BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Maduro sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Maduro sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Türkiye'nin En büyük kaybı dışa bağımlı Muhalefetin olması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İNSANLIK DERSİ

Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
Herkes konuştu, ben sustum.
Aslına bakarsanız söylenecek çok şey de yoktu.
Oturdum ve bu büyük müjdeyi içime çektim.
Yüz yıllık sorunu enerji olan bir ülkenin insanı olarak ülkemde bir anda hatırı sayılır miktarda doğal gaz bulunmasının mutluluğunu yaşadım.
Daha güzel ne olabilirdi? Buna sevinmeyecek aklı başında bir Türk olabilir miydi?
Tabii ki o kadar naif değilim. Muhalefetin bu kadar büyük bir müjdeyi bile hazmedemeyeceğini biliyordum.
Nitekim “doğal gaz bir paket çikolata etmiyor”dan, “doğal gaz halka yaramaz”a kadar yüzlerce karın ağrısı dinledik. Maduro göndermesi yapan ahlaksız profesör elbet bulur müstehakını..
Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
İçimden tam “Allah kimseyi milletinin sevinciyle sevinemeyecek kadar fesat etmesin” diyordum ki, hepimizin tercümanı yine Sayın Cumhurbaşkanı oldu.
“Rabbim kimseyi teröriste terörist diyemeyen, darbeye darbe diyemeyen, düşmana düşman diyemeyen, milletinin sevinci ile sevinemeyen, üzüntüsüyle üzülemeyen mankurtlardan eylemesin diliyorum.” dedi.
Ben Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasının önemli bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum.
Anlayana oldukça radikal ama bir o kadar da insani bir konuşmaydı.
Zaten Sayın Cumhurbaşkanı hiçbir zaman retorik özentisine düşmemiş, politikacı ağzıyla konuşmamıştır. Kendisine sunulan tüm konuşma taslaklarına rağmen eninde sonunda konuşmayı kendi insani diline çevirir.
Bu konuşmada “Bak beyim, sana bir çift sözüm var” diyen Yaşar Usta’nın samimiyeti, insaniyeti vardı ama onun ezikliğinden eser yoktu.
Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı hayatının hiçbir döneminde Batı’yı büyük görmedi. Ama aşağılamadı da. Onların “standart” saydıkları tüm reformları gerçekleştirmekte bir an bile tereddüt etmedi. Çünkü Türk insanının da bu standartları hak ettiğini çok iyi biliyordu. Türkiye bu hükümet döneminde AB’ye girmeye geçmişte hiç olmadığı kadar yakınlaştı.
Bakmayın siz yıllardır “muasır medeniyet” diye ağlaşanlara. O seviyeye ulaşmak için en ufak bir şey yapmayıp, darbe üstüne darbe ile ülkeyi demokraside patinaj yaptırdılar.
Bu hükümet döneminde ise AB’nin tüm kurum ve kuruluşlarına üye olduk, bir tek AB hariç…
Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasından anlıyorum ki; artık bu yolun sonuna geldik. Muasır medeniyet üyesi olmaktan vazgeçtiğimiz için değil, bugüne kadar “muasırın” ne olduğunu belirleyenlerin artık tüm foyaları ortaya çıktığı için. Osmanlı'dan itibaren 200 yıldır içinde yer almaya çalıştığımız “…

Batı’nın bize hiçbir zaman aynı yaklaşmadığını da kabul edelim, hangi adımı atarsak atalım bizi hiçbir zaman kendisi gibi görmedi…”
Bu çok ağır bir laftır ve ciddi bir kırılma noktasıdır. Gerçi Sayın Cumhurbaşkanı buna benzer cümleleri ilk kez kurmuyor ama konuşmanın tamamına bakarsanız bunun artık “sepeti koluna, herkes kendi yoluna” olduğunu sonuna kadar hissedersiniz. “Türkiye’ye karşı sergilediği bu ikiyüzlü tavır AB’nin sonunun da ilanı olmuştur” cümlesinden bizim için AB’nin bittiği dışında başka ne anlam çıkar?
Beni duygusal olarak en çok etkileyen cümlesi Joe Biden’e yönelik “Ya, dostluğumuz var ya! En azından oturup çay içmişliğimiz var ya!” cümlesi oldu. Bu cümleyi hiçbir uluslararası jargonda duyamazsınız, tıpkı “one minute”i duyamayacağınız gibi.
Ha, Biden Türkler için beraber bir çay içmenin anlamı nedir, kahvenin hatırı ne kadardır bilir mi? Bilmez elbette, tercüme edenler de epey bir güçlük çekecektir.
Ama biz biliyoruz.
Ne mi biliyoruz? Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Biden’a insanlık dersi verdi.
Tabi en ağır dersi de muhalefete verdi:
“Hayatlarının hiçbir döneminde umutlarını millete bağlamamış, gözleri hep dışarıya dönük olan bu siyasi anlayış Türkiye’nin en büyük ayıbı ve kaybıdır. (…)  Türkiye için kalplerinde hiçbir hayali, kafalarında projesi olmayanların tek yapabildikleri onun külahını buna bunun külahına ona giydirmek suretiyle illüzyon peşinde koşmaktır. Harbi olun, hasbi olun, mert olun, delikanlı olun, yenileceksiniz, şerefinizle yenilin be!”
Ben muhalefet adına utandım… Şerefin ne anlama geldiğini bilen her insan gibi…
CHP doğalgaz aramasını maliyetli ve gereksiz bulmuştu Karadeniz'den tarihi müjde geldi
Başkan Recep Tayyip Erdoğan Fatih Sondaj Gemisi'nin Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı. Tarihi müjdenin ardından akıllara CHP'li Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi. CHP'li Başarır, Akdeniz'deki çalışmaları maliyetli göstererek yapılmasını gereksiz bulmuştu.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan, "cuma günü sürpriz açıklayacağım" dedikten sonra dünyanın gözleri Türkiye'ye dönmüştü.

CHP DİNLENSEYDİ DOĞALGAZ BULUNAMAYACAKTI

Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde basın karşısına çıkan Başkan Erdoğan, Karadeniz'de çalışan Fatih Sondaj Gemisi'nin doğalgaz bulduğunu açıkladı. Başkan Erdoğan'ın duyurduğu müjdenin ardından akıllara CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi.
Türkiye'ye damga vuran birçok projeye karşı çıkan CHP, aramalara da karşı çıkmıştı. Akdeniz ve Karadeniz'deki çalışmaların maliyetli olduğun dile getiren CHP'nin sözleri dinlenseydi, Türkiye bugün Karadeniz'de doğalgaz bulamamış olacaktı.

CHP yandaşı Yılmaz Özdil'in tarihi keşif hazımsızlığı! Karadeniz'de bulunan doğalgaza inanmadı
Dünya Türkiye'nin Karadeniz'de keşfettiği doğalgaz rezervini konuşurken CHP yandaşlığı ile bilinen Sözcü gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'den skandal bir yorum geldi.
Türkiye, Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi keşfetti.
Fatih sondaj gemisinin yaptığı keşif, Türkiye tarihinin en büyük keşfi olarak kayıtlara geçti.
Müjdeli haberi Başkan Recep Tayyip Erdoğan verdi.
Erdoğan'ın bu açıklaması dünya medyasında da geniş yer buldu.
Yaz aylarının ilk günlerinde Bodrum'daki kaçak villasıyla gündeme gelen Yılmaz Özdil de konuya ilişkin açıklamalar yaptı.

"10 SENE DESEYDİ İNANDIRICI OLURDU"
Bir televizyon kanalının konuğu olan Özdil, "Karadeniz'de doğalgaz bulunduğunu 2002'den beri neredeyse açıklamayan enerji bakanı yok. Petrol ve doğalgaz dünya çapında ses getiren ve dünyada teyidi çok kolay bilgiler. 'Doğalgazı buldum' dediğinde iki tane seçenek var ya doğalgazı bulmuş oluyorsun gerçekten, ya da dünyada alay konusu oluyorsun. Dolayısıyla 2023 yılında dedi sayın Cumhurbaşkanımız. 2023 demeseydi, yani 'biz bulduk bunu çıkarması da deniz imkanlarında minimum 10 senedir. Biz bütün imkanlarımızı zorlayacak ve bunu 10 senede çıkaracağız' bile deseydi bana göre daha inandırıcı olurdu." ifadelerini kullanarak skandala imza attı.

CHP'li Selin Sayek Böke'den Türkiye'nin Karadeniz'deki doğalgaz rezervleri ile ilgili şok sözler
CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, Karadeniz'de doğalgaz bulunmasının Türkiye'ye hiç bir faydasının olmayacağını iddia etti.

