BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Moskova sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Moskova sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

22 Ekim 2020 Perşembe

Azerbaycan Karabağ ve Ermenistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Azerbaycan'ın Kanayan Yarası: Dağlık Karabağ

Azerbaycan'da 4 bin 400 kilometrekarelik bir alanı kapsayan Dağlık Karabağ (Yukarı Karabağ) meselesi, Azerbaycan ile Ermenistan arasında yıllardır çözüm bekliyor. 

Karabağ ve çevresindeki yedi bölgede Ermenistan işgali 1992'den beri devam etmekte ve bu bölgede sadece Ermeni nüfusu yaşamaktadır. İşgalden sonra bu bölgede hiçbir ülke tarafından tanınmayan sözde Dağlık Cumhuriyeti kuruldu.

Azerbaycan


Dağlık Karabağ Sorunu Nasıl Başladı?


Azerbaycan'da 18 Mart 1918 tarihinde Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin (AHC) kurulması ile Ermenistan, Azerbaycan’a karşı toprak iddialarını ortaya koymaya başladı. Bu eylemler, 18 ay yaşayan AHC’nin düşmesinin ardından Azerbaycan'ın 28 Nisan 1920'de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (ASSC) olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine (SSCB) katılmasından sonra da devam etti. 

Ermenilerin "Büyük Ermenistan" Hayali


Aslında Ermenilerin Karabağ, Erivan ve Nahçıvan topraklarına ilişkin iddialarının başlangıcı 18. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Onların tek hayali denizden denize (Hazar Denizi'nden Ege Denizi’ne kadar) büyük Ermenistan'ı kurmaktı. 


Azerbaycan


Dağlık Karabağ Özerk Vilayetinin kuruluşu


5 Temmuz 1921'de Rusya Komünist Partisi Merkezi Komisyonu, Kafkasya Bürosu Müslümanlarla (Azerbaycanlılar) Ermeniler arasında barış için ASSC sınırları içinde Şuşa şehri merkez olan Dağlık Karabağ’a geniş özerklik verilmesini kabul etti. Bu karardan memnun olmayan Ermeniler 1923’te Dağlık Karabağ’ın Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne (ESSC) katılma meselesini gündeme getirdiler. 


Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin Ermenistan’a sınırı olmadığı için Azerbaycan Merkezi İcra Komisyonu'nun 7 Temmuz 1923 tarihli kararıyla merkezi Hankendi olarak Azerbaycan’ın terkibinde Dağlık Karabağ Özerk Vilayeti (DKÖV) oluşturuldu. Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin iş birliği ile gerçekleştirilen bu hamle ile, SSCB ülkelerinde Karabağ’da yaşayan Ermenilerden çok daha fazla sayıda Ermeni yaşamasına rağmen, sadece Azerbaycan’da özerk vilayet kurulmuş oldu.


ESCC'den Azerbaycanlıların göç ettirilmesi 


ESSC’de yaşayan Azerbaycanlıların sayısı Azerbaycan’da yaşayan Ermenilerin sayısından çok daha fazla olmasına rağmen Azerbaycanlılar, Ermenistan’dan özerk vilayet isteğinde bulunmadılar. Ermenistan’da 200 binden fazla Azerbaycanlı yaşadığı halde, SSCB ve ESSC hükümeti onlara kültürel özerklik vermediği gibi, 1948-1953 ve 1988 yıllarında Azerbaycanlılar Ermenistan’dan göç ettirilmiştir.


Azerbaycan



Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesine, 19. yüzyılda İran’dan ve Türkiye’den (o dönemde Osmanlı İmparatorluğu) göç eden Ermeni nüfusunun teklifi esas alınarak 6 Ekim 1923’de özerk vilayetin başkenti Hankendi'nin ismi, Ermeni Bolşevik Stepan Şaumyan’ın şerefine Stepanakert olarak değiştirildi.


Özerk vilayetin Ermeni nüfusu zaman zaman ayrımcı sloganlar atarak Ermenistan’la birleşmeleri için protestolar yaptılar. Bu protestoların en büyüğü 1988 yılının Şubat ayında oldu.


1987’de Azerbaycan ve Ermenistan arasında Dağlık Karabağ çatışmasının başlamasının ardından bu sorun 1991’in sonunda savaşa dönüştü.


1989 Kasım ayında SSCB Yüksek Sovyeti, DKÖV’in özerkliğinin kaldırılıp doğrudan ASSC’ye bağlanmasına dair kararı kabul etti. Daha sonra 1989 Aralık ayında ESSC Yüksek Sovyeti Moskova’nın kararını geçersiz saydı ve DKÖV’in Ermenistan’a birleştirildiğini açıkladı.


Azerbaycan, Kazakistan ve Rusya’dan 20 üst düzey devlet görevlisini taşıyan uçak, 20 Kasım 1991'de Ermeniler tarafından düşürüldü ve içerisinden kimse sağ çıkamadı. Heyet, Ermenilerle görüşme yapmaya gidiyordu. Bu olay Dağlık Karabağ’ın özerklik statüsünün kaldırılmasını hızlandırdı.


Azerbaycan


Dağlık Karabağ'ın özerklik statüsünün kaldırılması


26 Kasım 1991'de Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Yüksek Kurulunun kararıyla SSCB, DKÖV’in özerklik statüsünü kaldırdı. Aynı gün bağımsız Azerbaycan parlamentosunun kararıyla 7 Temmuz 1923 ve 16 Haziran 1986 tarihli kararlar hükümden düşürülerek Dağlık Karabağ’ın toprakları Hocavend, Terter, Goranboy, Şuşa ve Kelbecer idari bölgeleri arasında bölüştürüldü. Sovyet Birliği'nin çökmesinin ardından Birleşmiş Milletler (BM), Dağlık Karabağ’ı bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin toprağı olarak tanıdı.










15 Eylül 2020 Salı

Macron’un 'Akdeniz’de Fransız Hikâyesi' yazma hevesi boşa çıkacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son dönemde, uluslararası hukuku ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak birçok bölgesel krize gerginliği daha da artıracak şekilde müdahil olan Macron Fransası, izlediği revizyonist dış politika ile Avrupa Birliği (AB) içinde liderlik rolüne soyunurken, bu amaçla attığı adımlar NATO’nun temellerini tahrip ediyor.

Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar izleyen Macron, bu amaçla arkasına almak istediği NATO ve Avrupa Birliği gibi kurumların ittifak ilişkilerine dayanan temellerini de tahrip ediyor.

Yeni koronavirüs salgını sırasında sağlık krizini yönetmekte yetersiz kalması sebebiyle ülke içinde ciddi eleştirilere maruz kalan, son belediye seçimlerinde yenilgi ile cezalandırılan Macron, Sarı Yelekliler adı altında iki yıldır devam eden protesto hareketlerinin de gösterdiği şekilde, geniş toplum kesimleri tarafından şiddetle itiraz edilen bir lider profili çiziyor. Doğu Akdeniz’de açıkça Türkiye karşıtı bir Avrupa politikası sergilemeye devam eden Macron, tartışmalı savunma ve dış politika çıkışları ile “tehdit altındaki bir Avrupa”nın yeni lideri olma iddiasını öne sürüyor. Avrupa Perspektif ve Güvenlik Enstitüsü (IPSE) Başkanı Emmanuel Dupuy’a göre, Macron, Akdeniz’de yeni bir Avrupa anlatısı oluşturmanın peşinde ve Beyrut patlaması sonrasındaki Lübnan ziyareti de, bir dönüm noktası olarak, Avrupa için Akdeniz gündeminde yeni bir “Fransız Hikâyesi” yazma girişimi olarak tanımlanıyor.

Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.

Peki, NATO İttifakı içinde, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü nükleer güce sahip olan ve AB’nin Almanya’nın ardından ikinci büyük ekonomik potansiyeline sahip ülkesi olan Fransa, Avrupa savunmasında “Amiral Gemisi” rolü üstlenebilir mi?

Fransa ekonomisinde pandemi tahribatı

Fransa’da ekonomi 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,3 daraldı. Salgın gerekçesiyle işten atmalar hızlandı. Özellikle havacılık ve otomobil sektöründe devletlerin yaptığı milyarlarca avroluk yardıma rağmen on binlerce işçinin işten atılacağı şimdiden ilan edildi. Airbus, koronavirüs salgınının etkileri nedeniyle 2021 yılının yaz dönemine kadar yaklaşık 15 bin, şirketin Fransa’daki operasyonlarında ise 5 bin çalışanın işine son verileceğini açıkladı. Air France-KLM de büyük bir işten çıkarma operasyonuna hazırlanıyor. Şirket 2022 sonuna kadar 7 bin 500 çalışanının işine son vereceği bildirdi. Yan sanayide ilan edilen işten atmalar ise Air France ve Airbus’ın katbekat üzerinde.

Askeri güç parametreleri açısından analiz edildiğinde, NATO müttefik ordularının 2019 kuvvet potansiyeline bakıldığında, ABD’nin 686,1 milyar dolar savunma bütçesi ve 1 milyon 281 bin 900 aktif personeline mukabil, Paris’in savunma bütçesi 50,1 milyar dolar ve aktif askeri personeli 203 bin 750 kişi. Buna mukabil Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun işlevini ve önemini sorgulayan ve İttifak üyeleri tarafından tepkiyle karşılanan açıklamalara imza attı. ABD’nin salgınla mücadelesini ve başkanlık seçimlerini yanlış okuyan Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasına ABD Başkanı Trump “Çok saygısızca” karşılığını verdi. Macron’un, “ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerekiyor” mesajını “Çok aşağılayıcı” olarak nitelendiren Trump, “Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Almanya vardı. Peki, bu Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı,” değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” açıklaması ile tepkisini dile getirdi. Macron, aslında, Kremlin’in söylemlerine eleştirel yaklaşım perdesi altında NATO’nun zayıflatılmasında öncü rol oynuyor. Bu çerçevede Fransa’nın Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesinin arkasında farklı hesaplar bulunduğu, ancak en önemlisinin Fransa’nın NATO’yu by-pass edip, Avrupa ordusunu aktive etme hayali bulunduğu söylenebilir. Yani ilk adımları atılmış ama yeterli bir ilerleme sağlayamamış PESCO’nun, yani NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması Fransa tarafından istenmekte.

Fransa’nın Libya’da askeri güç kullanmasının perde arkası

Fransa 2. Dünya Savaşı’nda altı günde Alman ordusuna teslim olmuştu. Savaşın devamında Cezayir’deki Mers-el Kebir limanındaki Fransız donanmasının Alman ve İtalyanların kontrolüne geçmemesi için İngiliz donanmasının 3 Temmuz 1940 günü saat 16:55’te icra ettiği “Katapult Operasyonu” ile imha edilmesi unutulmuş değil. Normandiya’da Müttefikler tarafından esaretten kurtulan Fransa’nın NATO İttifakı’nın askeri kanadından çekilmesi, 1956 Süveyş Harekâtı sonrasında ABD tarafından Akdeniz’de izole edilmesi, ancak 1991 Körfez Savaşı’na dönmesi ile son bulmuştu. Arap Baharı Fransa’ya, Kaddafi’ye karşı bir hamle için çok elverişli bir mazeret sundu.

Afrika’nın kuzeyinde yer alan ve diğer Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülke Cezayir ile batıda bir sınır paylaşan Libya, 11 milyon 760 bin kilometrekare ile yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 16. ülkesi. Afrika’da keşfedilmiş en fazla gaz rezervine sahip ve OPEC üyesi olan Libya’da, dünya petrol rezervlerinin yüzde 4,1’ine tekabül eden petrolün kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşmaya gitti.

