BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Pkk-Pyd sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Pkk-Pyd sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Kasım 2019 Çarşamba

PKK/PYD ile mücadele bağlamında Türkiye'nin Rusya ve ABD ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur.



Suriye iç savaşı yerel, bölgesel ve küresel birçok aktörü farklı gündemlerle küçük bir jeopolitik alanda bir araya getirerek devletler ile devletler, devletler ile devlet dışı aktörler arasındaki münasebetleri karmaşıklaştırdı. Devletlerin devlet dışı aktörlerle ilişki geliştirmeyi tercih ettiği Suriye çatışma çevresinde, geleneksel devlet-devlet ilişkileri düzensizleşerek çatışma dinamiklerinin de derinleşmesine neden oldu. Türkiye de derinleşen çatışma dinamiklerinden bir kısmının doğrudan muhatabı olarak, zaman zaman tek taraflı inisiyatiflerle, maruz kaldığı terör tehditlerine müdahale etti. Türkiye-PKK/PYD çatışması ve Türkiye-DEAŞ çatışması bu dinamiklerden sadece ikisi. Türkiye’nin Suriye’deki çatışma iklimine sürüklenmesinde ABD ve Rusya’nın rolü ise genel olarak bu devletlerin PKK/PYD ile açık ve kapalı etkileşimiyle belirginleşti.
PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.
PKK/PYD’ye yükledikleri anlam bakımından farklar bulunmasına rağmen, her iki ülkenin de, Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit olarak gördüğü bu örgütü aktörleştirme, topraklaştırma ve araçsallaştırmaları bakımından benzer yaklaşımlar sergiledikleri ve Suriye’deki çatışma denkleminde diğer aktörlere karşı müzakere veya tehdit unsuru olarak kullandıkları birçok durumda görüldü. Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur. PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.

Barış Pınarı harekâtı ve değişen koşullar

ABD ile yürütülen müzakerelerin sahada işe yaramaması üzerine Türkiye’nin 9 Ekim tarihinde tek taraflı olarak başlattığı Barış Pınarı harekâtı, ABD ve Rusya ile daha az koordinasyonla belirli bir alanın terör örgütünden tamamen temizlenmesini hedefleyerek icra edilmiştir. Bu anlamda, Barış Pınarı harekâtı tek taraflılık ve minimum koordinasyon bakımından Fırat Kalkanı harekâtıyla, belirli bir alanının terör örgütünden temizlenmesi bakımından ise Zeytin Dalı harekâtının koşul ve hedefleriyle benzerlikler göstermiştir. Barış Pınarı harekâtını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’ndan ayıran temel farklardan biri de harekâtı icra eden Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) sahip olduğu harbe hazırlık kapasitesiydi. Bu kapasite, harekâtın temposundan ve elde ettiği askeri ve siyasi sonuçlardan da anlaşıldı. Harekâtın oluşturduğu durum, PKK/PYD’nin (ABD’ye rağmen) Fırat nehrinin doğusunda "dokunulabilir" olduğunu göstermiş, örgütün kontrol ettiği topraklardan bir kısmını kaybetmesini sağlamış, daha da önemlisi PKK/PYD’nin açık devlet desteği olmaksızın hayatta kalamayacağını göstermiştir.
Bu sonuçların Türkiye açısından taktik kazanım anlamında değeri şüphesiz ki büyüktür. Fakat harekât sonuç olarak ABD askerlerinin Türkiye sınırına yakın belirli bölgelerden çekilmesini sağlasa da, aynı bölgelere Rus silahlı kuvvetleri unsurlarının yerleşmesine de olanak sağlamıştır. Bu bakımdan, harekât öncesindeki duruma kıyasla değişiklik, PKK/PYD’nin belirli bölgelerde artık ABD değil Rusya tarafından himaye ediliyor olmasıdır. Bu durum, örgütün durumsal bağışıklığında bir sendroma neden olsa da PKK/PYD’nin pragmatik angajmanlarının, süreci örgüt lehine sonuçlandırma riski de mevcut. Bu noktada Türkiye için yönetilmesi gereken durum, PKK/PYD’nin Rusya’dan ne istediği değil, Rusya’nın PKK/PYD’yi nasıl ve neye dönüştüreceğidir. Her iki şekilde de Rusya-PKK/PYD ilişkisinin uzun dönemli olması beklenmelidir.
Öte yandan, Barış Pınarı harekâtı sürecinde ve sonrasında ABD silahlı kuvvetleri unsurlarının Fırat nehrinin doğusundaki Rumeylan ve Deyrizor hattında Suriye-Irak sınırı boyundaki askeri üslerden bir kısmına tekrar dönmesini müteakip, ABD-PKK/PYD münasebetinin kalıcı bir şekilde devam edeceğine dair önemli göstergeler bulunuyor. Bunlara ek olarak, Barış Pınarı harekâtının sonuçlarından bir diğeri, Türkiye’nin PKK/PYD diasporasıyla ABD ve Avrupa’da da mücadele etmesi gerektiği gerçeğidir.
O halde özetle, harekâtın taktik kazanımlarının yanı sıra Türkiye, PKK/PYD ile mücadele alanını ABD himayesindeki PKK/PYD ile mücadele, Rusya himayesindeki PKK/PYD ile mücadele ve PKK/PYD diasporasıyla mücadele şeklinde boyutlandırmıştır.

Türkiye’nin PKK/PYD eksenli ABD ve Rusya ilişkilerindeki süreç yönetimi ve sınamalar

Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri, Suriye’deki tecrübeler üzerinden müzakere, koordinasyon ve işbirliği alanlarında kıyas edildiğinde, bundan sonra nasıl ilerleyeceğine dair ipuçları sunmaktadır. Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya’yla müzakerelerde belirleyici bir rol oynadığı, müzakerelerdeki etkinliğini de liderler seviyesindeki diplomasiyle sağladığı görülüyor. Rusya ile yürütülen Astana-Soçi müzakerelerinin, uzlaşıya varılabilmesi bakımından, ABD ile yürütülen Menbiç müzakerelerine üstünlük sağladığı görülmüştür. Aynı zamanda her iki ülkeyle sürdürülen, Fırat nehrinin doğusundaki güvenli bölge müzakerelerinde de, Rusya ile yapılan görüşmelerde, ABD ile yürütülenlere göre daha çabuk uzlaşı sağlanmıştır. ABD ile yürütülen müzakerelerin uzlaşıyla sonlanamamasındaki temel sebebinin ABD’deki güvenlik bürokrasisindeki direnç olduğu görülmüştür.
Türkiye’nin ABD ve Rusya ile yürüttüğü koordinasyon süreçlerinde de, Rusya’nın ABD’ye oranla daha pratik davrandığı dikkat çekmektedir. Muhaliflerin 2018 yılında Doğu Guta’dan İdlib’e çekilme sürecindeki Türkiye-Rusya koordinasyonuna benzer bir uygulama, Türkiye-ABD ekseninde hiçbir alanda görülmemiştir.
Öte yandan, Fırat Kalkanı harekâtı sırasında, harekâtın Dâbık’ın güneyine doğru ilerlemeye başlamasıyla birlikte hem ABD hem de Rusya ile askeri koordinasyon problemleri yaşanmıştır. ABD ile Suriye’de sürdürülemeyen askeri işbirliğinin yerini de güçlenerek devam eden Türk-Rus işbirliği almaktadır. Rusya ile yürütülen İdlib’deki gözlem noktaları uygulamaları ile Fırat’ın doğusundaki ortak kara devriyeleri, etkinlik sorunlarına rağmen sahada, ABD’nin ortaya koyduğu “Güvenlik Mekanizması” uygulamasından daha net fiili durumlar yaratabilmiştir.
Bütün bunlarla birlikte, Türkiye için ABD ile Suriye’deki ilişkilerin güvensiz ve çekişmeli bir şekilde devam edeceği, Rusya ile olan ilişkilerin de taktiksel olumlayıcılıkla sınırlı kalabileceği değerlendirilebilir. ABD ile ilişkilerin güvensizliğini, Rusya’yla ilişkilerin de sınırlılığını belirleyen temel gerekçe, ABD’nin PKK/PYD ile devam eden askeri-siyasi angajmanı, bunun yanında Rusya’nın PKK/PYD’ye duyduğu potansiyel ilgidir. Her iki ülkeyle süregiden ilişkiler açısından bakıldığında, Türkiye’nin PKK/PYD mücadelesinde yöntem bağlamında duyduğu temel ihtiyaç da ortaya çıkmaktadır. ABD güdümlü PKK/PYD ile mücadele sadece Türkiye ve Irak’ta değil, Suriye’de de ayrılıkçı terörle mücadele paradigmaları gerektirecekken, Rusya güdümlü bir PKK/PYD Suriye’ye iliştirileceğinden, tıpkı Hafız Esed döneminde olduğu gibi entegre terörle mücadele paradigmalarını zorunlu kılacaktır.

