BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Truman Doktrini sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Truman Doktrini sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

12 Ekim 2017 Perşembe

Türkiye Milli Eğitim Sistemi Milli mi?

Tamer Ashraf
Hükümet, 68 yıl önce milli eğitimi ABD’ye teslim eden Fulbright eğitim anlaşmasını artık sonlandırmalıdır.
ABD'nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlisi Metin Topuz'un FETÖ'den tutuklanması, İdlip operasyonu ve içeride CIA fonlarından ayrılan ödenekle faaliyet yürüten casuslara göz açtırılmaması gibi nedenlerden ötürü ABD Büyükelçiliği, "Türkiye'den başvurular süresiz durduruldu" açıklamasında bulundu. Mütekabiliyet esasına dayalı olarak cevabı anında verildi.

68 YIL ÖNCEKİ KİRLİ PLAN


Hükümet, 68 yıl önce milli eğitimi ABD’ye teslim eden Fulbright eğitim anlaşması da artık sonlandırmalıdır.

EĞİTİM BULUNMAZ BİR ARAÇ


Bilindiği gibi, 1947-49 yıllarında Sovyet tehdidine karşı Türkiye’yi bölgede kullanmanın ilk adımı olan Truman doktrini ve Marshall planı çerçevesinde Türkiye’ye yaklaşık 152,5 Milyon dolar yardım yapıldı. 

Ne var ki bu yardım adı altında verilen paralar ağır anlaşmaları da beraberinde getirdi.  ABD, bizden en mühim kurumlarımızdan biri olan “eğitimi” istedi.  

Çünkü Amerikan kültürünün aşılanması, zihinlerin köleleştirilmesi, uyuşturulması ve toplumda ciddi bir bilinç kaymasının yaşanması için eğitim bulunmaz bir fırsattı/araçtı.

EĞİTİM KOMİSYONU İMZALANDI


Bu amaçla 27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkında bir anlaşma imzalandı. 

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tereddüt dahi etmeden bu anlaşmayı imzaladı.

 Anlaşmanın 1. Maddesine göre; “Komisyon’un giderleri Türkiye’nin ABD’ye olan borcundan karşılanacaktı. 

ABD vatandaşlarınca yapılacak öğretim ve araştırma giderlerini de biz ödeyecektik. 

Anlayacağınız kendi paramızla kendimizi bağımlı hale getiriyorduk!

MİLLİ EĞİTİM SİSTEMİ CIA'YA BAĞLANDI


Milli eğitim sistemini CIA’ya bağlayan bu anlaşma ile ABD, ileriye dönük stratejik bir plan yapıyordu.

5. maddesi ise korkunç;  "Komisyon; 4’ü Türkiye vatandaşı, 4’ ABD vatandaşı olmak üzere 8 üyeden oluşacaktır. 

ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi, komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir!

Komisyonun ABD vatandaşı olan 4 üyesinden 2’sinin elçilikteki CIA ajanları arasından seçildiğini söylememize gerek yok sanırım.

SÖMÜRGECİ İSİM İŞ BAŞINDA


Bu komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programını belirlemekti.  

Projenin mimarı; dönemin ABD başkanı Truman’ın meşhur doktrinini “eğitim ve kültür” alanında projelendiren kişi olan senatör William Fulbright’tı. Fulbright, aynı zamanda Latin Amerika ülkelerinde de benzer projeleri ile bilinen sömürgeci bir isim.

2015 YILINDA VERDİĞİ RÖPORTAJA DİKKAT


Bugün projenin başında kızı Harriet Fulbright bulunmaktadır. 

2015 yılında Amerika dışındaki ilk Fulbright Enstitüsü’nün açılışına katılmak üzere Türkiye’ye gelen Bayan Fulbright tabi ki Hürriyet’e verdiği röportajda “Türkiye’nin anahtar bir ülke olduğunu biliyorum” diyerek eğitimin önemine dikkat çekmişti.

Bakınız, 1994 yılında eğitim dünyasına giren Milli Eğitim Geliştirme Komisyonu’nun 60 personelinden 40’ı Amerikalı idi. Komisyonun başında da L.Cook isimli bir Amerikalı bulunuyordu. MEB Başdanışmanı ise Howard Reed idi. Siz şimdi buradan eğitimin ne kadar “milli” olduğunu hesap edin.

ŞEYTANİ PLAN VE FETÖ


Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı/teslimiyeti Truman Doktrini, Marshall Planı ve Fulbright Anlaşmasıyla olmuştur. 

Fulbright anlaşması aynı zamanda bir CIA projesi olan FETÖ’nün eğitim dünyasına açılan bir kapısıydı. 

Yıllardır güya antiemperyalist sloganlarla yeri göğü inleten solcularımız bu anlaşmayı gündemlerine bile almadı. 

Çünkü onların birinci gündem maddesi;  fakir Anadolu çocuklarının dini inançlarıyla kavga etmekti. Kaldı ki Fulbright onların eseridir!

68 yıldır ABD Büyükelçilerinin müfredatta ve eğitim politikalarında etkin rol oynadığı bu anlaşmayla eğitim sistemimiz Amerikan kültürüne hizmet etmektedir.  Ders kitaplarımızdaki Osmanlı sövgüsü boşuna değildir. 

Normalde hiç haç bulunmayan kulelerin bizim ders kitaplarımızda haçlarla donatılması boşuna değildir. Türk çocuklarının tarihi ve kültürel değerlerinden koparılması boşuna değildir.

Bugün bu anlaşma hala yürürlüktedir. Çünkü onlara göre “Türkiye anahtar ülke.” Fulbright'ın ülkemizden sadece 2008, 2009 ve 2010 yıllarında geleceğin liderleri olarak yetiştirilmek üzere seçtiği 100'den fazla isim yer almaktadır.


Bir ülkenin zihnini ancak eğitimle esir alabilirsiniz. Bir nesli ancak eğitimle yozlaştırabilirsiniz. 

Neden anlamak istemiyorsunuz, FETÖ, Fulbright eğitim anlaşmasıyla eğitim sitemine yerleştirildi. Bu anlaşmayla çocuklarımız emperyalizme göbekten bağlandı. 

Bu anlaşmanın artık feshedilmesi gerekmektedir. Çocuklarımızı Amerika’nın elinden kurtarın!

26 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişten Günümüze ABD’nin Ortadoğu Politikası


ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi, kuruluşundan önce başlayan misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu faaliyetler, I. Dünya Savaşı’na kadar ticari ve kültürel alanda, fazla bir gelişme göstermeden devam etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu politikası, başkanlarının adları ile anılan doktrinler çerçevesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’daki muhtemel politikaları Sovyetler Birliği eksenli şekillenmiş ve Sovyetler Birliği Parçalandıktan sonra ise temel politikası ‘terörizmle mücadele’ şeklinde değişmiştir.
11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin günümüze kadar geçerliliğini koruyan politikaları değişmiş ve Başkan Bush’un ‘Ya bizimlesiniz ya teröristlerle’ şeklindeki söylemi ile dünyayı adeta Soğuk Savaş dönemi gibi iki kutuplu bir şekle sokmuştur. Ardından gelen Afganistan ve Irak saldırıları ile terörizm ile mücadele dönemini başlatmış olduğu açıkça görülmüştür. Uluslararası siyasal sistemi temelinden sarsan bu olaylar ABD’nin uzun zamandan beri denetlemeye çalıştığı enerji kaynaklarına (petrol) da hâkim olmasını sağlamıştır. ABD sözde ‘demokratikleştirme, özgürleştirme’ sloganları ile girdiği Irak’ta halen varlığını devem ettirmekte ve uluslararası toplumda her alanda hegoman güç olduğunu kanıtlayana kadar da duracağa benzemektedir. ABD son zamanlarda da İran’ın nükleer santralleri konusunda tereddütlü olduğunu uluslararası topluma açıklaması akla “Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a mı saldıracak” sorusunu getirmektedir.
Gerçekleşen bu olaylar bağlamında çalışmada ilk olarak Ortadoğu’nun jeopolitik durumu ve II. Dünya Savaşının bitimine kadar Ortadoğu’daki genel durum analiz edilecektir. Daha sonra değişen uluslararası sistem bağlamında ABD’nin Ortadoğu’da şekillenen politikasından ve SB ile giriştiği mücadelelerin Ortadoğu boyutunun ekonomik ve politik yanı çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda bir diğer durum ise; Sovyetler Birliğinin dağılması ile Soğuk Savaş dönemine hâkim olan Uluslararası sistemin çökmüş olması ve ABD’nin bölge ile olan bağlantılarının ‘yeni dünya düzeni’ bağlamında yeni bir şekil almış olmasıdır. Son olarak da 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ile Amerikan güvenlik stratejilerinin çökerek yeni bir yapı alması ve bu bağlamda hayalini kurduğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ bağlamında Afganistan ve Irak işgalleri incelenecektir. Bunun yanında ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin günümüzde ortaya çıkan ve ileride ortaya çıkması muhtemel bölgesel ve bölge dışı uluslararası siyasi etkilerinin neler olacağının tartışılması ve günümüzdeki Amerikan askerlerinin bu bölgede gerçekleştirdiği eylemleri açıklamak açısından önemlidir.
I- Ortadoğu’nun Jeopolitik Konumu ve Soğuk Savaş Öncesi Ortadoğu’daki Genel Durum
Coğrafi, ekonomik ya da siyasi olarak bölgeler özelliklerine göre şekil alırlar. Aynı zamanda diller, dinler ya da mezhepler bölgeye şekil vermede ve tanımlamada esas alınabilir. Kısaca bir bölgeyi tanımlamada anlamlı ve sistemik ortak özellikler bulunmalıdır. Bu esasları göz önüne aldığımızda Ortadoğu diye bir bölge tanımlaması olmamaktadır. Günümüzde ‘Ortadoğu’ olarak adlandırılan coğrafya; Türk- İran havzası (Türkiye, İran, Afganistan) Arap Yarımadası (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen) Bereketli Hilal diye tabir edilen bölge (Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır‘dan müteşekkildir. Orta Doğu, oldukça geniş bir alana sahip ve barındırdığı petrol rezervleri sebebiyle büyük devletlerin ilgisini daima üzerine çekmiş bir bölgedir. Yaklaşık olarak 15 milyon km² alana ve 450 milyon nüfusa sahiptir. Bölgenin sınırları net bir şekilde çizilememekte, ancak sınırların belirlenmesinde en büyük etken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) değişik zamanlardaki stratejileri olmaktadır. Ortadoğu adeta medeniyetlerin beşiği durumunda olup başta İslam dini olmak üzere Hristiyanlığın, Yahudiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Deniz havzası bakımından dünyada çok önemli geçiş yollarının bulunduğu ( Süveyş, boğazlar, Basra körfezi vb..) önemli bir alandır. Ayrıca bölgenin bu özellikleri yanında ekonomik anlamda da son derece hayati bir öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin %70’i doğal gaz rezervlerinin ise %35’i bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölgede egemenlik sağlama bir devlete dünya hegemonyasını ele geçirme ya da sürdürme; kimin ne kadar üreteceğine ya da tüketeceğine karar verme yetkisini elinde bulundurma olanağını vermektedir.[1]