François Hollande döneminde, 2015’te Paris’te meydana gelen terör eylemlerinin de etkisiyle Libya dosyası yeniden açıldı. Paris için Libya’da istikrarsızlık iki açıdan tehdit oluşturmaktaydı: Akdeniz üzerinden Avrupa’ya göç ve Fransa’nın stratejik çıkarlara sahip olduğu Sahel havzasının (Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan) güvenliği. Fransa o dönemde Libya’da kendisine muhatap aramaya başladı. Sarkozy hükümetinin NATO ve BM’nin nihai kuvvet kullanma kararı olmaksızın 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesine yönelik askerî harekâtı erken başlatması, ABD tarafından hoş karşılanmadı. Buna mukabil Aralık 2007’de, Sarkozy tarafından Paris’te kırmızı halı ve bedevi çadırlarıyla ağırlanarak, nükleer işbirliği anlaşması imzalanan Kaddafi’ye karşı, askeri kuvvet kullanılması şaşırtıcı da olmadı. Nitekim Libya devrik liderinin İstihbarat Başkanı Abdullah es-Senusi, Sarkozy’nin seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den 8 milyon dolar aldığını açıkladı. Sarkozy’nin diplomatik süreci kesintiye uğratarak başlattığı askeri operasyon, barış yerine parçalanmış, bölünmüş bir Libya’yı ve ülkeden Avrupa’ya büyük göçü tetikleyen Suriye benzeri insani bir felakete neden oldu. Fransa bu tutumu ile Akdeniz ve Orta Doğu’da ABD ve NATO’nun güç boşluğundan istifade ile yeni bir nüfuz alanı teşkil etmeyi amaç edinen tehlikeli bir stratejik yol haritası takip etmekte.

Fransa, Ukrayna krizi nedeniyle, Rusya için inşa ettiği Mistral tipi helikopter gemilerini teslim etmedi. Plana göre “Vladivostok” ve “Sivastopol” isimli gemiler, NATO ve ABD’nin karşı çıkması nedeniyle satışları iptal edilerek, Mısır’a satıldılar. Fransa, anlaşmanın yerine getirilmemesi nedeniyle Rusya’ya 1,2 milyar dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Rus Baltık ve Karadeniz filolarına katılacak bu gemiler için işbirliği yapan Fransa, diğer yandan Türkiye’nin S-400 hava savunma füzeleri almasına da karşı çıktı. Bu tespitimiz, gerçekte NATO’yu zayıflatan aktörün, Paris yönetimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Macron 2017’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra Libya’yı Fransız diplomasisinin öncelikli dosyalarından biri haline getirdi. Evet, Macron, Avrupa’nın yeni lideri olarak kendisini ön plana çıkarmaya çalışmakta. Bu noktada, Libya, Lübnan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki olayları fırsata çevirmek için çabalarını artırmakta. Fransa yönetiminin, AB içindeki tek nükleer askeri operasyonel güce sahip olma konumunu ve Afrika-Orta Doğu-Akdeniz’de deniz aşırı askeri gücünü sahaya yansıtmayı hedeflediği görülüyor. AB içindeki ve küresel denklemdeki yeni konumunu tasarlamaya çalışan Fransa’nın, Brexit sonrası baş başa kaldığı Berlin ile rekabetinde, üstünlüğünü Akdeniz ve BM Güvenlik Konseyi Üyeliği avantajlarını, silah sektörü ve askeri güç eksenleri üzerinden şekillendirmeyi amaçladığı gözlemleniyor.

Fransa silah pazarını genişletme çabalarını, kademeli olarak, Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler ile üst perdeye taşımakta. Nitekim Libya’da meşru hükümete karşı silahlı mücadele veren darbeci General Halife Hafter’e destek olan BAE ve 2013’te Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçiren General Sisi liderliğindeki Mısır, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Fransa’nın bu alandaki en büyük müşterilerinden.

Macron, Doğu Akdeniz’de AB’nin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına EASTMED projesi ile Türkiye’yi devre dışı bırakarak hükmetmeyi, Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarını Fransız enerji şirketleri ile kontrol altına almayı, bu çerçevede Sirte Körfezi ve Libya limanlarını denetleyerek Afrika kıtasında azalmakta olan nüfuzunu korumayı amaçlıyor. Bu maksatla darbeci Hafter ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği ve zor durumda kaldıkça AB’yi de oyuna dahil etmeye çalıştığı görülüyor. Nitekim Trablus merkezli meşru yönetime bağlı güçlerin Hafter’e karşı başlattığı operasyon sonucu Hafter’den geri alınan Giryan kentinde Fransız ordusuna ait Javelin anti-tank füzelerinin ele geçirilmesiyle, Libya’da Paris’e bir kez daha suçüstü yapıldı. Fransız Savunma Bakanlığı füzelerin kendilerine ait olduğunu, “terörle mücadele operasyonları yürütmek üzere görevlendirilen bir Fransız askeri biriminin kendini koruması” bahanesini öne sürerek kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak çok daha tehlikeli bir yaklaşım ile Yunanistan ve AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) silahlandıran Macron, bölgede gerginliği sürekli tırmandırıyor. Macron, bütün bu yaklaşımlarında, Türkiye’yi saldırgan taraf olarak suçlamak suretiyle bir çeşit algı operasyonu da yürütüyor. Bu çerçevede, ülke içinde popülaritesi giderek düşen, ikinci kez seçilmesine ihtimal verilmeyen Macron’un Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumuyla Avrupa’da öne çıkan bir lider olmaya çalıştığı ve bundan sağlamayı umduğu siyasi avantajı imajını güçlendirmek için kullandığı ifade edilebilir. Ancak Fransa’nın Macron’un siyasi imajı ve hesaplarını aşan planları bulunduğu da dikkate alınmalı.

Türkiye-Fransa ilişkilerinde Akdeniz’e sıçrayan güç rekabeti

Fransa, NATO’nun askeri kanadına dönüşünden beri, Türkiye’nin jeopolitik düzlemde Balkanlar, Orta Doğu ve Karadeniz-Akdeniz bölgesi ile Kafkasya’da güçlenen etkisini pasifize etmeye çalışıyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında o dönem başbakan olan Erdoğan’ın inisiyatif alarak, diyalog yoluyla çözüm girişimi çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi gölgede bırakarak Moskova’da, Rusya devlet başkanı ve başbakanı ile arabuluculuk misyonu icra etmesini ve Gürcistan ziyareti sonrasında Tiflis’e acil ekonomik ve insani yardım başlatmasını Paris kendisine meydan okuma olarak okumuştu. 2010 NATO Lizbon zirvesinde Türkiye, Sarkozy’nin, “Tehdit İran’dır. Füze rampası İran için kurulacak, biz kediye kedi deriz” açıklaması ile füze kalkanı projesinde İran’ın doğrudan hedef gösterilmesi teklifine ve GKRY’nin NATO’nun güvenlik ve askeri kabiliyetlerinden faydalanmasına karşı çıkmıştı. Böylece, Fransa’nın “füze saldırıları İran’dan gelecek” şeklinde bir ifadenin NATO Füze Kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen ilan edildiği 1999 yılından bu yana Fransız siyasetçi ve devlet adamları, Türkiye’nin üyelik perspektifiyle ilgili net ifadeler kullanmaktan kaçındılar. 2007-2012 döneminde cumhurbaşkanlığı yapan Nicholas Sarkozy döneminde, üyelik perspektifiyle ilgili olarak Fransa’dan destek gelmedi. İşte bu dönemden itibaren Türkiye ve Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili tartışmalar gerek Fransız iç politikasında siyaseten oldukça kullanışlı popülist birer malzeme, gerekse de sol ya da aşırı milliyetçi kanattaki partiler tarafından seçim kampanyalarının önemli bir parçası haline getirildi. Son yıllarda Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin göreceli olarak zayıflamasının da bir sonucu olarak Fransız siyasetinde Türkiye üzerine popülist söylemler eskisi kadar yaygın ve etkili olmamakla birlikte 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde özellikle aşırı milliyetçi cephenin adayı Marine Le Pen tarafından kısıtlı da olsa kullanılmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak’ta 2018’de yılın ilk resmi ziyaretini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine Fransa’ya gerçekleştirdi. Erdoğan-Macron görüşmesi sırasında imzalanan üç önemli anlaşmadan biri, Türkiye adına ASELSAN ve ROKETSAN’ın Fransa-İtalya konsorsiyumu olan EUROSAM ile 18 ay gibi bir süreyi kapsayan ve 2020’lerin ortalarında üretileceği ve geliştirileceği duyurulan hava savunma sistemi anlaşması oldu. Diğer iki anlaşma kapsamında Airbus ve Türk Hava Yolları (THY) arasında, 25 adet A350-900’ün satın alma görüşmelerine başlamak adına mutabakat zaptı imzalandı ve Türk Eximbank ve BPI France Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması imzalandı. Ancak Paris’in süreci bir belirsizlik içinde sürdürme siyaseti, Erdoğan-Macron görüşmesinden sonra yeni bir döneme girerek menfi istikamette somutlaşmaya başladı.

Macron 2018 yılında Fransız Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü politikayı “pan-İslamik” ve “Avrupa karşıtı” olarak tanımladı. Fransız basını Türkiye’nin Libya iç savaşında elde ettiği başarı sonucunda Akdeniz’de denklemi Rusya ile işbirliği yaparak değiştirdiği, askeri üsler edindiği, askeri, diplomatik, ticari ve stratejik düzlemde kurulan oyunu bozduğu değerlendirmelerine yer verdi. Fransız basını, Türkiye Libya’da dengeleri değiştirirken, darbeci Hafter’in en önemli destekçilerinden Fransa’nın stratejik hesaplarının altüst olduğunu da belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın katıldığı Londra’daki Suriye konulu Dörtlü Zirve esnasında, Suriye ve Libya’daki durum ele alındı. Erdoğan, Avrupalı liderlere, Suriye’de güvenli bölgenin tesisi ve mültecilerin geri dönüşü konusunda birlikte çalışma çağrısı yaptı. Terör örgütleri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Erdoğan, “Zirve gayet iyi geçti” değerlendirmesinde bulundu. Buna mukabil Fransa, Türkiye’yi BM’nin Libya’ya silah ambargosu kararını delmekle suçlayarak, Türkiye’nin ambargo ihlallerinin, Libya’da barış ve istikrarı engellediği iddiasında bulundu. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu suçlamalara “Ülkemizin Libya’ya yönelik tutumuna dair iddiaları, Fransa’nın Libya’ya yönelik karanlık ve izah edilemez politikasının yeni bir göstergesidir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrimeşru bir şahsın yanındadır” yanıtını verdi.

