BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Avrupa İnsan Hakları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Avrupa İnsan Hakları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

23 Kasım 2018 Cuma

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'ndan çok sert 'Demirtaş' açıklaması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bakan'dan çok sert 'Demirtaş' açıklaması;
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AİHM'in aldığı Demirtaş kararını değerlendirerek, "İnsan Hakları Mahkemesi bu verdiği kararla siyasi karar verdiğini kanıtlamıştır. Bu karar hukuki değildir, siyasidir. " dedi.




Katıldığı canlı yayında gündeme dair sorularını cevaplayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu AİHM'in aldığı 'Demirtaş' kararını yorumladı. Bakan Çavuşoğlu şunları söyledi;

"Önce şunu söyleyeyim. 12 yıl yaklaşık Avrupa Konseyi’nde zaman geçirdim.

O dönemde de Avrupa Konseyi’nin tamamının reforma tabii tutulması önceliğimizdi. Ve İnsan Hakları Mahkemesi dahil tüm kurumların reforma tabii tutulması süreci, önemli katkılarım da oldu. İnsan Hakları Mahkemesi’nden 5 bin civarındaki dosyayı Türkiye’ye getirerek devlet vatandaş ile kucaklaşmış oldu.


BU SİYASİ BİR KARARDIR


Venedik Komisyonu ve İnsan Hakları Komiserliği, İşkenceyi Önleme Komitesi ve özellikle İnsan Hakları Mahkemesi siyaset yapılacak platformlar değildir. Venedik Komisyonu, benim de dostumdur; siyasallaştı.
İnsan Hakları Mahkemesi de bu verdiği kararla siyasi bir karar verdiğini kanıtlamıştır. Bu bir siyasi karardır.


İTİRAZ HAKKIMIZ VAR


Hem daha önceki kararlarınızda makul şüpheyle tutuklandığını söylüyorsunuz. Makul şüphe varsa, tutukluluğunun uzatılması, devam edilmesi, serbest bırakılması bizim kanunlarımız çerçevesinde olur.Buna itiraz hakkımız var, bir. 47 yargıcın katıldığı bir ortamda kararlar veriliyor.
Ama diğer taraftan “bu karar uygulanmadı, üyelik tehlikeye düşüyor.” Kim söylüyor bunu?


BU KARARLARI UYGULAMAYAN BAŞKA ÜLKELER DE VAR


Yunanistan kaç yıl oldu azınlıklarla ilgili kararları uygulamıyor? Türk isminin kullanılmasına izin verilmediği için İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı.Bu kararları uygulamayan başka ülkelerin olduğunu da vurgulamaya çalışıyorum. İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bu kararı eleştirmek de bizim hakkımızdır." 


AİHM’in Demirtaş kararı Türkiye için bağlayıcı mı değil mi?


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), HDP’nin eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasıyla ilgili kararını bazı hukukçular yerinde ve hukuki bir karar olarak değerlendirirken, diğerleri kararın siyasi olduğunu savunuyor.
AİHM verdiği kararda, kendi tarihinde bir ilke imza atarak tutuklanmış bir vekilin seçme ve seçilme hakkıyla ilgili bir değerlendirme yaparak, bu hakkın ihlal edildiğine karar verdi.

AİHM kararları ve karar süreçleri konusunda yetkin hukukçulardan Kerem Altıparmak Euronews Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede bu ilke dikkat çekiyor.
Altıparmak, “Vekilin seçime girememesi gibi konular AİHM’in önüne geliyordu ama seçilmiş bir kişinin seçilmiş kişi olarak görevini yapamıyor olması ilk defa mahkeme tarafından karara bağlandı. Bu noktada ilginç olarak halkın ifade özgürlüğünün de sınırlandığını söylemesi. Sadece vekilin parlamentoda faaliyette bulunamaması değil, halkın ifade özgürlüğünü etkileyen bir yönü olduğunu söylüyor” diyor.

Bunun yanında mahkemenin, Demirtaş’ın tutukluluğunun ardında “Gizli bir amaç” olduğunu belirttiğini söyleyen Altıparmak, bu yorumun da Demirtaş’ın tutuklu bulunduğu sürede gerçekleşen referandum ve seçim olduğuna değiniyor.


Demirtaş hapisteyken bir referandum bir seçim yapıldı 


Bundan iki yıl önce tutuklanan Demirtaş’ın cezaevinde olduğu dönemde başkanlık sistemine geçiş anlamı taşıyan Anayasa referandumu ve kendisinin de aday olduğu cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
Altıparmak, Türkiye’nin altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereği ve Anayasa’daki düzenlemeler neticesinde kararın bağlayıcılığı konusunda bir tartışma olmadığını belirtiyor.

AİHM kararında, Demirtaş’ın tutuksuz yargılanması gerektiğini belirtiyor. Buna göre yerel mahkemenin Demirtaş hakkında tahliye kararı vermesi gerektiği düşünülüyor.
Demirtaş’ın avukatlarından olan Ramazan Demir de Twitter’da yaptığı paylaşımda, “AİHM kararı ile beraber Edirne Cezavine giriyoruz şimdi. Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde son ziyaretimiz olması dileğiyle” dedi.

Ancak kararın siyasi olduğu ve AİHM’in kararlarının bağlayıcılığının olmadığı yönünde yorumlar da var.
Bu tartışmayı başlatan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “AİHM'in verdiği kararlar bizi bağlamaz” ifadeleri oldu.


“Tahliye kararı Türk mahkeme ve yargıçlarına bağlı”


Euronews Türkçe’nin sorularını yanıtlayan hukukçulardan Mehmet Sarı da Erdoğan’ın sözlerine katılıyor ve AİHM’in kararlarının bir kişinin tahliyesi söz konusu olduğunda belirleyici olmadığını savunuyor.

Kararda Demirtaş’ın makul şüphe şartı ile gözaltına alındığının kabul edilmesine rağmen mahkemelerin siyasi kararlar verdiğinin belirtilmesini eleştiren Sarı, “Bunu belirtmesine rağmen süreci bir hukuki tartışma değil de siyaset olarak belirtmesi AİHM açısından bir çelişki barındırıyor. Diğer taraftan kararın içeriğinde Demirtaş’ın fonksiyonunu görmezden gelmesi kabul edilebilir bir şey değil” diyor.
AİHM’in kararlarının bağlayıcılığı konusunda ise, son sözün Türkiye’deki mahkeme ve yargıçlarda olduğunu söyleyen Sarı, “Doğrudan tahliye, yargılama veya infaz hukukunu işletme hürriyeti Türk mahkemeleri ve yargısının yetkisindedir. Buna bir uluslararası sözleşmelerin etkisi devletin takdiriyle ilgilidir” diye ekliyor.

Hukukçu Yaman Akdeniz ise Anayasa’nın 90. maddesi gereği AİHM kararlarının uygulanmak zorunda olduğunu savunuyor ve tahkliye kararının Türk yargısı açısından bağlayıcı olduğunu belirtiyor.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de karar sonrası yaptığı açıklamada, "Kararı bir görelim. Bu konuda yargılamayı yapan yargı mercii karar verecektir" ifadelerini kullandı.
Demirtaş’ın avukatları 2017 yılının Mart ayında bir dizi ihlal gerekçesiyle AİHM’e başvurmuş, AİHM yine avukatların talebi üzerine Temmuz 2017’de dosyayı acil koduyla işleme koymuştu.

AİHM'den skandal Selahattin Demirtaş kararı!


AİHM'den skandal Demirtaş kararı: "Demirtaş serbest yargılansın!" Son dakika bilgisine göre AİHM, Edirne tutuklu bulunan eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş'ın serbest kalması gerektiğine hükmetti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Terörden yargılanan Selahattin Demirtaş için skandal bir karara imza attı. Mahkeme HDP'li Demirtaş için 'Serbest Yargılansın' kararı verdi.


GEREKÇE MAKUL SÜREYMİŞ!


Arupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kasım 2016 tarihinden beri tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın dosyası hakkındaki başvuruyu karara bağladı. 
AİHM, Demirtaş'ın serbest bırakılması gerektiği kararını verdi.
AİHM kararına, Demirtaş'ın makul sürede yargılanmadığını sebep gösterdi.


14 Mart 2018 Çarşamba

Yeni Avrupa'da değer ve ideal yok


Tamer Ashraf
Hitler başta olmak üzere ırkçı söylemler ile meydana çıkan liderlerin bir umut haline geldiği dönem ile günümüz Avrupa'sı arasında pek çok paralellik bulunsa da bu dönemde yaşanan sağcılaşma savaş öncesi dönemden daha tehlikeli bir potansiyele sahip.
19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca yoğun biçimde tercüme edilen eserler Avrupa ile ilgili algılarımızı şekillendirmesi bakımından hala son derece müessir. Avrupa hakkındaki kanaatlerimizi bu eserler ve bu eserlerin tesirinde kalmış nesillerin söylemleri oluşturuyor. 
2. Dünya Savaşı sonrası bu alakanın giderek Amerika’ya kayması, sonraki dönemde Avrupa’yı yakından ve aktüel bir biçimde takip etmemizi bir lüks haline getirdi. Oysa Avrupa sürekli dönüşüyor ve her kuşakta birbirinden farklı refleksler ortaya koyuyor. Şu halde Avrupa’yı bizden öncekilerden devralınan malumatlarla tanımamız internet çağına yakışmayan anakronik bir algıyı neticelendiriyor. Batılı değerler olarak terviç edileduran ve Avrupa’nın bir parçası olarak algıladığımız demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları gibi kavramlar bir zamanların hikayelerine dönüşürken, Türk kamuoyunun bir kısmı Avrupa’yı halen bu özellikleri ile tanımayı ve tanıtmayı tercih ediyor.
Buna mukabil, Avrupa her daim aynı karakteri ortaya koyan ve durmadan akan bir nehir değil; aksine girdiği her evrede birbirinden farklı, hatta kimi zaman yüz seksen derecelik dönüşler ile farklı refleksler ortaya koyan bir tiyatro sahnesini andırıyor. Bizlere tanıtılan ve kendisini halen o şekilde tanıdığımız Avrupa, esasen tarihin bir kısmına ait bir dönemden başka bir şeye tekabül etmiyor. Şu halde bu sahneleri sırasıyla tanımaya gayret etmemiz bizleri Avrupa’yı değişmez sabite sahibi bir yapı olarak tanıma hatasından kurtaracaktır. Avrupa tarihinin köşe taşlarını hatırlamalıyız.

Avrupa Milletlerinin oluşumu: 1848

Napoleon’un büyük Avrupa ideali 1815’teki Viyana Kongresi’ni neticelendirmişti. Gelgelelim Viyana Konferansı ilgisini Avrupa milletlerinin istiklalinden ziyade monarşilerin selametine yöneltmiş, dolayısıyla Avrupa’da yükselen asıl dalgayı es geçmiştir. 1817 yılında Wartburg kalesinde düzenlenen festival Alman halkı için bir millet olma idealini ortaya koyan büyük bir hadisedir ve Avrupa açısından da bir dönüm noktasıdır. İktisadi buhran sebebiyle kıtadan Amerika’ya dalgalar halinde yaşanan göçler ve millet idealinin önündeki engeller Mart 1848 devrimlerini neticelendirmiş, Orta Avrupa halkları millet olmak yolunda bir şuur ortaya koymuştur. Napoleon’un büyük Avrupa ideali, bu hadiseden sonra yerini Avrupa’nın büyük milletleri idealine terketti. Millet, Avrupa toplumları için aynı zamanda dışlayıcı bir kavram olarak bir zihni duruşun ifadesidir. Wartburg festivalinde “Alman olmayan” kitapların yakılması hadisesi bunun güzel bir misalidir.
Millet kavramı diğer milletler ile arasına sınırlar koyan ve dışlayıcılığı sayesinde kendisini var eden bir kavram olarak karşımıza çıktı. Buna mukabil bu dönemde Avrupa’daki algı her milletin biricik ve mualla olduğu yönündeydi.

İnsan eşitsizliğinin belgelenmesi: Kongo Konferansı

Türkçe literatürde daha çok Berlin Konferansı olarak tanıdığımız bu hadiseye verilen Batı Afrika yahut Kongo Konferası isimleri konferansın ortaya koyduğu hakikatin daha iyi anlaşılmasını sağlamakta. Konferansta Afrika kıtası yedi Avrupa ülkesi arasında pay edildi. Bu, Fransız İhtilali ile ortaya konan “hür insan” resminin ve 1848’de savunulan her milletin biricikliğinin aslında ne anlama geldiğini ortaya koydu: Birinci dereceden önemli insan ve onun hizmetine bakacak ikinci dereceden önemli yahut önemsiz insan! Avrupalı milletler kendi aralarına belli sınırlar çizerken bir centilmenlik anlaşmasına imza atmış, yekdiğerinin birinci dereceden oluşunu kabul etmiş, ikinci dereceden olanları ise kendi aralarında pay etmiştir.
Kongo Konferansı’nı yalnızca devletler arasında bir parsa paylaşımı olarak görmek doğru bir tespit olmayacaktır. Aksine Konferans, Avrupa insanına bir bilinç kazandıran, evrimci bilinci besleyen önemli bir köşe taşıdır. Bu bilinç meyvelerini etnolojik sergiler olarak vermiş, Paris’te 1889’da kurulan zenci insanat bahçeleri yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar Brüksel gibi Avrupa başkentlerinde varlıklarını sürdürmüştür. Çitler arkasına konan zenci çocukların şempanzeler gibi beslendiği bu bahçeler; ikinci dereceden insanın birinci dereceden insana yalnız ekonomik olarak hizmet etmediğini, aynı zamanda bir eğlence kaynağı olduğunu da ortaya koydu.

