BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İHA sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
İHA sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

13 Eylül 2020 Pazar

Rusya Ermenistan'a neden silah gönderiyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı BMGK kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte.


Temmuz ayında Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşanan çatışmanın etkileri bölgede hâlâ sürüyor. Azerbaycan işgale maruz kalan taraf olarak işgalci Ermenistan’a karşı uluslararası alanda baskı yapılacağı beklentisi içindeyken, Ermenistan’ın silahlandırıldığı gerçeğinin ortaya çıkması Azerbaycan halkı arasında ciddi rahatsızlığa yol açtı.

Azerbaycan basınında yer alan haberlere göre, 17 Temmuz-1 Eylül tarihleri arasında Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahası kullanılarak Rusya’dan Ermenistan’a büyük miktarda silah taşındı. Rusya tarafı bu taşınan yüklerin Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nün askerlerinin değiştirilmesi ve askerlerin fiziki şartlarının iyileştirilmesi amacıyla inşaat malzemeleri olduğunu ifade etmesi Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.
Azerbaycan tarafına göre, yük taşımacılığında en kısa yol olan Gürcistan hava sahasının değil de, daha uzun yol olan Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahasının kullanılmasının nedeni bu yüklerin silah olmasından kaynaklanıyor. Çünkü Azerbaycan’ın stratejik müttefiki Gürcistan, Ermenistan’a silah taşınmasına izin vermedi ve Rus uçakları daha uzun yolu kullanmak zorunda kaldı.

Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırmasının nedenleri

Son yaşananlar Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırılmasına dair ilk gelişme değil. Ermenistan-Azerbaycan arasında 1994 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasından önce ve sonra Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırması sürekli olarak gündemi meşgul etmiştir. Bu dönemde Rusya, Ermenistan’a doğrudan silah hibe etmiş veya kredi ayırarak Rusya iç piyasası fiyatından satmıştır. Örneğin, 1997 yılında Rusya Federasyonu Federal Meclisi’nin alt kanadı olan Devlet Duma’sının Savunma Komisyonu Başkanı Lev Rokhlin’in hazırladığı raporla, 1993-1996 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 1 milyar dolarlık silah hibe ettiği ortaya çıktı. Öte yandan 2008 yılında da Rusya’nın yine Ermenistan’a 800 milyon dolarlık silah hibe ettiği basına yansıdı. Tovuz saldırılarından sonra 19 Ağustos’ta basın açıklaması yapan Ermenistan’ın eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2010-2018 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 50 bin tondan fazla silah gönderdiğini açıklamıştı. İki ülke arasında 2015 yılında imzalanan kredi anlaşması ile Rusya silah alması için Ermenistan’a 200 milyon dolar kredi ayırmış ve bu kredi çerçevesinde Ermenistan Rusya’dan iç piyasa fiyatından silah almıştı. 2016’da yaşanan 4 günlük savaşta Azerbaycan’ın bazı stratejik üstünlüklerinin kendisini işgalden kurtarmasından sonra Rusya Ermenistan’a İskender-M füzelerini yerleştirdi. Rusya’dan özellikle bu silahları aldıktan sonra Ermeni yetkilileri Azerbaycan ve Türkiye’yi ortak enerji ve taşımacılık projelerini vurmakla tehdit etmeye başladılar.
Rusya-Ermenistan askeri ilişkileri bununla sınırlı değil. Ermenistan-Rusya arasında 1992 yılında yapılan anlaşma gereği, günümüzde de Türkiye-Ermenistan ve İran-Ermenistan sınırları Rus askerleri tarafından korunuyor. Bu da doğal olarak Ermenistan tarafının bütün askeri gücünü Azerbaycan’a karşı kullanmasına imkân veriyor. 1995 yılında taraflar arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın Ermenistan’daki Gümrü’de 5 bin kişilik bir askeri üssü bulunuyor ve ayrıca Ermenistan Rusya’nın önerisi ile kurulan Kolektif Güvenlik Örgütü’nün de üyesi.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.

Son silah sevkiyatının nedeni SİHA’lar mı?

İnsansız askeri araçların savaş vasıtası olarak kullanılmaya başlanması savaşın seyrini, savaşan tarafların kabiliyetini ve savaşın sonucunu derinden etkilemektedir. Toprakları işgal altında olan Azerbaycan da bunu dikkate alarak askeri envanterine İHA ve SİHA’ları dahil etmiş durumda. Bu silahlar 2016 Nisan ayında yaşanan dört günlük savaşta ve son Tovuz olaylarında kullanılarak işgalci tarafa karşı ciddi üstünlük sağladılar. Bu aslında ileride yaşanabilecek daha ciddi bir savaşta SİHA ve İHA’ların Azerbaycan’a üstünlük sağlayacağının da bir göstergesidir. Nitekim Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların elde ettiği başarılar birçok devlet gibi Azerbaycan’ın da dikkatini çekmekteydi. Türk SİHA’larının Suriye ve Libya’daki başarılarından sonra Azerbaycan basınında sık sık Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların önemine vurgu yapan haber ve değerlendirmeler yer aldı. Özellikle Suriye’de ve Libya’daki Rusya yapımı silahlara karşı SİHA’ların başarısı dikkat çekici oldu; çünkü Ermenistan da genellikle Rus yapımı silahlar kullanıyor.
Bu gelişme Azerbaycan-Türkiye arasında askeri işbirliği için yeni bir zemin oluşturdu. Özellikle Azerbaycan ve Türkiye arasında 25 Şubat 2020’de Bakü’de yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında taraflar arasında imzalanan Karşılıksız Askeri Yardım Anlaşması ile Türk SİHA’larının Azerbaycan’a geleceği şeklinde değerlendirildi. Temmuz ayında Nahçivan Özerk Cumhuriyeti Ordu Komutanı Kerem Mustafayev ile Azerbaycan Savunma Bakan Yardımcısı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Ramiz Tahirov’un Türkiye’yi ziyaretlerinde Türkiye Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, “Savunma sanayimiz, SİHA’larımızdan mühimmatlarımız ve füzelerimize, elektronik harp sistemlerimize kadar bütün tecrübe, teknoloji ve kabiliyetleriyle her zaman Azerbaycan’ın emrindedir,” şeklinde bir açıklama yaparak Azerbaycan’ı modern teknolojiler bakımından desteklemeğe hazır oldukları mesajını açık bir şekilde verdi. Bu ziyaretin ardından SİHA’ların Azerbaycan’a verilmesi için taraflar arasında gerekli prosedürün tamamlandığına dair haberler basında yer aldı.
Tabii Türkiye’den gelecek SİHA’lar sadece daha geniş bir savaşta değil, aynı zamanda taktik savaşta da Azerbaycan’a işgalci Ermenistan karşısında üstünlük sağlayabilirdi. Bu haberler üzerine 23 Temmuz tarihinde Ermenistan’la Rusya arasında hava savunma alanında ortak eğitim kursu başlatıldı ve bu kapsamda İHA’lara karşı mücadele için Rus uzmanlar Ermenistan subaylarını eğitecekti. Bu kursun temel amacının olası bir çatışmada SİHA’lara karşı uzman yetiştirmek olduğu değerlendiriliyor. Ayrıca aynı tarihlerde Azerbaycan basınında yer alan haberlerde Rusya’dan Ermenistan’a gönderilen 400 ton yükün içerisinde Krasukha elektronik harp sistemi, Avtobaza ve Nebo-M elektronik savunma sistemlerinin de bulunduğu yazıldı.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.
Bu haberlerin yayılması üzerine Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 12 Ağustos tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’i telefonla arayarak Azerbaycan halkının bu haberlerden rahatsız olduğunu ve Rusya’dan Ermenistan’a yük taşımalarının nedenlerini öğrenmek istediğini söyledi. Putin’in İlham Aliyev’e ne cevap verdiği Rusya tarafından açıklanmadı ancak Rus basınının bu yüklerin Ermenistan’daki 102. Rus Askeri Üssü’ne gönderildiğini yazması Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Telefon konuşmasından bir gün sonra Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar’la Bakü’de yaptığı görüşmede şunları kaydetti: “Diğer alanlarda olduğu kadar askeri ve askeri-teknolojik alanda da işbirliğimiz hızla gelişmektedir. Türkiye’nin kuvvetli bir askeri-sanayi potansiyeline sahip olduğu gizli değildir ve biz bu potansiyelden faydalanıyoruz. Biz Türkiye’nin sofistike silahlar ve askeri ekipman geliştirmesinden memnunuz... Ben diğer alanlarda olduğu gibi askeri-teknolojik alanda da gelecekte Türkiye’nin Azerbaycan için bir numaralı ortak olacağından eminim.” Özellikle son cümle iki ülkenin askeri ilişkileri açısından oldukça önemli. Çünkü son beş yılda Azerbaycan’ın silah ticareti ortakları arasında Türkiye üçüncü sıradaydı ve taraflar arasında yeni işbirliği ile birinci sıraya yükseltilmesi hedefleniyor.

Azerbaycan Rusya’dan gelen açıklamadan tatmin olmadı

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Vladimir Putin’i araması ve sonrasında Hulusi Akar’la görüşmesinde Türkiye ile askeri-teknolojik işbirliğine yönelik açıklamaları Rusya’nın Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 25 Ağustos’ta Azerbaycan’a gelmesine neden oldu. Şoygu ziyareti sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’le görüştü. Görüşmede İlham Aliyev’in Rusya’yla ilişkilerden bahsederken sıklıkla kullandığı “stratejik ilişkiler” kavramını kullanmaması görüşmenin olumlu geçmediği şeklinde yorumlara neden oldu. Şoygu Azerbaycan Savunma Bakanı Zakir Hasanov’la görüşmesinde Ermenistan’a neden silah gönderdiklerini şöyle açıkladı: “Ermenistan’a giden uçaklar silah değil, orada askerlerin değişimini gerçekleştirmek ve üsteki askerlerin durumunun iyileştirilmesi amacı taşıyor”. Azerbaycan basınına göre, Şoygu’nun ziyaretindeki en önemli amaçlardan biri de Azerbaycan’la askeri-teknolojik anlamda yeni anlaşmanın imzalanmasıydı. Böylece Rusya bir taraftan Ermenistan’ı silahlandırarak diğer taraftan Azerbaycan’a silah satarak bölgedeki silah pazarını da elinde tutmak istemekte.
Fakat Şoygu’nun Rusya-Ermenistan arasında yük taşımasına ilişkin açıklaması Azerbaycan’ı tatmin etmedi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika Dairesi Başkanı Hikmet Hacıyev’e göre, Azerbaycan bu açıklamadan ikna olmadı ve Rusya’nın hâlâ hangi esaslarla Ermenistan’a silah gönderdiğinin izahı verilmeli. Bu anlamda Azerbaycan’da genel kanaat, Rusya tarafından Ermenistan’a gönderilen silahların Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nde kalsa da bir kısmı Ermenistan’a hatta Ermenistan aracılığı ile işgal altındaki Azerbaycan topraklarındaki yasadışı yapıya verildiği şeklinde. Bu ise işgalin ve işgalcinin desteklenmesi anlamına geliyor.
Sonuçta, Azerbaycan ve Türkiye son yıllarda Rusya’nın bölgedeki çıkarlarına saygı duyarak Moskova’nın kırmızı çizgilerini gözetmekteler. Ayrıca, Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.


