BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Marshall Planı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Marshall Planı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

2 Ekim 2017 Pazartesi

İşte Gizli belge,ABD en tehlikeli terör örgütü.

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER

Özellikle son yıllarda daha yoğun olarak ABD’nin terör örgütleriyle gizli ilişkilerini konuşuyoruz. ABD, terör örgütlerini ele geçirerek, yönlendirerek veya terör örgütleri kurarak küresel düzeyde örtülü/açık operasyonlar yapan, ölüm, kan, dehşet, kaos ve belirsizlikler üzerinden büyüyen ahlaksız bir sömürge imparatorluğudur.
Bu bir komplo teorisi değil. İftira veya yalan hiç değil. Amerikan gizli belgeleri aynen bunları teyit ediyor.
19 Aralık 1947'de; Başkan Harry Truman döneminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi, NSC-4A kodlu bir kararname çıkardı. Kararnamenin 'çok gizli' ekinde; Amerika'nın Komünizme karşı politikalarını desteklemek üzere CIA’e, gizli psikolojik eylemlere başlaması talimatı verildi.
Bundan altı ay sonra 1948'in Haziran ayında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Siyaset Planlama Müdürü ve aynı zamanda Marshall Planı'nın da mimarı olan George Kennan’ın hazırladığı NSC-10/2 kodlu başka bir kararname ise CIA’ın örtülü savaş yöntemlerini sınırsız hale getiriyordu.
“Washington tarafından var sayılan Komünizm tehlikesine karşı çıkarılan bu son kararname; ABD hükümetlerine ahlak kurallarını ortadan kaldıran her türlü gizli harekâtı meşru kabul eden” bir yetki veriyordu. ABD gizli belgesinde CIA’e verilen yetkileri özetleyen şu paragraf her şeyi anlatıyor.
ABD’nin gizli harekât yöntemleri şöyle sıralanıyordu:
“Doğrudan önleyici eylemlerde bulunma; bu amaçla propaganda, ekonomik savaş, sabotaj, anti sabotaj, tahrip, tahliye gibi tedbirlere başvurmak; düşman yönetimleri devirmek; bu amaç doğrultusunda teröristlere, direniş hareketlerine, sığınmacı gruplara destek vermek!”
NSC-10/2 kodlu bu gizli belgede, örtülü casusluk faaliyetlerinin deşifre olması halinde nasıl davranılması gerektiği de tedbiren belirlenmiş ve şu yöntemler kayda geçirilmişti. “Bütün bu eylemler öyle bir şekilde planlanmalıdır ve uygulamaya konmalıdır ki; Amerikan hükümetinin bu eylemlerdeki sorumluluğunu yetkisiz kişiler açıkça göremesin; gören olursa da ABD hükümeti bunu inandırıcı bir şekilde reddedebilsin…”
Gizli kararnamede “gizli eylem” de şöyle tanımlanmıştı: “ABD'nin dış politikası doğrultusunda hükümetleri, olayları, örgütleri ya da kişileri etkilemek üzere yapılan ama Birleşik Amerika hükümetinin ilişkisinin belli olmayacağı örtülü eylem.”
Washington, kendine bağladığı zayıf ve çaresiz ülkeleri havuç ve sopayla ABD çizgisinde hizaya getiriyordu. Marshall Planı’yla verilen yardımlarla havuç, CIA operasyonları ile de sopa kullanılıyordu.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı ertesinde 1944 ortalarından itibaren ABD güdümüne girmişti. 1952’de de NATO’ya dahil ettiler. NATO üyeliği ile birlikte ABD kontrolündeki DERİN DEVLET, Ankara’da gizlice kurumsallaştı. NSC-4A ve NSC-10/2 kodlu bu gizli belgeler, Türkiye’de de en kirli şekilde uygulanmaya başlandı.
1955’deki 6-7 Eylül olayları, 1950-1960 arası Menderes hükümetlerine atılan iftiralar ve kirli propagandalar, 27 Mayıs darbesi, sahte “Komünizm tehlikesi” üzerinden toplumun kutuplaştırılması, 1980 öncesi sağ-sol çatışmalarıyla dinamik gençliğin tırpanlanması, 12 Eylül askeri darbesi, ASALA ve PKK terör örgütlerinin faaliyetleri bu çerçevede ABD tarafından planlanan ve yapılan kirli sömürge faaliyetleridir.
Geçmişte Türkiye içinde uygulanan diğer başka önemli bazı CIA faaliyetleri de şunlar. Alevi-Sünni gerilimi, Laik-irtica tartışmaları, 28 Şubat darbesi, faili meçhul siyasi cinayetler, önemli ekonomik ve mali krizler, 27 Nisan askeri muhtırası, FETÖ üzerinden yürütülen casusluk/terör faaliyetleri ve nihayet 15 Temmuz işgal teşebbüsü.
Bu olayların hepsinde az önce anlattığımız ABD gizli belgesinde sayılan kirli “propaganda,” “ekonomik savaş,” “sabotaj,” “anti sabotaj,” “tahrip,” “düşman yönetimleri devirmek,” “teröristlere destek” mevcut.
Bütün bunlar ABD resmi belgelerinde kayıtlı resmi terörizm teknikleridir. Dünyanın en büyük terör devleti, bize terörle mücadele ettiğini anlatıyor.
ABD dünyanın en tehlikeli terör örgütüdür.
ABD dünyanın en korkunç eroin ve uyuşturucu taciridir.
ABD en tehlikeli silah tüccarıdır.
ABD dünyanın en karanlık tefecisidir.
ABD 21. Yüzyılın en kanlı en katil devletidir.
Şimdi bu ABD çıkmış Musul’u terörden temizleyeceğini söylüyor.
ABD, El Kaide’ye gerekçe gösterip 15 sene önce Afganistan’a çöktü. 3.6 Milyon Müslümanın kanını döktü. Hala tam olarak oradan çıkmadı. 13 sene önce olmayan kitle imha silahlarını bahane edip Irak’a çöktü. 1.2 milyon Müslümanı katletti. Oradan hala çıkmadı. 2 sene önce IŞİD’i bahane edip 600 bin Müslümanı katleden katil Esad’ın arkasında yer aldı.
ABD şimdi çıkmış Musul’u kurtaracağını söylüyor. Yalan söylüyor. Bu yalana kimse inanmasın. Maksat Musul’u kurtarmak değil; orayı tamamen kontrol altına almak istiyorlar.

Musul’u kurtaracak olanlar bekliyorlar. ABD değil onlar kurtaracaklar.

12 Ekim 2017 Perşembe

Türkiye Milli Eğitim Sistemi Milli mi?

Tamer Ashraf
Hükümet, 68 yıl önce milli eğitimi ABD’ye teslim eden Fulbright eğitim anlaşmasını artık sonlandırmalıdır.
ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz'un FETÖ'den tutuklanması, İdlip operasyonu ve içeride CIA fonlarından ayrılan ödenekle faaliyet yürüten casuslara göz açtırılmaması gibi nedenlerden ötürü ABD Büyükelçiliği, "Türkiye'den başvurular süresiz durduruldu" açıklamasında bulundu. Mütekabiliyet esasına dayalı olarak cevabı anında verildi.

68 YIL ÖNCEKİ KİRLİ PLAN


Hükümet, 68 yıl önce milli eğitimi ABD’ye teslim eden Fulbright eğitim anlaşması da artık sonlandırmalıdır.

EĞİTİM BULUNMAZ BİR ARAÇ


Bilindiği gibi, 1947-49 yıllarında Sovyet tehdidine karşı Türkiye’yi bölgede kullanmanın ilk adımı olan Truman doktrini ve Marshall planı çerçevesinde Türkiye’ye yaklaşık 152,5 Milyon dolar yardım yapıldı. 

Ne var ki bu yardım adı altında verilen paralar ağır anlaşmaları da beraberinde getirdi.  ABD, bizden en mühim kurumlarımızdan biri olan “eğitimi” istedi.  

Çünkü Amerikan kültürünün aşılanması, zihinlerin köleleştirilmesi, uyuşturulması ve toplumda ciddi bir bilinç kaymasının yaşanması için eğitim bulunmaz bir fırsattı/araçtı.

EĞİTİM KOMİSYONU İMZALANDI


Bu amaçla 27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkında bir anlaşma imzalandı. 

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tereddüt dahi etmeden bu anlaşmayı imzaladı.

 Anlaşmanın 1. Maddesine göre; “Komisyon’un giderleri Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktı. 

ABD vatandaşlarınca yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de biz ödeyecektik. 

Anlayacağınız kendi paramızla kendimizi bağımlı hale getiriyorduk!

MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ CIA'YA BAĞLANDI


Milli eğitim sistemini CIA’ya bağlayan bu anlaşma ile ABD, ileriye dönük stratejik bir plan yapıyordu.

5. maddesi ise korkunç;  "Komisyon; 4’ü Türkiye vatandaşı, 4’ ABD vatandaşı olmak üzere 8 üyeden oluşacaktır. 

ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi, komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir!

Komisyonun ABD vatandaşı olan 4 üyesinden 2’sinin elçilikteki CIA ajanları arasından seçildiğini söylememize gerek yok sanırım.

SÖMÜRGECİ İSİM İŞ BAŞINDA


Bu komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programını belirlemekti.  

Projenin mimarı; dönemin ABD başkanı Truman’ın meşhur doktrinini “eğitim ve kültür” alanında projelendiren kişi olan senatör William Fulbright’tı. Fulbright, aynı zamanda Latin Amerika ülkelerinde de benzer projeleri ile bilinen sömürgeci bir isim.

2015 YILINDA VERDİĞİ RÖPORTAJA DİKKAT


Bugün projenin başında kızı Harriet Fulbright bulunmaktadır. 

2015 yılında Amerika dışındaki ilk Fulbright Enstitüsü’nün açılışına katılmak üzere Türkiye’ye gelen Bayan Fulbright tabi ki Hürriyet’e verdiği röportajda “Türkiye’nin anahtar bir ülke olduğunu biliyorum” diyerek eğitimin önemine dikkat çekmişti.

Bakınız, 1994 yılında eğitim dünyasına giren Milli Eğitim Geliştirme Komisyonu’nun 60 personelinden 40’ı Amerikalı idi. Komisyonun başında da L.Cook isimli bir Amerikalı bulunuyordu. MEB Başdanışmanı ise Howard Reed idi. Siz şimdi buradan eğitimin ne kadar “milli” olduğunu hesap edin.

ŞEYTANİ PLAN VE FETÖ


Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı/teslimiyeti Truman Doktrini, Marshall Planı ve Fulbright Anlaşmasıyla olmuştur. 

Fulbright anlaşması aynı zamanda bir CIA projesi olan FETÖ’nün eğitim dünyasına açılan bir kapısıydı. 

Yıllardır güya antiemperyalist sloganlarla yeri göğü inleten solcularımız bu anlaşmayı gündemlerine bile almadı. 

Çünkü onların birinci gündem maddesi;  fakir Anadolu çocuklarının dini inançlarıyla kavga etmekti. Kaldı ki Fulbright onların eseridir!

68 yıldır ABD Büyükelçilerinin müfredatta ve eğitim politikalarında etkin rol oynadığı bu anlaşmayla eğitim sistemimiz Amerikan kültürüne hizmet etmektedir.  Ders kitaplarımızdaki Osmanlı sövgüsü boşuna değildir. 

Normalde hiç haç bulunmayan kulelerin bizim ders kitaplarımızda haçlarla donatılması boşuna değildir. Türk çocuklarının tarihi ve kültürel değerlerinden koparılması boşuna değildir.

