürdürürken [Türklerde] böyle bir kanıyı oluşturmak zor.”
Muhakkak ki bu son 20 seneden, ama özellikle de son beş yıkıcı seneden sonra, elimizde olan delillere bakarak ABD'nin "Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne" dair inandırıcı bir argüman ortaya koyabilir miyiz? Her geçen ay, her yeni kriz böyle bir argümanın ortaya konulmasını daha da zorlaştırdı.
Aslında ABD Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Philip Kosnett'in geçtiğimiz günlerde Karadeniz'e yaptığı ziyareti yazmaya niyet etmiştim. Trabzon Ticaret ve Sanayi odalarına gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Kosnett basına, Türk-Amerikan ilişkileri hakkında yorumlar yaptı. Türk ve ABD hükümetlerinin arasında süregiden meselelerle ilgili olarak "Önemli olan iletişim kanallarını açık tutmaktır" dedi. Sonra da Türk-ABD ilişkilerinin sadece hükümetler arası ilişkilerden ibaret olmadığı ve ABD'nin Türkiye'deki temsilciğinin sadece Türk yetkililerle değil, Türk toplumuyla da açık bir diyalog kurabilmek için daha yapıcı olması gerektiği önermesinde bulunmayı planladım. Böyle bir diyalog, "iletişim kanallarını açık tutmanın" diğer bir önemli yolu olurdu.
Ancak ABD Ankara Büyükelçiliği, sürekli olarak, Türk vatandaşlarının hissiyatından ve kaygılandığı konulardan habersizmiş gibi davranıyor .Geçtiğimiz 15 Temmuz'da ABD Ankara Büyükelçiliği ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2016'daki başarısız darbe girişimini anan basın açıklamasının orijinalini ve Türkçe tercümesini Twitter hesabından duyurmaktan öte bir şey yapmadı. ABD hükümetinin Türkiye'deki temsilcisi olarak Büyükelçiliğin birazcık empati göstermek için ekleyebileceği hiç mi bir şey yoktu?
1 Ağustos'ta, yani Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan bir PKK saldırısında bir anne ve bebeğinin öldürülmesinden bir gün sonra, İngiltere'nin Türkiye misyonunun başkan yardımcısı Jennifer Anderson bu olayı hem İngilizce hem de Türkçe bir Twitter mesajıyla kınadı. Peki Ankara'daki ABD Büyükelçiliği? Aralarında Kosnett'in Trabzon'a yaptığı gezi hakkında da bir tweet bulunan, kendi reklamını yaptığı Twitter mesajları haricinde sessizlik... İşte bu, tam da Türk toplumu için önemli olan meselelerle doğrudan ve samimi bir şekilde ilgilenme konusunda gösterilen bir acziyet; bu ise Türklerin ABD'nin niyetlerine karşı taşıdığı güvensizliği derinleştirip büyüten bir hal.
Böylelikle, Türkiye'deki ABD temsilciğinin Türk toplumuna yönelik hassasiyeti ve onlara dair anlayışında son beş senede hiçbir şey değişmedi; Dışişleri Bakanı ister John Kerry, ister Rex Tillerson veya Mike Pompeo olsun ve Kuğulu Park'taki ABD Büyükelçiliğinin en önemli mukimi ister Francis Ricciardone, ister John Bass olsun, hatta hiç kimse olmasın... Diğer taraftan, İngiltere'nin Türkiye'deki temsilciği artık Türk vatandaşları nezdinde önemli olan konulara daha büyük dikkat gösteriyor.
Hatta Brexit oylamasından bu yana Türk-İngiliz ilişkileri bir canlanma dönemi yaşıyor. En önemlisi, İngiltere hükümeti Fethullah Gülen kültünün üst düzey bir elemanı olan Akın İpek'i ev hapsine aldı ve iadesi de ihtimaller arasında. Bu ise, ABD hükümetinin -hem mevcut hem de önceki yönetimler eliyle- Fethullah Gülen'in iadesiyle neticelenebilecek hukuki prosedürlere doğru bir başlangıç adımı dahi atmayı reddetmesiyle çok büyük bir tezat teşkil ediyor.