ABD’nin PKK/PYD merkezli politikası

ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahadaki durumu PKK/PYD, Rusya ve Suriye rejimi için muğlaklaştırırken, Türkiye’nin PKK/PYD’ye karşı Fırat nehrinin doğusundaki Re’sülayn ve Tel Abyad arasında sınırlı bir harekât başlatmasının da önünü açmıştı. Böylelikle Türkiye’nin güvenli bölge talebi ABD tarafında dolaylı da olsa karşılık bulmuştu. ABD Türkiye’nin güvenli bölge talebiyle PKK/PYD’nin hayatta kalma talebi arasında, seri halde tutarsız politikalar izleyerek, önce Suriye’nin kuzeydoğusundan çekildiğini, sonra da bu bölgeye tekrar döndüğünü açıklamıştı. ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çekilirken, güvenli bölge konusunda Türkiye’yi Rusya ile baş başa bırakıp, bir şekilde sorumluluktan da uzaklaşmış oldu. Suriye’nin kuzeydoğusuna tekrar döndüğünü ilan etmekle de, PKK/PYD’nin hayatta kalabilmesini sağlamak adına, PKK/PYD’nin sosyolojik zeminin bulunmadığı bir alanda bu örgüte bir yaşam alanı vaadinde bulundu. ABD böylelikle, Türkiye’ye karşı kuzeyden güneye iki farklı PKK/PYD kuşağı oluşturma çabası içine girdi. Kuzeydeki kuşak Rusya ile varılan mutabakat çerçevesindeki güvenli bölge sınırlarıyla belirlenmiş Rusya güdümlü PKK/PYD kuşağı, ikincisi de güvenli bölgenin de güneyindeki ABD güdümlü PKK/PYD kuşağıdır. ABD kendi güdümündeki PKK/PYD’yi Türkiye sınırından uzaklaştırarak bu örgütü TSK’nın menzilinin de dışına çıkartmayı hedefliyor. Böylece Türkiye sınırına yakın riskli PKK/PYD kuşağını Rusya’ya bırakıyor. ABD’nin Suriye-Irak sınırı boyunca, kuzeyden güneye, Fişhabur, Rabia ve Bukemal bölgelerindeki sınır kapılarını da PKK/PYD kontrolünde bulunduracağı değerlendirilebilir. Bu bağlamda, ABD açısından Irak ve Suriye arasındaki PKK/PYD geçişkenliği devam ederek örgütün transnasyonal tehdit kabiliyeti de muhafaza edilmiş olacaktır.

Rusya’nın PKK/PYD merkezli politikası

Türkiye ve Rusya arasındaki taktik işbirliği Suriye’de iki temel duruma evrilmek üzeredir. Bunlardan birincisi İdlib-Fırat'ın doğusu ekseninde bağlamsal bir denkleme tekabül ederken, ikincisi ise Türkiye’nin terörle mücadelesinde yeni problem alanlarıdır. Bilindiği gibi, şimdiye kadar Türkiye, İdlib’deki radikal ve ılımlı muhaliflerin ayrıştırılması ve dönüştürülmesi konusunda Rusya tarafından sorumlu muhatap olarak görüldü. Türkiye bu süreçte kısmen başarılı oldu; fakat İdlib’deki temel radikal grupların genel muhalif kütleden ayıklamasının da mümkün olmadığı geçtiğimiz birkaç yılda görüldü. Bu bakımdan, Rusya’nın Fırat'ın doğusuna girişiyle PKK/PYD üzerinde bir etki yarattığı görülmekle birlikte, Türkiye’nin, Rusya’nın bu etkisini PKK/PYD’yi yerel Kürt nüfustan ayrıştırmak için kullanmasını talep etmesi beklenebilir. Bu anlamda, İdlib’deki radikaller ile Fırat nehrinin doğusundaki PKK/PYD’lilerin ayrıştırılması için, Türkiye ve Rusya arasında bir mütekabiliyet bağlamı oluşmaktadır. Fakat Rusya’nın PKK/PYD’yi ayrıştırma sürecini arzulu bir şekilde yürütmesini beklemek yanıltıcı olabilir.
Öte yandan, Rusya’nın Fırat nehrinin doğusundaki varlığını yavaş yavaş arttırırken, Kamışlı’daki hava üssünü hava savunma sistemleri ve muharip hava kuvveti unsurlarıyla kuvvetlendirip, Türkiye sınırına paralel olacak şekilde, Suriye’nin kuzeydoğundaki hava sahasının kontrolünü ele geçirmesi de beklenebilir. Böylelikle Rusya’nın sadece Suriye’nin kuzeydoğusunda değil, Irak’ın kuzeybatısındaki hava sahasında da rezerv bulunduracağı düşünülebilir. Rusya’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki hava sahası kontrolü, Türkiye’nin bu bölgede PKK/PYD’ye yönelik terörle mücadelesine olumsuz tesir edebilecektir. Hatta Türkiye’nin Irak’ın kuzeybatısındaki Sincar ve Karacak gibi bölgelere düzenleyeceği hava harekâtlarında da Rusya’nın sınırlayıcı bir tehdit olabileceği değerlendirilebilir. Bu bakımdan, Zeytin Dalı harekâtıyla birlikte Suriye’de gelişen Türkiye-Rusya işbirliğinin, İdlib-Fırat'ın doğusu denklemi ve Türkiye’nin PKK/PYD terörüyle mücadele ekseninde, mütekabiliyet ve samimiyet sınamalarının yapılacağı yeni bir aşamasının başladığı da söylenebilir.
Barış Pınarı harekâtının ortaya koyduğu sonuç, Türkiye’nin Suriye’de ABD ve Rusya’yı dengeleme siyasetinin son bulacağına işaret ederken, iki ülkenin de PKK/PYD’ye atfettiği önemde bir azalma görülmemektedir. Suriye’nin kuzeydoğusunda, Türkiye sınırında, kuzeyden güneye Rusya-ABD tandeminde PKK/PYD varlığı devam etmektedir. PKK ile mücadele fiziki anlamda bu tandeme göre pozisyonlanarak derinleştirilmeli, buna göre de yeni mücadele paradigmaları bulunmalıdır. Harekât sonrası meydana gelen koşullar Türk-Rus, Türk-Amerikan ilişkilerinin kendi mecralarında denge ve önleme yöntemleri geliştireceği yeni bir döneme girileceğini göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin, PKK/PYD’nin bu ülkelerle olan ilişkiye tahakküm etmesinin önüne geçmek için ayrıca gayret göstermesi gerekmektedir. Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri sadece PKK/PYD ile mücadele alanına indirgenmemeli, enerji, ticaret ve güvenlik alanlarındaki karşılıklı bağımlılık paradigmalarının değişmesi engellenmelidir.




18 Ocak 2018 Perşembe

ABD'NİN HAMLELERİNE TÜRKİYE NASIL YANIT VERECEK?


Tamer Ashraf
ABD'nin Suriye'nin Fırat Nehri'nin doğu yakasında 30 bin kişilik sözde ordu kurması planı Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerinin giderek daha fazla sorun haline dönüşeceğini gün yüzüne çıkardı.

Suriye krizine başlangıçta eğit donat programını hayata geçirerek meşru muhalefeti desteklemek üzere dahil olan ABD, sonraki aşamalarda IŞİD'in ortaya çıkmasıyla var olan tüm dikkatini bu terör örgütü üzerine yoğunlaştıracağı ifade edilmişti.