CHP'li Gökçen: Karadeniz'de bulunan doğalgazı çıkarmadan yüzde 11'ini kaybettik
CHP'li Gökçe Gökçen, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘doğalgaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğini belirtti, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik" dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘gaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğine dikkati çekti. Gökçen, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik. Müjdenin açıklandığı günden bugüne kadar 20 kuruş artan dolar, bize kabaca 86 milyar lira kaybettirdi" dedi.
Gökçen, döviz kurunu hızla arttığını ve artan döviz karşısında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın konuyla ilgili şov yapmak yerine önlem alması gerektiğini belirtti. "Şimdiden çıkaracağımız doğalgazdan kazanacağımız 65 milyar doların yaklaşık 7.1 milyar dolarını kaybettik bile" diyen Gökçen, "Bu gidişle de daha doğalgazı çıkarmadan, doğalgazdan gelecek parayı kaybedeceğiz gibi görünüyor. Sayın Berat Albayrak’ı bu içi boş şovlardan kurtulup bir an önce geleceğimizi erimekten kurtarmaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.

CHP'de Türkiye'nin doğal gaz keşfini görmezden gelme talimatı! AK Parti'den tepki geldi
Başkan Erdoğan, Karadeniz'deki sondajda 320 milyar metreküp doğal gaz rezervinin keşfedildiğini belirterek, "Yani bu ilk kuyuda bulunan rezerv, çok daha zengin bir kaynağın bir parçasıdır. İnşallah devamı da en kısa sürede gelecek." dedi. Türkiye bu açıklama ile sevince boğulurken, CHP sessizliğe büründü. Sessizliğin nedeni daha sonra ortaya çıktı. Partililere konuyla ilgili görüş bildirmeme, açıklama yapmama talimatı gönderildi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, tarihi keşfi görmezden geldi

Türkiye, tarihinin en büyük doğal gaz rezervini Karadeniz'de keşfetti. Başkan Erdoğan, müjdeyi "Karadeniz'de 320 milyar metreküp doğal gaz keşfettik. Araştırmalar devamının da geleceğini gösteriyor. Bu keşif çok daha zengin enerjinin yalnızca bir parçası..." sözleri ile duyurdu.

Türkiye'ye sevince boğan haber bazı illerde davul zurna ile kutlandı, bazı illerde ise mutluluk gözyaşları karşılandı. CHP'nin milletin değerlerinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serildi.
ÖNCE İTİBARSIZLAŞTIRMAK İSTEDİLER
Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın müjdeyi açıklamasına saatler kala CHP'nin kanalı Tele1'de Gökhan Çapoğlu isimli profesör bilimden ve gerçeklikten uzak ekonomi yorumları ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı ve istifası ile doların 5 TL'ye düşeceği gibi küstah sözler kullandı.

Yine CHP'nin diğer kanalı Halk TV'de ise Parti Genel Sekreteri Selin Sayek Böke benzer bir yola başvurdu. Böke, doğal gaz çıkarılmasının Türkiye'ye hiçbir faydası olmayacağını savunarak halkın tepkisini çekti.

MÜJDE SONRASI SESSİZLİK

CHP, milleti sevince boğan, mutluluk gözyaşları döktüren doğal gaz müjdesini sessizlik ile karşıladı. Konuşanlar da itibarsızlaştırma yoluna başvurdu.


12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










4 Şubat 2019 Pazartesi

Kılıçdaroğlu ve ihanetin yeni versiyonu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Kılıçdaroğlu gibi, PKK, PYD, HDP güzellemesi yapmakla kalmayıp, bu terör unsurları ile her türlü işbirliği yapabilen birinin sayın Bahçeli’ye milliyetçilik anlatması, eşi emsali görülmemiş bir rezilliktir.
Seçim tarihi yaklaştıkça, Türk milletinden ümidini kesmiş olan ve Cumhur ittifakı karşısında çaresiz kalan zilletin kızgınlığı ve saldırganlığı daha da artıyor. Bu kızgınlıkla kendilerini daha çok ele veriyor, daha çok ifşa oluyor, daha çok yerin dibine gömülüyorlar.


BÜYÜK FIRSAT YAKALANDI


Türkiye, bir dönüm noktasındadır. Cumhur ittifakı ile birlikte güzel ülkemiz, ayak bağlarından kurtulmuş, Türk milletinin de onayı ve desteği ile gelişmek, yükselmek ve ileri gitmek için büyük bir fırsat yakalamıştır. Terörle mücadelede tarihi başarılar sağlanmış, dış politikada daha etkili ve belirleyici bir konuma gelmiş, milli duruşunu sağlamlaştırmıştır. Sorun da buradan çıkıyor. Bütün ümidini Türkiye’nin yorulmasına, yoksullaşmasına, teröre teslim olmasına, içine kapanmasına bağlamış olanlar bu durum karşısında çıldırıyor. Bu güruh Türk milletinden onay alamayacaklarını çok iyi bildikleri için, bütün hesaplarını Türkiye’nin batmasına ve buna bağlı olarak oluşacak belirsizliklere bağlamış durumdadır. Kimdir bunlar diye bakıyorsunuz, karşınıza FETÖ, PKK, PYD çıkıyor. Bunların olduğu yerde HDP’nin de olması bizi şaşırtmıyor. CHP ve İP’in de katılmasıyla birlikte zillet tamamlanıyor.


MADURO’NUN BAŞNA GELENLER


Venezuela’da Maduro’nun başına gelenler, zillet için yeni bir ümittir. Nitekim, zilleti oluşturanların ABD’nin bu ülkedeki zorbalığı, AB’nin kabalığı karşısında en küçük bir itirazları olmamıştır. ABD’nin planlarının tutması, seçilmiş Maduro’nun baskı ve olağandışı yöntemlerle gönderilmesi, zillet için de, diğer ülkelerdeki zillet benzeri yapılar için de bir emsal teşkil etmektedir. Bu sebeple Venezuela’nın direnmesi, Madro’nun işbaşında kalması ve bu kirli oyunun bozulması şarttır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerdeki açıklamaları, neleri göze alabileceklerini göstermektedir. Özellikle bir televizyon kanalındaki Sayın Devlet Bahçeli ile ilgili sözleri çok düşündürücüdür ve asıl niyeti net olarak ortaya koymaktadır.


AKLA ZİYAN SÖZLER


Kılıçdaroğlu, Sakarya’da kurulu bulunan ve Milli Savunma Bakanlığı Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü’ne ait olan 1’nci Ana Bakım Fabrikalar Müdürlüğü işletimindeki mal ve hizmet üretim birimlerinin özelleştirme işlemleri üzerinden, sayın Bahçeli’ye akla ziyan sözler sarf etmiştir. Söylediklerinin aslı astarı yoktur. Her zamanki gibi düzmecedir ve bir gaflet ürünüdür. Devam edilmekte olan özelleştirme yöntemi bir satış değil, işletme hakkının 25 yıl süreyle devredilmesidir.Türkiye, iddia edilenin aksine, Savunma Sanayinde büyük atılımlar yapmış, yerlilik ve millilik oranını yüzde 68’e kadar çıkarmıştır. Bu gurur vericidir, ama yeterli değildir. Oranın çok daha yükseltilmesi ve kendi kendine yeten bir ülke olma hedefine ulaşması gerekmektedir. Kandillilerle ortaklık kurmuş, Türkiye ile hesabı olanların ümit kapısı haline gelmiş birinin bu gelişmelerden rahatsız olması, elbette bizi şaşırtmamaktadır. Bütün bunlar ihanetin yeni versiyonudur.
Bu suçlamaların trajikomik olan tarafı, milliyetçilik dersi vermeye kalkışması ve ülkücüleri kardeşi ilan etmesidir. Kılıçdaroğlu gibi, PKK, PYD, HDP güzellemesi yapmakla kalmayıp, bu terör unsurları ile her türlü işbirliği yapabilen birinin sayın Bahçeli’ye milliyetçilik anlatması, eşi emsali görülmemiş bir rezilliktir ve kıyamet alameti olmalıdır. PYD’yi terör örgütü saymayıp, halkının hizmetinde bir yapı olarak anlatan, daha kısa süre önce Almanya’da arkasına bölücü paçavralar alıp Türkiye’ye kin kusan bir teröristi ziyaret eden bu Kılıçdaroğlu değil miydi? Bütün bunların üzerine, 12 Eylül darbesin zindanlarında ülkücü olmaktan başka hiçbir suçu olmayan yiğitlere, zulmetmiş, ağır işkencelerde bulunmuş, darağacına göndermiş bir zalimin, bu mirasla övünen oğlunu İzmir’e aday göstermiştir. Kılıçdaroğlu’nun bu siciliyle ülkücülerden “kardeşlerim” diye söz etmesi, aslında ülkücülere yapılabilecek en ağır hakarettir.