Bugün bu anlaşma hala yürürlüktedir. Çünkü onlara göre “Türkiye anahtar ülke.” Fulbright'ın ülkemizden sadece 2008, 2009 ve 2010 yıllarında geleceğin liderleri olarak yetiştirilmek üzere seçtiği 100'den fazla isim yer almaktadır.


Bir ülkenin zihnini ancak eğitimle esir alabilirsiniz. Bir nesli ancak eğitimle yozlaştırabilirsiniz. 

Neden anlamak istemiyorsunuz, FETÖ, Fulbright eğitim anlaşmasıyla eğitim sitemine yerleştirildi. Bu anlaşmayla çocuklarımız emperyalizme göbekten bağlandı. 

Bu anlaşmanın artık feshedilmesi gerekmektedir. Çocuklarımızı Amerika’nın elinden kurtarın!

16 Ağustos 2018 Perşembe

ABD'nin Türkiye politikaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD'nin Türkiye politikaları: Vizyonerden miyopa 
ABD'li yetkililer ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi.


İSTANBUL - ADAM MCCONNEL
“Geçtiğimiz yıl boyunca, Türk yetkililer alacak-verecek konularında doğrudan bizimle muhatap olmaya yönelik tercihlerini zaman zaman ortaya koydular. Türkler, doğrudan bizimle muhatap oldukları takdirde bu meselelerde durdukları noktayı çok daha iyi tayin edebileceklerini, tam olarak kime borçlu olduklarını bileceklerini ve kendilerine gönderilen Amerikan malları üzerinde daha büyük bir kontrole sahip olacaklarını düşünmekteler. Türklerin gösterdiği bu tavrın diğer bir sebebi de şüphesiz ki şöyle veya böyle bir İngiliz sömürgesi veya mandası gibi muamele görüyor olduklarını hissetmeleriydi.” George V. Allen'ın Memorandumu, Yakın Doğu İlişkiler Dairesi, 16 Mart 1943, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dışişleri Kayıtları
ABD'nin en muhteşem başkanlarından olan Franklin Delano Roosevelt, daha 1941 yılında Türkiye'nin gelecek dönemde ABD'nin küresel stratejisi açısından hayati öneme sahip olacağını teslim etmişti. Türkiye'nin ABD'nin SSCB'ye yönelik stratejisinin çok temel bir bileşeni olacağı ve dolayısıyla çok büyük miktarlarda ekonomik ve askeri yardıma ihtiyaç duyacağı neticesine ABD siyasetine yön verenlerin de varmaları için bir beş yıl daha geçmesi gerekiyordu ki bu beş yılda Bretton Woods konferansı olacak, İkinci Dünya Savaşı bitecek ve Soğuk Savaş başlayacaktı. Varılan bu neticenin nihai sonucu Truman Doktrini, Türkiye'nin Marshall Planı'na dâhil edilmesi ve Türkiye'nin 1952'de gerçekleşen NATO üyeliği oldu.
Türk-Amerikan ilişkilerinde mükerrer krizlerle geçen şu beş seneden sonra şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarının hadiseleri âdeta çağlar önce olmuş gibi duruyor. Meşhur Amerikalı gazeteci Tom Brokaw, Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı'nda gösterdiği liderliği yere göğe sığdıramamış ve o yılların ABD vatandaşlarını "En Muhteşem Nesil" olarak adlandırmıştı. Tarihçiler Brokaw'ın bu değerlendirmesiyle ilgili ciddi çekinceler dile getirmiş olsalar da yaptığı bu tanım gerçekten de haklı olabilir. Fakat İkinci Dünya Savaşı neslinin yerini yeni yetişen gençlerin almasıyla birlikte Amerikalı yetkililer, Türkiye Cumhuriyetiyle ilgili doğru kaynaklardan beslenen, ferasetli ve yaratıcı politikalar ortaya koyma kabiliyetlerini yavaş yavaş kaybettiler. Harry Truman ve Dean Acheson'dan sonra, NATO üyeliği ışıltısının da sönmesiyle birlikte, Türkiye'nin ABD'li yetkililerin yaptığı tercihlerden kaynaklanan tipik tecrübesi hep felaketler olageldi.
Örnek mi lazım? Jüpiter Füzeleri ve Küba Füze Krizi. Johnson Mektubu. Kıbrıs ve silah ambargosu. ABD'nin Türkiye'nin demokratik siyasi sistemine mükerreren yapılan askeri müdahalelere gösterdiği resmi duruşların belirsizliği. İki Irak işgali. Fethullah Gülen'e oturum izni verilmesi. George W. Bush yönetiminin 1 Mart 2003'te TBMM'den çıkamayan tezkereye gösterdiği tepki ve Paul Wolfowitz. Robert Pearson ve Eric Edelman. ABD'nin, İran'a yönelik tek taraflı yaptırımlarına Türkiye'yi de uydurmaya yönelik teşebbüsleri; Reza Zarrab-Hakan Atilla-Halkbank intikam davası. Obama yönetiminin PKK ile işbirliği. Francis Ricciardone. Obama yönetiminin Gülen'in 15 Temmuz 2016 darbe girişimine gösterdiği mıymıntı ve cansız tepki ve akabinde Gülen'in iadesi konusunda gösterilen eylemsizlik. John Bass ve kapkaççı zihniyetiyle uygulamaya koyduğu vize yasağı. Trump yönetiminin 30 bin kişilik PKK ordusu. Ve şimdi de Trump'ın -kendi iç siyasetine yönelik mülahazalarla uygulamaya sokulan- Türkiye'nin İçişleri ve Adalet bakanlarına yönelik yaptırımları ve bunlara eşlik etmek üzere belli Türk ihraç ürünlerine getirilen ek vergiler.
Dış ilişkilerde saygı esastır
Yukarıdaki paragrafta Türk-Amerikan ilişkilerinin son 70 yılının en öne çıkan dip noktaları listelenmiştir. Bu ittifak, ABD'nin, kaçınılmaz jeostratejik zorunlulukları olan bir Süper Güç olarak müttefiklere muhtaç olduğu gerçeğini tanımasıyla başlamıştı; bu müttefikleri yetiştirmek ve ilişkileri sağlam zeminlere oturtmak için belli adımların atılması gerekecekti. ABD'li yetkililer bu adımların kendi sorumlulukları olduğu ve müttefiklerine saygı ve ihtiyatla yaklaşmaları gerektiği gerçeğini kabul ediyorlardı. İşte bu yüzden George Marshall'ın o meşhur konuşması, bir Harvard açılış konuşmasıydı ve işte bu yüzden o konuşmanın tonu ve içeriği özenle hazırlanmıştı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Türkiye'nin ABD'nin küresel stratejisindeki rolü daha da hayati hale geldi. Bu durum, ABD'nin diğer Avrupalı müttefiklerine karşı istikrarlı bir şekilde gösterdiği sorumluluk ve saygıyı Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı neden aynı düzeyde tutamadığı sorusunu sormamızı salık veriyor. Bununla birlikte, mevcut ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin diğer tüm ortaklarını da otobüsün altına savurmuş durumda. Trump'ın geleneksel ABD müttefiklerine karşı ortaya koyduğu mide bulandırıcı davranışlar ancak, daha önce ortaya konmuş emsallerin zaten mantıken varacakları yere vardırılması olarak anlaşılabilir. Yani, diğer ABD müttefikleri de artık, Türkiye'nin 1960'lardan beri maruz kaldığı türden kaba saba bir muamele görüyor.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 4 Ağustos 2018 tarihinde AK Parti kadın kolları kongresinde söyledikleri, önceki dönemlerin Türk siyasetçilerinin, hiç yapıcı olmayan ve çok can sıkıcı ABD davranışları karşısında ifade ettikleri duygulara benzer duruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk ve ABD yetkilileri arasındaki son görüşmelere değinirken, şunları söyledi:
"Söylenen ne? 'Türkiye ile bu alanda bu şekilde bir yaklaşım doğru değil. Eğer burada samimi hareket edeceksek, gerçekten stratejik ortaksak, ortaklığımızın gereğini yapalım.' Biz sizlerle Somali'de beraber olmadık mı? Biz sizlerle Afganistan'da beraber değil miyiz? Biz sizlerle dünyanın değişik yerlerinde NATO'da bir ve beraber olduğumuz için ortak adımlar atmadık mı? Siz ortaklarınıza bu tür bir yaklaşım içerisinde olursanız, biz sizleri nasıl tanımlayacağız?"
Bu ifadeler mantıklı olmasına mantıklı, ama önceki Türk siyasetçilerin yaptığı benzer yorumlar da ABD siyasetine yön verenlerde pek bir tesir vücuda getirememişti. Sorun şuydu ki ABD'li yetkililer, ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi. Aynı zamanda, ABD'li yetkililer Türkiye'ye bir eşit olarak saygıyla yaklaşmanın gereğini unuttular. Bu haller, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politika oluşturma süreçlerinin başına bela olmaya devam ediyor.
İngiltere'nin Türkiye'de yükselen profili
ABD'nin son 60 yılda Türkiye'ye yönelik sağlam bir politika geliştirememesi -en azından kısmen- Türk toplumuna, tarihine, siyasetine ve çıkarlarına yönelik anlayışın istikrarlı bir şekilde kıt kalmasına bağlanabilir. Ama ABD siyasetine etki edebilmek için sesini yükselten aktörlerin ve siyaset hesaplamalarını etkileyen faktörlerin sayısı da büyük ölçüde arttı.
Bu yorum yazısının başında alıntılanan George V. Allen'ın bildirisi, ABD'li yetkililerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk yetkililer için önemli olduğunu teşhis ettikleri, fakat ABD'li siyaset yapıcılarının bu yılların akabinde ya ihmal ettikleri ya da unuttukları sorunları gündeme getiriyor. Mesela, Türk yetkililer hâlâ kendileriyle açık bir şekilde, doğrudan ve dürüstçe muhatap olan yabancı temsilcileri tercih ediyor. Ayrıca kendilerine, eşitlere gösterilmesi gereken saygıyla muamele eden yabancıları tercih ediyorlar.
Allen'ın bildirisi şu şekilde nihayete eriyor:
“Türkler Büyük Britanya'nın Rusya'ya bazı taahhütlerde bulunduğuna ve bu taahhütlerin Britanya'yı savaştan sonra Rusya'ya yönelik kısıtlayıcı bir nüfuz icra etmekten alıkoyacağına inanıyor. Türkler, Birleşik Devletler'in Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne ikna olsalar bundan büyük cesaret alırlardı. Britanya'nın Türkiye'yle ilgili taleplerine rıza göstermeyi sürdürürken [Türklerde] böyle bir kanıyı oluşturmak zor.”
Muhakkak ki bu son 20 seneden, ama özellikle de son beş yıkıcı seneden sonra, elimizde olan delillere bakarak ABD'nin "Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne" dair inandırıcı bir argüman ortaya koyabilir miyiz? Her geçen ay, her yeni kriz böyle bir argümanın ortaya konulmasını daha da zorlaştırdı.
Aslında ABD Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Philip Kosnett'in geçtiğimiz günlerde Karadeniz'e yaptığı ziyareti yazmaya niyet etmiştim. Trabzon Ticaret ve Sanayi odalarına gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Kosnett basına, Türk-Amerikan ilişkileri hakkında yorumlar yaptı. Türk ve ABD hükümetlerinin arasında süregiden meselelerle ilgili olarak "Önemli olan iletişim kanallarını açık tutmaktır" dedi. Sonra da Türk-ABD ilişkilerinin sadece hükümetler arası ilişkilerden ibaret olmadığı ve ABD'nin Türkiye'deki temsilciğinin sadece Türk yetkililerle değil, Türk toplumuyla da açık bir diyalog kurabilmek için daha yapıcı olması gerektiği önermesinde bulunmayı planladım. Böyle bir diyalog, "iletişim kanallarını açık tutmanın" diğer bir önemli yolu olurdu.
Ancak ABD Ankara Büyükelçiliği, sürekli olarak, Türk vatandaşlarının hissiyatından ve kaygılandığı konulardan habersizmiş gibi davranıyor .Geçtiğimiz 15 Temmuz'da ABD Ankara Büyükelçiliği ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2016'daki başarısız darbe girişimini anan basın açıklamasının orijinalini ve Türkçe tercümesini Twitter hesabından duyurmaktan öte bir şey yapmadı. ABD hükümetinin Türkiye'deki temsilcisi olarak Büyükelçiliğin birazcık empati göstermek için ekleyebileceği hiç mi bir şey yoktu?
1 Ağustos'ta, yani Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan bir PKK saldırısında bir anne ve bebeğinin öldürülmesinden bir gün sonra, İngiltere'nin Türkiye misyonunun başkan yardımcısı Jennifer Anderson bu olayı hem İngilizce hem de Türkçe bir Twitter mesajıyla kınadı. Peki Ankara'daki ABD Büyükelçiliği? Aralarında Kosnett'in Trabzon'a yaptığı gezi hakkında da bir tweet bulunan, kendi reklamını yaptığı Twitter mesajları haricinde sessizlik... İşte bu, tam da Türk toplumu için önemli olan meselelerle doğrudan ve samimi bir şekilde ilgilenme konusunda gösterilen bir acziyet; bu ise Türklerin ABD'nin niyetlerine karşı taşıdığı güvensizliği derinleştirip büyüten bir hal.
Böylelikle, Türkiye'deki ABD temsilciğinin Türk toplumuna yönelik hassasiyeti ve onlara dair anlayışında son beş senede hiçbir şey değişmedi; Dışişleri Bakanı ister John Kerry, ister Rex Tillerson veya Mike Pompeo olsun ve Kuğulu Park'taki ABD Büyükelçiliğinin en önemli mukimi ister Francis Ricciardone, ister John Bass olsun, hatta hiç kimse olmasın... Diğer taraftan, İngiltere'nin Türkiye'deki temsilciği artık Türk vatandaşları nezdinde önemli olan konulara daha büyük dikkat gösteriyor.
Hatta Brexit oylamasından bu yana Türk-İngiliz ilişkileri bir canlanma dönemi yaşıyor. En önemlisi, İngiltere hükümeti Fethullah Gülen kültünün üst düzey bir elemanı olan Akın İpek'i ev hapsine aldı ve iadesi de ihtimaller arasında. Bu ise, ABD hükümetinin -hem mevcut hem de önceki yönetimler eliyle- Fethullah Gülen'in iadesiyle neticelenebilecek hukuki prosedürlere doğru bir başlangıç adımı dahi atmayı reddetmesiyle çok büyük bir tezat teşkil ediyor.
Beyaz Saray'ın 'ruspanti'sinden gelen talepler
George Allen'ın notlarında bulunan diğer bir şey, 1943'te İngiliz tarafından "taleplerin" geldiği önermesiydi. O zaman en önemli talepler, Balkanlarda İngiliz askerleri yerine Türk askerlerinin savaşmasını isteyen İngiliz Başkanı Winston Churchill'den geliyordu. Fakat şimdi, Trump yönetimi zamanında, talepler ABD'den ama özellikle de Trump'ın kulağı kimdeyse, ondan geliyor. Dikkat süresinin kısalığıyla adı çıkmış Trump'ın Beyaz Saray'ı, kendisinin dikkatini çekebilmek ve ihsanlarına nail olabilmek için çekişip duran 'ruspanti' (küçük sikkeler) tarafından işgal edilmiş durumda. Bu sıralar Trump'ın vaktini domine edenler Başkan Yardımcısı Pence ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton gibi duruyor, zira Kasım 2018 ara seçimleri hızla yaklaşmakta. Bu sebeple İran yaptırımları ve Brunson davası, Trump'ın görüş alanında -sırasıyla- ön ve orta alanları işgal ediyor.
Ancak Trump'ın tavrı o kadar değişken ki kimse bir günden diğerine nasıl bir değişiklik gösterebileceğini kestiremiyor. Ayrıca Trump'ın zihnini, müstakilen Türkiye'ye odaklanmasını imkansız kılacak kadar çok sayıda problem işgal ediyor; dolayısıyla Türkiye konusundaki ABD siyasetini görünüşe göre (her iki tarafın da, kuzey Suriye'deki askeri meselelerin Brunson davasından tamamen ayrı olduğunu kuvvetle öne süren son açıklamalarının da delalet ettiği gibi) askerlere terk etmiş durumda. Bu da taleplerin birden çok alandan gelebileceği ve siyaset oluşturulma süreçlerinin daha da dağınıklaştığı ve karmaşa içinde olduğu anlamına geliyor. Allen'ın notu İngilizleri buna benzer bir durumu oluşturmakla suçluyordu; demek ki görünüşe göre bizler de Anglo-Amerikan-Türk ilişkilerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan beri tam bir tersine dönüş yaşadık.
Son olarak, 7 Ağusots 2018'de ABD Ankara Büyükelçiliği Türk toplumuna hitap eden iki ayrı Twitter mesajı yayınladı. Biri Türk-Amerikan işbirliğinin gücünü yeniden teyit ederken diğeri Türk basınında çıkan bir söylentiyi yalanlıyordu. Bu tweetler en azından Türk kamuoyunu nazar-ı itibara alıyor.
Ama işin hakikati; bu tür tweetlerin atılmasını Türk basınında çıkan provokatif söylentilerin tetiklemiyor olması gerekir. ABD Büyükelçiliği Türk toplumuyla açık, olumlu ve yapıcı bir iletişim geliştirmeye ön ayak olma konusunda daha gayretli olmalı. Bu gayretler pek çok biçimde olabilir, ama sosyal medya çağında Twitter, ABD Büyükelçiliğinin daha iyi "iletişim kanalları" kurmaya başlamasının önemli bir yolu. Örnek verecek olursak, ABD Ankara Büyükelçiliği işe, kendi Twitter sayfasının arka planına daha Türkiye dostu bir resim koymakla başlayabilir (İngiliz Büyükelçiliğinin Twitter sayfasındaki resimle mukayese edin). Bu ve benzeri çabalar, uzun vadede, Türk vatandaşlarına Türkiye'deki ABD temsilciliğinin kendilerine, kültürlerine ve demokratik yollardan seçilmiş temsilcilerine saygı duyduğunu ve onları bir "sömürge veya manda" olarak görmediğini göstermeye yarayabilir.
KAYNAK: AA/ABD'nin Türkiye Politikaları-vizyonerden miyopa