Bu kapsamda son derece yanlış bir karar alarak PKK terör örgütünün Suriye uzantısı olan PYD'yi silahlandırmaya koyulan ABD, çabalarının yalnızca IŞİD'le mücadele çerçevesinde sınırlı kalacağını söylemişti.
Türkiye'nin haklı ve meşru itirazlarına rağmen PKK/PYD'yi silahlandırmayı sürdüren ABD, bu terör örgütüne sayısı nihai aşamada 5 bini bulan tırlarla yardımda bulundu.
Verilen silahların kapsamının IŞİD'le mücadeleyi aştığı gerçeği bir yana dursun, IŞİD ve PKK/PYD arasındaki kirli işbirliğinin son örneğinin Rakka'daki IŞİD'lilerin kolaylıkla şehri PKK/PYD'ye bırakmasının ortaya çıkardığı gerçekler, Washington'un Suriye'de bulunma amacının IŞİD'le mücadele kılıfı altında başkaca emellerinin olduğunu ortaya çıkardı.
Böylelikle Suriye'de 12 askeri üs inşa ederken sayıları binleri bulan ABD askeri, PKK/PYD'nin Suriye'nin topraklarının yaklaşık olarak dörtte birini işgal etmelerini sağladı.
Suriye'nin en önemli barajları, petrol ve doğalgaz yatakları da aynı dönem içerisinde PKK/PYD terör örgütünün kontrolüne bırakıldı.
Suriye'deki varlığını IŞİD'le mücadele tamamlanıncaya kadar sürdüreceğini iddia eden ABD'nin, bu terör örgütünün bitme aşamasına gelmesine rağmen, Suriye'den çekilmeyeceğini ilan etmesine paralel olarak PKK/PYD'ye ordu kurdurma girişimini hayata geçirmesi bölgesel planlarını gün yüzüne çıkarmıştır.
PKK/PYD'ye verilen silahların geri alınacağı sözünü Türkiye'ye veren ABD, mevcut durumda bir çırpıda bu sözünden de caymış, Türkiye'ye karşı samimi olmadığını göstermiş ve PKK/PYD ile sürdürdüğü işbirliğinin kapsamını genişletme isteğinde olduğunu ilan etmiştir.
Geride bıraktığımız günlerde "Sınır Güvenlik Gücü" kurulması amacıyla IŞİD'le Mücadele Koalisyonu'nun yeni bir eylem içerisine gireceğini ve bu sözde birliklerin Suriye'deki Fırat Nehri'nin doğusunda kalan Türkiye-Irak sınırında konuşlandırılacağını, koalisyonun ABD'li sözcüsü duyurdu.
ABD böylesi bir planı IŞİD'le Mücadele Koalisyonu kapsamında hayata geçireceğini söylerken, koalisyonun bir üyesi olan ve IŞİD'le mücadelede koalisyondaki her ülkeden daha fazla bedel ödeyip, mücadelesi daha fazla olan Türkiye'nin yaşananlardan haberi bulunmuyor.
Bu gerçeklikte ABD'nin IŞİD'le mücadeleyi bahane gösterip, istismar ederek bölgesel projelerini hayata geçirebilmek amacıyla bir paravan olarak kullandığı sonucunu doğuruyor.
Diğer yandan PKK/PYD'ye Suriye'nin bir bölgesinde ordu kurdurulması çabaları, ABD nazarında Suriye'nin bölünmek istendiği gerçeğini karşımıza kesin bir şekilde yeniden getirmiştir.
Suriye'nin normalleşmesi gibi bir isteği ve arzusu olanların böylesi bir yola girmeyecekleri en basit çalışmalarda dahi sonuç olarak değerlendirilecekken, ABD, PKK/PYD'nin kontrol sahasını elinde tutmasıyla birlikte, aynı sahalara yönelik önümüzdeki yakın süreçte diplomatik faaliyetlerini de hızlandıracağını şimdiden karşımıza getiriyor.
Nitekim Ortadoğu'da ABD'nin yakın müttefiklerinden olan Suudi Arabistan'ın Londra merkezli gazetesi Şark El Awsat, 9 Ocak 2018 tarihinde yayınladığı bir haberinde, ABD'nin Suriye'de YPG tarafından kontrol edilen bölgeleri diplomatik olarak tanımaya hazırlandığını söylemiştir.
Haberde ayrıca ABD Savunma Bakanı Mattis'in daha önceden Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı, PKK/PYD terör örgütüne karşı herhangi bir operasyon düzenlememesi konusunda yaptığı uyarıya yer verilmiş ve "Bu bir hata olur" sözleriyle beraber sunulmuştur.
ABD'nin şimdilik Suriye merkezli görünen PKK/PYD'ye ordu kurdurma ve akabinde diplomatik olarak tanıma girişimlerinin sonraki aşamalarında Türkiye ve Irak'ın da hedef olacağı gerçeğini şüphe yahut tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde gündeme getirmektedir.
Kaldı ki PKK/PYD'ye kurdurulması için çalışmalarına başlatılan sözde ordunun Türkiye ve Irak sınırında konuşlandırılacağının ilan edilmesi bunun açık bir göstergesidir.
Aynı çabaların Fırat Nehri'nin batısında da sürdürüleceğinden kimsenin herhangi bir şüphesi olmamalıdır.
Zira Menbiç'in PKK/PYD tarafından alınmasından önce Türkiye'ye ABD'nin, bu yerleşim yerinin IŞİD'ten temizlendikten sonra PKK/PYD'li teröristlerin bölgeyi boşaltacağına dair verdikleri açık sözlerinin tutulmaması bir yana, ABD'nin buradaki PKK/PYD'li teröristleri koruma altına alması Akdeniz'e uzanacak koridor kurulması gayretlerini o günlerden karşımıza çıkarmıştı.
ABD'nin yaptığı silah yardımlarının Afrin'e geçişine göz yumması ve Fırat Kalkanı Harekâtı'nda Washington'un ısrarla El Bab'ın kapsam dışında tutulmasına yönelik tutumu da göz önüne alındığında koridor hesaplarının en başından bu yana ABD'de var olduğuna dair kuşkuların gerçeğe dönmesine yol açıyor.
ABD'nin Suriye politikasının herhangi bir başlığının dahi Türkiye ile uyuştuğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Hatta ABD yönetimi aynı politikaları çerçevesinde Türkiye'nin de zarar görmesini göz önünde bulundurarak mevcut adımları atmaktan geri durmamaktadır.
Bu konunun ABD Senatosu'nda gerek Suriye, gerekse Ortadoğu kapsamında yapılan bazı oturumlarda dahi konuşuluyor oluşu da meselenin açık olan diğer tezahürüdür.
Yaptığı hatalardan dönmeyen ABD yönetimi, kendisine yakın bir müttefik olan Türkiye'yi artık kesin bir şekilde kaybetmek üzeredir.
Çünkü Suriye bahsinde ABD'nin izlediği politikalardan dolayı ortaya çıkan gelişmelerin tümü Türkiye'nin milli güvenliğini tehdit edecek seviyeyi çoktan aşmıştır.
Türkiye bu şartlar altında Suriye politikasında ABD'den uzaklaşması bir yana ABD'yi karşısına alacak adımları atmaktan geri durmayacaktır, durması da zaten asla ve kata düşünülemeyecektir.
Kuşku yok ki atılması gereken adımların ilk başında Afrin ve Menbiç'teki PKK/PYD'li teröristlerin temizlenmesi gelmektedir.
Bu kapsamda Esad rejimi, İran ve Rusya'nın da Türkiye ile giderek daha fazla örtüşen görüşleri mevcuttur ki bu da Suriye siyasetinde atılacak adımlarla alakalı zorlaştırıcı diğer faktörlerin ortadan kalkmasına olanak sağlayabilecektir.
Özellikle Menbiç'te PKK/PYD'li teröristlerin gerçekleştirdiği zulümden bıkan Suriyelilerin neredeyse her gün PKK/PYD'yi açıktan protesto etmeleri Türkiye'nin Suriyeli muhalif güçlerle gerçekleştireceği olası operasyonun başarı yüzdesini şimdiden en tepeye kadar çıkarmaktadır.
Diğer yandan Suriye ve Irak sınırının da kontrol altına alınarak bu iki ülkenin kuzey bölgesinde PKK/PYD'nin oluşturmaya çalıştığı bağlantının kesilmesi de Türkiye'nin zorunlulukları arasındadır.
Bu çerçevede Irak merkezi hükümetiyle daha önceden planlanan yeni sınır kapısının açılması çabalarına hız verilmeli, Ovaköy üzerinden açılacak kapıyla oluşacak güzergâh üzerindeki emniyet sağlanmalıdır.
Böylelikle PKK'nın Kandil ve Sincar bağlantısıyla beraber Irak-Suriye hattı da kesilecek ve ABD'nin bu terör örgütüne yaptığı silah yardımlarının ulaştırılması kontrol altına alınmış olacaktır.
Bu adımlar atıldıktan sonra sıranın Suriye'deki Fırat Nehri'nin doğusunda kalan PKK/PYD kontrolündeki alanlara gelmesinin önünde herhangi bir engel kalmayacak, Türkiye etkin gücünü kullanarak PKK/PYD'nin hâkimiyetine son verecek koşulları elde etmiş olacaktır.