TÜRK DÜŞMANLARININ SİYASİ OLUŞUMU


Kılıçdaroğlu hak ettiği cevabı, ömrü boyunca unutamayacağı bir şekilde sayın Devlet Bahçeli’den almıştır. Bir daha MHP ve ülkücüleri ağzına alırken bir değil bin defa düşünmesi gerektiğini umarız anlamıştır. Zilletin HDP ayağı PKK’ya, İP ayağı FETÖ’ye aittir. Kılıçdaroğlu’nun CHP’si de zilletin gövdesi ve beynidir. Bunu bir siyasi değerlendirme olarak söylemiyoruz. Kılıçdaroğlu’nun sicilinin, yaptıklarının, söylediklerinin ortaya koyduğu bir gerçeğe dikkat çekiyoruz. Özel ısrarı ve Genel Başkanlık imkanları ile CHP’yi Türkiye ve Türk düşmanlarının siyasi oluşumu haline getirmiştir.İttifakın yetmediği yerde bizzat devreye girmiştir. Vatan-millet düşmanlarını partiye almakla kalmamış, aday yapmış ve belediye başkanı olmaları için sahaya sürmüştür. Bunların kimler olduğu ayrıntılı olarak her gün gazete sayfalarında yer almaktadır.
Türk milleti her şeyin farkındadır ve bu zillete hiçbir şartta geçit vermeyecektir. 31 Mart, Kılıçdaroğlu ve onun başını çektiği zilletin siyaset sahnesinden silinmesinin tarihi olacaktır.


Ülke zillet tehlikesinden kurtarılmalı


YEREL seçimlerin ne kadar önemli olduğunu zilletin içine düştüğü hazin durum çok daha açık şekilde ortaya koyuyor. Başka hiçbir gerekçe olmasa dahi, zilletin varlığı bu ülke için yeteri kadar büyük bir tehlike, çok ciddi bir beka sorunudur. İP siyasi ömrünü tamamladığı ve uzatmaları oynadığı için ne dediği, ne yaptığı çok da önemli değil. Zira, gittikleri yolun nereye çıktığı artık herkesin malumudur. Kurucu olanlar, milletvekili seçilenler birer birer partiden ayrılmaktalar. Ayrılırken de, İP’in asıl sahiplerini, neye ve kime hizmet edildiğini ifşa ediyorlar. Yapılan açıklamalarda bizi şaşırtan hiçbir şey yoktur. Bütün tespitlerimiz, öngörülerimiz, değerlendirmelerimiz haklı ve doğru çıkmıştır. Unutmamak gerekiyor ki, bunlar MHP’yi ele geçirmek için yola çıkmışlardı. MHP’nin nasıl büyük bir saldırıya uğradığını, neler tertiplendiğini ve neyin hedeflendiğini bugünkü İP’e bakarak çok daha iyi anlıyoruz. Çok şükür ki, sayın Devlet Bahçeli’nin basireti, kararlılığı ve liderliği ile bu büyük tehlike savuşturuldu.


HDP YOK HÜKMÜNDEDİR


HDP için zaten söyleyecek bir şey yok. Kandil’in emrinde, PKK’nın siyasi uzantısı olamaya devam ediyorlar. Birçok milletvekili, belediye başkanı terör örgütüne yardım ve yataklık, halkı isyana teşvik gibi suçlardan cezaevindedir ve yargılanmaktadır. Bu şekilde devem ettikçe aldıkları oy oranı da, milletvekili sayıları da bizim için hiçbir anlam ifade etmeyecektir ve yok hükmündedir. Meclise girmeleri hukuki olabilir, ama asla meşru değildir. Kaldı ki, bize göre terör örgütü ile bağını kesmemiş bir partinin mecliste bulunması da doğru değildir ve bu bir hukuk yanlışıdır. Bunun düzeltilmesi ve gereğinin mutlaka yapılması lazımdır.


CHP BEKA SORUNU


Gelelim zilletin büyük ayağı olan CHP’ye. CHP’nin ne yaptığını, nereye gittiğini anlamakta ve kabullenmekte güçlük çekiyoruz. Kendilerini “Atatürk’ün kurduğu parti” diye anlatanların, Atatürk’ün kurduğu devlete bu kadar tehdit oluşturmaları çok acı bir durumdur. CHP milletten ümidini kesmiştir ve iktidarı olağanüstülüklerde aramaktadır. Bu sebeple biz, CHP’nin bir milli güvenlik sorunu olduğunu hep anlattık. Cumhur ittifakının kararlılığı ve milli duruşu karşısında çok daha büyük savrulmalar yaşamaya, çok daha tehlikeli şeylere tevessül etmeye başladılar. Milli güvenlik sorunu olmayı bir adım daha ileri götürüp, bir beka tehdidine dönüştüler. Bunu sadece söylemlerine bakarak iddia etmiyoruz, eylemlerinin ortaya koyduğu bir gerçeğe dikkat çekiyoruz.


SKANDAL ADAYLAR


İşte çok önemli bir seçimin arifesindeyiz. Beklenir ki, CHP ülke meselelerin vakıf, milli duruşu olan, ciddi, tutarlı, millette karşılığı olan adaylarla, plan proje ortaya koyarak siyaset sahnesinde yer alsın. Ancak, CHP’den doğru bir şey beklemek beyhudedir. Son derece sorunlu, ciddi biçimde hatalı adaylarla yerel seçimlere katılacakları anlaşılmaktadır. Ankara ve İstanbul için açıklanan adaylar kelimenin tam anlamıyla felakettir. Ancak asıl büyük felaket gerideymiş. İzmir için gösterilen aday skandaldır, millete de, Cumhuriyet’e de, Atatürk’e de büyük saygısızlıktır.


RANTA UYGUN İSİM


Diğer şehirler için gösterilen adayların durumu da farklı değildir. Her şeyden önce aday belirleme yöntemi sakat ve sakıncalıdır. Genel Başkan ayrı, Parti Meclisi ayrı, Merkez Yürütme kurulu hepsinden ayrı telden çalmaktadır. Aday adayları ve Milletvekillerinin her biri kendi başına hareket etmektedir. Aday belirlemek için yapılan toplantılarda neler olduğu basına yansımıştır ve kelimenin tam anlamıyla bir rezalet yaşandığı anlaşılmaktadır. Toplantıda MYK üyelerinin kendi aralarında paslaştıkları, kendi istedikleri adayın öne çıkması için karşılıklı destek sözleri aldıkları bizzat orada bulunanlar tarafından anlatılmıştır. Adaylarda aranan tek ölçü, seçilmeleri durumunda rantı kiminle ve nasıl paylaşacaklarıdır. Özellikle kendilerine göre garanti gördükleri yerlerde bu kavganın çok daha büyük olduğu, bu yüzden de belirlenecek aday için yumruk yumruğa kavga edildiği ortaya çıkmıştır. Ve bütün bu olup-bitenler karşısında Genel Başkan çaresizlik içinde önüne geleni onaylamak zorunda kalmıştır.


CHP’Yİ TANIYORUZ


Katıldığımız bir televizyon programında İzmir adayının kim olabileceği tartışılırken, “İzmir’in rantını paylaşmakta ve belirleyici iradeye bağlılıkta kim daha çok teminat verirse, o aday olur” demiştik. Programa katılan CHP sözcüleri çok kızmış ve bize itiraz etmişlerdi. Ama birebir bizim tespitimiz, bizim öngörümüz doğru çıktı. Biz adayları, aday adaylarını bilmiyoruz, ama CHP’yi tanıyor, nasıl bir zihniyetin elinde olduğunu çok iyi biliyoruz. Tespitlerimizin doğruluğu zihniyeti iyi tanımamızdandır.