Savaşı ve sonrası: İnsani idealler parantezi

Büyük savaş insanlık tarihinin en büyük katliamlarına sahne oldu. Dünya tarihinin hiçbir evresinde siviller savaşın bu oranda paydası olmamış, tüm dünyayı bu kadar derinden etkileyen acılar çekilmemişti. Bu olağanüstülük olağanüstü bir dönemi beraberinde getirdi. Avrupa başta olmak üzere Batı, aslında olmadığı bir kimse gibi davranmak durumunda kaldı.
Bu parantez Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır vicdani yük sebebiyle açılmış, insan olmaktan utanan Avrupalı, insanlık idealleri adını verdiği şeyleri amentüsü olarak ilan etti. 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hemen her maddesi ile Batı’nın hakikatte olmadığı, ancak olmak zorunda hissettiği şeylerin ortaya konmasından başka bir şey değildir. Bu tavır müraice değildir; zira savaş sonrası jenerasyonlar hakikaten böyle bir ideale iman etmişti. 68 olayları ve hippilik hareketinin yayılması bu imanın Avrupa’da zirveye ulaştığı bir dönemi gözler önüne serer. Elbette uluslararası politikada bu vicdani yükün etkisi toplumsal sahadaki nisbette hissedilir olmamıştır. Bununla birlikte siyasetin dili özellikle Batı’da idealist bir karakter arz etmek durumunda kaldı.
- Parantez kapandı, Avrupa ortaya çıktı
Bu idealist dili sonlandıran etkenler hakkında pek çok tespit ortaya konulabilir. Buna mukabil Avrupa’nın içine girdiğinin bir parantez olduğunu kabul etmemiz, savaş sonrası sahip olunan vicdani yükün bir jenerasyon meselesi olduğunu ve savaşın yol açtığı manevi yüklerin ancak birkaç kuşak devam ettiğini ortaya koyar. Batı’yı ağırlığı ile ezen vicdani yük özellikle Avrupa’da bir kaç kuşak devam eden ve bu kuşakların yerini alan yeni kuşakların içinde hissetmediği, dahası anlamsız bulduğu bir yük. Yeni nesiller Avrupa’nın içine girdiği bu paranteze dahil olmadığı için, Kıta bu parantezin kapandığı ve insani değerleri öteleyen aslına döndüğü günleri yaşıyor. Bu iddiamızı destekleyen en önemli veri seçmen yaşının onaltıya indirildiği Orta Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı partilerin oy oranlarını büyük oranda artırmış olmaları.
Parantezin savaş sonrası açıldığını iddia etmemiz, parantez sonrası Avrupa’nın savaş öncesi dönem ile paralellikler arz etmesini gerektirmekte. Hitler başta olmak üzere ırkçı söylemler ile meydana çıkan liderlerin bir umut haline geldiği dönem ile günümüz arasında pek çok paralellik görmekle birlikte günümüzde yaşanan sağcılaşmanın daha tehlikeli bir potansiyele sahip olduğunu iddia etmek mümkün. Zira savaş öncesi dönem, Avrupa’nın büyük bir ekonomik kriz ile boğuştuğu, sosyal devletin olmadığı, büyük kitlelerin açlık ile cebelleştiği bir dönemdi. Faşist liderler toplumun önemli bir kesimi için kurtuluş umudu olmuş, bir noktadan sonra ırkçılık bir tercihten ziyade zaruret halini almıştı. Zaten ötekileştirmeye ve ayrıştırmaya yatkın olan Avrupalı bu zarureti bir fırsata çevirerek, tabiatındaki ırkçı eğilimi beslemiş ve asıl hüviyetini ortaya koymuştur.
Günümüz Avrupası'nda yükselen ırkçılık bu bakımdan savaş öncesi dönemde olduğu gibi reaksiyoner bir tavır olarak karşımıza çıkmıyor. Aksine başta Türkler olmak üzere Müslümanlara yönelik yükselen düşmanlık bir öteki üzerinden beslenme ihtiyacı sebebiyle ortaya çıkmış aksiyoner bir tutumdur. Avrupalı iki yüz senedir bilinçli bir biçimde inşaa ettiği ve savaş sonrası elli sene dizginlediği ırkçılığı, 11 Eylül paradigmasının sağladığı ortam ile serbest bırakmış; kendisine öteki olarak ise Müslümanları seçmiştir. Dolayısıyla anlamamız ve mucibince davranmamız gereken gerçek Avrupa’da yükselen ırkçılığın dönemsel bir süreç olmadığı, aksine hep var olan bir potansiyelin bundan sonra da varlığını sürdürecek şekilde serbest bırakılmış olmasıdır. Pandora’nın kutusu açıldı. Karşımızdaki sağcılaşmış Avrupa insanları birinci dereceden kıymetli ve ikinci dereceden kıymetli, hatta kıymetsiz olarak tasnif eden algısını yeniden ortaya koyuyor. Barselona’da, Paris’te yaşanan terör saldırılarının çapları Ankara’da, İslamabad’da yaşanan terör saldırılarıyla kıyaslanmayacak oranda küçüktü. Buna mukabil saldırılan şehirlerin birinci dereceden önemli kabul edilen Avrupa şehirleri olması tüm dünyayı ayağa kaldırmaya yetmiştir. Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta akan kanın bu zihin yapısı sebebiyle Avrupalı için hiçbir kıymeti yok. Bu Avrupa kendi içinde de hukuku birinci dereceden kıymetli insanlar için farklı, ikinci dereceden kıymetli insanlar için farklı şekilde işletmekte bir beis görmüyor. Avusturya’da ırkçı saldırıları araştıran Zara Enstitüsü (www.zara.or.at) Avusturya çapında ırkçı saldırıların her geçen gün arttığını ve bunların bir kısmının resmi makamlar tarafından örtbas edildiğini raporlamakta. Yani Avusturya devleti sistematik bir şekilde ırkçı saldırıları gizlemekte ve saldırganlar bu sebeple korunmakta.

Avrupa yeni bir parantez açar mı?

İnsani değerlerin yeniden yükseleceği ve eşit insan algısının yeniden hakim olacağı bir Avrupa ile yakın zamanda karşı karşıya gelmemiz çok güç görünüyor. Bunun en önemli sebebi, Avrupa toplumunun söz konusu değerlere iradi bir tercih ile sahip çıkmadığı, aksine bir zorunluluk olarak bu değerleri sahiplendiği gerçeğidir. Bu değerler Avrupa toplumunun doğal değerleri değildir; dolayısıyla bunlara sahip çıkmak yeni bir zorunluluk sonrası ve ancak kuşak dönüşümünden sonra mümkün olacaktır.
Avrupa’da mevcut kuşak, siyaseti mümkün olan en sağ noktada yürümeye zorlamakta. Buna mukabil gelecek kuşakların da temel bir refleks değişikliği ortaya koyacağına dair en ufak bir emare yok. Aksine daha da keskinleşecek bir jenerasyonun gelmesi son derece muhtemel; zira bu kuşağın içinde büyüdüğü toplum her geçen gün birinci-ikinci dereceden önemli insan algısını besliyor. Avrupalı çocuklar komşularına, sınıf arkadaşlarına karşı büyük bir önyargı ile büyüyor. Bu kuşağın bir algı dönüşümü ortaya koyması hiç mümkün görünmüyor. Dolayısıyla Avrupa’nın dönemsel olarak bir sağcılık sürecinden geçtiği söyleminin hiçbir karşılığı kalmıyor.
[Politopsikoloji, sekülerizasyon teorileri, din-siyaset ilişkisi, Katolik teolojisi ve oksidental kültür alanlarında çalışan Taceddin Kutay, Türk-Alman Üniversitesi Araştırma Görevlisidir]

25 Kasım 2018 Pazar

MHP Genel Başkanı Bahçeli: MHP Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin aktif öğesidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


MHP Genel Başkanı Bahçeli, "MHP, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin aktif bir öğesidir. Hükümet sisteminin muhafazası için her fedakarlığı seve seve yaparız." dedi.


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Antalya'nın Serik ilçesindeki bir otelde düzenlenen partisinin İl Başkanları ve Belediye Başkanları Toplantısı'nın kapanış oturumunda yaptığı konuşmada, milliyetçiliğin bir millete mensubiyet şuuru olduğunu söyledi.

Türk milliyetçilerinin Türk milletine hem şuurla hem de emsalsiz bir sevdayla bağlı olduğunu belirten Bahçeli, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Klasik politik şablonlara uymayız, çıkar hesabı yapmayız. Türkiye'nin pek çok sorunu varken, yeni bir hükümet sisteminin tesis ve temin çalışmaları sürüyorken, hele hele cumhuriyetin üçüncü evresine henüz geçmişken hiçbir gelişmeye ilgisiz kalamayız, olaylar karşısında duyarsız ve sorumsuz hareket edemeyiz. Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin teoriden pratiğe kadar her aşamasında içindedir, aktif bir ögesidir. Mimarisinde pay sahibi olduğumuz hükümet sisteminin muhafazası için ihtiyaç duyulan her fedakarlığı elbette seve seve yaparız. Bundan gocunmayız."

Ülkeyi savunmanın zahmete katlanmadan, bedel ödemeden mümkün olmayacağını ifade eden Bahçeli, ortak akılla hareket edilmesi gerektiğini ve bu ortak aklın da Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbal haklarının emniyetli kulvarı ve halaskar kudreti olduğunu vurguladı.

MHP'nin hem davanın hem de davasında erimiş feragat timsallerinin ana karargahı, ana kucağı, ana çatısı olduğunu söyleyen Bahçeli, ülkücülüğün, dava adamlığının hasletlerine sahip olmayanların, irade gösteremeyenlerin, bedel ödemeyi göze alamayanların, kararının arkasında duramayanların, fikrini ve mücadelesini savunamayanların, soluğu kesilince geleceği reddedenlerin, zoru görünce kuytuya sinenlerin sahip olabilecekleri bir unvan olmadığına dikkati çekti.

"İstikbalin güvencesi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"
Ülkücülüğün özünün de sözünün de bir olduğunun altını çizen Bahçeli, şöyle konuştu:

"Gelecek gevşeklikle inşa edilemez. Korkaklardan Fatih çıkamaz. Bugünün Türkiye'si geçmişin fedakarlıkları üzerine bina edilmiştir. Geleceğin Türkiye'si de bugünün faziletli fedakarlıklarıyla oluşacaktır. Tarih olmakla tarihi olmayı, tarihe geçmekle tarihin geçmesini çok iyi yorumlamak, aralarındaki farkı çok iyi okumak lazımdır. Biz bir tarih yazıyoruz. Türk milliyetçiliği hem kurucu hem de kurtarıcı vasfıyla tarihe altın harflerle geçmişti. Rahmetle andığımız Milli Mücadele kahramanları üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmışlardı. Sıra bizdedir, sıra ecdadın bu çağdaki varislerine gelmiştir. Türkiye'nin ve Türk milletinin son yıllarda yaşadığı beka düzeyindeki tehditler, bu ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olan milliyetçilere ve ülkücülere yeni ve çok daha önemli bir görev yüklemektedir."

İlhamını ve sevgisini Türk milletinin köklü tarihinden alan milliyetçi, ülkücü hareketin, devletin ve milletin bekası için bugün dünden daha önemli görevlerle karşı karşıya olduğunu belirten Devlet Bahçeli, "Unutmayınız ki bütün kindar gözler üzerimizdedir. Bütün dikkatler bize çevrilmiştir. Uyursak mezarımızı kazarlar. Uyuşursak zulüm oklarını fırlatırlar. Bu kapsamda ön almalıyız, beka düzeyindeki tehditleri analiz edip lazım gelen stratejik müdahaleleri zamanlama hatasına düşmeden yapabilmeliyiz. Bir gerçek vardır, o da şudur: Türkiye Cumhuriyeti'nin istikrarlı yönetimi, istikbalinin güvencesi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'dir. Bunu sağlayacak siyasi imkan ve irade ise Cumhur İttifakı'dır." ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin önüne hendek kazan, sandıktan umudunu kesip sokağa oynayan, demokrasi dışı arayışlara gülücükler saçan bir blok olduğuna işaret eden Bahçeli, bu odakların bütün mel'un niyet ve eylemleriyle ortada olduğunu söyledi.

Yerli ve yabancı iş birlikçilerin emperyalizmin tetik çeken eli olmaya çoktan hazır olduklarını vurgulayan Bahçeli, şöyle devam etti:

"Bir yanda cumhurun huzur ve güvenliği için kurulmuş bir ittifak duruyorken, diğer yanda cumhurun kaos ve kargaşaya düşmesi için el ovuşturan ihanet ve ihtilaf oluşumu pusudadır. Zafer cumhurun olmaz ise zillet altın vuruşunu yapacak, öldürücü darbeyi indirecektir. CHP-HDP-İP aynı çizgidedir. 24 Haziran'da sonuç alamayan bu güruh, 31 Mart'a umut bağlamıştır. Ancak hevesleri Allah'ın izniyle kursaklarında kalacak, Türkiye'nin doğruluşuna, yeni hükümet sisteminin doğasına zarar veremeyeceklerdir. Sadece dileyerek, sadece bekleyerek, sadece ümit ederek amacımıza ulaşamayız, tehlikeleri bertaraf edemeyiz. Önce tedbir almalıyız, sonra tevekkül etmeliyiz. 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimleri'ni bir sistem oylamasına, bir hükümet tartışmasına, bir rejim krizine dönüştürmek isteyenlerin senaryolarını başlarına geçirmek, alayıyla mücadele etmek boynumuzun borcudur, milletimizin bize yüklediği tarihi bir vazifedir. Vazife kutsaldır, vazife kutludur, ihmali veya inkarı acıklı sonuçlara sebebiyet verecektir."

Terör örgütlerinin devrede, Türkiye'nin yıkımı için kuyruğa giren faaliyet içinde olduklarını söyleyen MHP Genel Başkanı Bahçeli, CHP ile İP'in kaos bekçiliğine soyunduklarını savundu.

AİHM'nin Demirtaş hakkındaki kararı
HDP'nin ise PKK'yı tekrar belediyelere taşıma amacında olduğuna işaret eden Devlet Bahçeli, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Selahattin Demirtaş ile ilgili kararına ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

"PKK'lı Demirtaş'ın serbest kalmasını isteyenler zillet ittifakının çarpık ortaklarından başkası değildir. HDP'ye 'Kürt siyasi hareketi' diyen ipsizler sahadadır. Türkiye'yi yabancılara ihbar eden, yabancı sefirlerle masalar kurup gelecek hayallerine dalan zilletin ana aktörleridir. İşte PKK'lı Demirtaş ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği kararı gördünüz, duydunuz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi skandal bir karara imza atmıştır. Terörü öven, terör saldırılarını provoke eden tescilli bir bölücünün siyasi nedenlerle cezaevine sokulduğu iddia edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 20 Kasım'da ülkemize PKK'lı Demirtaş'ı 'derhal serbest bırakın' çağrısı yapmış, üstelik utanmadan tazminata mahkum etmiştir. Elinde 53 insanın kanı bulunan Demirtaş'ı adeta mağdur ve hakkı yenmiş birisi gibi göstermek ayıptır, ahlaksızlıktır, hukuksuzluktur, Türk milletine hakarettir."