Çok uzun bir süre Osmanlı yönetimin çerçevesinde kalan Ortadoğu, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde Batılı emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamış, I. Dünya Savaşı sonunda da tamamen Batı kontrolüne girmiştir. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen İngiltere ve Fransa, özellikle Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesiyle birlikte Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki radikal Yahudi milliyetçiliği. Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamit zamanında girmek istemişler ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı.[2] Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu‘nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’nun doğusunda hâkim güç İngiltere olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere İmparatorluğunu tasviye ederken, yavaş da olsa terk ettiği bölgelerden birisi Ortadoğu’dur.
II. Dünya savaşından sonra bölgeyle ilgilenmeye başlayan ABD ve Sovyetler Birliği (SB) olmuştur. Ama ABD ve SB’nin bölge ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilgilenmeye başladıkları gibi bir görünüm varsa da, bu ABD için geçerli değildir. ABD’nin bölgeye yönelik politikası 1920’lerde bölgede petrolün varlığının fark edilmesiyle ve buna paralel olarak Amerikan petrol şirketlerinin bölgedeki petrol ayrıcalıklarından pay kapma yarışına dâhil olmalarıyla beraber başlamıştır. ABD’yi orta doğuda başat güç haline getiren durum ise 1956 Süveyş Bunalımı‘dır. Ancak ABD’nin bölgeyle askerî angajmanı esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası yıllara, yani Soğuk Savaş XE “Soğuk Savaş” yıllarına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın askeri, ekonomik ve siyasi liderliğini üstlenen ABD, savaştan önce İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerden doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda zenginleşmesi ile birlikte biriken sermayenin dışa açılması sağlanmış ve yatırım amacı dışında kar amacı da güdülmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu petrollerine ilgisinin artması söz konusu olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu bölgesinde kendisinin de bulunması gerektiğini anlaması 2. Dünya Savası sonrasına rastlar. Bunun en önemli nedeni Soğuk Savaşın getirdiği algılama sonucu ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgeye inmesini önlemek istemesiydi. SB’nin Ortadoğu’ya yönelişi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Türkiye üzerinden olmuştur. SB’nin 19 Mart 1945’de Türkiye’ye verdiği nota ile iki ülke arasında büyük bir gerginlik başlatmıştır. SB boğazlardan üst istemeye başlamış ve gelişen bu olaylar sonrasında ABD gelişmelere müdahale ederek Postdam konferansında Sovyet girişimini gündeme getirmiştir.[3] Neticede iki kutuplu dünya sisteminde kutbun birini oluşturan ABD, bu özelliğine uygun bir rolü uluslararası arenada oynamak zorundaydı, bunun için de enerji kaynaklarına ya sahip olmalı ya da yakın olmalıydı. Kısaca ya bu kaynakları kontrol etmeliydi ya da en azından kutbun diğer ucunun stratejik hedeflerini gerçekleştirmesine mani olmalıydı. II. Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya sistem olarak iki kutuplu bir yapı almıştır. Soğuk Savaş yılları da başlamış ve dünya yeni bir şekle bürünmeye hazırlanmıştı.
II-Soğuk Savaş Dönemi ve ABD’nin Ortadoğu Politikası


Soğuk savaşın ortaya çıkardığı durum çift kutuplu bir yapı teşkil ediyordu ve ABD Batının önderliğini üslenmişti. Karşısında ise komünizmin öncülüğünü yapan SB vardı. Zaman zaman değişiklikler göstermesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğu ile ilgili genel politikasını değiştirmeyen ABD, bu tarihten sonra, Sovyetlerin bir tehdit olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Ortadoğu politikasını, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engellemek şeklinde değiştirmiştir. Bu politika soğuk savaş döneminde devam etmiş ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır.[4] ABD’nin uluslararası sistemde lider konumunu kazanmaya başlaması, II. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan liberal düşünce ve değerlerin Batı Avrupa ve büyük ölçüde de Üçüncü Dünya ülkeleri elitlerince benimsendiği, diğer taraftan da, bunları reddeden karşı kampın etkin biçimde çevrelendiği döneme denk düşmektedir. ABD soğuk savaş yıllarında üstlendiği Batı Bloku liderliğini iyi bir şekilde yerine getirmesi için ekonomik ve stratejik öneme sahip olan petrole sahip olması gerekiyordu.

Soldan sağa, ABD başkanı Truman, George C. Marshall, Paul Hoffman ve Averell Harriman (Oval Ofis)

