BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Kolombiya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Kolombiya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Ocak 2019 Salı

ABD Latin Amerika'yı kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu, ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa götürüyor.
Afganistan'da daha sonradan El-Kaide'yi oluşturacak grupların, SSCB'nin Afganistan işgaline karşı, CIA tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ifade edilir. Benzer örnekleri ABD’nin destek verdiği PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri zikrederek Ortadoğu’dan da verebiliriz. ABD makamları, aşırılık yanlılarını “terörist” olarak nitelendiriyor. Fakat silahlı örgütlerin tanımı, hangi güce hizmet ettiklerine bağlı olarak değişiyor. Yani ABD bir coğrafya veya ülkeye askeri açıdan müdahil olmak istediğinde, önce silahlı örgütlü yapılar kurdurarak askeri müdahaleyi meşru hale getiriyor. Washington’un bu ikili oyunları ve ABD’nin Taliban’ı ya da terörizmi desteklediğine dair iddialar, Pakistan tarafından da sorgulanıyor.

ABD Başkanı Trump bir teokrasi kurmaya çalışıyor ve Ulusal Politika Konseyi’nin üyelerini yeniden oluşturma çabası, bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, Savunma Bakanı Mattis ve Güvenlik Danışmanı Bolton Evanjelist veya aşırı sağcı-milliyetçi Hıristiyan şahsiyetler. Bu teokratik kabineyi oluşturmak için onlarca kamu görevlisi değiştirildi. Bu bağlamda, ABD Evanjelikleri ile Latin Amerika Evanjelikleri arasında ciddi bir iletişim bağı var. Özellikle Brezilya genel seçimlerinde Evanjeliklerin agresif bir şekilde sol partilere karşı aşırı sağcı-milliyetçi siyasetçileri desteklediğini görüyoruz. Yanı sıra Şili’de Pinera, Brezilya’da Bolsonaro, Arjantin’de Macri, Guetemela’da Morales, Kolombiya’da Duque, Paraguay’da Benitez ve Peru’da Vizcarra Latin Amerikalı kökten dinci Hıristiyan Evanjeliklerin ve Yahudi lobilerinin desteğiyle iktidar oldu. Bütün bu liderler kendi ülkelerinin iç siyasetlerinde göç karşıtı, LGBT haklarını kısıtlayıcı, kadın haklarındaki genişlemeleri engelleyici, kürtaj karşıtı, İslamofobik ve İsrail yanlısı politikaları desteklerken, dini hayatın yaygınlaşmasını hedef alan uygulamaları yürürlüğe koydular.

Bu liderler seçildikleri günden itibaren ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Özellikle BM’deki tarihi Kudüs oylamasında, bu ülkeler çoğunlukla İsrail ve ABD yanlısı bir pozisyon almıştı. Bugün aralarında komşuluk ilişkisi bulunmayan Arjantin, Şili ve Paraguay dahi Venezuela’ya karşı agresif bir politika yürütüyor.

ABD’deki kiliselerde ve kamu kurumlarında Evanjelikler destekleniyor; yasaları, eğitim ve siyasi sistemleri savunuluyor. Kadın haklarına ve liberal düzene karşı çıkılıyor. LGBT bireylere eşit hak ve koruma sağlanması reddediliyor. Başkan Trump, Evanjelik kiliseler ve STK’lar aşırılık yanlısı “Hıristiyan Taliban”ı destekliyor ve Latin Amerika ülkelerine de ihraç ediyor. Tıpkı Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia eden Taliban gibi, Latin Amerika’da da Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa sürüklüyor. SSCB’ye karşı oluşturulan Afgan Taliban’ı ABD’nin Asya ve Ortadoğu siyaseti için kullanışlı bir aparat olurken, dini aidiyetleri ve Hıristiyan ahlakını referans alan bu Latin Amerikalı Evanjelik liderler, kendi ülkelerinin kalkınmasından ziyade ABD ve İsrail’in hedeflerine alet ediliyorlar. Dolayısıyla Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Latin Amerika ülkelerinin sağcı hükümetlerini ve liderlerini bu amaca hizmet eden bir siyasete uyarlıyor.
Evanjelikler kendi bölgelerinde dini bir aşırılıkçılığı savunuyor, ahlak temelli teokratik bir yasaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı zorunlu kılıyor. Hıristiyan köktenciler de Latin Amerika’da iktidara geldiklerinde aynı şeyleri yapıyor. Nitekim Brezilya, ABD’den sonra Evanjeliklerin iktidarı ele geçirdiği ikinci büyük ülke olma özelliğine sahip. Göreve gelen Jair Bolsonaro, Evanjeliklerin yörüngesinde siyasal bir sistem kurguluyor. Bu bağlamda sosyalist Maduro hükümeti gerek Trump gerekse Bolsonaro açısından bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Maduro’nun devrilmesi için “Hıristiyan Taliban” oluşturuluyor.

