BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Arapça sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Arapça sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Ağustos 2020 Pazar

Patlama Lübnan siyasetinde bir milat olabilir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve bu, siyaset sahnesinde kimlerin silineceğini gösteren süreç olacak.


İç savaş geçirdiler, Suriye’nin müdahalesine, İsrail bombardımanına maruz kaldılar, siyasi suikastlarla sarsıldılar ama böylesi bir felaketi daha önce hiç yaşamadılar. Lübnan halkı, Beyrut limanındaki korkunç patlamayla benzeri görülmemiş bir felaket yaşıyor.


Lübnanlı yetkililerin yaptığı resmî açıklamalara göre Beyrut Limanı’ndaki patlamaya bir depoda bulundurulan 2 bin 750 ton amonyum nitrat sebep oldu. Patlamadan sonra yaptığı açıklamada Başbakan Hassan Diyab “Sorumlular cezalandırılacak” dese de sorumluların kim veya kimler olduğuyla ilgili ulusal ve uluslararası kamuoyundaki şüpheleri gideremedi. Bu olayın bir saldırı olabileceği ve deponun Hizbullah’a ait olduğuna dair iddialar bir yana, bu kadar fazla patlayıcı maddenin yerleşim yerlerine bu kadar yakın bir depoda tutulmasını şüpheli bulanların sayısı da epey fazla. Nitekim Beyrut Limanı müdürünün konuyla ilgili “Gümrük İdaresi bu patlayıcı maddelerin limandan çıkarılması için yetkili mercilere başvurdu, ancak altı yıl boyunca herhangi bir cevap alınmadı” demesi doğrudan bir isim vermese de sorumluluğun kendilerini aşan bir makama ait olduğunu ima ediyor. Patlamanın ardından resmî açıklamanın geç yapılması medyada ciddi şekilde bilgi kirliliğine de neden oldu. İlk gelen görüntülerin havai fişek patlamasına benzetilmesine rağmen patlamanın yıkıcılığının ilerleyen saatlerde çok daha net anlaşılmasıyla bunun bir saldırı olduğu iddiaları öne çıktı. Nihayetinde resmî açıklamalar reddetse de patlamanın kazadan ziyade sabotaj olduğu fikri hâlâ hâkim görünüyor.

Halk açısından daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. 

Patlama öncesi Lübnan’da siyaset ve ekonomi

Lübnan’ın patlama öncesindeki uzun süreç boyunca yaşamakta olduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların anlaşılması, ülkenin bu patlamadan ne kadar zarar gördüğünü ve göreceğini de kestirmek açısından önem arz ediyor. Lübnan zaten bir süredir tarihinin iç savaştan bu yana en büyük ekonomik sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Geçmişte Orta Doğu’nun finans başkenti, güçlü bankacılığın merkezi olarak kabul edilen Beyrut, insanların hesaplarındaki 100 doları çekebilmek için bile bankaların önünde uzun kuyruklar oluşturduğu bir ülkeye dönüşmüştü. Küresel ve bölgesel krizlerden etkilenen kırılgan ekonomik yapısıyla Lübnan, özellikle Suriye iç savaşının etkilerini doğrudan yaşamış ve döviz rezervlerinin tükenmesi, para biriminin aşırı değer kaybetmesiyle hem maddi hem de manevi bir buhrana sürüklenmişti.

İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir.

Geçtiğimiz yılın Ekim ayında hayat pahalılığına karşı başlayan gösteriler ülkede bir hükümet değişikliğine sebep olsa da yeni gelen hükümet de sadra şifa bir çözüm sunamaması sebebiyle eleştiri oklarının hedefi oldu. Lübnan, ekonomik kriz, siyasi elitlere yönelik tepkiler, bölgesel düzlemde kronikleşmiş Hizbullah-İsrail gerginliği ve küresel boyuttaki salgının etkisiyle Beyrut Limanı patlamasından çok önce zor günler yaşamaya başlamıştı. Kovid-19 salgınının ardından ekonomi ve siyaset kaynaklı gösteriler göreceli olarak azalsa da özellikle salgınla birlikte ekonomik koşullar daha da kötüleşti. Zira Lübnan’ın ekonomisi ekseriyetle hizmet sektörüne ve turizme dayanıyor. Ülkedeki malların önemli bir çoğunluğunun ithal olması, dolarla alım gücünün tükenmesi sebebiyle iç piyasada yaşanan ürün yokluğu ve şişirilmiş fiyatlar sebebiyle insanlar hijyen ürünleri ve en temel ihtiyaç olan ekmeğe bile ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Buna bir de yerli sermayenin ülkeden peyderpey çıkması, yerel para biriminin Merkez Bankası’nın bütün müdahalelerine rağmen karaborsada dolar karşısında sürekli düşüş göstermesi ve kamu borçlarının 90 milyarın üstüne çıkması da eklenince Lübnan ekonomik açıdan iflas noktasına geldi. Kredi almak için Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) görüşmeler yürüten ancak bir sonuç alamayan Lübnan, enflasyon oranının 30 günde yüzde 50 oranında artmasıyla Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hiperenflasyona giren ilk ülke oldu.

Ekonomik sorunların sebep olduğu grevler ise şehir hayatını ciddi şekilde etkiledi. Atık toplama şirketlerinin çalışanlarının yaptığı grevler sebebiyle çöplerin toplanamaması atıkların yol kenarlarında birikmesine sebep oluyor ve şehir sağlığını tehdit ediyor. Çöp toplama şirketi Ramco’nun müdürü Velid Saad “Hükümet bir çözüm sunmadığı için her ay bir çöp krizi yaşayacağımızı düşünüyorum” diyerek aslında çöp krizinin müsebbiplerinin siyasetçiler olduğunu belirtiyor.

Dış yardım meselesine gelince Beyrut Amerikan Üniversitesinden Siyasal Bilimler profesörü Hilal Khashan durumu şu ifadelerle özetliyor: “Batılı ülkeler yardım yapma şartı olarak reform öne sürüyor. Körfez ülkeleri ise yardım şartı olarak Hizbullah’ın dizginlenmesini istiyor. İktidar ise ikisini de yapmaktan aciz.”

Hassan Diyab hükümeti “topal ördek’’ mi?

Hizbullah’ın da dahil olduğu Suriye yanlısı bloğun ülkedeki kronikleşmiş mezhepsel, siyasal ve ekonomik sorunlara somut bir çözüm bulamaması, Lübnan’da sıkça gerçekleşen hükümet krizini tekrar tetikledi. Başbakanlık görevini üstlenen Hassan Diyab’ın Hizbullah’la arasına mesafe koyamaması ve Hizbullah’a mesafeli olan Sünnilerin bu hükümette yaşadığı temsiliyet sorunu, hükümetin uzun ömürlü olmayacağının sinyallerini veriyordu. Protestolar sebebiyle başbakanlık görevinden istifa eden Saad Hariri başta olmak üzere birçok etkili Sünni ismin Hassan Diyab’ı sert bir şekilde eleştirmesi ve Diyab’ın ikna edici olamaması sebebiyle özellikle Sünni kesimin hükümete yönelik bakış açısı daha da olumsuzlaştı. Hükümet dışından olduğu kadar içeriden de ciddi itirazların olduğunu Dışişleri ve Göçmen İşleri Bakanı Nassif Hitti’nin istifası gösterdi. Hitti’nin istifa gerekçesi olarak “görevini yerine getiremediğini” öne sürmesi, hükümet içindeki çatlağı da gün yüzüne çıkardı. Bu bağlamda Ketaib Partisi başkanının Hitti’ye istifa hususunda verdiği destek özellikle Hristiyan partileri arasında hükümete desteğin azaldığını ortaya koyuyor. Hükümete yönelik bir diğer eleştiri de Maruni Patriği Beşara er-Rai’den geldi. Er-Rai, hükümetin tarafsızlığını kaybettiğini ifade ederek ülkedeki krizlerin çözümüne ilişkin “tarafsızlık” vurgusu yaptı.

İsrail-Hizbullah gerginliği: Kim kazandı?

Patlamanın öncesinde Lübnan yerel kaynakları İsrail’in sıklıkla Lübnan hava sahasını ihlal ettiğini ve Hizbullah’ın İsrail’e ait bir insansız hava aracını düşürdüğü aktardı. Hemen akabinde İsrail’in Lübnan sınırına ciddi bir askeri sevkiyat yaptığı haberleri yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması mı başlayacak endişesine sebep oldu. Hizbullah kaynakları drone düşürme iddialarını reddetse de İsrailli yetkililer Hizbullah’ı suçlayan açıklamalarda bulundular. Bu gergin ortamda İsrail’de Binyamin Netanyahu karşıtı gösterilerin devam etmesi, Netanyahu’nun Hizbullah’la yaşanan gerginliği içerideki baskıyı azaltmak için kullanıldığı yorumlarına sebep oldu. Prof. Khashan Hizbullah’ın İsrail karşısında işinin zor olduğunu ve misilleme yapsa da yapmasa da kendisini eleştirecek ciddi bir kitlenin var olduğuna değinerek Hizbullah’ın ikilem içinde olduğunu belirtiyor. İsrail’in Lübnan sınırına yönelik düzenlemeyi planladığı kapsamlı askeri tatbikatı iptal etmesi ve sonrasında Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama dikkat çekici. Akla doğrudan bir çatışma yerine sabotaj ihtimalini getiriyor. İsrail cephesi patlamanın ardından olayla ilgilerinin olmadığını ivedilikle açıklasa da İsrail ordu sözcüsünün Arapça Twitter hesabından 23 Temmuz 2019’da yaptığı bir paylaşımda dönemin başbakanı ve dışişleri bakanını etiketleyerek Refik Hariri Havaalanı ve Beyrut Limanı’nın Hizbullah-Suriye ve İran hattındaki silah akışı için kullanıldığını söylemesi ve yetkilileri bu hususta uyarmış olması dikkatlerden kaçmadı.