19 Ağustos 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da büyük güçler rekabeti ve partnerlik stratejisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı.




ABD’nin tek taraflı hegemonyasının bitmesiyle birlikte, küresel ve bölgesel düzene dair tartışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Genel olarak hegemonya sonrası dönem çerçevesinde ele alınan tartışmalar, yeni dönemin kavramsallaştırılması ve dönemin dinamikleri üzerinden temelleniyor. Araştırmacılara ve düşünürlere göre, Suriye krizi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Zira Suriye krizi hegemon gücün etkisinin ziyadesiyle azaldığı ve farklı aktörlerin belirleyici olduğu bir örnek oldu. Eylül 2015’te Rusya’nın Suriye’ye müdahalesiyle başlayan süreç, yalnızca Suriye’nin dinamiklerini değil, bölgesel ve küresel dinamikleri de doğrudan etkiledi. Rusya’nın Suriye krizinde belirleyici bir rol oynaması da küresel ve bölgesel seviyede değişim tartışmalarını etkileyen önemli bir faktör oldu. Bununla birlikte, Obama döneminden bu yana Çin’in küresel ve bölgesel faaliyetleri de bu sürecin pekişmesine katkı sağladı. Nitekim özellikle körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren bir aktör olan Çin bir taraftan ABD’nin düşmanı İran’ın askeri savunma konusunda dış tedarik kaynağı, diğer taraftan ABD’nin kadim müttefiki İsrail’in yüksek teknoloji ve yatırım durağına dönüştü. Bu anlamda, değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı. Her ne kadar hegemonya sonrası yeni bir döneme girildiği düşünülse de ABD’nin bölgesel etkisi devam ediyor. Yani ABD küresel ve bölgesel hegemon gücünü kaybetse de ABD’den bağımsız yeni bir dönemden bahsetmek pek mümkün değil. Yine yeni dönemin isminin ABD merkezli akademik çalışmalarla belirlenmesi de bir başka boyut olarak ele alınabilir. Bu durum beraberinde diğer büyük güçlerin bu yeni döneme dair kavramsal önerileri olup olmadığı sorusunu da getiriyor.
Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor.
Büyük Güçler Rekabeti dönemi, adından da anlaşılacağı üzere, ABD, Çin ve Rusya arasında meydana gelen mücadeleleri temele alan, bununla birlikte büyük güçler arasındaki olası etkileşimlerin tümünün dahil olduğu bağlamı adlandırmak üzere ortaya konulmuş bir tanımlama. Yine Büyük Güçler Rekabeti dönemi kısa ve orta vadede küresel ve bölgesel hizalanmaların ana odağı olabilecek etkiyi de barındırıyor. Büyük Güçler Rekabeti ABD, Çin ve Rusya arasında askeri, ekonomik, siyasi ve teknolojik olmak üzere birçok farklı alanda meydana gelen etkileşimlerin dahil edildiği bir dönem olup bilhassa büyük güçler arasında stratejik getiri odaklı mevzi kazanma ve karşı koyma eylemlerinin vurgulandığı süreçlerden oluşuyor. Diğer taraftan, Büyük Güçler Rekabetinin ideolojik boyutuna bakılacak olursa, mücadele demokrasiler ve otokrasiler arasında konumlanıyor. Bu mücadele ve rekabet de dolayısıyla hem küresel hem de bölgesel hizalanmaların belirleyici faktörü niteliğinde. Bununla birlikte, Büyük Güçler Rekabeti yalnızca çatışma alanlarında vurgulanan bir olgu değil, aynı zamanda stratejik çıkarların yer aldığı birçok alanda meydana gelebilecek bir süreç. Zira stratejik çıkar algılaması da büyük güçlerin odaklarının şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu kapsamda, büyük güçlerin birbirlerine karşı stratejik çıkar algılamaları ve eylemleri de dönemin sertleşen ve radikalleşen mücadelelere yol açabileceği varsayımını güçlendiriyor.
ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor

Büyük Güçler Rekabetinin Orta Doğu’ya etkisi nasıl olacak?

Büyük güçlerin tüm projeksiyonlarıyla yer aldığı Orta Doğu çok değerli bir konuma sahip. Zira bölgede hem çatışma alanları hem stratejik çıkar algılamalarının odak ülkeleri bulunuyor. Stratejik odak ülkeler de rekabet ve mücadelenin merkez üssü haline geliyor. Öyle ki ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor. Bu bağlamda, Rusya ve Çin’in bölgede artış gösteren aktiviteleri de ABD’yi yeni dönem için stratejik değişimlere sevk etmiş durumda. Yani ABD Büyük Güçler Rekabeti döneminin şartlarına uygun stratejilere ihtiyaç duyuyor ve bu stratejileri pratikte aramak durumunda.
Bu nedenle, yeni bağlamın ihtiyaçlarını karşılayan bir seçenek anlamında, partnerlik stratejisi ABD’nin kritik önceliği olarak değerlendirilebilir. Partnerlik stratejisinin en temel çıkış noktası ise yeni girilen dönemin sunmuş olduğu şartlar ve bundan önceki bölgesel politikalardan alınan derslerdir. Bu kapsamda, ABD bölgesel rekabet halinde olduğu büyük güçlere karşı koyma ve mevzi kazanma arayışlarını takip edecektir. Çünkü Büyük Güçler Rekabetinin doğasının en önemli dinamiği, rakiplerin bölgesel ve küresel projeksiyonlara sahip güçlü devletler olmasıdır. Bu durum da ABD’nin önceden izlediği vekalet savaşı stratejisini değiştirmek yönündeki gereksinimi ortaya çıkarıyor. Zira vekalet savaşlarının esas araçları vekil güçler, büyük güçlere karşı koymada ve stratejik çıkarlar olarak algılanan mevzileri kazanmada yetersiz kalmaktadır.
Bu anlamda, vekil güçler önceliğinin yerini partnerlik stratejisinin aldığını söylemek oldukça makul. Bununla birlikte, küresel ve bölgesel gelişmeler de bu değişimi haber veren etkidedir. Bilhassa PKK/YPG/PYD’nin yeni finans ve lojistik kaynağı arayışları ve Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK/YPG/PYD varlığına yönelik başlattığı Pençe-Kartal hava operasyonu üzerine, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün Rudaw News’e verdiği demeçte PKK’yı bitirme hususundaki ortak işbirliği çağrısı önemli referansları teşkil ediyor. Ayrıca Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına yeniden dahil edilmesi hususunda olumlu gelişmelerin yaşanması da bir diğer somut çıktı şeklinde düşünülebilir. Yine İran ve Çin arasında stratejik alanlarda 25 yıllık işbirliği anlaşmasının gerçekleşmesine dair gelişmelerin yaşanması da bu rekabetin kritik sonuçlarından biri. Bununla birlikte, sıcak bir gelişme olarak, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, demokrasilerin otokrasilere karşı birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan “Demokrasilerin Yeni İttifakı” (New Alliance of Democracies) projesini ilan etti. Büyük Güçler Rekabeti döneminin manifestosu niteliğinde yapılan bu açıklama, ABD’nin küresel ve bölgesel ittifaklarında strateji değişimine gittiğinin pratikteki en önemli örneklerinden biri. Tüm bu gelişmeler, Büyük Güçler Rekabetinin sunduğu bağlama göre şekillenen sonuçlar nezdinde ele alınabilir. Diğer bir ifadeyle, bu sonuçlar, büyük güçler mücadelesinin, bölgesel değişimlerin ve yeni hizalanmaların ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadığını gösteriyor.

Partnerlik stratejisinin temel hususları nelerdir?

Partnerlik stratejisi, esasında büyük güçlerle mücadelede uygulanacak bir seçenek. Büyük Güçler Rekabeti döneminin sunduğu bağlamda, büyük güçlerin karşı koyma ve mevzi kazanma arayışları baskın bir eğilim olacağından, bu mücadelede büyük güçler değerli ve stratejik araçlara ihtiyaç duyuyor. Büyük güçlerin bölgesel etkinliği ve baskın olma arzuları da bu temel hedef üzerinden şekilleniyor. Öyle ki partnerlik stratejisi de belirlenen hedeflere ulaşmak üzere mevcut ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkmış bir çözüm yoludur. Bu anlamda, partnerlik stratejisinin odak noktalarına bakılacak olursa, partnerlerin daha şeffaf olması, daha güvenilir ve ölçülebilir olması, bununla birlikte hesap verilebilir olması temel kriterleri oluşturuyor. Bilhassa bölgesel anlamda, daha işlevsel ve kabiliyetli ortaklar yeni bölgesel stratejinin olmazsa olmaz araçları durumunda. Bu temelde, stratejinin ön gördüğü özellikler, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde dahi devlet olma fonksiyonlarını ve istikrarı sürdüren güçleri işaret etmekte, ayrıca rakip büyük güçlere karşı mücadelede bölgesel seviyede stratejik noktaları vurgulamaktadır. Yani ABD’nin bölgesel varlığı, oldukça maliyetli mukim askeri misyonlar üzerinden ya da oldukça problemli vekil güçlerden değil de tüm bu araçların yerini dolduracak, daha fonksiyonel ve kabiliyetli, devlet olma özelliklerine haiz aktörler üzerinden sağlanacaktır.
Bu değişimin vurguladığı husus ise sayıların değil fonksiyonun önemli olduğu anlayışıdır. Öyle ki ABD yakın zamanda Almanya’daki askeri varlığını azaltacağını ilan etti. Alınan bu karar, ABD’nin bölgesel varlığını, öncelenen stratejik bölgelerdeki işlevsel devlet aktörleri üzerinden yürütmek istediğinin somut bir göstergesi. Ayrıca ABD, partnerlerin güvencesini de bu stratejik bölgeler arasında oluşacak bağlantılarla temellendirecektir. Bu boyutuyla, muhtemel düzen, Soğuk Savaş’ta görülen blok sistemi değil, farklı coğrafyalardaki bölgesel derecede önemli görülen noktaların bağlantısı üzerinden şekillenen bir hizalanma sunacaktır. Bu esasta, partnerlik stratejisi, eski bölgesel strateji ürünü vekalet savaşlarının ana unsuru devlet dışı aktörlerin yerine, devlet olma unsurlarını karşılayan değerli stratejik bölgeleri haiz, kabiliyetli aktörleri önceliyor. Bu durum, vekil güç ile partner güç arasındaki en önemli farklardan birini oluşturuyor. Zira bölgesel seviyedeki mücadelede yer alan diğer büyük güçlere karşı koyabilmek için, devlet işlevlerini yerine getirebilen, daha işlevsel ve özel alanlarda yetkinlikleri bulunan aktörlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaçların ortaya çıkması da beraberinde PKK/YPG/PYD gibi vekil güçlerin vadesinin dolduğu düşüncesini getiriyor. Ayrıca, eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın yayınladığı kitapta (The Room Where It Happened) da “Eğer PKK/YPG gibi aktörlerden vazgeçersek diğer coğrafyalardaki vekil güçlerin de aynı talihe maruz kalabileceği” düşüncesinin hesaplamalara dahil edilmesi yönünde geçen ifadeler, ABD’nin artık Orta Doğu’daki vekil güçlerinden vazgeçme eşiğinde olduğunun, diğer bölgelerdeki vekil güçlerinin akıbetine dair olasılıkları düşündüğünün bir göstergesi.