ABD Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da süresiz olarak kalmak için önce bölgeyi silahlı örgütlerle ve/veya yerel ordularla terörize etti. Tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi, ABD Venezuela silahlı kuvveleri içinde de bir bölünmeye sebep olmak ve Latin Amerika ülkelerinin silahlı kuvvetleriyle Venezuela ordusu arasında askeri bir gerilim çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Jair Bolsonaro, 2018 Brezilya başkanlık seçimlerini Evanjeliklerin ve Yahudi sermayesinin desteğiyle kazandı. General Hamilton Mourão ise başkan yardımcısı seçildi. Mourão Brezilya’nın Maduro’nun devrilmesinden sonra askerlerini Venezuela’ya “barış gücü” olarak göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Bolsonaro ise Pentagon ile Brezilya’da bir ABD askeri üssü oluşturmak istediğini söyledi. Benzer bir açıklama yapan Peru Dışişleri Bakanı Néstor Popolizio da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldiğinde “Başkan Bolsonaro ile Venezuela ve Küba’nın ‘otoriter rejimlerine’ karşı mücadele etme niyetindeyiz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı muhalif gruplara açıktan 14 milyon dolar verdi [1] ve askerlerle gizli toplantılar düzenledi. [2] [3] [4] CIA operasyonlarının ön cephesi olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı Venezuela’da “siyasi muhalefeti” desteklemek için finanse etti. ABD destekli muhalefet ulusal seçimleri rutin olarak boykot etme tavrında. Görünen o ki asıl amaç Venezuela’daki tüm siyasi süreçleri gayrimeşru hale getirmek. Venezuela’da siyasi örgütlenme sadece hükümeti seçimlerde yenmeye yönelik değil; siyasi kaosla, hükümetin meşruiyetini tamamen baltalamak, böylece bir dış müdahalenin haklı kılınmasını sağlamak da bu örgütlenmenin amaçları arasında.

Maduro süpermarketler dahil tüm Venezuela kurumlarını militarize etti. Milislerine otomatik silahlar dağıttı. Bir kez daha Kolombiya’yla gerginlikleri artırdı. Kolombiya’nın yeni Cumhurbaşkanı Iván Duque, Venezuela’yı kendisine suikastçılar göndermekle suçladı. Brezilya ve Kolombiya’da sınır boyunca birkaç yüz bin Venezuelalı var. Bu yüzden Bolsonaro ve Duque, Maduro’yu eleştiriyor. Bolsonaro ve Duque Trump’a sempati duyuyor. Maduro demokratik bir sistem dahilinde olsa da seçime katılım düşük olduğu için tartışmalı bir şekilde seçildi. Otoriter uygulamaları da söz konusu. Fakat Latin Amerika’da demokratik olmayan bir güç kullanımına hiç başvurmadı.
Aslında Bolton ve ABD hükümetinin Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’yu müttefik olarak görmeleri şaşırtıcı değil. Bolsonaro ve taraftarları olan Evanjelikler, ABD ile daha yakın bir ilişkinin Brezilya’ya fayda sağlayacağına inanıyor. Böylelikle 16 yıllık solcu hükümetlerden sonra Brezilya bölgede ilk kez, ABD açısından “güvenilir” bir müttefik olabilir.

Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’ya askeri müdahalesi

John Bolton Kolombiya ve Brezilya’nın aşırı sağcı hükümetleriyle Venezuela’yı savaştırmak için yoğun mesai harcıyor. Ancak Kolombiya ve Brezilya orduları, ABD’nin desteği olmadan Venezuela’ya askeri bir müdahaleye ihtiyatlı bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan Devletleri Örgütü’nün kurulmasından bu yana, savaş karşıtlığı hem büyük hem de küçük Latin Amerika ülkelerinin dış politika düşüncesinin temel taşı oldu. Uzun süredir devam eden “müdahale etmeme politikası” bugün bölgenin geleceği açısından sorgulanıyor. Pek çok Latin Amerika ülkesi/lideri, ABD’nin talimatıyla veya gazabından korkarak Venezuela meselesine müdahil oluyor. Venezuela bölgeye bir sorun sunuyor. Sağ-milliyetçi liderler Venezuela krizine ekonomik ve siyasal açıdan müdahil olduğu gibi, bir askeri harekata da epey iştahla bakıyor. Venezuela’daki istikrarsızlık şu anda bölge için ABD’den daha büyük bir tehdit arz ediyor. Ancak Venezuela’daki kriz askeri bir yöntemle çözüme kavuşabilecek durumda değil. Venezuela krizini çözmek için Peru’nun başkentinde biraya gelen Arjantin, Brezilya, Kanada, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana ve Peru’dan oluşan 13 ülke Lima grubunu oluşturdu ve Lima liderlik etmeye istekli olduğunu gösterdi. Uluslararası toplum bu fırsatı, Venezuela’daki krize siyasi bir çözüm bulunması konusunda birleşen Venezuelalılarla ortak bir duruş sergilemek için kullanmalı.