Amerika’nın 2. Dünya savası sonrası güvenlik politikasını Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi oluşturmuştur. Çevreleme doktrini gereği, İkinci Dünya Savası’ndan harap olarak çıkan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik bir ekonomik yardım yapılması planlanıyordu. ABD Dışişleri bakanı George Marshall sıkıntıdaki Batı Avrupa ülkelerini savaş sonrası durumlarını düzeltmek için bir program hazırlamaya davet etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıları uzun dönemde ABD içinde kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu bağlamda Marshall planı ABD kongresinde kabul ediliyordu. Bu plan ekonomik anlamda Sovyetleri çevrelemeye yönelik ve ekonomik sıkıntı çeken devletlerin komünizmin etkisi altına girmesini önlemek içindir. Zaten Truman Doktrini‘nin temeli, Amerikan yöneticilerinin sürekli ve ağır bir Sovyet tehdidi altında bulundukları korkusudur.
Truman Doktrini’nin uygulanmasında Sovyet tehdidini engellemek ve ekonomik kaygıların oynadığı rol kadar, Wilson ilkelerine dayalı bir dünya oluşturmak da vardır. Truman Doktrini’nin ilanından sonra, ABD bu doktrini Ortadoğu’ya da genişletmek için İngiltere ile birlikte girişimlerde bulundu. Ancak bu dönemde SB’nin sınır komşusu olduğu Türkiye ve İran dışında Ortadoğu’da etkinliği çok azdı. Bu yüzden kendilerini Türkiye gibi tehdit altında hissetmeyen Arap devletleri doktrinin Ortadoğu’ya genişletilmesine izin vermediler.[5]
SB’nin Ortadoğu’ya yönelik diğer harekâtı ise İran üzerinden olmuştur. Alman ordularının 1941’de SB’ne saldırmaları üzerine, SB’ de İngiltere ile arasındaki irtibatı sağlamak için İran’ı işgal etmişler ve aralarında 29 Ocak 1942’de imzaladıkları anlaşma gereği savaşın sona ermesinden itibaren 6 ay içinde birliklerini bu bölgeden çekeceklerini taahhüt etmişlerdir. Savaş sona erdikten sonra İngiltere İran’dan askerlerini çekmiş, fakat SB çekmemiştir. Daha sonra İran ile SB arasında yapılan anlaşma sonucu Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilmişlerdir.[6]
İran olayından iki yıl sonra 1948’de İsrail devleti kurulmuş ve Ortadoğu’daki çatışmalar Arap-İsrail eksenli olarak günümüze kadar süre gelmiş ve bundan sonraki süreçte de adil bir çözüm bulunana kadar devem edeceğe benzemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının devem etmesinde kilit bir role sahip olan İsrail saat 16.00’da kurulmuş ve aradan yarım saat bile geçmemesine rağmen saat 16.30 civarlarında ABD tarafından tanınmıştır. SB tarafından da saat 17.00’de tanınmış ve “manda” yönetimi bitmiştir. İsrail Devletinin kurucusu Ben Gurion, Tel-Aviv’den Amerikan halkına teşekkür mesajı gönderirken, Arap uçakları kenti bombalamağa başlamışlardı.[7]
Yıllardır bölgenin liderliğini üstlenen İngiltere ve bölge ülkelerinin birbiriyle ters düşmeye başlamasıyla ABD yavaş yavaş bölgenin koruyuculuğunu üstlenmeye başladı. Bu nedenle ABD, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya doğru yayılmasını önlemek için bölge ülkelerini Batı destekli bir savunma örgütü içinde bir araya getirme kararı aldı. ABD, örgüte liderlik yapacak ülke olarak laik ve demokratik Türkiye’yi görmekteydi. İlk olarak Nisan 1954’te Pakistan ile Türkiye arasında Dostluk ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma her ne kadar diğer Arap devletlerinin katılımına açık olsa da Arap devletleri, bu işbirliği anlaşmasını Batılı devletlerin yeni bir oyunu olarak gördüklerinden Pak’ta katılmadılar. Bağdat Paktı 1955 yılında Türkiye ve İran arasında imzalandı. Daha sonraları pakta Irak, Pakistan ve İngiltere de katılmıştır. ABD Bağdat Paktına üye değildir çünkü diğer Ortadoğu ülkeleri ile zıtlaşmak istemiyordu. Irak anlaşmaya ek bir madde koydurarak İsrail’in pakta girmesini istememiştir. Bu gelişme sonrasında İsrail kurulan paktın kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılıyor. Ayrıca Pakt’ın üyelerinden olan Irak’ta meydana gelen darbe sonucu ve Irak’ın giderek SSCB’nin etkisine girmesinden sonra Irak darbeden bir yıl sonra, yani 1959 yılında Bağdat Pakt’ından ayrıldı. Irak’ın paktan ayrılması ile diğer ülkeler bir araya gelerek paktın adını Merkezi Anlaşma Örgütü (Central Treaty Organization CENTO 1959) olarak değiştirdiler.
1952 Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesi ile Batı yanlısı bir politika izlemeyen Mısır, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Anti-Batı Arap kamuoyu’nun temsilcisi durumuna yükselmiştir. 1955 yılında Gazze şeridinde İsrail-Mısır çatışmalarının başlaması üzerine Mısır, İngiltere ve ABD’den silah satın alma talebinde bulunmuştur. SB’nin silah satma teklifi de ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmemiştir. Bunun üzerine Mısır Çekoslovakya’dan silah satın alma anlaşması yapmış ve böylelikle SB de tekrar Ortadoğu politikasına dönmüştür. Mısır Nil nehri üzerinde yapılması planlanan Avsan barajı için ABD’’nin zorluk çıkarması üzerine[8] Süveyş kanalını millileştireceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine İngiliz-Fransız-İsrail görüşmeleri sonucunda, İsrail Mısır’a saldıracak ve İngiliz-Fransız birlikleri müdahale edecek bu şekilde kanaldaki çıkarları güvence altına alınacaktı. 1956’da İsrail Sina yarım adasını işgale başladı ve İngiltere ve Fransa mısıra bir nota göndererek çatışmaların durdurulmasını istedi. Mısır’ın notayı reddetmesi üzerine İngiliz ve Fransız kuvvetleri 5 Kasım’da müdahalede bulunmuştur. ABD ve SB’nin Birleşmiş Milletler’de baskı yapmaları ve veto hakkını kullanmaları sonucunda İngiltere ve Fransa saldırıları durdurdu. İngiltere ve Fransa’nın bu veto karşısında çekilmeleri bir bakıma onların ‘büyük güç’ olmaktan çıkmasına sebep oldu. Aslında başkan Eisenhower’ın bu üç saldırgan devlete karşı tutumu görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değil ve tamamen taktik gereğiydi. Zira ABD’nin bu devletlerle temel konularda bir anlaşmazlığı yoktu ve millileştirme girişimi Eisenhower’ın da hoşuna gitmemişti.[9] 1956 Süveyş buhranının en önemli neticesi, Sovyet Rusya’nın Mısır’ı bir kez daha kurtarmasıydı. Dolayısı ile Sovyetlerin Arap dünyasında prestiji artmıştır. Başka bir ifade ile İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmıştır. Nasırın ve SB’nin Ortadoğu’daki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün artırmışlardır. [10]