Bir işlevsel güç örneği: Türkiye

Yeni girilen bağlamın sunduğu şartlar, bölgesel değişimlerin ana belirleyicisi niteliğinde. Bu noktada, aktörler de stratejilerini bu değişime referansla, akıllı seçenekler üretme temelinde şekillendiriyorlar. Zira büyük güçlerin başarısı makul stratejik tercihler üzerinden görülebilecek. “Teorik temelde tasarlanan partnerlik stratejisinin uygulamadaki somut örneği kim olabilir?” diye sorulacak olursa, bu noktada Türkiye makul örneklerden biri. 15 Temmuz sonrası ABD-Türkiye ilişkileri her ne kadar gerilese de, partnerlik stratejisinin ve Büyük Güçler Rekabetinin dinamikleri bağlamında, Türkiye’nin özellikle 15 Temmuz sonrası güç/kapasite artırımı ve bu kapasitenin Suriye, Libya, Doğu Akdeniz gibi bölgesel meselelerde olumlu sonuçlar üretmesi, Türkiye’nin gerçek bir işlevsel güç olmasını sağlamıştır. Çünkü Türkiye, sahip olduğu kapasiteleri stratejik sonuçlara dönüştürerek hem coğrafi konumu hem de askeri kabiliyetleriyle büyük güçlerin dikkatini çeken bir pozisyonda konumlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin Büyük Güçler Rekabetinin odak ülkelerinden biri olmasına neden olmuştur. Bu anlamda Türkiye, sahip olduğu mevcut güç kapasiteleri ve tüm siyasi krizleri aşan reel politik varlığıyla, büyük güçlerin vazgeçilmezi konumunda bulunuyor. Türkiye’nin, Libya ve Suriye’deki son hamleleriyle birlikte, özellikle bir SİHA/İHA gücü tanımlanması temelinde sergilediği başarı, Türkiye’yi bir büyük gücün tercih etmesi değil, bir işlevsel güç olarak Türkiye’nin büyük güçleri seçebilme hürriyetine imkân sağlamıştır. Öyle ki artan rekabet eğilimleri döneminde başarılı olmak isteyen büyük güçler, artık Türkiye’nin mevcut konumunu göz ardı edemeyecek durumdalar. Her ne kadar böylesine kritik bir seviyeye erişen Türkiye’den bahsediliyorsa da bu değerli konum, Türkiye’ye yeni risk alanları da sunabilecektir.


15 Ağustos 2020 Cumartesi

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politik amaçları ile askeri araçları arasındaki dengesizlik

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan’ın üst düzey yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Ancak ülkenin askeri gücü iddia edilen askeri kapasite ve kabiliyetlerin uzağında.




Son dönemde Doğu Akdeniz’de meydana gelen önemli gelişmeler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yeni bir gerginlik döneminin yaşanmasına sebep oldu. İki ülke arasında başta Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar olmak üzere var olan birçok sorun Türk-Yunan ilişkilerinin işbirliğinden ziyade çatışma eğilimli olmasını beraberinde getiriyor. 

Bu eğilim son dönemde Atina’nın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru haklarını savunmasına verdiği tepkilerde de kendisini gösteriyor. Yunanistan’ın üst düzey askeri ve sivil yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos ve Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros’un açıklamaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. [1]

Askeri güç, devletlerin dış politikalarını uygularken kullandıkları en etkili araçlardan biridir ve Yunanistan’ın, ilişkilerinde çok sayıda sorun yaşadığı bir ülkeye yönelik politikalarını desteklemek amacıyla askeri güç kullanma tehdidinde bulunması şaşılacak bir şey değil. 

Ne var ki, ülkelerin uyguladıkları politikaların başarıya ulaşması için bir araç olarak kullandıkları askeri kapasitelerini çok iyi hesap etmeleri gerekiyor. Bu noktada ise şu sorular öne çıkıyor: Yunanistan’ın askeri gücü üst düzey yetkililerinin iddia ettikleri kapasite ve kabiliyetlere gerçekten sahip mi? Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e yönelik dış politikası ve söylemleri askeri gücü ile uyumlu mu?
Yunanistan’ın sınırlı bütçesi ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor.

Yunanistan’ın askeri gücü radikal söylemiyle uyumsuz

Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunların köklerini Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’nın akabindeki Anadolu işgaline, 1820’lerdeki Yunan isyanına ya da daha gerilere götürmek mümkün. 

Uzun bir geçmişi bulunan bu sorunlar iki ülke arasındaki ilişkilerin temel özelliğinin karşılıklı güvensizlik olmasını beraberinde getirdi. Yunanistan’ın Türkiye’den yoğun bir şekilde tehdit algılaması ise bu ülkeyi askeri gücünü sürekli bir şekilde artırmaya itti. İki ülke arasındaki sorunların önemli bir kısmının Kıbrıs ve Ege konusunda yaşanması ise deniz gücünün önemini artırdı.

İki ülkenin deniz güçleri karşılaştırıldığında, büyük su üstü muharip platformlarda (fırkateyn ve korvet) Yunanistan’ın, Türkiye’nin yaklaşık üçte ikisi kadar kuvveti bulunuyor. Denizaltı konusunda ise Yunanistan’ın neredeyse Türkiye’ye denk bir kuvvetinin bulunduğu söylenebilir. 

Yunanistan’ın büyüklüğü ve kapasitesi düşünüldüğünde önemli bir deniz gücüne sahip olduğu düşünülebilir. Durum kâğıt üzerinde böyle olmakla birlikte ayrıntılı bir analiz iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkının çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor.


 Türkiye ve Yunanistan’ın Deniz Güçleri[2]
FırkateynKorvetHücumbotDenizaltıHelikopter
Türkiye1610191229
Yunanistan135201118

Kaynak: IISS verilerinden derlenmiştir.

Bu farkın en önemli sebeplerinden biri ise Türkiye’nin son dönemde savunma sanayi alanında göstermiş olduğu gelişmedir. 2019 yılında dünyanın en büyük yüz savunma sanayi şirketi arasında beş Türk şirketi yer almıştır. [3] 

Bu şirketler ve başka Türk şirketleri tarafından yapılan çalışmalar Türkiye’nin nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken aynı zamanda askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj da sağlamaktadır. 

Türkiye, deniz gücü kapasitesini artırma çalışmalarını iki boyutta sürdürüyor: Yeni muharip platformlar geliştirilmesi ve mevcut platformların yerli sistemlerle modernize edilmesi.

Modern Ada sınıfı korvetleri büyük oranda kendi imkânları ile üreten Türkiye’nin daha büyük savaş gemileri geliştirme ve üretme çalışmaları da hızla devam ediyor. 

Bununla birlikte mevcut muharip platformların kabiliyetlerinin artırılması amacıyla modernizasyon projeleri de hızla devam ediyor. Bu durumun son dönemdeki önemli örneklerinden biri olarak donanmanın önemli gemilerinden olan Barbaros sınıfı firkateynlerin modernizasyonu projesi gösterilebilir. [4] 

Bunların yanı sıra Türkiye geliştirdiği ATMACA gibi füzeler ve daha birçok sistemle bölgedeki deniz gücü üstünlüğünü koruyor. Ayrıca İ sınıfı firkateyn, TF-2000, TCG Anadolu ve REİS sınıfı denizaltı projeleri yakın gelecekte iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkını çok daha belirgin hale getirecek.

Hava gücünün deniz muharebeleri üzerindeki etkisi İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça net bir şekilde belli olmuş ve bu dönemden itibaren de bu etki devam etmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın hava güçleri arasında da deniz güçlerindekine benzer bir durum söz konusu. 

Yunanistan kâğıt üzerinde Türkiye’nin yaklaşık dörtte üçü kadar savaş uçağına sahip görünüyor. Her iki hava gücünün de büyük kısmını F-16’ların gelişmiş Block 50 ve 50+ modelleri oluşturuyor. Her iki hava gücü de AIM-120 AMRAAM’lar gibi modern hava-hava füzeleri kullanıyor. Fakat ayrıntılı bir analiz, Türkiye’nin, tıpkı deniz gücünde olduğu gibi çok daha etkili bir hava gücüne sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Bunun en önemli sebebi de tıpkı deniz gücündeki gibi yerli savunma sanayiinin oynadığı roldür. Türkiye hem savaş uçaklarının kabiliyetlerini artırmak hem de bu uçaklar için modern mühimmatlar geliştirmek amacıyla birçok proje ve ürün geliştirmiş ve geliştirmeye devam ediyor. Türkiye seyir füzesi (SOM füzesi) üretmekte, hava-hava füzesi geliştirme çalışmaları hızla devam etmektedir. 

Bunların yanında Türkiye’nin İHA/SİHA alanında göstermiş olduğu gelişme ve bu silahları Suriye örneğinde olduğu gibi oldukça etkili kullanabilme kabiliyeti Türkiye’nin üstünlüğünü gösteren bir başka unsur. Ayrıca TF-X projesi de hava gücünü yerli imkânlarla geliştirme ve hava üstünlüğünü gelecekte de koruma kararlılığının en önemli adımlarından birini oluşturmakta. 