Patlama Lübnan’da siyasal değişime sebep olabilir

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo yukarıda da görüleceği üzere hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Hassan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve kimlerin siyasi sahnede kalıp kimlerin silineceğini de gösteren bir süreç olacak. Hizbullah’ın limanı kontrol ettiği iddiası ve patlayıcı dolu depoyla bir alakası olduğu eğer somut verilerle desteklenir ve soruşturma dosyasında yer alırsa bu Hizbullah açısından epey sıkıntılı bir sürecin başlaması demek. Siyasal açıdan hükümet değişimine yol açması muhtemel olan bu patlama, ekonomik açıdan ise yeniden inşa sürecinin dış yardımlar üzerinden yürütülmesini zorunlu kılacak. İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir. Hizbullah’la ilgili olarak bir diğer önemli mesele de uluslararası mahkeme tarafından Refik Hariri suikastının faillerinin tespitiyle ilgili nihai kararın açıklanması. 18 Ağustos’ta açıklanacak nihai kararda eğer mahkeme, yargılanan Hizbullah üyelerine “Refik Hariri suikastını düzenleme” suçundan ceza verirse hem Hizbullah hem de Hizbullah’ın desteklediği Diyab hükümeti ülke içinde ve dışında meşruiyet krizi yaşayabilir.

Son olarak bu dönemde Lübnan’daki bölgesel rekabetin etkileri “yardım” meselesiyle öne çıkacaktır. Halk açısından ise daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. Zira sistemin bu haliyle siyasal elitlerin Lübnan’ı felakete sürüklemesine sebep olduğu düşüncesi şimdiden dillendirilmeye başladı. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden An-Nahar, patlamayla ilgili haberi “Başarısız devlet kendi kendini vurdu” başlığıyla verdi. Yaşanan bu büyük tahribattan sonra Lübnan’ın tekrar ayağa kalkabilmesi ise içerideki siyasi değişimin yumuşak bir şekilde gerçekleştirilmesiyle mümkün.


21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın varlık içinde yokluk çeken şehri Ahvaz ve protestolar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor.


İç politikadaki gerilimli süreçleri ve dış politikadaki manevralarıyla İran son yıllarda adından en çok bahsedilen ülkelerden biri. Trump’ın 2016 yılında ABD’nin 46. başkanı olarak seçilmesinden sonra Washington ile yeniden tırmanan gerilimin yanı sıra, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani üzerindeki muhafazakâr kanadın baskısı, önümüzdeki yılın başında seçime gidecek olan İran’ı gündemde tutmaya devam edecek.
Dış politikasındaki yoğun gündemle birlikte Tahran, bu günlerde önemli iç meselelerle de karşı karşıya. Bunların en önemlisi, ülkenin 4 milyonu aşkın nüfuslu Huzistan (tarihteki adıyla Arabistan) eyaletinin Ahvaz şehrinde başlayan ve kısa sürede genişleyen protestolar. 2018 yılında meydana gelen protestolar esnasında tutuklanan ve hapisteyken şiddet gördüğü iddia edilen İranlı Arap şair Hasan Haydari, serbest kalmasından kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. Olayın ardından İranlı Araplar yeniden sokaklara döküldü. Şehrin bazı yerlerindeki İran bayrakları indirildi. Tahran yönetimi olayların yoğunlaştığı mahalleleri kuşatma altına alarak gösterileri önlemeye çalışıyor. Protestolarda dikkat çeken başka bir husus ise halkın Lübnan ve Irak’taki gösterileri destekleyen sloganlar atması.
İran'ın petrol rezervlerinin yüzde 80’inden fazlasının bulunduğu Huzistan eyaletinde yakın tarihlerde de buna benzer olaylar yaşanmış, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu bölge halkından hayatını kaybedenler olmuştu. Bölge halkı 7 Mart 2015’te Asya Şampiyonlar Ligi maçında rakip Suudi Arabistan takımı El Hilal’e yoğun ilgi göstermiş, maç esnasında ve sonrasında Tahran yönetimi aleyhine sloganlar atan halka polis müdahale etmişti. Çıkan olaylar neticesinde Yunus Asakire isimli Ahvazlı hayatını kaybetmişti. Olayın ardından bölgede başlayan gösteriler güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle bastırılmıştı. 2017 yılının Şubat ayında bölgede yaşanan içme suyu krizi ve yüksek orandaki hava kirliliği şikâyetlerine yönelik yetkililerin duyarsızlığı nedeniyle, Devrim Muhafızları’na ait bir merkez Ahvaz halkı tarafından basıldı ve çıkan çatışmalarda Hasan Bugbiş adında bir protestocu hayatını kaybetti. Olayın ardından bölgede protestolar genişleyerek devam etse de öncekiler gibi yönetimin sert müdahalesiyle bastırıldı.

Benzin zammı ve protestolar

Bölgeyi dünya gündemine taşıyan başka bir gelişme ise yakın tarihte keşfedildiği öne sürülen yeni petrol rezervi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani 10 Kasım 2019 tarihinde Yezd şehrinde yaptığı konuşmada, Huzistan eyaletine bağlı Bostan bölgesinden Umidiye şehrine kadar uzanan bölgede 53 milyar varil rezerve sahip yeni bir petrol sahası bulduklarını duyurdu. Yeni alanın 65 milyar varil rezerve sahip Ahvaz’dan sonraki en büyük petrol sahası olması ve her iki şehrin de Huzistan eyaleti sınırları içinde bulunması, yoksullukla mücadele eden bölge halkının protestolarını daha da anlamlı hale getiriyor. 2 bin 400 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sahanın, İran’ın kanıtlanmış petrol rezervlerini dörtte bir oranında artıracak olması ise bir başka önemli nokta.

Bu açıklamadan bir hafta sonra, Ruhani yönetimi benzin fiyatlarına en az yüzde 50 oranında zam yapılması ve daha ucuz fiyattan benzin satışına kota konulması kararı aldı. Karar sonrası ülkede başlayan protesto gösterileri ülke çapında yayılarak büyüyor. Protestoların büyüme karakteri göstermesinin en önemli nedeni ekonomik temelli olmaları. İran’ın içinde bulunduğu iktisadi darboğaz, sistemin her yerini saran yolsuzluklar, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde taraflar arasındaki güç savaşı ve hepsinden önemlisi halkın gündelik yaşamda karşılaştığı hayat pahalılığı, İranlı "işçi sınıfını" sokağa dökmüş vaziyette. Bu ve benzeri gerçekler protestoların yayılma potansiyelini artırıyor. Şu ana kadar 30 şehirde görülen protestoların daha çok Kürt, Arap ve Türklerin yaşadığı şehirlerde yoğunlaştığı söylenebilir.
Eylemlerde "Rıza Şah ruhun şad", "ne Gazze ne Lübnan, can feda sana İran", "Kürt-Türk el ele; karşıdır zulümlere" ve "Diktatör utan artık; memleketi bırak artık" gibi sloganlar öne çıkıyor. Dikkat çekilmesi gereken nokta şu ki daha çok “alt sınıfın” sokağa çıktığı protestoların, demokrasi kaygısı taşıyan "orta sınıftan" destek bulma olasılığı, Tahran yönetimini zor durumda bırakabilir. Ancak bu iki sınıfın sokağa yansıyan ortak paydasının zayıf olması, gösterileri kontrol altına alma hususunda Tahran yönetiminin işini kolaylaştıracaktır. Vurgulanması gereken diğer etken ise protestoların İran’da etnik hassasiyetlerin yükseldiği bir döneme denk gelmiş olması. Bu durum, eylemlerin daha da yayılmasının önünü açan güçlü bir etken olabilir. Ayrıca ülke genelinde görülen eylemler, 2009 yılındaki Yeşil Hareket’ten bu yana artış gösteren kadın ve gençlik hareketlerinin protestolarda daha görünür olmasına yol açabilir.