Fransız gemisi Courbet, 10 Haziran 2020’de Akdeniz’de Libya’ya silah taşıdığından şüphelenilen Tanzanya bandıralı gemiyi aramak istedi ama iki Türk fırkateyni tarafından taciz edildiği şikayetiyle NATO’ya başvurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in talimatıyla Fransa’nın şikayetini inceleyen NATO, 130 sayfalık raporunda Türk savaş gemilerinin radarlarını Fransız gemisine kilitleyerek tacizde bulunduğuna dair Fransız iddialarını destekleyen bir ifade yer almadı. Buna tepki gösteren Fransa, NATO’ya bir mektup göndererek Akdeniz’de devam eden Sea Guardian misyonundan geçici olarak çekildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis gemisi ile hidrokarbon arama faaliyetlerine tepki gösterdi ve Türkiye’nin bu adımı karşısında bölgedeki askeri varlıklarını geçici olarak artıracaklarını söyledi. Macron’un açıklaması sonrası “Lafayette” adlı Fransız fırkateyni iki Rafale savaş uçağı eşliğinde Doğu Akdeniz’e gönderildi. Rafale savaş uçakları geçici olarak Girit adasına konuşlandırıldı. Türkiye’den bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetlerini durdurmasını isteyen Macron, ülkesinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı sert bir tavır takınarak “kırmızı çizgi politikası” uyguladığını savundu. Fransa’nın “sert ama ölçülü” bir tavır sergilediği iddiasında bulunan Macron, “Orantılıydı. Oraya donanmanın tümünü yollamadık,” diye konuştu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki eylemlerini “provokatif” olarak değerlendiren Macron, Türkiye’nin AB’nin iki üyesi olan Yunanistan ile GKRY’nin münhasır ekonomik bölgelerine ve egemenlik haklarına “saldırdığını” iddia etti. Yunanistan ve GKRY’ye arka çıkan, Türkiye’yi tehdit ederek Doğu Akdeniz’de “kırmızı çizgi politikası” yürüttüğünü söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Irak konusunda da Türkiye’yi suçlayıcı bir dil kullandı. Irak’ta son bir yılda yaşanan zorluklarda İran ve Türkiye’nin etkisi olduğunu öne süren Macron, “Bu zorluklar İran’ın çok güçlü etkisi ve Türkiye’nin, Irak’ın içişlerine giderek daha fazla müdahale eden ve tekrarlayan saldırılarıyla olağanüstü gergin bölgesel bir bağlamda ortaya çıkıyor,” dedi.

Macron geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, “imparatorluk fantezisi” olduğu iddiasında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Yunanistan’ı en çok kışkırtan ülke Fransa. Fransa’nın da başka derdi var. Yoksa Doğu Akdeniz ile ne ilgisi var. Batı Akdeniz olsa anlardık,” ifadelerini kullandı. Çavuşoğlu, Paris’in Libya’da darbeci Hafter’i desteklemek suretiyle çok büyük hata yaparak, Trablus’u çok kısa sürede ele geçireceklerine inandığını belirterek, “Ancak Hafter yenildi ve Macron histerik bir hâle büründü. Ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Doğu Akdeniz’de bizim gemilerimizin kendi gemilerini taciz ettiğini söyledi. Bunu belgeleyemedi, rezil oldu. Biz böyle bir tacizin olmadığını belgeledik” açıklamasında bulundu.

İkili ilişkiler Macron’a bırakılamayacak kadar önemli

Fransa’da ekonomi ikinci çeyrekte yüzde 13,8 daraldı. Açıklanan 100 milyar avroluk ekonomi destek planının ne kadar işe yarayacağı net değil. Böyle bir ortamda iç politikada puan kazanması oldukça zor olan Macron, dış politikaya ağırlık veriyor. Son anketler tablonun, popülaritesi yüzde 39 gibi oldukça düşük bir seviyede olan Macron lehine 1 ile 4 puan arasında değiştiğine işaret ediyor. Ancak koronavirüs vakalarının rekor seviyelere çıktığı Fransa’da sosyal krizin kötüleşmesi ve ekonomik destek paketinin beklentiyi karşılamaması halinde, uluslararası alanda “her taşın altından çıkma” yaklaşımının Macron aleyhine dönme ihtimali epey yüksek.

Fransa Yunanistan’a maliyeti 2-2,5 milyar avro olan son teknoloji ürünü iki fırkateyn satmayı planlıyor. Paris, ayrıca, Yunanistan’a sekizi kullanılmış olmak üzere 18 Rafale satma peşinde. MBDA füze sistemleri yetkilileri de Yunan makamlarıyla temasta. Bu füzeler, Rafale uçaklarında kullanılabileceği gibi Yunan hava kuvvetlerine ait Mirage 2000 savaş uçaklarının modernizasyonu kapsamında da kullanılmaları, seçenekler arasında. Doğu Akdeniz’e dair gelişmelerde esas frenlenmesi gereken aktör, Yunanistan ve GKRY’yi Türkiye karşıtı girişimlere azmettiren Cumhurbaşkanı Macron’un Fransa’nın hayati çıkarlarına aykırı mevcut politikasıdır. Son Korsika toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamasında Macron, Avrupa’ya Türkiye konusunda “birlik içinde ve daha açık” bir tutum sergileme çağrısında bulunarak, Avrupalıların “daha açık ve sert” olması gerektiğinin altını çizdi.

Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artık bir ortak olmadığını, “sorunun Türk halkı ile değil, Erdoğan hükümeti ile” olduğunu da öne sürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Macron’un sözlerine cevaben, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak” ifadelerini kullandı. “Sen tarih de bilmiyorsun. Fransa tarihini bilmiyorsun. Afrika’nın tarihi adeta Fransa’nın tarihidir. Cezayir’de bir milyon insanı öldüren sizsiniz, Ruanda’da 800 bin insanı öldüren sizsiniz” diyen Erdoğan, Fransa’nın Türkiye’ye insanlık dersi veremeyeceğini ifade etti. Zirvenin sonrasında, Macron, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarına vurgu yaparak, yeniden iyi niyetle diyalog kurmak istediklerini açıkladı. Macron, AB’nin Akdeniz konusunda Türkiye ile yapıcı bir politikasının olması gerektiğini, ekonomi ve enerji alanında ortak bir ajandanın oraya çıkabileceğini ifade etti.

Unutmamak gerekir ki, Korsika Zirvesi, AB’nin görüşlerini yansıtmadığı gibi, hukuki bir bağlayıcılık da taşımıyor. Kaldı ki Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan gibi diğer AB üyelerinin Fransa’nın tutumuna destek vermedikleri dikkate alındığında, orta ve uzun vadede yeni bir Akdeniz enerji işbirliği modeli çıkabileceği, 25 Eylül 2020 tarihindeki AB zirvesinden bu merkezlerin mevcut beklentilerinin aksine, Ankara’ya karşı sert yaptırım kararının çıkamayacağı öngörülebilir.

Fransa’nın kısaca özetlenen dış politika sapmalarına rağmen, Türkiye ve Fransa arasındaki ilişkilerin stratejik önem sahip olduğu da son olarak ifade edilmeli. 2019 yılı itibarıyla Paris ve Ankara arasındaki ticaret hacmi 14,6 milyar dolar olup, Türkiye’nin Fransa’ya ihracatı 8,7 milyar dolar, bu ülkeden ithalatı ise 5,9 milyar dolar gibi önemli bir hacme sahip. Stratejik olarak, NATO’nun iki önemli müttefiki arasındaki suni gerginliğin, orta vadede düzeleceği ve normal çizgisine döneceği varsayılıyor. Mevcut ekonomik ilişkilerdeki değerler dikkate alındığında, sanayi, ticaret, savunma, havacılık ve uzay sektörlerinde yeni ortaklıkların güçlenerek devam etmesi, pandemi sonrası dünyada sürpriz olmayacaktır. Zira, Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini de gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.


13 Eylül 2020 Pazar

Rusya Ermenistan'a neden silah gönderiyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı BMGK kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte.


Temmuz ayında Ermenistan-Azerbaycan sınırında yaşanan çatışmanın etkileri bölgede hâlâ sürüyor. Azerbaycan işgale maruz kalan taraf olarak işgalci Ermenistan’a karşı uluslararası alanda baskı yapılacağı beklentisi içindeyken, Ermenistan’ın silahlandırıldığı gerçeğinin ortaya çıkması Azerbaycan halkı arasında ciddi rahatsızlığa yol açtı.

Azerbaycan basınında yer alan haberlere göre, 17 Temmuz-1 Eylül tarihleri arasında Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahası kullanılarak Rusya’dan Ermenistan’a büyük miktarda silah taşındı. Rusya tarafı bu taşınan yüklerin Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nün askerlerinin değiştirilmesi ve askerlerin fiziki şartlarının iyileştirilmesi amacıyla inşaat malzemeleri olduğunu ifade etmesi Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.
Azerbaycan tarafına göre, yük taşımacılığında en kısa yol olan Gürcistan hava sahasının değil de, daha uzun yol olan Kazakistan, Türkmenistan ve İran hava sahasının kullanılmasının nedeni bu yüklerin silah olmasından kaynaklanıyor. Çünkü Azerbaycan’ın stratejik müttefiki Gürcistan, Ermenistan’a silah taşınmasına izin vermedi ve Rus uçakları daha uzun yolu kullanmak zorunda kaldı.

Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırmasının nedenleri

Son yaşananlar Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırılmasına dair ilk gelişme değil. Ermenistan-Azerbaycan arasında 1994 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasından önce ve sonra Rusya’nın Ermenistan’ı silahlandırması sürekli olarak gündemi meşgul etmiştir. Bu dönemde Rusya, Ermenistan’a doğrudan silah hibe etmiş veya kredi ayırarak Rusya iç piyasası fiyatından satmıştır. Örneğin, 1997 yılında Rusya Federasyonu Federal Meclisi’nin alt kanadı olan Devlet Duma’sının Savunma Komisyonu Başkanı Lev Rokhlin’in hazırladığı raporla, 1993-1996 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 1 milyar dolarlık silah hibe ettiği ortaya çıktı. Öte yandan 2008 yılında da Rusya’nın yine Ermenistan’a 800 milyon dolarlık silah hibe ettiği basına yansıdı. Tovuz saldırılarından sonra 19 Ağustos’ta basın açıklaması yapan Ermenistan’ın eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2010-2018 yılları arasında Rusya’nın Ermenistan’a 50 bin tondan fazla silah gönderdiğini açıklamıştı. İki ülke arasında 2015 yılında imzalanan kredi anlaşması ile Rusya silah alması için Ermenistan’a 200 milyon dolar kredi ayırmış ve bu kredi çerçevesinde Ermenistan Rusya’dan iç piyasa fiyatından silah almıştı. 2016’da yaşanan 4 günlük savaşta Azerbaycan’ın bazı stratejik üstünlüklerinin kendisini işgalden kurtarmasından sonra Rusya Ermenistan’a İskender-M füzelerini yerleştirdi. Rusya’dan özellikle bu silahları aldıktan sonra Ermeni yetkilileri Azerbaycan ve Türkiye’yi ortak enerji ve taşımacılık projelerini vurmakla tehdit etmeye başladılar.
Rusya-Ermenistan askeri ilişkileri bununla sınırlı değil. Ermenistan-Rusya arasında 1992 yılında yapılan anlaşma gereği, günümüzde de Türkiye-Ermenistan ve İran-Ermenistan sınırları Rus askerleri tarafından korunuyor. Bu da doğal olarak Ermenistan tarafının bütün askeri gücünü Azerbaycan’a karşı kullanmasına imkân veriyor. 1995 yılında taraflar arasında imzalanan anlaşma ile Rusya’nın Ermenistan’daki Gümrü’de 5 bin kişilik bir askeri üssü bulunuyor ve ayrıca Ermenistan Rusya’nın önerisi ile kurulan Kolektif Güvenlik Örgütü’nün de üyesi.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.

Son silah sevkiyatının nedeni SİHA’lar mı?