26 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişten Günümüze ABD’nin Ortadoğu Politikası


ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi, kuruluşundan önce başlayan misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu faaliyetler, I. Dünya Savaşı’na kadar ticari ve kültürel alanda, fazla bir gelişme göstermeden devam etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu politikası, başkanlarının adları ile anılan doktrinler çerçevesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’daki muhtemel politikaları Sovyetler Birliği eksenli şekillenmiş ve Sovyetler Birliği Parçalandıktan sonra ise temel politikası ‘terörizmle mücadele’ şeklinde değişmiştir.
11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin günümüze kadar geçerliliğini koruyan politikaları değişmiş ve Başkan Bush’un ‘Ya bizimlesiniz ya teröristlerle’ şeklindeki söylemi ile dünyayı adeta Soğuk Savaş dönemi gibi iki kutuplu bir şekle sokmuştur. Ardından gelen Afganistan ve Irak saldırıları ile terörizm ile mücadele dönemini başlatmış olduğu açıkça görülmüştür. Uluslararası siyasal sistemi temelinden sarsan bu olaylar ABD’nin uzun zamandan beri denetlemeye çalıştığı enerji kaynaklarına (petrol) da hâkim olmasını sağlamıştır. ABD sözde ‘demokratikleştirme, özgürleştirme’ sloganları ile girdiği Irak’ta halen varlığını devem ettirmekte ve uluslararası toplumda her alanda hegoman güç olduğunu kanıtlayana kadar da duracağa benzemektedir. ABD son zamanlarda da İran’ın nükleer santralleri konusunda tereddütlü olduğunu uluslararası topluma açıklaması akla “Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a mı saldıracak” sorusunu getirmektedir.
Gerçekleşen bu olaylar bağlamında çalışmada ilk olarak Ortadoğu’nun jeopolitik durumu ve II. Dünya Savaşının bitimine kadar Ortadoğu’daki genel durum analiz edilecektir. Daha sonra değişen uluslararası sistem bağlamında ABD’nin Ortadoğu’da şekillenen politikasından ve SB ile giriştiği mücadelelerin Ortadoğu boyutunun ekonomik ve politik yanı çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda bir diğer durum ise; Sovyetler Birliğinin dağılması ile Soğuk Savaş dönemine hâkim olan Uluslararası sistemin çökmüş olması ve ABD’nin bölge ile olan bağlantılarının ‘yeni dünya düzeni’ bağlamında yeni bir şekil almış olmasıdır. Son olarak da 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ile Amerikan güvenlik stratejilerinin çökerek yeni bir yapı alması ve bu bağlamda hayalini kurduğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ bağlamında Afganistan ve Irak işgalleri incelenecektir. Bunun yanında ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin günümüzde ortaya çıkan ve ileride ortaya çıkması muhtemel bölgesel ve bölge dışı uluslararası siyasi etkilerinin neler olacağının tartışılması ve günümüzdeki Amerikan askerlerinin bu bölgede gerçekleştirdiği eylemleri açıklamak açısından önemlidir.
I- Ortadoğu’nun Jeopolitik Konumu ve Soğuk Savaş Öncesi Ortadoğu’daki Genel Durum
Coğrafi, ekonomik ya da siyasi olarak bölgeler özelliklerine göre şekil alırlar. Aynı zamanda diller, dinler ya da mezhepler bölgeye şekil vermede ve tanımlamada esas alınabilir. Kısaca bir bölgeyi tanımlamada anlamlı ve sistemik ortak özellikler bulunmalıdır. Bu esasları göz önüne aldığımızda Ortadoğu diye bir bölge tanımlaması olmamaktadır. Günümüzde ‘Ortadoğu’ olarak adlandırılan coğrafya; Türk- İran havzası (Türkiye, İran, Afganistan) Arap Yarımadası (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen) Bereketli Hilal diye tabir edilen bölge (Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır‘dan müteşekkildir. Orta Doğu, oldukça geniş bir alana sahip ve barındırdığı petrol rezervleri sebebiyle büyük devletlerin ilgisini daima üzerine çekmiş bir bölgedir. Yaklaşık olarak 15 milyon km² alana ve 450 milyon nüfusa sahiptir. Bölgenin sınırları net bir şekilde çizilememekte, ancak sınırların belirlenmesinde en büyük etken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) değişik zamanlardaki stratejileri olmaktadır. Ortadoğu adeta medeniyetlerin beşiği durumunda olup başta İslam dini olmak üzere Hristiyanlığın, Yahudiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Deniz havzası bakımından dünyada çok önemli geçiş yollarının bulunduğu ( Süveyş, boğazlar, Basra körfezi vb..) önemli bir alandır. Ayrıca bölgenin bu özellikleri yanında ekonomik anlamda da son derece hayati bir öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin %70’i doğal gaz rezervlerinin ise %35’i bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölgede egemenlik sağlama bir devlete dünya hegemonyasını ele geçirme ya da sürdürme; kimin ne kadar üreteceğine ya da tüketeceğine karar verme yetkisini elinde bulundurma olanağını vermektedir.[1]