ABD'NİN HAMLELERİNE TÜRKİYE NASIL YANIT VERECEK?

KÖŞE YAZILARI / 2018-01-17 08:56:51  İSMAİL ÖZDEMİR-ORTADOĞU GAZETESİ

31 Temmuz 2017 Pazartesi

ABD'DEN TERÖRİSTLERE TAM DESDEK

Türkiye'nin bütün uyarılarına rağmen ABD, terör örgütü PKK/PYD'ye DEAŞ ile mücadele adı altında askeri araç gereçle mühimmat içeren 100 TIR daha gönderdi. ÖNCEKİ  gece  askeri araç gereç ve mühimmat taşıyan 100 TIR'ın, Irak sınırından geçerek Suriye'de  örgüt kontrolündeki Haseke'ye girdiği belirtildi. Konvoyda, ABD ordusunun kullandığı yüksek hareket kabiliyetli zırhlı "Hummer" lar, 4x4 jipler ile vinçler dikkati çekti.  ABD'nin PKK/PYD'ye Nisan 2016'dan bu yana askeri yardımda bulunduğu biliniyor. 
ABD'nin, Suriye'de terör örgütü PKK/PYD'ye, DEAŞ'la mücadele gerekçesiyle askeri yardımları devam ediyor. Dün 100 TIR, Rakka'nın kuzeyindeki örgüt unsurlarına gönderildi.
Haseke'deki AA muhabiri, önceki  gece saatlerinde askeri araç gereç ve mühimmat taşıyan 100 TIR'ın, Irak sınırından geçerek örgüt kontrolündeki Haseke'ye girdiğini bildirdi.
Konvoyda, ABD ordusunun kullandığı yüksek hareket kabiliyetli zırhlı  "Hummer" lar, 4x4 jipler ile vinçler dikkati çekti.
BU İLK DEĞİL
Ayrıca 5 Haziran'da 60, 12 Haziran'da 20, 16 Haziran'da 50 ve 21 ile 26 Haziran'da toplam 120, 5 Temmuz'da 82, 9 Temmuz'da 102, 13 Temmuz'da 95, 17 Temmuz'da 100, 22 Temmuz'da 100, 27 Temmuz'da 80 olmak üzere 809 TIR, PKK/PYD bölgesine teslimat yapmıştı.
AA muhabirinin ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'dan edindiği belgede, Suriye'de PKK/PYD'nin de içinde olduğu gruplara verilecek silahlar listesinde, 12 bin Kalaşnikof marka tüfek, 6 bin makineli tüfek ve 3 bin 500 ağır makineli tüfeğin yanı sıra 3 bin Amerikan yapımı RPG-7 ve bin Amerikan yapımı AT-4 veya Rus yapımı SPG-9 tanksavarın da yer aldığı görülüyor.
Belgede ayrıca aynı kapsamda değişik kalibreye sahip 235 havan topu, 100 keskin nişancı tüfeği, 450 PV-7 tipi gece görüş dürbünü ve 150 kızılötesi lazer aydınlatıcı dürbünün terör örgütüne ulaşacağı bilgisi yer alıyor.
ABD'nin öncülük ettiği Birleşik Görev Gücü Doğal Kararlılık Operasyonu, Rakka kent merkezine yönelik operasyonunun 6 Haziran itibarıyla başladığını duyurmuştu ancak ABD'nin PKK/PYD'ye Nisan 2016'dan bu yana askeri yardımda bulunduğu biliniyor.
Suriye'de 10 noktada PKK/PYD'ye ABD desteği
ABD, Suriye'de terör örgütü PKK/PYD bölgesinde, iki hava üssü dışında 8 adet askeri noktaya sahip.
ABD, Suriye'de müttefik olarak nitelediği terör örgütü PKK/PYD'nin kontrolündeki bölgelerde iki hava üssü ve 8 askeri noktada özel birlikler ve ekipman bulunduruyor. ABD özel kuvvetleri, örgüte, DEAŞ karşıtı operasyonlarında destek verirken, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerine karşı da onlara koruma sağlıyor.
ABD, PKK/PYD'nin kontrolündeki Haseke ilinin kuzeydoğusunda yer alan Rümeylan ilçesinde Ekim 2015'te, Kobani'nin (Ayn el-Arab) güneyindeki Harab Işk köyünde de Mart 2016'da hava üsleri kurmuştu.
Rümeylan, kargo uçaklarının da inebileceği büyüklükteyken, Harab Işk'ı yalnızca askeri helikopterler kullanabiliyor.
ABD'nin Nisan 2016'dan bu yana PKK/PYD bölgesine yaptığı askeri sevkiyatın bir kısmı, Irak sınırından karayoluyla girerken diğer kısmı da kargo uçaklarıyla Rümeylan'a indiriliyor.
AA muhabirlerinin yerel kaynaklardan derlediği bilgilere göre, ABD iki hava üssü dışında Suriye içinde PKK/PYD işgalindeki bölgelerinde 8 adet askeri noktaya sahip.
Operasyonel noktalar, genellikle küçük ve mobilize birlikler için güvenlik gerekçesiyle "sahra tipi" şekilde, üzerine toprak yığılmış düz arazi üzerine kuruluyor.
Ekip ve ekipmanın her an harekete geçebilir şekilde beklediği sahra tipi noktaların kurulumunu tespit etmek de zor oluyor.
Bunlar dışında ABD, dönüşümü kolay fabrikalar, konut alanları ya da PKK/PYD'nin kampları gibi tespit edilmesi zor alanları da operasyonel nokta olarak kullanıyor.
ABD kuvvetleri, Suriye'nin kuzeyinde bazı alanları "girişi yasak bölge" ilan ederek operasyonel noktaların inşasını gizli tutuyor.
Bu 8 noktada, top atışı, hava saldırısı için irtibat görevlisi, askeri danışman, eğitim sorumlusu, operasyon planlama sorumlusu ve aktif çatışma içinde yer alan birlikler konuşlu bulunuyor.
Ekipman olarak da Suriye'deki iç savaşın doğasına uygun şekilde mobilizasyon kapasitesi yüksek top bataryaları, çok namlulu roketatarlar, istihbarat için çeşitli mobil ekipmanlar, hava indirme üslerinin çevre güvenliği ve genel devriye için "Stryker" zırhlı araçlar gibi araçlar yer alıyor.
Haseke'de 3 nokta
ABD'nin Suriye'deki operasyonel noktaları içinde en yenisinin Haseke ilinin kuzeyindeki Tel Beyder olduğu biliniyor.
Tel Beyder'de şimdilik PKK/PYD militanlarına DEAŞ karşıtı operasyonlarında destek vermek için yaklaşık 100 ABD özel kuvveti konuşlanmış durumda.
Haseke'nin Türkiye sınırındaki Resulayn ilçesinin güneyindeki Tel Temir beldesinin kuzeydoğusunda bulunan eski çiftlik alanında da ABD ve koalisyon bünyesindeki yabancı özel kuvvetler bulunuyor.
Haseke'nin güneyindeki Şeddadi bölgesinde, Cebse gaz ve petrol alanında, Deyrizor iline, DEAŞ'a karşı düzenlenecek operasyonlarda, PKK/PYD militanları ile iş birliği yapmak için 150 ABD özel kuvveti mevcut tutuluyor.
Münbiç'te 2 nokta
ABD, PKK/PYD'nin Ağustos 2016'da ABD yardımıyla ele geçirdiği Münbiç ilçesinde 2 operasyonel nokta kurmuş durumda.
Münbiç'in kuzeyinde, Sacu çayının batı kıyısındaki Ayn Dadat beldesinde, ABD özel kuvvetlerine ait bir operasyonel nokta yer alıyor.
Özel kuvvetlerin konuşlu olduğu Ayn Dadat'taki ekipler, kuzeyindeki, Fırat Kalkanı Harekatı'nda kurtarılan bölgede konuşlu ÖSO güçlerine karşı devriye faaliyeti yürütüyor.
Münbiç'teki diğer nokta, Ayn Dadat'ın batısındaki Uşariye beldesinde konuşlu ABD özel kuvvetleri noktası.
Buradaki birlikler, PKK/PYD'yi, ÖSO'ya karşı koruma amacıyla Sacu çayı boyunca devriye geziyor.
Rakka'nın kuzeyinde 3 nokta
Rakka'nın kuzeyindeki Kobani ilçesinin güneyinde bulunan Miştanur Tepesi, güney yükseltisinde, radyo kulesinin de bulunduğu tepede, ABD özel birliklerinin yanı sıra Fransız özel kuvvetleri de yer alıyor.
Rakka'nın kuzeyindeki bir diğer nokta da Ayn İsa beldesinin güneybatısında, "Suriye Demokratik Güçleri (SDG)" adı altındaki PKK/PYD üssü içinde de yaklaşık 200 ABD kuvveti ile 75 kadar Fransız özel kuvvetinin konuşlandığı biliniyor.
ABD, Kobani'nin güneyinde, Fırat nehrine açılan karayolunun kuzey yamacındaki Sırrin ilçesinin Sept beldesinde bir noktayı da hava indirme birimi olarak kullanıyor.
Bu hava indirme biriminden, Ayn İsa beldesinde, PKK/PYD ile ortak noktaya mühimmat sağlanıyor.
Sept beldesindeki nokta, terör örgütü DAEŞ'in telsiz, telefon irtibatlarını dinlemek, kesmek ve DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon merkezi ile iletişimi sağlamak için de kullanılıyor.
Terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca, doğuda Haseke, Rakka ilinin kuzeyi ve Halep'in doğusundaki Münbiç ile kuzeybatısındaki Afrin ve Tel Rıfat ilçelerini işgal ediyor. ABD'nin Suriye'de müttefik olarak nitelediği PKK/PYD militanları, ülke genelinde SDG adını kullanıyor.