Tahran’ın yaklaşımı ve İranlı Araplar

Muhafazakâr basının bölgedeki olaylara karşı duyarsız tavrına rağmen muhaliflerin çokça gündeme taşıdığı gösteriler, İran yönetim anlayışının etnik çeşitliliğe karşı yaklaşımını bir kez daha tartışmaya açmış vaziyette. Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor. Bu olumsuz etkinin en dikkat çeken sebebi, İran’ın, barındırdığı etnik çeşitliliği, kültürel bir zenginlikten ziyade, dış güçler tarafından manipüle edilerek ülkeyi felakete sürükleyecek bir problem olarak görmesidir.
Bilindiği üzere, Kaçar hanedanlığının 1925 yılında yıkılmasının ardından, Pehlevi hanedanlığı ülkeyi idari ve ideolojik olarak kontrol altına almıştı. Söz konusu dönemden günümüze, yönetimin Farslar dışındaki diğer etnik gruplara uyguladığı düşünülen ayrımcı politikalar, geniş halk ayaklanmalarının öncelikli sebeplerinden biri olagelmiştir. 1925-1979 yılları arasında “Farslar ve diğerleri” anlayışıyla ele alınan İran’ın etnik kompozisyonu, 1979 İran Devrim’i sonrasında da şekil değiştirerek devam etmiştir. Pehlevi döneminde devam ettirilen “Farslılık” politikasının bir benzeri, 1979 Devrimi sonrasında da “İslam Cumhuriyeti” yaklaşımıyla “Şiilik” çerçevesinde şekillenmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki 1979 sonrası yönetim anlayışı, Pehlevi hanedanlığının politikalarından tam anlamıyla kopmamış, Şiilik yaklaşımının yanı sıra Farslılık anlayışını da canlı tutmuştur. İran’da merkezi yönetimin bu anlayışıyla çeşitli şekillerde mücadele eden önemli etnik unsurlar var ve Araplar bu unsurlardan sadece biri. Diğer etnik unsurlarda olduğu gibi, Araplar da Tahran yönetiminin Farslılık ya da Şiilik anlayışı karşısında kendi etnik veya mezhepsel kimliklerini koruma eğilimi içindeler.
Arap azınlık içinde Şii mezhebine mensup olanlar genellikle Huzistan eyaletinde yerleşikken, Sünni Araplar Körfez kıyılarında yaşıyorlar. Çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Arapların nüfusuyla ilgili kesin ve güvenilir bir araştırma olmamakla birlikte, tahmini olarak 2 ila 4 milyon civarında olduğu düşünülüyor. Rıza Şah’la başlayıp 1979 İran Devrimi sonrası yönetim anlayışıyla devam eden yaklaşım, ülkede yaşayan Türkler ve Kürtlerde olduğu gibi, Araplar tarafından da hoş karşılanmıyor. Bu hoşnutsuzluk ve dönem dönem kendini hissettiren protestolar, Tahran’a bir uyarı anlamı taşıyor. Son günlerde Arap nüfusun yoğunlukta olduğu Huzistan eyaletinin Ahvaz bölgesinde başlayan ve yayılma eğilim gösteren etnik hassasiyet temelli protestolar da bu huzursuzluğun yeni bir tezahürü niteliğinde. Gösterilerin başlama nedeni ise kum fırtınasıyla başlayan süreci, elektrik ve su kesintilerinin takip etmesidir. Gösterilerin siyasi ve ekonomik sebeplerine değinmenin yanı sıra, bölgedeki kum fırtınalarına ve yaşanan su kıtlığının öncelikli nedenlerine kısaca bakmakta fayda var.
Başta Ahvaz olmak üzere Susangerd ve Dezful şehirlerini etkisi altına alan son zamanlardaki kum fırtınaları ilk defa yaşanmıyor. Son yıllarda bölgede gerçekleşen küçük çaptaki kum fırtınaları ve bunlara bağlı olarak yaşanan yüksek orandaki hava kirliliği günlük hayatın bir parçası. Bunların bazıları İran sınırlarının ötesinden kaynaklanan iklim değişikliği ve küresel ısınmayla bağlantılı olarak görülse de, bunun en büyük sebebi İran-Irak savaşından sonra bölgede yoğun olarak çıkarılan petrol. Petrol kuyuları için tahrip edilen sulak alanlar yerini kurak topraklara bırakmış vaziyette. Petrol çıkarmak ve yeni rafineriler kurmak adına yapılan çalışmalar neticesinde yaşanan önemli su kaybı, tarıma elverişli araziler ve meyve bahçelerinden çorak çöllere ve aniden çıkıveren bataklığa doğru nasıl bir değişimin yaşandığını açıklıyor. Özellikle 1989 ve 1997 yılları arasında bölgede plansız yapılan kalkınma faaliyetleri, Ahvaz başta olmak üzere diğer illerdeki su havzalarını yok ederek çölleşmeyi artırmış durumda. Topraklarının 1 milyon hektarından fazlası tarımsal nitelikte olan ve soğuk mevsimlerde ülkenin önemli tarımsal ürünlerinin yetiştirildiği bir yer olan bu bölge bugün kum fırtınalarıyla karşı karşıya. Gittikçe azalan suyun da şeker kamışı üretiminden kaynaklanan zirai ilaçlarla kirlenmesi, tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Yukarıdaki sebeplere ek olarak, savaş sonrasında bölgedeki petrol kuyularında kasıtlı olarak çıkarılan yangınlar bölgedeki su kaynaklarını kirleterek verimli topraklara telafisi güç zararlar vermişti. Türkiye ve Irak’ta kurulan barajların Şattülarap’a akan su miktarını azaltarak İran’daki kuraklığı etkilediği iddiaları da sayılan nedenler arasında.

Siyasi ve iktisadi sebepler

Özellikle 2015 yılından bu yana dönem dönem baş gösteren protestolarda yaşanan elektrik ve su kesintilerinin kısa süreli olduğunu düşünen halk, akşam saatlerine kadar yetkililerden kesintilere dair bir açıklama bekledi. İranlı yetkililerden herhangi bir açıklama gelmeyince, 19 Şubat 2018 tarihinde Ahvaz’da yaşayan halk sokaklara döküldü. Enerji protestosu olarak başlayan eylemler, kısa süre içinde yönetimi protesto eden geniş katılımlı halk gösterileri halini aldı.
Muhalif İranlı analistlere göre, bölge halkının temel eğitim haklarından bile mahrum edilmesinin yanı sıra, halkın kasıtlı bir şekilde eğitimsiz bırakılarak radikal terör örgütlerinin etkisine açık hale getirilmesi, geniş katılımlı protestoların altında yatan etkenlerden. 2017 yılının hemen başında vefat eden tecrübeli siyasetçi Haşimi Rafsancani’nin de makalelerinde vurguladığı ortak eğitim talebinin yerine getirilmesinin gerekliliği, radikal örgütlerin İran halkı arasında karşılık bulma ihtimaline dikkat çekmesi açısından anlamlı. Zira -Rafsancani’yi de rahatsız eden- muhafazakâr yönetimin bölgeye yönelik ikircikli tavrı öyle boyutlara varmıştır ki bölgede yeni doğan bebeklere Arapça isim konulması halinde kimlik verilmeyeceği duyurulmuş, bu yaklaşım, -ister Şii ister Sünni olsun- bölgede çoğunluğu oluşturan Arapların merkeze yönelik tepkisini giderek artırmıştır.
Ahvaz’da yükselen protestolara İran’da yaşayan Türk nüfusunun da destek vermesi, Tahran yönetiminin diğer etnik unsurlara Araplardan farklı davranmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Şunun altını çizmek gerekir ki Ahvaz’da büyüyen tepkilerin görünen sebebi kum fırtınası ve yaşanan su kesintileri olabilir; fakat üzerinde durulması gereken esas neden, Huzistan eyaletinde yaşayan Arap nüfusun beklentilerinin Tahran yönetimi tarafından karşılanamamasıdır. İran’ın en güneybatısındaki eyalete bağlı olan Ahvaz bölgesi, yeraltı kaynaklarının yanı sıra stratejik konumu itibariyle de Tahran yönetimi için önem taşıyor. Bu bağlamda, Ahvaz meselesi Suudi Arabistan-İran geriliminin en açık hissedildiği konulardan biri olarak biliniyor ve Riyad’ın Tahran’ın sinir uçlarına temas edebileceği bir alan olarak öne çıkıyor.
Zengin petrol yatakları, bölgeyi İran yönetimi için daha da anlamlı kılıyor. Zira İran’ın petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 80’inden fazlası bu bölgede bulunuyor. Zengin doğal kaynaklarına ve tarım potansiyeline rağmen Ahvaz bölgesinin ülkenin işsizlik oranlarının en yüksek olduğu bölgelerinden biri olması, protestoları besleyen sosyal gerçekliği resmediyor. Bölgede birçok enerji üretim tesisi olmasına rağmen, çoğunluğu Araplardan oluşan halkın bu iş imkânlarından mahrum edildiğine, bölgeye Fars kökenlilerin yerleştirildiğine dair yaygın bir kanaat var. Bölgenin doğal yapısının tahrip olmasına yönelik yetkililerin duyarsızlığı, bölge halkının rahatsızlığını daha da artırıyor. Tarım arazilerini kaybetmenin yanı sıra yeni iş imkânlarından da yeteri kadar yararlanamayan bölge halkı, bulduğu her fırsatta Tahran’a sesini duyurmaya çalışıyor.
Başta Ahvaz Üniversitesi mensupları olmak üzere konuya duyarlı kesimler de sonuç alamayınca ülkeden ayrılıp yurt dışında yaşamaya başlamıştır. Bu konuyu gündemine alıp Tahran’ın kapısını çalan kimi akademisyenler ise emekli edilerek konudan uzaklaştırılmıştır. Ülkedeki protestolar siyasi, iktisadi ve kültürel açıdan birçok tartışmanın ana konusu olabilir, olmalıdır da. Fakat bölge halkını bekleyen esas tehlike, bilinçsizce yapılan girişimlerin doğayı mahvetmesi ve kirliliğin Huzistan’ın su varlıklarına nüfuz ederek bölgeyi daha da yaşanmaz hale getirmesidir.

Huzistan'da yaşanan sorunlar Tahran'dan görülmüyor

Etnik kimlikler ve kültürel farklılıklar dikkate alındığında, İran muazzam bir kavşak noktası olarak öne çıkıyor. Tarihin eski dönemlerinden beri aynı coğrafyada var olan bu çeşitlilik, Pehlevi hanedanlığına kadar kendilerini ifade etme ve ülkenin zenginliklerinden eşit derece yararlanma hususunda önemli bir sorun yaşamamıştı. Pehlevi yönetimiyle birlikte bütün İran halkına uygulanan Farslılaştırma politikası, bu politikaya maruz kalanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bu topluluklar yönetime karşı itirazlarını çeşitli şekillerde dile getirdiler ve getirmeye de devam ediyorlar. Şunun altını çizmekte fayda var ki bugün kimliklerini korumak için etkin bir mücadele veren Türkler, Kürtler ve Araplar, İran’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterip sahip çıkmakla birlikte, öncelikle kendilerini ifade edecekleri bir alan ve daha kucaklayıcı bir yönetim talep etmekteler. Nitekim İran halkı, bugüne kadar kazandığı tecrübeyle, protesto bilincine sahip halklarından birisi haline gelmiştir. Son olaylarda da görüldüğü üzere, İranlılar genel olarak güncel meselelerin dahi yetersiz ve ayırımcı yönetim anlayışından kaynaklandığını düşünüyor ve kısa bir süre içinde sokakları doldurabiliyor.
En nihayetinde Batı'nın ve Körfez ülkelerinin İran’a yönelik haksız ve baskıcı politikalarına karşı çıkılmalıdır. Fakat diğer taraftan, İran’ın kendi bünyesinde yaşayan farklı etnik ve dini topluluklara daha adilane davranması gerektiğinin de altı çizilmelidir. Zira bugüne kadar Arap nüfusun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar Tahran yönetimleri tarafından görmezden gelinmiştir. Gelecek dönemde, ülkedeki etnik unsurlara karşı benimsenen politikalarda herhangi bir değişim veya dönüşüm yaşanmazsa, önümüzdeki süreçte hem İran hem de bölge daha büyük ve karmaşık problemlerle karşı karşıya kalacaktır.


10 Aralık 2018 Pazartesi

TSK operasyon için hazır ama…

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Farkında mısınız bilmiyorum.
'TSK, Fırat’ın doğusu için operasyonun planlamasını tamamladı'
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını, 150 hedef nokta belirlendiğini ileri sürdü.
Yeni Şafak gazetesi yazarı Mehmet Acet, TSK'nın Fırat'ın doğusuna yönelik bir operasyon için planlamasını tamamladığını ileri sürdü.

"Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda" diyen Acet, "Kaynaklarımız ‘Noktasal operasyonlardan’ söz ediyor. Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz. Sayı olarak da 150 civarında ‘hedef nokta’ söz konusu. TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor. Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor. Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor. Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor" ifadelerini kullandı.

"Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultanın bile duyduğunu" belirten Acet, "ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor. Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde ‘hangi tercihle’ hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz" dedi.

Emperyalizmin coğrafyamız için öngördüğü ulus devlet mekaniği, Türkiye’nin güney sınırının hemen arkasında yeniden çarklarını döndürmeye başladı.

Sadece orada değil, başka yerlerde de döndürüyor da, burası biraz daha bariz hale gelmiş durumda.

Daha doğrusu yeni bir şeyden değil de, diğer unsurları yeni yeni ortaya çıkan bir şeylerden söz ediyorum.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Güvenlik Konseyi’ne sunduğu rapora göre, PYD’nin hakim olduğu bölgelerdeki "hak ihlallerinin" eğitim boyutuna bakınca, sözünü ettiğimiz proje kabak gibi meydana çıkıyor.

Rapora göre, Kürtçe dışındaki dillerde dil eğitimi engelleniyor, okullarda Arap ailelerin çocuklarının Arapça ders görmeleri men ediliyor, bu talebi sürdürenler göçe zorlanıyor ve nihayetinde "Kürt Ulusçuluğunu" merkeze alan homojen bir alan/coğrafya inşa ediliyor.

Emperyalizm dediğimiz şeyin tam tarifini şu şekilde de yapabiliriz: Kendi coğrafyasında bir sorun olduğu zaman "Sorunlarınızı çözmek için birleşin" çağrısında bulunmak, bizim buralarda topluluklar arasında bir takım sorunlar yaşandığında ise "Madem aranızda mesele var o zaman ayrılın, bölünün, parçalanın" önermesinde bulunmak.

Demek istediğim şu: 

Ulusçuluk anlayışıyla Türkiye topraklarında uygulamaya konulup çıktısı "Kürt/Kürtçe Sorunu" olarak karşımızda beliren her şeyin, şimdi tersinden Suriye’nin kuzeyinde bu defa PKK eliyle projelendirilip sürüme sokulduğu bir döneme giriyoruz.

BİNLERCE TIR’LIK SİLAHLAR BUNUN İÇİN Mİ VERİLDİ?


Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun Türkiye’ye dönük "bekâ tehdidini" salt güvenlik perspektifiyle değil, şu yukarıda sözünü ettiğimiz boyutlarıyla da gündemimize alsak iyi olacak.

Çünkü belli oldu ki, Suriye’deki butik devlet oluşumuyla yetinmeyip Türkiye’nin "istikrar sorunu" yaşadığı bir dönemi kollayarak, PKK eliyle aynı projeyi sınırın bu tarafına taşıma iradesi kolay kolay terkedilmeyecek.

O zaman şunu da söyleyebiliriz: 

Demek ki 2015 yazında estirilen hendek terörü amacına ulaşsaydı, "Rojava Projesi" Türkiye topraklarına taşınabilmiş olsaydı, ya da çokça zikredildiği gibi 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, belki de bugünlerde Doğu/Güneydoğu bölgesinde çocuklarının Türkçe öğrenmelerini talep eden aileler, zorunlu göçe tabi tutuluyor olacaktı.


FIRAT’IN DOĞUSU İÇİN NOKTASAL HEDEFLER BELİRLENDİ


Şimdi gelelim, muhtemel bir askeri operasyonun hazırlıklarına…

Askeri çevrelerden aldığımız bilgilere göre TSK, Fırat’ın doğusu için muhtemel bir operasyonun planlamasını tamamlamış durumda.

Kaynaklarımız "Noktasal operasyonlardan" söz ediyor.

Nokta operasyonları derken, YPG’nin sınıra yakın bölgelerdeki konuşlanma alanlarından söz ediyoruz.

Sayı olarak da 150 civarında "hedef nokta" söz konusu.

TSK’nın Suriye hava ve kara sahasını kullanmadan bu harekâtı yapabilecek kapasiteye sahip olduğu da dile getiriliyor.

Savaş uçakları, Suriye hava sahasına girmeden 30 kilometre derinlikteki hedefleri etkili bir şekilde vurabiliyor.

Karadan top atışlarıyla bu menzil biraz daha uzatılabiliyor.

Zaten, YPG’nin mevzilenmesi, Türkiye topraklarına dönük ürettiği tehdit alanı, sınıra yakın bölgelerde yer alıyor.

Önceki tecrübeleri de dikkate alacak olursak, YPG’nin TSK’ya karşı Fırat’ın doğusunda da tutunma şansı bulunmuyor.


ANKARA ABD’DEN GELEN TEHDİTLERLE KENDİ GELECEĞİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAK ARASINDA BİR TERCİH ARAYIŞINDA


Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için harekete geçmesinin önündeki en büyük engelin ne olduğunu artık Mısır’daki sağır sultan bile duymuş durumda.

ABD, zaman zaman şiddeti artan baskılarla Ankara’nın harekete geçmesini engellemeye çalışıyor.

Başkentte hem askeri hem de sivil yönetim çevrelerinde "hangi tercihle" hareket edileceğine dair uzun süredir tartışmalar, fikir egzersizleri yapıldığını da biliyoruz.

Birkaç gün önce konuştuğum emekli bir kuvvet komutanı, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında bu konuların sık sık tartışıldığını, kendisinin ABD’nin tehditlerine boyun eğmeden harekete geçme fikrinde olduğunu dile getirdi.

Bu, kolay bir tercih değil tabii.

Geçen hafta sonuna doğru Ankara’ya gelip görüşmeler yapan, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Lisan-ı Hali, "Bize rağmen sakın kıpırdamayın" der gibiydi.

Ama Jeffrey öyle dedi diye öyle olacak diye de bir şey yok.

Şu kadarını söyleyelim: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu konulardaki duyarlılığı ve kararlılığı, bu duyarlılık ve kararlılığın devletin ilgili kurumlarıyla senkronize halde olması, neler olabileceğine dair Jeffrey’in söylediklerinden daha fazla fikir veriyor.


YENİ ŞAFAK GAZETESİ

16 Ağustos 2018 Perşembe

Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türk-Amerikan ilişkilerinde, papaz Brunson olayı, buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve sorun çok daha derinlerdedir.