Çok uzun bir süre Osmanlı yönetimin çerçevesinde kalan Ortadoğu, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde Batılı emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamış, I. Dünya Savaşı sonunda da tamamen Batı kontrolüne girmiştir. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen İngiltere ve Fransa, özellikle Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesiyle birlikte Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki radikal Yahudi milliyetçiliği. Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamit zamanında girmek istemişler ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı.[2] Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu‘nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’nun doğusunda hâkim güç İngiltere olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere İmparatorluğunu tasviye ederken, yavaş da olsa terk ettiği bölgelerden birisi Ortadoğu’dur.
II. Dünya savaşından sonra bölgeyle ilgilenmeye başlayan ABD ve Sovyetler Birliği (SB) olmuştur. Ama ABD ve SB’nin bölge ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilgilenmeye başladıkları gibi bir görünüm varsa da, bu ABD için geçerli değildir. ABD’nin bölgeye yönelik politikası 1920’lerde bölgede petrolün varlığının fark edilmesiyle ve buna paralel olarak Amerikan petrol şirketlerinin bölgedeki petrol ayrıcalıklarından pay kapma yarışına dâhil olmalarıyla beraber başlamıştır. ABD’yi orta doğuda başat güç haline getiren durum ise 1956 Süveyş Bunalımı‘dır. Ancak ABD’nin bölgeyle askerî angajmanı esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası yıllara, yani Soğuk Savaş XE “Soğuk Savaş” yıllarına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın askeri, ekonomik ve siyasi liderliğini üstlenen ABD, savaştan önce İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerden doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda zenginleşmesi ile birlikte biriken sermayenin dışa açılması sağlanmış ve yatırım amacı dışında kar amacı da güdülmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu petrollerine ilgisinin artması söz konusu olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu bölgesinde kendisinin de bulunması gerektiğini anlaması 2. Dünya Savası sonrasına rastlar. Bunun en önemli nedeni Soğuk Savaşın getirdiği algılama sonucu ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgeye inmesini önlemek istemesiydi. SB’nin Ortadoğu’ya yönelişi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Türkiye üzerinden olmuştur. SB’nin 19 Mart 1945’de Türkiye’ye verdiği nota ile iki ülke arasında büyük bir gerginlik başlatmıştır. SB boğazlardan üst istemeye başlamış ve gelişen bu olaylar sonrasında ABD gelişmelere müdahale ederek Postdam konferansında Sovyet girişimini gündeme getirmiştir.[3] Neticede iki kutuplu dünya sisteminde kutbun birini oluşturan ABD, bu özelliğine uygun bir rolü uluslararası arenada oynamak zorundaydı, bunun için de enerji kaynaklarına ya sahip olmalı ya da yakın olmalıydı. Kısaca ya bu kaynakları kontrol etmeliydi ya da en azından kutbun diğer ucunun stratejik hedeflerini gerçekleştirmesine mani olmalıydı. II. Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya sistem olarak iki kutuplu bir yapı almıştır. Soğuk Savaş yılları da başlamış ve dünya yeni bir şekle bürünmeye hazırlanmıştı.
II-Soğuk Savaş Dönemi ve ABD’nin Ortadoğu Politikası


Soğuk savaşın ortaya çıkardığı durum çift kutuplu bir yapı teşkil ediyordu ve ABD Batının önderliğini üslenmişti. Karşısında ise komünizmin öncülüğünü yapan SB vardı. Zaman zaman değişiklikler göstermesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğu ile ilgili genel politikasını değiştirmeyen ABD, bu tarihten sonra, Sovyetlerin bir tehdit olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Ortadoğu politikasını, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engellemek şeklinde değiştirmiştir. Bu politika soğuk savaş döneminde devam etmiş ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır.[4] ABD’nin uluslararası sistemde lider konumunu kazanmaya başlaması, II. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan liberal düşünce ve değerlerin Batı Avrupa ve büyük ölçüde de Üçüncü Dünya ülkeleri elitlerince benimsendiği, diğer taraftan da, bunları reddeden karşı kampın etkin biçimde çevrelendiği döneme denk düşmektedir. ABD soğuk savaş yıllarında üstlendiği Batı Bloku liderliğini iyi bir şekilde yerine getirmesi için ekonomik ve stratejik öneme sahip olan petrole sahip olması gerekiyordu.

Soldan sağa, ABD başkanı Truman, George C. Marshall, Paul Hoffman ve Averell Harriman (Oval Ofis)

Amerika’nın 2. Dünya savası sonrası güvenlik politikasını Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi oluşturmuştur. Çevreleme doktrini gereği, İkinci Dünya Savası’ndan harap olarak çıkan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik bir ekonomik yardım yapılması planlanıyordu. ABD Dışişleri bakanı George Marshall sıkıntıdaki Batı Avrupa ülkelerini savaş sonrası durumlarını düzeltmek için bir program hazırlamaya davet etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıları uzun dönemde ABD içinde kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu bağlamda Marshall planı ABD kongresinde kabul ediliyordu. Bu plan ekonomik anlamda Sovyetleri çevrelemeye yönelik ve ekonomik sıkıntı çeken devletlerin komünizmin etkisi altına girmesini önlemek içindir. Zaten Truman Doktrini‘nin temeli, Amerikan yöneticilerinin sürekli ve ağır bir Sovyet tehdidi altında bulundukları korkusudur.
Truman Doktrini’nin uygulanmasında Sovyet tehdidini engellemek ve ekonomik kaygıların oynadığı rol kadar, Wilson ilkelerine dayalı bir dünya oluşturmak da vardır. Truman Doktrini’nin ilanından sonra, ABD bu doktrini Ortadoğu’ya da genişletmek için İngiltere ile birlikte girişimlerde bulundu. Ancak bu dönemde SB’nin sınır komşusu olduğu Türkiye ve İran dışında Ortadoğu’da etkinliği çok azdı. Bu yüzden kendilerini Türkiye gibi tehdit altında hissetmeyen Arap devletleri doktrinin Ortadoğu’ya genişletilmesine izin vermediler.[5]
SB’nin Ortadoğu’ya yönelik diğer harekâtı ise İran üzerinden olmuştur. Alman ordularının 1941’de SB’ne saldırmaları üzerine, SB’ de İngiltere ile arasındaki irtibatı sağlamak için İran’ı işgal etmişler ve aralarında 29 Ocak 1942’de imzaladıkları anlaşma gereği savaşın sona ermesinden itibaren 6 ay içinde birliklerini bu bölgeden çekeceklerini taahhüt etmişlerdir. Savaş sona erdikten sonra İngiltere İran’dan askerlerini çekmiş, fakat SB çekmemiştir. Daha sonra İran ile SB arasında yapılan anlaşma sonucu Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilmişlerdir.[6]
İran olayından iki yıl sonra 1948’de İsrail devleti kurulmuş ve Ortadoğu’daki çatışmalar Arap-İsrail eksenli olarak günümüze kadar süre gelmiş ve bundan sonraki süreçte de adil bir çözüm bulunana kadar devem edeceğe benzemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının devem etmesinde kilit bir role sahip olan İsrail saat 16.00’da kurulmuş ve aradan yarım saat bile geçmemesine rağmen saat 16.30 civarlarında ABD tarafından tanınmıştır. SB tarafından da saat 17.00’de tanınmış ve “manda” yönetimi bitmiştir. İsrail Devletinin kurucusu Ben Gurion, Tel-Aviv’den Amerikan halkına teşekkür mesajı gönderirken, Arap uçakları kenti bombalamağa başlamışlardı.[7]
Yıllardır bölgenin liderliğini üstlenen İngiltere ve bölge ülkelerinin birbiriyle ters düşmeye başlamasıyla ABD yavaş yavaş bölgenin koruyuculuğunu üstlenmeye başladı. Bu nedenle ABD, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya doğru yayılmasını önlemek için bölge ülkelerini Batı destekli bir savunma örgütü içinde bir araya getirme kararı aldı. ABD, örgüte liderlik yapacak ülke olarak laik ve demokratik Türkiye’yi görmekteydi. İlk olarak Nisan 1954’te Pakistan ile Türkiye arasında Dostluk ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma her ne kadar diğer Arap devletlerinin katılımına açık olsa da Arap devletleri, bu işbirliği anlaşmasını Batılı devletlerin yeni bir oyunu olarak gördüklerinden Pak’ta katılmadılar. Bağdat Paktı 1955 yılında Türkiye ve İran arasında imzalandı. Daha sonraları pakta Irak, Pakistan ve İngiltere de katılmıştır. ABD Bağdat Paktına üye değildir çünkü diğer Ortadoğu ülkeleri ile zıtlaşmak istemiyordu. Irak anlaşmaya ek bir madde koydurarak İsrail’in pakta girmesini istememiştir. Bu gelişme sonrasında İsrail kurulan paktın kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılıyor. Ayrıca Pakt’ın üyelerinden olan Irak’ta meydana gelen darbe sonucu ve Irak’ın giderek SSCB’nin etkisine girmesinden sonra Irak darbeden bir yıl sonra, yani 1959 yılında Bağdat Pakt’ından ayrıldı. Irak’ın paktan ayrılması ile diğer ülkeler bir araya gelerek paktın adını Merkezi Anlaşma Örgütü (Central Treaty Organization CENTO 1959) olarak değiştirdiler.
1952 Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesi ile Batı yanlısı bir politika izlemeyen Mısır, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Anti-Batı Arap kamuoyu’nun temsilcisi durumuna yükselmiştir. 1955 yılında Gazze şeridinde İsrail-Mısır çatışmalarının başlaması üzerine Mısır, İngiltere ve ABD’den silah satın alma talebinde bulunmuştur. SB’nin silah satma teklifi de ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmemiştir. Bunun üzerine Mısır Çekoslovakya’dan silah satın alma anlaşması yapmış ve böylelikle SB de tekrar Ortadoğu politikasına dönmüştür. Mısır Nil nehri üzerinde yapılması planlanan Avsan barajı için ABD’’nin zorluk çıkarması üzerine[8] Süveyş kanalını millileştireceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine İngiliz-Fransız-İsrail görüşmeleri sonucunda, İsrail Mısır’a saldıracak ve İngiliz-Fransız birlikleri müdahale edecek bu şekilde kanaldaki çıkarları güvence altına alınacaktı. 1956’da İsrail Sina yarım adasını işgale başladı ve İngiltere ve Fransa mısıra bir nota göndererek çatışmaların durdurulmasını istedi. Mısır’ın notayı reddetmesi üzerine İngiliz ve Fransız kuvvetleri 5 Kasım’da müdahalede bulunmuştur. ABD ve SB’nin Birleşmiş Milletler’de baskı yapmaları ve veto hakkını kullanmaları sonucunda İngiltere ve Fransa saldırıları durdurdu. İngiltere ve Fransa’nın bu veto karşısında çekilmeleri bir bakıma onların ‘büyük güç’ olmaktan çıkmasına sebep oldu. Aslında başkan Eisenhower’ın bu üç saldırgan devlete karşı tutumu görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değil ve tamamen taktik gereğiydi. Zira ABD’nin bu devletlerle temel konularda bir anlaşmazlığı yoktu ve millileştirme girişimi Eisenhower’ın da hoşuna gitmemişti.[9] 1956 Süveyş buhranının en önemli neticesi, Sovyet Rusya’nın Mısır’ı bir kez daha kurtarmasıydı. Dolayısı ile Sovyetlerin Arap dünyasında prestiji artmıştır. Başka bir ifade ile İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmıştır. Nasırın ve SB’nin Ortadoğu’daki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün artırmışlardır. [10]