Bütün bunlara rağmen Süveyş krizinin ardından bölgede Sovyet etkisinin artması üzerine Başkan Eisenhower, kendi adı ile bilinen bir doktrin ilan etmiştir. Eisenhower 5 Ocak 1957’de kongreye gönderdiği mesajında şu konularda kendisine yetki verilmesini istemekteydi. Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içinde olan Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapılması; bunlardan askeri yardım isteyen ülkelere askeri yardım da yapılması; uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan herhangi bir devletten gelecek silahlı, bir saldırıya karsı ve bölge devletleri istediği takdirde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması.[11] Eisenhower Doktrinin asıl amacı, İngiltere’nin zorunlu olarak bıraktığı boşluğu doldurmak ve batılı ülkeler için son derece önemli olan petrolün düşman eline geçmesini önlemek olsa gerekir. Ayrıca bu bölgeye komünist etkisinin girmesinin önlenmesi ve ilerde büyük anlaşmazlıklar çıkarabilecek Arap-İsrail savaşını, komünist müdahalesi olmadan serbestçe çözebilmek olanağının yaratılması da düşünülmüş olabilir. Kısaca Eisenhower Doktrini’nin tüm Ortadoğu ya yaygınlaştırılması çabası olarak değerlendirilebilir. Eisenhower Doktrininin en önemli sonucu, soğuk savaşın yeniden hızlanmasında bir basamak oluşturması ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale olanaklarını artırması aynı zamanda da Ortadoğu da İngiltere ve Fransa’dan bağımsız politika izleme olanağını sunmasıdır.[12] Bunun sonucunda Ortadoğu’da Avrupa devri kapanıyor ve süper güç devri başlıyordu.
Nixon, 1970’lerdeki dünyanın 1960’lardaki dünyadan çok farklı olduğunu görmüş ve Amerika’nın eskiden olduğu gibi dünyanın her yerinde komünist güçlerle çatışma içine girmesinin ve silahlı çatışmalara sürükleyecek sorumluluklar almasının mümkün olamayacağını görmüştür. Bu düşüncelerden sonra yumuşama(detant) dönemi başladı ve bir başka olarak da Nixon Doktrini ortaya çıkmıştır. 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda dile getirilen ve kendi adı ile anılan Doktrin de Nikson, “uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin sona ermiş olduğunu ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının gerektiğini” ifade ederek, “ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini” belirtmekteydi. Zaten Nixon Doktrini’nin özü, “Bundan böyle bölgesel çatışmalara ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağını ve yerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği” oluşturmaktadır.[13] Nitekim koşullar dikkate alındığında Nixon Doktrini’nin önemli bir nitelik de kazandığını ve bölgede Irak’ın dışında iki büyük devlet olan İran ve Suudi Arabistan’a silah transferini artırılmasını öngören ‘İki Ayaklı’ politika uygulamaya konulmuştur.[14] 1979’daki İran devrimi ve Afganistan’ın SB tarafından işgaline kadar devem eden süre içerisinde bu politika egemen olmuştur.
Bunlardan hariç Ortadoğu bölgesinde gerilim durmuyordu ve Ekim 1973’de bölge için iki önemli hadise gerçekleşmiştir. Arap orduları ilk kez İsrail karşısında sınırlı da olsa başarı kazanmışlardır. Bunun yanısıra 19 Ekim 1973’de petrol üreten Arap ülkeleri ortak hareket ederek petrol ambargosunu başlatmışlardır. Ambargo batılı ülkelere petrolün güvenli akışından sorumlu olan Birleşik Devletleri Arap-İsrail uyuşmazlığına çözüm aramaya itmiştir. Ama sonuçta petrol şirketlerinin çoğunun Amerikan şirketleri olduğu düşünülecek olursa bu ambargodan ABD’nin çok fazla etkilendiği düşünülemez. Ancak petrol fiyatlarındaki ani artıştan sağlanan petro dolarlar tekrar Batı’ya yatırım olarak dönerken gelişmiş ülkeler kısa bir süre sonra maliyet artışını mamül malların fiyatlarına yansıtarak bunu telefi etme yoluna gitmeye başladılar ve bu durumda bunlardan en fazla etkilenen de sonuçta yine az gelişmiş yoksul ülkeler, yani üçüncü dünya ülkeleri olmuştur.
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması ve İran’da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde ABD dış politikasında önemli değişikler yapacak olan Carter Doktrini ilan ediliyor ve 1970-1980 dönemine hakim olan Nixon Doktrini dönemi kapanmış ve yeni bir döneme girilmiş olunuyordu. Bunun sonucunda Başkan Carter 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmada, “Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahaleler ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini” belirtmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin Irak-İran Savaşının başlaması üzerine bölgede askeri varlığını arttırdığı görülmektedir. Savasın yayılması üzerine petrol yatakları ve dolum tesislerinin İran’ın hava saldırısına uğraması üzerine savunma kapasitesini artırma amacıyla AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a göndermiştir.[15]
İran’da ABD yanlısı bir politika izleyen Şah rejimi Humeyni ve yandaşları tarafından yıkılınca bölgede sorunlar hat safhaya ulaşmıştır. Devrimin %90’ı şii olan bir ülkede gerçekleşmesi, %60’ı Şii olan Irak’ta tedirginlikle karşılandı ve Saddam’ın rejiminde değişiklik yapacağı korkusu açısından Baas rejimi açısından oldukça önemlidir. İran’da başlayan bu yeni akım Irak dışında diğer Ortadoğu ülkelerinde de etkisini gösterdi. Devrim sonucunda İran-Irak ilişkileri boyut değiştirmiş Şatt-ül Arap’ın denetim hakları, Basra körfezinde söz sahibi olma mücadelesi ayrıca din ve etnik konulardaki farklılıklar iki ülke arasındaki gerginliği artırdı. Körfez bölgesinde denetim Şah Pehlevi zamanında ABD ile işbirliği içinde olan İran’ın elinde bulunuyordu. Devrim sonrası ABD-İran ilişkileri bozulmuş ve körfez denetimine Irak ve Suudi Arabistan’da talip oldu. Sorunların başlaması üzerine Irak-İran arasında 22 Eylül 1980′de savaş başladı.
Amerika Birleşik devletleri,, İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere 1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.[16] ABD savaş sırasında iki ülkeyi de dengeleme anlamında politika izlemiştir. Savaş sırasında kim yenilgi halindeyse ona yardım etmiş ve körfez bölgesinde güçlü bir devletin ortaya çıkmasını istememiştir.
Soğuk Savaş’ın ve SSCB’nin sona ermesi ile çift kutuplu sistem sona ermiş ve tek kutuplu sistemin başlaması bütün dünyada istikrarsızlıklara yol açmıştı. Ortadoğu bölgesine de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında en çok sorunla karsı karsıya kaldığı ancak hayati çıkarlarını da korumak zorunda olduğu bir bölgeydi. Bu nedenle Irak’ın Kuveyt’i işgaline de hiçbir ses çıkarmamıştır. Soğuk savaşın sona ermesi ile ABD’nin Ortadoğu’da ki durumu ve Ortadoğu da ki sorunlar yeni bir hal almıştır.
III- Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve ABD’nin Ortadoğu Politikasi
Soğuk Savaş sonrası ABD, ‘Büyük Tasarım’ diye adlandırdığı ve dünya sistemindeki tüm ülkelerde Serbest Piyasa Ekonomisine bağlı, liberal değerleri benimsemiş parlamenter demokratik siyasal modelin hâkim kılınmasını içeren bir hareket benimsemiştir. Bu söylem ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı politikalarda da açıkça görülmektedir. ABD’nin tek süper güç olduğu Soğuk Savaş sonrası dünya sistemi, ekonomik ve siyasal açıdan çok kutuplu, askeri açıdan ise tek kutuplu bir şekil almış durumdadır. Batı dünyası Soğuk Savaş yılların da tüm kötülüklerin kaynağında Sovyet ideolojisini görmüştür. Soğuk savaş sonrası dönemde ise bu durumdan çok farklı olarak özellikle Ortadoğu ve Balkanlar ekonomik ve askeri açıdan çözülmemiş sınır sorunları ve dinsel fanatizm gibi olaylarla sürekli savaş halinde olmuştur. ABD soğuk savaş yıllarında devletleri, Sovyet ideolojisinden duydukları korku nedeni ile korumak ve demokratik bir yapı vaadiyle kendi etrafında toplamış ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Irak-İran savaşı sırasında Batı dünyasının tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyet Rusya ve sosyalist ülkeler, Irak’ı desteklemişlerdir. Çünkü 1979 Şubatında İran da kurulan teokratik, Şii ve İslami radikal rejimin, daha ilk günden bütün komşularına ‘devrimci ihracı’ çabasına girmesi büyük endişe yaratmıştır. Savaşı her iki tarafta kazanamamış ise de savaşın sonunda İran tehlikesinin de ortadan kalktığı bir gerçektir. Ne var ki, bir İran tehlikesi ortadan kalkarken, hiç kimse bir Irak tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünmemiştir.[17] Soğuk savaş sonrası bölgesel nitelikli başlayan ama daha sonra küresel bir boyut alan en önemli gelişme Irak’ın Kuveyt’e saldırısıdır. Burada akla gelen soru Saddam’ın Kuveyt’i neden işgal ettiği ve ne düşünceleri olduğudur. Saddam en başta soğuk savaş sonrası gelişmelerini kendi üzerindeki denetleyici faktörün kalkması şeklinde yorumlamıştır. Bir diğer sebep ise İran-Irak savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler Irak’a yüklü miktarlarda para vermişlerdi ama 1988 de savaş bitince bu paraları geri istemişler ve Saddam da paraların geri istenmesini hazmedememesi ve en önemlisi de Irak’ın Kuveyt’i kendi toprakları üzerinde İngiltere tarafından kurulmuş yapay bir devlet olarak görmesi ve Kuveyt ‘in Osmanlı zamanından beri Irak topraklarında olduğunu idda etmesi gibi sebepler Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine sebep olmuştur.
Bunlardan başka ekonomik olarak; Kuveyt’in 1980’den bu yana kendisine ait olan el-Rumeyla petrol bölgesinde petrol kuyuları açarak, diğer taraftan petrol üretimini artırması nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi ve Irak’ın ekonomik kayba uğramasıdır. Irak’ın ABD’nin kendisini İran-Irak savaşında desteklemesi nedeniyle bu konuya ılımlı yaklaşacağını sanması, sekiz yıl süren bir savaştan sonra İran’ın kendisine bir cephe açamayacağını düşünmesi ve son olarak da İran tehlikesinden Arap dünyasını kurtaran bir devlet olarak bölge devletlerinin bu işgale ses çıkarmayacağını düşünmüştür. Bir diğer ekonomik sebep ise Kuveyt’e olan borçlarından kurtulmak istemesidir.[18]
ABD savaşa neden müdahale etti? ABD ilk başta Kuveyt’i işgal eden Irak’ı cezalandırmazsa biliyor ki Irak bölgede 260–270 milyar varil petrole sahip olan Suudi Arabistan’ı da rahatça işgal edebilecekti. Bir diğer neden ise Ortadoğu’da uyguladığı politikasının temel taşı olan İsrail’in de Irak tarafından işgal edilebilmesi ihtimalidir. Bir de SB’nin yıkılması ile artık Ortadoğu’ya müdahaleyi kolayca gerçekleştirebilmesidir. Bunun en açık kanıtı da Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına tepki gösteren ülkeler arasında Sovyetlerin de olmasıdır. ABD körfez savaşı nedeni ile Suudi Arabistan’a daha çok kuvvet yığdı ve politikasını da bir bakıma sağlamlaştırmış oldu.


Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında BM örgütü ve özellikle Güvenlik Konseyi uluslararası soruna yönelik olarak, 1945’den sonraki dönemden beri, hiç olmadığı kadar etkin bir konumdaydı. Bu doğrultuda ABD’nin öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi 660, 661, 662, 664, 665, 666, 667, 669, 670, 674 ve 677 sayılı kararları alarak Irak’ın Kuveyt’ten koşulsuz olarak derhal çekilmesini ve sorunun taraflar arasında görüşmeler yoluyla çözülmesini istemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı 661 sayılı karar, Irak ile her türlü ticareti yasaklarken, meşru Kuveyt Hükümeti’nin mal varlıklarının korunması için üye ülkelere çağrıda bulunuyordu. Bütün çabaların sonuç vermemesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren 678 sayılı kararı kabul etti. Bu karara göre Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar BM’nin kararlarına uyması için süre tanınmaktaydı. Ama Irak verilen süre içinde çekilmemiş körfez savaşı başlamıştır. Görüldüğü gibi ABD artık giriştiği eylemlerde BM’i arkasına alarak hareket etmiş ve yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullanmıştır. Körfez savaşı sonrası ABD bölgede en etkin güç konumuna gelmiş ve Ortadoğu politikasını oluşturan; İsrail’in güvenliği, kendi çıkarlarına başkası tarafından gelebilecek engellemeleri ve petrolün uygun bir fiyattan dünyaya açılması sağlamıştır. Kendi stratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgenin korumacılığını üstlenen ABD yaptığı müdahale ile bölgenin tepkisini çekmiştir ve bölgede anti-amerikan bir dalganın esmesine sebep olmuştur. Uluslararası politika açısından ise soğuk savaş sonrası uluslararası politikada meşru olmayan kuvvet kullanımına karşı, ABD dış politika yöneliminin uluslararası toplumda bulduğu destek, yeni dünya düzeninin belirsizliklerine karşın, güvenlik risklerinin en aza indirgendiğinin varsayılmasına yol açmıştır. Adım adım 11 Eylül olaylarına gelirken Clinton’la beraber başlayan, barış içinde bir dünya atmosferi beklentisi George W. Bush dönemiyle birlikte tarihe karıştı. IRA silah bırakmaya girişirken, Barak-Arafat görüşmesinin ucunda Nobel Barış Ödülü beklenmeye başlanmışken önce İsrail’deki seçimlerde Şaron’un kazanması ve hemen onu takip eden 11 Eylül şoku ABD’nin bütün savunma algısını değiştirmiştir.[19]
IV- 11 Eylül ve ABD’nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren izlediği stratejiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra uluslararası sistemde yaşanan somut gelişmeler akademik ve siyasi çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu açıdan pek çok şeyi değiştiren, 11 Eylül, her şeyden önce Amerikan güvenlik algılamalarını da değişikliğe uğratmıştır. Soğuk Savaş sonrasın da ABD’nin bu ana kadar karşılaşmış oldukları sorunlar doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelmiş tehditler değildi. Ama bu tarihten sonra artık sorunları yanı başında hisseder duruma gelmişti ve bunun içinde 11 Eylül gerisinde izlemiş olduğu parametreleri artık değiştirmesi gerektiğini milyonların gözleriyle gördüğü ‘ikiz kuleler’ saldırısı ile görmüştür. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD, soğuk savaş yılları boyunca çok boyutlu bir temele oturtmaya çalıştığı güvenlik stratejilerini tek bir noktaya odaklamıştır: Terörizm ile mücadele. Bu gelişme aynı zamanda 2001 Ocağında işbaşına gelen Bush yönetiminin Clinton sonrası dış politikaya getirdiği daha agresif ve müdahaleci üsluba yeni bir meşruiyet de kazandırmıştır.[20] Beyaz Saray dünyayı adeta, ‘bizden yana olanlar ve olmayanlar’ diye ikiye ayırıyordu. 11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olayların ve Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır. Bush yönetiminin 20. ayında ve 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır.[21] 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan ‘Bush Doktrini’ açıkça dünyayı dünya’yı soğuk savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır. Bush, 26 Eylül’de kongredeki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini, ya bizimlesiniz, ya teröristlerle ifadesi ile ikili ayrım yaptığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Soğuk savaş sonrası ABD, tehdidi soğuk savaş yıllarındaki gibi Sovyet tehdidinden almıyordu. Yeni tehdit terör… Nitekim Başkan Bush; 14 Eylül 2001’de The National Cathedral’da yaptığı konuşmada, “ABD’nin, küresel uzantıları olan teröristlere karşı savaş yaptığı” ve bu savaştaki “düşmanın, masum kişilere karşı yürütülen önceden tasarlanmış siyasi amaçlı şiddet anlamında, terörizm” olduğu belirtildikten sonra, teröristler ve bilerek bunları barındıranlar veya yardım edenler arasında bir ayırım yapılmayacağı ve bunlar arasından da özellikle kitle imha silahlarını edinmeye veya kullanmaya çalışanların hedef alınacağı; ABD’nin, vatandaşlarını, nerede olursa olsun çıkarlarını korumak için “tehdit sınırlarına ulaşmadan teşhis ve imha” yoluna gidileceği ve bu konuda “gerekli olduğunda tek başına hareket etmekte” tereddüt etmeksizin “kendini koruma hakkını kullanarak bu teröristlere karşı önceden davranıp (by acting preemptively)” ülke ve halka zarar vermelerinin önleneceğini açıklamıştır.[22]
Bush Doktrini’nin, zaman içinde yeni ilavelerle uygulama alanının genişletildiği görülmektedir. ‘Önleyici savaş stratejisi’ adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi önleyici savaş ve önceden saldırı kavramları doğrultusunda artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymaktadır. Bu stratejinin özü, tehdidin niteliğine de kullanılacak silahların insiyatifine de ABD yönetiminin karar vereceğidir.[23] ABD’nin geliştirdiği bu yeni stratejiyi 11 Eylül ile birlikte Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Saddam’a yönelik hamlelerin yanı sıra bu terörü desteklediğini düşündüğü belli başlı ülkelere yönelik sert bir tutum takındığından görmekteyiz.