Atina’nın Türkiye’nin bu üstünlüğünü dengelemeye yönelik verebildiği en önemli cevap ise F-16’larının bir kısmını yabancı bir şirkete (Lockheed Martin) modernize ettirme kararı alması oldu. [5] Bu noktada ise şu soru önem kazanıyor: Yunanistan mevcut askeri gücünü destekleyebilecek ekonomik kapasiteye sahip mi?
Türkiye'nin savunma sektöründeki atılım, nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken, askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj sağlıyor.

Yunanistan’ın askeri gücü ile ekonomik kapasitesi ile uyumsuz

Yunanistan’ın ekonomik, coğrafi ve nüfus göstergelerinin küçük olmasına rağmen önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu ve Türkiye karşısında en azından kâğıt üzerinde çok geride olmadığı düşünülebilir. 

Bu durumu değiştiren ve iki ülke arasındaki farkı açığa çıkaran ise Türkiye’nin hızlı ekonomik büyümesi ve savunma sanayinde gerçekleştirdiği önemli hamleler olmuştur. 2001 yılında kendisinden 1,5 kat büyüklükte bir ekonomiye sahip ve ordusunun ihtiyaçlarını kendisi gibi dışardan temin etmek zorunda olan Türkiye’ye karşı askeri gücünü belirli bir düzeyde tutmak Yunanistan için çok zor değildi. 

Ancak 2019’a gelindiğinde kendi ekonomisinin 3,5 katı büyüklükte (bu oran 2013’te yaklaşık 4’tü) bir ekonomiye ve ciddi bir savunma sanayi altyapısına sahip olan ve bunu hızla geliştiren bir Türkiye ile askeri alanda bir rekabete girmek özellikle de 2008 krizinden beri zor durumda olan ekonomisi düşünüldüğünde Yunanistan için epey zor. [6] 

Bu durum kendisini askeri harcamalarda da gösteriyor. 2019 yılı verilerine göre Türkiye’nin askeri harcaması 20,4 milyar doları bulurken Yunanistan’ın askeri harcaması 5,5 milyar dolarda kalmış durumda.[7] 

Yunanistan’ın bu sınırlı bütçe ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor. Bu da iki ülke askeri güçleri arasındaki makasın önümüzdeki dönemde giderek daha da açılacağı anlamına geliyor.

Bu durum ise Yunanistan’ın aşırı tehditkâr açıklamalarına rağmen Doğu Akdeniz’de attığı adımlarda ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) desteğini alma çabalarını daha iyi açıklıyor. 

Ancak yakın gelecekte ABD’nin Çin’in gücünün büyümesi karşısında dikkatini ve askeri gücünü Uzakdoğu’ya daha çok odaklama zorunluluğu ve AB’nin Yunanistan’ı desteklemekten daha önemli konularla uğraşması durumunda Atina yönetiminin askeri gücü ile dış politikasını makul bir çizgide birleştirmek zorunda kalması muhtemel.

[1] “Yunanistan’dan küstah tehdit”, Hürriyet, 6 Haziran 2020, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/yunanistandan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020); “Yunanistan Genelkurmay Başkanı’ndan Türkiye’ye açık tehdit: önce yakacağız, sonra…”, Haber 7, https://www.haber7.com/dunya/haber/2987052-yunanistan-genelkurmay-baskanindan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[2] “The Military Balance: The Annual Assessment Of Global Military Capabilities And Defence Economics 2018”, IISS, s. 112, 113, 158.
[3] “Top 100 for 2019”, Defense News, https://people.defensenews.com/top-100/, (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[4] “BARBAROS SINIFI FIRKATEYN YARI ÖMÜR MODERNİZASYONU PROJESİ”, T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA SANAYİİ BAŞKANLIĞI, https://www.ssb.gov.tr/Website/contentList..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[5] “Lockheed Martin to upgrade Greek F-16 fighter jets”, GREEK CITY TIMES, 13 Aralık 2018, https://greekcitytimes.com/2018/09/13/lockheed-martin-to-upgrade-greek-f-16-fighter-jets/, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[6] “GDP (current US$) – Greece, Turkey”, THE WORLD BANK, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=GR-TR, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[7] Nan Tian, Alexandra Kuimova, Diego Lopes Da Silva, Pieter D. Wezeman ve Siemon T. Wezeman, “Trends in World Military Expenditure, 2019, SIPRI Fact Sheet, Nisan 2020, s. 2.


24 Mart 2019 Pazar

31 Mart Seçimlerine 1 Hafta var / Son Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Zillet İttfakına sorular…

Seçimlere çok az bir vakit kalsa da, bence iş işten geçmiş değil. Bunu şunun için söylüyorum. CHP ve diğerleri, içine girdikleri ittifaklaşmanın tüm yönlerini seçmene açıklamak zorundadır. Gizlenmeye çalışılan ama alenen ortada olan HDP ve Saadet ile yapılan ittifakı halka açıklamak, tüm yönleriyle arkasında durmak durumundadır.

Saadet bilboardlarda “Tüm belediyelerde seçimlere tek başına giriyoruz” diyor. Bunun doğru olmadığı bu kadar aşikarken, Saadet’in seçmenlere yapacak bir açıklaması olmayacak mıdır?

HDP’li Sezai Temelli “İstanbul’da İmamoğlu, Ankara’da Yavaş seçilecekse bizim oylarımızla seçilecek. 

Alacaklarımızı seçimden sonra alacağız” diyorsa, bu sözleşme nerede nasıl yapılmıştır? 

Bunu CHP, İP, Saadet, HDP seçmenleri ve tüm vatandaşlarımızın bilmeye hakkı yok mudur? Halkı göre göre kandırmaya çalışmak ayıp değil midir? Peki bunca ali cengiz oyunun nedeni nedir?


Bahçeli sert çıktı: Ya beka, ya bela!

Cumhur İttifakı Ankara mitinginde konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "31 Mart seçimleri Ankara için uçurumdan önceki son çıkıştır. Ya beka, ya bela diyeceğiz" dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Atatürk Kültür Merkezi Hipodrom Alanı’nda düzenlenen Cumhur İttifakı Ankara mitinginde konuştu. 

Bahçeli konuşmasında CHP Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı Mansur Yavaş'ı eleştirerek, "Eski ülkücüymüş, MHP’liymiş. Bunların hepsi masal, hepsi fasa fisodur. Ya ülkücüsündür ya değilsindir. Arası yoktur ortası yoktur" dedi.


Bahçeli 31 Mart seçimleri için beka vurgusu yaparak, "31 Mart seçimleri Ankara için uçurumdan önceki son çıkıştır. 31 Mart seçimleri cumhurbaşankılığı sisteminin ilk mahalli seçimidir. 

8 gün sonra yalnızca belediye başkanı seçmeyeceğiz. Yalnızca belediye meclis üyesi belirlemeyeceğiz. Bunların önünde milli bekamızın, Türkiye sevdalıları arasında yapılacak en kritik seçim olacak. Ya bela diyeceğiz, ya beka diyeceğiz. " dedi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı: 450 bin kişi katıldı

Cumhur İttifakı'nın Büyük Ankara Mitingi'nde halka hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, alanda 450 bin kişinin olduğunu belirterek, "Ankara biz 31 Mart'a hazırız diyor" ifadesini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli'nin halka hitap ettiği Cumhur İttifakı Büyük Ankara Mitingi için Ankara'nın en büyük alanlarından biri olan Hipodrom seçildi.Erdoğan mitinge 450 bin kişinin katıldığını duyurdu.

Erdoğan'ın konuşmasından satır başları şöyle;
İstiklal Savaşımızın başkomutanı Gazi Mustafa Kemal ve Gazi Meclis’imizin her biri birer İstiklal Kahramanı olan ilk mebuslarını selamlıyorum. Ankara’dan İzmir’e yürüyen kurtuluşun mücahitlerini gençlerimizi selamlıyorum. 15 Temmuz destanının baş şehri olan Ankaramızın bütün ilçelerini köylerini selamlıyorum.

Buradan MHP Genel Başkanı sayın Bahçeli’yi, MHP’ye gönül vermiş tüm kardeşlerimi, Cumhur İttifakı’na destek olan bütün kardeşlerimi selamlıyorum. Buradan hangi partiye mensup olursa olsun, ülkesinin bekası için yanımızda yer alan tüm kardeşlerimi selamlıyorum. 

Büyük ve Güçlü Türkiye hedefine yürekten inanmış herkesi selamlıyorum. Ankara’daki şu güzel gönül birliğinin dalga dalga, ışık ışık Türkiye’ye yayıldığına inanıyorum. Rabbim birliğimizi, beraberliğimizi korusun diyorum.


Kandil’in şubesi oldular

Cumhuriyet tarihi içindeki hiçbir seçimde gaflet, dalalet ve hatta ihanet bu kadar öne çıkmamış, bu kadar belirleyici olmamıştı. HDP’den gelen açıklamalar karşısındaki suskunluk, zilletin kimlere teslim olduğunun ispatıdır.

Yerel seçimlerin bir beka tercihine dönmesinden rahatsız olanlar, Türk milletinin gözleri önünde yaşanan ihanetleri görmek yerine, “savaşa mı gidiyoruz, belediye başkanlarımızı seçeceğiz” gibi beyanlarla, işin aslını gizlemeye, karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi perdelemeye uğraşıyorlar. Tespiti doğru yapalım ki, teşhisimiz de anlam kazansın. 

31 Mart seçimlerinde yerel yöneticilerimiz belirlenecek, buna bir itirazımız yok. Ancak, mesele bu kadar basit değil. Ortaya çıkacak sonuca göre, ülkemizin varlığı, milletimizin birliği üzerinde yeni ve tehlikeli tartışmalar başlatılacağını anlamamak için kör ve akılsız olmak gerekiyor.  



Kılıçtaroğlu Türk ordusunun tankları YPG'yi ezerken çıldırıyor, bize Tank-Palet nutukları atıyor

Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar fıkra gibi bir tip olsa da Türk siyaseti içinde sinsi bir konum tutmuş ve o yolda yürümektedir. Kaset kumpası ve tezgâhıyla devrilen Deniz Baykal’ın yerine getirilmesiyle başlayan sinsi süreçten sonra CHP bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun eliyle terör örgütlerinin hücre evine dönüştürülmüştür. 

Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde yine bir sinsilik peşindedir. Tip fıkra, karakter sinsi…

Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde Tank Palet Fabrikası’nın işletme hakkı üzerinden yoğunlaştırılmış bir propaganda yapmaktadır. Bir muhalefet partisinin genel başkanıdır. 

Eleştirme hakkı vardır. Ama 15 Temmuz’da FETÖ’nün ele geçirdiği ve darbe girişiminde bulunduğu tankları görünce kaçan, Türk Ordusunun tanklarıyla ezdiği terör örgütü pkk’ya her fırsatta sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu söz konusu ise hakkı olmadığı gibi, buradaki sinsiliği de sorgulanmalıdır.