İSTANBUL - Prof. Dr. Cengiz Tomar
Rahip Brunson hadisesi nedeniyle gündemimizi yoğun bir şekilde işgal eden Türk-Amerikan ilişkileri, şu veya bu şekilde Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve Irak’ın işgalinden beri giderek kötüleşen bir seyir izlemekte, linear bir şekilde aşağıya doğru inmektedir. Bu hengâmede “papaz” denilerek hafife alınan doktoralı evanjelik misyoner Andrew Brunson’un, FETÖ ve PKK’ya yardım suçlamasıyla gözaltına alınıp, yargılanması bardağı taşıran son damla oldu; tabiri caizse iki ülke bu sebeple tam manasıyla “papaz oldu”.
Halbuki Rahip Brunson olayı buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve maalesef sorun çok daha derinlerdedir. Türkiye’nin, Rus ve komünizm tehdidi nedeniyle 1952’den beri bağlandığı NATO şemsiyesi altındaki Amerikan çıpasından ayrılarak, kendi çıkarları doğrultusunda yeni denizlere yelken açmak istemesi, Ortadoğu’nun başat dili Arapça’nın gramer terimleriyle mefûl olmaktan fâil olmaya; güzel Türkçemizin yeni tabirleriyle nesne olmaktan özne olmaya dönüşmek istemesi, bölge dillerini iyi bilmeyen ABD tarafından anlaşılamamakta ya da anlaşılmak istenmemektedir. Ortadoğu’da Türkiye, İran ile pek çok Arap ülkesini komünizm, Rusya veya Müslüman Kardeşler tehdidini kullanarak bazen seçtirdiği, bazen de darbelerle alaşağı edip yenilerini getirdiği “kendi adamlarıyla” (our boys) vesayet altına alan Big Brother (ülkeyi yap-satçı patron edasıyla yöneten Trump’la birlikte Big Boss da diyebiliriz), ne 1979 devrimi sonrası İran, ne bağımsız hareket etmek isteyen güçlü bir Türkiye, ne de Arap Baharı süreçlerinde gördüğümüz gibi halkları tarafından seçilmiş demokratik Arap ülkeleri görmek istememekte. Zaten ideologlarından Bernard Lewis de Ortadoğu’nun pek demokrasiye uygun olmadığını! Söylememiş miydi?
Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin, konumu nedeniyle kuzey komşusu Rusya’nın “komünizm” tehdidine karşı, “coğrafya kaderdir” anonim sözündeki soğuk gerçeklik sebebiyle, kadere boyun eğmemizden ve mecburi teslimiyetçiliğimizden yararlanan ABD, bütün süper güçlerde görülen her şeye muktedir olmanın verdiği kendine aşırı güven ve bundan kaynaklanan kibir nedeniyle, artık sistemin değiştiğini Rusya’nın geri döndüğünü, Türkiye’nin eskisinden daha güçlü olduğunu ve bağımsız hareket etmek istediğini bir türlü idrak edememekte. Tıpkı Osmanlıların Avrupa’da 18. yüzyılda meydana gelen değişmeleri ve Sanayi Devrimi’ni vaktinde ve derinlemesine analiz edemeyerek, çarenin hep eskiye dönüşte, kendi tabirleriyle “kanun-ı kadim”de olduğunu düşünmeleri gibi. Nitekim geriye dönüşün mümkün olmadığını, savaş meydanlarında düşman ordularının teknolojik üstünlükleri karşısında acı bir şekilde tecrübe eden Osmanlı, 19. yüzyılda tek yolun değişmek olduğunu geç de olsa idrak etmişti. Zira tarih devamlı bir değişim-dönüşüm içindedir ve asla geri döndürülemez. Herakleitos’un meşhur sözünün çok veciz ifade ettiği gibi “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”
ABD de bu yüzden, hâlâ tek süper güç olmakla birlikte, 1990 başlarında SSCB ve Varşova paktının çökmesinin ardından çaylak filozof Fukuyama’nın kaleme aldığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabıyla artık tarihin ereğine ulaştığı, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin Dünya’nın tek gerçeği, insanlığın son düzeni ve dönemin zeitgest’i olduğu tezinden vazgeçmesine ve liberal demokrasinin bir krizde olduğunu ilan etmesine rağmen, henüz ABD yönetimlerinin bunun idrak edemedikleri ve tekrar “kanun-ı kadime” yani eskiye dönmek istediği çok açık. Halbuki pek çok Avrupa ülkesinde İslamofobik ve zenofobik siyasi partilerin güçlenmesi, bizatihi Trump’un ABD başkanı olması bile liberal demokrasilerin hâl-i pürmelâlinin apaçık bir göstergesi.
Özel olarak 1990’lardan itibaren Türk Amerikan ilişkilerine bir göz attığımızda I. Körfez Savaşından itibaren başlayan bu kötüleşmenin, aslında ne kadar derin olduğunu anlayabiliriz. Irak’ı tarumar eden ABD’nin, Türkiye’nin bütün karşı çıkışlarına rağmen “uçuşa yasak bölge” ve “çekiç güç” vasıtasıyla ülkeyi fiilen parçaladığı ve kuzeyde bir yönetim oluşturduğu açıktır. Türk halkının demokratik iradesini temsil eden TBMM’nin, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçişleriyle ilgili 1 Mart 2003 tarihli tezkereyi reddi ve ardından 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk subaylarının başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınıp sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmeleri, Türk-Amerikan ilişkilerinde tahribatı büyük bir deprem meydana getirdiği gibi Türk halkının kollektif hafızasında da Amerika’ya karşı onulmaz bir yara açtı.
Özellikle Arap Baharı sürecinde, Suriye meselesinde, Esed yönetimine karşı öncelikle Türkiye ile birlikte hareket eden ABD, müttefikini yalnız bıraktığı gibi, müttefiki için bir beka meselesi olan PYD/YPG ile Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen hareket etmeye devam etti. Bu krizlerin en büyüğü de 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş meşrû yönetimine karşı yapılan darbe teşebbüsünde ikircikli ve hatta destekleyici bir tutum takınan ABD’nin, FETÖ’nün yıllardır ülkesinde yaşayan elebaşısını teslim etmeye yanaşmamasıdır. Tabi bir de Halkbank genel müdür yardımcısının tutuklanması hadisesi mevcut. Bunlara 2017’de ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un tutuklanması ve vize krizi ile son yaşadığımız Rahip Brunson krizini eklemek gerekir.
ABD ile Türkiye ilişkilerini etkileyen tavırlardan biri de Türkiye’nin Kudüs ve Filistin meselesindeki tutumu ile ABD’nin bölgede müttefik bir cephe oluşturduğu İsrail, Mısır ve bazı Körfez ülkelerinin yönetimleriyle olan iyi olmaya ilişkileri ve Katar meselesindeki farklı tutumu. Tabi bunlara İran’la nükleer anlaşmanın feshi ve yaptırımlar hususundaki ayrılık ile bir NATO üyesi ülkenin kendisine verilemeyen silahlar ve füzeleri Rusya’dan almak istemesi ve güçlenen iyi ilişkilerini eklemek gerekir.
Bu karmaşık ve oldukça sorunlu ilişkiler yumağını görmezden gelirsek, konuyu kendisini Tanrı’ya adamış bir din adamının ailesine kavuşması gibi teolojik-dramatik bir zeminde değerlendirmek elbette mümkündür. Maalesef Batı’da FETÖ meselesi de genellikle bu bağlamda ele alınmaktadır. Fakat mesele bir papazın iadesi gibi son derece tâlî ve sıradan bir mevzu olmanın çok ama çok ötesindedir. Şayet olay sadece bir papaz meselesiyse, yazıyı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Ver FETÖ elebaşını, al Evanjelik papazı”

KAYNAK:AA
Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

1 Ağustos 2018 Çarşamba

YKS üniversite tercihleri ne zaman, nasıl yapılır? 2018

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ÖSYM, YKS Kontenjan ve Program Kılavuzunu Açıkladı!

ÖSYM, YKS detaylı tercih işlemleri kılavuzunu yayınladı. Üniversite adayları için tercih süreci 7 Ağustos'ta başlayacak.


ÖSYM tarafından, 2018 Yükseköğretim Kurumları Sınavı Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu yayımlandı.

YKS üniversite tercihleri ne zaman, nasıl yapılır? 2018

YKS tercih kılavuzu ne zaman açıklanacak sorusu ile ilgili ÖSYM son dakika açıklaması araştırılıyor. YKS tercihleri nasıl yapılır? Lise öğrenimini tamamladıktan sonra eğitimine üniversitede devam etmek isteyen öğrenciler Yüksek Öğretim Kurumları Sınavına giriyorlar. Başvuruları 1 Mart ve 31 Mart tarihlerinde alınan sınav üç oturum şeklinde gerçekleştirildi. TYT, AYT ve YDT sınavları 30 Haziran Cumartesi ve 1 Temmuz Pazar tarihlerinde gerçekleştirildi. TYT’de ortak müfredata dayalı Türkçe Testi, Sosyal Bilimler Testi, Temel Matematik Testi ve Fen Bilimleri Testi yer aldı. AYT’de adaylara, Türk Dili ve Edebiyatı-Sosyal Bilimler-1, Sosyal Bilimler-2, Matematik ile Fen Bilimleri testlerinden oluşan bir kitapçık verildi. SAY, SÖZ ve EA puan türlerinin hepsinin hesaplanmasını isteyen adaylar, sınav süresince tüm testleri cevaplayabildiler. Bu oturumda lise müfredatı esas alınacaktır. YDT, Almanca, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinde yapıldı. Her dil için ayrı soru kitapçığı bulundu. Sınavda adaya başvuruda bildirdiği yabancı dile ait soru kitapçığı verildi. Sınava giren adaylar heyecanla sonuçları beklemeye başladılar. Sonuçlar 31 Mart tarihinde erişime açıldı. Sonuçların açıklanmasının ardından tercih heyecanı başlıyor. Tercihler 7-14 Ağustos arasında ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi’nde (AİS) yapılacak. Adayların 24 tercih hakkı bulunuyor. Adaylar puanlarını ve mezun oldukları okul türlerini göz önünde tutarak hangi tablolardan tercih yapabileceklerini belirleyeceklerdir.
YKS tercih kılavuzu ne zaman açıklanır sorusu merak ediliyor. YKS tercihleri nasıl, nereden yapılır? Üniversite sınavı tercihleri için heyecan başlıyor. Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı 30 Haziran ve 1 Temmuz tarihleri arasında üç oturum şeklinde gerçekleştirildi. Yeni sınav sistemi YKS'nin birinci oturumu Temel Yeterlilik Testi (TYT) 29 Haziran, ikinci oturumu Alan Yeterlilik Testi (AYT) ve son oturumu olan Yabancı Dil Testi (YDT) ise 1 Temmuz’da tamamlandı. Sınava giren adaylar heyecanla sonuçları beklemeye başladılar. Sonuçlar 31 Temmuz tarihinde erişime açıldı. Sonuçların açıklanmasının ardından tercih heyecanı başlıyor.  Tercihler 7-14 Ağustos arasında ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi’nde (AİS) yapılacak. Adayların 24 tercih hakkı bulunuyor. Adaylar puanlarını ve mezun oldukları okul türlerini göz önünde tutarak hangi tablolardan tercih yapabileceklerini belirleyeceklerdir. Adaylar, sadece tercih yapabilecekleri tablolardan olmak koşuluyla girmek istedikleri yükseköğretim programlarını saptayacaklar, bu programların kodları ve adları ile bağlı oldukları üniversite ve fakülte/yüksekokul adlarını tercih sırasına göre yazacaklardır. YKS tercih kılavuzunun bir kısmı ön bilgilendirme amaçlı yayınlanmıştı. Sonuçların açıklanmasının ardından güncel tercih kılavuzu erişime açılacak.
‘YKS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu’na göre, tercihler 7-14 Ağustos arasında ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi’nde (AİS) yapılacak. Adayların 24 tercih hakkı bulunuyor

YSK TERCİH KILAVUZU YAYINLANDI MI?

YKS tercih kılavuzunun bir kısmı ön bilgilendirme amaçlı yayınlanmıştı.  ÖSYM’den yapılan açıklamada "2018-YKS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu, 3-10 Temmuz 2018 tarihleri arasında ÖSYM'nin http://www.osym.gov.tr internet adresinden yayımlanacaktır. Kılavuz, adaylara ve diğer ilgililere ön bilgi vermek amacıyla yayımlanmaktadır. Bu nedenle adayların, tercihlerini belirlemeden önce tercih süresi içinde ÖSYM'nin internet adresinden yeniden yayımlanacak 2018-YKS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzunu dikkatle incelemeleri ve ÖSYM’den yapılan duyuruları takip etmeleri gerekmektedir." denilmişti. Sonuçların açıklanmasının ardından güncel tercih kılavuzu erişime açılacak.

YKS TERCİHLERİ NASIL YAPILACAK?