5 Mart 2018 Pazartesi

Türkiye'nin Terörle Mücadele Kararlılığı ve Irak

Tamer Ashraf
Afrin'e yönelik olarak süren Zeytin Dalı Harekâtı sadece bölgede yer alan PKK/PYD terör yapılanmasının ortadan kaldırılması değil, Irak ve Suriye boyunca ülkemize yönelen tahdidin bir bakıma nasıl kurgulandığını ve işletildiğini de aradan geçen her gün biraz daha gösteriyor.

Afrin Suriye'nin bölünmesini arzulayan ve bu ülkenin kuzeyi boyunca devam edip Akdeniz'e ulaştırılacak PKK/PYD'ye kurdurulacak terör devletinin belki de en stratejik noktasıydı.
Zira bu terör devletinin Akdeniz'e açılması projesi Suriye topraklarından ziyade Hatay ilimizi tehdit eden ve tehdit derecesi de günden güne arttırılan bir etki yaratıyordu.

Zeytin Dalı Harekâtı böylesine sinsi bir hedefi ortadan kaldırmaya yönelik olarak icra edilirken, Afrin'in tüm terör unsurlarından temizlenmesi bölgede Türkiye'nin kendisini tehdit eden girişimlere pabuç bırakmayacağını her çevreye göstermiş oldu.

Kuşku yok ki Türkiye'ye yönelmiş bulunan terör tehdidinin alanı yalnızca Afrin'i kapsamıyor ve işimiz Afrin'le de nihayete ermeyecek.
Tam aksine PKK/PYD merkezli olarak ülkemize yönelen tehdidi bertaraf etme ve yerinde imha süreci açısından Afrin sadece başlangıçtır, arkası gelecek olan Türkiye'nin meşru ve haklı girişimlerinin ilk adımıdır.

Afrin temizlenirken, diğer sahalarda var olan PKK/PYD terör örgütü yapılanmasının varlığının ortadan kaldırılmasına yönelik atılacak adımlar üzerinde şimdiden gayretli ve kararlı bazı çalışmaların yapıldığını da görüyoruz.

Menbiç konusu bu anlamda öne çıkarken, böylesi bir süreç içerisinde ABD'nin "Menbiç'ten PKK/PYD'yi çıkaralım" önerisini getirmesi dikkatle yaklaşılması ve genel çerçevesi sağlıklı şekilde çizilmesi geren bir konu olarak değerlendirilmelidir.

Afrika gezisine çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın Ankara'ya yaptığı ziyarette kendisini kabul ettiği görüşmede malum öneriyi getirdiğini ifade ederken, sadece PKK/PYD'li teröristlerin Menbiç'teki varlığının sonlandırılması değil, Menbiç'in asli sahiplerinin evlerine dönmesi ve burayı sadece Menbiç'i onların yönetmesi gerektiği konusunda iki ülkenin beraber çalışabileceğini söylediğini ifade etmesi yerinde olmuştur.

Çünkü Menbiç'te PKK/PYD'li teröristlerin varlığı şimdiye kadar "Menbiç Askeri Konseyi" adlı, içerisinde tepeden tırnağa PKK/PYD'li teröristlerin olduğu bir oluşumca idare ediliyor, ABD'de bunu bir bahane olarak öne sürüyordu.
Tıpkı "Suriye'de PKK/PYD'yi değil Suriye Demokratik Güçleri'ni (SDG) destekliyoruz" kurnazlığında olduğu gibi Menbiç konusunda da ABD benzer bir tavır takınarak "Menbiç Askeri Konseyi" adlı yapılanmanın PKK/PYD'den farklı ve bağımsız olduğunu iddia ediyordu.

Hatta daha önce Menbiç'te PKK/PYD'li teröristlerin bulunmayacağı yönünde Türkiye'ye söz veren ABD, bu sözünü yerine getirdiğini iddia ederek Menbiç'e TSK gözlemcilerini davet etmiş, fakat TSK'nın Menbiç'te yaptığı çalışmalarda PKK/PYD'li teröristlerin yerleşimi terk etmediği belirlenmişti.

Zira PKK/PYD'li teröristler işte bu malum "Menbiç Askeri Konseyi" çatısı altında paravan bir yapılanmayla bulunuyordu.

Türkiye ve ABD'nin önümüzdeki günlerde oluşturacağı ortak çalışma grubu Menbiç ile ilgili herhangi bir uzlaşmaya varacak mı varmayacak mı göreceğiz ancak daha önceki edinilen tecrübelerin bu sefer PKK/PYD'yi isim değişiklikleri ve paravan örgütler vasıtasıyla gizlemeye yetmeyecektir.
Türkiye'nin duruşu ve talebi açık ve nettir, o da başta Menbiç olmak üzere Suriye'de IŞİD'ten temizlenen bütün alanların kontrolünün, o bölgelerin asli sahiplerine verilmesidir.

Meselesinin sorunlu yanı o kadar büyüktür ki, Suriye'de nüfusun sadece %7'si Kürtlerden oluşmakta ancak ABD, Kürtlerin asla temsilcisi dahi olmayan PKK/PYD terör örgütünü, ülkenin toplam topraklarının yaklaşık olarak dörtte birlik geniş bir alanda sözde hâkim yapı olarak meşrulaştırmak istemektedir.

Bu gerçeğin farkında olanlar ise PKK terör örgütünün Irak'ta bulunan Sincar ve Mahmur kamplarından Suriye'nin çeşitli bölgelerine şimdiye kadar çok sayıda PKK'lı teröristi ve terör örgütü sempatizanlarını yerleştirerek demografik yapıyı değiştirmeye de gayret göstermiştir.

Dikkat edilirse aynı güzergâh, PKK/PYD terör örgütüne sayıları beş bini aştığı ifade edilen tırlarla yapılan askeri yardımların sağlandığı güzergah ile aynıdır.

Dolayısıyla Türkiye açısından Suriye ve Irak arasında var olan, terör örgütünü destekleyen bu hattın kesilmesi zaruridir.