AİHM'in Türk adaletini hiçe saydığını ifade eden Bahçeli, Türkiye'nin yabancı başkentlerden değil, Ankara'dan yönetildiğini belirtti. Bir mahkeme kararının önce vicdanlara uygun olması gerektiğini vurgulayan Bahçeli, İspanya'da bölücü ve teröre bulaşmış bir partinin kapatılmasını onaylayan, konu Türkiye olunca bölücü ve teröristleri aklamaya kalkışan AİHM'nin ihanet mahkemesi olmaktan başka bir işe yaramadığını dile getirdi.

"31 Mart'a ne kazanıp ne kaybederiz gözüyle bakmıyoruz"
"Gezi olaylarını övüp yerli Sorosların arkasında duranların, FETÖ'yü masum görüp FETÖ'cülere sığınma hakkı tanıyanların, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne hala inanmayanların, Türkiye'nin baskı ve dayatmalarla geri adım atmasını bekleyenlerin, PKK'yı yıllarca destekleyip Türkiye'ye saldırtanların hukuku da batsın, kararı da batsın, demokrasisi de batsın, özgürlük ve insan hakları anlayışları da yerin dibine geçsin." diyen Bahçeli, MHP'nin Türkiye'nin içine düşürülmeye çalışıldığı çıkmazı gördüğünün altını çizdi.

Önlem alınmazsa, milli fedakarlık yapılmazsa 31 Mart'ta Türkiye'yi siyasi kara kış beklediğine işaret eden Bahçeli, şöyle konuştu:

"Biz 31 Mart'a 'Ne kazanıp, ne kaybederiz?' gözüyle bakmıyoruz. Biz 31 Mart'a 'Şu kadar belediye benim olsun, bu kadar Adalet ve Kalkınma Partisi'nde bulunsun.' diye de yaklaşmıyoruz. 31 Mart'ı Türkiye'nin beka mücadelesi açısından dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz. Ülke gitmişken, çarşı karışmışken, yeni hükümet sistemine hain bir sefer düzenlenirken belediyelerin hepsini biz alsak ne olacak almasak ne çıkacak? Yarın olacakların, geçmişte olanlar ile ilişkisini kavramış bir gönül ve görüş derinliğine ulaşmak zorundayız. Dün söyledik haklı çıktık, bugün yine söylüyoruz, eğer önlem alınmazsa gene haklı çıkacağız. Cumhur İttifakı'nda bir ara sorun çıkaran gelgitleri kenara bıraktık. Yanlış anlamaları, maksadını aşan söz ve değerlendirmeleri milli beka için yok saydık."

İstanbul, Ankara ve İzmir'de büyükşehir belediye başkan adayı göstermeyeceklerini yineleyen Bahçeli, bu illerde AK Parti'nin istediği adayı çıkarabileceğini söyledi. MHP olarak müsterih bir vicdanla ve ön şartsız adayı destekleyeceklerini belirten Bahçeli, "Zillet ittifakı bu büyükşehirler dışında ortak aday çıkardığı her yerde de Cumhur İttifakı'nın gereği her neyse onu yapacağız, onun yanında olacağız. Milliyetçi Hareket Partisi milleti için vardır. Milliyetçi Hareket Partisi geleceğin güçlü Türkiye'si için üzerine düşeni yapacaktır. Biz kiracı değiliz, yolcu değiliz, konargöçer değiliz, gelip geçici değiliz, devlet de bizimdir millet de biziz, vatan da bizimdir, bayrak da bizim. Böyle diyor ve inanıyorsak üstlendiğimiz milli görev ve fedakarlığı yapmak bizim için şereflerin şerefi olacak, Türk milleti bu kutlu ve haklı davayı sonsuza kadar hayırla yad edecek, tarih hayranlıkla anacaktır." ifadesini kullandı.

"24 Haziran'ın gerisine düşmeyelim"
31 Mart seçimlerinde partililerinden çok çalışmalarını isteyen Bahçeli, 24 Haziran'ın gerisine düşülmemesi için gereken çabanın gösterilmesi gerektiğini bildirdi. Adaylığını açıkladıkları kişilerin şevkle ve inanmışlıkla sahada olacaklarını vurgulayan Bahçeli, henüz adayı belli olmayan belde, ilçe, il ve büyükşehirlerle ilgili de çalışmaların sürdüğünü anlattı.

Partililerine sonuna kadar güvendiğini vurgulayan Bahçeli, şunları kaydetti:

"Bugüne kadar yerel yönetimlerde partimizin marka olmasına, imrenilecek seviyelere gelmesinde, vatandaşlarımızın takdirini kazanmasında büyük emekleriniz ve hizmetleriniz geçti. Üretken belediyeciliğin hakkını layıkıyla verdiniz. Hepinizi tebrik ediyorum. Aynı heves, aynı heyecan, aynı azim, aynı kararlılıkla yolunuza devam ediniz. Yozlaştırıcı, yıpratıcı telkin ve tesirlere karşı, fikir istikrarını, hayat biçimini ve çalışma çizgisini ısrarla sürdürebilecek yalın, ilkeli ve düzgün bir özel hayata sahip olmaya dikkat ediniz. Günlük hayatın ve dış tesirlerin yıkıcı etkisini süzecek ve ülküdaşlarımızın etkilenmelerini önleyecek koruyuculuğa sahip olunuz."

"Siyasi tarihimizin akışına yön verecek kararlar alındı"
İki gün boyunca devam eden toplantıların son derece verimli, doyurucu ve ufuk açıcı geçtiğini söyleyen Bahçeli, "Toplantımızda siyasi tarihimizin akışına yön verecek kararlar alınmıştır." diye konuştu.

MHP'yi mazlumların tercümanı, gariplerin kalp atışı olarak nitelendiren Bahçeli, MHP'nin Türkiye'nin son kalesi, son direniş hattı olduğunu söyledi. MHP'nin gelecek yıl 8-9 Şubat'ta 50'nci yılını gururla kutlayacağını belirten Bahçeli, "Adana'da başlayan muazzam hareket, muhteşem diriliş hamlesi önümüzdeki yıl Allah'a şükürler olsun ki yarım asrı geride bırakmış olacaktır. Dile kolay tam yarım asırdır millet hizmetindeyiz. Tam yarım asırdır ülkü ve ülke mücadelesi veriyoruz. Kurucu Genel Başkanımız ve Başbuğumuz Türkeş Bey'in açtığı yolda, belirlediği ilkeler doğrultusunda, gösterdiği istikamet boyunca yılmadan, yıkılmadan yürüyüş halindeyiz." dedi.

Arkalarına bakmadan, tuzaklara takılmadan, oyunlara aldanmadan Türk milletini yüceltmek, hak ettiği yükseklere taşımak için çalıştıklarını anlatan Bahçeli, hak, hakikat ve Allah yolunda ilerlediklerini kaydetti. Yükleri ağır olsa da kaldıracak iradeye sahip olduklarını dile getiren Bahçeli, heyecanlarının sıcaklığının ise buz dağlarını eritecek kadar yoğun olduğunu ifade etti.

Yıllar içinde kurumuş toprağın suyla buluşması gibi milletle buluştuklarını, yatağına sığmayan taşan ırmaklar gibi Anadolu'nun her yerine ulaştıklarını belirten Bahçeli, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Kimi zaman unutulduk, kimi zaman unuttu sandılar. Yeri geldi can evimizden vurulduk, yeri geldi cana can kattık. Sabır, akıl, iman ve ülkücü şuurla nice zorluğa katlandık. Yine de pes etmedik, yine de umudumuzu kaybetmedik. Haklıydık, hakkımızın teslimini bekledik. Haysiyetliydik, bunun görülüp takdim ve tescilini arzu ettik. Karamsarlık bulutlarının, kötümserlik salgınının, kötülük akımının hakimiyetine direndik, hücumuna karşı dik durduk. 'Önce ülkem' dedik, 'önce millet' diye seslendik. 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sözünden beslendik. 'Türküz' dedik, 'Türkçüyüz' dedik, elbette Turan'ın ülküsüyle bezendik. Kaynağını Türk-İslam ülküsünde bulmuş Türk milliyetçileri olarak Türk'e kefen biçecek kadar aklını oynatmış karanlık çevrelere gerekirse siyaseten, gerekirse can feda diyerek meydan okuduk."

"Terör saldırılarıyla susacağımızı sandılar, rezil rüsvaya döndüler"
Kozmopolit azgınlıklara, komünist akımlara, küreselci, bölücü ve sömürgeci alçaklara direne direne, şeytanları taşlaya taşlaya, yılanın deliğini yıka yıka bugünlere geldiklerini anlatan Bahçeli, "Terörizmle sineceğimizi, terör saldırılarıyla susacağımızı, iddia ve irademizin kırılacağını zannettiler. Ekonomik tetikçilerini kışkırttılar. FETÖ iblisini 15 Temmuz'da üzerimize saldılar. 251 insanımızın şehadetine neden oldular. İşgali denediler. İstilayı özendirdiler. Etnik ve mezhep kutuplaşmasını teşvik ettiler. Ancak ihmal ettikleri, görmezden geldikleri milli cesaretin, milli ruh ve azametin karşısında her seferinde mahv-ı perişan oldular, rezil rüsvaya döndüler." diye konuştu.

Bu topraklardan Türk milletinin mührünü sökmeye, Türklüğün izini silmeye hiç kimsenin, hiçbir zulmet odağının gücü yetmeyeceğini vurgulayan Bahçeli, bu milletin bileğini hiçbir vahşi emelin, vandal hedefin bükemeyeceğini kaydetti. Türk Milletinin hıyanet ve husumete karşı etten duvar öreceğini belirten Bahçeli, istiklalin Türk milletinin ezeli ve ebedi hakkı olduğunu söyledi. Bahçeli, aksini iddia edenlerin aslını da neslini de yok sayan haramzadeler olduğunu aktardı.

MHP Genel Başkanı Bahçeli, elleri nasırlı dedelerin, elleri kınalı anaların, duvağı yeni açılmış gelinlerin, kundağa düşen sabilerin, zikreden diliyle, şükreden kalbiyle, sabreden bedeniyle nefes alan tüm insanların umudu olmak için samimiyetle, safiyetle, şereflice çaba sarf ettiklerini, doğru olduklarını ve doğru hedeflere kilitlendiklerini bildirdi.

Üstlendikleri sorumluluğun büyük, kutlu ve bir o kadar ağır olduğuna işaret eden Bahçeli, dünyadaki gelişmeleri doğru ve Türkçe okuyabilen bir görüş derinliğine sahip olduklarının altını çizdi.

"Lider ülke ve süper güç Türkiye" hedefi
Cumhuriyetin 100'ncü yılı 2023 yılında "Lider ülke Türkiye"ye ulaşma inancı ile çalıştıklarını kaydeden Bahçeli, İstanbul'un fethinin 600'üncü yılı 2053 yılında da "Süper Güç Türkiye'ye" varmayı gaye edindiklerini bildirdi.

Bir amaca sahip olmadan, yalnızca yaşıyor olmaktan başka bir gaye taşımayan toplumların tarihin acımasız çarkında nasıl öğütüldüğünün geçmişte görüldüğünü ifade eden Bahçeli, şunları söyledi:

"Bizim gayemiz vardır, ülkümüz vardır, hiç kimse şüphe etmesin ki tertemizdir. Ülkücü, zamanı, yaşanan anın dar kalıpları içinde yorumlayamaz. Yaşanmış geçmişi yaşanacak geleceği inşa etmekte bir ibret ve övünç dönemi olarak görür. Ülkücünün gelecek vizyonu, Türk milletinin dünya üzerinde olmasını arzuladığı en üst mertebeyi hedef alan ve uzun vadeyi kapsayan ufuk ötesi bir arayışı olmalıdır. Ülkümüz, 'Büyük Türk milletini, Ona farklılık, anlam ve değer kazandıran; tarihin derinliklerinden terkip yaparak getirdiği, dil, gönül, ahlak, inanç, akıl ve vicdanda taşınan muhteşem değerler manzumesini, bir kutlu emanet olarak köklerinden kopartmadan, anlayıp, kavrayıp koruyup, geliştirerek, insanlık var oldukça sonsuza kadar yaşatmak; bu yüksek değerleri temsil etmesini hedeflediğimiz milli devletimizin, Türklük, İslamlık ve insanlığın barış, huzur, adalet ve esenliği için, yeryüzünün en güçlü devleti olmasına çalışmaktır."


4 Şubat 2018 Pazar

PYD/YPG işgal ettiği yerlerde insanlığı yok etti

PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.
Zeytin Dalı Harekatı'na ilişkin uluslararası arenada "sivilleri hedef alan bir operasyon" algısı yaratma çabası içindeki PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.