a. 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan işgali
ABD; 11 Eylül saldırıları ile yaşadığı şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, bu saldırılarda yirmi binden fazla kişinin ölümüne neden olduğundan dolayı, bir zamanlar Afganistan’daki Rus işgaline karsı kullandığı yani kendisinin yetiştirdiği terörist Usame Bin Ladin’i suçlamıştı. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırısını düzenleyen El-Kaide yöneticilerinin ve militanlarının barındığı yer olarak gösterdiği Afganistan’ı hedef almıştı. ABD’nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği stratejiler açısından talibanın Afganistan’da barınması ABD için tamamen bir savaş nedeni olarak değerlendirilmiş ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD Afganistan’a yönelik bir askeri girişimi meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkartmış ve ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin 2001 yılındaki Afganistan’da başlattığı askeri harekâtı meşru kılmıştır. ABD’nin NATO öncülüğünde başlattığı harekâta “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” ismini vermiştir. 12 Eylül 2001 günü ABD, NATO teşkilatının kurucu anlaşmasında yer alan ve müttefiklerden herhangi birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören 5’inci [24] maddeyi isletme kararı almasını istedi ve NATO gücü harekete geçmiştir. Usame bin Ladin ele geçirilememiş ama Afganistan kuzey ittifakının eline geçmişti. ABD daha Afganistan saldırısında Irak’a saldırma planları yapmış ve Irak liderliğinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu tavırları eleştirmeye başlamışlardı. Irak’ın uluslararası barış ve güvenliğe karşı büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyordu. Günümüz itibari ile ABD halen Afganistan’da bulunmakta ve tehlikeleri önlemek için NATO bünyesine daha fazla asker göndermesini talep etmektedir. Türkiye’den de Türk askerlerinin çatışmalara katılmasını istemektedir.
b. 11 Eylül ve ABD’nin Irak’ı İşgali
Bush yönetimi Afganistan operasyonunun ardından Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak’a yöneldi. Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğuna dair elinde kanıt belgeler olduğunu savunan Bush yönetimi, uluslararası arenada istediği desteği tam olarak alamasa da Irak Savaşı’na girmekten çekinmedi. Kitle imha silahlarından umduğu durumu alamayan Bush demokratikleştirme ve insan hakları sloganlarını kullanarak uluslar arası toplumdan umduğu desteği almaya çalışmıştır. 2002 Eylül‘ünde W.George Bush’un Genel Kurulunda yaptığı açılış konuşmasında Irak’ın uluslararası toplum için bir tehdit arz ettiğini ileri sürmesi savaşın olacağının en yakın sıcak bir kanıtıdır. Ve bir hafta sonra yaptığı açıklamada Amerikan ulusal güvenlik stratejisini Amerikan çıkarlarına yönelebilecek tehditlere karşı tek taraflı “ Önleyici Müdahale” üzerine kurduklarını beyan etmiştir.[25] ABD Saddam yönetimini, komşuları için tehdit oluşturmakta, teröristleri desteklemekle, kendi halkı üzerinde baskı uygulamakla, nükleer enerji programını denetime sokmamakla, kimyasal ve biyolojik silah üretmekle suçlamaktadır. ABD bütün bunlar olurken Irak sorununu daha fazla karışmadan bir çözüme kavuşturmak istemiştir. Bu çerçevede 8 Kasım 2002 tarihinde BM güvenlik konseyinden 1441[26] sayılı kararı çıkartmıştır. 1441 sayılı karar bölgede uluslar arası örgütlerin görevlerini serbestçe yerine getirmeleri çağrısını yapmıştır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 18 Mart Salı günü, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam ve ailesinin Irak’ı terk etmesi için 48 saatlik bir ültimatom vermiştir. Irak yönetiminin 1441 sayılı kararda yapılan çağrıları dikkate almadığından ve Saddam Hüseyin ve ailesine Irak’ı terk etmeleri için verdiği 48 saatlik sürenin dolmasından sonra, “Irak’ı özgürleştirme Harekatı” olan saldırıyı resmen başlatmış ve günümüzde de halen devam eden kaos ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Savaşın başlamasından sonra Irak yönetimi yıkılmış ve ülke Amerika’nın kontrolüne geçmiştir. Daha sonra Saddam Hüseyin doğum yeri olan Tikrit’te 600 askerin katıldığı bir operasyonla yakalanmış ve insan haklarını hiçe saymak ve terörizme destek vermesi gibi suçlardan yargılanarak idam edilmiştir. 2004 Haziran’ın da egemenlik Irak geçici hükümetine devredilmiştir. Bu arada kaos ortamı devem ederken 30 Ocak 2005’te, direnişçilerin tehditleri altında Irak’da genel seçimler düzenlenmiş, Sünnilerin büyük oranda boykot ettiği seçimlerde Şii birleşik ittifakı, sandalyelerin çoğunu alırken ikinci sıradaki Kürt partileri de meclisin dörtte birini oluşturmuştur.[27] Irak’ta 2003 Mart’ında başlayan değişim halen sürmektedir. Ülkedeki diktatör rejim son bulmasına rağmen iç karışıklıklar, bombalamalar devam etmektedir. Amerikan Askerleri halen Irak topraklarında dolanmakta ve her gün haklı ya da haksız olarak insanların üzerine gitmekte ve acımasızca öldürmeye devem etmektedir. ABD dünya petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğunu bulunduran Irak’ı işgal ederek Irak petrollerini ele geçirmiş ve batıya daha kolay ulaşmasını sağlamıştır ve dünya hegomanyalığını büyük bir oranda perçinlemiştir.
c. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.[28] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğu’nun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir[29]. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkasların da olduğu unutulmamalıdır.
21. yüzyılın başlarında Amerika’ya karşı düzenlenen 11 Eylül saldırısı insanlık tarihindeki ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan en kapsamlı değişikliklerin başlangıcı olmuş ve yeni milat olarak tanımlanmıştır. Özellikle 2002 yılından itibaren daha yoğun tartışılmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrasında küresel bağlamda yaşanan değişikliklerin başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır.[30] ABD’nin, enerji ihtiyacının büyük bir bölümü Ortadoğu’dan karşılandığı için petrolün sorunsuz ve devamlı şekilde akışını sağlamak ve bölgede ABD’yi tatmin edebilecek şekilde istikrar ve güvenliğin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Ancak İsrail – Filistin/Arap dünyası karşı durmasının yaklaşık 50 yıldır devam etmesi, Irak’ta ABD’nin taleplerine boyun eğmeyen Saddam Hüseyin’in dikta rejiminin devam etmesi (İkinci Körfez Savaşı’nda devrilmiştir), İran ve Suriye’nin kitle imha silah projesi çalışmalarına hız vermesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden en önemli konular olmuştur. Bu konuları uygun bir ortamda çözmek ve soğuk savaş sonrası kazandığı hegomonik gücünü devem ettirmesi için BOP’ni yeni dünya düzeni kavramı içinde Ortadoğu başta olmak üzere Avrasya ve Kafkasya’yı da içine alan bölgeye dikte etmeye çalışmıştır. 2001 yılında Amerikan Yönetiminin başına geçen yeni muhafazakarlar 21. Yüzyılın ABD’nin yüzyılı olacağına inanarak politikalarını yürütmeleri, dünya üzerinde askeri bir politika izlemeleri, ABD’nin küresel liderliği elde etme yolunda, güç politikası izlemekten kaçınmayacağının en açık bir izi olmuş ve uygulamaya konulan BOP’ni gerçekleştirme yolunda daha agresif bir tavır alınmıştır.
Dünya’nın ekonomik değerleri üzerinde egemenlik tesis etmek, tarihin her döneminde büyük devletlerin başlıca amaçlarından biri olmuştur. Bugün ABD, Rusya, AB, Çin, Japonya gibi küresel devletler egemenliklerini tesis etmişler ve ekonomik açıdan da hegomonik bir yapıya sahip olmuşlardır. İşte tam bu noktada ABD’nin BOP’si devreye girmektedir. Bu küresel devletlerin sahip olduğu özelliklere sahip olmayan ve birçok gelirleri de petrole dayalı olan, ekonomik açıdan olmasa da kültürel ve siyasal açıdan üçüncü dünya ülkeleri diye tabir ettiğimiz Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika ülkeleri gelmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, ABD’nin tarif ettiği BOP’si, saydığımız bu bölgelerdeki ülkeleri kapsamaktadır. Çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu bu geniş coğrafya insanlık tarihi kadar eski bir mücadele ve rekabete konu olmuş bir bölgedir. Bu rekabet zaman zaman askeri ve stratejik bir boyut kazanmış özellikle I. Dünya Savaşı sonrası dönemde petrolün varlığının değerinin anlaşılması ekonomik unsurları bölgeye ilişkin rekabetin temel parametresi haline getirmiştir.[31]
Dünya petrol rezervleri açısından da oldukça önemli bir kaynağa sahip olan Büyük Ortadoğu daima küresel uluslararası aktörlerin ilgisini çekmiş ve uzun mücadelelerine sahne olmuştur. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’i doğalgaz rezervlerinin ise yüzde %40’ı bu bölgede bulunmaktadır. Bu orana Büyük Ortadoğu Projesini içeren yaklaşık 27 devleti de katarsak daha da yükselmektedir. Küresel güçler büyük oranda petrol ihtiyaçlarını Ortadoğu bölgesinden sağlamaktadır. Petrole sahip olmayan büyük devletlerin bu enerji kaynaklarına harcadıkları para büyük oranlara ulaşmış bulunmakta ve bunu da açık olarak ABD’nin dünya petrol tüketiminin %25’ini yapmasından anlıyoruz. Bu rakam Avrupa, Rusya ve Orta Asya ülkelerinin toplam tüketimine, ya da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu Asya Pasifik bölgesinin payına eşittir. Dolayısıyla, ABD toplam ithalatının yüzde 25’ini bölgeden gerçekleştirirken, Japonya yüzde 70’ini Avrupa ülkeleri ise yaklaşık yüzde 55-60’ını bölgeden karşılamaktadır.[32] ABD bu oranları dikkate alınca bölgeye olan ilgisi daha da artmakta ve dünyadaki hegomonik gücünü sürdürmek için bölgeyle her zaman ilgilenmiş ve halende kanlı bir şekilde ilgilenmektedir.


V- SONUÇ
Sonun başlangıcı olarak nitelendirilen 11 Eylül 2001 saldırıları her ne kadar terörist lider Usame Bin Ladin tarafından gerçekleştirilse de, Amerika’nın 2. Dünya Savasından beri kurmaya çalıştığı hegemonyasını gerçekleştirmesi açısından bir koz olmuştur. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri terörizmle mücadele, halklara özgürlük, kitle imha silahlarını yok etmek gibi söylemlerin arkasına saklanarak çıkarlarına göre hareket etmiştir. ABD’nin 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı söylemler, açıklanan doktrin gereği icra ettiği Irak harekâtı, 2. Dünya Savası sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin bir daha bozulmaması amacıyla oluşturulmaya çalışılan ve etkinlikleri bazen sorgulansa da genel anlamda kabul gören uluslararası kurallar ve kurumların sonunu getirmiştir. Her ne kadar 11 Eylül’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de, tıpkı 2. Dünya Savaşından önce yaşananlar gibi, dünya egemenlik savaşlarına neden olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bugün yine ekonomik ve siyasi pastadan en büyük payı almayı hedefleyen Amerika ve büyük payı kaptırmak istemeyen AB, Rusya, Çin ve Japonya arasında mücadele yaşanmaktadır. ABD 11 Eylül sonrası dünya üstünlüğünü sağlamlaştırmak amacıyla bölge petrollerini hâkimiyeti altına almış ve bundan da en büyük pastayı Amerikan petrol şirketlerine bırakmıştır. Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir bir hayata geçirilmiştir ve bu süreç halen devem etmektedir. ABD’nin, Afganistan ve Irak’tan sonra yeni hedefleri haline gelen ve nükleer çalışmaları dolayısıyla İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ama dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakarsak Beyaz Saray‘ın Irak operasyonu bitmeden ve dünyadaki konjonktür gereği bu işe kalkışamayacağı yönündedir. ABD’nin demokratikleşme söylemleri ile girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmekte ve güncel basından her gün ölüm haberleri alınmaktadır. Dünyada var olan uluslararası sistem gereği ve ABD’nin sisteme hâkim olma çabaları nedeni ile genelde Ortadoğu özelde de Irak’ta çatışma ve kargaşanın uzun bir müddet daha dinmeyeceği gözükmektedi

16 Ağustos 2018 Perşembe

ABD'nin Türkiye politikaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD'nin Türkiye politikaları: Vizyonerden miyopa 
ABD'li yetkililer ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi.