Şayet Irak ve Suriye arasında kontrol sağlanmazsa PKK/PYD'nin bölgesel hesaplarda kullanılmasını ve meşru bir yapıya taşınmasını arzu eden çevreler sürekli olarak silah yardımı yapmaya devam edecek, bölgenin nüfus dengesini değiştirmenin arayışı içerisinde olacaklardır.

Bu kapsamda Türkiye ve Irak arasında geride bıraktığımız yıl Barzani tarafından gerçekleştirilmek istenilen sözde bağımsızlık referandumundan bu yana son derece önemli temaslar gerçekleştirilirken, işbirlikleri de artırılıyor.

Başbakan Binali Yıldırım'ın, Almanya'da geçen ay yapılan Münih Güvenlik Konferansı'nda Irak Başbakanı Haydar İbadi ile görüşerek, terörle mücadelede yapılacak ortaklıkları ele aldıklarını söylemesi, Türkiye'nin terörle alakalı sadece Afrin yahut Menbiç ile sınırlı olmayan tedbirleri ve stratejiyi geliştirdiğini göstermiştir.


Aynı çerçevede geride bıraktığımız hafta Bağdat'a giden Genelkurmay Başkanı Hulisi Akar da Irak'lı mevkidaşı ile görüşmüş, terörle mücadelede iki ülkenin önemli adımlar atacağı bu görüşmeden sonra ifade edilmiştir.

Hatta Iraklı bazı kaynaklara göre Türkiye ve Irak'ın önümüzdeki yaz aylarında Kandil, Mahmur ve Sincar bölgelerinde bulunan terör kamplarına ortak operasyon düzenleyeceği belirtilmiştir.

Güvenliğin adı geçen bölgelerde sağlanmasına paralel olarak iki ülke Ovaköy'den açılarak Tel Afer-Musul-Bağdat hattında ticareti canlandıracak olan yeni bir sınır kapısının devreye alınması konusunda da bölgesel hesapların tümünü etkileyecek ve bu netice yine iki ülkeye büyük katkıları olacak başkaca olumlu getiriler sağlayacaktır.

Aynı düzlemde inşa edilecek yeni petrol nakil hattının varlığının gerekçesi ve getirisi de benzer olacaktır.

Iraklı Türkmenler açısından da nefes almalarını sağlayacak bu girişimler sonuç verdiğinde kendi ülkelerinde huzur içerisinde yaşamalarına da olanak sağlanabilecektir.

Neticede Irak ve Türkiye arasında oluşacak yeni ticari yol, bu güzergâh üzerindeki hatta öncelikli olarak refah taşıyacak, aynı hat üzerindeki bölgelerin önemi daha da artacaktır.

Türkiye ve Irak arasında yakalanan bu olumlu havanın sürmesi halinde PKK/PYD terör örgütünün Irak'taki varlığının sonlandırılacağı, dahası Fırat nehrinin doğusuna hapsedilmesi ve lojistik imkânları büyük ölçüde kesilmesi sebebiyle imhası Türkiye açısından daha kolay hale gelecektir.

14 Şubat 2018 Çarşamba

Afrin'de Gerçekte Kimlerle Savaşıyoruz?

Tamer Ashraf
Türkiye'ye yönelmiş bulunan tehditlerin ne derecede büyük bir hal aldığı Afrin'e Mehmetçiğin ayak basmasıyla beraber bir kez daha görülmüş oldu.
PKK/PYD terör örgütünün imkânlarını oldukça yüksek seviyeye ulaştırılmış olduğu, Afrin'de adım adım ilerleyen ordumuzun ortaya çıkardığı gerçeklerle beraber her yönüyle karşımızda bulunuyor.
Bu manada ortaya çıkan ilk ve kesin tespit PKK/PYD terör örgütünün, ileri nesil silah sistemleriyle donatılmış olduğudur.
Bir terör örgütünün çapını oldukça aşan seviyeye sahip füze, anti-tank füzeleri, makineli tüfekler ve daha fazlasının Afrin'deki teröristlerden ele geçirilmesi, Suriye'de IŞİD'le mücadele bahanesiyle gerçekleştirilen kirli ve sinsi oyunun asıl amacını açığa vurmuştur.
Dahası PKK/PYD terör örgütünün oluşturduğu savunma mevzilerinin yapısına bakıldığında kalınlıkları 1 metreye kadar ulaşan beton duvarlara sahip bunker tarzı yapıların varlığı ortaya çıkmaktadır ki bunlar sıradan inşaat ustalığının ötesindeki askeri bilgiye sahip olanların yapabileceği yapılardır.
Dolayısıyla PKK/PYD terör örgütüne verilen destek yalnızca silah yardımında bulunulmasıyla kalmamış, askeri danışmanlığın ileri seviyedeki "ordu" imkânlarına vardırılacak bir özellikte olması hedeflenmiştir.
Yani Afrin'de Zeytin Dalı Operasyonu kapsamında verilen mücadelede karşımızda yalnızca PKK/PYD terör örgütü bulunmamakta, sözde dost ve müttefik dediğimiz ülkelerin büyük bir çoğunluğu karşımızda terörist kıyafeti giyerek yer almaktadır.
Bu gerçekler bizlere Afrin'e yönelik icra edilen harekâtın ne derecede önemli bir anlama ve zamanlamaya sahip olduğunu kavramamız gerektiğini bir kez daha işaret ediyor.
Anlaşılan o ki Zeytin Dalı Harekâtı biraz daha geciktirilse, Mehmetçik şimdikine nazaran çok daha zorlu koşullarla karşılaşmak durumunda kalacak, Türkiye'nin çabalarının boşa düşürülmesi için dost ve müttefik görünen çevreler şimdikinden çok daha sinsi hesaplarla karşımızda bulunacaktı.