Büyüyen göç dalgası

Maduro aşırı sağın Latin Amerika’yı “kirlettiğini” söyledi ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu “faşist” olarak nitelendirdi. Kolombiya ve Brezilya’daki yeni liderler de Maduro’yu “diktatörlükle” suçluyor. Bu söz düelloları devam ederken günde ortalama 5 bin 500 kişi Venezuela’yı terk ediyor. BM’ye göre 2019’a kadar toplamda 5.3 milyon kişi Venezuela’yı terk etti. Bu göç dalgasıyla ilgili Kolombiya ve Brezilya’da endişeler özellikle son birkaç aydır artıyor; zira Venezuelalı mülteciler genellikle önce Kolombiya ve Brezilya’ya gidiyor. Venezuelalıların komşu ülkeler olan Kolombiya ve Brezilya’ya yönelişleri artıkça, bu ülkelerde yaşayanların endişeleri de artıyor.
Maduro’nun Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerle bağlarının kuvvetlenmesiyle ilgili olarak da Brezilya ve Kolombiya endişeli. Fakat bu endişeler sadece bir bahaneden ibaret; çünkü Kolombiya ve Brezilya’daki ABD kaynaklı güçlü Maduro karşıtlığıyla, Venezuela krizinin sebep olduğu insani ve mali olumsuz etkilerin arasında bir ayrım var. Bu bağlamda, Brezilya ve Kolombiya’daki Evanjelik kadroların mülteci karşıtı politikasının ABD ile senkronize bir halde işliyor olması da göz ardı edilmemeli. Bu ideolojik uyum, Latin Amerika’da Brezilya ve Kolombiya’nın ABD yörüngesinde bir siyaset izlemesine neden oluyor.
Trump askeri bir müdahaleden bahsetmiş olsa da Venezuela petrolünün boykotu gibi bir tedbir almaktan kesinlikle uzak duruyor. Ayrıca Pompeo’nun Latin Amerika hükümetlerine yaptığı “Venezuela’ya karşı harekete geçme” çağrısı, çağrıda bulunduğu ülkelerin hepsinden karşılık bulmadı. Örneğin Meksika’nın yeni solcu Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Maduro’ya karşı oluşturulan Lima grubuna katılmayı reddetti ve açılış toplantısına sadece resmi bir temsilci gönderdi.
Maduro her halükarda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’la Kolombiya Cumhurbaşkanı Iván Duque ve Brezilya devlet başkan yardımcısının ekipleri arasındaki koordinasyonu ifşa etmiş oldu. Halihazırda Tona, Kolombiya’da tam 734 paralı asker grubu, Venezuela’nın Kolombiya’ya karşı sözde ilan ettiği sahte bir saldırıyı sürdürmek ve Kolombiya’ya karşı bir Venezuela savaşını haklı çıkarmak için eğitiliyor. Bu paralı askerler ABD’de görev yapan Özel Kuvvetler tarafından destekleniyor. Tolemaida (Kolombiya) ve Eglin’deki (Florida) askeri üslerde eğitiliyor. Maduro ABD veya Latin Amerikalı komşuları tarafından işgal edilme olasılığını göz ardı etmiyor. Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahale, Venezuela’yı daha da istikrarsızlaştıracağı ve daha fazla insanı yerinden edeceği için çok tehlikeli olacaktır. 2003 Irak işgaline benzer şekilde Venezuela’yı işgal etmek için en az 100 bin personel gerekli; Venezuelalıların çoğu, büyük ölçüde muhalefet de dahil olmak üzere, Caracas’ta ABD bayraklarının dalgalanmasını kabul etmeyecektir.

Exxon Mobile ve CIA’nın “savaş” hazırlığı

Arjantin, Şili, Kolombiya, Paraguay ve Peru, Maduro hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili olarak soruşturulması için Lahey’e dilekçe veriyor. Venezuela donanması, Ocak ayı içinde Lima grubunun Maduro karşıtı açıklamalar yaptığı hafta, Norveç Petrol Jeo-Hizmetleri’ne (PGS.OL) ait olan ve Exxon tarafından kiralanan iki sismik araştırma gemisine sınır ihlali yüzünden el koydu. Bu yüzden bölgede tansiyon yeniden yükseldi ve ABD ile Venezuela arasında yeni bir kriz daha başlamış oldu. Venezuela gemiyi bir hafta sonra serbest bıraktı. Ancak başta Guyana olmak üzere Latin Amerika ülkeleri Venezuela’ya sert tepki gösterdi.

Sonuç

Uluslararası toplum Venezuela’ya karşı harekete geçmeye hazır. Bugün savaşa yönelik bir sürecin devam etmekte olduğu açıkça görülüyor. Muazzam güçler oyunda ve onları durdurmak için yapılabilecek çok az şey var. ABD, Kanada, AB, Japonya, Avustralya ve Latin Amerika’daki Lima grubu ülkeleri, yani toplamda 50 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke, Venezuela’daki seçim sonuçlarını reddetti. Nasıl bir savaş planına karar verilirse verilsin, dünyadaki diğer liberal demokrasilerden de tam katılım olacaktır; zira eylemsizliğin artık bir seçenek olmadığı gayet ortada. Ancak bölgesel müttefikler veya ABD tarafından Venezuela’ya yapılacak askeri bir müdahale Venezuela’daki krizin cevabı değil. Bugün ABD’nin Venezuela ordusuna müdahale etmeye hazır olduğuna inanmıyoruz. Ancak ABD ve diğer ülkeler bir koalisyon kurup dengeleri değiştirebilecek bir silahlı çatışma veya savaş çıkarabilir.
Venezuela’nın devlet gelirleri çok büyük ölçüde petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı. Ekonomik ve politik güç, elit bir azınlığın elinde yoğunlaşmış ve siyasi kurumlar zayıf, niteliksiz ve hesap sorulamaz durumda. Ayrıca yolsuzluk yaygın. Venezuela’da ortalama bir binek aracın deposu bir avrodan daha ucuza doluyor. Ancak doğal gazın çoğunun diğer büyük petrol üreticilerinden ithal edilmesi gerekiyor; çünkü Venezuela’nın kendi petrol endüstrisi harabeye çevrilmiş durumda. Venezuela 6,4 trilyon metreküple dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip 7. ülkesi. Fakat üretim teknolojisi uygun olmadığı için doğal gazını çıkaramıyor. Venezuela dünyaya ham petrol ihraç etmekle birlikte, rafine edilmiş petrolü ithal ediyor. Venezuela’nın kalkınabilmesi için altyapı, ekonomi, hukuk, teknoloji AR-GE, sağlık, temizlik, eğitim, ulaştırma, üretim ve kalkınma bazlı yatırımlar gibi birçok alandaki yapısal problemin çözülmesi gerekiyor. Bu oldukça moral bozucu tabloya rağmen, Venezuela yeniden inşa edilebilir bir durumdadır.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Latin Amerika’daki üç ülkeye odaklandı. Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sert bir yol tutulacağını söyledi. Bolton, Soğuk Savaş benzeri politikalar sunmadığı halde, konuşmaları kesinlikle o dönemin duygularını canlandırıyor. ABD politikalarını Brezilya, Kolombiya, Guyana ve Peru üzerinden şekillendirerek asıl amaç olarak “özgürlüğü” geliştirmeyi değil, Latin Amerika’nın en solcu liderliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Trump Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefikleriyle İran’a karşı bir vekalet savaşına destek verdiği gibi, Latin Amerika’da da Brezilya, Peru ve Kolombiya ile birlikte oluşturduğu “Hıristiyan Taliban” ile Venezuela’ya karşı askeri bir operasyona yeşil ışık yakabilir. Böylelikle Afganistan, Libya, Suriye ve Yemen gibi Venezuela’yı da “ulusların mezarlığına” gömmek isteyebilir.