Adaylar puanlarını ve mezun oldukları okul türlerini göz önünde tutarak hangi tablolardan tercih yapabileceklerini belirleyeceklerdir. Adaylar, sadece tercih yapabilecekleri tablolardan olmak koşuluyla girmek istedikleri yükseköğretim programlarını saptayacaklar, bu programların kodları ve adları ile bağlı oldukları üniversite ve fakülte/yüksekokul adlarını tercih sırasına göre yazacaklardır. Adayların, yükseköğretim programları arasından tercih yapmaya başlamadan önce, bu Kılavuzdaki tabloların hangilerindeki programlardan tercih yapma haklarının bulunduğunu belirlemeleri gerekir. Tablo 3'te yer alan ön lisans programlarını, 2018-TYT’de 150 ve üzeri puan alanlar tercihleri arasında gösterebileceklerdir. Tablo 4'teki yükseköğretim programlarını, 2018-AYT/YDT’de ilgili puan türünde 180 ve daha fazla puan alan adaylar tercihleri arasında gösterebileceklerdir. Yukarıdaki açıklamalara göre her adayın, girmek istediği programları Tablo-3 veya Tablo-4'ten bularak tercih sırasına koyması gerekir. Tercih sırası önemlidir. Tercih yanlışlıklarından doğacak sonuçların bütün sorumluluğu adaya ait olacaktır. Tercih alanlarının tamamının doldurulması zorunlu değildir. Örneğin, bir aday tercih bildiriminde yalnızca dört programı göstermek istiyorsa ve bunlardan herhangi birine giremediği takdirde başka bir yerde okumak istemiyorsa, sadece bu dört programı yazabilecektir. 2018- YKS sonuç bilgilerinde her adayın hesaplanan yerleştirme puanlarına ilişkin başarı sıraları yer alacaktır.
a)Her yükseköğretim programına, Kılavuzda belirtilen ve bilgisayar ortamında denetlenebilen koşulları taşıyan ve bu programa tercih listesinde yer vermiş olan adaylar arasından kontenjan sayısı kadar öğrenci yerleştirilecektir. Yerleştirme puanlarına göre yapılacak yerleştirme işleminde ilgili yerleştirme puanı yüksek olan adaya öncelik verilecektir.
b) Bir aday, puanları ne denli yüksek olursa olsun yalnız bir programa kayıt hakkı kazanabilir. Bu program, adayın yerleştirme puanlarıyla girebildiği en üst tercihidir. Bunun altında kalan tercihler işleme konmaz.


c) Merkezî yerleştirme sisteminde bir adayın kayıt hakkı kazandığı programı sonradan değiştirmesi, bir başka deyişle, daha düşük puanla öğrenci alan başka bir programa kaydolması mümkün değildir.
d) Bir adayın kayıt hakkı kazandığı programın bağlı olduğu yükseköğretim kurumuna gönderilecek bilgilerde, kayıt hakkı kazanan bütün adayların açık kimlikleri, fotoğrafları, puanları, ortaöğretim alan/dalı ve ek puandan yararlanıp yararlanmadığı bilgisi yer alacaktır.
e) Tercihlerinizi yaparken kaydolmayı en çok istediğiniz programı en üst tercihinize, daha sonra istediğiniz programı ikinci tercihinize yazınız ve bütün tercihlerinizi bu şekilde sıralayınız. Duruma göre yapabileceğiniz 24 tercihin baştan birkaç tanesini "Puanım yeterli olmayabilir." endişesine kapılmadan, sadece ilginizi göz önüne alarak belirleyebilir, buralara en çok istediğiniz programları yazabilirsiniz. Ancak, kazansanız bile kaydolmayı istemediğiniz bir programa tercih listenizde yer vermemeniz yararınıza olacaktır.
Tercihlerinizi son olarak şu açılardan bir kez daha kontrol ediniz:
Listenizdeki programların bu kılavuzda "bakınız" olarak gösterilen ve giriş için aranan bütün koşullarını karşılıyor musunuz?
Listenizdeki programların kodlarını doğru yazdınız mı?
Listenize yazdığınız programların kodunu ve adını bir kez daha kontrol ediniz?
Listenizdeki programların sırası, gerçekten istek sıranıza uygun mu? Örneğin, beşinci tercihinize giriş hakkı kazanacak olsanız, "Keşke altıncı tercihimi kazanmış olsaydım." demeyeceğinizden emin misiniz? Bütün tercihleriniz için bu geçerli mi?
Bütün bu kontrollerden sonra tercih bildirim işleminizi gerçekleştiriniz.
DİKKAT: ÖSYM’nin https://ais.osym.gov.tr internet adresindeki açıklamalar doğrultusunda tercih işlemlerinizi tamamlayınız. Tercih işlemini ekrandaki uyarılara göre sonlandırınız. Tercihlerinizin ÖSYM’ye ulaştığından emin olmanız için ekranda “2018- YKS Tercihleriniz ÖSYM’ye bildirilmiştir.” ifadesini mutlaka görünüz. Tercih bildirim işleminizi tamamladıktan sonra "Tercih Süresi" içerisinde https://ais.osym.gov.tr internet adresinden tercihlerinizde değişiklik yapabilirsiniz. Tercihlerinizi internetle ÖSYM’ye göndermeden önce tüm tercihlerinizin durumunuza uygun olduğundan mutlaka emin olunuz. Tercih süresi bitene kadar, sisteme işlenen tercihlerde değişiklik yapılabilecektir. Tercihlerinde değişiklik yapmak isteyen adaylar bu işlemi elektronik ortamda yapacaklardır (Tercihlerin tümüyle iptali yapılmaz.). Tercih süresi tamamlandıktan sonra tercihlerde değişiklik yapılamayacaktır. Tercih işleminizi tamamladıktan sonra "Tercih Süresi" içerisinde https://ais.osym.gov.tr internet adresinden tercih bilgilerinizi mutlaka kontrol ediniz ve yazıcıdan tercih listenizi alarak saklayınız. Tercihlerde değişiklik, tercihlerin kısmen ya da tamamen iptali vb. değişiklik taleplerini içeren dilekçeler Merkezimizde kesinlikle işleme alınmayacak ve cevaplandırılmayacaktır.

2018 Yılı Ortaöğretime Geçiş Tercih ve Yerleştirme Kılavuzu yayımlandı

Millî Eğitim Bakanlığınca, liselere geçiş sistemine ilişkin tercih ve yerleştirme kılavuzu yayımlandı.
Kılavuza göre, tercih işlemi, https://e-okul.meb.gov.tr internet adresinden yapılabileceği gibi mezun olduğu okuldan ya da herhangi bir resmi ortaokul müdürlüğünden de gerçekleştirilebilecek. Yapılan tercihler mutlaka ilgili ortaokul müdürlüklerine onaylatılacak.
Özel liselere kayıt işlemleri ile yetenek sınavıyla öğrenci alan okulların kayıtları 27 Haziran-13 Temmuz 2018 arasında tamamlanacak. 2 Temmuz´da tercihlere esas kontenjan tabloları ilan edilecek. Yerleştirme işlemleri için tercihler 2-13 Temmuz tarihleri arasında alınacak. Yerleştirme sonuçları ve boş kontenjanlar, 30 Temmuz´da açıklanacak.
6-10 Ağustos´ta birinci, 13-17 Ağustos´ta ikinci, 27-31 Ağustos´ta üçüncü, 3-6 Eylül´de dördüncü nakil tercih başvuruları yapılacak. 10-14 Eylül´de yatılılık başvuruları okul ve kurumlarca alınacak.
Merkezi yerleştirme
Merkezi yerleştirme, merkezi sınavla öğrenci alan fen liseleri, sosyal bilimler liseleri, proje uygulayan eğitim kurumları ile mesleki ve teknik Anadolu liselerinin Anadolu teknik programlarına tercihler doğrultusunda merkezi sınav puanı üstünlüğüne göre yapılacak.
Yerel yerleştirme
Yerel yerleştirme ise okulların türü, kontenjanı, bulundukları yere göre oluşturulan ortaöğretim kayıt alanı ile öğrencilerin ikamet adresleri, öğrencilerin ortaokullarda bulunuşlukları, tercih önceliği, okul başarı puanları, devam-devamsızlık ve yaş kriterleri göz önünde bulundurularak yapılacak.
Yerel yerleştirme ile öğrenci alan okullara yerleştirme işlemi, il ve ilçe millî eğitim müdürlüklerince belirlenen ortaöğretim kurumlarına açıklanan kontenjanlara göre gerçekleştirilecek. Güzel sanatlar liseleri, spor liseleri, klasik sanatlar ve musiki, görsel sanatlar ve spor programı/projesi uygulayan Anadolu imam hatip liselerine yerleştirme iş ve işlemleri ile öğrencilerin okullara kayıtları 13 Temmuz saat 17.00´ye kadar tamamlanacak.
Açık öğretim ortaokulu öğrencilerinin yerleştirme işlemleri, yerel yerleştirme ile öğrenci alan okullar için yerleştirme talebinde bulunmaları halinde, ikamet adresleri dikkate alınarak il ve ilçe öğrenci yerleştirme ve nakil komisyonlarınca 10-14 Eylül tarihleri arasında yapılacak.
Okul tercihi zorunlu olacak
Sınava giren ve merkezi sınav puanına sahip olan öğrenciler dahil tüm öğrenciler yerel yerleştirme ile öğrenci alan okul tercihinde bulunmak zorunda olacak. Yerel yerleştirme ile öğrenci alan okullar ekranından tercih yapılmaması durumunda, öğrencilere merkezi sınavla öğrenci alan okullar ile pansiyonlu okullar tercih ekranı açılmayacak.


Öğrenciler, merkezi sınav puanı, yerel yerleştirme  ve  pansiyonlu okullar olmak üzere üç grupta tercih yapabilecek. 
2018 Yılı Ortaöğretime Geçiş Tercih ve Yerleştirme Kılavuzu´na ulaşmak için tıklayınız.


29 Temmuz 2018 Pazar

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İsrail’in ırkçı Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına hazırlık mı? 

ABD’deki Evanjelistler ve İsrail,’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil. İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı.