Türkiye gerçekten Milli Savunma Sanayiinde ciddi atılımlar ve üretimler yapmaktadır. Türkiye silahlı İHA ve akıllı mühimmatını üreten 6 ülkeden biri haline geldi. Bu üretimlerde son yıllarda terör örgütü pkk’ya büyük darbe vurmaktadır. Buna karşı çıkan ise hep CHP olmuştur. 

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan (SİHA) Silahlı İnsansız Hava Araçları’nın sivil vatandaşları vurduğu iftirasını atarak, Kemal Kılıçdaroğlu ise “Terör örgütüne destek olabilirler, terörist olabilirler ama orada silah olması lazım. O da yok.” diyerek milli üretim olan SİHA iftirasına destek olmuştu.


Hem ittifak yapıyor, hem inkâr ediyorlar

HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, ittifak yaptıkları CHP adayları için her şeyi netleştiren bir açıklama yaptı. Her şey ortada iken Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş öyle bir inkâr yoluna gittiler, öyle bir sinirlendiler ki, bu halleri bizlerde bile şaşkınlık yarattı. Hürriyet gazetesi ve CNN Türk’ün HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli’nin sözlerini “Temelli’den açık açık itiraf ve tehdit” başlıklı haberle ve “Ankara’yı, İstanbul’u HDP yönetecek” şeklinde içerikle sunmasına adeta deli oldular.

CHP-HDP-İP İstanbul ortak adayı Ekrem İmamoğlu ‘’Bu Hürriyet gazetesi. ‘HDP yönetecek’ diye manşet atmışlar. ‘HDP Yönetecek’! Bunu kim demiş? 

HDP’nin eş başkanı söylemiş! Söylememiş adam öyle bir şey ya, söylememiş! Yok böyle bir laf ya! Nereden çıktı yalan haberi manşete taşımak? 

Hürriyet gazetesine yakışır mı? Aynı şey, CNN Türk. ‘ Sezai Temelli: İstanbul ve Ankara İmamoğlu ile başlayıp HDP yönetecek!’ Yok böyle bir cümlesi ya! Ayıptır, yazıktır, günahtır! 

Utanın! Düzeltin kendinizi. Bu yalan haberi yapmaktan dolayı, milletin zihninde, kalbinde, vicdanında mahkûm olmak istemiyorsanız bu haberi düzeltin kardeşim” şeklinde tepki gösterdi. 

CHP-HDP-İP Ankara ortak adayı Mansur Yavaş ise önce “Terör örgütleriyle aralarına mesafe koyamayanlar bizden uzak olsun” şeklinde sert bir tepkiyle, daha sonra “Ben HDP’lileri terörist olarak görmüyorum.

Onların topluma kazandırılmasını düşünüyorum, tek adam pençesinden kurtarılmalı” şeklinde, en son olarak CHP’den fırça, HDP’den tehdit alınca da ‘’HDP’liler rehabilite edilmeli derken dilim sürçmüş olabilir” şeklinde yumuşatarak konuyu kapattı. 

Şimdi neyi inkâr ediyorlar onu anlamış değilim…


26 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye artık bağımlı değil bağlı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Özal, Erbakan ve Erdoğan! Türkiye artık bağımlı değil bağlı
Tamer Ashraf
Türkiye'nin savunma sanayinde geldiği noktayı değerlendiren Güvenlik, Strateji ve İstihbarat Uzmanı, AYBÜ Öğr. Ü. Dr. Merve Seren, "Müttefiklerimizle politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargolarına maruz kalırdık. Artık durum öyle değil. Bugünün Türkiye’si güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil." dedi.
Avrupa ülkeleri ABD ve İngiltere’den bağımsız ordu kurmayı tartışıyor. Yapalım diyen Fransa’nın caddeleri aniden alev aldı! Güçlü bir savunma sanayiine sahip olan İngiltere, ilk robot ordusuyla tatbikat gerçekleştirdi! Türkiye ise 103 şehidin katili 18 teröristi geçen hafta “eşek arısı” adlı mini dronla imha etti. Savunma Sanayiinde yaşanan büyük değişimde Türkiye'de yerini aldı. 2002'de 66 proje yürüten Türkiye, şu anda 553 projeyi yürütüyor, kendi İHA ve SİHA'sını üretiyor... Ancak iş bununla da bitmiyor...
“Stratejik İstihbaratın Güvenlik Stratejileri ve Politikaları Açısından Yeri ve Önemi” başlıklı teziyle doktora çalışmalarını tamamlayan, savaş, strateji, savunma yönetimi ve istihbarat konularında lisans ve lisansüstü dersler veren Seren Star'dan Fadime Özkan'a verdiği röportajda çarpıcı bilgiler aktardı: “Türkiye’nin İHA’da kat ettiği mesafe bir derinlik başarısıdır. Bunun ürün skalasına sirayeti gerek. 2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken rakam 2016’da 553’e çıktı. Ciro da 6 milyar dolara yükseldi. Ancak yeterli değil”.
Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı daha önce hiç olmadığı kadar başarılı operasyonlar yapıyor. Bunun arkasında siyasi bir netlik, bütünlük, kararlılık var elbette ama asıl önemlisi askeri bir kapasite de var. Bu kapasitede yerli üretim silahların etkisi ne kadar?
15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen akabinde 24 Ağustos 2016 günü Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı ve bu operasyon 27 Mart 2017’ye kadar sürdü. Böylesine vahim bir darbe senaryosunun ardından TSK’nın bu kadar kısa sürede toparlanıp başarılı bir operasyon yürütebileceğini kimse tahayyül etmiyordu. Kaldı ki TSK, 2018 Ocak’ında başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı namı diğer Afrin Operasyonu’nda sergilediği performans ile askeri kapasitesinin gücünü yeniden teyit etmiş oldu. Afrin Operasyonu, gerek TSK’nın gerekse savunma sanayiinin özgüvenini arttırdı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı aynı zamanda savunma sanayiinin eskiye nazaran çok daha pro-aktif bir yapıya kavuştuğunu gözler önüne serdi.
Ancak burada bir şeye dikkat çekmemiz gerekiyor; biz askeri kapasite ile neyi kast ediyoruz? Sizin askeri gücünüz; haiz olduğunuz tüm imkan ve kabiliyetleri ihtiva eder. Bu salt ordu mevcuduyla yani istihdam edilen asker sayısıyla açıklanacak kadar basit bir mevzu değil. Keza terörle mücadeledeki başarınızı, sahip olduğunuz silah sistemlerine dayandırmak da bir o kadar indirgemeci bir yaklaşım olur. Zira TSK’nın muzaffer olmasının arkasında; mesleki tecrübe, profesyonellik, askeri teknolojiyi edinim ve kullanma becerisi, mobilizasyon, esneklik, harekat sahasına adaptasyon, kuvvetler arası koordinasyon, finansal yeterlilik, ulusal güvenlik mekanizması içerisinde yer alan kurum ve kuruluşların uyum ve işbirliği -MİT-TSK işbirliği- gibi, devlet-dışı silahlı aktörlere operatif yeterliliğin kazandırılması -Özgür Suriye Ordusu- gibi birçok unsur kritik rol oynar. Öte yandan maddi unsurların yanı sıra, manevi ve moral unsurları da hesaba katmak durumundasınız. Bu anlamda zafer, askeri taktik ve stratejiler kadar; ordunun moraline, azim ve cesareti ile kararlılığına da bağlıdır.


STRATEJİ Mİ SİLAH MI?


Zaferi getiren şey silah mıdır strateji mi?
Savaş Sanatı’nın iki duayen ismi var. Milattan önce beşinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan Çinli stratejistler Sun Tzu ile Zhuge Liang. Sun Tzu; “Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür” der. Liang’a göre ise; “...üzerinde fikir birliği olmayan bir strateji, elinizde bir milyon kişilik bir ordu bile olsa düşmana gerekli korkuyu veremez”. Günümüzde bu tezler halen geçerli. Kısaca ister konvansiyonel savaşta ister terörle mücadelede olsun, doğrulttuğunuz silahtan daha ziyade akılcı stratejiler ve doğru hamleler belirleyici bir üstünlük kazandırır. Dolayısıyla hem siyasi atmosferi hem de harekat sahasını çok iyi okuyarak analiz etmeli; müteakiben askeri strateji ve taktiklerinizi belirlemek durumundasınız. Silah sadece sizin stratejinize hizmet eden bir araçtır; önemli olan bu aracı nerede, ne zaman, kime karşı ve nasıl kullanacağınızı hesap edebilme yeteneğinizdir. Rakiplerinize karşı izleyebileceğiniz en akılcı yöntem ise, “savaşmadan zafer kazanmak” prensibidir.


İŞ İHA’DA BİTSEYDİ ABD AFGANİSTAN’DA SONUÇ ALIRDI


Son dönem yürütülen terörle mücadelede İHA ve SİHA’ların rolü çok mühim. Mesela 103 şehidin katili olan 18 terörist “eşek arısı” adı verilen bir mini drone sayesinde etkisiz hale getirildi. İHA’lar SİHA’lar nasıl bir avantaj sağladılar?
Silah, terörizmle mücadele ederken kullandığınız araçlardan birisidir. Halihazırda İHA’lar en fazla kullanılan platformlar olarak devredeler ve şüphesiz bir ‘oyun değiştirici’ konumundalar. Bu bağlamda BAYRAKTAR İHA sistemleri, TSK’nın sınır ötesi harekatlardaki en büyük vurucu gücü olarak görev yapıyor. Ancak unutulmamalıdır ki, İHA’nın tespit, gözetleme ve imha gibi tüm görev yazılımları ve en nihayetinde komuta ve kontrolü ‘insan’dadır. Açıkça; insan aklının yerini makinalarla ikame edemezsiniz. Dolayısıyla savunma sanayiinde ve operatif misyonlarda istihdam ettiğiniz ‘mühendis’ ve ‘asker’ en büyük yatırımınızdır. Zira bugün İHA’ların yerini yarın daha farklı otonom sistemler alabilir, harekat sahasındaki değişim ve ihtiyaçlara göre askeri teknoloji kendisini sürekli yenilemekte.
Yarın harp meydanlarında bahsettiğiniz “Eşek Arısı” yerine belki yürüyen ve uçan 16 gramlık mini piyadeler göreceğiz. Geçen hafta İngiltere otonom sistemlere dayalı bir tatbikat gerçekleştirdi. Robot askerlerin boyutu belki küçülecek. Eşek Arısı türündeki İHA’lar, ekseriyetle özel kuvvetler ve istihbarat örgütleri tarafından yüksek öncelikli hedefleri yakın gözetleme ve keşfi maksatlı kullanılan sistemlerdir.
Tabii bazı görevler kapsamında Kara Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri tarafından da kullanılır. Bu tür İHA’ların en büyük avantajları son derece hafif ve küçük boyutta olmaları, nesnelere/canlılara benzemeleri ve çok kolay kamufle oldukları için tespitlerinin zor olmasıdır.
Diğer taraftan terörle mücadele; son derece kapsamlı, derin ve yoğun bir güvenlik yaklaşımına ihtiyaç duyar. Şayet böyle olmasaydı İHA’ları en fazla kullanan ülkelerin başını çeken ABD, bugün Taliban karşısında çoktan zafer ilan etmiş olurdu. Oysa gelinen aşamada Taliban, Afganistan’ın yüzde 70’ini yeniden kontrol altına almış durumda. Bu örnek, yüksek teknoloji üreten devletlerin de terörle mücadelede yüzde yüz başarılı olamayacağının en somut tezahürü.