Türk Silahlı Kuvvetlerince, "hudutlar ile bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak, Suriye'nin Afrin bölgesinde PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ mensuplarını etkisiz hale getirmek, bölge halkını terör örgütü üyelerinin baskı ve zulmünden kurtarmak" amacıyla 20 Ocak'ta başlatılan Zeytin Dalı Harekatı sonrasında uluslararası arenada örgütün siyasi yapılanmaları, medya organları ve legal görünümlü sivil toplum örgütleri eliyle operasyonun sivilleri hedef aldığına dair algı çalışmasına başlandı.
PYD/YPG terör örgütünce algı propagandasını güçlendirmek için siviller canlı kalkan olarak kullanılmaya başlandı.
Terör örgütünün bu harekat tarzı, Birleşmiş Milletler (BM) Suriye İnsani Koordinatörü Jan Egeland'ın açıklamasında da belirtildi.
AA muhabirinin, terör örgütü PKK/PYD/YPG'nin Suriye'de, insan hakları ihlalleri ve azınlık unsurlara dönük baskılarına ilişkin derlediği bilgilere göre, terör örgütü, işgal altında tuttuğu bölgelerde baskı ile taciz politikasını sürdürüyor.
Yıllardır farklı etnik ve dini unsurların iç içe yaşadığı ve şu anda PKK/PYD/YPG'nin işgal altında tuttuğu bölgelerde, azınlık unsurlara yaşam ile inanç hakkı tanınmıyor.
İnsanları zorla evlerinden ve yurtlarından eden, zorunlu askerlik adı altında kadınları, çocukları kullanan terör örgütünün insan hakları ihlalleri, raporlara yansıdı.
Süryani Ortodoks Kilisesi, Ermeni Apostolik Kilisesi, Cezire ve Fırat Ermeni Kilisesi Önderliği, Kamışlı’daki Suriye Keldani Kilisesi, Süryani Doğu Kilisesi, Kadim Süryani Doğu Kilisesi, Süryani Katolik Kilisesi, Süryani Ortodoks Sivil Barış Komitesi, Ulusal Evanjelik Kilisesi, Süryani Demokratik Organizasyonu, Arami Özgür Parti, Süryani Kırsal Tarım Arazileri Komitesi, Hristiyan Kent Birliği, Suriye Ana Gençlik Derneği, Ulusal Uzlaşma Gençlik Enstitüsü, Suriyeli Hristiyan Gençliği Merkezi tarafından 2015'in Kasım ayında terör örgütünün eylemlerine ilişkin bir bildiri yayınlandı.
Terör örgütünün, insan haklarını ihlal etmesi, özel mülkleri gasp etmesi, azınlık unsurlarını zorla silah altına alması, vergi adı altında haraç talep etmesi ve okul müfredatlarına müdahale etmesi söz konusu bildirinin ana noktalarını oluşturdu.

Hristiyanların evlerine yazılarla el koyuldu

Bununla birlikte Dünya Süryani Konseyinin internet sitesinden, Eddie Gabora Hanna isimli bir kişinin Kamışlı'da çektiği videoya yer verildi.
PKK/PYD/YPG'nin Hristiyanların evlerine el koyduğu, Hristiyanlara ait binalara "Kamışlı Yönetim Konseyi tarafından el koyulmuştur" yazılarıyla da açıkça görüldü.
Konseyin internet sitesindeki açıklamasında, terör örgütünün Kürtlerin yerel ve çoğunluk olmadığı bir coğrafyada, demokrasi ile özgürlük gibi kavramları kullanarak açıkça insan hakları ihlali yaptığı vurgulandı.

Arap ve Türkmenlere yaşam hakkı tanınmadı, evler yakıldı yıkıldı

PKK/PYD/YPG terör örgütünün etkinliğini artırmaya çalıştığı bölgelerde, çok sayıda Arap ve Türkmen'in yanı sıra Süryani, Ermeni gibi etnik gruplar da bulunuyor.
İşgal altında tuttuğu yerlerde kendi hakimiyetini sağlamaya çalışan terör örgütü, bölgede yaşayan insanları zorunlu göçe de tabi tutuyor. Terör örgütü, ayrıca bazı yerleşim yerlerini yıkarak demografiyi değiştirmeye çalışıyor.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından Ocak 2016'da hazırlanan raporda, PYD/YPG'nin yerleşim yerlerine girerek buraları yağmaladıkları, Kürt nüfusun olmadığı yerlerde etnik temizlik yaptıkları, evlerin yakılıp yıkıldığı ve insanların göçe zorlandığı belirtildi.
Çoğunluğu Arap, on binlerce insanın PYD/YPG tarafından yerinden edildiği, düzinelerce köyün yıkıldığına dikkatin çekildiği raporda, tüm bu eylemlerin, Roma Sözleşmesi'nin 8. maddesi gereğince savaş suçu ve insanlığa karşı suç olduğu, yerleşik uluslararası insan hakları hukukunun ihlali anlamına geldiğinin altı çizildi.
Raporda, 9 yerleşim yerinin tamamının yıkıldığı ve sakinlerinin yerinden edildiği belirtilirken, 19 köyün ise parçalı olarak ortadan kaldırıldığı, istenmeyen kişilerin de buralardan sürgün edildiğine yer verildi. Bunun yanı sıra, PYD/YPG terör örgütünün ele geçirdiği köylerde, etnik temizlik yapmak maksadıyla tehdit ve şiddet yoluyla Kürt olmayan nüfusu, yerlerinden ettiği vurgulandı.
SNHR raporuna göre, en az 49 yerleşim yerinden on binlerce insan sürgün edildi. Raporda, sürgün edilenlerin de açıklamaları yer aldı.
PYD/YPG terör örgütünün, 26 Mayıs 2015’te, Haseke'nin güneyindeki 26 köyde yaşayanlara buraları boşaltmaları için 24 saat verdiği, Araplara yönelik saldırgan tutum içerisinde bulunduğu, sözde Kürdistan'da Araplara ve Türkmenlere yer olmadığı söylenerek birçok evin teröristlerce yakıldığı da rapora yansıdı.

Raporda, Türkmen ailelerin keyfi tutuklamalar ve çeşitli işkencelerle yerlerinden edildiği de yer aldı.

Köy yıkımları, uydu görüntüleriyle ortaya kondu

Uluslararası Af Örgütünün Ekim 2015'te görgü tanıklarının ifadeleri, uydu görüntüleri ve uzman gözlemlerine dayanarak "Gidecek Başka Yerimiz Yok" (We Had Nowhere Else to Go) başlıklı bir rapor yayımladı.
Raporda, PYD/YPG terör örgütünün işlediği etnik temizlik, sürgün ve yıkım suçları ortaya koyuldu.
Tel Hamis kırsalında yer alan Arapların yaşadığı Hüseyniye köyünde yapılan incelemeler ve yıkım sonrası geride kalan köylülerle gerçekleştirilen görüşmeler rapora yansıtıldı.
Köyün, Haziran 2014 ve Haziran 2015 tarihlerindeki durumları uydu fotoğraflarıyla karşılaştırmalı olarak aktarılan raporda, 225 binalık köyde bir sene içinde yaşanan yüzde 94 yıkımın bulunduğu ve sadece 14 binanın ayakta kaldığı tespiti aktarıldı.
Rapordaki bir tanık ifadesine göre, 22 Temmuz 2015'te Suluk'un 35 kilometre güneyinde, DEAŞ kontrolündeki en yakın alana 17 kilometre mesafedeki Asaylem köyüne gelen PYD/YPG'li teröristler, köylülere güvenlik sebebiyle köyü boşaltılmalarını ve üç gün sonra geri dönebileceklerini söyledi. Belirlenen zaman sonrasında geri dönen insanlar, 103 evin 100'nün yıkıldığını gördü.
PYD/YPG terör örgütünün, el-Ghbein, el-Maghat, Rneen, MelaBerho, Abdi Koy, Tel Diyab, Suluk ve Hammam el Türkmen köy ve kasabalarında yaşayanları da tehdit ederek bu bölgeleri boşaltması raporda anlatıldı.
Uluslararası Af Örgütü'nün raporunda, bahsi geçen zorla yerinden etme örneklerinin savaş suçu teşkil ettiği görüşü ifade edildi.

Kadınlara ve çocuklara şiddet

PYD/YPG terör örgütünün Suriye'de işgal ettiği bölgelerde hakimiyetini korumak, kendisine karşı çıkan halkı sindirmek ve eleman kazanmak maksadıyla kadınlara ve çocuklara karşı şiddete sıkça başvurduğu raporlarda yer buldu.
PYD/YPG'nin bu uygulamaları, SNHR'nin Ocak 2016'daki raporunda yayımlandı.
42 kadının 2011-2016 yılları arasında PYD/YPG'li teröristlerce öldürüldüğünü belgeleyen SNHR, bu kadınlardan Halep'e bağlı Say Ghoul köyünde yaşayan Nabiya El Salah'ın, 14 Ağustos 2015'te PYD/YPG'li teröristler tarafından Rakka-Tel Abyad yolunda üç kurşunla vurulduğunu rapor etti.
Tarfa Halil el Hasud isimli 58 yaşındaki kadının, kocasını öldüren PYD/YPG'lilerden saklanmaya çalışırken kendi evinin ahırında öldürüldüğü belirtilen raporda, PYD/YPG'nin, 2014 Ocak-2015 Ekim arasında Haseke, Kamışlı, Afrin gibi bölgelerde "zorunlu askerlik" adı altında 88 kadını alıkoyduğu belirtildi.

Üç yaşındaki çocuk keskin nişancı tarafından öldürüldü

SNHR'nin raporunda, PYD/YPG terör örgütü tarafından 2011-2015 yılları arasında 51 çocuğun öldürüldüğü ve 111 çocuğun alıkonduğu belgelendi. Haytham İsa el Şimali'nin, 23 Mayıs 2015'te henüz üç yaşındayken Ebu el Şakhat kasabasında PYD/YPG'li keskin nişancılar tarafından vurularak katledilmesi de raporda öne çıkan örneklerden oldu. Ayrıca, Ali Ahmed el Ahmed'in, 21 Haziran 2015'de kendisini yakalamaya çalışan PYD/YPG'li teröristlerden kaçarken vurularak öldürüldüğü de aktarıldı.
Amude kasabasında, 27 Haziran 2013'te gerçekleştirilen gösteriye ateş açan PYD/YPG'li teröristlerin, kalabalığın arasındaki iki çocuğu öldürdüğü ifade edilen raporda, Haseke'ye bağlı Şarmuk köyünde yaşayan 16 yaşındaki Cuma el Abuş'un 12 Aralık 2014'te PYD/YPG'li teröristlerce evinde yakalanarak alıkonulduğu, beş gün sonra ise Cuma'nın ailesinin oğulların cesedini, PYD/YPG'li teröristlerin kontrol noktasının yanında işkence edilmiş vaziyette bulduğu kaydedildi.

"PKK/PYD kendisine direnen kişileri sürgün ve katliamlarla yok etti"

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haluk Alkan, PKK/PYD/YPG gibi terör örgütlerinin, ele geçirdikleri bölgelerde öncelikle tek silahlı güç olarak var olmayı amaçladıklarını, silah gücü kullanarak rakip gördükleri grupları silah zoruyla sindirip, sürgün ettiğini ya da muhalefet gösteren kişileri katletmeyi bir metot olarak yaygın şekilde kullandıklarını vurguladı.
Alkan, terör örgütlerinin, kendine itaatkar hale getirdiği toplumsal gruplara, kendi tanımladıkları kimlikler üzerinden sözde bir demokrasi tanımı yaptıklarını, benzerlerine tarihte çok rastlanılan halk komiteleri gibi yapılar kurdurarak baskı rejimi kurduklarını anlattı. Alkan, PKK/PYD'nin 1970'lerin sonlarından beri bu yöntemi kullandığını, kendisine direnen, karşı fikir üreten, kitleleri yönlendirebilecek kişileri de sürgün ve katliamlarla yok ettiğini dile getirdi.
Alkan, PKK/PYD'nin, işgal ettiği yerlerde insanları etnik kimliklerle ayırarak oluşturduğu komitelerden silah zoruyla kararlar çıkarttığını, bu yolla da terör örgütünün, insanların evlerine girdiğini, onları sorguladığını, komite kararlarına uymayanları da cezalandırdığını ifade etti.

"Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar' günüdür"

PKK'nın işgal ettiği yerlerde, genellikle göstermelik bir çoğulculuk üzerinden, kendi meşruiyetini oluşturmaya çalıştığına dikkati çeken Alkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"ABD, bu tür bir grup ile kol kola girmiş durumda. Bunu herkesin görmesi gerekir. Bu yapıdaki bir örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmaları bizi etkilememeli. Bugün, Avrupa'da ve Amerika'da örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmalarına prim verenler, eskiden beri zaten bu örgütü destekleyen güçler. Amerika, Fransa ve diğer ülkelerin bu bölgede yapmak istedikleri şey belli. Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar.' günüdür. Biz alana, sahaya çıktığımız için bunlar oluyor."

Terör örgütünün karapropagandası

Prof. Dr. Alkan, terör örgütü PKK/PYD'nin yıllar önce çekilmiş ya da başka yerlerden alınmış fotoğrafları Zeytin Dalı Harekatı'nda gerçekleşmiş gibi gösterdiğini, Avrupa'daki medya organlarının haberlerinde, parlamenterlerin de söylemlerinde ve sosyal medya hesaplarında bunlara yer verdiğine dikkati çekti.
Afrin operasyonu süresince bu yanlış algı oluşturma girişimlerine karşı, öncekilere karşı daha başarılı bir enformasyon çalışması yürütüldüğüne işaret eden Alkan, bilerek yürütülen algı operasyonlarına karşı propaganda mekanizmalarının mutlaka geliştirilerek üretilmesi gerektiğinin altını çizdi. Alkan, şunları kaydetti:
"Türkiye milli çıkarları doğrultusunda, kendi alanından çıkmaya başladığı zaman, önemli adımlar atmaya başladığı zaman zaten engelleyici mekanizmalar devreye girecektir. Önemli olan Türkiye'nin kendi milli çıkarları doğrultusunda bu adımları atmaktan, bu tür propagandalar dolayısıyla geri durmamasıdır."