İSTANBUL - ADAM MCCONNEL
“Geçtiğimiz yıl boyunca, Türk yetkililer alacak-verecek konularında doğrudan bizimle muhatap olmaya yönelik tercihlerini zaman zaman ortaya koydular. Türkler, doğrudan bizimle muhatap oldukları takdirde bu meselelerde durdukları noktayı çok daha iyi tayin edebileceklerini, tam olarak kime borçlu olduklarını bileceklerini ve kendilerine gönderilen Amerikan malları üzerinde daha büyük bir kontrole sahip olacaklarını düşünmekteler. Türklerin gösterdiği bu tavrın diğer bir sebebi de şüphesiz ki şöyle veya böyle bir İngiliz sömürgesi veya mandası gibi muamele görüyor olduklarını hissetmeleriydi.” George V. Allen'ın Memorandumu, Yakın Doğu İlişkiler Dairesi, 16 Mart 1943, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dışişleri Kayıtları
ABD'nin en muhteşem başkanlarından olan Franklin Delano Roosevelt, daha 1941 yılında Türkiye'nin gelecek dönemde ABD'nin küresel stratejisi açısından hayati öneme sahip olacağını teslim etmişti. Türkiye'nin ABD'nin SSCB'ye yönelik stratejisinin çok temel bir bileşeni olacağı ve dolayısıyla çok büyük miktarlarda ekonomik ve askeri yardıma ihtiyaç duyacağı neticesine ABD siyasetine yön verenlerin de varmaları için bir beş yıl daha geçmesi gerekiyordu ki bu beş yılda Bretton Woods konferansı olacak, İkinci Dünya Savaşı bitecek ve Soğuk Savaş başlayacaktı. Varılan bu neticenin nihai sonucu Truman Doktrini, Türkiye'nin Marshall Planı'na dâhil edilmesi ve Türkiye'nin 1952'de gerçekleşen NATO üyeliği oldu.
Türk-Amerikan ilişkilerinde mükerrer krizlerle geçen şu beş seneden sonra şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yıllarının hadiseleri âdeta çağlar önce olmuş gibi duruyor. Meşhur Amerikalı gazeteci Tom Brokaw, Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı'nda gösterdiği liderliği yere göğe sığdıramamış ve o yılların ABD vatandaşlarını "En Muhteşem Nesil" olarak adlandırmıştı. Tarihçiler Brokaw'ın bu değerlendirmesiyle ilgili ciddi çekinceler dile getirmiş olsalar da yaptığı bu tanım gerçekten de haklı olabilir. Fakat İkinci Dünya Savaşı neslinin yerini yeni yetişen gençlerin almasıyla birlikte Amerikalı yetkililer, Türkiye Cumhuriyetiyle ilgili doğru kaynaklardan beslenen, ferasetli ve yaratıcı politikalar ortaya koyma kabiliyetlerini yavaş yavaş kaybettiler. Harry Truman ve Dean Acheson'dan sonra, NATO üyeliği ışıltısının da sönmesiyle birlikte, Türkiye'nin ABD'li yetkililerin yaptığı tercihlerden kaynaklanan tipik tecrübesi hep felaketler olageldi.
Örnek mi lazım? Jüpiter Füzeleri ve Küba Füze Krizi. Johnson Mektubu. Kıbrıs ve silah ambargosu. ABD'nin Türkiye'nin demokratik siyasi sistemine mükerreren yapılan askeri müdahalelere gösterdiği resmi duruşların belirsizliği. İki Irak işgali. Fethullah Gülen'e oturum izni verilmesi. George W. Bush yönetiminin 1 Mart 2003'te TBMM'den çıkamayan tezkereye gösterdiği tepki ve Paul Wolfowitz. Robert Pearson ve Eric Edelman. ABD'nin, İran'a yönelik tek taraflı yaptırımlarına Türkiye'yi de uydurmaya yönelik teşebbüsleri; Reza Zarrab-Hakan Atilla-Halkbank intikam davası. Obama yönetiminin PKK ile işbirliği. Francis Ricciardone. Obama yönetiminin Gülen'in 15 Temmuz 2016 darbe girişimine gösterdiği mıymıntı ve cansız tepki ve akabinde Gülen'in iadesi konusunda gösterilen eylemsizlik. John Bass ve kapkaççı zihniyetiyle uygulamaya koyduğu vize yasağı. Trump yönetiminin 30 bin kişilik PKK ordusu. Ve şimdi de Trump'ın -kendi iç siyasetine yönelik mülahazalarla uygulamaya sokulan- Türkiye'nin İçişleri ve Adalet bakanlarına yönelik yaptırımları ve bunlara eşlik etmek üzere belli Türk ihraç ürünlerine getirilen ek vergiler.
Dış ilişkilerde saygı esastır
Yukarıdaki paragrafta Türk-Amerikan ilişkilerinin son 70 yılının en öne çıkan dip noktaları listelenmiştir. Bu ittifak, ABD'nin, kaçınılmaz jeostratejik zorunlulukları olan bir Süper Güç olarak müttefiklere muhtaç olduğu gerçeğini tanımasıyla başlamıştı; bu müttefikleri yetiştirmek ve ilişkileri sağlam zeminlere oturtmak için belli adımların atılması gerekecekti. ABD'li yetkililer bu adımların kendi sorumlulukları olduğu ve müttefiklerine saygı ve ihtiyatla yaklaşmaları gerektiği gerçeğini kabul ediyorlardı. İşte bu yüzden George Marshall'ın o meşhur konuşması, bir Harvard açılış konuşmasıydı ve işte bu yüzden o konuşmanın tonu ve içeriği özenle hazırlanmıştı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, Türkiye'nin ABD'nin küresel stratejisindeki rolü daha da hayati hale geldi. Bu durum, ABD'nin diğer Avrupalı müttefiklerine karşı istikrarlı bir şekilde gösterdiği sorumluluk ve saygıyı Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı neden aynı düzeyde tutamadığı sorusunu sormamızı salık veriyor. Bununla birlikte, mevcut ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin diğer tüm ortaklarını da otobüsün altına savurmuş durumda. Trump'ın geleneksel ABD müttefiklerine karşı ortaya koyduğu mide bulandırıcı davranışlar ancak, daha önce ortaya konmuş emsallerin zaten mantıken varacakları yere vardırılması olarak anlaşılabilir. Yani, diğer ABD müttefikleri de artık, Türkiye'nin 1960'lardan beri maruz kaldığı türden kaba saba bir muamele görüyor.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 4 Ağustos 2018 tarihinde AK Parti kadın kolları kongresinde söyledikleri, önceki dönemlerin Türk siyasetçilerinin, hiç yapıcı olmayan ve çok can sıkıcı ABD davranışları karşısında ifade ettikleri duygulara benzer duruyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk ve ABD yetkilileri arasındaki son görüşmelere değinirken, şunları söyledi:
"Söylenen ne? 'Türkiye ile bu alanda bu şekilde bir yaklaşım doğru değil. Eğer burada samimi hareket edeceksek, gerçekten stratejik ortaksak, ortaklığımızın gereğini yapalım.' Biz sizlerle Somali'de beraber olmadık mı? Biz sizlerle Afganistan'da beraber değil miyiz? Biz sizlerle dünyanın değişik yerlerinde NATO'da bir ve beraber olduğumuz için ortak adımlar atmadık mı? Siz ortaklarınıza bu tür bir yaklaşım içerisinde olursanız, biz sizleri nasıl tanımlayacağız?"
Bu ifadeler mantıklı olmasına mantıklı, ama önceki Türk siyasetçilerin yaptığı benzer yorumlar da ABD siyasetine yön verenlerde pek bir tesir vücuda getirememişti. Sorun şuydu ki ABD'li yetkililer, ABD'yi İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'yle bir araya getiren mantığı idrak edemediler yahut, düpedüz, bunun farkında bile değillerdi. Aynı zamanda, ABD'li yetkililer Türkiye'ye bir eşit olarak saygıyla yaklaşmanın gereğini unuttular. Bu haller, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politika oluşturma süreçlerinin başına bela olmaya devam ediyor.
İngiltere'nin Türkiye'de yükselen profili
ABD'nin son 60 yılda Türkiye'ye yönelik sağlam bir politika geliştirememesi -en azından kısmen- Türk toplumuna, tarihine, siyasetine ve çıkarlarına yönelik anlayışın istikrarlı bir şekilde kıt kalmasına bağlanabilir. Ama ABD siyasetine etki edebilmek için sesini yükselten aktörlerin ve siyaset hesaplamalarını etkileyen faktörlerin sayısı da büyük ölçüde arttı.