İnsansız askeri araçların savaş vasıtası olarak kullanılmaya başlanması savaşın seyrini, savaşan tarafların kabiliyetini ve savaşın sonucunu derinden etkilemektedir. Toprakları işgal altında olan Azerbaycan da bunu dikkate alarak askeri envanterine İHA ve SİHA’ları dahil etmiş durumda. Bu silahlar 2016 Nisan ayında yaşanan dört günlük savaşta ve son Tovuz olaylarında kullanılarak işgalci tarafa karşı ciddi üstünlük sağladılar. Bu aslında ileride yaşanabilecek daha ciddi bir savaşta SİHA ve İHA’ların Azerbaycan’a üstünlük sağlayacağının da bir göstergesidir. Nitekim Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların elde ettiği başarılar birçok devlet gibi Azerbaycan’ın da dikkatini çekmekteydi. Türk SİHA’larının Suriye ve Libya’daki başarılarından sonra Azerbaycan basınında sık sık Türkiye’nin ürettiği SİHA’ların önemine vurgu yapan haber ve değerlendirmeler yer aldı. Özellikle Suriye’de ve Libya’daki Rusya yapımı silahlara karşı SİHA’ların başarısı dikkat çekici oldu; çünkü Ermenistan da genellikle Rus yapımı silahlar kullanıyor.
Bu gelişme Azerbaycan-Türkiye arasında askeri işbirliği için yeni bir zemin oluşturdu. Özellikle Azerbaycan ve Türkiye arasında 25 Şubat 2020’de Bakü’de yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısında taraflar arasında imzalanan Karşılıksız Askeri Yardım Anlaşması ile Türk SİHA’larının Azerbaycan’a geleceği şeklinde değerlendirildi. Temmuz ayında Nahçivan Özerk Cumhuriyeti Ordu Komutanı Kerem Mustafayev ile Azerbaycan Savunma Bakan Yardımcısı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Ramiz Tahirov’un Türkiye’yi ziyaretlerinde Türkiye Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, “Savunma sanayimiz, SİHA’larımızdan mühimmatlarımız ve füzelerimize, elektronik harp sistemlerimize kadar bütün tecrübe, teknoloji ve kabiliyetleriyle her zaman Azerbaycan’ın emrindedir,” şeklinde bir açıklama yaparak Azerbaycan’ı modern teknolojiler bakımından desteklemeğe hazır oldukları mesajını açık bir şekilde verdi. Bu ziyaretin ardından SİHA’ların Azerbaycan’a verilmesi için taraflar arasında gerekli prosedürün tamamlandığına dair haberler basında yer aldı.
Tabii Türkiye’den gelecek SİHA’lar sadece daha geniş bir savaşta değil, aynı zamanda taktik savaşta da Azerbaycan’a işgalci Ermenistan karşısında üstünlük sağlayabilirdi. Bu haberler üzerine 23 Temmuz tarihinde Ermenistan’la Rusya arasında hava savunma alanında ortak eğitim kursu başlatıldı ve bu kapsamda İHA’lara karşı mücadele için Rus uzmanlar Ermenistan subaylarını eğitecekti. Bu kursun temel amacının olası bir çatışmada SİHA’lara karşı uzman yetiştirmek olduğu değerlendiriliyor. Ayrıca aynı tarihlerde Azerbaycan basınında yer alan haberlerde Rusya’dan Ermenistan’a gönderilen 400 ton yükün içerisinde Krasukha elektronik harp sistemi, Avtobaza ve Nebo-M elektronik savunma sistemlerinin de bulunduğu yazıldı.
Uzmanlar, Rusya-Ermenistan arasında askeri işbirliğinin politik ve jeopolitik nedenlerini dört farklı açıdan değerlendiriyorlar. Birincisi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin önünü almak. İkincisi Türkiye’yi doğudan baskı altında tutmak. Üçüncüsü, Ermenistan’ı askeri ve politik açıdan kendine bağımlı halde tutabilmek. Dördüncüsü Ermenistan-Azerbaycan arasındaki askeri dengeyi korumak. Sonuncu neden, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında statükonun devam etmesi anlamına geliyor. Çünkü silahlandırılan bir Ermenistan, barış görüşmelerinde herhangi bir olumlu adım atmaktan kaçınabilmektedir. Fakat yukarıda bahsi geçen dört nedenin hepsi kendi zaman ve mekanına göre önem taşımaktadır.
Bu haberlerin yayılması üzerine Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 12 Ağustos tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’i telefonla arayarak Azerbaycan halkının bu haberlerden rahatsız olduğunu ve Rusya’dan Ermenistan’a yük taşımalarının nedenlerini öğrenmek istediğini söyledi. Putin’in İlham Aliyev’e ne cevap verdiği Rusya tarafından açıklanmadı ancak Rus basınının bu yüklerin Ermenistan’daki 102. Rus Askeri Üssü’ne gönderildiğini yazması Azerbaycan’ı tatmin etmedi.
Telefon konuşmasından bir gün sonra Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar’la Bakü’de yaptığı görüşmede şunları kaydetti: “Diğer alanlarda olduğu kadar askeri ve askeri-teknolojik alanda da işbirliğimiz hızla gelişmektedir. Türkiye’nin kuvvetli bir askeri-sanayi potansiyeline sahip olduğu gizli değildir ve biz bu potansiyelden faydalanıyoruz. Biz Türkiye’nin sofistike silahlar ve askeri ekipman geliştirmesinden memnunuz... Ben diğer alanlarda olduğu gibi askeri-teknolojik alanda da gelecekte Türkiye’nin Azerbaycan için bir numaralı ortak olacağından eminim.” Özellikle son cümle iki ülkenin askeri ilişkileri açısından oldukça önemli. Çünkü son beş yılda Azerbaycan’ın silah ticareti ortakları arasında Türkiye üçüncü sıradaydı ve taraflar arasında yeni işbirliği ile birinci sıraya yükseltilmesi hedefleniyor.

Azerbaycan Rusya’dan gelen açıklamadan tatmin olmadı

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Vladimir Putin’i araması ve sonrasında Hulusi Akar’la görüşmesinde Türkiye ile askeri-teknolojik işbirliğine yönelik açıklamaları Rusya’nın Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 25 Ağustos’ta Azerbaycan’a gelmesine neden oldu. Şoygu ziyareti sırasında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’le görüştü. Görüşmede İlham Aliyev’in Rusya’yla ilişkilerden bahsederken sıklıkla kullandığı “stratejik ilişkiler” kavramını kullanmaması görüşmenin olumlu geçmediği şeklinde yorumlara neden oldu. Şoygu Azerbaycan Savunma Bakanı Zakir Hasanov’la görüşmesinde Ermenistan’a neden silah gönderdiklerini şöyle açıkladı: “Ermenistan’a giden uçaklar silah değil, orada askerlerin değişimini gerçekleştirmek ve üsteki askerlerin durumunun iyileştirilmesi amacı taşıyor”. Azerbaycan basınına göre, Şoygu’nun ziyaretindeki en önemli amaçlardan biri de Azerbaycan’la askeri-teknolojik anlamda yeni anlaşmanın imzalanmasıydı. Böylece Rusya bir taraftan Ermenistan’ı silahlandırarak diğer taraftan Azerbaycan’a silah satarak bölgedeki silah pazarını da elinde tutmak istemekte.
Fakat Şoygu’nun Rusya-Ermenistan arasında yük taşımasına ilişkin açıklaması Azerbaycan’ı tatmin etmedi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Cumhurbaşkanlığı Dış Politika Dairesi Başkanı Hikmet Hacıyev’e göre, Azerbaycan bu açıklamadan ikna olmadı ve Rusya’nın hâlâ hangi esaslarla Ermenistan’a silah gönderdiğinin izahı verilmeli. Bu anlamda Azerbaycan’da genel kanaat, Rusya tarafından Ermenistan’a gönderilen silahların Rusya’nın 102. Askeri Üssü’nde kalsa da bir kısmı Ermenistan’a hatta Ermenistan aracılığı ile işgal altındaki Azerbaycan topraklarındaki yasadışı yapıya verildiği şeklinde. Bu ise işgalin ve işgalcinin desteklenmesi anlamına geliyor.
Sonuçta, Azerbaycan ve Türkiye son yıllarda Rusya’nın bölgedeki çıkarlarına saygı duyarak Moskova’nın kırmızı çizgilerini gözetmekteler. Ayrıca, Ankara ve Bakü son yıllarda Rusya’ya karşı yapılan yaptırımlara destek vermediler ve Rusya karşıtı ittifaklar içinde yer almadılar. Fakat Ermenistan’ın silahlandırılması Rusya’nın da altına imza attığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının ihlali yani, Azerbaycan topraklarında işgalin devamı anlamına gelmekte. Rusya Ermenistan’ı silahlandırarak sadece işgalciyi desteklemiyor, aynı zamanda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş başkanlığı çerçevesinde üzerine aldığı tarafsızlık vazifesini ihlal ediyor. Öte yandan Türkiye-Ermenistan sınırında bulunan 102. Rus Askeri Üssü’nün 2013 yılından beri neden genişletildiği ve sürekli olarak silahlandırıldığı da bir soru işareti olmaya devam ediyor.


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Wagner'in Trablus'tan çekilmesi bir son mu yoksa taktiksel bir manevra mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.




Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter saflarındaki Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Hafter milislerinin hükümet güçlerinin ilerlemesini engellemek için cadde, sokak ve evleri el yapımı patlayıcı (EYP) ve mayınlarla tuzaklamalarına rağmen, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.

Wagner'e bağlı paralı askerlerin Trablus'taki cephelerden ayrılmasıysa akıllara söz konusu hamlenin gerçek bir çekilme mi yoksa taktiksel bir manevra mı olduğu sorusunu getirdi.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Libya hükümetinin, ülkenin batısındaki Zuvara kentinin 50 kilometre güneyinde, Trablus'un ise kuş bakışı yaklaşık 140 kilometre güneybatısında stratejik önemdeki Vatiyye Üssü'nden Hafter milislerini çıkarmasının ardından, Hafter milisleri ülkenin batısında peş peşe kayıplar vermeye başladı. Hafter'in sözcüsü Ahmed el-Mismari, Trablus'un güneyinde yeni pozisyonlara konuşlandıklarını ve tüm cephelerden 2-3 kilometre çekildiklerini duyurmuştu.

Wagner paralı askerlerinin Trablus'un 180 kilometre güney doğusundaki Beni Velid Havalimanı'na topluca çekildiğine dair görüntülerin ortaya çıkmasıyla, Mismari'nin söz konusu adımın tam manasıyla çekilme değil "taktiksel bir manevra" olduğu yönündeki açıklamaları ikna edici olmadı.

Öte yandan Libya'nın nüfuzlu kabilelerinden Verfalli kabilesinin Beni Velid şehrindeki ileri gelenlerinin, Rus paralı askerler ve Hafter milislerinin kendi kentlerinde kalmalarına karşı çıkmaları sebebiyle, Wagner'e mensup paralı askerler, 24 Mayıs'tan itibaren havayoluyla henüz bilinmeyen bir noktaya transfer edildi.

Beni Velid'e çekilen unsurların sayısının 1500'den fazla olması ve kentteki kabile baskısı artması sebebiyle hava yolunun yetersiz kalmasının ardından, Hafter milisleri ve Wagner'e mensup paralı askerler bu kez 26 Mayıs'ta 4 Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemi ve yüzlerce araçla karayoluyla ülkenin batısından çekildi.