Ne var ki buna mani olunmuş, var olan tehdit daha vahim boyutlara ulaşmadan evvel doğru bir zamanlamayla TSK operasyonu başlatmıştır ve kesin sonuç alınmasına yönelik var olması gereken kararlılık en üst seviyede devam etmektedir.
Başta Fransa, Almanya ve ABD gibi ülkeler olmak üzere, Türkiye'nin Afrin'e yönelik icra ettiği harekâttan duyulan rahatsızlığın gizlenmemesi ve açığa vurulmasının ana gerekçesi de aynı ülkelerin çeşitli yollarla PKK/PYD terör örgütüne verdikleri destekten kaynaklanıyor.
Örneğin Fransa, harekâtın "işgale dönüşmesinden endişe ettiklerini" söyleyip, bununla da kalmayarak sivil kayıpların yaşandığı iddiasında bulunurken, çok değil birkaç yıl öncesinde Paris'teki Elysee Sarayı'nda PKK/PYD'li teröristleri ağırlamış olduğu gerçeğinin üzerini örtemiyor!
Dün PKK/PYD'li teröristleri Cumhurbaşkanlığı sarayında ağırlayan Fransa, bugün Zeytin Dalı Harekâtı'ndaki ilerleyişten rahatsız olduğunu her fırsatta dile getirirken, asıl niyetinin PKK/PYD'li teröristleri korumak olduğunu da elbette gizleyemiyor.
Ayrıca PKK/PYD terör örgütünün inşa ettiği beton mevzilerin ve koruganların yapımında kullanılan betonun, Fransa'ya ait Halep'te faaliyet gösteren santralden alındığına yönelik iddialar da Paris'in Zeytin Dalı Operasyonu ile ilgili olarak neden hop oturup hop kalktığının bir başka sebebini gösterir niteliktedir.
Türkiye ne çektiyse dost görünümlü işte bu ülkelerin arkasından iş çevirmesinden çekmiştir.
Yıllardan bu yana terörizme karşı verdiğimiz mücadelede yanımızda bulunmayan müttefik ülkeler, gelinen noktada aslında karşımızda olduklarını açığa çıkarmışlardır.
Özellikle ABD'nin izlediği Suriye politikası, ülkemize yönelen milli güvenlik tehditlerinin vukuu bulmasında ve etkisini artırmasında öne çıkan koşuları oluşturmuştur.
Suriye krizi başladığı günden bu yana Türkiye'ye verdiği hiçbir sözü tutmayan ABD yönetimi, IŞİD'le mücadele bahanesiyle PKK/PYD terör örgütüne hayal dahi edemeyeceği imkânları tanımıştır.
Gelinen noktada ABD'nin ana hesabı Fırat Nehri'nin doğu yakasında kalan tüm sahada ve Türkiye-Irak sınırı boyunca devam eden alanda PKK/PYD terör örgütünü nizami bir ordu olacak şekilde eğitmek, donatmak ve yapılandırmaktır.
Bu anlamda 30 bin kişilik sözde bir ordu kurulması çabasının artık gizlenmediğini biliyoruz.
ABD Savunma Bakanlığı bu hedef için 2019 yılına kadar tedavüle sokacağı bütçesinde PKK/PYD terör örgütüne eğitim ve donatım faaliyetleri için 300 milyon, "sınır güvenlik ihtiyaçları" için de 250 milyon dolar olmak üzere toplamda 550 milyon dolarlık bir kaynak ayırdığını ilan etti.
Bunu yapan ABD, diğer taraftan PKK/PYD terör örgütüne verdiği silahları geri toplayacağı yalanını defalarca kez Türkiye'ye karşı söylemekten geri durmamıştır.
Afrin'e yönelik operasyon başladığından beridir huzursuzluğunu gizlemeyen ABD'nin, Suriye ve Ortadoğu siyasetinde PKK/PYD terör örgütüne yönelik kısa vadeli olmayan hesaplarının bulunduğu gerçeği her yönüyle karşımızdadır.
Türkiye açısından elbette ok yaydan çıkmış, bıçak çoktan kemiğe dayanmıştır ve başta ABD olmak üzere müttefik görünen ülkelerin aleyhimizde yaptıkları işlerin görmezden gelinecek bir yanı kalmamıştır.
Çünkü aynı ülkelerin hepsi de PKK/PYD'ye verdikleri destek sebebiyle "dost ülke" tanımlamasının tam aksi yönünde konumlanan bir pozisyon aldıkları bizim açımızdan malumdur.
Bu saatten sonra Türkiye'nin dost-düşman ülke tanımlamasını karşı karşıya kalınan yeni şartlar gereğince yeniden yapmasının zamanı gelmiştir ve dahası bu durum bir zorunluluk halini almıştır.
İstiklal ve istikbalimizden taviz veremeyeceğimiz ortadadır.
Türkiye çok önemli bir kavşak noktasında bulunuyor ve artık eski şartların var olmadığı yeni bir döneme dair tam bağımsızlık ilkesiyle yoluna devam etmesi gerçeği ile yüzleşmek zorunda olduğunu anlamış bulunuyor.
Teröre destek veren her ülkeye, özellikle de NATO müttefiki ülkelere şimdiye kadar tanıdığımız imkânları sonlandırmamız hususunda sahada var olan gerçeklikler bizlere kesin mesaj veriyor.


Afrin'de Gerçekte Kimlerle Savaşıyoruz?

KÖŞE YAZILARI / 2018-02-14 09:05:01 İSMAİL ÖZEMİR-ORTADOĞU GAZETESİ



26 Mart 2018 Pazartesi

Uzmanların Zeytin Dalı performansı



Tamer Ashraf
Güvenlik uzmanı, akademisyen ve yorumcular, operasyonun en az altı ay süreceğini öngörüyorlardı. Hatta birçoğu Zeytin Dalı'nı Fırat Kalkanı ile mukayese ederek, daha zor ve daha uzun süreceği yorumlarını yapıyordu.
18 Mart sabahı Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde Zeytin Dalı Harekatı’nın en temel hedeflerinden birisi gerçekleşti. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu unsurları, hatırı sayılır bir dirençle karşılaşmadan Afrin’i PYD/PKK’dan temizlediler. Toplamda 58 günde Afrin’e ulaşılması ve Afrin merkezde kontrolün kolayca sağlanması, operasyonun beklenilenden erken sonuçlandığı yorumlarının yapılmasına neden oldu. Gerçekten de operasyonun ilk sinyalleri geldiğinden beri güvenlik uzmanları, akademisyenler ve yorumcular, operasyonun en az altı ay süreceğini öngörüyorlardı. Hatta birçokları Zeytin Dalı Harekatı’nı Fırat Kalkanı ile mukayese ederek, daha zor bir operasyon olacağı ve daha uzun süreceği yorumlarını yapıyordu.
Bu açıdan bakınca harekat hakkında yorum yapanlar en azından zorluk ve süre konusunda yanılmış görünüyor. Şüphesiz bu olumlu bir yanılma. Türkiye’nin bir tuzağa çekilmediği ortadayken, harekâtın daha az zorlukla, şehitle ve daha kısa sürede tamamlanmasından ancak memnun olunur. Yorumcuların bu konuda yanılması da elde edilen kazanımın yanında lafı edilecek bir şey değil. Ancak yanılmanın nedenleri üzerinde durmak geleceğe dönük fikir verici, çünkü Türkiye daha uzunca bir müddet Suriye’de ve Irak’ta askeri gücünü kullanmaya devam edecek. Dolayısıyla ileriki aşamada yapılacak operasyonların anlaşılması ve analiz edilmesi açısından Zeytin Dalı Harekatı’nın beklentilerin aksine kısa sürede ve kolayca gerçekleşmesinin üzerinde durmak gerekiyor.
Tartışmanın askeri boyutu, bu satırların yazarının uzmanlık alanının dışında. Teknik olarak sahada neler beklenilenden farklı gerçekleşti veya hangi dinamik hesap edilemedi de ortaya bu sonuç çıktı sorusunu cevap aramamız gerekiyor. Bu noktada uzmanların – ki yukarıdaki yanılgıya imza atan kişiler oluyorlar – çoğunlukla yaptıkları açıklama, PKK/PYD’nin taktik hatalarına dayanıyor. Onlara göre PYD yanlış bir karar alarak düzenli bir yapı, bir devlet gibi alan savunması yapmaya çalıştı. Yıllarca gerilla taktikleri ile savaşmış bir terör örgütünün, dünyanın hatırı sayılır düzenli ordularından birisi karşısında alan savunması yapması en büyük hatası oldu ve sonucu hızlandırdı.
Bu açıklama akla ve mantığa oldukça yatkın gelse de ortada bir başka soru var. Bu yalın gerçek operasyonun başında neden dile getirilmedi. PYD’nin gerilla taktikleri uygulayan bir terör örgütü olduğu da, düzenli orduya karşı alan savunmasında başarılı olamayacağı da, alan savunması yapmaya hazırlandığı da ilk günden bilinen gerçeklerdi. Bir sır olmayan, ortada duran bu gerçeğe rağmen, neden harekatın uzun ve zor olacağı yorumları yapıldı? Özetle bugün yapılan açıklama, yanılgıya gerekçe üretmekten ziyade, yanılgının boyutlarının gözükenden daha büyük olduğu hakkında fikir veriyor. Peki yolunda gitmeyen neydi?
Konunun “uzmanları” konuşmaya devam edecekler. Askerlik tekniği, strateji, güç dengeleri cihetinde farklı açıklamalar geliştirecekler. Ancak öyle gözüküyor ki cevabın önemli bir kısmı da algı ve iletişimde yatıyor. Tüm “bilgi birikimi”, “tecrübe”, “stratejik akıl”larına rağmen “uzman”ları yanıltan şey acaba PKK/PYD hakkında oluşturulan algı ve cari söylem olabilir mi? Üstelik uzmanlar bu türden bir algı ve söylemin varlığına işaret etmelerine rağmen – tam da işaret ettikleri- noktada bu algı ve söylemin etkisinde kalmış olabilirler mi?