ARTIK PKK DA DRONE KULLANIYOR!


Terörle mücadelede Türkiye çok mühim aşama kaydetti İHA’lar bunda rol oynadı ama PKK da karşı taktikler geliştiriyor. İHA kullanıyor mesela?
Hukuki boyutta gelinen mevcut aşama uluslararası sivil havacılığa ilişkin düzenlemelerdir. Yakın gelecekte havaalanında uçaklarla İHA’ların yan yana kalkışına şahit olabiliriz. Sonuçta İHA üretimi o kadar hızlı artıyor ki, sadece bunların kalkış ve inişleri bile mevzuat düzenlemesi gerektiriyor. Türkiye’de bu tür konularda yetkili mercii Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’dür. SHGM’nin 22 Haziran 2016 tarihli “İHA Talimatı”, örneğin suç işlemenin önüne geçmek maksadıyla kişilere tescil ve kayıt zorunluluğu getirmiştir. Kısaca İHA’ların hava sahasına entegrasyonundan uçuşa elverişlilik standartlarına, tahsis edilen kontrol linki frekanslarından müşterek çalışabilirliğe birçok hukuki düzenleme önümüzde duruyor.
Geleceğin harekât konseptlerinde “sürü halinde harekâtlara tanıklık edeceğiz. Aslında bu şimdiden geçerli olmaya başladı. Tarihte ilk defa sürü halinde İHA kullanarak saldırı yöntemi devlet dışı silahlı aktörlerden tarafından yapıldı. DEAŞ, Irak’ta koalisyon unsurlarına ve Irak Güvenlik Güçlerine karşı saldırırken, HTŞ, Rusya’nın Tarsus ve Humeyyim üslerine saldırdı. Son olarak bu tarz saldırı yönteminin PKK tarafından kullanılmaya çalışıldığını gördük. Daha önce 2016 ve 2017 yıllarında PKK’nın tek bir İHA ile saldırı denemelerinde bulunduğunu görüyoruz. 10 Kasım 2018 tarihinde ise, Şırnak’ta 8 adet plastik patlayıcı yüklü İHA ile sürü saldırı girişiminde bulundu.
X-UAV Talon tipi İHA’lar ile tören alanlarına yaptığı kamikaze saldırılarda tören alanında bulunan jammerlar sayesinde EYP’ler patlamadı. Yakın gelecekte bu tarz saldırıların sayısında artış olabilir. Bu sebeple İHA konusuna dair en önemli mevzulardan birisi, terör örgütlerinin İHA teknolojisine adaptasyonları ve kullanımın yaygınlaşması olacaktır. Sürü harekatlarının yanı sıra “insansız sistemler odaklı hava savunması” ile “ağ merkezli komuta kontrol ve harekat” önemli başlıklar olacaklardır.


İTTİFAKLARA BAĞLI AMA BAĞIMLI DEĞİLİZ


Türkiye ne yapmalı?
Türkiye için önemli olan ise, kendi silahını üretmesinin her zaman için bir ‘çarpan etkisi’ yaratacağını unutmamasıdır. Doğu-Batı Almanya birleştikten sonra Doğu Almanya’nın elindeki kalaşnikoflar Türkiye’ye hibe edilmişti ama terörle mücadelede kullanmamıza izin çıkmadı, modifiye etmek zorunda kaldık. Keza aynı kullanım yasağı, Almanya’dan satın alınan tanklar için geçerli oldu. Daha eski zamanlara gittiğimizde, müttefiklerimizle dış politik çıkarlarımız uyuşmadığında silah ambargosuna maruz kaldık.
ABD Başkanı Johnson’ın mektubundaki NATO silahlarının kullanılamayacağına ilişkin tehditkar ve, sert üslup halen hafızalardadır. O dönemde Ankara, kimden mermi alabilirimin derdine düşmüştü. Fakat Türkiye artık 1970’lerin 1990’ların Türkiye’si değil. Artık İsrail’in İHA’larına muhtaç olmayan bir Türkiye var karşınızda. Bugünün Türkiye’si kendi güvenlik ve savunma politikasını bağımsız icra edebilecek bir düzeyde; ittifaklarına “bağlı” ama “bağımlı” değil.


ÖZAL, ERBAKAN, ERDOĞAN


Altay tankı, Milgem, İHA, SİHA…vd. Bu yerli üretim askeri araçlar, silahlar gerçekten sağlam, iyi, nitelikli araçlar silahlar mı, yoksa Türkün Türk’e propagandasına mı maruz kalıyoruz?
Aslında savunma sanayii değil; bilim-teknolojide ve buna bağlı olarak Ar-Ge ve Ür-Ge yatırımlarında geç kalınmışlık yaşandığı kabul edilmelidir. Bu geç kalınmışlık; siyasi konjonktür ve karar alıcı mekanizmayla doğrudan ilintili bir durum. Koalisyon dönemlerinde bütçe üzerinde yaşanan çetin tartışmaları düşünün; her partinin hedef kitlesi ve öncelik sıralaması farklıydı. Ancak geçmişte Erbakan ve Özal’ın teknoloji adaptasyonu konusunda son derece girişimci ve öngörülü oldukları aşikar. 2000’li yıllardan sonra savunma sanayiinde yaşanan sıçrama ise tamamen hükümetin bu alana öncelik tanıması ve ihtiyaç duyulan finansman kaynağını siyasi iradeyle beraber sunmasından kaynaklanıyor.


HAVADA, KARADA, DENİZDE OLMAK ARTIK YETMİYOR


Elbette geç kaldığımız için sıkıntılar yaşıyoruz; biz tam bir noktaya ulaştığımızda, diğer devletler bir üst basamağa çıkmış oluyor. Örneğin artık kara, deniz ve havada üstün olmanız yetmiyor. Eğer uzay ve siber-uzay imkan ve kabiliyetlerinizi geliştirmezseniz, girdiğiniz savaştan galip ayrılamazsanız. Trump, Haziran 2018’de “Uzay Kuvveti” kurulması talimatını verdi. Ancak biz kuvvet kurmak bir yana, halen Ulusal Uzay Ajansımızı devreye sokamadık. Diğer taraftan savunma sanayii zaman zaman gizli/örtülü ambargolara maruz kalabiliyor; ürünlerin alt sistemlerinde veya yedek parçalarda tedarik sıkıntısı yaşayabiliyoruz. Sertifikasyonlarda kasıtlı geciktirmelere maruz kalabiliyoruz. Bu durumu aşmak için şu anda SSB, ürünlerin yanı sıra alt sistem ve bileşenleri de yerlileştirme yönünde büyük çaba sarf ediyor.


TEKNOLOJİK BAĞIMSIZLIK VE DERİNLİK


Savunma sanayiimizin avantajları dezavantajları neler?Nerelerde sıkıntı var?
Türkiye’nin önceliği “teknolojik bağımsızlık” ve “teknoloji derinliği” kazanmak olmalı. Zira bu sadece savunmada değil; dış politikadaki elinizi de güçlendiriyor, sizi avantajlı konuma geçiriyor. Bağımsızlığınızı kazanacaksınız ama aynı zamanda teknolojik öngörüye sahip olacak, akılcı yatırımlar yapacaksınız. Ancak bu şekilde küresel pazarda rekabet edebilirlik seviyesine ulaşırsınız. Bu anlamda Türk savunma sanayiinin İHA’da kat ettiği mesafe, bir derinlik başarısıdır. Bunun diğer ürün skalasına da sirayet etmesi gerekiyor.
2002’de Türk savunma sanayiindeki proje sayısı 66 iken, bu rakam 2016’da 553’e çıktı. Yine, savunma sanayiinin cirosu 6 milyar dolara yükseldi. Ancak bu yeterli değil. Vakıf şirketlerinin TSK dışında müşteri portföyünü geliştirmesi lazım. Böylece tek kaynaklı beslenmenin önüne geçilmiş olacak; şirketler kendi kendilerini idame edebilecek mali yeterliliğe kavuşacaklardır.


VEKALET İÇİNDE VEKALET SAVAŞLARI


Savunma sanayii deyince sanki sadece savunma hali algısı oluşuyor, haliyle maruz kalma halini de çağrıştırıyor. Doğru mu formüle ediyorum bilemiyorum ama sorum şu, savunma sanayii taarruz silahlarını da kapsıyor mu, yoksa onun ayrı bir adı var mıdır?
Aslında “taarruz, saldırı” kelimeleri gerek diplomatik düzeyde gerekse literatürde hoş karşılanmadığından hep “savunma” konsepti üzerinden ilerliyoruz. Aslında “en iyi savunma, saldırıdır” diye bir motto var. Sizin savunmada kalabilmeniz için saldırı imkan ve kabiliyetlerine haiz olmanız şart. Geliştirdiğiniz silahı, füzeyi maksadınıza göre ister savunma için ister saldırı için kullanabilirsiniz. Gerisi sistemlerin yazılımları vd. ögeleriyle alakalı bir durum. Buradaki temel sav, saldırı yahut savunma fark etmeksizin “askeri teknoloji geliştirme yetkinliği” kazanmanız.
Şu anda 4. nesil savaşları yaşıyoruz. Bu nesilde, gayri nizami ve asimetrik unsurlar gittikçe daha fazla önem kazanıyor. Vekalet içinde vekalet savaşlarına şahit oluyoruz.
Bugün Suriye sahası, “hibrit harp” için en somut örneği teşkil ediyor. Bu savaşta devlet ve devlet-dışı silahlı aktörlerin her türlü yöntem ve araçlarına tanıklık ediyoruz. Suriye, devletlerin yanı sıra devlet-dışı silahlı aktörlerin de teknolojik adaptasyonlarının giderek güçlendiğinin gösteriyor. Dolayısıyla siz devlet olarak savunma ve saldırı yeteneklerinizi eş zamanlı olarak geliştirmek zorundasınız.
Bir parantez açıp, askeri teknolojilerin daha sonra sivil kullanıma girdiğini vurgulayalım. Bugün kullandığınız telefonlar, bilgisayarlar, İHA’lar hep askeri maksatlı geliştirilen ürünlerdir. Örneğin İHA’lar, sadece harp meydanlarında değil; sınır güvenliği, ulaştırma, haritalama, hava olaylarını izleme gibi birçok farklı görevde kullanılıyorlar.