"Terör örgütü kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştı"

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, 2011'deki Suriye devriminin başlamasıyla birlikte Esed rejimi ve PKK'nın Suriye kolu PYD arasında oluşan ilişkide Afrin, Ayn El Arap ve Haseke'nin önemli bir kısmını muvazaalı bir şekilde PKK'ya devredildiğini anımsattı.
Buralarda kontrol sağlamak isteyen PKK'nın, öncelikle kendi gücünü tahkim etmek istediğini ve ilk hedef olarak kendilerine muhalif gördüğü Kürtleri hedef aldığını dile getiren Acun, PKK/PYD'nin kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştığını, onların tüm siyasal alt yapılarını yok ettiğini, yüz binlerce insanın bu bölgelerden cebren sürüldüğünü anlattı.
Acun, pek çok yerde rejimle birlikte hareket eden PKK/PYD terör örgütünün kendisine muhalif olanlara çatıştığını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı:
"Bunun ardından en belirleyici unsur ise 2014'te, Amerika ile birlikte kurdukları angajman. Amerika'nın hava desteği ve ateş gücü desteğini aldıktan sonra DEAŞ ile mücadele görüntüsü altında özellikle Arap bölgelerini hedef almaya başladı. Tel Abyad bunun en önemli örneklerinden birisi. Ben de o dönemde sahadaydım. Bölgede mültecilerle görüştüm. Temelde tehcir politikası izlediler. Çünkü demografik olarak kendilerinin yönetebilecekleri bir alan oluşturmak istiyorlardı; bu anlamda da Arap ve Türkmenleri tehdit olarak gördükleri için Tel Abyad başta olmak üzere işgal ettikleri yerlerde insanları zorla tehcir ettiler. Amerikan uçaklarına, sivillerin yerleşkelerini hedef göstereceklerini söyleyerek, insanları tehditlerle evlerinden, köylerinden kaçırdıklarını biliyoruz."
Terör örgütünün, işgal ettiği yerlerde insanların tüm mal varlıklarına el koyduğunu aktaran Acun, "Sadece Arap ve Türkmenlere yönelik değil farklı dini gruplara da baskılar oluşturuyorlar. Kendilerine biat etmeyeceğini, tahakküm altına alamayacağını düşündüğü her türlü grubu, etnisiteyi, dini oluşumu, azınlığı yok etmeye çalışıyorlar. Temel prensipleri bu. Öcalanizm'i bir şekilde insanlara eğitim sistemiyle, cebren dayatabilmek ve bunu karşısında olan grupları da yok etmeye çalışıyorlar." değerlendirmesini yaptı.
Amerika'nın yanı sıra Fransız, İngiliz özel kuvvetlerinin de uzun süredir PKK ile bölgede hareket ettiğini söyleyen Acun, yine İran’ın bölgede PYD'ye ciddi anlamda destek verdiğinin bilindiğini aktardı.

"Çocukları ellerinden alınan aileler kendilerini yaktı"

Ekonomik açıdan Avrupa ülkelerinin etkisinin bu örgüt üzerinde daha yüksek olduğunu, batılı ülkelerin terör örgütüne finansal kaynak aktardığına dikkati çeken Acun, şu ifadeleri kullandı:
"Terör örgütü başından beri, varlığı itibarıyla zaten savaş suçu işleyerek bu noktaya geldi. Amerika'nın desteğini arkasına alarak katliamlar yaptı. Tehcir politikası izledi. Küçük yaşta çocukları zorla ailelerinden uzaklaştırarak silah altına aldı. Onlara terör saldırıları yaptırdı. Çocukları zorla alınmış bir baba, PYD ofisi önünde kendisini yaktı. Hem Haseke'de hem de Süleymaniye'de çocukları kaçırılan aileler kendileri yaktı. Çocukları PKK tarafından zorla kaçılırmış aileler, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde çok uzun süre eylem yaptı."

"PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi var"

Burseya Dağı'ndaki operasyonlarda çok sayıda uyuşturucu hap ele geçirilmesine de işaret eden Acun, "Burada iki tane temel mesele var. Bunlardan ilki küçük yaşlarda zorla silah altına aldıkları çocuklara hap içirerek cephe hatlarında onları savaşmaya götürüyorlar, intihar saldırıları yaptırtıyorlar. İkincisi ise PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi yaptığı, uyuşturucu kaçakçılığı yöntemiyle Avrupa'ya, Batı dünyasına uyuşturucular sevk ederek gelir elde etmeye çalıştığını biliyoruz. Amerika, PKK'yı narkoterör örgütü olarak tanıyor. Liderlerini uyuşturucu kaçakçısı olarak tanımlamış durumda. Aynı Amerika, PYD ile direkt iş birliği de yapıyor." dedi.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Değişen uluslararası sistemde Türkiye’nin konumu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Uluslararası sistemdeki pozisyon değişimlerini ABD, Avrupa ve Avrasya’daki gelişmeler bağlamında ele almak mümkün. Bu çerçevede ABD, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün hakim aktörü olarak göze çarpıyor.



Uluslararası sistemde yaşanan dönüşüm bölge ve ülke bazlı stratejilerin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu. Bu bağlamda, batıdan doğuya kadar birçok güç merkezi, siyasi pozisyonlarını gözden geçirerek yeni politikalar geliştirmeye başladı. Tüm bu değişim ve dönüşüm sürecinde Türkiye’nin konumu ve 24 Haziran seçimlerinin ardından çizeceği rotanın iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Nitekim, uluslararası sistemdeki pozisyon değişimlerini ABD, Avrupa ve Avrasya’daki gelişmeler bağlamında ele almak mümkün. Bu çerçevede ABD, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümün hakim aktörü olarak göze çarpıyor. Bu durumun temelinde, Trump’ın “Atlantik düzeni”ni değiştirmeye çalışması bulunuyor. Ayrıca Asya’da yaşadığı gerilimler, her ne kadar Kuzey Kore’de atılan adımlarla giderilmeye çalışılsa da hâlâ sürüyor. Neticede Washington giderek yalnızlaşıyor ve agresifleşiyor. Bu süreçte yaşananlara baktığımızda ciddi bir kırılmanın yaşandığı açık şekilde ortaya çıkıyor. Öyle ki Trump bugüne kadar Paris İklim Anlaşması, Trans-Pasifik Örgütü, UNESCO, BM İnsan Hakları Konseyi gibi birçok çok taraflı uluslararası anlaşmadan çekildi.
Trump bu anlaşmaların yanı sıra, uluslararası sistemdeki farklı bazı anlaşmalardan ve NATO gibi ittifaklardan da ayrılabileceğinin sinyalini verdi. Peki, ABD neden içine kapanıyor? Bu sorunun cevabı açık: Trump ABD’nin restorasyonundan yana. Daha farklı bir ifadeyle, Obama döneminden beri devam eden yeniden mevzilenme stratejisi Trump döneminde de sürüyor. Bu anlamda, ABD’nin “imparatorluk” iddiasının çürüdüğü görülüyor. ABD iç sorunlarını çözerek ekonomisini koruyamadığı takdirde, küresel gücünü kaybetmekle karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle, giderek içine kapanan bir çerçevede hareket ediyor ve düşüşünü durdurmaya çalışıyor.
ABD içine kapanırken dünya siyaseti de pozisyon almak zorunda kaldı. Tüm aktörler harekete geçti ve önemli güç merkezleri yeniden konumlandı. Türkiye bu güç merkezlerinin başında geliyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki en önemli bölgesel güç olması, küresel siyasetteki rolünü olumlu şekilde etkiliyor. Bu durum ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan açmazları da derinlemesine etkiliyor. Zira Türkiye ABD ile masada ve sahada çözüm geliştirebilecek kapasitede bir ülke olarak uluslararası sistemde yer alıyor.
Fakat Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi sorun alanlarının olduğu da dikkat çekiyor. Bu sorun alanlarının en başında terörle mücadele geliyor. ABD Türkiye’nin mücadelede olduğu FETÖ ve PKK/PYD militanlarına verdiği destekle, müttefikinin beklentilerini uzun bir süredir göz ardı ediyor. Ankara’nın ulusal güvenliğini tehdit eden bu sorun, Türkiye ile ABD arasında bir uzlaşı olmaması durumda, küresel sistemde yaşanan pozisyon değişiminde önemli bir parametre haline gelebilir. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye terörle mücadelesinde ABD’den destek görmemeye devam ederse farklı aktörlerle birlikte hareket ederek yeni bir kader tayin edebilir. Bu çerçevede, ABD’nin neden olduğu uluslararası sistemdeki değişim, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerde önemli yer tutuyor. Ayrıca 24 Haziran seçimleriyle siyasi olarak güçlü bir gelecek inşa eden Türkiye, artık birçok alanda ABD’ye karşı politikalar ortaya koyabilecek konumda. Bu yönüyle 24 Haziran seçimleri, Türkiye’nin müreffeh geleceğine doğru atılacak adımlar için önemli bir dönüm noktası oldu. Trump ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ortak bir çizgide buluşmak zorunda. Aksi halde, Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gerilim kopma noktasına ulaşabilir.
ABD’nin uluslararası sistemdeki pozisyonu bu şekilde belirirken, bir diğer önemli aktörün Avrupa ülkeleri olduğu görülüyor. Keza Transatlantik’te yaşanan gerilim de hesaba katılırsa, yeni dünya sistemi için Avrupa’nın pozisyonu ve Türkiye’nin yeri önemli bir kilometre taşı olarak dikkat çekiyor.
Avrupa merkez siyasetinin iflası
Avrupa’daki siyasi atmosferin giderek radikal sağa yönelmesi, bölgedeki merkez siyasetin büyük ölçüde iflas ettiği anlamına geliyor. Öyle ki yakın geçmişten günümüze kadar Sarkozy, Wilders, Le Pen ve Merkel’e kadar birçok lider “ötekileştirici” söylemler üzerinden popülist bir çizgiye yerleşti. Bu durumun yansıması olarak, Avrupa’da giderek artan bir kutuplaşma meydana geldi. Nitekim günümüzde yaşanan siyasi gelişmeler, II. Dünya Savaşı öncesinde yaşanan radikal sağ temelli söylemleri anımsatıyor. Dolayısıyla Avrupa, giderek temellerinde bulunan ayrıştırıcı anlayışına geri dönüyor.


Avrupa siyasetinin uzun bir tarih boyunca ötekileştirici bir çerçeveye sahip olduğunu iddia etmek mümkün. Ortaçağda yaşananlar, sanayi devriminden sonra meydana gelen hadiseler ve iki dünya savaşı boyunca benimsenen ayrıştırıcı vurguyla artan milliyetçi öğeler, günümüzde yaşanan radikal sağa kayışta ciddi bir etkiye sahip. Keza İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin liberal araçlarla Avrupa’da nüfuzunu artırmaya çalışırken kullandığı Doğu karşıtı söylemler, bugün Avrupa ülkeleri tarafından siyasi çıkarlar için kullanılıyor. Tüm bu tablonun temel nedeni, Avrupa merkez siyasetinin kapsayıcı vurgularının “politik pragma” açısından değerini yitirmesi. Daha açık bir ifadeyle, Avrupa’da “öteki” söylemi, liderlerin siyasi çıkarları için bir araç haline getirildi. Bu nedenle Avrupa’daki ülkeler bölgenin çıkarlarını korudukları iddialarıyla yabancı düşmanlığına, nefret söylemlerine, öfkeli ve sert politikalara doğru kaydılar.
Avrupa’nın sert söylemlere doğru kayması birdenbire olmadı. Özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bugün Avrupa’nın içinde bulunduğu siyasi söylemin temel etkeni. Zira Suriye’de yaşanan iç savaş ve peşi sıra meydana gelen mülteci dalgası, Avrupa’da büyük bir yankı uyandırdı. Ayrıca Avrupa’nın, Ortadoğu’daki adımlarıyla ciddi bir güç merkezi haline gelen Türkiye’ye karşı politikalar geliştirdiği de göze çarpıyor. Bu gösterge üzerinden meydana gelen gelişmeler, Avrupa’nın kökenlerine geri dönmesi ve liderlerinin bu süreçten yarar elde etmesi anlamına geldi. Kısacası Avrupa, Suriye iç savaşında meydana gelen insani kriz, mülteci akını ve Türkiye’nin artan gücünün etkisiyle, kültürel kodlarında bulunan ötekileştiriciliğe geri döndü.
Avrupa’daki liderler, Türkiye karşıtı tutumlarıyla çok yönlü çıkar elde etme peşindeler. Bu liderlerin özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef almaları ve artan öfke söylemleri, 24 Haziran seçimlerinde de devam etti. Öyle ki Avrupalı liderler, Türkiye’deki muhalefete destek verdi ve popülist tutumlarını benimsetti. Peki, 24 Haziran seçimleri Avrupa açısından ne anlam ifade ediyor? Bu sorunun cevabı esasen Avrupa’nın tavrını da en iyi şekilde ortaya koyuyor. Nitekim Türkiye 2002’den beri Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ciddi bir yükseliş içinde. Öyle ki artık Türkiye’nin içinde olmadığı herhangi bir bölgesel denklem kurmak zor. Ayrıca Türkiye’nin yükselen ekonomisi, savunma sanayisinde yaptığı hamleler, nitelikli ve genç nüfusu gibi birçok özelliği, Ankara’nın önemli bir güç olarak öne çıkmasına neden oluyor. Avrupa Türkiye’nin bu yükselişini durdurmak ve ötekileştirici politikalarını meşrulaştırmak istiyor. Bugün gördüğümüz Avrupa’nın Türkiye aleyhtarı politikalarında, mülteci karşıtlığında ve daha birçok alanda bu durum açıkça görülüyor.
Avrupa popülizmiyle rotasını belirlerken, eskimeyen düşmanı Rusya ise uluslararası sistemde yeniden konumlanıyor.
Avrasya’da yükselen güçler
Uluslararası sistemde yaşanan gelişmelerle birlikte, Rusya ve Çin’in aldığı pozisyonlar “Doğu’nun yükselişi” olarak değerlendiriliyor. Nitekim Rusya’nın Ortadoğu’da Suriye üzerinden gösterdiği varlık ve Çin’in Transpasifik’teki gücü bu durumu gözler önüne seriyor. ABD’ye karşı bu aktörlerin yükselişi ise Avrasya’da yeni dengeler meydana getiriyor. Özellikle Çin’in rolü bu dengelerin merkezini teşkil ediyor.
Rusya Asya’daki etkisini giderek artırıyor. Öyle ki Moskova’nın Soğuk Savaş’tan beri bölgedeki gücünü bu ölçüde artırmadığı göze çarpıyor. Rusya’nın artan gücü bölgedeki dengeleri de ciddi şekilde etkiliyor; Afganistan’dan Pakistan’a kadar, bölgede ABD’nin yerine geçebilecek yeni diplomatik ilişkilerden bahsediliyor. Üstelik Rusya eski Sovyet coğrafyasında etkisini artırırken bunu sert güç kullanmadan yapıyor. Bu durumun nedeni ise ABD’nin bölgede oluşturduğu boşluk. ABD’nin yokluğundan dolayı hem Rusya hem de bölgesel aktörler yeni projeksiyonlar çizebiliyor.
Avrasya’da Rusya ve Çin dışında birçok başka aktörün de pozisyon değiştirdiğini iddia etmek mümkün. Ancak küresel sistemin tayini konusunda, Çin’in etkisine yakından bakmak gerekiyor. Zira Çin, ekonomisi ve sert gücüyle ABD’nin yerini alabilecek bir aktör haline geldi. Çin’in Rusya ile kurduğu ilişki ise bu konumunu güçlendiriyor. Trump’ın ekonomi üzerinden Çin’e karşı açtığı savaş, işte tam da bu nedenle meydana geldi. ABD başkanı Çin’i frenlemek için ekonomi silahını kullanmaya çalışıyor; sonuçları ise liberal düzenin yıkılacağını gösteriyor. Ancak Washington’un tüm çabalarına rağmen Çin’in yükselişi devam ediyor.
Avrasya’da Rusya ve Çin’in yükselişi, 24 Haziran seçimlerisonrasında Türkiye’nin dış politikası açısından da kritik bir anlam arz ediyor. Nitekim Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ortaya koyduğu çok yönlü ve hareket kabiliyeti yüksek dış politika anlayışı, Avrasya’daki dengeleri de yakından ilgilendiriyor. Ankara’nın bir süredir Rusya ile yakın bir işbirliği tesis etmesi bunun en iyi göstergesi. Ayrıca Türkiye ile Çin arasında yaşanan ekonomik gelişmeler de bu durumu teyit ediyor. Tüm bu tabloda Avrasya’nın uluslararası sistemdeki pozisyonu değişirken, bu bölgedeki en önemli güçler olan Rusya ve Çin, Türkiye ile hareket edeceklerinin sinyalini veriyor. Bu anlamda, Türkiye’nin artan gücü Avrasya ülkelerinin geleceğini belirlemede de önemli bir yer tutuyor.
Neticede, uluslararası sistemdeki aktörler pozisyonlarını değiştirirken ve yeni bir dünya düzeni meydana gelirken Türkiye vazgeçilmez bir konuma geliyor. Ankara istikrarlı demokrasisi, artan gücü gibi etkenlerle bölgesel güç konumunu koruyor ve küresel siyasetteki ağırlığını artırıyor. Bu durum, 24 Haziran seçimleriyle bir kez daha önündeki sis bulutunu dağıtarak sağlam adımlarla yola çıkan Türkiye’nin, uluslararası sistemdeki en önemli aktörlerden biri haline geleceğini gösteriyor.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan Yargı Reformu Stratejisi Belgesini açıkladı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Yargı Reformu Stratejisi Programı'nda konuştu.