[1] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/12/venezuela-nicolas-maduro-assassination-attempt-white-house-ultra-right-locos
[2] https://www.counterpunch.org/2014/04/25/the-dirty-hand-of-the-national-endowment-for-democracy-in-venezuela/
[3] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/trump-venezuela-overthrow-maduro-government-military-rebels-a8529361.html
[4] https://www.newsweek.com/trump-administration-secret-coup-overthrow-venezuelan-president-1112671



26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


5 Ağustos 2018 Pazar

Venezuela Devlet Başkanı Maduro: Suikast Girişiminin Arkasında ABD Var

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela Devlet Başkanı Maduro, kendisine dron ile suikast girişiminde bulunan saldırganların ABD'nin Florida eyaletinde yaşayan emperyalist güçler olduğunu söyledi ve Trump'a çağrıda bulundu.


Venezuela Devlet Başkanı Maduro, başkent Caracas'taki törende konuşma yaptığı esnada patlayıcı yüklü dronelar ile saldırı düzenlendi. Maduro, dron ile suikast girişiminde bulunan saldırganların ABD'nin Florida eyaletinde yaşayan emperyalist güçler olduğunu söyleyerek Trump'a çağrıda bulundu.

"SALDIRININ ARKASINDA KOLOMBİYA VE ABD VAR"

Suikast girişimine maruz kalan Maduro, saldırının ardında "sağ kanat emperyalist güçler" olduğunu söyledi ve çok sayıda Venezuelalının yaşadığı Kolombiya ve ABD'nin saldırının arkasında olduğunu dile getirdi.

NE OLDU?

Maduro, başkent Caracas'taki törende konuşma yaptığı esnada patlayıcı yüklü dronelar ile saldırı düzenlendi. Yetkililer, saldırıda Maduro'nun yara almadığını belirtti. İletişim Bakanı Jorgi Rodriguez, saldırının Maduro'yu hedef aldığını ve 7 askerin yaralandığını açıkladı. Rodriguez, Maduro'nun mayıs ayında yapılan seçimleri kazandığına işaret ederek, "Seçimi kaybettikten sonra bir kez daha başarısız oldular." ifadelerini kullandı.

SALDIRIYI "FANİLALI ASKERLER" İSİMLİ BİR GRUP ÜSTLENDİ

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya düzenlenen ve 7 askerin yaralandığı saldırının sorumluluğunu 'Fanilalı Askerler' isimli bir grup üstlendi. Grup Twitter'dan yaptığı açıklamada, 'Operasyon C-4 yüklü iki drone'un başkanlık tribününe uçurulmasını içeriyordu. Keskin nişancılar drone'ları hedeflerine varmadan önce vurdu. Bu sefer işe yaramadı ama yaraması an meselesi." dedi.

30 Ocak 2019 Çarşamba

ABD'nin tanımadığı Maduro değil uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Maduro yönetimi Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir.
Tanıma, bir uluslararası hukuk kişisinin bir durumu, bir olguyu, iddiayı, bir ilişkiyi hukuka uygun kabul ettiğini ve bundan böyle ilişkilerini bu kabul temelinde yürüteceğini beyan ettiği tek taraflı uluslararası hukuk işlemidir. Devletlerin güç devşirmeye çalıştıkları tanıma hususu, hukuki olduğu kadar uluslararası hukukun en tartışmalı meselelerine değindiğinden politik bir mesele olarak da öne çıkar.
Tanımanın uluslararası hukukta ve siyasetteki yerini yeniden gündeme getiren ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu ülkenin ‘geçici devlet başkanı’ olarak tanıdığını belirten açıklaması oldu. Trump açıklamasında, "Bugün resmi olarak Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu, Venezuela'nın geçici devlet başkanı olarak tanıyorum." ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanlığı'ndan Mike Pompeo imzalı yazılı açıklamada ise Trump’ın ifadelerinin üzerine 1999 tarihli Venezuela Anayasası’nın 233. Maddesine atıf yapılarak Devlet Başkanı Maduro’ya ‘meşru devlet başkanı Guaido’ lehine yönetimden feragat etme çağrısında bulunuldu.
Tanıma, herhangi bir normatif düzenlemeye konu olmamasına rağmen, uluslararası hukuk uygulamasında geniş bir yer işgal ediyor. Devletlerin, uluslararası örgütlerin, muhariplerin, asilerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin tanımaya konu olması mümkün olduğu gibi hükümetlerin de tanınması söz konusudur. Bu analizde ABD’nin Venezüela’daki hükümet tanıması işlemi ve bu işlemin ihlal ettiği en temel ilke olan iç işlerine karışma yasağı uluslararası hukuk açısından ele alınacaktır.