BU TEHLİKEDEN ÜLKE KURTARILMALI


İşte bu CHP, bu İP ve bu HDP biraraya gelerek ittifak oluşturdular. Böyle bir ittifaka zillet denmez de ne denir? Ve asıl soru şudur: Bunlara nasıl inanılır, nasıl güvenilir de belediye teslim edilir? Teslim edilecek o belediyeden bu ülkeye, bu millete nasıl bir fayda gelebilir? Bunlar bu halleriyle, bu zihniyetleriyle, bu kirli işbirliği ile en ağır, en ciddi beka sorunu haline gelmişlerdir. İyi tanımak, iyi tanıtmak, iyi anlatmak ve mutlaka ülkeyi bu tehlikeden kurtarmak gerekiyor.
KAYNAK:Türkgün Gazetesi/Orhan Karataş


30 Ocak 2019 Çarşamba

ABD'nin tanımadığı Maduro değil uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Maduro yönetimi Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir.
Tanıma, bir uluslararası hukuk kişisinin bir durumu, bir olguyu, iddiayı, bir ilişkiyi hukuka uygun kabul ettiğini ve bundan böyle ilişkilerini bu kabul temelinde yürüteceğini beyan ettiği tek taraflı uluslararası hukuk işlemidir. Devletlerin güç devşirmeye çalıştıkları tanıma hususu, hukuki olduğu kadar uluslararası hukukun en tartışmalı meselelerine değindiğinden politik bir mesele olarak da öne çıkar.
Tanımanın uluslararası hukukta ve siyasetteki yerini yeniden gündeme getiren ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu ülkenin ‘geçici devlet başkanı’ olarak tanıdığını belirten açıklaması oldu. Trump açıklamasında, "Bugün resmi olarak Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu, Venezuela'nın geçici devlet başkanı olarak tanıyorum." ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanlığı'ndan Mike Pompeo imzalı yazılı açıklamada ise Trump’ın ifadelerinin üzerine 1999 tarihli Venezuela Anayasası’nın 233. Maddesine atıf yapılarak Devlet Başkanı Maduro’ya ‘meşru devlet başkanı Guaido’ lehine yönetimden feragat etme çağrısında bulunuldu.
Tanıma, herhangi bir normatif düzenlemeye konu olmamasına rağmen, uluslararası hukuk uygulamasında geniş bir yer işgal ediyor. Devletlerin, uluslararası örgütlerin, muhariplerin, asilerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin tanımaya konu olması mümkün olduğu gibi hükümetlerin de tanınması söz konusudur. Bu analizde ABD’nin Venezüela’daki hükümet tanıması işlemi ve bu işlemin ihlal ettiği en temel ilke olan iç işlerine karışma yasağı uluslararası hukuk açısından ele alınacaktır.

Mayıs 2018 seçimleri iki hükümet ortaya çıkardı

2015 seçimlerinde Venezuela muhalefeti parlamantodaki çoğunluğu elde etti. Parlamento, Temmuz 2017’de 33 üyesinin tamamı ABD, Panama, Kolombiya ve Şili’de yaşayan ikinci bir Anayasa Mahkemesi kurdu. “Sürgün’deki” bu Anayasa Mahkemesi, her 15 günde bir video-konferans yoluyla toplanıp karar alıyor ve bu kararlar Washington imzalı olarak yayınlanıyor. Bu mahkeme, Mayıs 2018 seçimlerinin adil ve özgür bir ortamda gerçekleşmediğini ve bu sebeple seçimlerin geçersiz ve hükümsüz olduğuna karar verdi. Öte yandan Batı yarımkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisini hedefleyen Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) 5 Haziran 2018 tarihli kararında Venezuela’daki seçimlerin meşru bir ortamda gerçekleşmediğini ve 1117/19 sayılı kararıyla Maduro hükümetinin tanınmamasını deklare etti. Nitekim Pompeo, BM Güvenlik Konseyi toplantısında diğer devletlerin de Maduro veya Guaido hükümetlerinden birini seçmeleri gerektiğini belirtti.
Bu çağrıya şimdiye dek, Lima grubundaki 9 Latin Amerika ülkesi, Kanada ve ABD, Guaido’yu geçici devlet başkanı tanıyarak karşılık verdi. Bolivya, Küba ve Nikaragua ise Maduro hükümetine desteklerini açıkladı. Rusya ve Çin ise BM Güvenlik Konseyi üzerinden Venezuela'ya yapılacak bir müdahalenin engelleneceğini dile getirdi. Devletlerin hükümet tanımaları devam ederken uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine karışma yasağını göz ardı ettiklerini sıklıkla görüyoruz. Bu açıdan hükümet tanımasının uluslararası hukukta istisna olduğu ve kural olarak hükümet tanımasının istisnai haller orataya çıkmadıkça yapılmaması gerektiği ABD ve Lima Grubu ülkeleri tarafından göz ardı edilmekte.

Uluslararası hukukta hükümet tanıması

Hükümeti tanımak, bir devletin içindeki egemenlik hakkının o siyasi otorite tarafından kullanıldığını kabul ve beyan etmektir. Hükümet tanımasında devlet tanımasında olduğu gibi zorunluluk yoktur. Yani uluslararası hukuk devletlere hükümetleri tanıma veya tanıma beyanında bulunma sorumululuğu yüklemez. Aksine kural olarak olağan yöntemlerle siyasi otoritenin başına geçen hükümetler tanınmamak durumundadır. Zira olağan yöntemlerle bir devlette hükümetin değişmesi uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum değildir aksi halde bu durum içişlerine karışma yasağına aykırılık teşkil eder.
Bu nedenle hükümet tanıma ancak olağandışı hükümet değişimlerinde söz konusu olur. Darbe, ayaklanma veya yabancı işgal sonrası farklı bir otorite oluşmuşsa hükümet tanımasından bahsedilebilir ki bu durum hükümet tanımasını devlet tanınmasından ayıran temel farklardandır. Olağandışı durumlarda, hükümet tanımasında dikkate alınan hukuki kriter etkin kontroldür. ‘Etkin kontrol’ kriteri devlet tanınması, devletlere sorumluluk atfedilmesi gibi uluslararası hukukun birçok alanında belirleyici olan bir kriterdir. Olağan dışı yöntemle başa geçen hükümet eğer devlet ve ülke üzerinde etkin kontrolü sağlıyorsa o hükümetin tanınması söz konusu olur. Yani darbe yaparak başa gelen bir siyasi otorite eğer etkin kontrolü sağlıyorsa o otorite uluslararası hukuk tarafından tanınır. Bu ifade de her ne kadar demokratik bir uluslararası düzene aykırı görünse de uluslararası hukukun işleyişi ve uluslararası barışın ve güvenliğin devamı açısından o topraklar üzerinde bir muhatap bulunmak zorunda.
Etkin kontrol kavramı İngiltere ile Kosta Rika arasındaki Tinoco Tahkim kararında geniş bir biçimde ele alındı. 1919 yılında, Kosta Rika’daki Tinoco hükümeti devrilince, yeni hükümet Tinoco zamanındaki anlaşmaları geçersiz saymak istedi ve İngiltere bu duruma itiraz etti. Tahkime giden bu uyuşmazlığın kararında Tinoco’nun Kosta Rika’da etkin kontrole sahip olduğu ve onu tanıyan devletin sayısına bakmaya gerek olmaksızın Tinoco yönetiminin yaptığı işlemlerin geçerli olduğunu belirtildi.
Diğer yandan ülkenin sadece bir bölümünde etkin kontrole sahip olan otorite, o bölgede de facto yerel hükümeti olarak tanınabilir. Ama bu tanıma hiçbir şekilde bütün devleti temsil edecek meşru temsilci şeklinde anlaşılmaz. Yani de facto yerel hükümet tanıması, merkezi otoriteyi dışlayacak şekilde yapılamaz. Bu tanımanın amacı de facto yerel hükümetin etkin kontrol sağladığı bölgede otorite olması sebebiyle bu bölgelere ilişkin diplomatik ilişki kurulması zorunluluğu ortaya çıkabileceği ihtimalidir. Örneğin üçüncü bir devletin o bölgede diplomatik misyonlarının bulunması, mallarının bulunması, vatandaşların bulunması söz konusu olduğunda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkar ve üçüncü devletin bu bölgedeki menfaatlerinin korunması için sadece merkezi otorite yeterli değildir. Etkin kontrolü kaybeden merkezi otorite de facto yerel hükümetin sağladığı otoriteyi ele geçirene kadar de facto yerel hükümetin üçüncü devletler tarafından tanınmasına karşı gelemiyor meğer ki üçüncü devletler de facto yerel hükümeti bütün ülkenin tek ve meşru otoritesi olarak tanısın. Merkezi hükümet ihtilaflı bölgede etkin kontrolü tekrar sağlarsa bu durumda de facto yerel hükümet tanıması bozulabilir.
Hükümet tanıması meselesine genel olarak bakıldığında ne şekilde yapılması gerektiği ve hangi kriterlerin dikkate alınacağı yönündeki sorulara ilişkin uluslararası hukuk açısından iki teori öne çıkmıştır. Bunlar Estrada doktrini ve Tobar doktrinidir.