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Yargı Reformu Stratejisi Programı'nda konuştu.
Erdoğan, konuşmasına, toplantının ülkeye, millete, adalet teşkilatına ve yargının tüm taraflarına hayırlı olması temennisiyle başladı. 
Uzun ve emek isteyen bir hazırlık döneminin ardından strateji belgesini kamuoyunun huzuruna getiren Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve ekibi ile hazırlık sürecinde strateji belgesine katkı sağlayan herkese teşekkürlerini ileten Erdoğan, "Adalet mülkün temelidir' diyerek, devleti adalet üzerinde inşa eden ve yaşatan bir medeniyetin temsilcileri olarak, bu mesele bizim önceliklerimiz arasında hep ilk sıralarda yer almıştır. Milletimiz 2002 yılında ülkeyi yönetme sorumluluğunu bize tevdi ettiğinde Türkiye'yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik." diye konuştu. 
Geçen 17 yılda en büyük yatırımları ve en büyük reformları yine bu alanlarda yaptıklarını vurgulayan Erdoğan, "Hayatın bizatihi kendisinin kesintisiz bir değişim süreci olduğu gerçeği bize bu alanlardaki reformları da sürekli devam ettirmemiz gerektiğine işaret ediyor. Bu sebeple şimdi milletimizle paylaşacağımız Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni aynı zamanda sonraki reform hazırlıklarının da başlangıcı olarak görebiliriz. " ifadesini kullandı.
Adalet Bakanı Gül'ün reform belgesinin hazırlık sürecine ilişkin bilgi verdiğini aktaran Erdoğan, "Reform belgesinde yer alan kimi uygulamaları, açıklamayı beklemeden hayata geçirmeye başladık. Türkiye Adalet Akademisi'nin kuruluşu, nöbetçi noterlik uygulaması, hakim ve savcıların uyacakları etik kuralların belirlemesi gibi hususlar bunlardan bir kısmıdır. Reform belgesinde yer alan diğer başlıkların uygulamaya geçebilmesi sürecini de bizzat yakından takip edeceğiz." diye konuştu. 

"Güçlülerin de adaletli olduğu toplumlar hızla büyür, kalkınır, zenginleşir"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği sürecindeki en büyük kazanımlarından birinin reform çalışmalarını özellikle sistematik bir şekilde hazırlama, tartışma ve hayata geçirme kabiliyetini geliştirmiş olmasına işaret ederek, şöyle devam etti: 
"Bunun için birliğe tam üyeliğimiz haksız bir şekilde engellendiğinde reformlar konusundaki kararlılığımızı 'Kopenhag kriterlerinin adını Ankara kriterleri yapar yolumuza devam ederiz' diye ifade etmiştik. Çünkü biz bu reformlara Avrupa Birliği istediği, dayattığı, takip ettiği için değil, milletimizin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin hazırlığında da Avrupa Birliği kriterlerinin elbette gözetilmiş olmakla beraber asıl milletimizin demokrasi, insan hakları ve adalet talepleri göz önüne alınmıştır. Tarih bize gösteriyor ki adaletin güçlü, güçlülerin de adaletli olduğu toplumlar hızla büyür, kalkınır, zenginleşir. Buna karşı adalet temeli çürük olan hiçbir toplumun ve devletin uzun süre ayakta kalma şansı yoktur. Ecdadımız yüreğinin ve bileğinin gücüyle ele geçirdiği coğrafyaları adaleti sayesinde asırlar boyunca yönetmeyi başarabilmiştir."

"Adaletin küçüldüğü yerde zulüm büyüyor demektir"

Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Kılıcın yapamadığını adalet yapar" sözünü hatırlatan Erdoğan, "Adaletin küçüldüğü yerde zulüm büyüyor demektir. Bunun için adaleti, insan haklarını, özgürlükleri geliştirmek için atılan her adım bizim için değerlidir, kıymetlidir, önemlidir. Yeni nesillere bırakacağımız en büyük miras da işte bu anlayış olacaktır." dedi.
Erdoğan, Aliya İzzetbegoviç'in "Biz savaşı öldüğümüzde değil, düşmanlarımıza benzediğimizde kaybederiz." sözünü asla unutmayacaklarını belirterek, "İster ekonomik zenginlik ister askeri güç ister toplumsal düzen olsun her alanda kendi medeniyetimizin kodlarına, özellikle adalet anlayışına göre hareket etmeyi bıraktığımız gün, kaybettiğimiz gün olacaktır. Bugün Türkiye, maruz kaldığı onca saldırıya, önüne konulan onca tuzağa rağmen dimdik ayakta ise bunu değerlerine, özellikle de ekonomik ve sosyal adaleti sağlama konusundaki hassasiyetine borçludur. Elbette eksikliklerimiz var, elbette bozulmalar yaşadığımız alanlar var, elbette sıkıntıya düştüğümüz konular var ama her şeye rağmen kendi medeniyetimize, kültürümüze, tarihimize olan bağlarımızı muhafaza ediyoruz." diye konuştu. 
"Yitik kaybedildiği yerde aranır." sözünü anımsatan Erdoğan, "Biz de kaybettiğimiz değerlerimizi yine kendi coğrafyamızda, kendi içimizde bulacağız." değerlendirmesini yaptı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün tanıtım toplantısını yaptıkları reformların bu arayışta kendilerine ışık tutacağını ve yol göstereceğini ifade etti. 
Yargı Reformu Stratejisi Belgesi'nin eskiden beri devam eden reformların güncellenmesiyle ortaya çıktığını vurgulayan Erdoğan, şunları söyledi:
"Bu belge güven veren ve erişilebilir bir adalet vizyonuyla hazırlanmıştır. Amacımız tüm kurumlarımızın mülkiyet hakkına, salahiyet hürriyetine, hukuki güvenliğe, ifade özgürlüğüne ve özgürlükleri kısıtlayan diğer tüm uygulamalara karşı duyarlı olmalarını sağlamaktır. Özellikle mevzuattan kaynaklanan sıkıntıları ve uygulamadaki aksaklıkları süratle çözmekte kararlıyız. Bunun için her alanda ayrı ayrı çalışmalar yürütüyoruz. Yargı reformu belgesi, içerdiği birçok amaç ve hedefle hem vatandaşlarımızın sisteme duydukları güveni artıracak hem de daha öngörülebilir bir yatırım ortamının oluşmasına yardımcı olacaktır.
Bu reform belgesiyle, her ne kadar bize verilen sözler tutulmuyorsa da Avrupa Birliği tam üyelik sürecine bağlılığımızı da ifade etmiş oluyoruz. Her şeye rağmen 2005 yılından bu yana süren müzakere sürecinin bir an önce tamamlanmasının en az bizim kadar Avrupa içinde önem taşıdığına inanıyoruz. Bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz reformlar ve uyum çalışmaları daha özgürlükçü ve katılımcı demokrasiye ulaşma konusundaki irademizin eseridir. Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni de insan odaklı hizmet, hak ve özgürlüklerin daha etkin korunması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının geliştirilmesi, hukuki güvenliğin güçlendirilmesi, adalete erişimin kolaylaştırılması, makul sürede yargılanma hakkının gözetilmesi ve yargıya güvenin artırılması ilkeleri çerçevesinde hazırladık. Yargı reformu stratejisinde 2 temel perspektif, 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet bulunuyor. Her bir başlık uzun çalışmaların, emeklerin ve hazırlıkların ürünüdür." 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, belgenin tam metninin hem kitap olarak hem de internet mecrasında ilgilenenlerin erişimine açıldığını bildirdi.

"Belge iki temel anlayış, iki temel perspektif üzerine oturuyor"

Belgedeki perspektif, amaç, hedef ve faaliyetleri ana hatlarıyla aktarmak istediğini belirten Erdoğan, belgenin iki temel anlayış, iki temel perspektif üzerine oturduğunu söyledi.
Bunlardan birincisinin hak ve özgürlükler olduğunu ifade eden Erdoğan, bu perspektifin özünde demokrasinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin daha da geliştirilmesi hedefi bulunduğunu dile getirdi.
Hükümete geldikleri 2002'den itibaren Türkiye'nin önceliklerini bu başlıklar etrafında şekillendirmeye gayret ettiklerini anlatan Erdoğan, her alanda özgürlüklerin genişletilmesi için yaptıkları mevzuat değişiklikleri ve yapısal reformların burada tek tek sayılamayacak kadar çok olduğunu vurguladı.
İfade özgürlüğünü demokrasinin en önemli şartı olarak gördüklerinin altını çizen Erdoğan, bilhassa son 6 yıllık süreçte ifade ve medya özgürlüğünün geliştirilmesine yönelik önemli adımlar atıklarını kaydetti. 
Erdoğan, Anayasa başta olmak üzere mevzuatta köklü değişiklikler yaptıklarını, bu belgeyle ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi ve daha ileriye taşınması konsunda yeni yaklaşımlar ortaya koyduklarını ifade etti.
Türkiye'nin, işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans anlayışını belirlemiş bir ülke olduğunu vurgulayan Erdoğan, geçmişte hep tartışılan sistematik işkence ya da kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını, bu alandaki kazanımları korumakta kararlı olduklarını anlattı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ayrıca, "Tutuklama tedbirinin ölçülü kullanılmasına yönelik yeni adımlar atıyoruz." ifadesini kullandı.
İnternet üzerinden ifade özgürlüğü konusunun günün önemli tartışma alanlarından biri haline geldiğine işaret eden Erdoğan, bu konuda da yeni yaklaşımlar geliştirdiklerine değindi.
Erdoğan, toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkının güvence altına alınması, adil yargılanma hakkının temini gibi bir çok konuda önemli yenilikler getirdiklerini dile getirdi.

"Daha etkin şekilde korunmasını hedefliyoruz"

Belgede ikinci temel perspektifin adalet sisteminin işleyişi olduğunu aktaran Erdoğan, "Önümüzdeki dönemde adil yargılanma hakkının daha etkin şekilde korunmasını hedefliyoruz." diye konuştu.
Aynı şekilde vatandaşların adalet hizmetlerine erişiminin kolaylaştırılmasının öncelikler arasında olacağına dikkati çeken Erdoğan, bu kapsamda adliyelerde vatandaşların işlerinin kolaylaştırılmasına yönelik birtakım hedefler ve faaliyetler belirlediklerine değindi.
Ayrıca mevzuatın sadeleştirilmesi, adli yardım sistemi ve savunma hakkının güçlendirilmesi hususlarında da atacakları adımlar bulunduğunu bildiren Erdoğan, "Yargıda sadeleştirilmiş süreçlerin oluşturulması, uyuşmazlıkların mümkün olduğunca ve öncelikle alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleriyle çözülmesi önleyici ve koruyucu hukuk uygulamalarının sisteme kazandırılması da önceliklerimiz arasındadır." şeklinde konuştu.
Strateji belgesinde bulunan 9 amaçtan ilkinin "hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi" başlığını taşıdığına vurgu yapan Erdoğan, hak ve özgürlüklere ilişkin standartları yükseltmek üzere mevzuatı gözden geçirmeye devam ettiklerini aktardı.
Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) bu konuda çeşitli değerlendirmeleri bulunduğunu aktaran Erdoğan, bunları da gözetmek suretiyle hak ve özgürlüklere ilişkin standartların yükseltilmesine yönelik mevzuat paketleri hazırladıklarını kaydetti.
Erdoğan, "İfade özgürlüğüne ilişkin mevzuatta yapılacak düzenlemelerle bu konudaki davalarda kanun yolu güvencesinin artırılmasını sağlayacağız. Daha önce ifade özgürlüğünün en önemli kriterlerinden biri olan 'eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz' düzenlemesini zaten mevzuatımıza dercetmiştik. Şimdi de ifade özgürlüğüne ilişkin kararların istinaf aşamasından sonra bir de Yargıtay tarafından incelenmesini sağlayacağız." değerlendirmesinde bulundu.