Yerel kaynaklar Hafter milisleri ve paralı askerlerin Libya'nın orta kesiminde yer alan ve Trablus'un 650 kilometre güneyindeki Cufra Hava Üssü'ne çekildiğini belirtirken, söz konusu çekilmenin ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya Wagner paralı askerlerine destek için gönderdiği savaş uçaklarının görsellerini paylaşması ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise dikkati çekti.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Wagner Libya'nın geleceğine bir Rus kancası mı?


Wagner'in geri çekilmesi akıllara Moskova'nın Libya'dan tamamen geri çekilme kararı mı aldığı yoksa taktiksel bir hamle mi yaptığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Akdeniz'in güneyinde bir Rus deniz veya hava üssünün kurulması Moskova'nın eskiden beri peşinde olduğu stratejik hedefler arasında gösteriliyor. Fransa'nın Hafter yanlısı tavrıyla birleşik bir Avrupa politikasını zora soktuğu, ABD'nin yaklaşan seçime odaklandığı ve uluslararası düzenin de küresel salgınla meşgul olduğu bir dönemde Libya, Rusya'nın NATO'yu Akdeniz'in güneyinden abluka altına alması için tarihi bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Wagner ile Hafter arasında mali sıkıntılar nedeniyle sorunlar var

Rusların şu anda Libya'dan çekilmesi abartılı bir beklenti gibi görünüyor. Fakat Wagner'e bağlı paralı askerlerin başkentin güneyinden ayrılmasının, Hafter'e Rusların desteği olmaksızın Libya hükümeti güçleri karşısında Trablus saldırısının başarılı olma şansı bulunmadığını göstererek "darbeci generali" Moskova'nın şartlarına razı etmek amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Rusya, 2016'da Suriye'deki Beşşar Esed rejimine de aynı şekilde yaklaşmış ve askerlerinin ülkesinden kısmi olarak çekildiğini duyurarak rejim üzerinde baskı kurmuştu.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Arap basınında, Wagner'in Hafter'den ödeme alma konusunda sorunlar yaşadığı, Wagner'in, Trablus'a girememesi sebebiyle "darbeci generalin" askeri kabiliyetine güveninin sarsıldığı, paralı askerler arasında çok sayıda can kaybı olduğu ve ölenlerin ailelerine ödenmesi gereken ek bir maliyet oluşturduğu yönünde haberler çıkmıştı.
ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.

Libya hükümetine bağlı SİHA'lar Wagner'in etkinliğini kırdı

Hükümete bağlı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Beni Velid bölgesindeki Hafter milislerinin yakıt kamyonlarını, silah ve mühimmatlarını hedef almasıyla milisler ve paralı askerlerin ikmal hatları kesildi. Havadan sıkı tutulan bu ambargo, Wagner unsurlarının savaştaki etkinliğini belirleyici biçimde düşürdü.

Wagner paralı askerleri, Aralık 2019'da savaşa katıldıkları sırada Trablus'un güneyindeki hassas noktalara girdikten sonra belirli mevzilerde Hafter lehine askeri katkı yapmıştı. Ancak Mayıs ayına gelindiğinde paralı askerler savaşın ön hatlarından tamamen çekildi.

Wagner'in 1500 ile 2 bin arasındaki unsuru ile cephelerden çekilmesinin ardından Hafter sözcüsü Mismari'nin Trablus'un güneyinde yeniden konuşlanacakları konusundaki açıklaması, Hafter milislerinin savaş alanında dengesiz olarak yerleştirildiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

Akile Salih ve Rusya Hafter'i devirecek mi?

Libya'nın doğusundaki bazı kabilelerin, çocuklarının batı bölgesindeki cephelere gönderilmesi konusunda rahatsız olduğu ülke içinde sıkça zikrediliyor.
Hafter'in ülkenin batısında arka arkaya aldığı yenilgiler, ülkenin doğusunda sahip olduğu otoritesine de darbe vurdu. Barka bölgesindeki kabileler, Ruslara Hafter için alternatif olan güvenilir bir müttefik olarak sundukları Akile Salih'in etrafında toplanmaya başladı.

Hafter'in henüz Vatiyye Askeri Üssü'ndeki yenilgisi ortaya çıkmadan önce kendi taraftarlarını sokağa çağırarak ilan ettiği darbe girişiminin arkasında Akile Salih'in Ruslarla daha yakın temasa geçmesinin olduğu belirtiliyor. 

Akile Salih'in sözde "Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı" sıfatıyla sözde Libya Ulusal Ordusunun Genelkurmay Başkanı Abdurrazık en-Nazuri ve Hava Kuvvetleri Komutanı Sakr el-Caruşi ile birlikte, Hafter'in olmadığı bir toplantıda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesi, Rusya'nın, Wagner'in desteğiyle Hafter'in yerine Akile Salih'i getirme niyeti olarak görülüyor.

Sonuç olarak ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.



30 Temmuz 2019 Salı

Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan iş birliği bölgede istikrar üretiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Soğuk Savaş'ın ardından özellikle Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye ikili ve üçlü ilişkileri bölgenin kaderini önemli ölçüde belirledi.

Tamer Ashraf
2019 yazında bölgemizde iş birliklerinin gelişmesi adına önemli olumlu ve olumsuz gelişmelere tanık olundu. 12 Haziran 2019’da Azerbaycan’ın Gebele kentinde 7. Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye Savunma Bakanları üçlü toplantısı, 19 Haziran 2019’da Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 4. Kolordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı temsilcileri ve ana ast birlik komutanlarının katılımıyla Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Deprem Arama Kurtarma Tatbikatı, 16 Temmuz 2019’da Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de ise Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan parlamentolarının Dış İlişkiler Komisyonları üçlü toplantı gerçekleştirildi.

Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın geliştirdikleri ikili ve üçlü iş birliği mekanizmaları bölgedeki olumlu havanın yükselmesine ve bu ülkelerin bölgesel ve küresel öneminin artmasına neden oldu, ayrıca önemli bir iş birliği örneği teşkil etti.

Bu arada 20 Haziran 2019’da Parlamentolararası Ortodoks Meclisi Genel Kurulu için Gürcistan’da bulunan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne yönelik tavırları ile ünlü bir Rus milletvekilinin parlamento başkanı koltuğuna oturması sonrasında ikili ilişkiler gerildi ve iki ülke arasında uçak seferleri dahi durdu. Mayıs ve Temmuz 2019’da ise Gürcistan ile Azerbaycan arasında “Keşikçidağ provokasyonu” olarak tanımlanan küçük olumsuzluklar yaşandı.

Başlangıçta bu iş birliği sadece Batı kaynaklıymış gibi algı oluşturulmaya çalışılsa da, Azerbaycan ve Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin sorunlu olduğu dönemlerde bile bu iş birliğini canlı tutmak adına özel çaba sarfetmeleri ve özveride bulunmaları bu algıyı önemli ölçüde yıktı.

Aslında Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Güney Kafkasya bir yandan büyük enerji oyununun yeni alanı, diğer yandan da etnik çatışmalar coğrafyası haline gelmiştir. Her ne kadar Hazar havzasının doğal kaynakları bölgenin önemini artırsa da genel anlamda Kafkasya’daki (Kuzey Kafkasya’daki ve Güney Kafkasya’daki) etnik sorunlar (çatışmalar) bölgenin riskli coğrafya olarak algılanmasına neden olmuştur. Uzmanlar bölgenin geleceğine iş birliklerinin mi yoksa çatışmaların mı damgasını vuracağı sorusuna uzun süre net cevap verememişlerdir.

Bu koşullar altında Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın geliştirdikleri ikili ve üçlü iş birliği mekanizmaları bölgedeki olumlu havanın yükselmesine ve bu ülkelerin bölgesel ve küresel öneminin artmasına neden olmuş, ayrıca önemli bir iş birliği örneği teşkil etmiştir.

SSCB sonrası olumsuz koşullar


Sovyet Birliği’nin dağılmasıyla Güney Kafkasya’da üç yeni bağımsız devlet, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ortaya çıkmıştır. Bu süreçte Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan kendilerini etnik gerginliklerin ve hatta uzun süre boyunca da savaşın içinde bulmuştur. Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik toprak iddiaları uzun süren savaşın ardından "dış desteğin" de etkisiyle Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgaliyle sonuçlanmıştır. Kökenleri daha eskilerde bulunmakla beraber 1988’de alevlenen Karabağ sorunu 1992’de savaşa dönüşmüş, Mayıs 1994’te imzalanan ateşkes anlaşmasıyla şimdilik savaşa ara verilmiştir.

Gürcistan bu süreçte Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık, Cehavetya’daki Ermeni azınlığın ise Ermenistan ile birleşme talepleriyle karşı karşıya kalmıştır. Azerbaycan’a yönelik saldırıları nedeniyle Ermenistan, Gürcistan Ermenilerinin taleplerini askıya almaya karar verdiği (aynı dönemde hem Azerbaycan hem de Gürcistan ile savaş için iç kaynaklarının yetersiz ve dış politika açısından yaşanabilecek sıkıntıların yüksek olması ihtimali sebebiyle) için bu cephede savaş yaşanmamıştır. Fakat Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık talepleri yine "dış desteğin" de katkısıyla Gürcistan merkezi yönetimine karşı savaşa dönüşmüştür. 1990’ların başlarında Tiflis yönetiminin askeri açıdan başarı kazanmaya ve toprak bütünlüğünü sağlamaya çok yakın olduğu dönemlerde Rusya askeri kuvvetlerinin sürece açık müdahalesi Gürcistan’ın yenilgisini kaçınılmaz kılmıştır. Gürcistan’da Saakaşvili yönetiminin Ağustos 2008’de başlattığı askeri operasyon da benzer şekilde sonuçlanmıştır.

Günümüzde Azerbaycan ve Gürcistan için toprak bütünlüğünü sağlamaya çalışmak öncelikli konular arasında yer almakta ve sorunların barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmaması bölge için savaş riskini canlı tutmaktadır.

1990’lı yıllarda Kuzey Kafkasya’da Rusya Federasyonu merkezi yönetimine karşı bağımsızlık hareketleri de söz konusu olmuş, özellikle Çeçenistan bir süre için fiili bağımsızlığa bile sahip olmuştur. Fakat Moskova yönetimi özellikle Putin’in iktidara gelmesiyle birlikte bölgeyi kontrolü altına almıştır.
Bu dönemde Ermenistan’ın diğer komşusu olan Türkiye ile ilişkileri de olumlu yönde ilerlememiştir. Türkiye Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden birisi olsa da bu ülkenin Türkiye’ye yönelik suçlamaları ve toprak iddiaları, ayrıca Azerbaycan topraklarını işgal altında tutması nedeniyle diplomatik ilişki kurulmamış, Nisan 1993’te ise Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırılarını artırması ve Kelbecer’i işgal etmesi üzerine sınırlar da kapatılmıştır. Sonraki dönemde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesine ve sınır kapılarının açılmasına yönelik zaman zaman da baskıya dönüşen iç ve dış çabalar sonuçsuz kalmıştır. SSCB sonrası dönemde Azerbaycan ve Gürcistan’ın kuzey ve güneydeki komşularla ilişkileri de inişli çıkışlı trende sahip olmuştur.