F35 VE S-400 TAMAMEN FARKLI


Malum, F-35’lerle S400’lerle ilgili sorun yaşıyoruz ABD ile. Ne düşünüyorsunuz, Türkiye’nin bu iki silaha hayati önemde ihtiyacı mı var? F-35 ile S-400 konseptleri birbirinden tamamen farklıdır. Birisi savaş uçağı, diğeri ise hava savunma sistemi. Burada her iki sisteme ihtiyaç duymanız tamamen risk ve tehdit algınıza bağlı. Örneğin sınır ötesi harekatlar icra eden bir ülkenin elinde F-35 bulunması caydırıcılık gücü açısından son derece önemli. Keza etrafı balistik füze envanterleriyle çevrili bir Türkiye’nin güçlü bir hava savunma sistemine sahip olması da bir o kadar elzem. İkisini birbirinin yerine ikame edemezsiniz.


GELECEK TEKNOLOJİ, OTONOM SİLAHLAR


Dünyanın sayılı ordularından birine sahip olduğumuz söyleniyor. İnsan unsuruyla mı, silah unsuruyla mı?
En başta söylediğim gibi, Türkiye’nin askeri kapasitesini sadece TSK’nın mevcudu üzerinden analiz etmek hatalı olur. Aynı şekilde bir ordunun gücü de ne asker sayısına ne de elindeki silaha bağlıdır. Eğer böyle olsaydı; Suudi Arabistan, ABD’nin en büyük silah müşterisi olarak muazzam güçlü bir orduya sahip olurdu. Oysa Kraliyeti bugün, özel askeri güvenlik şirketleri (ekseriyetle ABD ve İngiltere) koruyor. Yine, Suudi Arabistan satın aldığı milyar dolarlık son teknoloji savaş uçaklarını kullanacak pilotları gidip İngiltere’den veya Pakistan’dan kiralıyor. Batıdan örnek verelim; İskandinav ülkeleri savunma finansmanı ve askeri teknoloji açısından son derece gelişmiş (örneğin bizim “eşek arısı” dediğimiz micro İHA, Norveç firmasıProx Dynamics tarafından geliştirildi) durumdalar. Zorunlu askerlik yerine tamamen profesyonel olsun dediler, bazı ülkelerdeki başvuru sayısı beklentilerin o kadar altında kaldı ki, askerlik mesleğini nasıl cazip hale getireceğiz derdine düştüler. Diğer Avrupa ordularını düşünün, ne kadarı NATO nezdindeki kinetik operasyonlarda görev aldılar? On yıllardır Avrupa ordusu kurulmalı mı diye tartışıyorlar, ancak kimse bu ordunun savaşma kabiliyetine ilişkin doğru düzgün bir fikir beyan edemiyor. Zira ABD ve İngiltere olmaksızın kurulacak bir Avrupa ordusunun “muharip yeteneği” üzerinde ciddi çekinceleri var. Türkiye’nin dünyanın sayılı ordularından birisi olarak referans gösterilmesinin arkasında bir sürü unsur var. En başta tarih ve kültür geliyor. Türklerin “savaşçı” karakterine dair yerleşik bir bilinç var. Aklıma ilk gelenler; Mete Han, Cengiz Han, Atilla, Timuçin,Bumin Kağan, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve daha nice efsaneleşmiş isimler... Ayrıca bir Osmanlı gerçekliği var. Bu anlamda genetik kodlarda saklı bir savaş tarihi ve kimliği yatıyor. Atatürk’ün askeri dehasının yanı sıra Türk halkının Kurtuluş Savaşı esnasında düşman karşısında verdiği mücadele en büyük ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Tarihsel ve kültürel kodların haricinde, mecburi askerlik önemli bir rol oynuyor. Böylece en kötü durum senaryosunda “savaşa hazırlık” seviyenizi arttırmış oluyorsunuz.


GÜÇLÜ DEVLET GÜÇLÜ ORDU


Bir başka husus ise Türkiye’nin tehdit algısı. Makyavelist söylem halen bizde geçerli; “güçlü devlet, güçlü ordu”. Batının tehdit algısı farklı olduğu için bunu “ölü bir yatırım” olarak görebiliyorlar. Ama bizim coğrafyamız, rahat nefes almamıza izin vermiyor. Biz sürekli “hazırlıklı” olmak durumundayız. Sadece devletler değil, devlet dışı silahlı aktörler de aynı oranda tehdit yöneltiyorlar. Türkiye kadar büyük bir tehdit skalasına sahip olup, ayakta durmayı becerebilen nadir ülke vardır. Eğer sizin silahlı kuvvetleriniz, emniyet güçleriniz, jandarmanız, sahil güvenliğiniz ve istihbaratınız güçlü olmasaydı, şu anda çok farklı bir ülkede beka mücadelesi veriyor olurduk.


ASKERİ POTANSİYEL BİLİNİR


Devletler birbirlerinin savunma-saldırı kapasitesini ve askeri sıkıntılarını bilir mi?
Eğer çok gizli askeri programlar yürütmüyorsanız, genelde evet bilirler. Fakat bir İsrail iseniz, en yakın müttefikiniz ve hatta hamisiniz ABD’den bile gizli programlar yürütmeniz kuvvetle muhtemel. Örneğin İsrail ne zaman nükleer silah programını başlattı, ne zaman bitirdi, nükleer arsenalinde kaç tane harp başlığı var bilinmiyor. ABD’de Rand Corporation tarafından yayımlanan bir raporda 65-85 arası deniyor. Oysa İran Dışişleri Bakanı Javad Zarif, P5+1 görüşmeleri esnasında İsrail’in 400 nükleer harp başlığına sahip olduğunu iddia etmişti.
Türkiye’nin bilinmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü siz bir NATO müttefikisiniz. Her yıl ne kadar askeri harcama yaptığınızı dahi bildiriyorsunuz. Mevcut envanteriniz de bilinir. Kaldı ki NATO devletlerinin askeri kapasiteleri, müşterek tatbikatlarda ortaya çıkar. Örneğin Türkiye’nin başarılı katılım gösterdiği, NATO’nun son yıllardaki en büyük askeri tatbikatı “Trident Juncture”, 15 Ekim-8 Kasım 2018 tarihleri arasında icra edildi. Bu tür tatbikatlar, sizin kazandığınız yeteneklerin sınanması açısından oldukça önemlidir. Bunun yanı sıra sektöre ilgili biri iseniz, “The World Defense Almanac”ı takip edebilirsiniz, devletlerin kuvvet bazındaki girdileri tek tek listeleniyor. Keza literatürde devletlerin askeri güç endeksini ölçen “Military Balance” gibi farklı kaynaklar var. Ayrıca bölgesel yahut konuya odaklı bir sürü farklı fuar düzenleniyor, örneğin Türkiye iki yılda bir IDEF fuarına ev sahipliği yapıyor.


NATO ÜYELERİ BİRBİRLERİNİN SİBER YETENEKLERİNİ BİLMEZ


Ülkeler bu fuarlara gelerek hem kendi teknolojilerini ve caydırıcılık güçlerini sergiliyorlar hem de ürünlerini pazarlayarak müşteri kazanma yarışına giriyorlar. Ancak İran ve Kuzey Kore gibi bazı ülkelerin askeri yeteneklerini zaman zaman çok fazla abartıya kaçarak medyaya servis ettiklerini göz önünde bulundurmanız gerek. Fuarda 1970’lerdeki tankları modifiye edip yeni ürün gibi piyasaya tanıtanlar oluyor (!) Ancak bir not ekleyim; işler, “siber” alana gelince değişiyor. NATO kara, deniz, hava ve siber-uzay’dan sonra beşinci harekat alanı olarak “siber”e resmiyet kazandırdı. Fakat NATO’lu müttefikler dahi birbirlerinin siber yeteneklerini tam olarak bilemezler. Bunu göstermeniz demek, müdahaleye açık hale gelmeniz demek ve muhtemel bir siber saldırıdaya maruz kaldığınızda faili bulmanız ve bundan bir ülkeyi doğrudan sorumlu tutmanız epey zor. Siber-uzay konusunda en kapsamlı hukuki düzenleme “Tallinn Manual 2.0” ancak bu düzenleme herhangi biryaptırım içermiyor.


11 Kasım 2018 Pazar

Nükleer savaş, nükleer silahlar ve INF anlaşması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD aslında başlangıçta INF Anlaşması’yla Rusya’nın füzelerinin üretilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Dolayısıyla bu anlaşma, o zamanlar böylesine bir tehdit haline gelen Çin’i kapsamıyordu.

Yazılı kısmı 5200 seneyi geçen insanlık tarihinde savaşsız geçen süre yaklaşık 200 senedir. Bu da şu demek: Tarih, aslında çoğunlukla savaşların tarihidir. Nitekim gerek dünyada, gerek Türkiye’de tarihte ve tarih derslerinde sosyal konulardan daha çok savaşların anlatıldığı iddia edilir. Bu fikir doğru kabul edilirse ortaya çıkması gereken durum şu: Müfredatlar, savaşın ne olup olmadığını Dünya’da da Türkiye’de de bütün bireylere öğretmektedir. Peki gerçek öyle mi? Gerçekten de biz savaşları ne kadar idrak edebiliyoruz? Savaşların başlangıcı olan siyaset ve sürdürücüsü olan orduların ve donanmaların (Bundan sonra makalenin geri kalanında “ordu” ve “donanma” kavramlarının toplamı için “Silahlı Kuvvetler” kavramı kullanılacaktır) en vurucu gücünü tam olarak anlayabilmiş miyiz? Silahlı kuvvetler, sadece savaşmak için mi vardır? Yoksa aslında savaşmadığımız zamanları da mı “silahlı kuvvetler” bize temin ediyor? Yani “barış” şartları altında oturmamız, bize barışın mı, yoksa savaşın sonucundaki bir anlaşmanın getirmiş olduğu bir lütuf mu?