Pers Kralı Keyhüsrev’le ABD Başkanı Donald Trump’ın nasıl bir alakası olabilir ki? İlk duyulduğunda kulağa alakasız gelse de ABD’deki Evanjelik Hıristiyanlar ve İsrail’deki Dindar-Siyonist Yahudiler için kesinlikle öyle değil. Özellikle ABD’deki Evanjelik güruhtan bazıları Trump’ın başkanlığına Tevrat’tan deliller getiriyor ve dahası pek çok “Televanjelist” vaize göre Donald Trump, moden çağın Keyhüsrevi.
Tevrat’a göre Keyhüsrev, Kudüs’teki tapınakları yıkılan ve vadedilen topraklardan Babil’e sürülen Yahudileri, Babil’i ele geçirerek kurtarmıştı. Dahası o dönem, kendisinin yakınında olan Yahudi peygamberi Ezra’ya ciddi imkanlar verip Kudüs’teki tapınağın yeniden inşasını sağlayarak sürgüne giden Yahudilerin yeniden kendilerine vaadedilen topraklara geri dönmelerine yardım etti. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve yakın bir zamanda İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası düzlemde legalize edecek bir planla gelmeye hazırlanan Trump, neden modern çağın Keyhüsrevi olmasın ki? Tapınak hayalleri kuran Dindar-Siyonist kamp için dahası da var. Onlara göre Kubbetu's Sahra’nın yerinde yükselecek Yahudi tapınağı da Trump’ın başkanlığı sırasında inşa edilecek. Tapınakçı Yahudiler için Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanıması yeterli bir 'mucize'. Bunun anısına İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı. Yani ABD’deki Evanjelistler ve İsrail’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil.
İsrail merkeze alınarak bakıldığında 21. yüzyılın -şimdilik- ilk çeyreğine İsrail’in altın dönemi demek hiç de yanlış olmaz. İkinci Irak savaşından bu yana hemen hemen bütün bölgesel değişimler, İsrail’in güvenliğine doğrudan katkıda bulundu. Saddam rejiminin Amerikan işgaliyle son bulmasından İran’a uygulanan yaptırımlara, Mısır’daki darbeden Suriye’deki kaosa kadar birçok gelişme İsrail’i tehdit eden unsurları saf dışı bıraktı. İsrail’in bu mevcut konumunu komplo teorilerine başvurmak yerine İsrail’in Batılı ülkelerle kurduğu ittifaklar ve ABD’nin verdiği koşulsuz destek bağlamında düşünmek gerekiyor. Barack Obama’nın başkanlığının son döneminde İsrail’e sağlanan mali ve askeri destek, ABD-İsrail ilişkilerinin tarihindeki en yüksek miktara ulaşırken, Donald Trump’ın ABD başkanı olmasıyla, İsrail’e verilen politik ve finansal destek yeni zirveleri gördü. Bugün İsrail’in gerek dış politika söylemi gerekse içeride yaptığı çeşitli düzenlemelerin hiçbiri ABD desteğinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Birkaç gün önce İsrail Parlamentosu'nda oylanan Ulus Devlet Yasası da buna dahil. Yasanın hem içeriği hem de zamanlaması ABD’nin Kudüs hamlesi ve ardından gelecek olan “Yüzyılın Anlaşması” için bir hazırlık olarak görülebilir.

Yüzyılın Anlaşması'nın ayrıntıları

Her ne kadar detayları kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da Yüzyılın Anlaşması’na dair pek çok kanaldan çeşitli yorumlar geliyor. Bu da aslında detayların yavaş yavaş siyasetçilerle paylaşılarak suyun ısıtıldığının bir göstergesi. Bir yandan İsrail’in yanında duran Suudi Arabistan, Filistin meselesinde barışı savunur bir söylem benimserken, diğer yandan Filistinli yetkililer Trump’ın önerisinin kabul edilemeyeceğini söylüyor. İsrailli yorumculara göre İsrail’in işleri yolunda. Yüzyılın Anlaşması kabul görecek bir öneri olmasa bile ABD’nin İsrail’e Batı Şeria’nın İsrail egemenliğine girmesi ve Kudüs’ün hızla Yahudileştirmesi konusunda engel olmayacağı yorumları yapılıyor. Trump’ın Ortadoğu diplomasisi açısından bu kötü ihtimal. İyi ihtimalse Yüzyılın Anlaşması’nın çeşitli baskılarla masada tutularak uluslararası topluma yegâne meşru çözüm şeklinde sunulması. Halihazırda şimdiden anlaşma merkezli bir koalisyon oluşmuş gibi bir görüntü mevcut. İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün Amerika’nın liderliğinde bir araya geldiği henüz adı konmamış koalisyona, Trump’ın planını Müslümanlara empoze edecek ittifak gözüyle bakılıyor
Geçtiğimiz aylarda Ramazan’dan sonra açıklanacağı söylenen ama açıklanmayan planın içeriği çokça tartışılırken, kimi yorumcular da ABD’nin detayları kontrollü olarak çeşitli politik çevrelerde sızdırıp içeriği gelen tepkilere göre belirlediğini söylüyor. Şimdiye dek farklı çevrelerde konuşulan ve birbirini doğrulayan ayrıntılar da mevcut. Bunlardan biri şehrin doğusunu da içine alacak şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak taraflarca tanınması. Bu zaten ABD’nin büyükelçilik hamlesiyle de facto olarak dayattığı bir durumdu. Aynı derecede kritik bir madde de Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleriyle alakalı. Yüzyılın Anlaşması’yla mevcut yerleşimlerin İsrail’in tam egemenlik alanına dahil edilmesi öngörülüyor. İsrail halihazırda yerleşimleri sadece yerleşimcilerin üzerine ev inşa edip kullandığı araziden ibaret görmeyip, güvenliklerini sağlamak bahanesiyle etraflarındaki arazileri de yerleşime dahil ediyor. Her ne kadar anlaşma, Batı Şeria’da “Filistin Devleti’nin egemenliğinde” olacak bir miktar toprak öngörse de bu önceki barış planlarında Batı Şeria’da gelecekteki bir Filistin devletine bırakılacak toprak miktarının yüzde sadece 11’ine tekabül ediyor. Diğer yandan Gazze’ye “özel bir statü verilerek” orada ayrı bir devletin kurulması ve güvenliğinin de Mısır’a devredilmesi öngörülüyor. Son olarak da İsrail’in kuruluşundan bugüne sürgün ettiği Filistinli mültecilerin geri dönüşüne dair umutlar da son buluyor. Trump’ın planına göre konunun gündeme gelmesi bile imkansız gibi.

Trump'ın planı İsrail'in tarihsel eğilimine uygun

Trump’ın planının İsrail’in kuruluşundaki vizyonla uyuşan bir yönü var. İsrail’in kurucuları, yani ilk Başbakan David Ben Gurion ve etrafındakiler İsrail’in bağımsızlığı ilan ederken aslında devletin konvansiyonel manada devlet özellikleri taşımadığının farkındaydı. Yeni devletin sınırları, nüfusun nitelikli bir çoğunluk oluşturmaması ve mevcut Yahudi toplumunun kolektif kimlikler bakımından görece homojen bir görünüm vermemesi gibi meseleler, Ben Gurion’un İsrail’i yerli yerinde bir devlet olarak görmesine imkan vermiyordu. Bu sorunların çözümlenerek, İsrail’in bütünleşmiş bir devlet olarak ortaya çıkışı zaman alacak bir meseleydi.
Diğer yandan David Ben Gurion, o dönemde sayıları 1000’i bulmayan ve Siyonizmi reddeden ultra-Ortodoks Yahudilere bazı imtiyazlar vermişti. Bu imtiyazların temelinde de ulusal bütünlüğü sağlama noktasında desteklerinin alınmasıydı. Ben Gurion zaman içerisinde ulusun gittikçe sekülerleşeceğini ve bütünleşeceğini düşünüyordu. Ne var ki süreç öyle gelişmedi ve günümüz İsrail’i, aşırı sağın gittikçe yükseldiği ve çeşitli Yahudi grupların bile birbirini dışladığı bir yapıya dönüştü. Ancak Ben Gurion’un bu bütünleşme beklentisinin sonuçlarından birisi de kuruluşun hemen sonrasında yapılacak bir anayasaya karşı çıkmasıydı. Böyle bir anayasa sınırları, vatandaş tanımını ve başka birçok unsuru sabitleyerek tamamlanma sürecinde İsrail devletinin esneklik göstermesini engelleyecekti. Sabit bir hukuki metnin varlığında, sınırlar bu metinle sabitlenmiş olacak ve Doğu Kudüs’ün ya da Batı Şeria’nın İsrail topraklarına katılması mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bir anayasa devletin tamamlanmasının önündeki en büyük engeldi.
Gerek jeopolitik olarak İsrail’in güvenliği gerek de tarihsel miras Batı Şeria’nın ve Kudüs’ün tamamının İsrail egemenliğine girmesini gerektiriyordu. Bu noktadan bakıldığında İsrail’in attığı adımlar; 67 Savaşı, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi, Doğu Kudüs’te İsrail egemenliğinin sağlanması ve bu çerçevede İsrail’in attığı uluslarası adımlar İsrail’in jeopolitik olarak sürekli tamamlanma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu durum kolektif kimlikler için de geçerli. İsrail’deki güvenlik söylemiyle iç içe geçen kimlik politikaları 67 Savaşı’ndan bugüne Dindar-Siyonist Blok’un kontrolsüz yükselişini beraberinde getirdi ve toplumdaki temel siyasi blok sağın sağında konumlandı. Bu çerçevede Donald Trump’ın gerek Kudüs hamlesi gerekse “Yüzyılın Anlaşması” gibi bir planla gelmesi, İsrail’in bu tarihsel eğilimine ciddi bir katkı sağlıyor.
Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına İsrail içinde hukuki bir zemin hazırlamak bağlamında incelenebilir. Ulus Devlet Yasası’yla vatandaşlık tanımının üstü örtük bir şekilde değiştirilerek “ülkenin kaderini belirleme hakkının Yahudilere münhasır” hale getirilmesi ve Arapça’nın devletin resmi dillerinden biri olmaktan çıkarılması, Arapların tehcirini kolaylaştırıp toplumun Yahudileştirilmesini ve böylelikle nitelikli Yahudi çoğunluğun sağlanmasını kolaylaştıracaktır. Diğer yandan yasada Yahudi yerleşimlerinin geliştirilip güçlendirilmesi milli bir değer olarak belirlenmektedir. Bu çerçevede yasa bir türlü açıklanamamış “Yüzyılın Anlaşması’na” İsrail iç hukukunda bir hazırlık olarak görülebilir. Nitekim mevcut yasa ilk defa 2011 yılında parlamentoya getirilmişti ve ancak Trump’ın ABD başkanı olduğu bir konjonktürde parlamentodan geçirilebilirdi.