Estrada ve Tobar doktrinleri

Estrada doktrini aslında daha önce işaret edilen, uluslararası hukukun yaygın bir biçimde kabul ettiği görüşü ifade etmektedir. 1930’lu yıllarda Meksika dışişleri bakanı Estrada’nın ortaya attığı bu teoriye göre tanımada demokrasi, özgür ve adil seçim gibi herhangi bir siyasi kritere bakılması iç işlerine karışılması anlamına gelir. Dolayısıyla olağan olarak ya da olağan dışı yollarla, her ne şekilde bir hükümet iş başına gelirse gelsin bu hükümet tanımaya konu yapılmamalıdır. Uluslararası hukukun devamını ve işleyişini demokratik meşruiyete önceleyen bu görüşün de uluslararası düzenin devamını önceleyen bir politik yaklaşıma sahip olduğu göze çarpmaktadır.
Estrada'nın tersini savunan Tobar doktrinini ortaya atan Ekvator dışişleri bakanı Carlos R. Tobar, tanımada demokratik meşruiyetin esas alması gerektiğini savunur. Doğal olarak seçimle iş başına gelmeyen, anayasal çerçevede iş başına gelmeyen hükümetler bu doktrine göre tanınmamalıdır. Görüldüğü üzere her iki doktrinde siyasi saiklerle hareket ediyor ve tanıma konusunda devletleri yönlendirici özellikleri var. Estrada etkin kontrolü esas alırken, Tobar demokratik meşruiyeti esas alıyor.

Venezuela açısından mevcut durum

Uluslararası hukukun temelde devletlerin egemen eşitliğini, barış ve güvenliğin muhafazasını hedefler. Bu üst normun korunması amacıyla devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarını yasaklar. Uluslararası Adalet Divanı Nikaragua kararında devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarının yasak olduğunu ve BM Şartı’nın ikinci maddesinin bu yasağı vaz ettiğine hükmetti. Divan, Batı Sahra Danışma Görüşü’nde ise ‘uluslararası hukukun devletlere herhangi bir yönetim şeklinini dayatmadığını’, dolayısıyla bir devletin demokratiklik seviyesinin o ülkenin iç işlerine müdahale açısından diğer devletlere bir meşruiyet temin etmeyeceğini belirtti.
Dolayısıyla egemen ve eşit olan devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışması, birbirlerinin yönetim biçimine ve hükümetlerine müdahale etmesi uluslararası hukukta kabul görmez. ABD gibi Venezuela da egemen bir devlettir ve bir egemenin diğerinin hükümetini meşru ya da gayrimeşru ilan etmesi gibi bir durum uluslararası hukuk açısından devletlerin eşitliği kuralına aykırılık teşkil etmektedir. Ancak uluslararası hukukun bir diğer temel normu olan insan onurunun korunması için bazı hallerde devletlere müdahalenin önü açılmıştır. BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar ile devletler Libya kararında olduğu gibi insan onuru ve uluslararası barışın ve güvenliğin tesisi için devletlere müdahale edebiliyorlar.
Venezuela'daki hükümetlerin tanınması meselesi ele alıncak olursa, uluslararası hukukta bugüne kadar devletlerin çoğunlukla Estrada doktrinine göre hareket ettiği gözlemlenmiştir. Bu yaklaşımın neticesinde etkin kontrol sahibi hükümetin Maduro hükümeti olduğu açıktır. Ülkedeki polis ve askerin Maduro hükümetine bağlı olarak hareket etmesi, yerel yöneticilerin ve bürokratların işlemlerinde ve eylemlerinde Maduro hükümetinden talimat almaya devam etmeleri etkin kontrolün hala Maduro hükümetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Maduro’nun ABD nezdindeki Venezuela diplomatlarını geri çağırması karşılık bulmuş, misyon çalışanları Maduro’nun çağrısına binaen Venezuela’ya geri dönmüştür. Öte yandan Venezuela tarafından istenmeyen adam ‘persona non grata’ ilan edilen ABD diplomatları ise ülkede kalmaya devam ediyor. Guaido ise ülkenin herhangi bir noktasında etkin kontrol sağlayamamıştır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki Maduro Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması, uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir. Nitekim ABD’nin bu çağrısı uluslararası toplum nezdinde bir karşılık bulmamış, bazı Latin Amerika ülkeleri dışında Guaido devlet başkanı olarak tanıyan olmamıştır.


29 Ocak 2019 Salı

ABD Latin Amerika'yı kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu, ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa götürüyor.
Afganistan'da daha sonradan El-Kaide'yi oluşturacak grupların, SSCB'nin Afganistan işgaline karşı, CIA tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ifade edilir. Benzer örnekleri ABD’nin destek verdiği PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri zikrederek Ortadoğu’dan da verebiliriz. ABD makamları, aşırılık yanlılarını “terörist” olarak nitelendiriyor. Fakat silahlı örgütlerin tanımı, hangi güce hizmet ettiklerine bağlı olarak değişiyor. Yani ABD bir coğrafya veya ülkeye askeri açıdan müdahil olmak istediğinde, önce silahlı örgütlü yapılar kurdurarak askeri müdahaleyi meşru hale getiriyor. Washington’un bu ikili oyunları ve ABD’nin Taliban’ı ya da terörizmi desteklediğine dair iddialar, Pakistan tarafından da sorgulanıyor.

ABD Başkanı Trump bir teokrasi kurmaya çalışıyor ve Ulusal Politika Konseyi’nin üyelerini yeniden oluşturma çabası, bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, Savunma Bakanı Mattis ve Güvenlik Danışmanı Bolton Evanjelist veya aşırı sağcı-milliyetçi Hıristiyan şahsiyetler. Bu teokratik kabineyi oluşturmak için onlarca kamu görevlisi değiştirildi. Bu bağlamda, ABD Evanjelikleri ile Latin Amerika Evanjelikleri arasında ciddi bir iletişim bağı var. Özellikle Brezilya genel seçimlerinde Evanjeliklerin agresif bir şekilde sol partilere karşı aşırı sağcı-milliyetçi siyasetçileri desteklediğini görüyoruz. Yanı sıra Şili’de Pinera, Brezilya’da Bolsonaro, Arjantin’de Macri, Guetemela’da Morales, Kolombiya’da Duque, Paraguay’da Benitez ve Peru’da Vizcarra Latin Amerikalı kökten dinci Hıristiyan Evanjeliklerin ve Yahudi lobilerinin desteğiyle iktidar oldu. Bütün bu liderler kendi ülkelerinin iç siyasetlerinde göç karşıtı, LGBT haklarını kısıtlayıcı, kadın haklarındaki genişlemeleri engelleyici, kürtaj karşıtı, İslamofobik ve İsrail yanlısı politikaları desteklerken, dini hayatın yaygınlaşmasını hedef alan uygulamaları yürürlüğe koydular.

Bu liderler seçildikleri günden itibaren ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Özellikle BM’deki tarihi Kudüs oylamasında, bu ülkeler çoğunlukla İsrail ve ABD yanlısı bir pozisyon almıştı. Bugün aralarında komşuluk ilişkisi bulunmayan Arjantin, Şili ve Paraguay dahi Venezuela’ya karşı agresif bir politika yürütüyor.

ABD’deki kiliselerde ve kamu kurumlarında Evanjelikler destekleniyor; yasaları, eğitim ve siyasi sistemleri savunuluyor. Kadın haklarına ve liberal düzene karşı çıkılıyor. LGBT bireylere eşit hak ve koruma sağlanması reddediliyor. Başkan Trump, Evanjelik kiliseler ve STK’lar aşırılık yanlısı “Hıristiyan Taliban”ı destekliyor ve Latin Amerika ülkelerine de ihraç ediyor. Tıpkı Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia eden Taliban gibi, Latin Amerika’da da Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa sürüklüyor. SSCB’ye karşı oluşturulan Afgan Taliban’ı ABD’nin Asya ve Ortadoğu siyaseti için kullanışlı bir aparat olurken, dini aidiyetleri ve Hıristiyan ahlakını referans alan bu Latin Amerikalı Evanjelik liderler, kendi ülkelerinin kalkınmasından ziyade ABD ve İsrail’in hedeflerine alet ediliyorlar. Dolayısıyla Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Latin Amerika ülkelerinin sağcı hükümetlerini ve liderlerini bu amaca hizmet eden bir siyasete uyarlıyor.
Evanjelikler kendi bölgelerinde dini bir aşırılıkçılığı savunuyor, ahlak temelli teokratik bir yasaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı zorunlu kılıyor. Hıristiyan köktenciler de Latin Amerika’da iktidara geldiklerinde aynı şeyleri yapıyor. Nitekim Brezilya, ABD’den sonra Evanjeliklerin iktidarı ele geçirdiği ikinci büyük ülke olma özelliğine sahip. Göreve gelen Jair Bolsonaro, Evanjeliklerin yörüngesinde siyasal bir sistem kurguluyor. Bu bağlamda sosyalist Maduro hükümeti gerek Trump gerekse Bolsonaro açısından bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Maduro’nun devrilmesi için “Hıristiyan Taliban” oluşturuluyor.