Mayıs 2018 seçimleri iki hükümet ortaya çıkardı

2015 seçimlerinde Venezuela muhalefeti parlamantodaki çoğunluğu elde etti. Parlamento, Temmuz 2017’de 33 üyesinin tamamı ABD, Panama, Kolombiya ve Şili’de yaşayan ikinci bir Anayasa Mahkemesi kurdu. “Sürgün’deki” bu Anayasa Mahkemesi, her 15 günde bir video-konferans yoluyla toplanıp karar alıyor ve bu kararlar Washington imzalı olarak yayınlanıyor. Bu mahkeme, Mayıs 2018 seçimlerinin adil ve özgür bir ortamda gerçekleşmediğini ve bu sebeple seçimlerin geçersiz ve hükümsüz olduğuna karar verdi. Öte yandan Batı yarımkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisini hedefleyen Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) 5 Haziran 2018 tarihli kararında Venezuela’daki seçimlerin meşru bir ortamda gerçekleşmediğini ve 1117/19 sayılı kararıyla Maduro hükümetinin tanınmamasını deklare etti. Nitekim Pompeo, BM Güvenlik Konseyi toplantısında diğer devletlerin de Maduro veya Guaido hükümetlerinden birini seçmeleri gerektiğini belirtti.
Bu çağrıya şimdiye dek, Lima grubundaki 9 Latin Amerika ülkesi, Kanada ve ABD, Guaido’yu geçici devlet başkanı tanıyarak karşılık verdi. Bolivya, Küba ve Nikaragua ise Maduro hükümetine desteklerini açıkladı. Rusya ve Çin ise BM Güvenlik Konseyi üzerinden Venezuela'ya yapılacak bir müdahalenin engelleneceğini dile getirdi. Devletlerin hükümet tanımaları devam ederken uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine karışma yasağını göz ardı ettiklerini sıklıkla görüyoruz. Bu açıdan hükümet tanımasının uluslararası hukukta istisna olduğu ve kural olarak hükümet tanımasının istisnai haller orataya çıkmadıkça yapılmaması gerektiği ABD ve Lima Grubu ülkeleri tarafından göz ardı edilmekte.

Uluslararası hukukta hükümet tanıması

Hükümeti tanımak, bir devletin içindeki egemenlik hakkının o siyasi otorite tarafından kullanıldığını kabul ve beyan etmektir. Hükümet tanımasında devlet tanımasında olduğu gibi zorunluluk yoktur. Yani uluslararası hukuk devletlere hükümetleri tanıma veya tanıma beyanında bulunma sorumululuğu yüklemez. Aksine kural olarak olağan yöntemlerle siyasi otoritenin başına geçen hükümetler tanınmamak durumundadır. Zira olağan yöntemlerle bir devlette hükümetin değişmesi uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum değildir aksi halde bu durum içişlerine karışma yasağına aykırılık teşkil eder.
Bu nedenle hükümet tanıma ancak olağandışı hükümet değişimlerinde söz konusu olur. Darbe, ayaklanma veya yabancı işgal sonrası farklı bir otorite oluşmuşsa hükümet tanımasından bahsedilebilir ki bu durum hükümet tanımasını devlet tanınmasından ayıran temel farklardandır. Olağandışı durumlarda, hükümet tanımasında dikkate alınan hukuki kriter etkin kontroldür. ‘Etkin kontrol’ kriteri devlet tanınması, devletlere sorumluluk atfedilmesi gibi uluslararası hukukun birçok alanında belirleyici olan bir kriterdir. Olağan dışı yöntemle başa geçen hükümet eğer devlet ve ülke üzerinde etkin kontrolü sağlıyorsa o hükümetin tanınması söz konusu olur. Yani darbe yaparak başa gelen bir siyasi otorite eğer etkin kontrolü sağlıyorsa o otorite uluslararası hukuk tarafından tanınır. Bu ifade de her ne kadar demokratik bir uluslararası düzene aykırı görünse de uluslararası hukukun işleyişi ve uluslararası barışın ve güvenliğin devamı açısından o topraklar üzerinde bir muhatap bulunmak zorunda.
Etkin kontrol kavramı İngiltere ile Kosta Rika arasındaki Tinoco Tahkim kararında geniş bir biçimde ele alındı. 1919 yılında, Kosta Rika’daki Tinoco hükümeti devrilince, yeni hükümet Tinoco zamanındaki anlaşmaları geçersiz saymak istedi ve İngiltere bu duruma itiraz etti. Tahkime giden bu uyuşmazlığın kararında Tinoco’nun Kosta Rika’da etkin kontrole sahip olduğu ve onu tanıyan devletin sayısına bakmaya gerek olmaksızın Tinoco yönetiminin yaptığı işlemlerin geçerli olduğunu belirtildi.
Diğer yandan ülkenin sadece bir bölümünde etkin kontrole sahip olan otorite, o bölgede de facto yerel hükümeti olarak tanınabilir. Ama bu tanıma hiçbir şekilde bütün devleti temsil edecek meşru temsilci şeklinde anlaşılmaz. Yani de facto yerel hükümet tanıması, merkezi otoriteyi dışlayacak şekilde yapılamaz. Bu tanımanın amacı de facto yerel hükümetin etkin kontrol sağladığı bölgede otorite olması sebebiyle bu bölgelere ilişkin diplomatik ilişki kurulması zorunluluğu ortaya çıkabileceği ihtimalidir. Örneğin üçüncü bir devletin o bölgede diplomatik misyonlarının bulunması, mallarının bulunması, vatandaşların bulunması söz konusu olduğunda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkar ve üçüncü devletin bu bölgedeki menfaatlerinin korunması için sadece merkezi otorite yeterli değildir. Etkin kontrolü kaybeden merkezi otorite de facto yerel hükümetin sağladığı otoriteyi ele geçirene kadar de facto yerel hükümetin üçüncü devletler tarafından tanınmasına karşı gelemiyor meğer ki üçüncü devletler de facto yerel hükümeti bütün ülkenin tek ve meşru otoritesi olarak tanısın. Merkezi hükümet ihtilaflı bölgede etkin kontrolü tekrar sağlarsa bu durumda de facto yerel hükümet tanıması bozulabilir.
Hükümet tanıması meselesine genel olarak bakıldığında ne şekilde yapılması gerektiği ve hangi kriterlerin dikkate alınacağı yönündeki sorulara ilişkin uluslararası hukuk açısından iki teori öne çıkmıştır. Bunlar Estrada doktrini ve Tobar doktrinidir.