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor



ABD yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra BM'de İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Ortadoğu'nun "şımarık çocuğu" olarak tabir edilen ve Filistinlilerden gasbedilen topraklar üzerine kurulan İsrail'in en büyük destekçilerinin başında ABD geliyor.
Washington yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra Birleşmiş Milletler'de (BM) İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Beyaz Saray'daki başkanlar, yıllar içinde değişse de ülkedeki güçlü Yahudi lobisi sayesinde ABD'nin İsrail politikasında kayda değer bir değişiklik gözlenmiyor.
Başta İsrail'in yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri politikası olmak üzere Filistinlilerin topraklarından sürülmesi ve her geçen gün İsrail işgalinin artması gibi konularda Washington yönetimi Tel Aviv'e bazen açıktan bazen de gizliden destek veriyor.
Uzmanlara göre, Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği bu destek, Filistin meselesinin gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hâl almasına ve Ortadoğu, dolayısıyla da dünya barışının bir türlü sağlanamamasına neden oluyor.

İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, 2 Kasım 1917'de siyonizmin ünlü hamisi Lord Rothchild'e gönderdiği ve "Balfour Deklarasyonu" olarak bilinen mektup, Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurma hayalini gerçekleştirmeleri için atılan en önemli adımlardan biri olarak gösteriliyor.
Balfour mektubunda, "Majestelerinin hükümeti, Yahudilere Filistin'de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla her ne gerekiyorsa yapılacaktır." cümleleriyle İsrail'in kurulmasına İngiltere'nin vereceği desteği açıkça ifade etti.
İngilizlerin desteği, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve Holokost olarak adlandırılan Yahudi soykırımı olayları, Filistin üzerinde bir İsrail devletinin kurulması sürecini hızlandırdı.
BM Genel Kurulu'nda 29 Kasım 1947'de Filistin topraklarının ikiye ayrılarak İsrail ve Filistin'in kurulması planı, dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman'ın bizzat yürüttüğü lobi faaliyetleri sayesinde kabul edildi.
İngilizlerin Filistin'deki manda yönetimine son vermesiyle 14 Mayıs 1948'de İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, beraberindeki 25 kişiyle Tel Aviv Müzesi'nde İsrail'in Bağımsızlık Bildirgesi'ni dünya kamuoyuna ilan etti.
Bildirgenin yayımlanmasından saatler sonra Başkan Truman, gasbedilen Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail'i tanıdıklarını duyurdu. Böylece, İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu.
ABD'nin bu adımı, Ortadoğu'daki barış sürecini ateşe atan ve onlarca yıldır çözüme kavuşturulamayan Filistin meselesinin başlamasına neden oldu.
Bağımsızlık ilanından kısa süre sonra Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan, İsrail'e karşı savaş ilan etti.
Ancak savaş sonrası kazanan taraf İsrail, Filistin topraklarının bir kısmını işgal etti.
Bu savaşın ardından İsrail, 5 Haziran 1967'de de Mısır'a saldırdı. Daha sonra Suriye ve Ürdün'ün de katıldığı ve "Altı Gün Savaşı" olarak bilinen bu savaşa hazırlıksız yakalanan Arap ülkeleri hezimete uğradı.
Savaşı kazanan İsrail, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri'nin yanı sıra Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı işgal ederek Filistin topraklarında iki devletli çözüm olasılığının ortadan kalkmasına giden yolu başlatmış oldu.
Ayrıca Golan Tepeleri'nin işgal edilmesi, İsrail ile Suriye arasındaki düşmanlığı daha da pekiştirdi.
İsrail, işgal ettiği Mısır toprağı Sina Yarımadası'ndan 1979'da imzalanan Camp David Barış Antlaşması'yla çekildi.
ABD yardımları sayesinde İsrail, işgal politikalarını pekiştiriyor
Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana ABD'nin İsrail'e yaptığı finansal ve askeri yardım tutarının 120 milyar dolardan fazla olduğu belirtiliyor.
Bu yardımlar sayesinde bugün İsrail ile Filistin arasındaki güç dengesi yok olmuş durumda. Bir tarafta ABD yardımlarıyla Ortadoğu'nun en güçlü ülkelerinden biri hâline gelen İsrail, diğer tarafta ise 6 milyona yakın insanı mülteci konumunda olan, işgal altındaki bir Filistin bulunuyor.
Bu orantısız güç dengesi ve ABD'nin desteği sebebiyle İsrail, Filistin meselesinin çözümü için olumlu adımlar atmak yerine her geçen gün işgal politikalarına bir yenisini ekliyor.

İsrail'in koruyucu kalkanı: "ABD vetoları"

Washington yönetimi, yaptığı finansal ve askeri yardımların yanı sıra BM'de elindeki veto kartını kullanarak İsrail'in Filistin'deki işgalini daha da pekiştiriyor ve her fırsatta Tel Aviv'in hamiliğini üstleniyor.
BM'de bugüne kadar veto kartına 80'den fazla başvuran Washington yönetiminin, bu vetoların yarısından çoğunu İsrail'i korumak için kullanması dikkati çekiyor.
ABD'nin bu tutumu, İsrail'in Filistin üzerindeki işgalinin güçlenmesine yol açtığı gibi Tel Aviv'in uluslararası baskı altına alınmasına da engel oluyor.

Trump yönetiminin İsrail'e açık desteği

ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki koltuğuna oturduktan sonra Filistin meselesinde attığı adımlar, işgali devam ettirmesi konusunda İsrail'i daha da cesaretlendirdi.
Trump, ilk olarak Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdıklarını açıklayarak, Tel Aviv'deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasına onay verdi.
Bu karar, yeni ABD yönetiminin Filistin'de iki devletli çözüm yerine İsrail'in işgal politikalarına destek vereceğinin ilk sinyali oldu. Trump'ın bu adımı bölgede az da olsa devam eden barış umutlarını tamamen suya düşürdü.
Nitekim, 14 Mayıs 2018'de ABD'nin Kudüs'teki elçilik açılışı için Amerikalı ve İsrailli yetkililerin katılımıyla görkemli bir tören düzenlenirken, aynı esnada abluka altındaki Gazze Şeridi sınırında kararı protesto eden 60 Filistinli, İsrail askerleri tarafından şehit edildi.
ABD'nin, İsrail'in barışçıl göstericilere karşı kullandığı orantısız gücü eleştirmek yerine Hamas'ı suçlaması, Trump yönetiminin meselenin çözümünde ara bulucu özelliğini yitirdiğini ve açıkça taraf olduğunu ortaya koydu.
Filistin meselesinde tarafını belli eden Trump yönetimi, Gazze sınırında İsrail'in uyguladığı orantısız gücün önüne geçmek için 1 Haziran'da Filistin halkı için koruma talep eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tasarısını da veto etti.

"Yüzyılın Anlaşması" ya da "Yüzyılın Şamarı"

ABD yönetiminin, Filistin-İsrail sorununun çözümü için yeni bir plan hazırlığında olduğu biliniyor. Başkan Trump'ın "Yüzyılın Anlaşması" dediği plan henüz açıklanmasa da ayrıntıları basına sızmış durumda.
Basında yer alan iddialara göre, hazırlanmaya devam edilen "Yüzyılın Anlaşması" planı, Filistin tarafına getirdiği ağır şartlar nedeniyle meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor.
Söz konusu iddialara göre plan, "Kudüs'ün tamamının İsrail'in başkenti olması, Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin büyük kısmının boşaltılmaması" gibi İsrail'in lehine maddeler içeriyor.
Planda ayrıca İsrail'in topraklarından çıkardığı 6 milyona yakın Filistinli mültecinin geri dönüş hakkına değinilmediği dile getiriliyor. Bu da Trump yönetiminin yurtlarından olan milyonlarca Filistinlinin topraklarına geri dönme hayalini görmezden geldiği şeklinde yorumlanıyor.
İsrail işgalini pekiştireceği dile getirilen planın, Filistin halkına bazı ekonomik yardımların dışında bir şey vadetmediği belirtiliyor.
Bu nedenle "Yüzyılın Anlaşması" Filistin meselesine çözümden çok sorunun daha da derinleşmesine ve bölgedeki gerginliğin giderek artmasına neden olacak gibi gözüküyor.
Plana karşı çıkan ve "Yüzyılın Anlaşması" planını "Yüzyılın Şamarı" olarak nitelendiren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, planla ilgili ABD'li yetkililerle görüşmeye yanaşmıyor.

Trump'ın Filistin politikası Yahudilere emanet



ABD Başkanı Trump'ın Filistin politikasına yön veren kişilerin çoğunlukla Yahudi olması dikkati çekiyor. Bu kişilerin başında Trump'ın damadı Jared Kushner geliyor.
New York'un önde gelen Yahudi ailelerinden birine mensup Kushner, ABD yönetiminin İsrail-Filistin politikalarını belirlemede en etkili isimlerden biri olarak gösteriliyor.
ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinin 14 Mayıs'ta Kudüs'e taşınma törenine de katılan Kushner'in Trump'ın elçilik kararını almasında büyük etkisi olduğu belirtiliyor.
Daha önce hiçbir diplomatik tecrübesi olmayan 36 yaşındaki Yahudi damadı Kushner'i işaret eden Trump, "Jared (Kushner) çok iyi bir çocuktur. İsrail ile kimsenin yapamayacağı anlaşmayı yapacaktır. Pazarlık yeteneği ona doğuştan verilmiş. Ortadoğu'da barışı Kushner sağlayamazsa hiç kimse sağlayamaz." ifadelerini kullanmıştı.
Trump'ın Filistin politikasına yön veren bir diğer önemli isim ise ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman. ABD'de aşırı sağ kanada yakın duran ve yine Yahudi bir aileden gelen Friedman'ın da ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasında etkili olan bir diğer isim olduğu dile getiriliyor.
Seçim kampanyası boyunca Trump'a İsrail konusunda danışmanlık yapan Friedman, yaptığı bir açıklamada, "İsrail hükümetinin işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri inşa etmesinin barışın önünde engel olmadığını" savunmuştu.
ABD Başkanı'nın Filistin politikasına yön veren diğer bir isim ise Trump'ın Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi Jason Greenblatt. New York'ta yıllarca Trump'ın avukatlığını yapan Greenblatt, Haredim Yahudisi bir aileden geliyor.
Washington yönetiminin İsrail ile gündelik iletişimini de organize eden isim olarak bilinen Greenblatt da Kushner gibi Filistin konusunda diplomatik bir tecrübeye sahip değil.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html