"Tutuksuz yargılamayı asıl yöntem olarak görüyoruz"

Tutuklamayı istisnai tedbir, tutuksuz yargılamayı asıl yöntem olarak gördüklerini belirten Erdoğan, ancak zorunlu hallerde başvurulmasını sağlayacak değişiklikler yapacaklarını anlattı.
Mevzuatta tutukluluğun azami süresi belirlenmiş olmakla birlikte bu sürenin tüm safahatı kapsadığının altını çizen Erdoğan, "Bu kapsamda tutukluluk sürelerinin soruşturma ve kovuşturma aşamaları için ayrı ayrı düzenlenmesini planlıyoruz." şeklinde konuştu.
İnternet erişim engelleme usüllerini gözden geçirdiklerine işaret eden Erdoğan, "Bu çerçevede bir internet sitesinin tamamına değil sadece engellenmesine karar verilen kısmına erişimin sınırlanmasına imkan verecek bir düzenleme yapılacaktır. Böylece uluslararası standartlara uygun bir mevzuat altyapısına da kavuşmuş olacağız." dedi.
İnsan hakları eylem planının ilkinin 2014'te hazırlandığını anımsatan Erdoğan, içerisinde ayrıntılı düzenlemelerin yer alacağı yeni insan hakları eylem planı hazırlıklarının kısa süre içinde tamamlanacağını bildirdi.
Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin ikinci amaç başlığının "Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi" olduğunu vurgulayan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Hakim ve savcılar için coğrafi teminat getiriyoruz. Mevcut tayin sistemi mesleki verimliliği olumsuz etkiliyor. Coğrafi teminat hakim ve savcıların isteği olmaksızın çalıştığı yerden başka bir yere tayin edilememesi anlamına geliyor. Bu düzenlemeyle hakim ve savcıların mesleki teminatlarının daha da güçlendirilmesini hedefliyoruz. Hakim ve savcılığa girişteki mülakat heyetini genişletiyoruz. Halihazırda mülakat kurulu Adalet Bakanının görevlendireceği bakan yardımcısı başkanlığında, teftiş kurulu başkanı, ceza işleri, hukuk işleri ve personel genel müdürlerinden oluşuyordu. Mülakat kurulunda Hakimler ve Savcılar Kurulu ile yüksek mahkemelerden de temsilciler bulundurulmasını planlıyoruz.
Belirli görevler için mesleki liyakati ve tecrübeyi artırmak gayesiyle mesleki kıdem şartlarını yeniden belirliyoruz. Özellikle Yargıtay ve Danıştay üyelikleri, İstinaf Mahkemesi Başkanlığı ve üyelikleri, Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Komisyonu Başkanlığı, Mahkeme Başkanlığı atamalarında bu çok çok önemlidir. Aynı şekilde Adalet Bakanlığı Hakimler ve Savcılar Kurulu tetkik hakimliğiyle müfettişlikleri, yüksek mahkemelerin savcılık ve tetkik hakimliklerine atanma kriterlerini de yeniden belirliyoruz. Hakimler ve savcılar hakkındaki disiplin prosedürlerini yeniden yapılandırıyor kurulun disiplin kararlarına karşı yargı yolunu genişletiyoruz. Böylece Hakimler ve Savcılar Kanununun uyarma, aylıktan kesme, kınama ve kademe ilerlemesini durdurma, derece yükselmesini durdurma, yer değiştirme, meslekten çıkarma cezalarıyla ilgili tartışmaları ortadan kaldırıyoruz. Ayrıca disiplin işlemlerinin etkinliğinin artırılması için disiplin cezalarını da yeniden belirliyor, disiplin prosedüründeki güvenceleri artırıyoruz. 2010'da gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle meslekten ihraç kararlarına karşı yargı yolu zaten açılmıştı. Bu düzenlemeyle diğer disiplin kararlarına karşı da itiraz ve yeniden değerlendirme yollarına başvurmak mümkün hale gelecektir."
Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde üçüncü amaç başlığının "İnsan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması" olduğunu açıklayan Erdoğan, hukuk fakültelerinin eğitim süresi ve kontenjanlarıyla fakülteye girişte aranan başarı sıralaması ölçütünü yeniden belirlediklerini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

"Eğitim süresinin 5 yıla çıkartılması, kontenjanların azaltılması, başarı sıralamasının 190 binden 100 bine yükseltilmesi gibi düzenlemeler planlıyoruz. Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı önümüzdeki dönemin en önemli yeniliklerinden biri olacaktır. ÖSYM tarafından yapılacak bu sınavda belli puan alanlar avukatlık stajına başlayabilecek. Hakim, savcı ve noter olabilmek için ise bunun yanında ayrıca özel meslek sınavlarına girilmesi gerekecek. Bu sınavla devlet ve vakıf üniversitelerini kalite ekseninde bir rekabete ve oto kontrole sevke etmeyi hedefliyoruz."

Erdoğan, bu yöntemin yargıdaki hizmetlerin nitelikli verilmesine ve mesleki yetkinliklerini artırılmasına katkı sağlayacağına inandıklarını ifade etti.

Hakim ve savcılar, eğitimin ardından doğrudan kürsüye çıkmayacak

Hakim ve savcı yardımcılığı müessesinin getirildiğini bildiren Erdoğan, hakim ve savcıların eğitimin ardından doğrudan kürsüye çıkmayacağını söyledi.

Erdoğan, hakim ve savcıların önce yardımcı olarak görev başlayacaklarını, bu sürenin sonunda ikinci bir sınavla hakimlik ve savcılık mesleğine geçeceklerini dile getirdi.

Mesleğe kabullerin sadece yardımcı kadrolar arasından yapılacağını açıklayan Erdoğan, "Bu uygulamanın gayesi bir yandan mesleğe hazırlık döneminin daha etkin geçirilmesini temin etmek diğer yandan da hakim ve savcılara çalışmalarında daha fazla destek sağlayabilmektir." ifadesini kullandı.

Erdoğan, Türkiye Adalet Akademisini, reform belgesiyle ilgili hazırlık süreçlerinin tamamlanmasını beklemeden bu ayın başı itibariyle yeniden kurduklarını hatırlattı.

Yargıda Performans Ölçüm ve Takip Merkezi kurulacak

Dördüncü amaç başlığının "performans ve verimliliğin artırılması" olduğunu bildiren Erdoğan, bunun için Hakimler ve Savcılar Kurulu bünyesinde Yargıda Performans Ölçüm ve Takip Merkezi kuracaklarını söyledi.

Uzun süren soruşturma ve davaların bu merkezde oluşturulacak bir sistem vasıtasıyla takip edileceğini belirten Erdoğan, gerekiyorsa yargı bağımsızlığı ilkesine halel getirilmeden davaların uzamasına sebebiyet veren sorunların çözümünün sağlanacağını vurguladı.

Yargıda hedef süre uygulamasını daha da geliştireceklerini ifade eden Erdoğan, "Uzun süren soruşturma ve davaları takip etmek için 2019 yılı başı itibarıyla zaten başlamıştık. Bunun dışında makul sürede yargılanma hakkının sağlanması gayesiyle mahkemeler ve savcılıklar için farklı performans kriterleri oluşturmayı planlıyoruz." değerlendirmesinde bulundu. 

"Çevre, imar ve enerji gibi alanlarda özel mahkemeler kuruyoruz"

"Hakimleri, ceza ve hukuk hakimi olarak ihtisaslaştırıyoruz." diyen Erdoğan, şöyle devam etti:

"Halihazırda 6 bin 52 faal mahkemenin 3 bin 67'si hukuk, 2 bin 985'i ise ceza mahkemeleridir. Reform düzenlemesiyle birlikte mesleğin başında hakimleri ceza ve hukuk hakimleri olarak ayıracak ve alanlarında uzmanlaşmalarını sağlayacağız. Çevre, imar ve enerji gibi alanlarda davaların daha hızlı ve etkin yürütülmesini sağlamak için özel mahkemeler kuruyoruz. Bu tür davaların uzaması hem vatandaşlarımızın hem de devletin çok büyük zararlara uğramasına yol açıyor.

İstinaf mahkemelerini güçlendiriyoruz. Halen ülkemizde Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Samsun, Sakarya ve Konya illerimizde olmak üzere, 11 istinaf mahkemesi bulunuyor. Önümüzdeki dönemde Diyarbakır, Kayseri, Trabzon ve Van illerinde dört bölge adliye mahkemesi daha faaliyete geçirilecektir. Adalet teşkilatımızın bilişim sisteminin yurt dışı temsilciliklerimizle entegrasyonunu sağlıyoruz. Böylece yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın hukuk davalarında bilişim sistemi üzerinden beyanlarının alınabilmesini ve dilekçe sunabilmelerini temin edeceğiz. Adliye bulunmayan ilçelerde ve büyük havalimanlarında uzaktan görüntülü olarak ifade alınabilmesine imkan sağlayan SEGBİS kuruyoruz. Mahkeme nöbet sistemini geliştirerek, ceza mahkemelerinin 24 saat esasıyla hizmet vermesini planlıyoruz."

"Sınavla girebilecekleri bir kariyer mesleği haline dönüştürüyoruz"

Mahkeme yazı işleri müdürlüklerini güçlendirerek, yazı işleri müdürlüğünü kariyer meslek olarak yeniden yapılandıracaklarını bildiren Erdoğan, "Yazı işleri müdürlüğünü görevde yükselme usulüyle gelinen değil, hukuk eğitimi almış olanların en başta sınavla girebilecekleri bir kariyer mesleği haline dönüştürüyoruz. Bu uygulama, yargılamaların daha etkili ve eksiksiz yürütülmesine katkıda bulunacaktır." dedi.

Vasilik kararları başta olmak üzere yabancı mahkemelerce verilen kararların karar ve tenfizinin basitleştirilmesini sağlayacaklarının altını çizen Erdoğan, "Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, özellikle yabancı ülke makamları tarafından verilen vasilik kararlarının tanınmasıyla ilgili önemli sorunlar yaşayabiliyor. Bu reform belgesiyle yurt dışındaki vatandaşlarımızın bu sıkıntılarını da çözüyoruz." diye konuştu.

"Vekalet ücretinin KDV oranını indirmeyi planlıyoruz"

Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin beşinci amaç başlığının "savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması" olduğunu bildiren Erdoğan şunları kaydetti:

"Bu strateji belgesiyle savunma hakkı ilk defa ayrı bir amaç başlığı altında düzenlenmiş bulunmaktadır. Ülkemizde, 2002 yılı itibarıyla 46 bin 552 olan avukat sayısı bugün itibarıyla 135 bine yaklaşmıştır. Bunun için avukatlık stajına başlamak için hukuk mesleklerine giriş sınavında başarılı olma şartı getireceğimizi daha önce ifade etmiştik. Ayrıca savunmanın yargılamalara etkin katılımını sağlayacak düzenlemeler yapıyoruz. Bu çerçevede avukatların bilgi ve belge temin etmelerine ilişkin yasal yetkilerini de genişletiyoruz. Koruyucu hukuk anlayışı kapsamında vatandaşlarımızın mağduriyetlerini önlemek için bazı iş ve işlemlerin avukat aracılığıyla yapılmasını sağlıyoruz. Kira ve eser başta olmak üzere belirli değerin üzerindeki bazı sözleşmelerin bağış ve ölüme bağlı işlem gibi tek taraflı tasarrufların avukat yardımıyla hazırlanması zorunlu olacaktır. Avukatlık hizmetlerinin vergilenmesi konusunda da iyileştirici düzenlemeler yapıyoruz. Çocuk mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda olduğu gibi aile hukuku ve tüketici uyuşmazlıklarında da vekalet ücretinin KDV oranını indirmeyi planlıyoruz."

"Avukatlara da yeşil pasaport hakkı"

Kamuda görev yapan avukatların farklı statülerde çalışmaları, denetimleri, mali ve özlük hakları ile ilgili konuların yeniden düzenlenmesi gerektiğini dile getiren Erdoğan, maaş ve özlük haklarının yetersiz olması nedeniyle kamuda nitelikli avukat çalıştırabilmenin güç olduğunu söyledi.

Statülerini ve özlük haklarını yeniden düzenleyerek, kamuda görev yapan avukatlarla ilgili sorunları çözeceklerini açıklayan Erdoğan, "Türk avukatlık camiası, uluslararası alanda da mesleki faaliyet gösterecek şekilde hızlı bir gelişim içindedir. Avukatlarımızın uluslararası davalarla ilgili mesleki kapasiteleri hızla gelişiyor. Bunun bir gereği olarak, avukatlara da belli kriterler dahilinde, bunu Barolar Birliği Başkanımızla da arkadaşlarımız görüştüler, görüşüyorlar. Biz de kabinede bunları görüştük. Avukatlara da yeşil pasaport hakkı vererek, uluslararası faaliyetlerini kolaylaştırmayı planlıyoruz." diye konuştu.

Recep Tayyip Erdoğan'ın "Tüm avukatlara değil di mi?" diye sorması, salonda gülüşmelere neden oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yargı reformu strateji belgesinin altıncı amaç başlığının "adalete erişimin kolaylaştırılması ve adalet hizmetlerinden memnuniyetin artırılması" olduğunu söyledi.
Usül kanunlarında dava açma ve kanun yoluna başvuruda bir hafta, iki hafta bazen 7, 10, 15, 30 ve 60 gün gibi farklı sürelerin bulunduğuna dikkati çeken Erdoğan, sürelerin farklı olmasının sadece karışıklara neden olmakla kalmadığını, mağduriyetlere de yol açtığını vurguladı.

Bu sorunu sürelerin yeknesak hale getirilmesi suretiyle çözeceklerini bildiren Erdoğan, 2018 yılı istatistiki verilerine göre Cumhuriyet savcılıklarında yüzde 13,5, ceza mahkemelerinde yüzde 7 ve hukuk mahkemelerinde ise yüzde 4,2 oranında görevsizlik ve yetkisizlik kararı verildiği bilgisini paylaşarak, ayrıca görevsizlik ve yetkisizlik sebebiyle bozma kararı verilme oranının da oldukça yüksek olduğuna işaret etti.