Estrada ve Tobar doktrinleri

Estrada doktrini aslında daha önce işaret edilen, uluslararası hukukun yaygın bir biçimde kabul ettiği görüşü ifade etmektedir. 1930’lu yıllarda Meksika dışişleri bakanı Estrada’nın ortaya attığı bu teoriye göre tanımada demokrasi, özgür ve adil seçim gibi herhangi bir siyasi kritere bakılması iç işlerine karışılması anlamına gelir. Dolayısıyla olağan olarak ya da olağan dışı yollarla, her ne şekilde bir hükümet iş başına gelirse gelsin bu hükümet tanımaya konu yapılmamalıdır. Uluslararası hukukun devamını ve işleyişini demokratik meşruiyete önceleyen bu görüşün de uluslararası düzenin devamını önceleyen bir politik yaklaşıma sahip olduğu göze çarpmaktadır.
Estrada'nın tersini savunan Tobar doktrinini ortaya atan Ekvator dışişleri bakanı Carlos R. Tobar, tanımada demokratik meşruiyetin esas alması gerektiğini savunur. Doğal olarak seçimle iş başına gelmeyen, anayasal çerçevede iş başına gelmeyen hükümetler bu doktrine göre tanınmamalıdır. Görüldüğü üzere her iki doktrinde siyasi saiklerle hareket ediyor ve tanıma konusunda devletleri yönlendirici özellikleri var. Estrada etkin kontrolü esas alırken, Tobar demokratik meşruiyeti esas alıyor.

Venezuela açısından mevcut durum

Uluslararası hukukun temelde devletlerin egemen eşitliğini, barış ve güvenliğin muhafazasını hedefler. Bu üst normun korunması amacıyla devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarını yasaklar. Uluslararası Adalet Divanı Nikaragua kararında devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarının yasak olduğunu ve BM Şartı’nın ikinci maddesinin bu yasağı vaz ettiğine hükmetti. Divan, Batı Sahra Danışma Görüşü’nde ise ‘uluslararası hukukun devletlere herhangi bir yönetim şeklinini dayatmadığını’, dolayısıyla bir devletin demokratiklik seviyesinin o ülkenin iç işlerine müdahale açısından diğer devletlere bir meşruiyet temin etmeyeceğini belirtti.
Dolayısıyla egemen ve eşit olan devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışması, birbirlerinin yönetim biçimine ve hükümetlerine müdahale etmesi uluslararası hukukta kabul görmez. ABD gibi Venezuela da egemen bir devlettir ve bir egemenin diğerinin hükümetini meşru ya da gayrimeşru ilan etmesi gibi bir durum uluslararası hukuk açısından devletlerin eşitliği kuralına aykırılık teşkil etmektedir. Ancak uluslararası hukukun bir diğer temel normu olan insan onurunun korunması için bazı hallerde devletlere müdahalenin önü açılmıştır. BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar ile devletler Libya kararında olduğu gibi insan onuru ve uluslararası barışın ve güvenliğin tesisi için devletlere müdahale edebiliyorlar.
Venezuela'daki hükümetlerin tanınması meselesi ele alıncak olursa, uluslararası hukukta bugüne kadar devletlerin çoğunlukla Estrada doktrinine göre hareket ettiği gözlemlenmiştir. Bu yaklaşımın neticesinde etkin kontrol sahibi hükümetin Maduro hükümeti olduğu açıktır. Ülkedeki polis ve askerin Maduro hükümetine bağlı olarak hareket etmesi, yerel yöneticilerin ve bürokratların işlemlerinde ve eylemlerinde Maduro hükümetinden talimat almaya devam etmeleri etkin kontrolün hala Maduro hükümetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Maduro’nun ABD nezdindeki Venezuela diplomatlarını geri çağırması karşılık bulmuş, misyon çalışanları Maduro’nun çağrısına binaen Venezuela’ya geri dönmüştür. Öte yandan Venezuela tarafından istenmeyen adam ‘persona non grata’ ilan edilen ABD diplomatları ise ülkede kalmaya devam ediyor. Guaido ise ülkenin herhangi bir noktasında etkin kontrol sağlayamamıştır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki Maduro Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması, uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir. Nitekim ABD’nin bu çağrısı uluslararası toplum nezdinde bir karşılık bulmamış, bazı Latin Amerika ülkeleri dışında Guaido devlet başkanı olarak tanıyan olmamıştır.


12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










30 Ocak 2019 Çarşamba

Generallerden sonra yeni ABD dış politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yönetimindeki generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor.

Trump’ın 19 Aralık’ta Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı, karar momentini aşacak önemli bazı sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlardan biri ABD dış politika yapımında generaller sonrası yeni bir döneme girilmiş olmasıdır. Beyaz Saray Genel Sekreteri General John Kelly, Suriye’den çekilme kararına tepki göstererek istifa eden Savunma Bakanı General James Mattis ve en son da ABD’nin bölgedeki en üst düzey bürokratı Brett McGurk’ün yönetimden ayrılması dış politikada yeni bir döneme işaret ediyor. Peki, bundan sonra yeni ABD dış politikası nasıl şekillenecek? Sahada yansımaları ne olacak? Bu yeni süreçte Türkiye’yi bekleyen zorluklar neler? ABD dış politikasında son yıllarda bitmek bilmeyen çelişkili tercihler nasıl izah edebilir?

