BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Hristiyanlık sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Hristiyanlık sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

3 Ocak 2019 Perşembe

Avrupa, tarihini yeniden düşünmeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümü vesilesiyle, kimisi teşhis dahi edilememiş on milyonlarca insanın öldürüldüğü iki küresel felaketin başlayıp bittiği coğrafyayla ilgili eleştirel bir bakış sunmakta fayda var. Zira Avrupa kendini hâlâ yeni felaketler ve eski-yeni ilkel ideolojilere karşı duyduğu korkuda arıyor. Fakat, insanlığa karşı en büyük cürümleri işlemiş suçluları doğuran Avrupa, aynı zamanda dünyanın bütün vatandaşlarının nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceğine dair insanca fikirler sunmaya da devam ediyor.
Bu geniş ve hayati derecede önemli konunun tartışılması için, Avrupa’nın geçmişine dair yeni bir eleştirel gözlem içeren olağandışı provokatif iki kitap sunuyorum: Sefarad kökenli Fransız filozof Edgar Morin’in kaleme aldığı 'Penser l’Europe' (Avrupa’yı düşünmek) ve Üsküplü Boşnak filozof, şair ve kültürolog Prof. Ferid Muhiç’in Boşnakça kaleme aldığı 'Islamski identitet Evrope' (Avrupa’nın İslami kimliği). Bu kitaplarda yapılan gözlemlerden, kendi insani mirası vasıtasıyla, dünya barışı ve refahının temellerini oluşturabilecek kapasitede, yeni ve daha sakin bir Avrupa’nın işaretlerini alıyoruz.
Morin, kitapta kullandığı merkezi kavram olan ‘girdaplı diyalog felsefesi’ ile, modern dönem Avrupasının kaderini belirleyen karmaşık entiteleri ve birbirine karşıt ve aynı zamanda birbiriyle ilişkili süreçleri ihata etmeye çalışıyor. Morin’e göre bu kavram çok sayıda siyasi, sosyal, dini, din-karşıtı ve kültürel tarihin “eş zamanlı olarak hem birer çatışma hem de mütekabiliyet imkânı olarak” birbirini oluşturduğu ve birbirine karıştığı Avrupa’nın gordion düğümünü temsil ediyor (bu düğümde özgürlük ve kölelik, demokrasi ve tiranlık, maddecilik ve ruhçuluk, gettoculuk ve çok-taraflılık, ve yerelcilik ve federallik gibi kavramlar yan yana geliyor).
Bahsettiğimiz diyalog felsefesi, Aydınlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkıyor. Avrupa, kendini entegre edeceği temel düsturu kaybediyor: Asla kendine ait bir dine sahip olamadığı için, birbirine karşıt ve tamamlayıcı kimliklere sahip olduğu için, Asya ile sınırları olmayan coğrafi bir kavram ve değişken sınırları olan tarihsel bir kavram olduğu için ve dünya iki güç arasında bölünmüş olduğu halde, Avrupa (biri Rusya ve diğeri kendi meydana getirdiği ‘Batının Batısı’ Amerika) bizzat kendi yıkım güçleri ile entegrasyon güçleri arasında bölünmüş durumda olduğu için bu düsturları kaybediyor. Avrupa’nın ilk devletleri; Almanlaşan, Slavlaşan ve Latinleşen farklı milletlerden oluşacak ve ilk kez ortaya çıkan kavram –Ulus tohumu- daha sonra bölünmeler ve savaşlar vasıtasıyla modern Avrupa’yı oluşturacaktır. Ortaçağ ve modern zamanlar arasındaki dönemde, bütün bitişi, kırılışı ve kendi çöküşünden güç alan bir Avrupa yükseliyor ve yeniden doğuyor: 5. yy.da Roma-Bizans İmparatorluğunun ikiye bölünmesi; 8. yy.da Müslümanların Akdeniz’i ele geçirmesi; aynı yüzyılda Katoliklerle Bizansların bölünmesi, daha sonra Almanlar ile Slavlar arasında bölünmeye yol açacaktır (Almanların çoğu Katolik olmayı seçmiştir, yeni bir bölünmeden sonra bir kısmı daha sonra Protestanlığı seçecektir; Slavların ise çoğunluğu Ortodoks olmuştur); 11-13. yy.da Papalıkla imparatorluk arasında yaşanan ayrılık, Kilise ile seküler devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasıyla neticeleniyor. Fakat, özünde dini bölünmeler, devlet ile Kilise arasındaki çatışmalar ve etnik milliyetçilik var olduğu için Avrupa, 11. yy.dan itibaren jeo-tarihsel bir matris oluşturmaktadır ve bu matristeki girdaptan modern Avrupa doğacaktır.