ABD Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da süresiz olarak kalmak için önce bölgeyi silahlı örgütlerle ve/veya yerel ordularla terörize etti. Tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi, ABD Venezuela silahlı kuvveleri içinde de bir bölünmeye sebep olmak ve Latin Amerika ülkelerinin silahlı kuvvetleriyle Venezuela ordusu arasında askeri bir gerilim çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Jair Bolsonaro, 2018 Brezilya başkanlık seçimlerini Evanjeliklerin ve Yahudi sermayesinin desteğiyle kazandı. General Hamilton Mourão ise başkan yardımcısı seçildi. Mourão Brezilya’nın Maduro’nun devrilmesinden sonra askerlerini Venezuela’ya “barış gücü” olarak göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Bolsonaro ise Pentagon ile Brezilya’da bir ABD askeri üssü oluşturmak istediğini söyledi. Benzer bir açıklama yapan Peru Dışişleri Bakanı Néstor Popolizio da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldiğinde “Başkan Bolsonaro ile Venezuela ve Küba’nın ‘otoriter rejimlerine’ karşı mücadele etme niyetindeyiz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı muhalif gruplara açıktan 14 milyon dolar verdi [1] ve askerlerle gizli toplantılar düzenledi. [2] [3] [4] CIA operasyonlarının ön cephesi olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı Venezuela’da “siyasi muhalefeti” desteklemek için finanse etti. ABD destekli muhalefet ulusal seçimleri rutin olarak boykot etme tavrında. Görünen o ki asıl amaç Venezuela’daki tüm siyasi süreçleri gayrimeşru hale getirmek. Venezuela’da siyasi örgütlenme sadece hükümeti seçimlerde yenmeye yönelik değil; siyasi kaosla, hükümetin meşruiyetini tamamen baltalamak, böylece bir dış müdahalenin haklı kılınmasını sağlamak da bu örgütlenmenin amaçları arasında.

Maduro süpermarketler dahil tüm Venezuela kurumlarını militarize etti. Milislerine otomatik silahlar dağıttı. Bir kez daha Kolombiya’yla gerginlikleri artırdı. Kolombiya’nın yeni Cumhurbaşkanı Iván Duque, Venezuela’yı kendisine suikastçılar göndermekle suçladı. Brezilya ve Kolombiya’da sınır boyunca birkaç yüz bin Venezuelalı var. Bu yüzden Bolsonaro ve Duque, Maduro’yu eleştiriyor. Bolsonaro ve Duque Trump’a sempati duyuyor. Maduro demokratik bir sistem dahilinde olsa da seçime katılım düşük olduğu için tartışmalı bir şekilde seçildi. Otoriter uygulamaları da söz konusu. Fakat Latin Amerika’da demokratik olmayan bir güç kullanımına hiç başvurmadı.
Aslında Bolton ve ABD hükümetinin Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’yu müttefik olarak görmeleri şaşırtıcı değil. Bolsonaro ve taraftarları olan Evanjelikler, ABD ile daha yakın bir ilişkinin Brezilya’ya fayda sağlayacağına inanıyor. Böylelikle 16 yıllık solcu hükümetlerden sonra Brezilya bölgede ilk kez, ABD açısından “güvenilir” bir müttefik olabilir.

Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’ya askeri müdahalesi

John Bolton Kolombiya ve Brezilya’nın aşırı sağcı hükümetleriyle Venezuela’yı savaştırmak için yoğun mesai harcıyor. Ancak Kolombiya ve Brezilya orduları, ABD’nin desteği olmadan Venezuela’ya askeri bir müdahaleye ihtiyatlı bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan Devletleri Örgütü’nün kurulmasından bu yana, savaş karşıtlığı hem büyük hem de küçük Latin Amerika ülkelerinin dış politika düşüncesinin temel taşı oldu. Uzun süredir devam eden “müdahale etmeme politikası” bugün bölgenin geleceği açısından sorgulanıyor. Pek çok Latin Amerika ülkesi/lideri, ABD’nin talimatıyla veya gazabından korkarak Venezuela meselesine müdahil oluyor. Venezuela bölgeye bir sorun sunuyor. Sağ-milliyetçi liderler Venezuela krizine ekonomik ve siyasal açıdan müdahil olduğu gibi, bir askeri harekata da epey iştahla bakıyor. Venezuela’daki istikrarsızlık şu anda bölge için ABD’den daha büyük bir tehdit arz ediyor. Ancak Venezuela’daki kriz askeri bir yöntemle çözüme kavuşabilecek durumda değil. Venezuela krizini çözmek için Peru’nun başkentinde biraya gelen Arjantin, Brezilya, Kanada, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana ve Peru’dan oluşan 13 ülke Lima grubunu oluşturdu ve Lima liderlik etmeye istekli olduğunu gösterdi. Uluslararası toplum bu fırsatı, Venezuela’daki krize siyasi bir çözüm bulunması konusunda birleşen Venezuelalılarla ortak bir duruş sergilemek için kullanmalı.

Büyüyen göç dalgası

Maduro aşırı sağın Latin Amerika’yı “kirlettiğini” söyledi ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu “faşist” olarak nitelendirdi. Kolombiya ve Brezilya’daki yeni liderler de Maduro’yu “diktatörlükle” suçluyor. Bu söz düelloları devam ederken günde ortalama 5 bin 500 kişi Venezuela’yı terk ediyor. BM’ye göre 2019’a kadar toplamda 5.3 milyon kişi Venezuela’yı terk etti. Bu göç dalgasıyla ilgili Kolombiya ve Brezilya’da endişeler özellikle son birkaç aydır artıyor; zira Venezuelalı mülteciler genellikle önce Kolombiya ve Brezilya’ya gidiyor. Venezuelalıların komşu ülkeler olan Kolombiya ve Brezilya’ya yönelişleri artıkça, bu ülkelerde yaşayanların endişeleri de artıyor.
Maduro’nun Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerle bağlarının kuvvetlenmesiyle ilgili olarak da Brezilya ve Kolombiya endişeli. Fakat bu endişeler sadece bir bahaneden ibaret; çünkü Kolombiya ve Brezilya’daki ABD kaynaklı güçlü Maduro karşıtlığıyla, Venezuela krizinin sebep olduğu insani ve mali olumsuz etkilerin arasında bir ayrım var. Bu bağlamda, Brezilya ve Kolombiya’daki Evanjelik kadroların mülteci karşıtı politikasının ABD ile senkronize bir halde işliyor olması da göz ardı edilmemeli. Bu ideolojik uyum, Latin Amerika’da Brezilya ve Kolombiya’nın ABD yörüngesinde bir siyaset izlemesine neden oluyor.
Trump askeri bir müdahaleden bahsetmiş olsa da Venezuela petrolünün boykotu gibi bir tedbir almaktan kesinlikle uzak duruyor. Ayrıca Pompeo’nun Latin Amerika hükümetlerine yaptığı “Venezuela’ya karşı harekete geçme” çağrısı, çağrıda bulunduğu ülkelerin hepsinden karşılık bulmadı. Örneğin Meksika’nın yeni solcu Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Maduro’ya karşı oluşturulan Lima grubuna katılmayı reddetti ve açılış toplantısına sadece resmi bir temsilci gönderdi.
Maduro her halükarda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’la Kolombiya Cumhurbaşkanı Iván Duque ve Brezilya devlet başkan yardımcısının ekipleri arasındaki koordinasyonu ifşa etmiş oldu. Halihazırda Tona, Kolombiya’da tam 734 paralı asker grubu, Venezuela’nın Kolombiya’ya karşı sözde ilan ettiği sahte bir saldırıyı sürdürmek ve Kolombiya’ya karşı bir Venezuela savaşını haklı çıkarmak için eğitiliyor. Bu paralı askerler ABD’de görev yapan Özel Kuvvetler tarafından destekleniyor. Tolemaida (Kolombiya) ve Eglin’deki (Florida) askeri üslerde eğitiliyor. Maduro ABD veya Latin Amerikalı komşuları tarafından işgal edilme olasılığını göz ardı etmiyor. Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahale, Venezuela’yı daha da istikrarsızlaştıracağı ve daha fazla insanı yerinden edeceği için çok tehlikeli olacaktır. 2003 Irak işgaline benzer şekilde Venezuela’yı işgal etmek için en az 100 bin personel gerekli; Venezuelalıların çoğu, büyük ölçüde muhalefet de dahil olmak üzere, Caracas’ta ABD bayraklarının dalgalanmasını kabul etmeyecektir.