Yeni ABD dış politikası

İzahı şöyle dursun, anlaşılması dahi zor olan Trump dönemi ABD dış politikasını şekillendiren faktörleri konuşurken ezberlerden uzak durmak ve konuyu iyi etüt etmek gerekiyor. Sıklıkla yapılan hatalardan biri ABD dış politikasının her daim belirli bir jeopolitik mantık ve stratejik hesapla şekillendiği ve karar vericilerin de rasyonel davrandığı varsayımı. Bu önemli bir sorun zira dış politika tercihlerini belirli davranış kalıplarının (büyük strateji, dengeleme, caydırma vb.) içinde değerlendirme refleksi, aktörleri siyasal alanın dışında konumlama yanlışına itebiliyor. Oysa aktörler politik varlıklar ve siyaset üstü/dışı davranma imkânları oldukça sınırlı, çünkü milli çıkar uzun, siyaset kısa vade odaklı bir uğraşı.
Bir örnekle açmak gerekirse, Suriye’de rejim değişikliği adına asker bulundurmak başından beri zaten ABD çıkarlarına uygun gerçekçi ve rasyonel bir seçenek değildi. ABD’yi daha fazla kaygılandırması ve meşgul etmesi gereken başka konular var. ABD hegemonya siyaseti miadını doldurmak üzere. Kendi müttefiklerine bile güven vermiyor. Önünde Çin’in çevrelenmesinden Rusya’nın dizginlenmesine, Çin ile Rusya’nın küresel ittifakına mani olmaya kadar bekleyen bir dizi sorunlar seti var. Üstelik Çin ve Rusya, Venezuela’dan Zimbabve’ye birçok ülkede alternatif küresel müdahale araçları geliştirmiş durumda. Zimbabve’de askeri darbeye zemin hazırlamak, Venezuela’ya ekonomik yatırımlarla yön vermek ABD rakibi iki küresel büyük güç için artık olağan müdahale biçimleri. Geçen yılın aralık ayında Rusya, tartışmaların odağındaki Venezuela’ya uzun menzilli ve nükleer bomba kapasiteli Tu-160 savaş uçaklarını gönderirken, Çin de 17 milyar dolarlık ekonomik yatırımla Venezuela’da küresel rekabeti kızıştırmayı bilmişti. Bu müdahalelere cevaben ABD’li generallerin kontrolündeki Beyaz Saray yönetimi de Rusya ve Çin’i küresel ‘haksız rekabetle’ itham etti, ticaret savaşları ve ambargolarla bu iki ülkeyi hedef tahtası haline getirdi. Peki, o halde generallerin ayrılması ABD’nin büyük güçler arası klasik jeopolitik rekabeti bıraktığı anlamına mı geliyor? Generaller sonrası dönemde Trump yönetimi, hangi şekil ve saiklerle dış politika kararlarını alacak?

Generallerden önce, generallerden Sonra

Trump’ın başkanlığının ilk iki yılı içinde metazori istihdam ettiği ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren kesimlerin başında askeri bürokrasi gelmekteydi. Bu dönemde Trump’ın üst düzey askeri ve sivil bürokrasiye siyasi alan açması onlara gerçekten güvenmesinden değil, bugün bile süregelen kendi insan kaynakları probleminden veya idari kadrosunun yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Trump, ‘Washington bataklığı’ diye tasvir ettiği mevcut güvenlik ve dış politika elitlerine savaş açmanın lojistiğini iyi düşünememişti. Sonuçta hedeflerine tezat oluşturacak şekilde komutanlara ve askeri yöneticilere sahada taktikleri uygulama hatta strateji belirlemede fazlasıyla serbestiyet tanımak zorunda kalmıştı. Bu dönemde gelişen temel izlek, Trump’in aykırı söylem ve twitleriyle önce dış politikanın gündemini değiştirmesi, bu aykırı söylemler statükocu elitlerin direnciyle karşılaştığında ise geri adım atmak şeklindeydi. Dolayısıyla bu dönem önceki ABD liberal-hegemonya siyasetinden pek farklı gelişmedi.

Generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor. Generaller sonrası yeni dönemde başka isimler ön plana çıkmış görünüyor. Özellikle Savunma Bakanı General Mattis’in gitmesiyle eski Kansas vekili Pompeo ve avukat Bolton’un önü daha da açılmış durumda. Trump’ın yönetme ihtirasını ve aykırı gündemini uygulamaya seleflerinden (Mattis, McMaster, Kelly, Tillerson vb.) çok daha fazla özen gösteren isimler (Pompeo, Bolton, Ludlow vb.) kendi özel ajandalarını bırakma pahasına Trump’ın etrafını sarmış bulunuyor. Yeni döneminde (azledilmese en az iki yıl daha) ABD’de hüküm sürmesi beklenen siyaset artık Trump’ın dış politikası.

Bu dönemde Trump’ın yeni güvenlik bürokrasisi marifetiyle nispeten daha bütüncül ve kendi içinde daha az kavgalı bir dış politika yapımı bekleyebiliriz. Başkanla çalışmaya devam etmeleri durumunda Pompeo’nun dini (evanjelik) Bolton’un da ideolojik (milliyetçi) temelli iki sert dış politika dalgası yeni dönemde ön planda olacak. Elbette bu yeni ekip arasında Trump dönemi tipik Beyaz Saray içi taktik kavga ve hamleler devam edebilir. Daha da önemlisi Trump’ın son sözü söyleme iştah ve ısrarı gerek Pompeo gerekse de Bolton üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaya devam edecektir. Nitekim Pompeo’nun 2020 seçimlerinde Kansas senatörlük yarışına adaylığını koymak istemesi, Trump yönetimiyle arasındaki potansiyel kopuşun varlığını göstermesi açısından da dikkate değer.

Bu şerhle birlikte, askerlerin Beyaz Saray karar mekanizmalarının dışında kalmasıyla ile dış politika yapımında kurumsal-bürokratik sınıfın bıraktığı boşluğu Cumhuriyetçi Parti içi ve dışı (aşırı) sağ yönelimlerin dolduracağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Generallerin Beyaz Saray'dan ayrılması sadece dış politikada görece vaki rasyonel hesap ve davranış biçimlerinin devreden çıkması anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda ‘Önce Amerika’da ifadesini bulan siyasi/ekonomik milliyetçiliğin dış politikada sahaya inmesi anlamına geliyor.