Bütün bunlara rağmen Süveyş krizinin ardından bölgede Sovyet etkisinin artması üzerine Başkan Eisenhower, kendi adı ile bilinen bir doktrin ilan etmiştir. Eisenhower 5 Ocak 1957’de kongreye gönderdiği mesajında şu konularda kendisine yetki verilmesini istemekteydi. Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içinde olan Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapılması; bunlardan askeri yardım isteyen ülkelere askeri yardım da yapılması; uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan herhangi bir devletten gelecek silahlı, bir saldırıya karsı ve bölge devletleri istediği takdirde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması.[11] Eisenhower Doktrinin asıl amacı, İngiltere’nin zorunlu olarak bıraktığı boşluğu doldurmak ve batılı ülkeler için son derece önemli olan petrolün düşman eline geçmesini önlemek olsa gerekir. Ayrıca bu bölgeye komünist etkisinin girmesinin önlenmesi ve ilerde büyük anlaşmazlıklar çıkarabilecek Arap-İsrail savaşını, komünist müdahalesi olmadan serbestçe çözebilmek olanağının yaratılması da düşünülmüş olabilir. Kısaca Eisenhower Doktrini’nin tüm Ortadoğu ya yaygınlaştırılması çabası olarak değerlendirilebilir. Eisenhower Doktrininin en önemli sonucu, soğuk savaşın yeniden hızlanmasında bir basamak oluşturması ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale olanaklarını artırması aynı zamanda da Ortadoğu da İngiltere ve Fransa’dan bağımsız politika izleme olanağını sunmasıdır.[12] Bunun sonucunda Ortadoğu’da Avrupa devri kapanıyor ve süper güç devri başlıyordu.
Nixon, 1970’lerdeki dünyanın 1960’lardaki dünyadan çok farklı olduğunu görmüş ve Amerika’nın eskiden olduğu gibi dünyanın her yerinde komünist güçlerle çatışma içine girmesinin ve silahlı çatışmalara sürükleyecek sorumluluklar almasının mümkün olamayacağını görmüştür. Bu düşüncelerden sonra yumuşama(detant) dönemi başladı ve bir başka olarak da Nixon Doktrini ortaya çıkmıştır. 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda dile getirilen ve kendi adı ile anılan Doktrin de Nikson, “uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin sona ermiş olduğunu ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının gerektiğini” ifade ederek, “ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini” belirtmekteydi. Zaten Nixon Doktrini’nin özü, “Bundan böyle bölgesel çatışmalara ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağını ve yerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği” oluşturmaktadır.[13] Nitekim koşullar dikkate alındığında Nixon Doktrini’nin önemli bir nitelik de kazandığını ve bölgede Irak’ın dışında iki büyük devlet olan İran ve Suudi Arabistan’a silah transferini artırılmasını öngören ‘İki Ayaklı’ politika uygulamaya konulmuştur.[14] 1979’daki İran devrimi ve Afganistan’ın SB tarafından işgaline kadar devem eden süre içerisinde bu politika egemen olmuştur.
Bunlardan hariç Ortadoğu bölgesinde gerilim durmuyordu ve Ekim 1973’de bölge için iki önemli hadise gerçekleşmiştir. Arap orduları ilk kez İsrail karşısında sınırlı da olsa başarı kazanmışlardır. Bunun yanısıra 19 Ekim 1973’de petrol üreten Arap ülkeleri ortak hareket ederek petrol ambargosunu başlatmışlardır. Ambargo batılı ülkelere petrolün güvenli akışından sorumlu olan Birleşik Devletleri Arap-İsrail uyuşmazlığına çözüm aramaya itmiştir. Ama sonuçta petrol şirketlerinin çoğunun Amerikan şirketleri olduğu düşünülecek olursa bu ambargodan ABD’nin çok fazla etkilendiği düşünülemez. Ancak petrol fiyatlarındaki ani artıştan sağlanan petro dolarlar tekrar Batı’ya yatırım olarak dönerken gelişmiş ülkeler kısa bir süre sonra maliyet artışını mamül malların fiyatlarına yansıtarak bunu telefi etme yoluna gitmeye başladılar ve bu durumda bunlardan en fazla etkilenen de sonuçta yine az gelişmiş yoksul ülkeler, yani üçüncü dünya ülkeleri olmuştur.
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması ve İran’da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde ABD dış politikasında önemli değişikler yapacak olan Carter Doktrini ilan ediliyor ve 1970-1980 dönemine hakim olan Nixon Doktrini dönemi kapanmış ve yeni bir döneme girilmiş olunuyordu. Bunun sonucunda Başkan Carter 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmada, “Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahaleler ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini” belirtmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin Irak-İran Savaşının başlaması üzerine bölgede askeri varlığını arttırdığı görülmektedir. Savasın yayılması üzerine petrol yatakları ve dolum tesislerinin İran’ın hava saldırısına uğraması üzerine savunma kapasitesini artırma amacıyla AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a göndermiştir.[15]
İran’da ABD yanlısı bir politika izleyen Şah rejimi Humeyni ve yandaşları tarafından yıkılınca bölgede sorunlar hat safhaya ulaşmıştır. Devrimin %90’ı şii olan bir ülkede gerçekleşmesi, %60’ı Şii olan Irak’ta tedirginlikle karşılandı ve Saddam’ın rejiminde değişiklik yapacağı korkusu açısından Baas rejimi açısından oldukça önemlidir. İran’da başlayan bu yeni akım Irak dışında diğer Ortadoğu ülkelerinde de etkisini gösterdi. Devrim sonucunda İran-Irak ilişkileri boyut değiştirmiş Şatt-ül Arap’ın denetim hakları, Basra körfezinde söz sahibi olma mücadelesi ayrıca din ve etnik konulardaki farklılıklar iki ülke arasındaki gerginliği artırdı. Körfez bölgesinde denetim Şah Pehlevi zamanında ABD ile işbirliği içinde olan İran’ın elinde bulunuyordu. Devrim sonrası ABD-İran ilişkileri bozulmuş ve körfez denetimine Irak ve Suudi Arabistan’da talip oldu. Sorunların başlaması üzerine Irak-İran arasında 22 Eylül 1980′de savaş başladı.
Amerika Birleşik devletleri,, İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere 1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.[16] ABD savaş sırasında iki ülkeyi de dengeleme anlamında politika izlemiştir. Savaş sırasında kim yenilgi halindeyse ona yardım etmiş ve körfez bölgesinde güçlü bir devletin ortaya çıkmasını istememiştir.
Soğuk Savaş’ın ve SSCB’nin sona ermesi ile çift kutuplu sistem sona ermiş ve tek kutuplu sistemin başlaması bütün dünyada istikrarsızlıklara yol açmıştı. Ortadoğu bölgesine de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında en çok sorunla karsı karsıya kaldığı ancak hayati çıkarlarını da korumak zorunda olduğu bir bölgeydi. Bu nedenle Irak’ın Kuveyt’i işgaline de hiçbir ses çıkarmamıştır. Soğuk savaşın sona ermesi ile ABD’nin Ortadoğu’da ki durumu ve Ortadoğu da ki sorunlar yeni bir hal almıştır.
III- Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve ABD’nin Ortadoğu Politikasi
Soğuk Savaş sonrası ABD, ‘Büyük Tasarım’ diye adlandırdığı ve dünya sistemindeki tüm ülkelerde Serbest Piyasa Ekonomisine bağlı, liberal değerleri benimsemiş parlamenter demokratik siyasal modelin hâkim kılınmasını içeren bir hareket benimsemiştir. Bu söylem ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı politikalarda da açıkça görülmektedir. ABD’nin tek süper güç olduğu Soğuk Savaş sonrası dünya sistemi, ekonomik ve siyasal açıdan çok kutuplu, askeri açıdan ise tek kutuplu bir şekil almış durumdadır. Batı dünyası Soğuk Savaş yılların da tüm kötülüklerin kaynağında Sovyet ideolojisini görmüştür. Soğuk savaş sonrası dönemde ise bu durumdan çok farklı olarak özellikle Ortadoğu ve Balkanlar ekonomik ve askeri açıdan çözülmemiş sınır sorunları ve dinsel fanatizm gibi olaylarla sürekli savaş halinde olmuştur. ABD soğuk savaş yıllarında devletleri, Sovyet ideolojisinden duydukları korku nedeni ile korumak ve demokratik bir yapı vaadiyle kendi etrafında toplamış ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Irak-İran savaşı sırasında Batı dünyasının tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyet Rusya ve sosyalist ülkeler, Irak’ı desteklemişlerdir. Çünkü 1979 Şubatında İran da kurulan teokratik, Şii ve İslami radikal rejimin, daha ilk günden bütün komşularına ‘devrimci ihracı’ çabasına girmesi büyük endişe yaratmıştır. Savaşı her iki tarafta kazanamamış ise de savaşın sonunda İran tehlikesinin de ortadan kalktığı bir gerçektir. Ne var ki, bir İran tehlikesi ortadan kalkarken, hiç kimse bir Irak tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünmemiştir.[17] Soğuk savaş sonrası bölgesel nitelikli başlayan ama daha sonra küresel bir boyut alan en önemli gelişme Irak’ın Kuveyt’e saldırısıdır. Burada akla gelen soru Saddam’ın Kuveyt’i neden işgal ettiği ve ne düşünceleri olduğudur. Saddam en başta soğuk savaş sonrası gelişmelerini kendi üzerindeki denetleyici faktörün kalkması şeklinde yorumlamıştır. Bir diğer sebep ise İran-Irak savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler Irak’a yüklü miktarlarda para vermişlerdi ama 1988 de savaş bitince bu paraları geri istemişler ve Saddam da paraların geri istenmesini hazmedememesi ve en önemlisi de Irak’ın Kuveyt’i kendi toprakları üzerinde İngiltere tarafından kurulmuş yapay bir devlet olarak görmesi ve Kuveyt ‘in Osmanlı zamanından beri Irak topraklarında olduğunu idda etmesi gibi sebepler Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine sebep olmuştur.
Bunlardan başka ekonomik olarak; Kuveyt’in 1980’den bu yana kendisine ait olan el-Rumeyla petrol bölgesinde petrol kuyuları açarak, diğer taraftan petrol üretimini artırması nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi ve Irak’ın ekonomik kayba uğramasıdır. Irak’ın ABD’nin kendisini İran-Irak savaşında desteklemesi nedeniyle bu konuya ılımlı yaklaşacağını sanması, sekiz yıl süren bir savaştan sonra İran’ın kendisine bir cephe açamayacağını düşünmesi ve son olarak da İran tehlikesinden Arap dünyasını kurtaran bir devlet olarak bölge devletlerinin bu işgale ses çıkarmayacağını düşünmüştür. Bir diğer ekonomik sebep ise Kuveyt’e olan borçlarından kurtulmak istemesidir.[18]
ABD savaşa neden müdahale etti? ABD ilk başta Kuveyt’i işgal eden Irak’ı cezalandırmazsa biliyor ki Irak bölgede 260–270 milyar varil petrole sahip olan Suudi Arabistan’ı da rahatça işgal edebilecekti. Bir diğer neden ise Ortadoğu’da uyguladığı politikasının temel taşı olan İsrail’in de Irak tarafından işgal edilebilmesi ihtimalidir. Bir de SB’nin yıkılması ile artık Ortadoğu’ya müdahaleyi kolayca gerçekleştirebilmesidir. Bunun en açık kanıtı da Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına tepki gösteren ülkeler arasında Sovyetlerin de olmasıdır. ABD körfez savaşı nedeni ile Suudi Arabistan’a daha çok kuvvet yığdı ve politikasını da bir bakıma sağlamlaştırmış oldu.


Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında BM örgütü ve özellikle Güvenlik Konseyi uluslararası soruna yönelik olarak, 1945’den sonraki dönemden beri, hiç olmadığı kadar etkin bir konumdaydı. Bu doğrultuda ABD’nin öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi 660, 661, 662, 664, 665, 666, 667, 669, 670, 674 ve 677 sayılı kararları alarak Irak’ın Kuveyt’ten koşulsuz olarak derhal çekilmesini ve sorunun taraflar arasında görüşmeler yoluyla çözülmesini istemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı 661 sayılı karar, Irak ile her türlü ticareti yasaklarken, meşru Kuveyt Hükümeti’nin mal varlıklarının korunması için üye ülkelere çağrıda bulunuyordu. Bütün çabaların sonuç vermemesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren 678 sayılı kararı kabul etti. Bu karara göre Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar BM’nin kararlarına uyması için süre tanınmaktaydı. Ama Irak verilen süre içinde çekilmemiş körfez savaşı başlamıştır. Görüldüğü gibi ABD artık giriştiği eylemlerde BM’i arkasına alarak hareket etmiş ve yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullanmıştır. Körfez savaşı sonrası ABD bölgede en etkin güç konumuna gelmiş ve Ortadoğu politikasını oluşturan; İsrail’in güvenliği, kendi çıkarlarına başkası tarafından gelebilecek engellemeleri ve petrolün uygun bir fiyattan dünyaya açılması sağlamıştır. Kendi stratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgenin korumacılığını üstlenen ABD yaptığı müdahale ile bölgenin tepkisini çekmiştir ve bölgede anti-amerikan bir dalganın esmesine sebep olmuştur. Uluslararası politika açısından ise soğuk savaş sonrası uluslararası politikada meşru olmayan kuvvet kullanımına karşı, ABD dış politika yöneliminin uluslararası toplumda bulduğu destek, yeni dünya düzeninin belirsizliklerine karşın, güvenlik risklerinin en aza indirgendiğinin varsayılmasına yol açmıştır. Adım adım 11 Eylül olaylarına gelirken Clinton’la beraber başlayan, barış içinde bir dünya atmosferi beklentisi George W. Bush dönemiyle birlikte tarihe karıştı. IRA silah bırakmaya girişirken, Barak-Arafat görüşmesinin ucunda Nobel Barış Ödülü beklenmeye başlanmışken önce İsrail’deki seçimlerde Şaron’un kazanması ve hemen onu takip eden 11 Eylül şoku ABD’nin bütün savunma algısını değiştirmiştir.[19]
IV- 11 Eylül ve ABD’nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren izlediği stratejiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra uluslararası sistemde yaşanan somut gelişmeler akademik ve siyasi çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu açıdan pek çok şeyi değiştiren, 11 Eylül, her şeyden önce Amerikan güvenlik algılamalarını da değişikliğe uğratmıştır. Soğuk Savaş sonrasın da ABD’nin bu ana kadar karşılaşmış oldukları sorunlar doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelmiş tehditler değildi. Ama bu tarihten sonra artık sorunları yanı başında hisseder duruma gelmişti ve bunun içinde 11 Eylül gerisinde izlemiş olduğu parametreleri artık değiştirmesi gerektiğini milyonların gözleriyle gördüğü ‘ikiz kuleler’ saldırısı ile görmüştür. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD, soğuk savaş yılları boyunca çok boyutlu bir temele oturtmaya çalıştığı güvenlik stratejilerini tek bir noktaya odaklamıştır: Terörizm ile mücadele. Bu gelişme aynı zamanda 2001 Ocağında işbaşına gelen Bush yönetiminin Clinton sonrası dış politikaya getirdiği daha agresif ve müdahaleci üsluba yeni bir meşruiyet de kazandırmıştır.[20] Beyaz Saray dünyayı adeta, ‘bizden yana olanlar ve olmayanlar’ diye ikiye ayırıyordu. 11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olayların ve Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır. Bush yönetiminin 20. ayında ve 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır.[21] 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan ‘Bush Doktrini’ açıkça dünyayı dünya’yı soğuk savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır. Bush, 26 Eylül’de kongredeki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini, ya bizimlesiniz, ya teröristlerle ifadesi ile ikili ayrım yaptığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Soğuk savaş sonrası ABD, tehdidi soğuk savaş yıllarındaki gibi Sovyet tehdidinden almıyordu. Yeni tehdit terör… Nitekim Başkan Bush; 14 Eylül 2001’de The National Cathedral’da yaptığı konuşmada, “ABD’nin, küresel uzantıları olan teröristlere karşı savaş yaptığı” ve bu savaştaki “düşmanın, masum kişilere karşı yürütülen önceden tasarlanmış siyasi amaçlı şiddet anlamında, terörizm” olduğu belirtildikten sonra, teröristler ve bilerek bunları barındıranlar veya yardım edenler arasında bir ayırım yapılmayacağı ve bunlar arasından da özellikle kitle imha silahlarını edinmeye veya kullanmaya çalışanların hedef alınacağı; ABD’nin, vatandaşlarını, nerede olursa olsun çıkarlarını korumak için “tehdit sınırlarına ulaşmadan teşhis ve imha” yoluna gidileceği ve bu konuda “gerekli olduğunda tek başına hareket etmekte” tereddüt etmeksizin “kendini koruma hakkını kullanarak bu teröristlere karşı önceden davranıp (by acting preemptively)” ülke ve halka zarar vermelerinin önleneceğini açıklamıştır.[22]
Bush Doktrini’nin, zaman içinde yeni ilavelerle uygulama alanının genişletildiği görülmektedir. ‘Önleyici savaş stratejisi’ adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi önleyici savaş ve önceden saldırı kavramları doğrultusunda artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymaktadır. Bu stratejinin özü, tehdidin niteliğine de kullanılacak silahların insiyatifine de ABD yönetiminin karar vereceğidir.[23] ABD’nin geliştirdiği bu yeni stratejiyi 11 Eylül ile birlikte Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Saddam’a yönelik hamlelerin yanı sıra bu terörü desteklediğini düşündüğü belli başlı ülkelere yönelik sert bir tutum takındığından görmekteyiz.


a. 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan işgali
ABD; 11 Eylül saldırıları ile yaşadığı şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, bu saldırılarda yirmi binden fazla kişinin ölümüne neden olduğundan dolayı, bir zamanlar Afganistan’daki Rus işgaline karsı kullandığı yani kendisinin yetiştirdiği terörist Usame Bin Ladin’i suçlamıştı. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırısını düzenleyen El-Kaide yöneticilerinin ve militanlarının barındığı yer olarak gösterdiği Afganistan’ı hedef almıştı. ABD’nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği stratejiler açısından talibanın Afganistan’da barınması ABD için tamamen bir savaş nedeni olarak değerlendirilmiş ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD Afganistan’a yönelik bir askeri girişimi meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkartmış ve ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin 2001 yılındaki Afganistan’da başlattığı askeri harekâtı meşru kılmıştır. ABD’nin NATO öncülüğünde başlattığı harekâta “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” ismini vermiştir. 12 Eylül 2001 günü ABD, NATO teşkilatının kurucu anlaşmasında yer alan ve müttefiklerden herhangi birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören 5’inci [24] maddeyi isletme kararı almasını istedi ve NATO gücü harekete geçmiştir. Usame bin Ladin ele geçirilememiş ama Afganistan kuzey ittifakının eline geçmişti. ABD daha Afganistan saldırısında Irak’a saldırma planları yapmış ve Irak liderliğinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu tavırları eleştirmeye başlamışlardı. Irak’ın uluslararası barış ve güvenliğe karşı büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyordu. Günümüz itibari ile ABD halen Afganistan’da bulunmakta ve tehlikeleri önlemek için NATO bünyesine daha fazla asker göndermesini talep etmektedir. Türkiye’den de Türk askerlerinin çatışmalara katılmasını istemektedir.
b. 11 Eylül ve ABD’nin Irak’ı İşgali
Bush yönetimi Afganistan operasyonunun ardından Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak’a yöneldi. Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğuna dair elinde kanıt belgeler olduğunu savunan Bush yönetimi, uluslararası arenada istediği desteği tam olarak alamasa da Irak Savaşı’na girmekten çekinmedi. Kitle imha silahlarından umduğu durumu alamayan Bush demokratikleştirme ve insan hakları sloganlarını kullanarak uluslar arası toplumdan umduğu desteği almaya çalışmıştır. 2002 Eylül‘ünde W.George Bush’un Genel Kurulunda yaptığı açılış konuşmasında Irak’ın uluslararası toplum için bir tehdit arz ettiğini ileri sürmesi savaşın olacağının en yakın sıcak bir kanıtıdır. Ve bir hafta sonra yaptığı açıklamada Amerikan ulusal güvenlik stratejisini Amerikan çıkarlarına yönelebilecek tehditlere karşı tek taraflı “ Önleyici Müdahale” üzerine kurduklarını beyan etmiştir.[25] ABD Saddam yönetimini, komşuları için tehdit oluşturmakta, teröristleri desteklemekle, kendi halkı üzerinde baskı uygulamakla, nükleer enerji programını denetime sokmamakla, kimyasal ve biyolojik silah üretmekle suçlamaktadır. ABD bütün bunlar olurken Irak sorununu daha fazla karışmadan bir çözüme kavuşturmak istemiştir. Bu çerçevede 8 Kasım 2002 tarihinde BM güvenlik konseyinden 1441[26] sayılı kararı çıkartmıştır. 1441 sayılı karar bölgede uluslar arası örgütlerin görevlerini serbestçe yerine getirmeleri çağrısını yapmıştır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 18 Mart Salı günü, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam ve ailesinin Irak’ı terk etmesi için 48 saatlik bir ültimatom vermiştir. Irak yönetiminin 1441 sayılı kararda yapılan çağrıları dikkate almadığından ve Saddam Hüseyin ve ailesine Irak’ı terk etmeleri için verdiği 48 saatlik sürenin dolmasından sonra, “Irak’ı özgürleştirme Harekatı” olan saldırıyı resmen başlatmış ve günümüzde de halen devam eden kaos ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Savaşın başlamasından sonra Irak yönetimi yıkılmış ve ülke Amerika’nın kontrolüne geçmiştir. Daha sonra Saddam Hüseyin doğum yeri olan Tikrit’te 600 askerin katıldığı bir operasyonla yakalanmış ve insan haklarını hiçe saymak ve terörizme destek vermesi gibi suçlardan yargılanarak idam edilmiştir. 2004 Haziran’ın da egemenlik Irak geçici hükümetine devredilmiştir. Bu arada kaos ortamı devem ederken 30 Ocak 2005’te, direnişçilerin tehditleri altında Irak’da genel seçimler düzenlenmiş, Sünnilerin büyük oranda boykot ettiği seçimlerde Şii birleşik ittifakı, sandalyelerin çoğunu alırken ikinci sıradaki Kürt partileri de meclisin dörtte birini oluşturmuştur.[27] Irak’ta 2003 Mart’ında başlayan değişim halen sürmektedir. Ülkedeki diktatör rejim son bulmasına rağmen iç karışıklıklar, bombalamalar devam etmektedir. Amerikan Askerleri halen Irak topraklarında dolanmakta ve her gün haklı ya da haksız olarak insanların üzerine gitmekte ve acımasızca öldürmeye devem etmektedir. ABD dünya petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğunu bulunduran Irak’ı işgal ederek Irak petrollerini ele geçirmiş ve batıya daha kolay ulaşmasını sağlamıştır ve dünya hegomanyalığını büyük bir oranda perçinlemiştir.
c. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.[28] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğu’nun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir[29]. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkasların da olduğu unutulmamalıdır.
21. yüzyılın başlarında Amerika’ya karşı düzenlenen 11 Eylül saldırısı insanlık tarihindeki ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan en kapsamlı değişikliklerin başlangıcı olmuş ve yeni milat olarak tanımlanmıştır. Özellikle 2002 yılından itibaren daha yoğun tartışılmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrasında küresel bağlamda yaşanan değişikliklerin başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır.[30] ABD’nin, enerji ihtiyacının büyük bir bölümü Ortadoğu’dan karşılandığı için petrolün sorunsuz ve devamlı şekilde akışını sağlamak ve bölgede ABD’yi tatmin edebilecek şekilde istikrar ve güvenliğin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Ancak İsrail – Filistin/Arap dünyası karşı durmasının yaklaşık 50 yıldır devam etmesi, Irak’ta ABD’nin taleplerine boyun eğmeyen Saddam Hüseyin’in dikta rejiminin devam etmesi (İkinci Körfez Savaşı’nda devrilmiştir), İran ve Suriye’nin kitle imha silah projesi çalışmalarına hız vermesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden en önemli konular olmuştur. Bu konuları uygun bir ortamda çözmek ve soğuk savaş sonrası kazandığı hegomonik gücünü devem ettirmesi için BOP’ni yeni dünya düzeni kavramı içinde Ortadoğu başta olmak üzere Avrasya ve Kafkasya’yı da içine alan bölgeye dikte etmeye çalışmıştır. 2001 yılında Amerikan Yönetiminin başına geçen yeni muhafazakarlar 21. Yüzyılın ABD’nin yüzyılı olacağına inanarak politikalarını yürütmeleri, dünya üzerinde askeri bir politika izlemeleri, ABD’nin küresel liderliği elde etme yolunda, güç politikası izlemekten kaçınmayacağının en açık bir izi olmuş ve uygulamaya konulan BOP’ni gerçekleştirme yolunda daha agresif bir tavır alınmıştır.
Dünya’nın ekonomik değerleri üzerinde egemenlik tesis etmek, tarihin her döneminde büyük devletlerin başlıca amaçlarından biri olmuştur. Bugün ABD, Rusya, AB, Çin, Japonya gibi küresel devletler egemenliklerini tesis etmişler ve ekonomik açıdan da hegomonik bir yapıya sahip olmuşlardır. İşte tam bu noktada ABD’nin BOP’si devreye girmektedir. Bu küresel devletlerin sahip olduğu özelliklere sahip olmayan ve birçok gelirleri de petrole dayalı olan, ekonomik açıdan olmasa da kültürel ve siyasal açıdan üçüncü dünya ülkeleri diye tabir ettiğimiz Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika ülkeleri gelmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, ABD’nin tarif ettiği BOP’si, saydığımız bu bölgelerdeki ülkeleri kapsamaktadır. Çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu bu geniş coğrafya insanlık tarihi kadar eski bir mücadele ve rekabete konu olmuş bir bölgedir. Bu rekabet zaman zaman askeri ve stratejik bir boyut kazanmış özellikle I. Dünya Savaşı sonrası dönemde petrolün varlığının değerinin anlaşılması ekonomik unsurları bölgeye ilişkin rekabetin temel parametresi haline getirmiştir.[31]
Dünya petrol rezervleri açısından da oldukça önemli bir kaynağa sahip olan Büyük Ortadoğu daima küresel uluslararası aktörlerin ilgisini çekmiş ve uzun mücadelelerine sahne olmuştur. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’i doğalgaz rezervlerinin ise yüzde %40’ı bu bölgede bulunmaktadır. Bu orana Büyük Ortadoğu Projesini içeren yaklaşık 27 devleti de katarsak daha da yükselmektedir. Küresel güçler büyük oranda petrol ihtiyaçlarını Ortadoğu bölgesinden sağlamaktadır. Petrole sahip olmayan büyük devletlerin bu enerji kaynaklarına harcadıkları para büyük oranlara ulaşmış bulunmakta ve bunu da açık olarak ABD’nin dünya petrol tüketiminin %25’ini yapmasından anlıyoruz. Bu rakam Avrupa, Rusya ve Orta Asya ülkelerinin toplam tüketimine, ya da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu Asya Pasifik bölgesinin payına eşittir. Dolayısıyla, ABD toplam ithalatının yüzde 25’ini bölgeden gerçekleştirirken, Japonya yüzde 70’ini Avrupa ülkeleri ise yaklaşık yüzde 55-60’ını bölgeden karşılamaktadır.[32] ABD bu oranları dikkate alınca bölgeye olan ilgisi daha da artmakta ve dünyadaki hegomonik gücünü sürdürmek için bölgeyle her zaman ilgilenmiş ve halende kanlı bir şekilde ilgilenmektedir.