Bu durumun yargılama sürecini uzattığının altını çizen Erdoğan, yeni bir sistem kurarak bu tür olumsuzların önüne geçmeyi planladıklarına değindi.

Tanıklık uygulamasının, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve adaletin tecellisine doğrudan etki eden bir yöntem olduğunu vurgulayan Erdoğan, yargı süreçlerinde tanığa özgü uygulamaların geliştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu ifade etti.

Erdoğan, bunun için tanıklığı zorlaştıran uygulama ve yaklaşımların ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılacağına dikkati çekerek şöyle devam etti:

"Mesela bazı ülkelerde tanıklar için özel bekleme odaları oluşturularak davaların taraflarıyla yüz yüze gelmeleri ve psikolojik olarak yıpranmaları engelleniyor. Benzer uygulamaların yapılmasına olanak sağlayacak önemli değişiklikler bizde de yapılacaktır. Ayrıca mevzuatta yer alan tanıklık ücretinin yeniden belirlenmesi gerekiyor. Reform çalışmaları kapsamında tanıklara yaklaşımla ilgili standartların yükseltilmesi için gereken adımlar atılacaktır."

"Cumhuriyet savcılarının takdir yetkileri genişletilecek"

Recep Tayyip Erdoğan, strateji belgesinin yedinci amaç başlığının "ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması" olduğuna değinerek, bu kapsamda Cumhuriyet savcılarının takdir yetkisinin genişletileceğini kaydetti.

Mevzuata göre, yeterli şüphenin varlığı halinde kamu davası açılmasının zorunlu olduğuna işaret eden Erdoğan şöyle devam etti:

"Buradaki 'yeterli şüphe' kavramı, uygulamada basit şüphe olarak tatbik edilmektedir. Bu durum da açılan dava sayısını ne yazık ki artırmaktadır. Şüpheli hakkında mahkumiyet kararı verilmesi ihtimali çok düşük olan soruşturmalarda dahi Cumhuriyet savcılarınca dava açılmaktadır.

Neticeye baktığımızda 2018 yılında şüphelilerin yüzde 52,6'sı hakkında 'kovuşturmaya yer olmadığına' dair karar verilmiştir. Açılan davalardaki mahkumiyet oranı ise yüzde 48,1'dir. Sistemi mahkumiyet ihtimali az olan davaların açılmaması yönünde geliştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Cumhuriyet savcılarına takdir hakkını genişletmekten geçiyor."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünya genelinde adalet sistemlerinin, uyuşmazlıkların öncelikle soruşturma aşamasında çözülmesi ve önemli konularda dava açılması yönünde reformlara yöneldiğini bildirdi.

Ülkede de ön ödeme ve kamu davasının açılmasının ertelenmesi uygulamalarının genişletilmesine ihtiyaç bulunduğuna işaret eden Erdoğan, "Savcılık aşamasında ne kadar çok sorun çözebilirsek mahkemelerdeki yargılamaları o derece sağlıklı hale getiririz." diye konuştu.

"Mağdurun rızası ve mahkemenin onayı mutlaka aranacak"

Erdoğan, halen ön ödeme müessesesinin sadece adli para cezasını gerektiren veya üst sınırı 6 ayı aşmayan suçlar için uygulandığını belirterek konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Kamu davasının açılmasının ertelenmesi ancak şikayete bağlı ve üst sınırı bir yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda devreye giriyor. Uzlaşma ise şikayete bağlı suçlar ve kanunda öngörülen diğer bazı suçlar için düzenlenmiştir. Her 3 konuda da bu sınırlı uygulamayı genişletmeyi hedefliyoruz.

Bazı fiillere yönelik soruşturmaların fail ile savcı arasında anlaşmayla sonlandırılabileceğini özellikle sağlayacağımıza inanıyorum. Bu hususun uygulama örnekleri yurt dışında zaten var. Önceden belirlenecek belli suçlarda, suçunu ikrar eden şüphelinin hemen mahkemeye sevk edilmesi ve kanunda yer alan indirimden faydalanarak cezalandırılması sistemi rahatlatacaktır. Bu uygulama cezada pazarlık yönteminin aslında bir modelidir. Türkiye'de bu yöntemi kanunda yüksek ceza öngörülmeyen suçlar için getirmeyi planlıyoruz. Ayrıca bu süreçte mağdurun rızası ve mahkemenin onayı da mutlaka aranacaktır."

"İade edilen iddianamelerin oranı yüzde 2,6"

Nitelikli yargılamanın ancak yeterli bir soruşturmayla mümkün olacağına dikkati çeken Erdoğan, bunun sağlanması için mevzuatta iddianamenin iadesi usulünün düzenlendiğini aktardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti:

"Soruşturması eksik yürütülmüş bir iddianameyse savcılığa iade ediliyor. Aksi takdirde mahkemelerin soruşturma sırasında tamamlanması gereken işlemleri yapması ya da yapılmış işlemleri tekrar etmesi gerekiyor. Sonuçta ortaya hem önemli bir verimlilik sorunu çıkıyor hem de taraflar örseleniyor. Cumhuriyet savcılıklarının ve adli kolluğun güçlendirilmesine, aynı zamanda iddianamenin iadesi müessesesine de işlerlik kazandırılmasına ihtiyaç vardır. Halihazırda iade edilen iddianamelerin oranı yüzde 2,6'dır. Bunun için iade kapsamı yeniden belirlenecektir. Soruşturmaların kalitesinin artırılması için hukuk fakültesi mezunlarının adli kollukta istihdam edilmesi sağlanacaktır."

Emniyet hizmetleri sınıfında görev yapacak hukukçuların çoğalmasının ceza mevzuatı ile kolluk kuvvetlerine verilen görev ve yetkilere katkı sağlayacağını vurgulayan Erdoğan, birçok ülkede de bu doğrultuda uygulamalar olduğunu söyledi.

Erdoğan, Kabahatler Kanunu'nda yer alması ve "kabahat" olarak tanımlanması gereken bazı fiillerin halen suç olarak ceza mevzuatında yer aldığına işaret ederek, "Mevzuatın bu açıdan taranarak bazı fiillerin idari yaptırıma dönüştürülmesi mahkemelerin iş yükünü de azaltacaktır. Şahsa karşı işlenen özellikle basit yaralama ve tehdit gibi suçların nitelikli hallerinin şikayete bağlı hale getirilmesi planlanıyor." diye konuştu.

Konusu suç teşkil eden bazı basit fiillere ilişkin süreçlerin kısaltılması için yeni usuller getireceklerini anlatan Erdoğan, "Basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usulünün birçok ülkede farklı uygulamaları bulunmaktadır. Suç teşkil eden bazı fiillerde daha hızlı ve basit bir usulle sanıkların doğrudan mahkeme önüne getirilmesi bir an önce yargılamaların başlamasını sağlayacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Erdoğan, Türkiye'de 12-15 yaşındaki çocuklar hakkında geçen sene itibarıyla yaklaşık 40 bin dava açıldığını hatırlatarak, şunları kaydetti:

"Bazı ağır suçlar hariç olmak üzere 15 yaşından küçük çocukların ilk defa işledikleri fiiller soruşturmaya ve kovuşturmaya konu edilmeden çocuklara özgü koruma mekanizmaları içerisinde değerlendirilecektir. Bu tür çocukların durumlarının sosyal tedbirlerle takip edilmesi kendilerine daha iyi bir gelecek kurma şanslarını da güçlendirecektir. Mevcut uygulamada kamu davasının açılmasının ertelenmesi, yetişkinler ve çocukları için aynı hükümlere tabiidir. Bu uygulamanın çocuklara yönelik kısmı genişletilecektir. Ayrıca çocuklar hakkındaki davaların ilk derece yargılamalarıyla istinaf ve temyiz incelemeleri öncelikli olarak yapılacaktır. Şiddet içermeyen bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarının elektronik izleme merkezi aracılığıyla evde infazına imkan tanınacaktır. Bu durum bir yandan sosyal fayda sağlarken diğer yandan ceza infaz kurumlarının maliyetlerinde tasarruf yapılmasını temin edecektir."

"Hukuk yargılaması ile idari yargılamanın sadeleştirilmesi"

Yargı Reformu Stratejisi Belgesi'nde sekizinci amaç başlığının "Hukuk yargılaması ile idari yargılamanın sadeleştirilmesi ve etkinliğinin artırılması" olduğuna değinen Erdoğan, özellikle küçük miktarlı talep ve davalarda basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usülü ile çözüm yoluna gidileceğini anlattı.

Erdoğan, bu konuyla ilgili AB Konseyi'nin de tavsiye kararının bulunduğunu hatırlatarak, "Diğer ülkelerdeki uygulamalarda incelenerek yeni bir usul ihdas edilecektir. Mal varlığı haklarına ilişkin küçük miktarlı talep ve davalarda yazılı ya da sözlü yargılama usullerine benzer yöntemler kullanılacaktır. Bunun için uyuşmazlığın basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usulü içerisinde çözümlenebilmesine yönelik bir yargılama usulü ihdas edilecektir." diye konuştu.

Yargı harçlarının hesaplanmasında karışıklıklar olduğunu ve mahkemelerin iş yükününün ciddi bir şekilde arttığını vurgulayan Erdoğan, verimliliğin artırılması ve yargılamaların hızlandırılması için yargı harçlarında da basit ve sadelik sağlayacak düzenlemeler yapılacağını aktardı.

Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti:

"Çocukla kişisel ilişki kurulması yönündeki mahkeme kararlarının icra müdürlükleri vasıtasıyla infaz edilmesi ciddi sorunlara yol açıyor. Bu yöntem çocuğun sosyal ve psikolojik yapısını bozmanın yanında mahşeri vicdanı sızlatan görüntülere de sebebiyet verebiliyor. Çocukla şahsi münasebet kurulmasına yönelik kararların infazında daha insani ve çocuğa uygun yöntemler geliştirilecektir. Bu kapsamda Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı ortak bir birim kuracaktır. Bu birim vasıtasıyla çocukla ilgili kararların icra edilmesi hem masrafları azaltacak hem de çocuğun menfaatlerini gözetecek bir yöntem olacaktır."

Noterliğin bir kariyer mesleği haline dönüşeceğini, sayılarının artacağının bilgisini veren Erdoğan, şunları kaydetti:

"Ülkemizde 1931 noterlik bulunmaktadır. Geçtiğimiz 17 yılda noterliklerin sayısı yüzde 56 oranında artmıştır. Sayının artması vatandaşların işlerini kolaylaştırmıştır. Yeni noterlikler Türkiye Noterler Birliği'nin görüşü alınarak Adalet Bakanlığı tarafından açılıyor. Her asliye hukuk mahkemesinin yargı çevresinde bir noterlik kurulması zorunlu hale geliyor. Bazı çekişmesiz yargı işlerinin noterlikler tarafından da yapılabilmesine imkan sağlanarak bu kurumun daha işlevsel hale gelmesi temin edilecektir. Yargının iş yükünü azaltacak şekilde tevdi mahalli tayini, iddet müddetinin kaldırılması, vasiyetnamenin açılması, mirasçı atama belgesinin verilmesi, mirasın reddi beyanının tespit edilmesi ve delil tespiti talepleri gibi işlerin noterlikler tarafından yürütülmesini hedefliyoruz."

"Uyuşmazlıkların derinleşmeden çözülmesine imkan sağlayacak"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yargı Reformu Stratejisi'nin 9'uncu ve son amaç başlığının "Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemlerinin Yaygınlaştırılması" olduğu ve bunun için cezada uzlaştırmanın kapsamının genişletileceğini aktardı.

Uzlaşmanın, şikayete bağlı suçların ve kanunda öngörülen diğer bazı suçlar için düzenlediğini bildiren Erdoğan, geçen yıl uzlaşma bürolarına gönderilen dosya sayısının 380 bin, uzlaşmayla sonuçlanan dosya sayısının ise 150 bin olduğunu kaydetti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Mahkeme temelli aile arabuluculuğu uygulaması getirilecek. Şiddet içermeyen uyuşmazlıklarda aile arabuluculuğu getirilmesi, uyuşmazlıkların derinleşmeden çözülmesine imkan sağlayacaktır. Uygulama, mahkeme temelli olarak yapılandırılacaktır. Yani açılan dava hakim tarafından arabuluculara havale edilecektir. Halihazırda zorunlu arabuluculuk iş uyuşmazlıklarında ve ticari uyuşmazlıklarda uygulanıyor. Tüketici uyuşmazlıkları gibi alanlarda da arabuluculuğa başvuran dava şartı haline getirilmesi planlanıyor. Kamunun taraf olduğu davalarda ihtiyari sulh yönteminin kapsamı genişletilecektir."

Dokuz amaç başlığı altında 63 hedef ve 256 faaliyeti kapsayan Yargı Reformu Strateji Belgesi'ni özetlediklerini vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu belge, Bakanlığımızın barolardan hukuk fakültelerine, akademisyenlerden medya mensuplarına kadar geniş bir yelpazede gerçekleştirdiği istişareler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın yasal düzenleme gerektiren konularının muhatabı Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. İdari tasarruf gerektiren konularının muhatabı da Cumhurbaşkanlığı, Adalet Bakanlığı ve diğer ilgili kurumlardır. Amacımız milletimizin adalet duygusunu güçlendirecek, beklentilerine cevap verecek, vicdanları mutmain ve hukuka güveni tahkim edecek bir yargı uygulamasını hayata geçirmektir. Bunu da hem kendi medeniyetimize olan bağlılığımızı koruyacak hem de günümüz dünyasının uygulamalarıyla uyumlu olacak bir yaklaşımla gerçekleştirmemiz gerekiyor. Sizlerle paylaştığımız Yargı Reformu Strateji Belgesi'nin bu doğrultuda atılmış önemli bir adım olduğuna inanıyorum. Bu belgede yer alan hususların kanun veya diğer düzenlemeler vasıtasıyla hayata geçirilmesi aşamalarında da sizlerin özellikle katkılarını almayı sürdüreceğiz."


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html