Yeni dış politika sahada: Venezuela tecrübesi

Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri bahsedilen yeni dış politika çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Kasım 2018’de Venezuela’yı Latin Amerika’nın ‘3 tiranlığından’ biri olarak mimleyen Bolton ve Pompeo’nun şahin dış politika tercihleri genelde General Mattis ve silah arkadaşlarının engellemelerine takılmaktaydı. Ancak Mattis’in istifasını müteakip ABD’nin Venezuela’da rejimi değiştirmek için açıktan müdahaleye girişmesi, dış politikanın yeni izleğini göstermesi açısından öğretici.
Venezuela, Trump’ın en başından beri hedef tahtasına koyduğu 3 ülkeden biriydi (diğerleri Kuzey Kore ve İran). Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu günden hemen bir gün sonra Venezuela ile ilgili brifing talep etmiş, zengin petrol rezervlerinden övgüyle bahsetmişti. Bolton’un ve Pompeo’nun da bu yılın başında Brezilya ve Kolombiya ile birlikte altyapısını itinayla hazırladığı Venezuela’daki malum başkaldırı çağrısı gibi oldukça cüretkâr bu girişimin yönetimdeki generallerin gidişini beklediğinin altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, Pompeo şok bir kararla İran-contra skandalının baş aktörlerinden ve El Salvador’da büyük Mozote katliamı sorumlularından biri olduğuna hemen herkesin inandığı Elliot Abrams gibi tehlikeli bir ismi Venezuela’da rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bizzat görevlendirdi. Bu görevlendirme, generaller sonrası yeni ABD dış politikasının sahada kimler tarafından uygulanacağını göstermesi açısından önemli. Abrams’in dış politika icra heyetine dâhil oluşu, Trump’in etrafını Bolton’un gelişiyle beraber sarmaya başlayan şahin neocon isimlerin etkinliğinin artacağını da gösteriyor. Özetle, Venezuela tecrübesi yeni aykırı dış politikanın koordineli, planlı ve iddialı bir şekilde uygulanacağını gösteriyor ve önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde neler yaşanabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

Yeni dönemde Türkiye’yi bekleyen zorluklar

Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerini özetleyecek belki de en iyi ifade Henry Kissinger’ın Avrupa ile ilgili sorduğu şu ünlü soruda gizli: "Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?." Kissinger, küçümsediği Avrupa ortaklığı fikrini zayıflatmak ve Avrupa’nın tek sesle değil çok başlı karar verme potansiyelini eleştirmek için bu soruyu sormuştu. Benzer şekilde Türkiye, izlenen ABD politikaları hakkında kiminle konuşması gerektiği konusunda aynı soruyu sorabilir: "Türkiye derdini kime anlatmalı? Sizde telefon numarası varsa sorun yok, denilen Trump’ın damadına?, Pentagon'a?, Trump ile yıldızı bir türlü barışmayan kariyer diplomatlara?, Trump yönetiminin seçtiği pek çok diplomatı hala atamayan ABD Kongresine?"

Türkiye-ABD ilişkilerinin karşılaştığı bu zorluktan başka bir zorluk da özelde Suriye, genelde Ortadoğu’da ABD’nin hem siyasi hem de kurumsal-bürokratik aktörleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalmasıydı. Generaller sonrası dönemde ise Pentagon'un karar mekanizmalarından görece uzaklaşmasıyla bu ikili kurumsal ve siyasal kıskaçtan biri devre dışı kalmış ve dış politikada belirsizlik nispeten ortadan kalkmış görünüyor. Bunun önemli bir sebebi, ABD yönetiminde yukarda adı geçen grubun ve dini-milliyetçi doktrinin daha fazla alan bulmasıdır. Generaller sonrası dönemde artık Türkiye’nin varoluşsal kaygılarını anlamak istemeyen Pentagon ve dışişleri elitleri Trump nezdinde eskisi kadar belirleyici olmayacaktır.
Ancak bunları ikame edecek yeni ekibin iyi etüt edilmesi şarttır. Türkiye’de bunların sosyolojik tabanlarına vakıf olmak bir yana, politik görüşlerinin bile bilinmemesi önemli bir ihmaldir. Bu grubun Türkiye ile ilgili ideolojik ve dinsel önyargılarının had safhada olduğunu not etmek gerekir. ABD içinde parti siyaseti veya dışında ortaya çıkan yeni etkili aktörlerin kimliği ve pozisyonlarını her zaman hesaba katmak gerekir. Örneğin, son zamanlarda ABD’nin iç siyasi gündemini domine eden ve Trump’ın azlini getirebilecek hukuki süreci iyi takip etmek gerekir. Henüz zayıf bir ihtimal de olsa Trump’ın azledilmesi durumunda sorunlar daha da çetrefilli hale gelebilir. Amerikan Anayasasında 25. Yasa Değişikliğinin 1. Bölümüne göre azil durumunda Başkan Trump’ın yerine Başkan Yardımcısı Pence’in geleceğini öngörmek gerekir. Pence, geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalefet lideri Juan Guaido’yu sisteme başkaldırdığı günden önceki gece yarısı arayıp ne yapması gerektiği konusunda talimat veren kişidir. Aynı zamanda evanjelik dini kesimlerin siyasi temsilciliğini iftiharla yürüten Pence’in, Trump’tan daha radikal bir ajanda takip ettiğini hatırda tutmak gerekir. Rahip Brunson’un en büyük destekçisi Pence’in muhtemel başkanlığının Türkiye için ne anlama geleceği tecrübeyle sabittir.


4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar 1.bölüm

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünya daki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.



ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;


DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben İş adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
Sevgi ile kalın...
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html