V- SONUÇ
Sonun başlangıcı olarak nitelendirilen 11 Eylül 2001 saldırıları her ne kadar terörist lider Usame Bin Ladin tarafından gerçekleştirilse de, Amerika’nın 2. Dünya Savasından beri kurmaya çalıştığı hegemonyasını gerçekleştirmesi açısından bir koz olmuştur. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri terörizmle mücadele, halklara özgürlük, kitle imha silahlarını yok etmek gibi söylemlerin arkasına saklanarak çıkarlarına göre hareket etmiştir. ABD’nin 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı söylemler, açıklanan doktrin gereği icra ettiği Irak harekâtı, 2. Dünya Savası sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin bir daha bozulmaması amacıyla oluşturulmaya çalışılan ve etkinlikleri bazen sorgulansa da genel anlamda kabul gören uluslararası kurallar ve kurumların sonunu getirmiştir. Her ne kadar 11 Eylül’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de, tıpkı 2. Dünya Savaşından önce yaşananlar gibi, dünya egemenlik savaşlarına neden olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bugün yine ekonomik ve siyasi pastadan en büyük payı almayı hedefleyen Amerika ve büyük payı kaptırmak istemeyen AB, Rusya, Çin ve Japonya arasında mücadele yaşanmaktadır. ABD 11 Eylül sonrası dünya üstünlüğünü sağlamlaştırmak amacıyla bölge petrollerini hâkimiyeti altına almış ve bundan da en büyük pastayı Amerikan petrol şirketlerine bırakmıştır. Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir bir hayata geçirilmiştir ve bu süreç halen devem etmektedir. ABD’nin, Afganistan ve Irak’tan sonra yeni hedefleri haline gelen ve nükleer çalışmaları dolayısıyla İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ama dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakarsak Beyaz Saray‘ın Irak operasyonu bitmeden ve dünyadaki konjonktür gereği bu işe kalkışamayacağı yönündedir. ABD’nin demokratikleşme söylemleri ile girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmekte ve güncel basından her gün ölüm haberleri alınmaktadır. Dünyada var olan uluslararası sistem gereği ve ABD’nin sisteme hâkim olma çabaları nedeni ile genelde Ortadoğu özelde de Irak’ta çatışma ve kargaşanın uzun bir müddet daha dinmeyeceği gözükmektedi

10 Şubat 2019 Pazar

İsrail ve Körfez: Bölgesel entegrasyon arayışı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı.


Aslına bakılırsa bölgesel entegrasyon tabiri, İsrail ve Körfez monarşilerinin güncel ilişkileri göz önüne alındığında, oldukça abartılı bir ifade olarak görünebilir. Nihayetinde bölgesel entegrasyon kavramıyla anılan en belirgin yapı, Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin ulaştığı bölgesel entegrasyon düzeyi, İsrail ve Körfez monarşileri için uzak bir hedef olarak belirse de son dönemde tanık olunan kimi gelişmeler aslında bölgesel bir kurumsallaşmanın hedeflendiğine işaret ediyor. Unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği de ortak bir tehdide (Sovyetler Birliği) karşı, kontrolsüz silahlanmayı engelleyebilmek adına (kömür ve çelik anlaşması), düşman kardeşleri (Almanya-Fransa) barıştırarak ve bütün bu süreci finanse eden (Marshall Planı) bir hegemonla (ABD) yola çıkmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, şimdilik gelecek vizyonu olarak da beliren ‘temenniler’, kurulmakta olduğu aşikâr olan bir takım askeri iş birliklerinin devamı niteliğinde olabilirler.
Söz konusu bölgesel entegrasyon sürecinin iki ayaklı yürüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bunlardan biri, İran’ın ortak bir tehdit olarak algılanmasına yaslanarak, ittifak ilişkilerinin konsolide edilmesini sağlıyor. Dolayısıyla askeri/güvenlik sektörünü ilgilendiriyor. Bir diğeri ise şimdilik inşa edilmesine yönelik niyet beyanlarının yapıldığı entegre ulaşım sistemlerini kapsıyor. Bu da hem ticari hem de askeri opsiyonlara, Arap yarımadasını kabaca kuzey-güney hattında denetim altına alacak bir alan açıyor.

Askeri ittifak ve şerhleri

İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı. İran’ın bir tehdit olarak ortak kabulü, söz konusu devletlerin birlikte hareket edebilmelerine zemin hazırlamış ve süreç, İran’a karşı ortak askeri kurumsallaşma seçeneklerinin değerlendirilmesine kadar varmıştır.
Söz konusu askeri kurumsallaşma ile bugün bir şekilde ayakta kalabilmiş NATO gibi ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifaklar kastediliyor. Hatta Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen muhayyel yapı, daha ziyade Arap NATO’su olarak anılıyor. Lakin NATO’nun tarihçesi, ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifakların işlevselliği ve kullanım ömrü hususunda soru işaretlerine de yol açıyor.
NATO, Soğuk Savaş sona erdiğinde temel misyonunu kaybetmiş bir yapı olarak, sorgulandığı bir evreye sürüklendi. Nihayetinde, Sovyetler ve dolayısıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmış ve ‘hür dünyanın’ geleceğini tehlike altına sokabilecek rekabetçi potansiyel artık yok olmuştu. NATO’nun varlık sebebi de böylece ortadan kalkmış ve misyonunu kaybetmiş bir örgüt olarak yeni alanlara açılmak durumunda kalmıştı. Alan dışı müdahale doktrini, tam olarak bu sorgulama sürecinde ortaya atıldı. Üye ülkelerin savunma kapasitelerini geliştirmek, standardize etmek ve eşgüdümlü hale getirmek amacıyla inşa edilmiş yapı, bir süre sonra kendisini devlet dışı tehditlerle mücadele ederken buldu. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ve 2000’li yıllarda da Afganistan’daki varlığının gerekçesi buydu.
Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik örgütü kurma hevesi, aslında hiç de yeni değil. Soğuk Savaş’ın dayattığı süper güçler arası rekabetin bölgesel yansımaları, Ortadoğu’da ortak tehdit olarak kodlanan Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurumsallaşma önerilerine sebep olmuştur. Bu minvalde, 1950’li yıllardan itibaren çeşitli önerilerin gündeme geldiği ve fakat hemen hiç birisinin başarılı olamadığı bilinmektedir. Söz gelimi Bağdat Paktı, yalnızca 3 sene ayakta kalabilmiş ve 1958 yılında Irak monarşisine karşı girişilen askeri bir darbe sonucu ismini aldığı başkenti kaybetmiş bir oluşum olarak anlamını yitirmiştir. Bölgesel güvenliğin kurumsal bir zemine çekilmesi, Ortadoğu’da arzu edilen ve fakat kotarılamamış bir hevese işaret eder.
Günümüzde de benzer bir yapılanmanın bu sefer İran tehdidine karşı ortak bir payda üretilmesiyle mümkün olabileceği konuşulmaktadır. En son Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen girişim, İsrail’in de bir ihtimal parçası olacağı bir askeri ittifakı imlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan monarşisinin İsrail perspektifindeki radikal dönüşümü, söz konusu kurumsallaşmanın gerçekleşebileceğine dair beklentileri de güçlendirmektedir.
1990’lı yılların panoramasını inşa eden küresel ve bölgesel gelişmeler, yine İsrail tarafında bölgesel bir organizasyon kurulması ihtimaline yönelik beklenti yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, revizyonist Saddam rejiminin geriletilmesi ve Madrid Barış Konferansı ve devamındaki Oslo süreciyle oluşan barışçıl atmosfer, İsrail’in bölgesel bir yapılanmayı gündeme getirmesine vesile olmuştur. Bu dönemdeki tahayyül, daha ziyade karşılıklı diplomatik tanınmaya dayalı AGİT benzeri gevşek bir organizasyondur. Özellikle de Araplar arası rekabet, bölgesel düzeyde askeri bir ittifak kurulabilmesinin önündeki başlıca engel olarak görülmektedir.