Bu yorum yazısının başında alıntılanan George V. Allen'ın bildirisi, ABD'li yetkililerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk yetkililer için önemli olduğunu teşhis ettikleri, fakat ABD'li siyaset yapıcılarının bu yılların akabinde ya ihmal ettikleri ya da unuttukları sorunları gündeme getiriyor. Mesela, Türk yetkililer hâlâ kendileriyle açık bir şekilde, doğrudan ve dürüstçe muhatap olan yabancı temsilcileri tercih ediyor. Ayrıca kendilerine, eşitlere gösterilmesi gereken saygıyla muamele eden yabancıları tercih ediyorlar.
Allen'ın bildirisi şu şekilde nihayete eriyor:
“Türkler Büyük Britanya'nın Rusya'ya bazı taahhütlerde bulunduğuna ve bu taahhütlerin Britanya'yı savaştan sonra Rusya'ya yönelik kısıtlayıcı bir nüfuz icra etmekten alıkoyacağına inanıyor. Türkler, Birleşik Devletler'in Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne ikna olsalar bundan büyük cesaret alırlardı. Britanya'nın Türkiye'yle ilgili taleplerine rıza göstermeyi sürdürürken [Türklerde] böyle bir kanıyı oluşturmak zor.”
Muhakkak ki bu son 20 seneden, ama özellikle de son beş yıkıcı seneden sonra, elimizde olan delillere bakarak ABD'nin "Türkiye'nin yüksek bir refah seviyesine sahip olmasına yönelik duyduğu alakayı sürdürdüğüne" dair inandırıcı bir argüman ortaya koyabilir miyiz? Her geçen ay, her yeni kriz böyle bir argümanın ortaya konulmasını daha da zorlaştırdı.
Aslında ABD Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Philip Kosnett'in geçtiğimiz günlerde Karadeniz'e yaptığı ziyareti yazmaya niyet etmiştim. Trabzon Ticaret ve Sanayi odalarına gerçekleştirdiği ziyaret esnasında Kosnett basına, Türk-Amerikan ilişkileri hakkında yorumlar yaptı. Türk ve ABD hükümetlerinin arasında süregiden meselelerle ilgili olarak "Önemli olan iletişim kanallarını açık tutmaktır" dedi. Sonra da Türk-ABD ilişkilerinin sadece hükümetler arası ilişkilerden ibaret olmadığı ve ABD'nin Türkiye'deki temsilciğinin sadece Türk yetkililerle değil, Türk toplumuyla da açık bir diyalog kurabilmek için daha yapıcı olması gerektiği önermesinde bulunmayı planladım. Böyle bir diyalog, "iletişim kanallarını açık tutmanın" diğer bir önemli yolu olurdu.
Ancak ABD Ankara Büyükelçiliği, sürekli olarak, Türk vatandaşlarının hissiyatından ve kaygılandığı konulardan habersizmiş gibi davranıyor .Geçtiğimiz 15 Temmuz'da ABD Ankara Büyükelçiliği ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 2016'daki başarısız darbe girişimini anan basın açıklamasının orijinalini ve Türkçe tercümesini Twitter hesabından duyurmaktan öte bir şey yapmadı. ABD hükümetinin Türkiye'deki temsilcisi olarak Büyükelçiliğin birazcık empati göstermek için ekleyebileceği hiç mi bir şey yoktu?
1 Ağustos'ta, yani Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan bir PKK saldırısında bir anne ve bebeğinin öldürülmesinden bir gün sonra, İngiltere'nin Türkiye misyonunun başkan yardımcısı Jennifer Anderson bu olayı hem İngilizce hem de Türkçe bir Twitter mesajıyla kınadı. Peki Ankara'daki ABD Büyükelçiliği? Aralarında Kosnett'in Trabzon'a yaptığı gezi hakkında da bir tweet bulunan, kendi reklamını yaptığı Twitter mesajları haricinde sessizlik... İşte bu, tam da Türk toplumu için önemli olan meselelerle doğrudan ve samimi bir şekilde ilgilenme konusunda gösterilen bir acziyet; bu ise Türklerin ABD'nin niyetlerine karşı taşıdığı güvensizliği derinleştirip büyüten bir hal.
Böylelikle, Türkiye'deki ABD temsilciğinin Türk toplumuna yönelik hassasiyeti ve onlara dair anlayışında son beş senede hiçbir şey değişmedi; Dışişleri Bakanı ister John Kerry, ister Rex Tillerson veya Mike Pompeo olsun ve Kuğulu Park'taki ABD Büyükelçiliğinin en önemli mukimi ister Francis Ricciardone, ister John Bass olsun, hatta hiç kimse olmasın... Diğer taraftan, İngiltere'nin Türkiye'deki temsilciği artık Türk vatandaşları nezdinde önemli olan konulara daha büyük dikkat gösteriyor.
Hatta Brexit oylamasından bu yana Türk-İngiliz ilişkileri bir canlanma dönemi yaşıyor. En önemlisi, İngiltere hükümeti Fethullah Gülen kültünün üst düzey bir elemanı olan Akın İpek'i ev hapsine aldı ve iadesi de ihtimaller arasında. Bu ise, ABD hükümetinin -hem mevcut hem de önceki yönetimler eliyle- Fethullah Gülen'in iadesiyle neticelenebilecek hukuki prosedürlere doğru bir başlangıç adımı dahi atmayı reddetmesiyle çok büyük bir tezat teşkil ediyor.
Beyaz Saray'ın 'ruspanti'sinden gelen talepler
George Allen'ın notlarında bulunan diğer bir şey, 1943'te İngiliz tarafından "taleplerin" geldiği önermesiydi. O zaman en önemli talepler, Balkanlarda İngiliz askerleri yerine Türk askerlerinin savaşmasını isteyen İngiliz Başkanı Winston Churchill'den geliyordu. Fakat şimdi, Trump yönetimi zamanında, talepler ABD'den ama özellikle de Trump'ın kulağı kimdeyse, ondan geliyor. Dikkat süresinin kısalığıyla adı çıkmış Trump'ın Beyaz Saray'ı, kendisinin dikkatini çekebilmek ve ihsanlarına nail olabilmek için çekişip duran 'ruspanti' (küçük sikkeler) tarafından işgal edilmiş durumda. Bu sıralar Trump'ın vaktini domine edenler Başkan Yardımcısı Pence ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton gibi duruyor, zira Kasım 2018 ara seçimleri hızla yaklaşmakta. Bu sebeple İran yaptırımları ve Brunson davası, Trump'ın görüş alanında -sırasıyla- ön ve orta alanları işgal ediyor.
Ancak Trump'ın tavrı o kadar değişken ki kimse bir günden diğerine nasıl bir değişiklik gösterebileceğini kestiremiyor. Ayrıca Trump'ın zihnini, müstakilen Türkiye'ye odaklanmasını imkansız kılacak kadar çok sayıda problem işgal ediyor; dolayısıyla Türkiye konusundaki ABD siyasetini görünüşe göre (her iki tarafın da, kuzey Suriye'deki askeri meselelerin Brunson davasından tamamen ayrı olduğunu kuvvetle öne süren son açıklamalarının da delalet ettiği gibi) askerlere terk etmiş durumda. Bu da taleplerin birden çok alandan gelebileceği ve siyaset oluşturulma süreçlerinin daha da dağınıklaştığı ve karmaşa içinde olduğu anlamına geliyor. Allen'ın notu İngilizleri buna benzer bir durumu oluşturmakla suçluyordu; demek ki görünüşe göre bizler de Anglo-Amerikan-Türk ilişkilerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan beri tam bir tersine dönüş yaşadık.
Son olarak, 7 Ağusots 2018'de ABD Ankara Büyükelçiliği Türk toplumuna hitap eden iki ayrı Twitter mesajı yayınladı. Biri Türk-Amerikan işbirliğinin gücünü yeniden teyit ederken diğeri Türk basınında çıkan bir söylentiyi yalanlıyordu. Bu tweetler en azından Türk kamuoyunu nazar-ı itibara alıyor.
Ama işin hakikati; bu tür tweetlerin atılmasını Türk basınında çıkan provokatif söylentilerin tetiklemiyor olması gerekir. ABD Büyükelçiliği Türk toplumuyla açık, olumlu ve yapıcı bir iletişim geliştirmeye ön ayak olma konusunda daha gayretli olmalı. Bu gayretler pek çok biçimde olabilir, ama sosyal medya çağında Twitter, ABD Büyükelçiliğinin daha iyi "iletişim kanalları" kurmaya başlamasının önemli bir yolu. Örnek verecek olursak, ABD Ankara Büyükelçiliği işe, kendi Twitter sayfasının arka planına daha Türkiye dostu bir resim koymakla başlayabilir (İngiliz Büyükelçiliğinin Twitter sayfasındaki resimle mukayese edin). Bu ve benzeri çabalar, uzun vadede, Türk vatandaşlarına Türkiye'deki ABD temsilciliğinin kendilerine, kültürlerine ve demokratik yollardan seçilmiş temsilcilerine saygı duyduğunu ve onları bir "sömürge veya manda" olarak görmediğini göstermeye yarayabilir.
KAYNAK: AA/ABD'nin Türkiye Politikaları-vizyonerden miyopa

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html