Harita: Dünyada ordular tarafından tesis edilmeyen “barış bölgeleri” kırmızı çerçeve içinde (Harita, http://cografyaharita.com adresinden temin edilerek düzenlenmiştir).
Dünyada kutup bölgeleri hariç hemen hemen her yer, orduların koruduğu güvenlikli bölgelerdir. Yani bu aslında şu anlama geliyor. Barış için silahlı güçlerin varlığını istemeyen ve ortadan kalkması gerektiğini savunan herhangi bir kimse, güvenliğini orduların sağladığı bir alandan bu ifadesini sarf etmiş oluyor. Diyelim ki bir kimse, silahlı güçlere karşı olarak bu ifadesini “asker karşıtı biri olarak silahlı güçlerin korumadığı bir bölge”de yapmak istiyor. Bu durumda bu kişinin isteğini gerçekleştirmesi için ya kuzey kutup bölgesine, yahut güney kutup bölgesine gitmesi gerekiyor. Fakat çok yakın bir gelecekte de buzulların erimesiyle buralar da tamamen askerî bölgeler haline gelecek. Buraların “donanma yürüyecek” hale gelmesi ve bunun için de “buz kırma gemileri” ile mücehhez deniz güçlerinin buralarda “cirit atması” yakın gelecekte muhakkak, ki buna Rusya başladı bile. Buradan şu sonuç çıkıyor: Her türlü silahlı gücün ortadan kalkmasını isteyen herhangi bir fikir sahibi, bu ifadelerini silahlı güçlerin muhafazasını sağlamadığı bir alandan yapmak gibi bir ideale sahipse, bunu dünyanın dışından yapması gerekecek. Bu da şu anda mümkün değil, çünkü SLV adını verdiğimiz teknoloji, tamamen askerî teknolojinin üzerine inşa edilmiş vaziyettedir.
Buradan çıkan bir diğer sonuç şudur: Savaşların olmaması veya silahlı güçlerin yok olmasını istemek, hastalıklara karşı bir tepki olarak hastaneleri kapatmaya benzer. Sorun ortadan kalkmayacağı gibi, sorunlara karşı tek çözüm yönteminden de feragat edilerek tamamen savunmasız kalınmış olur. Yeryüzündeki bütün konforun (ve tabi bütün üzücü durumların) yaşandığı yerler, aslında güvenliğini bir silahlı gücün sağladığı ve bir savaşın sonunda yapılan anlaşma ile savaşın üzerine inşa edilmiş barış alanlarıdır. Örneğin şu anda üzerinde bulunduğumuz ülkemiz, İstiklal Harbi’nin tesis ettiği bir barışı yaşamaktadır. Fransa II. Dünya Savaşı’nın tesis ettiği bir barışın üzerinde oturmaktadır vs.
Buradan “Dolayısıyla silahlı kuvvetler her zaman var olmalı ve savaşmalıdır” sonucu çıkmaz. Ama “Savaş için de, barış imzalayabilen taraf olmak için de, imzalanan bu barışı korumak için de silahlı kuvvetlere ihtiyaç vardır” sonucu rahatlıkla çıkabilir. İdeal olan savaş değil, mecburî bir durum olan savaşın ardından, ortaya kalıcı ve insanlığın yararına bir barış koyabilmektir. Sanırım okullarımızda öğretilmeyen, ama öğretilmesi gereken en temel tarih bilgisi bu olmalı. Şimdi makalemizin asıl konusuna girelim. Bu savaşlar için en belirleyici sonuca sahip olan silah nedir?

Dünyanın en caydırıcı silahı olarak “Nükleer silah”ın tanımı

Dünyada orduların ve donanmaların etkisini anladığımıza göre artık bu silahlı kuvvetlerin “en vurucu” ve “en kritik” silahlarına geçebiliriz.
Silahlar, kullanım amaçlarına göre teknik silahlar, taktik silahlar ve stratejik silahlar şeklinde tasnif edilebilir. Kesin olarak ifade edilemese de teknik bazlı silahlar daha çok basit ve “1 personeli devre dışı bırakan” silahlar iken, taktik silahlar bir kerede “1’den fazla personeli devre dışı bırakan” bir konsepte sahiptir. Stratejik silahlar ise bütün bir silahlı kuvvetleri, hatta bütün bir ulusu savaş esnasında “devre dışı bırakabilen” özelliğe sahiptir. Daha iyi anlaşılması için bunlara örnek verelim: Teknik silahlar, beylik tabancası, makineli tabanca vs.; taktik silahlar ANKA “Taktik” İHA, T-129 ATAK Taarruz-“Taktik” Keşif Helikopteri vs. gibi silahlardır. Stratejik silahlar ise bir savaşı sonlandırabilecek kadar büyük bir etkiye sahip olan silahlardır. Örneğin B-52 “Stratejik” Uzun Menzilli Ağır Bombardıman Uçağı veya nükleer başlık taşıyan “Kıtalararası Balistik Füze (ICBM-Inter-Continental Ballistic Missille)”.
Bu tasniften de anlaşılacağı üzere “savaş bitirici” özelliği ile “nükleer başlık taşıyan kıtalararası balistik füzeler “stratejik&rdqurdquo; silah konumundadır. Şimdi kısaca bu “dehşet verici” silahın kısa mazisine bakalım. Bunun için de önce bu silahın temel fırlatma prensibi olan “balistik füze” konseptine göz atalım. Dünyadaki ilk “balistik füze”, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından geliştirilmiştir. Almanlar konvansiyonel harp başlığını taşıması için önce araziye paralel seyreden “seyir füzesi” olan Vergeltunswaffe-1 (İntikam-Silahı-1)’i icad etmişler, ardından yerden dik bir açıyla gökyüzüne doğru fırlayan ve yay şeklinde parabolik bir rota takip eden yeryüzündeki belirli bir hedefe inerek parabolik bir rota takip eden Vergeltunswaffe-2 (İntikam-Silahı-2)’yi geliştirmişlerdir. Bu silah, tarihteki “ilk balistik füze” olup, günümüzde dünyanın en tehlikeli silahı olan “nükleer silah”ların başlıca taşıyıcısı durumundadır. Almanlar bu silahla İngiltere, Fransa ve Belçika üzerinde “geniş kitlelerde dehşet uyandıracak” bir etki yapmıştır. Fakat “balistik füze”nin icad edilmesi ve daha sonraki yıllarda nükleer başlığın bu silahın üstüne oturması, II. Dünya Savaşı sonuna yetişememiştir. Savaş sonunda Almanların bu silahlarını, projelerini ve mühendislerini iki ülke ele geçirmiştir: ABD ve Rusya. Dolayısıyla bugün bu iki ülkenin en büyük iki nükleer güç fırlatan füze teknolojisine sahip olması, bir tesadüfün sonucu değildir. Nitekim ABD, o sırada balistik füze teknolojisine sahip olmadığı için geliştirmiş olduğu nükleer silahları, yani o dönemki “atom bombaları”nı Japonya’nın iki şehri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye uçaklar vasıtasıyla atabilmiştir. Dolayısıyla ilk kullanımı itibariyle uçaklar aracılığıyla hedefe bırakılan nükleer silahlar, bu özelliğini hala korumaktadır. Fakat artık temel angajman yöntemi, nükleer başlıkların hiçbir personel zayiatına sebep olmayacak şekilde balistik füzeler ile fırlatılması olmuştur. Fakat ilk ve son defa kullanıldığı 1945 yılından günümüze değişen tek şey fırlatılma mekanizmaları değil, aynı zamanda nükleer başlığın niteliği de olmuştur. 1945’te kullanılan nükleer silahlar birer “atom bombası” iken; günümüzde kullanılan nükleer silahlar “termonükleer başlık/hidrojen bombası” olmuştur. Atom bombasından termonükleer bombaya geçiş ile nükleer silahlar etkisini yaklaşık 20 kat daha arttırmıştır.
Bu hususu kapatmadan şunu da belirtmek gerekir ki günümüzde nükleer silahlar iki farklı şekilde görülmektedir. Biri uçaklardan atılabilen ve “bomba” özellikli silahlar, ikincisi ise bir balistik füze tarafından “harp başlığı” şeklinde hedefe fırlatılan silahlar. Biz bu makalede “nükleer silah” tanımı içinde daha çok bu ikinci versiyonu irdeliyoruz.

Dünyada nükleer silah (nükleer harp başlığı) sahibi güçler

Bir diğer önemli soruya geçelim. Dünyada bu zor ve uzun süreçleri aşmış ve nükleer silah sahibi olmuş kaç devlet vardır? Herhangi bir diplomatik masaya diğerlerinden “daha ağır” bir şekilde oturacak olan bu 9 devlet şunlardır:
  1. ABD
  2. Rusya
  3. İngiltere
  4. Fransa
  5. Çin
  6. İsrail
  7. Kuzey Kore
  8. Hindistan
  9. Pakistan
Burada bir not düşelim. Pakistan, diğerlerine göre bu güce daha kolay sahip olmuştur. Pakistan’ın Rusya ve Hindistan, biraz da Çin blokunun arasında “ezilmesini” siyasî menfaatlerine aykırı olarak gören ve bu menfaatleri doğrultusunda bölgede bu güçlere karşı Pakistan’ı destekleyen ABD, bir “oldu bittiye getirerek” Pakistan’ın nükleer silah sahibi olmasını sağlamıştır.

Nükleer angajman konsepti ve savunma

Nükleer silahlar, üç farklı platformla kullanılabilir:
  1. Uçak
  2. Balistik Füze
  3. Seyir Füzesi
Bunlardan ilki olan uçak ile bir nükleer silahı hedefe göndermenin ilk örneği 1945’te, Japonya’da görülmüştür. Bu konsept hala geçerli olup, tesiri diğerlerine göre daha az olan B-61 türevleri gibi savaş uçaklarından atılabilmeye devam etmektedir. Fakat bu silahlar artık günümüzde atom bombası değil, termonükleer silahlardır.
Nükleer silahların fırlatılmalarını sağlayan bir diğer platform, balistik füzelerdir. Bir haznenin içerisinde yanan yakıtın oluşturduğu itki gücü sayesinde havalanarak kimi zaman atmosfer içinde, kimi zaman ise atmosfer dışında parabolik bir ivme takip ederek uçuşunu yay çizer gibi tamamlayan bir roketin başına yerleştirilen nükleer harp başlığından müteşekkildir.
Nükleer savaşın gelecekteki en problemli çözüm gerektiren meselelerinden biri de, bir nükleer harp başlığının takıldığı seyir füzeleridir. Seyir füzeleri, balistik füzelerden farklı olarak uzaya doğru çıkmadan, yeryüzüne karşı alçak bir irtifa kazandıktan sonra yer küreye paralel bir şekilde seyreder. Bu özelliği ile gökyüzüne doğru yükselen balistik füzelerden farklı olarak radarlara karşı engebeli arazinin perdelemesinden istifade eder.



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html