Bu dönemde Ermenistan, komşularıyla sorunlu ilişkileri dolayısıyla (Azerbaycan topraklarını işgal altında tuttuğu, Gürcistan’a yönelik toprak iddiaları, Türkiye’ye yönelik sözde soykırım suçlamaları ve toprak iddiaları) için bölgesel projelerin tamamının dışında kalmıştır. Ermenistan’ın ABD dahil çeşitli ülkelerdeki Ermeni lobisinin Erivan'ı dışarıda bıraktığı için Bakü-Tiflis-Ceyhan ve diğer projelerin askıya alınması gerektiğine yönelik tezleri inandırıcı bulunmamış, bu doğrultuda yapılan çalışmalar da sonuçsuz kalmıştır.

Bu arada Azerbaycan ile Gürcistan arasında bazı sınır sorunlarının ve Gürcistan’da yaşayan Azerbaycan Türklerinin sorunlarının uzlaşmazlık konusu teşkil ettiği gözlenmiştir. Türkiye ile Gürcistan arasında ise Türkiye’deki Kafkas diasporasının Abhazya ve Güney Osetya’ya verdiği destek, ayrıca Gürcistan’nın Ahıska Türklerinin geri dönüşlerine ilişkin Avrupa Konseyi’ne karşı üstlendiği yükümlüklerini yerine getirmemesinden kaynaklanan sıkıntılar görülmüştür.

Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan iş birliği


Yukarıda ortaya konan tablo çerçevesinde Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan yönetimleri çatışmaya ve sorunları tırmandırmaya değil, iş birliğine önem vermiş ve örnek bir bölgesel iş birliği modeli geliştirmiştir. Bu tablonun ortaya çıkmasında 1990’larda üç liderin (Süleyman Demirel, Haydar Aliyev ve Eduard Şevardnazde) sabırla stratejik iş birliğini inşa etmeye başlamaları ve 2000’lerde bu ülkelerde iktidara gelen yeni liderlerin (Recep Tayyip Erdoğan, İlham Aliyev ve Mihail Saakaşvili) bu süreci sabırla devam ettirmesi önemli rol oynamıştır.

Her üç ülke siyasi, güvenlik, ekonomik ve diğer alanlarda ilişkileri geliştirmek için mümkün olduğu kadar dikkatli ve sistematik bir biçimde çalışmıştır. Uzun süre ikili ilişkiler ve zaman zaman farklı uluslararası toplantılar çerçevesinde üçlü diyaloglar şeklinde sürdürülen ilişkilere 26 Nisan 1998’de ve 29 Nisan 2002’de Trabzon’da üç ülke liderlerinin katılımıyla zirve toplantıları eklenmiş, 2002’deki zirvenin ardından üç ülke arasında Terörizm, Organize Suçlar ve Diğer Önemli Suçlarla Mücadele Anlaşması imzalanmıştır. Ardından üçlü iş birliği kurumsal nitelik kazanmış, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere üç ülkenin çeşitli kurumları arasında benzer toplantılar sürekli olarak gerçekleştirilmeye başlamıştır. Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan Üçlü Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın şimdilik sonuncusu olan 7.’si 30 Ekim 2018’de İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. 31 Mart 2018 tarihinde Giresun’da gerçekleştirilen Savunma Bakanları 6. Toplantısının ardından “Azerbaycan Cumhuriyeti Hükümeti, Gürcistan Hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Savunma Alanında İş Birliği Mutabakat Muhtırası” imzalanmış, sonuncu toplantı ise yukarıda da ifade edildiği üzere 12 Haziran 2019’da yapılmıştır.

Uzun uğraşlar sonucunda gerçekleştirilen Bakü-Supsa ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hatları ile Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattı sadece bu üç ülkenin kaderinde önemli bir dönüm noktası olmakla kalmamış, aynı zamanda küresel enerji oyununda devrim niteliğine de sahip olmuştur. Bu projeler dahil Hazar’ın Azerbaycan bölgesine ilişkin enerji projeleri bir yandan bölgeye sermaye çekerken, diğer yandan Hazar bölgesinden uluslararası piyasalara alternatif enerji naklinin de yolunu açmıştır. TANAP ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı projeleri de üçlü iş birliğini küresel açıdan da önemli hale getirmiş, Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan üçlüsü hem Avrupa’nın enerji güvenliği hem de Doğu-Batı taşımacılığı açısından kilit pozisyona yükselmiştir.
Türkiye’nin girişimiyle Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve DEİK organizasyonunda Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan İş Forumları ve diğer ilgili kurumların toplantıları da düzenlenmektedir. Ayrıca 15 Mart 2018’de yapılan Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan-İran Dışişleri Bakanları Dörtlü Toplantısı ile birlikte bu tür üçlü iş birliği formatlarının daha da genişlendirildiği de görülmüştür.

Üçlü iş birliğine yönelik provokasyonlar


Soğuk Savaş'ın ardından özellikle Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye ikili ve üçlü ilişkileri bölgenin kaderini önemli ölçüde belirlemiştir. Bu üç ülkenin olumlu yaklaşımları sayesinde Güney Kafkasya çatışma bölgesi olarak değil, iş birliği bölgesi olarak dikkat çekmeye başlamıştır. Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasındaki üçlü iş birliği ve ikili ilişkiler birbirlerini karşılıklı olarak destekliyor ve canlı tutuyor.

Başlangıçta bu iş birliği sadece Batı kaynaklıymış (ABD projesiymiş) gibi algı oluşturulmaya çalışılsa da, Azerbaycan ve Türkiye’nin Batı (ABD) ile ilişkilerinin sorunlu olduğu dönemlerde bile bu iş birliğini canlı tutmak adına özel çaba sarfetmeleri ve özveride bulunmaları bu algıyı önemli ölçüde yıkmıştır. Üç ülke sürekli geliştirdikleri bu iş birliğinin Batı merkezli değil, bölge merkezli iş birliği olduğunu önemli ölçüde kanıtlamışlardır. Öncesinde ve sonrasında hem Ankara’nın hem Bakü’nün hem de Tiflis’in gündeme getirdiği daha geniş çerçeveli bölgesel iş birliği modelleri de bunun bir kanıtıdır. Tabii ki, bu iş birliği çerçevesinde gerçekleştirilen projelerden İran da dahil olmak üzere Çin’den İngiltere’ye kadar çok sayıda ülke yararlanmış olabilir. Ama zaten Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın temel amacı da bölgenin refah ve iş birliği merkezine dönüşmesidir, “sürekli çatışma bölgesi” kaderini yaşaması değil.

Öte yandan bu üçlü iş birliğinden bazı devletlerin rahatsız olduğu da biliniyor. Bunların başında komşularına yönelik toprak iddiaları ve Azerbaycan topraklarını işgal altında tutması nedeniyle bölgesel projelerin dışında kalan Ermenistan gelmektedir. Ermenistan ve diğer bazı devletler Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan üçlü iş birliğinin zarar görmesi için zaman zaman bu üç ülke arasındaki ikili ilişkilere yönelik provokasyonlarda bulunmaktadırlar. Gürcistan ile Azerbaycan arasında kriz çıkarmak hedefiyle yapılan son “Keşikçidağ provokasyonları” da bunun bir parçasıdır ve asla küçümsenmemesi gerekiyor. Özellikle son provokasyonda Azerbaycan tarafının dikkatli davranması sayesinde ikili ve üçlü ilişkiler büyük bir krizi atlatmıştır. Önceki dönemlerde Türkiye-Gürcistan, Gürcistan-Azerbaycan ve hatta Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine yönelik benzer girişimler de söz konusu olmuştu.
Bu tür girişimlerin devam edeceği kuşkusuzdur. Çünkü aslında bu provokasyonların hedefi sadece ikili ilişkiler değil, üçlü iş birliğinin doğurduğu ciddi bölgesel ve küresel sonuçlardır. Önemli olan bu tür girişimlere karşı ikili ilişkilerdeki potansiyel sorun alanlarının tespit edilerek çözüme kavuşturulması ve ilişkilerin daha da derinleştirilmesidir.


18 Şubat 2019 Pazartesi

Türkiye kırmızı çizgisini çizdi: Ya operasyon, ya da...

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Haber7.com yazarı Taha Dağlı, Suriye sınırında kurulması planlanan güvenli bölge ile alakalı "Ya operasyon, ya güvenli bölge" adlı bir köşe yazısı kaleme aldı.

İşte Taha Dağlı'nın o yazısı;

Suriye’de DAİŞ’in işgalindeki son toprak parçası olan Deyrizzor’daki Bagoz kasabası da PKK işgaline girdi. İki terör örgütü tıpkı daha önce Rakka’da olduğu gibi burada da işbirliği yaptı.

Böylece Suriye’de DAİŞ işgalinde hiçbir yer kalmadı.
Yani Amerika’nın DAİŞ bahanesi ortadan kalktı.
DAİŞ yarın tekrar hortlar mı, hortlar. Daha önce oldu.

Şu anki şartlarda ise DAİŞ bitti, Trump mutlak zafer ilanına hazırlanıyor ve Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilmesinin önü tamamen açıldı.

Peki bu durumda PKK’ya ne olacak?
Türkiye Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon için tüm hazırlıklarını yaptı.

Tam bu aşamada ABD’den “güvenli bölge kuralım” önerisi geldi.
Münih Güvenlik Zirvesinde konuşulanlara bakılırsa Batı hem operasyona karşı çıkıyor hem de güvenli bölgenin Türkiye’nin denetimine bırakılmasına.

Yani onlara göre PKK’ya operasyon yapılmasın, güvenli bölge de PKK’yı korumaya yönelik olsun.

Kısacası PKK çarkı dönmeye devam etsin.
DAİŞ ve ABD sonrası PKK’nın da paylaşılamadığı ortada.

Esed rejimi PKK’lılara “bize katılın, Amerika artık sizi koruyamaz” diyor.

Amerika, PKK’lılara “eğer rejimle anlaşırsanız sizinle ortaklığı keseriz” diye uyarı yapıyor.

Fransa ise “PKK’lılara sahip çıkılmalı, ortada bırakılıp, mağdur edilmemeli, onlara borcumuz var” diyor.

Batı ülkeleri Münih’teki Güvenlik Konferansında ne derse desin, bu iki ihtimalin dışına çıkılması PKK tezgahının devamı anlamındadır ve Türkiye için asla kabul edilebilir bir durum değildir.

İşte bu anlaşmazlık sürecinde Rusya’nın tavrına da göz atmakta fayda var.
Rusya, Esed rejiminin PKK’lılara yaptığı “bize katılın” çağrısını destekliyor.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin PKK’lıları kast ederek, “Suriyeli Kürtler, rejimle diyaloğa başlamalı” dedi.

Rusya için PKK terör örgütü değil.
Ama Rusya’nın PKK’ya bakışı ABD’nin kurduğu ittifak kadar güçlü de değil.

Putin’in başkan Erdoğan’la olan yakınlığı, Türkiye ile kurduğu stratejik ortaklıkların Moskova için önemini hesaba kattığımızda Rusların PKK konusunda Türkiye’ye ABD ya da diğer Batı ülkeleri gibi yaklaşmalarının Ruslar adına hiçbir getirisi olmayacaktır.

Putin bu anlamda Hafız Esed dönemi anlaşmaları öne sürerek, Türkiye ile Şam’ı irtibatlandırıp, PKK konusunu bu yolla çözmeyi hesaplıyor olabilir.

Peki şimdi ne olacak?

Türkiye’nin tavrı net.

PKK Türkiye sınırından defedilecek.

Bu ya Türk askerinin operasyonuyla yapılacak ya da Türkiye denetimindeki bir güvenli bölge veya tampon bölgenin kurulmasıyla gerçekleştirilecek.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın çizdiği çerçeve açık.
Yaklaşık 450 kilometre genişliğinde, 32 kilometre derinlikte bir güvenli bölge kurulacak, diyor.
Ve şunu da ekliyor, “terör örgütünün o bölgede olmasına asla müsaade etmeyeceğiz”.