Muhtemel senaryo AGİT benzeri gevşek yapılanma

Konjonktürel olarak günümüzün politiği ise biraz farklı bir mecrada ilerlemektedir. Öncelikle Araplar arasındaki dengeler radikal biçimde dönüşmüştür. Mısır’da iktidarı elinde tutan darbeci Sisi rejimi, Körfez monarşileri tarafından finanse edilmektedir. Bu da doğal olarak Mısır’ın tarihsel iddialarından feragat edebileceğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan’da yaşanan taht oyunları neticesinde oldukça güçlü bir pozisyona kavuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, fazlasıyla iddialı ve agresif bir profil sunmaktadır. Arabistan yarımadasını bölgenin merkezi olarak konumlandıracak finansal kaynaklara sahip olmakla birlikte, askeri harcamalarının devasa ölçeğine rağmen Yemen’de ‘başarılı’ olamamış ve bir dönem Arap milliyetçiliğinin öncüsü olarak kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır’la aynı kaderi paylaşıyor görünmektedir. Bu bağlamda Yemen, panarabizmin tarihsel turnusol kâğıdıdır.
İsrail açısından Körfez monarşileriyle kurulacak askeri bir ittifak, tarihinde bir benzeri olmadığından, olası gözükmemektedir. Sıkça tartışılan yapılanma, NATO benzeri bir savunma örgütünü önermektedir. Lakin İsrail, ABD ile dahi resmi bir ittifak ilişkisi içerisinde olmamıştır. Bu durumun istisnası, İsrail’in Türkiye ile imzaladığı 1996 anlaşması olmakla birlikte, söz konusu anlaşmanın kapsamı, NATO’nun 5. maddesi gibi askeri savunmayı ortaklaştıracak bir düzenleme içermemektedir. Kaldı ki bu madde, üyelerden birine yönelecek herhangi bir tehdide topyekûn savunmayı vurgular. Ortadoğu’daki devletlerin çok çeşitli düzeylerde yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulursa NATO benzeri bir ittifak, bölge devletlerinin bir biçimde devamlı savaş halinde olmasına yol açabilir. Bu bağlamda İsrail’in, bölgedeki Arap devletleriyle de benzer bir ilişki biçimi geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. Askeri istihbarat ve eğitim faaliyetleri, İsrail’in olası bir Arap ittifakına verebileceği maksimum katkıyı simgelemektedir.
Ayrıca Arap devletlerini anakronik bir monarşinin öncülüğünde çağdaş bir panarabizme sevketmek anlamına da gelebilecek olan ittifak, uzun vadede İsrail açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açabilir. Günümüzde İran tehdidi dolayısıyla ortak bir payda yakalayan bölge devletleri, İran’daki rejimin olası düşüşüyle birlikte farklı arayışlara sahne olabilir. NATO örneğinde de görülebileceği üzere, bu tipolojideki askeri ittifaklar yeterli ödeneklere ve belirgin bir hegemona sahiplerse bir biçimde ayakta kalmak için uğraş vermektedirler. Böylesi bir durumda İsrail’in yeniden hedef tahtasına konmayacağına dair bir garanti yoktur. Her ne kadar karşılıklı diplomatik tanınma şartı bir ön koşul olarak yerine gelecekse de bu da yeterli bir koruma sağlamayacaktır.
Bir diğer negatif görünüm ise Arap ordularının yetenekleriyle alakalıdır. Yukarıda da ifade edilen Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesindeki askeri başarısızlığı, bölgedeki Arap devletleri arasında askeri anlamda başat güç olduğu kabul gören Suudilerin de aslında o denli güçlü olmadıklarına delalet etmektedir. Kaldı ki Suudiler askeri yapılanmalarına milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Bölgesel bir güvenlik örgütünün lideri pozisyonuna talip olduğu bilinen Suudilerin Yemen’deki performansı, askeri ittifakın ilerleyen dönemlerdeki olası performansına dair de fikir verebilir.
İsrail açısından bölgenin askeri entegrasyonu, yukarıda anılan olumsuzluklara rağmen gerçekleştirilebilir görünmektedir. Özellikle de ABD’nin dışarıdan vereceği kuvvetli destek, bölge devletlerini hiyerarşik bir dizilime zorlayacaktır. Böylece başarısız olacağına yönelik güçlü belirtiler olsa da ittifak, belki AGİT benzeri gevşek bir yapılanma kurgulanarak, bölge devletlerinin istişare mekanizması işlevi üstlenecektir. Zira İsrail açısından gevşek bir yapılanma, tercihe şayan olandır. Böylece Arap devletlerinin bir düzeyde entegrasyonu gerçekleştirilmiş olacak ve cari görünümde İran tehdidine karşı ortak bir duruş sergilenmiş olacaktır. Ayrıca üst politika (high politics) girdisi olarak belirecek yapılanma, alt politika (low politics) girdisi olarak belirecek ulaşım ağıyla ve dolayısıyla Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuyla desteklenecektir.

Yol ve tahakküm: Arabistan yarımadasının entegrasyonu

Klişe bir ifadeyle otorite, kontrol/denetim sağlanabildiği ölçüde mümkün olur. Kontrol edilemeyen coğrafyalar, insanlar vb. otoriteye tabi değildir. Bir otorite kurgulamanın başat kuralı, ulaşabilmekten geçer. Ancak ulaşılabilir kılınan coğrafyalar ve insanlar, tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda devletin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve çağdaş ulus devletin çekirdek değeri, kontrol/denetim mekanizmalarına yaslanır.
Demiryolları, esasa odaklanıldığında, sivil taşımacılığından çok daha ötede imkanlar sağlamaktadır. Sivil taşımacılığı, demiryolları üzerinden yapılan ulaşım faaliyetlerinin oldukça cüzi bir kısmını karşıladığı gibi, stratejik amaçlı kullanımı sayesinde devletlerin askeri ve ekonomik faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır.
Devletler, inşa ettikleri demiryolları aracılığıyla, stratejik ulaşım hatları tesis ederler ve bu hatları, olağanüstü hallerde devreye sokarak, askeri/güvenlik sektöründeki hamlelerini somutlaştırırlar. Söz gelimi, güncel ve tanıdık bir örnek olarak, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların hazırlık süreci, bu bağlamda oldukça açıklayıcıdır. Özellikle demiryolları (duble yolların da benzer bir stratejik işlevi vardır) vasıtasıyla, askeri birlikler ve silah sistemleri oldukça kısa bir süre içerisinde sınır bölgelerine transfer edilebilmiş ve demiryollarının stratejik kullanımına rafine bir örnek oluşturmuştur.
Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuna vesile olacak demiryolu projeleri, Doğu Akdeniz’i Umman Denizi’ne bağlamayı hedeflemektedir. Arabistan yarımadasını, Yemen hariç tutulacak şekilde, kuzey-güney ekseninde entegre edecek projeler, Ürdün’ü de ulaşım merkezi olarak tasarlamaktadır. Suudi Arabistan’ın planladığı projesi itibariyle, Riyad’ı Ürdün sınırındaki El Hadisa’ya bağlayacak demiryolu hattı da benzer bir kazanım sağlayacaktır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin de hem Suudi Arabistan hem de Umman sınırlarına kadar geliştireceği demiryolu hatları, bölgeyi örümcek ağı gibi saracak stratejik bir araç olacaktır.
Bunlara ek olarak, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Mısır’ın darbeci lideri Sisi’yle 2016 yılında anlaşmaya vardığı ve devraldığı Tiran ve Sanafir adalarına dair projeleri de ilgi çekicidir. Akabe körfezinin girişinde konumlanan Tiran ve Sanafir adaları, 1950 yılında Mısır’a gönüllü bir şekilde terk edilmiş ve bu adaların, İsrail’e karşı geliştirilecek saldırı/savunma hamlelerinde işlevselleştirilmeleri öngörülmüştür. Tiran boğazının Mısır tarafından kapatılabilmesi, söz konusu adalardaki tahkimat sayesinde mümkün olabilmiştir. Hatta öyle ki 1956’daki Süveyş krizinin sonrasında İsrail, Sina yarımadasından çekilmekle birlikte, Tiran boğazını tutabilmesini sağlayacak teritoryal bir şeridi işgale devam etmiştir. Günümüzde adaların egemenliği, Suudi Arabistan’a devredilmiş ve bölgeye yönelik yeni projeler de gündeme gelmiştir. Bu projelerin başında ise Tiran ve Sanafir adalarını, Suudi Arabistan ve Mısır arasında inşa edilecek köprüye payanda kılmak gelmektedir. Böylece Suudi anakarası, Sina yarımadasıyla karayolu marifetiyle birleştirilmiş olacak ve tıpkı Bahreyn ile sağlanan bağlantı benzeri bir entegrasyonun önü açılacaktır. Böylece Sina yarımadasında kendiliğinden gelişecek Suudi etkisinden söz etmek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.
Özellikle Umman’ın demiryolu projeleri, bu bağlamda ilgi çekicidir. Umman’ın açıklanan projelerine göre ülke, kuzey-doğu ve kuzey-güney akslarında demiryollarıyla birbirlerine bağlanacaktır. Kuzeyde, Birleşik Arap Emirlikleri sınırında yer alan El Buraimi’den başlayacak hat, ülkenin doğusunda konumlanmış Sohar limanına ulaşacak. Sohar’dan başlayacak bir diğer hat ise ülkenin coğrafi merkezine doğru yol alarak, İbri’ye uğrayacak ve buradan da güney kıyılarında yer alan El Dukm limanına stratejik bir yay çizecektir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde inşa edilecek diğer hatlarla birlikte düşünüldüğünde, yarımadanın kuzey-güney aksında stratejik bir ulaşım/denetim imkanına kavuşacağını söylemek, abartılı bir çıkarım olmayacaktır.
Umman’da inşaatı planlanan demiryollarının varış noktaları da ayrıca stratejik bir tercihe işaret ediyor. Ülkenin doğusundaki Sohar limanı ve güneyindeki El Dukm limanı, Hürmüz boğazını by-pass etmeleri hasebiyle, olası istikrar bozucu hamlelerin etkisini de minimize etmiş olacaktır. Bu noktada, İran’ın mütemadiyen Hürmüz boğazını uluslararası geçişlere kapatma tehdidinde bulunduğu düşünüldüğünde, söz konusu hatlar hem ticari faaliyetleri stabilize edecek hem de olası bir politik istikrarsızlık halinde ilgili devletlere müdahale imkanını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Arap Baharı sürecinde Bahreyn’de gerçekleşen gösterilere, Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi’ne ait askeri birliklerin Kral Fahd köprüsünü kullanarak müdahale ettiklerini akılda tutmakta fayda var.
Söz konusu demiryolu ve karayolu projeleri, orta ve uzun vadede Arabistan yarımadasının stratejik entegrasyonuna kapı aralayacağı için oldukça mühim gelişmelerdir. Her ne kadar kısa vadede bir sonuç üretemeyecek olsa da İsrail’in Hayfa kentini hem askeri hem de ticari bağlamlarıyla Arabistan yarımadasına ve Umman denizine çıkartacak bir projeler silsilesi söz konusudur. Geniş bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ABD’nin değil belki ama İsrail’in ‘yüzyılın anlaşmasını’ ele almış olabiliriz.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html