Avrupa kendi kimliğini yeniden düşünmeli
Modern Avrupa bugünlerde bir ‘fikir çarşısı’ ve insanlığın ortak kaderini ve amaçlarını ön planda tutan yeni bir ‘küresel bilinç fidanlığına’ dönmüş durumda. Morin, “Modern Avrupa, harici bir düşmana karşı değil, kendi kendine savaşırken gerçek manada oluşuyor,” diyor kitabında (11 Kasım’da, Birinci Dünya Savaşı'nın sona erişinin 100'üncü yıldönümü dolayısıyla Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen anma etkinliğine katılan dünya liderlerine, Cumhurbaşkanı Macron “kardeşler olarak birleşme ve dünya barışına hizmet etme” çağrısında bulundu; Aynı gün Avrupa’nın diğer başkentlerinde, binlerce etnik milliyetçi Avrupa’nın entegre olma hayalini yıkmaya devam ediyordu).
Siyasi alana gelecek olursak, Papalığın asırlarca süren tahakkümüne karşın, ilk tamamlanmış model ülkenin devrimci Fransa olduğu modern Avrupa’da ulus devletler oluşmaya başladı. Artık ulus devlet kavramı, kendi tarihinin egemen öznesi olarak, modern Avrupa’nın yeni -ve tam anlamıyla modern- dininin temeli, kaynağı ve merkezi olmaya başlamıştı; sonra da bu ‘din’ bütün dünyaya yayıldı. Avrupa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve bir dizi sömürge savaşı ve yerel çatışmalarla birlikte kaçınılmaz bir çöküşe düşmeden önce, tam da bu modern ‘din’ sayesinde kendi gücünün zirvesine ulaşmıştı. Bu güç sayesinde, Avrupalılara, diğer medeniyetlere karşı bir üstünlük sendromu (kompleksi) bulaştı ve Avrupalı olmayan bütün ırkların tabii olarak aşağı ve geri olduğunu düşünmeye başladılar. Dayanışmanın her şeklini tahrip eden Avrupa ırkçılığı, koloniler fethetme, doğal kaynaklar çalan ve “yaşam alanını” genişletme mücadelesine başlayan en azgın tür etnik milliyetçilikleri ortaya çıkardı. Avrupa’da birbiri ardınca fikirler doğuyor ve kıta, dünyayı sömürgeleştiriyordu. Morin, Armando Petitjean’dan şöyle alıntılıyor: “Dünya çığırından çıkmış Avrupalı fikirlerle dopdolu bir hale gelmiş durumda.” Bugünlerde post-milliyetçilik çağında yaşamakta olan Avrupa, bir taraftan, 19. yy.da Victor Hugo’nun tahmin ettiği gibi, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmaya ve insanlık barışını tesise yönelik çalışma eğilimine sahipken, diğer taraftan da etnik milliyetçiliğin en eski ve ilkel türlerini, şovenizmi ve yabancı düşmanlığını yaşatmaya çalışıyor. Soğuk Savaş bittikten sonra ve Faşizm ile etnik milliyetçiliğin askeri alandaki mağlubiyetinin akabinde oluşan kaos ortamında, Avrupa yeni bir, bir numaralı düşman icat etti: İslam.
Morin'in bir ‘Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi’ olarak gördüğü Avrupa'nın bu ‘üretken kaosuyla’ ilgili olarak bu düşünür, Hugo profilindeki entelektüellere, Avrupalı ‘Hamlet'in’ yaşadığı bu büyük kararsızlığın üstesinden gelmek için daha kararlı olmaları çağrısında bulunarak, onları, Avrupa’nın yaşadığı ‘kırılganlık’ psikolojisini terk ederek Avrupa’nın kendine, ama aynı zamanda da komşu ve dünya kültürlerine açılmaktan gelen asli gücüne dair olan farkındalığı pekiştirmeye davet ediyor. Bu farkındalık, insan ırkının kaderinin ortaklığına dair olan farkındalığı, bu ortak kaderin, tam da Avrupa'nın bizzat kendi topraklarında ekilen o dejenere ve geri fikirler yüzünden maruz kaldığı tehlikelere dair olan farkındalığı bir araya getirebilecektir. Dünyanın küçük bir parçasına yayılan (ve dünyadaki karaların toplam yüzde 7’sine dahi tekabül etmeyen) Avrupa, kendi gücü ve istekleriyle dünyanın en etkili merkez üssü kıtası olarak dünyanın kaderini belirliyor. Ayrıca şimdiki haliyle, modern dünyanın geri kalanına bağımlı olmasından kaynaklanan kendi “kırılganlığının” üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda; Avrupa’nın diğer bir dünyaya açılma ihtiyacı var.