Belli ki adı güvenli bölge ya da tampon bölge olsun, bu bölgede PKK asla olmayacak, bunun yolu da bölgenin denetiminin Türkiye’de olmasından geçiyor.

Aksi halde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonu için haftalar öncesinden yaptığı ve bütün dünyanın dikkatini çeken o geniş çaplı hazırlık sürecinin hala devam ettiğini hatırlatmakta fayda olacaktır.

Vatan görevi


PKK ve uzantıları ile FETÖ ve kalıntıları zilletin özünü oluşturmaktadır. CHP ve İP çaresizlik içinde bu terör unsurlarına teslim olmuş ve güdümüne girmiş durumdalar.

Yerel seçimlerin önemini, beka sorunun ciddiyetini milletten gizleyebilmek için çok özel bir çaba sarf edildiğini ibretle izliyoruz. Bekayı patlıcana, belayı domatese sardılar ve milletin önüne koydular. Zilletin gayretine ve telaşına bakarsanız, bu ülkenin tek ve değişmez meselesinin sebze, meyve fiyatları olduğunu zannedersiniz.

VARLIĞIMIZ HER ŞEYDEN ÖNEMLİ


Domates, biber, patlıcan fiyatları elbette önemlidir ve kontrolde tutulmalıdır. Biz tarım konusunda çok daha esaslı ve kalıcı bir sistem geliştirilmesi, mutlaka bir reforma gidilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bunun için bir hazırlık yapıldığı anlaşılıyor. Piyasaların biran önce rahatlatılması için gerekli tedbirler alınıyor. Tanzim satışların yaygınlaştırılmasıyla kalınmayacak ve çok daha fazlası yapılacaktır. Kaldı ki, domates, biber, patlıcan mevsim ürünleri değildir. Kış mevsiminde bu ürünlerin fiyatı her zaman normalin üzerinde olur. Ancak hiçbir şey ülkenin varlığından, birliğinden, bölünmez bütünlüğünden ve istikbalinden daha önemli değildir ve olamaz.

BU SÖZLERİ SÖYLEYEN HAİNDİR


Zillet bütün unsurları ile ifşa olmuştur ve artık takke düşmüştür. PKK ve uzantıları ile FETÖ ve kalıntıları zilletin özünü oluşturmaktadır. CHP ve İP çaresizlik içinde bu terör unsurlarına teslim olmuş ve güdümüne girmiş durumdalar. Bunu bir siyaset yapma güdüsü ile söylemiyoruz. Yaşananların, gelişmelerin, milletin gözleri önündeki gerçeklerin ortaya koyduğu bir gerçeği anlatıyoruz. PKK’nın siyasi uzantısı HDP sözcüleri kelimenin tam anlamıyla ihanet olan açıklamalar yapıyor, davranışlar sergiliyorlar. Eş Genel Başkan olduğu söylenen birisi, 31 Mart Yerel Seçimlerinin kendileri için ne anlama geldiğini net şekilde ifade etmiştir. TBMM içinde, grup kürsüsünden açık ve alenen bölücülük yapmış ve hainlik etmiştir. İhanetinin önünde engel olarak gördüğü AKP ve MHP’yi kaybettirmeyi hedeflemesi, bu alçaklığa uygundur. Bu sözler suçtur ve mutlaka gereği yapılmalıdır.

CHP VE İP İHANETE SESSİZ


Bu bölücü hainin sözleri kadar vahim olan başka bir durum da, zillet içindeki diğer partilerin bu alçaklığa sessiz kalmalarıdır. Susmak kabullenmektir. Bazı televizyon programlarında bu kalleşliğin hatırlatılması üzerine, kerhen ve çok sınırlı biçimde yapıla kınamalar, duruma göre vaziyet almaktan başka bir şey değildir ve asla inandırıcı değildir. CHP ve İP’in yönetim kademelerinden bu alçaklığı reddeden, doyurucu, kararlı ve kesin bir açıklama gelmemiştir. Birde utanmadan, sıkılmadan çıkıp HDP’nin legal bir parti olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. İP’in başının HDP’yi Cumhur ittifakı ile ilişkilendirmeye çabalaması ise bir suçluluk telaşından başka bir şey değildir.

SÖZDE MİLLETVEKİLİ POLİSİ ISIRDI


Bu tavrın ve suskunluğun bir tesadüf olmadığını gösteren başka gelişmeler de yaşanmıştır. Bölücü örgütün şehir kadrosunu oluşturan sözde bir milletvekili, bir polis kardeşimizin kolunu ısırarak hastanelik etmiştir. Üstelik bu olay bölücübaşı ve bebek katili olan İmralı’daki cani için yapılmak istenen bir yürüyüş sırasında olmuştur. Bebek katili için yürümeye kalkışmak, yeteri kadar bir büyük ihanettir ve buna izin verilmemesi ve güvenlik güçleri tarafından engellenmesi son derece isabetlidir ve mutlaka olması gerekendir. Görevini yapan polis kardeşlerimize saldırılması, ısırılması, yaralanması suçtur. Ne yazık ki, zilletin CHP ve İP’i, bu rezilliğe, bu kalleşliğe de sessiz kalmış ve bir bakıma onaylamışlardır. Bu hainlere karşı sessiz kalmak, onlara ortak olmaktır, işledikleri ihanet suçlarını desteklemektir.

BEKAMIZ HER ŞEYDEN ÖNEMLİ


Her şey milletin gözleri önünde yaşanmaktadır. Zillet bütün unsurları ile bir milli güvenlik sorunu, çok ciddi bir beka meselesi haline gelmiştir. Bu her şeyden çok daha önemli ve ileridedir. Ekonomik sıkıntılarımızı aşarız, yatırım ve üretimimizi arttırır düze çıkarız. Bunun için yeni fedakarlıklar gerekiyorsa yaparız. Ama ülkemiz, varlığımız, birliğimiz, bekamız her şeyin üzerindedir. Bunu ne ihmal edebiliriz, ne erteleyebiliriz, ne de görmezden gelebiliriz. Ciddiye almak, üzerine gitmek, beka sorunu haline gelenlere fırsat vermemek bir vatan görevidir. Domates, biber, patlıcan üzerinden bu vatan görevini unutturmaya veya ikinci plana itmeye çalışanlar, asla iyi niyetli olamazlar ve bu ihanetin bir parçası olmaktan kurtulamazlar.

TEHLİKE ÇOK DAHA BÜYÜK



“Bu seçimler yerel özellikte, dolayısı ile beka sorunuyla, ülkenin varlığı ve birliği ile ne ilgisi var” diyenler, bu gerçekleri nereye koyduklarını da söylemelidirler. Kaldı ki, yereldeki ihanetin nerelere ulaştığını biz HDP’ye verilen belediyelerde açık şekilde gördük. O belediyeler, Kandilin şubesi, ihanetin merkezi haline geldiler. Onun içindir ki, birçoğu şu anda yargıya hesap veriyor. Şimdiki tehlike çok daha büyük ve yaygındır, çünkü HDP ile sınırlı değildir. CHP  ve İP’de HDP kadar sorun olmaya, tehlike oluşturmaya başlamışlardır. Bu gruba zillet dememizin sebebi budur. Ülkesiyle, devletiyle, milletiyle, bayrağıyla, ezanıyla sorun olmayan hiç kimse, zillete onay veremez ve bu ihanete ortak olamaz.




16 Şubat 2019 Cumartesi

Küresel güç kayması ABD’yi Ortadoğu’dan çekilmeye zorluyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor.
ABD'nin kaotik Ortadoğu siyasetinin ve bölgede açık bir strateji izlemeyişinin ABD yönetiminin iç işleyişiyle doğrudan bağlantılı veçheleri var.  Bununla beraber meselenin bölgesel ve uluslararası sistemi ilgilendiren yönlerini de dikkate almak gerekiyor. Zira ABD’nin Ortadoğu’da hâkim ve hegemon aktörlüğünü sarsan ve bölgeden geri çekilip başka alanlara odaklanmasını zorunlu kılan jeopolitik, ekonomik ve teknolojik bir dizi gelişme yaşanıyor.
Bu gelişmelerin başında son yıllarda küresel güç kaymasını tetikleyen iki temayül geliyor: Bir yanda Rusya’nın Avrupa ve Ortadoğu’da, Çin’in ise Asya-Pasifik başta olmak üzere dünya genelinde çok daha iddialı ve etkin birer aktöre dönüşmesi; diğer yanda Batı’nın, bilhassa ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan –ittifaklara, çok-taraflı kurumlara, güvenlik garantilerine, uluslararası anlaşmalara ve ortak değerlere dayalı– dünya düzenini sürdürme irade, güç ve kapasitesini giderek yitirmesi. Her ne kadar ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor. Bu güç kayması süreci son derece tehlikeli olup jeopolitik rekabet, şu an için fiilî bir büyük savaşın kıvılcımını ateşlemese de başka her türlü araçla; yani ticari, mali, istihbari, siber, propaganda vb. mücadelelerle devam ediyor.
Peki ABD küresel aktörlüğünü rakipleriyle paylaşmaya, yani çok-kutuplu bir dünyaya hazır mı? Tabii ki hayır. Tam da bu yüzden Amerikan menfaatlerini seleflerine kıyasla çok daha dar bir çerçevede tanımlayan Obama ve Trump yönetimleri, Ortadoğu’dan geri çekilerek bölgedeki müttefiklerini öne çıkarmaya, dünyadaki taahhütlerinde, masraflarında ve asker sayısında kısıntıya gitmeye ve stratejik çıkarlar bakımından Çin’le mücadele edeceği Asya-Pasifik bölgesine odaklanmaya çalışıyor.
Tarihte birçok büyük gücün düştüğü ‘emperyal kibir’ tuzağına ABD de düştü ve Amerikan hegemonyasında sonun başlangıcı –11 Eylül saldırıları sonrası giriştiği– Ortadoğu’daki askeri maceraları ve dünyanın farklı yerlerinde askeri varlığını muazzam şekilde artırarak aşırı yayılması oldu. 2000’lerdeki bu başarısız askerî maceralar trilyonlarca dolara patladı; şu an ABD dünyanın en borçlu ekonomisi. Tam da bu süreçte ABD’de orta ve alt sınıf Amerikalıların hayatını altüst eden 2008 Finans Krizi’yle başlayıp dünyaya yayılan iktisadi durgunluk ve kriz de önce toplumsal, sonra siyasal ve nihayetinde sistemsel bir altüst oluşu tetikledi. Yine aynı süreçte iletişim teknolojileri ve uzay-atom-biyoloji alanlarında kaydedilen muazzam ilerlemelerle hayatın hemen her alanında köklü değişimler yaşanırken, siyasi alandaki donukluk ve 20. yüzyıldan kalma yönetişim modeliyle yola devam etme ısrarı sistemsel krizi daha da derinleştirdi.