Exxon Mobile ve CIA’nın “savaş” hazırlığı

Arjantin, Şili, Kolombiya, Paraguay ve Peru, Maduro hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili olarak soruşturulması için Lahey’e dilekçe veriyor. Venezuela donanması, Ocak ayı içinde Lima grubunun Maduro karşıtı açıklamalar yaptığı hafta, Norveç Petrol Jeo-Hizmetleri’ne (PGS.OL) ait olan ve Exxon tarafından kiralanan iki sismik araştırma gemisine sınır ihlali yüzünden el koydu. Bu yüzden bölgede tansiyon yeniden yükseldi ve ABD ile Venezuela arasında yeni bir kriz daha başlamış oldu. Venezuela gemiyi bir hafta sonra serbest bıraktı. Ancak başta Guyana olmak üzere Latin Amerika ülkeleri Venezuela’ya sert tepki gösterdi.

Sonuç

Uluslararası toplum Venezuela’ya karşı harekete geçmeye hazır. Bugün savaşa yönelik bir sürecin devam etmekte olduğu açıkça görülüyor. Muazzam güçler oyunda ve onları durdurmak için yapılabilecek çok az şey var. ABD, Kanada, AB, Japonya, Avustralya ve Latin Amerika’daki Lima grubu ülkeleri, yani toplamda 50 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke, Venezuela’daki seçim sonuçlarını reddetti. Nasıl bir savaş planına karar verilirse verilsin, dünyadaki diğer liberal demokrasilerden de tam katılım olacaktır; zira eylemsizliğin artık bir seçenek olmadığı gayet ortada. Ancak bölgesel müttefikler veya ABD tarafından Venezuela’ya yapılacak askeri bir müdahale Venezuela’daki krizin cevabı değil. Bugün ABD’nin Venezuela ordusuna müdahale etmeye hazır olduğuna inanmıyoruz. Ancak ABD ve diğer ülkeler bir koalisyon kurup dengeleri değiştirebilecek bir silahlı çatışma veya savaş çıkarabilir.
Venezuela’nın devlet gelirleri çok büyük ölçüde petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı. Ekonomik ve politik güç, elit bir azınlığın elinde yoğunlaşmış ve siyasi kurumlar zayıf, niteliksiz ve hesap sorulamaz durumda. Ayrıca yolsuzluk yaygın. Venezuela’da ortalama bir binek aracın deposu bir avrodan daha ucuza doluyor. Ancak doğal gazın çoğunun diğer büyük petrol üreticilerinden ithal edilmesi gerekiyor; çünkü Venezuela’nın kendi petrol endüstrisi harabeye çevrilmiş durumda. Venezuela 6,4 trilyon metreküple dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip 7. ülkesi. Fakat üretim teknolojisi uygun olmadığı için doğal gazını çıkaramıyor. Venezuela dünyaya ham petrol ihraç etmekle birlikte, rafine edilmiş petrolü ithal ediyor. Venezuela’nın kalkınabilmesi için altyapı, ekonomi, hukuk, teknoloji AR-GE, sağlık, temizlik, eğitim, ulaştırma, üretim ve kalkınma bazlı yatırımlar gibi birçok alandaki yapısal problemin çözülmesi gerekiyor. Bu oldukça moral bozucu tabloya rağmen, Venezuela yeniden inşa edilebilir bir durumdadır.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Latin Amerika’daki üç ülkeye odaklandı. Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sert bir yol tutulacağını söyledi. Bolton, Soğuk Savaş benzeri politikalar sunmadığı halde, konuşmaları kesinlikle o dönemin duygularını canlandırıyor. ABD politikalarını Brezilya, Kolombiya, Guyana ve Peru üzerinden şekillendirerek asıl amaç olarak “özgürlüğü” geliştirmeyi değil, Latin Amerika’nın en solcu liderliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Trump Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefikleriyle İran’a karşı bir vekalet savaşına destek verdiği gibi, Latin Amerika’da da Brezilya, Peru ve Kolombiya ile birlikte oluşturduğu “Hıristiyan Taliban” ile Venezuela’ya karşı askeri bir operasyona yeşil ışık yakabilir. Böylelikle Afganistan, Libya, Suriye ve Yemen gibi Venezuela’yı da “ulusların mezarlığına” gömmek isteyebilir.

[1] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/12/venezuela-nicolas-maduro-assassination-attempt-white-house-ultra-right-locos
[2] https://www.counterpunch.org/2014/04/25/the-dirty-hand-of-the-national-endowment-for-democracy-in-venezuela/
[3] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/trump-venezuela-overthrow-maduro-government-military-rebels-a8529361.html
[4] https://www.newsweek.com/trump-administration-secret-coup-overthrow-venezuelan-president-1112671



26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


24 Ocak 2019 Perşembe

Venezuela’da neler oluyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz.



Venezuela tarihi günlerinden birini 23 Ocak 2019’da yaşadı. Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro karşıtı (son derece dağınık olan) muhalefet, 2015’ten beri ilk defa, net bir şekilde beraber hareket etmeye başladı ve ilk defa Maduro karşıtı muhalefete net bir şekilde uluslararası destek geldi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dahil, Avrupa ve Latin Amerika’dan bir çok ülke Maduro’nun lağvedip yerine Kurucu Meclis kurdurduğu eski meclisin başkanı Juan Guaido’yu yasal geçişin cumhurbaşkanı olarak tanıdı. Muhalefet ve batılı ülkeler, Maduro’nun görev süresinin 10 Ocak 2019 itibariyle bittiğini ve 2018 baharında yapılan ve Maduro’nun 6 yıllık için yeniden seçilmesiyle sonuçlanan seçimin yasal ve meşru olmadığına inanıyor. Peki buraya nereden gelindi? Bundan sonra süreç nasıl ilerler ve neler olur? Türkiye nasıl bir politika izleyebilir?


Buraya nasıl gelindi?