Avrupa'nın ikinci Rönesansı
Morin de, diğer Avrupalı düşünürler gibi, Avrupalı olmayan ilk kültür olarak İslam'ı görüyor. İslam’ın Avrupa kıtasındaki varlığına ayırdığı (“İslamiyetin Avrupalılaşması” başlıklı) bölümde Morin, İslam'ın Avrupa topraklarına gelişiyle, Yunan bilimsel ve felsefi mirasının kurtarıldığını ve o mirasın Avrupa topraklarına taşınmasıyla, Rönesans akımının ortaya çıktığı gerçeklerini ortaya koyarak, Akdeniz bölgesine yayılan İslam'ın Avrupa'yı izole ederek onun içine kapanmasına sebep olduğu kanaatinde. Morin'e göre, tüm kapıları hem kendi içine hem de Avrupalı olmayan dış dünyaya açacak olan Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansının’, öncelikle “uzun zamandır Avrupa ile alay eden” ve aynı zamanda onun doğuşundan gelen karanlığı aydınlatan İslam ile diyalog kurmasıyla mümkün olacağı yönünde.
Ferid Muhiç'in de araştırmaları dâhilinde ortaya koyduğu kendi fikirleri ve vizyonları, dolaylı olarak, Morin'in Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansı’ ve ortak kader bilinci hakkındaki düşüncelerine dayanıyor. Fakat, İslam'ın Avrupa topraklarındaki varlığına, tarih ve kültürüne çok fazla önem vermeyen Morin'in tam aksine Muhiç, araştırmalarının odak noktasına İslam’ı koyuyor. Kitabının ilk kısmını modern Avrupa'nın İslamofobik yazarlarına ve Avrupa'nın en büyük tehdidinin ve bütün sorunlarının, yenilgi ve başarısızlıklarının sebebinin İslam olduğu fikrini irdelemeye ayırmış. Dahası, İslam'a karşı mantıksız bir kin besleyen Avrupa'nın karanlık tarafı, kendi sosyal ve siyasi hayatından, tarihinden ve vizyonlarından İslam'ı ve onun milletlerini, medeniyetini ve kültürünü aforoz etti. Halbuki Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Muhiç'e göre İslam'ın Avrupa kıtasına gelişi, söylendiğinden çok daha erken gerçekleşmiştir. Bu topraklardaki ilk Müslüman emirliği 668 yılında Kafkas bölgesinde kurulmuştur. 8.yy. ortalarında, yani İber yarımadasına gelişinden 20-30 sene sonra İslam, Balkanlara da yayıldı. Çoğunlukla Kuzey ve Orta Avrupa bölgelerinde, özellikle Ukrayna, Rusya ve İskandinavya'da Hristiyanlık 11. yy.ın başlarında daha yeni yeni kabul edilmeye başlandı; bu demek oluyor ki İslam Avrupa'nın bazı bölgelerine Hristiyanlıktan en az iki asır önce gelmiştir. Muhiç şöyle yazıyor: “Bu topraklarda, İslam'ın Avrupa'ya yakınlaşması tehlikesi hissediliyor. Avrupa İslamofobilerinin modern temsilcileri, İslam'ı Avrupa'dan kökünden sökerek atmaya çalışıyor. Aynı sebeplerden dolayı, İspanya'nın Ortaçağ dönemindeki dini fanatikleri bu topraklardan bütün Yahudileri, Müslümanları ve o topraklarda 117 sene daha yaşayan Müslümanların torunlarını sürdüler, çünkü İslam’ın, insanları kendine çeken derin bir cazibesi olduğunu çok iyi biliyorlardı. Evet, İslam onlar için gerçekten bir nevi tehlikedir. Fakat bu ‘tehlike’ somut anlamda, İslam'ın manevi ve sosyal gerçeğinden değil, İslam'ın onlara hissettirdiği bastırılmış bir cazibe duygusundan kaynaklanıyor. Ve o hissi diğerlerinden sakladıkları kadar kendilerinden de saklamaya çalışıyorlar.”
Bu bağlamda Muhiç, yazmaya devam ettiği makalelerinde, İslam’ın 711-1492 yılları arasında İber yarımadasındaki varlığından söz ederken, diğer Hristiyan devletlerin aksine, Cujus regio ejus religio - İktidar kimin elindeyse, onun dini geçerlidir kalıbına uymayan, farklı medeniyet, kültür, millet ve dinlerin bir arada yaşadığı eşsiz bir örnek olarak Osmanlı Devlet’ini de ele alıyor. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü betimleyen Avrupa ve özellikle Balkan tarihi kitaplarının çoğu istikrarlı bir tez üzerine kurulu olduğu için, Muhiç onlara şiddetle karşı çıkıyor. İslam’ın bu “Hristiyan” topraklarındaki bütün izlerini yok etmek için, Ortaçağdakiler olduğu gibi modern İslamofobikler de “ateş ve kılıcı” esas kendi projelerinde kullanmış olmalarına rağmen “İslam ateş ve kılıç ile yayıldı” iddialarını sürdürüyorlar. Kasten çarpıtılmış bu tarz yorumlar ve bilimsel tarafsızlığa saldırılar en çok Morin'in rönesansının ilk pencerelerini teşkil edebilecek tarih ve topluma sahip, Avrupa'nın son kalan iki bağımsız (Arnavutlar çoğunlukla, Boşnakların tamamı) Müslüman halkı etkiliyor çünkü bu iki millet Hristiyan Avrupa ve Avrupa karşıtı İslam mitlerinin en büyük kurbanlarıdır. Bir yandan Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin yüzyıllardır iyi geçinmeleri, bütün Avrupa'nın, Bosna gibi kaçırılmaması gereken bir fırsatla bir arada yaşanılan ve tek tanrılı bu üç dinin kültürleri ve medeniyetlerinin uyum içinde var olabilecekleri bir yer olduğuna açıkça işaret etmektedir.