Kobani miti gerçeği örttü



Afrin harekatı hakkında görüşümüzü perdeleyen önemli unsurlardan birisi “Kobani miti” oldu. Bilindiği gibi PKK/PYD’nin kontrol ettiği Ayn el-Arab bölgesine, 2014 yılında bir diğer terör örgütü olan DEAŞ tarafından yoğun bir saldırı düzenledi. DEAŞ saldırısı neticesinde, PKK/PYD bölgenin kontrolünü kaybetmeye oldukça yaklaştı. Daha sonraki aşamalarda koalisyon güçlerinin desteği ve Irak ve Suriye’deki Kürt nüfusun yaşadığı diğer bölgelerden Ayn el-Arab’a yapılan takviyeler sayesinde PKK/PYD DEAŞ’i püskürtmeyi başardı. DEAŞ’ın Ayn el-Arab saldırısını PKK/PYD çok boyutlu bir algı kampanyasına dönüştürdü. Kendisini “radikal dinci” DEAŞ karşısında savaşan “seküler” bir güç olarak takdim etti. Dahası Ayn al-Arab etrafında bir “Kobani Direnişi” miti inşa edildi. Buna göre “özgürlüklerine düşkün, aydınlanmış, eşitlikçi, demokratik” Kürtler; gerici, barbar, radikal dinci DEAŞ’e karşı kahramanca bir mücadele sergilediler. “Kobani miti”, kahramanlık vurgusuyla PKK/PYD’ye sahip olduğundan daha fazla bir “askeri güç” yüklüyordu. DEAŞ’ın Ayn el-Arab saldırısının püskürtülmesi, örgüt için sonun başlangıcı oldu. DEAŞ bölgede hızla çözülmeye başladı. Çözülme sürecinde PKK/PYD karşı saldırıya geçerek birçok bölgeyi DEAŞ’ın elinden aldı. DEAŞ karşıtı koalisyonun yoğun hava ve silah desteği ile PKK/PYD’nin DEAŞ’e karşı aldığı zaferler, “Kobani miti” etrafında kurulan “askeri üstünlük” “kahramanlık” “savaşçılık” algılarını pekiştirdi.
Öyle gözüküyor ki, “Kobani miti” PKK/PYD destekçileri açısından Zeytin Dalı Operasyonu’nda Türkiye’ye karşı motivasyon sağlamanın bir amacı olarak kullanıldığı kadar, Türkiye’nin pozisyonunu destekleyen uzmanları da kaygılandırmış. DEAŞ’ın Ayn el-Arab saldırısının ilk günlerinde, PKK/PYD’nin hızlı mağlubiyetine odaklanmak yerine, mitin de etkisiyle sonraki günlerde koalisyonun ve diğer savaşçı güçlerin desteği ile direnişine odaklanılmış. Böylece PKK/PYD’nin Afrin’de Ayn el-Arab’takine benzer bir “direniş” gösterebileceği düşünülmüş.
“Kobani miti”yle paralel olarak hesap hatası yapılan bir diğer nokta ise Suriye’de özelde PKK/PYD’nin genelde de diğer muharip unsurların askeri gücüne dair yapılan çıkarımlar. Suriye iç savaşının yıllardır devam etmesi, yerleşim yerlerinin gün aşırı el değiştirmesi, sahadaki dengelerin sık sık değişmesi savaşan güçlerin askeri kapasitesi hakkında yanlış bir algının hakim olmasına neden olmuş görünüyor. Genelde tüm diğer unsurlar, özelde ise PKK/PYD’nin yıllardır savaşan, yorgun, bitkin, askeri açıdan zayıf ve insani açıdan tükenmiş unsurlar olduğu gözardı edilerek, savaşın uzun sürmesi tarafların hanesine not edilirken “kuvvet ve tecrübe” olarak tercüme edilmişe benziyor. Özellikle PKK/PYD hakkında bu türden bir tercümenin yapılmasında, Türkiye’nin uzun yıllardır devam eden terörle mücadelesinin de payı var. Türkiye kırk yıldır terör örgütü ile mücadele etmesine rağmen, son yıllar dışarıda bırakılırsa PKK’nın askeri gücünü tam anlamı ile sıfırlayamadı. Bu tecrübe harp ve güvenlik uzmanlarının Zeytin Dalı harekatı değerlendirmelerini de etkilemiş gözüküyor. Afrin’de de Türkiye içerisindeki terörle mücadelede geçmiş yıllarda yaşananlara benzer bir sonuç alamama durumunun yaşanabileceği düşünülmüş olabilir.

Sıra dışı olma ihtiyacı ve donanım eksikliği

Zeytin Dalı harekatıyla ilgili yapılan değerlendirmelerin isabetini olumsuz etkileyen faktörlerden bir tanesi de “uzmanlık şehveti” olarak isimlendirebileceğimiz yeni, farklı, sıra dışı ve çarpıcı söz söyleme isteğidir. Üzerine konuşulan meselenin diğerlerine benzemezliği ve biricikliği arttıkça, konu hakkında yorum yapan “uzman”ın uzmanlığı da aynı ölçüde yeri doldurulamaz hale gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında tıpkı Fırat Kalkanı’nda DEAŞ’ın teknolojik açıdan üstün düzenli ordu birliklerine karşı bir varlık gösteremediği gibi Zeytin Dalı’nda da PKK/PYD’nin hatırı sayılır bir varlık gösteremeyeceğini söylemek “uzmanlık şehveti”ne ters olacaktı. Bu nedenle uzmanlar Zeytin Dalı bölgesinin coğrafi olarak Fırat Kalkanı bölgesinden, PKK/PYD’nin kapasite olarak DEAŞ’tan farklı olduğunu öne çıkartarak biricik ve benzemez bir vakayla; dolayısıyla biricik ve benzemez bir uzmanlıkla karşı karşıya olduğumuzu göstermek istediler.


Son olarak harekatı değerlendiren uzmanların hem kamuoyunun hem de kendilerinin zannettikleri kadar donanımlı olmamaları, harekat hakkında yapılan analizlerin isabetsizliğinin bir diğer nedeni olarak ön plana çıkıyor. Bu eleştiride ön plana çıkan donanım eksikliği askeri meselelere dair akademik veya tecrübi bilgi eksikliği olmaktan ziyade operasyonun planına ve işleyişine dair bir eksikliktir. Her ne kadar Zeytin Dalı harekatında Türk Silahlı Kuvvetleri soğuk savaş reflekslerinden önemli ölçüde sıyrılarak, kamuoyunu sık sık ve nitelikli bir şekilde bilgilendirerek harekatın iletişim boyutunu da eskiye nazaran önemsemiş olsa da, uzmanların nitelikli yorumlar yapmak için ihtiyaç hissettikleri bilgi akışına hiçbir zaman tam olarak erişemedikleri de bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Operasyonun gidişatı hakkında sahadan bilgi aktardığını söyleyen uzmanlar ya cephede savaşan eski silah arkadaşlarından gelen bilgi kırıntılarını takipçileri ile paylaşan emekli askerler veya sınır hattında günübirlik seyahatler gerçekleştiren akademisyenler olmuşlardır. Kişisel olmayan yapısal faktörlerden kaynaklanan bu kısıtlı bilgi akışıyla yapılan yorumlar ise neticede isabetsiz olmuştur. Harekatın hangi cephesinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’dan ne kadar askerin yer aldığı, aktif olarak kullanılan ateş gücü, harekatın ilerleme hedefleri ve hedeflerin yakalanma yüzdesi gibi analizi etkileyecek hayati konularda bilinenler, medyanın aktardığı spekülatif bilgilerden ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı kontrollü açıklamalardan (örneğin Zeytin Dalı’nın ilk gününde icra edilen hava operasyonuna 72 uçağın katılması gibi) ibarettir. Harekatın gidişatını etkileyecek konularda kısıtlı bilgiye sahip olan uzmanlar, en iyi ihtimalle akıllarından geçirseler bile kamuoyunda hakim olan söylemin aksine harekatın kolay ilerleyeceğini ifade edememişlerdir. Uzmanların sosyal medya hesaplarından harekât boyunca her gün paylaştıkları ilerleme haritaları, uzmanların saha bilgisine erişimlerinin boyutları hakkında fikir vermektedir. Toplamda birkaç farklı versiyonu olan Zeytin Dalı Operasyonu ilerleme haritası her uzman tarafından “en güncel, en doğru, en kapsamlı” harita olarak paylaşılmıştır.
Sonuç olarak, Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı’nı başarı ile yürüterek tahminlerden kısa sürede Afrin’de kontrolü sağlamıştır. Bu süreçte harekâtı yorumlayan uzmanlar yukarıda değerlendirilen noktalarda yanılgı içerisine düşseler de harekâtın kitleselleşmesi, kamuoyunun yorum ve bilgi ihtiyacının giderilmesi, dolayısıyla harekâta kamuoyu desteğinin sağlanmasında önemli bir işlevi yerine getirmişlerdir. Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki askeri güç kullanımının ilerleyen günlerde artarak devam edeceği bilinirken, askeri performansın olduğu kadar uzmanlık, iletişim ve algı performansının da değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html