Büyük stratejiler de tıpkı büyük fikirler ve ideolojiler gibi tükendi

Öte yandan dünyanın tarihte hiç görülmedik bir hızla değişip dönüştüğü, küresel sistemin belirsizliklerle ve çok bilinmeyenli denklemlerle dolu olduğu günümüzde, geleceğe matuf sağlam stratejiler geliştirebilmek ve uygulamaya dökebilmek de neredeyse imkânsız. Hâlihazırda Çin’in “Yeni İpekyolu” da denilen “Yol ve Kuşak” projesi dışında dünyada hiçbir güç, büyük stratejiler çerçevesinde kapsamlı ve uzun vadeli politikalar üretemiyor. Tıpkı dünyada 19. ve 20. yüzyılda yaygın olan büyük fikirlerin ve ideolojilerin çoktandır tükenmesi gibi, artık büyük stratejiler de yok.
ABD’nin Ortadoğu politikası da bundan nasibini alıyor. Son on yıldır Washington yönetimleri, hızla değişen bölgede, konjonktürün kıskacında, taktik politikalarla temel hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Hatta zaman zaman hasar kontrolüyle bölge politikasını şekillendirmek durumunda kalıyor.

Ortadoğu’da düzen kurucu bir küresel güç artık yok

Konu Ortadoğu olduğunda sık sık yapılan 1916 Sykes-Picot benzetmeleri, yani Amerikan-Rus gizli görüşmeleri ve paylaşımlarıyla Ortadoğu’da kolayca yeni bir düzenin kurulabileceği vehmi, aslında günümüz dünyasını ve güç dengelerini anlamaktan uzak bir anlayışın ürünü. Zira şu an dünyada çatışmaları durdurucu ve –tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB gibi– düzen kurucu/dayatıcı hegemon bir küresel güç bulunmuyor. Dahası Türkiye, İran, Suudi Arabistan-BAE ikilisi ve İsrail gibi bölgesel güçler bir yüzyıl evveline kıyasla çok daha muktedir, çok daha cüretkâr, farklı çıkar algılarıyla birbirleriyle kıyasıya rekabet eder ve dolayısıyla bölgenin kaderini etkiler durumda. Buna bir de teknolojinin geldiği aşama itibarıyla tarihte ilk defa bireylerin birer aktöre dönüşmesini ve bunun da anarşiyi tetiklemesini eklersek, yerelde meşruiyet ve rıza olmadan salt dışarıdan dayatmalarla bölgede düzenin ve istikrarın tesis edilemeyeceği görülür.
Öte yandan ABD’nin müttefiklerine politikalarını dayattığı günler de bir bakıma geride kaldı. Zira Obama yönetiminin, önce Arap Devrimleri sürecinde başta Hüsnü Mübarek olmak üzere sadık müttefiklerini yarı yolda bırakması, ardından İran’la nükleer anlaşmaya imza atması ve nihayetinde Türkiye’deki 15 Temmuz Kalkışmasını el altından desteklemesi müttefikleri nezdinde ihanet duygusunu perçinledi. Ayrıca bölgede yaşanan altüst oluşlara çoğunlukla seyirci kalması veya düşük düzeyli müdahalesi ABD’nin bölgeden çekilmekte olduğu algısını pekiştirdi. Dolayısıyla şimdilerde müttefikler, Washington’ı fazla dikkate almadan, kendi milli ve iktisadi menfaatleri çerçevesinde daha serbestçe ve zaman zaman meydan okuyucu tarzda hareket edebiliyorlar. ABD’nin güvenlik taahhütlerine güven duymuyorlar. Güvenliklerini, (tıpkı Suudi Arabistan’ın Yemen’de, Türkiye’nin de Suriye’de yaptığı gibi) gerektiğinde ordularıyla bizzat çatışmalara girerek sağlamaya ve silah sistemlerinde ABD’ye olan bağımlılıklarını Rusya üzerinden aşmaya çalışıyorlar. Bu da ABD’nin geleneksel müttefikleri üzerinde etki ve baskı kurma kabiliyetini sınırlıyor.

Müttefikleri öne çıkarmanın sınırları ve sıkıntıları

Aslında bu, Irak ve Afganistan’da bataklığa saplanmaktan gerekli dersleri çıkaran mevcut Amerikan yönetiminin de kısmen bir tercihi. Zira “Ben dünyanın başkanı olmayacağım”, “ABD’yi yeniden büyük ve güçlü bir ülke yapacağım” vaadiyle başa geçen Başkan Trump’a göre, “baş belası” bir bölge olan Ortadoğu’da ne kadar Amerikan kanı veya parası akıtılırsa akıtılsın kalıcı barışı ve güvenliği sağlamak imkânsız. Dolayısıyla bölgedeki müttefiklerine danışmanlık ve eğitimle geriden destek çıkmak, onlara alabildiğine silah satmak ve böylelikle onları daha muktedir kılıp “baş belası” bölgenin yükünü kendi kendilerine çekmelerini ve güvenliklerini kendi başlarına sağlamalarını temin etmek temel politikası olarak beliriyor. Yani artık müttefiklerin ellerini taşın altına koyması, sahada işi sahiplenmesi gerekiyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’i merkeze alarak bölge politikasını inşa etmeye çalışıyor. Terörle ve radikallikle savaşı, Müslüman ülkelerin kendi sorumluluğu olarak görüyor ve işin sadece DEAŞ ve el-Kaide’yle mücadele kısmına odaklanmakla yetiniyor. Bu haliyle Trump’ın Ortadoğu politikası aslında Obama’nın bölge politikasına genel hatlarıyla benziyor. En temel fark, İran politikasında ortaya çıkıyor. Ayrıca iktisaden zor durumdaki müttefiklerine bile mali yardımları kesmek ve Körfez’in paralarını mümkün olduğunca Amerikan ekonomisine kazandırmak da Trump’a özgü politikalardan.
ABD’nin düşük maliyetli bu yeni politikasının başarısı, bölgedeki müttefiklerinin yeterli güce ve kapasiteye sahip olmasına, daha da önemlisi kendisiyle aynı hedeflere ve çıkarlara bağlı kalmasına bağımlı. Oysa şu an müttefikler, kendi bölgesel nüfuzlarını artırmak ve karşı karşıya oldukları tehditleri ve meydan okumaları asgariye indirmek için mücadele ederken ABD’nin bölgedeki çıkarlarını ve politikalarını pek de gözetmiyorlar. Hatta zaman zaman (Başkan Trump’ın her daim arkalarında duracağından aldıkları cesaretle) Kaşıkçı cinayeti, Katar’a abluka ve işgal planı, Lübnan Başbakanını istifaya zorlama gibi skandal adımlarla hem Trump’ın Evanjelik ekibinin hem de Amerikan müesses nizamının bölge politikalarını zora sokabiliyorlar.
Ayrıca sahada öne sürdüğü Arap müttefiklerinin kapasitesi sınırlı ve yetersiz. Bu bağlamda Arap dünyasının kadim medeniyet merkezlerinde siyasi otoritelerin iflası ve yaşanan çok-boyutlu krizlerle birlikte nüfusu az, stratejik akıldan yoksun ve dostunu-düşmanını parayla satın alarak dış politikasını yürütmeye alışmış Körfez’e bel bağlaması bir handikap. Bunun fakında olduğundan İran’ın yayılmacılığına, siyasal İslam’a, radikalizme, terörizme ve kısmen de Türkiye’nin yükselişine karşı –kendisinin ve İsrail’in geriden desteğiyle– Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Fas’tan müteşekkil “ılımlı Sünni Arap ittifakını” yeniden canlandırma projesi Trump’ın Mayıs 2017’deki Riyad zirvesinden beri devrede. Şimdiye kadar İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki gayriresmi ilişkileri güçlendirmek ve aleniyete dökmek dışında somut bir meyvesi alınamayan bu projenin bugünlerde (13-14 Şubat’ta) Varşova’da gerçekleştirilen İran karşıtı Ortadoğu Zirvesiyle ne denli işlerlik kazanacağı, bir soru işareti. İlgili ülkelerin ortak tehdit algılamalarına rağmen aralarındaki çıkar farklılıkları bu projenin başarı şansını düşürüyor.

Rusya, ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurabilir mi?

ABD’nin taahhüt altına girme konusundaki isteksizliği, Ortadoğu’da kriz yönetimlerinde ve barış süreçlerinde diplomatik öncülüğünü ve etkinliğini yitirmesine de yol açıyor. Bunun en çarpıcı yansıması, tamamı Amerikan müttefiki olan Körfez İşbirliği Konseyi içindeki ihtilafları çözememesi. Suriye çatışmasının diplomatik müzakere masasında etkili bir aktör olamaması. Keza Filistin yönetimine baskı ve şantajla dayatmaya çalıştığı, dünyaya “Yüzyılın Anlaşması” diye pazarladığı Ortadoğu Barış Planını bir yıldır açıklayamaması. Hal böyleyken geleneksel müttefikleri de ya Washington’dan umudu keserek Moskova’ya doğru kayıyor ya da iki güç arasında bir denge siyaseti gütmeye çalışıyor.
Bununla birlikte Rusya ABD’nin bıraktığı boşluğu pragmatik bir şekilde doldurmaya çalışmak ve çoktan çökmüş olan eski düzenin hamiliğini üstlenmek dışında sağlam ve vizyoner bir bölge stratejisine sahip değil. Bölgede birbirine rakip, hatta hasım bütün taraflarla muhatap olabilen tek aktör olma avantajıyla krizlerde güvenilir bir arabulucu olarak diplomatik bir rol kapmaya çalışıyor. Tabii bu o kadar da kolay değil. Siyaseten arabuluculuk yapsa bile gerek tarafları büyük tavizlere ikna etmek, gerekse yaşanan büyük yıkımın yaralarını sarmak, normalleşmeyi sağlamak ve kalıcı barışı tesis etmek için gerekli iktisadi kaynaklara sahip değil. Son yıllarda bölgesel güçlerle ilişkilerini derinleştirse de başta İran-İsrail ve Suudi Arabistan-İran olmak üzere söz konusu güçler arasında (şu an vekâlet savaşları şeklinde cereyan eden ama) her an yeni bir çatışma potansiyeli taşıyan derin rekabeti idare etmesi hiç kolay değil. Öte yandan her ne kadar –tıpkı Türkiye, İsrail ve Mısır gibi– Körfez ülkeleri de Rusya’yla işbirliklerini artırsalar da Moskova, önce İngiltere, ardından ABD’nin yüzyıldır üstlendiği şekilde büyük askeri üslerle Körfez’in güvenliğini sağlayıcı bir rol oynayamaz.

ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliği sistemsel krizlerin bir uzantısı

Hâlihazırda Lübnan ve İran dışında bütün bölge ülkelerinde Amerikan askeri kuvvetlerinin var olduğunu ve Washington’ın gerek müttefikleri gerekse hasımlarına karşı elindeki caydırıcı iktisadi ve istihbari kartları halen koruduğunu düşünürsek, ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği iddiası abartı olur. Ancak gerek Ortadoğu’da gerekse dünya genelinde Amerikan nüfuzunun azaldığı, hegemon bir güç olmaktan çıktığı bir gerçek. Trump yönetimi altında ABD’nin sadece Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır’la değil, dünyada Kanada ve Batı Avrupa gibi geleneksel müttefikleriyle de çıkar ve tehdit algılarının farklılaştığı, diğer bölgelerdeki müttefiklerinin de ABD’yle güvenlik ilişkilerini yeniden gözden geçirdikleri bir dönemdeyiz. Dünyada muazzam değişiklikler yaşanırken ve ikinci soğuk savaş acaba üçüncü bir dünya savaşına evirilir mi sorusu zihinleri meşgul ederken ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliğinin ve çelişkili politikalarının aslında sistemsel krizlerin bir uzantısı olduğunu unutmamak gerekir.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html