Beyaz Saray'ın 'ruspanti'sinden gelen talepler
George Allen'ın notlarında bulunan diğer bir şey, 1943'te İngiliz tarafından "taleplerin" geldiği önermesiydi. O zaman en önemli talepler, Balkanlarda İngiliz askerleri yerine Türk askerlerinin savaşmasını isteyen İngiliz Başkanı Winston Churchill'den geliyordu. Fakat şimdi, Trump yönetimi zamanında, talepler ABD'den ama özellikle de Trump'ın kulağı kimdeyse, ondan geliyor. Dikkat süresinin kısalığıyla adı çıkmış Trump'ın Beyaz Saray'ı, kendisinin dikkatini çekebilmek ve ihsanlarına nail olabilmek için çekişip duran 'ruspanti' (küçük sikkeler) tarafından işgal edilmiş durumda. Bu sıralar Trump'ın vaktini domine edenler Başkan Yardımcısı Pence ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton gibi duruyor, zira Kasım 2018 ara seçimleri hızla yaklaşmakta. Bu sebeple İran yaptırımları ve Brunson davası, Trump'ın görüş alanında -sırasıyla- ön ve orta alanları işgal ediyor.
Ancak Trump'ın tavrı o kadar değişken ki kimse bir günden diğerine nasıl bir değişiklik gösterebileceğini kestiremiyor. Ayrıca Trump'ın zihnini, müstakilen Türkiye'ye odaklanmasını imkansız kılacak kadar çok sayıda problem işgal ediyor; dolayısıyla Türkiye konusundaki ABD siyasetini görünüşe göre (her iki tarafın da, kuzey Suriye'deki askeri meselelerin Brunson davasından tamamen ayrı olduğunu kuvvetle öne süren son açıklamalarının da delalet ettiği gibi) askerlere terk etmiş durumda. Bu da taleplerin birden çok alandan gelebileceği ve siyaset oluşturulma süreçlerinin daha da dağınıklaştığı ve karmaşa içinde olduğu anlamına geliyor. Allen'ın notu İngilizleri buna benzer bir durumu oluşturmakla suçluyordu; demek ki görünüşe göre bizler de Anglo-Amerikan-Türk ilişkilerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan beri tam bir tersine dönüş yaşadık.
Son olarak, 7 Ağusots 2018'de ABD Ankara Büyükelçiliği Türk toplumuna hitap eden iki ayrı Twitter mesajı yayınladı. Biri Türk-Amerikan işbirliğinin gücünü yeniden teyit ederken diğeri Türk basınında çıkan bir söylentiyi yalanlıyordu. Bu tweetler en azından Türk kamuoyunu nazar-ı itibara alıyor.
Ama işin hakikati; bu tür tweetlerin atılmasını Türk basınında çıkan provokatif söylentilerin tetiklemiyor olması gerekir. ABD Büyükelçiliği Türk toplumuyla açık, olumlu ve yapıcı bir iletişim geliştirmeye ön ayak olma konusunda daha gayretli olmalı. Bu gayretler pek çok biçimde olabilir, ama sosyal medya çağında Twitter, ABD Büyükelçiliğinin daha iyi "iletişim kanalları" kurmaya başlamasının önemli bir yolu. Örnek verecek olursak, ABD Ankara Büyükelçiliği işe, kendi Twitter sayfasının arka planına daha Türkiye dostu bir resim koymakla başlayabilir (İngiliz Büyükelçiliğinin Twitter sayfasındaki resimle mukayese edin). Bu ve benzeri çabalar, uzun vadede, Türk vatandaşlarına Türkiye'deki ABD temsilciliğinin kendilerine, kültürlerine ve demokratik yollardan seçilmiş temsilcilerine saygı duyduğunu ve onları bir "sömürge veya manda" olarak görmediğini göstermeye yarayabilir.
KAYNAK: AA/ABD'nin Türkiye Politikaları-vizyonerden miyopa
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html