Hugo Chavez 1999 yılında iktidara geldiğinde üç şeye sahipti: Karizma, vizyon ve siyasetini şekillendirebileceği maddi kaynak. 2002 yılında girişilen başarısız askeri darbeden sonra hem karizmasını hem de vizyonunu perçinleyen Chavez, 2005 sonrasında petrol fiyatlarının aşırı yükselmesiyle kıtadaki en güçlü lider konumuna gelmişti. 2013 yılında Hugo Chavez hayatını kaybedip yerine Nicolas Maduro geldiğinde Venezuela’da bu üçünden de eser kalmadı. Petrol fiyatları 30-40 dolarlara kadar düştü; uzun boyu dışında bir karizması olmayan Maduro iktidara geldiğinde zaten Latin solu vizyonunu çoktan kaybetmeye başlamıştı, dolayısıyla Venezuela’da vizyon da kayboldu. Yani Venezuela kendisini güçlü kılan üç temel şeyi kaybedince siyasi çıkmaza girdi.
Bütün ekonomi politikasını petrol gelirleri üzerine kuran Venezuela’nın muhalefeti de benzer bir çıkmaza girdi. Chavez karşıtlığı dışında hiçbir ortak noktası olmayan ve egosu yüksek onlarca liderin birleşmesiyle oluşan “Demokrasi İçin Birlik Masası” (MUD) 2015 yılında meclis seçimlerinde başarı sağlasa da çok kısa bir süre sonra dağıldı. Yani işin özü, Venezuela’da hem iktidar kanadı hem de muhalefet siyasi bir açmazın içine girdiler. Aynı süreçte ekonomi her geçen gün kötüleşti. Venezuela en son 2013 yılında yüzde 2 civarında büyüdü. O tarihten beri Venezuela'nın ekonomik büyüme rakamları hep eksi oldu. 2015 yılında ekonomisi yaklaşık yüzde 7 oranında küçülen Venezuela’nın 2018 yılının ilk çeyreğinde ekonomik küçülmesi yaklaşık yüzde 15 civarındaydı. Son dört yılda (Luftansa, Air France ve Avianca dahil) birçok havayolu şirketi Venezuela’ya uçuşlarını durdurdu. Öyle ki arabası bozulanlar yetersizlik sebebiyle arabalarını tamir ettirecek parçaları dahi bulamıyorlar. Asgari ücret şu an için Venezuela’da 4 dolar civarında. Bu paranın her hafta değişen bolivar/dolar paritesine göre ayrıca değerini kaybettiğini de vurgulamak gerekiyor. 2017 yılı enflasyon oranı yaklaşık yüzde 2400’dü. Bir öğle yemeği yemek için bir poşet dolusu bolivar götürmek gerekiyor.
İşte tam bu dönemde, ülke her anlamda kötüye giderken, iktidar savaşı her şeyin önüne geçti. 2015 Aralık ayında yapılan meclis seçimlerini muhalefet kazandı ve 16 yıllık Sosyalist Parti egemenliğine son verdi. Bundan sonraki ilk seçimlerde cumhurbaşkanlığını kaybedeceğini düşünen Maduro, ilk önce 2017 yılında meclisi feshetti ve yerine Kurucu Meclis kurdu. Kurucu Meclis daha sonradan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2018 Mayıs’ında yapılmasına karar verdi ve seçimi Maduro kazandı. Meclisin feshini, kurucu meclisi ve yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini anayasal bulmadığı için muhalefet kabul etmedi. Mayıs 2018’de seçimi kazanan Maduro, 10 Ocak 2019’da yemin ederek ikinci 6 yıllık görevine başladı. Maduro’nun ikinci dönemini anayasal bulmayan muhalefet, lağvedilen meclis üyeleri, yeni bir seçim yapılıncaya kadar meclis başkanı Guaido’yu geçici başkan olarak atadı. 23 Ocak 2019’da son derece koordineli bir şekilde ABD, Kanada ve çoğu Latin Amerika ülkesi Juan Guaido’nun cumhurbaşkanlığını tanıdı.


Süreç nasıl ilerler, nereye varır?


Bundan sonra Venezuela bölgesel anlamda tamamıyla izole edilecek, ciddi şekilde sıkıştırılacak. Özellikle 13 üyeli Lima Grubu ülkeleri bu politikada başı çekiyor. Maduro yerine yeni cumhurbaşkanıyla doğrudan çalışıp işleri koordine etmeye çalışacaklar. Dolayısıyla Maduro ve Venezuela politikaları üzerinden Latin Amerika ülkeleri açısından kıtada ciddi bir kutuplaşma ve iç bölünmeyi göreceğiz. Bölgede ilk defa ortak bir Venezuela politikası gelişiyor; ilk defa Bolivya hariç Latin Amerika ülkeleri bir konuda beraber hareket ediyorlar. Bu birlikteliğinin yine kıtaya yayılan yaklaşık 4 milyon Venezuelalı göçmenlere yönelik olarak da devam etmesi beklenebilir. Bütün bölge ülkeleri Venezuela’yı göçmen sorunu konusunda Latin Amerika’nın Suriye’si olarak görüyor.
İç siyaset alanında çok gösterili, şiddet meyilli bir süreç Venezuela’yı bekliyor. 2015’te ilk defa beraber hareket eden çok parçalı Venezuela muhalefeti ilk defa farklılıklarını kenara bırakıp tekrar beraber hareket etmeye başladı. Maduro karşıtlığı bir şekilde ona siyasal anlamda can verdi. Buna karşılık Maduro kendi taraftarlarını ve özellikle de silahlandırdıklarını sahaya sürerse şiddet olayları kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca iç siyaset açısından Sosyalist Parti içinde bölünme yaşanıp yaşanmaması da son derece belirleyici. Muhalefet eğer sürece askerler destek verirse onların affedileceğini ve yargılanmayacağını şimdiden ilan etti.
Venezuela iç siyasetinde siyasal bir vizyon birlikteliğinden ziyade, iktidarda kalmanın getirdiği ortak çıkar paylaşımı, Maduro ve taraftarlarını hayatta tutuyor. Eğer bu kırılırsa Maduro’nun gitmesi kaçınılmaz olur. İç siyasetteki diğer bir denge gettolarda yaşayan 16 milyon civarındaki Venezuelalı. Bunlar büyük oranda devlet desteğiyle hayatlarını sürdürüyorlar. Eğer Maduro gıda ve diğer konularda bu insanlara yardımda yetersiz kalır ve gettodakiler artık iktidarın değişmesi gerektiği yaklaşımı içine girer ve sokağa çıkarsa Maduro rejimi bitmiş demektir. Bu ihtimalde Maduro taraftarları arasında hızlı ve belirleyici bir çözülme beklenebilir.
Küresel anlamda işler daha da karışabilir. Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor; en azından siyasal anlamda net bir destek mesajı vermiyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz. Silahlandırma, farklı grupları destekleme ve her türlü vekalet savaşının yaşanabileceği bir sürece girebilir Venezuela. Bu durum eğer sert giderse yeni bir 1962 Küba krizine, eğer yumuşak giderse Trump için yeni bir pazarlık malzemesine dönüşecektir. Sert bir sistemsel kriz oluşursa Maduro’nun geleceği Beşşar Esed’e çok benzeyecektir. Kriz çok sert olmazsa ABD ile Rusya arasında sistemsel krize dönüşen Venezuela konusu, Trump ve Putin arasında, birinin Suriye’yi, diğerinin Venezuela’yı etkisi altına aldığı bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Yani işin özü, Rusya Venezuela’dan çekilme karşılığında Amerika’nın Suriye’den vazgeçmesini isteyebilir. Bu durumda Maduro’nun iktidarda kalamayacağı açıktır. Bu anlamda Kırım ve Suriye’den sora Venezuela, üçüncü bir sistemsel kriz oluşturmaya gebe bir durumda.


Türkiye’nin dış politika seçenekleri neler?


Türkiye Maduro’ya desteğini hemen açıklayan ülkelerden biri. Önünde en az iki seçenek var: Bunlardan biri, ciddi bir diplomasi hamlesi başlatarak krizi çözmeye çalışmak. Bu konuda benzer düşünceye sahip olan İspanya ve Meksika ile koordineli bir şekilde arabuluculuk girişimlerinde bulunabilir. Bu politika tercih edilirse başarılı olunmasa bile en azından prestij kazanılır ve Türkiye Venezuela ile olan özel ilişkisini pozitif katkı için kullanmış olur.
İkinci seçenek “bekle-gör” politikasıdır. Bu politikada Türkiye’nin özellikle altın ticareti dolayısıyla suçlanması ve İran meselesinde olduğu gibi cezalandırılmak istenmesi ihtimali açığa çıkabilir. Yine aynı şekilde, neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’da Maduro karşıtı bir politika takip ettiği bir dönemde, Türkiye’nin en azından görünüşte “aşırı Madurocu” duruşu, derinleşen Türkiye-Latin Amerika ilişkilerinde sorunlar doğuracak ve Latin Amerika’da Türkiye hakkında oluşan pozitif algıya zarar verecektir.
Bunların yanı sıra, Türkiye için asıl mesele, eğer Venezuela ABD ile Rusya arasında bir sistemsel krize dönüşürse nasıl bir politika izleyeceğidir. Suriye konusunda olduğu gibi, ikisi arasında gelgitli ve dalgalı bir politika mı izleyecek, yoksa doğrudan Rusya’nın ve Maduro’nun yanında mı yer alacaktır? Her iki seçeneğin de çeşitli maliyetler getireceği açıktır. Ayrıca Venezuela konusunda Türkiye’deki bilgi/uzman eksikliği de düşünüldüğünde, Ankara’nın bu süreci nasıl yöneteceği ayrı bir sorudur.
İşin özü, 23 Ocak 2019 itibariyle Venezuela krizinde yeni bir aşamaya geçildi. Küresel ve bölgesel aktörler pozisyonlarını güçlendirip, ülke içindeki muhalefete ciddi bir can verdiler. Bu gidişat Venezuela’da iktidarı hemen değiştirmese bile, ciddi şekilde ülkeyi bir tür kaosa götüreceği son derece açık. Türkiye’nin de bu süreci yakından takip edip aktif bir politika takip etmesi şart. Bunun da ilk adımı, hem süreci yakından takip edebilmek hem de etkin bir diplomasi yürütebilmek için, Venezuela konusunda bir özel temsilci atamak olabilir.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html