4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Evangelist nedir?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Evangelist kimlere denir? Cumhurbaşkanı Erdoğan,"ABD'nin Kudüs kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Trump'ın Kudüs kararı provokasyon, arkasında evangelistler var." dedi. Peki Evangelizm nedir?



EVANGELİST NEDİR? 

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

EVANJELİST VE EVANJELİK

Evangelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evangelist ve Evangelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evangelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evangelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evangelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır.

EVANGELİZM NE ANLAMA GELİR?

Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

EVANGELİZMİN TEMELLERİ



Evangelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evangelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evangelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evangelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir.

Köktenci Hristiyanların ABD dış politikası üzerindeki etkisi;

ABD'de 1970'li yıllardan itibaren toplumda giderek yükselen köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle, son dönemde siyasi alana girmeyi başardı.
ABD dış politikası devasa olarak nitelenebilecek bir karar alma aygıtı tarafından, kompleks bir süreç sonucunda belirlenir. Merkezinde Beyaz Saray, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarına bağlı birkaç dar odağın yer aldığı bu karar alma aygıtı, stratejik araştırma merkezleri, üniversiteler, eski üst düzey yetkililer ve sermaye gruplarının da etkisi altındadır.
ABD dış politikasında (özellikle Ortadoğu politikasını şekillendirme sürecinde) yeni muhafazakârlar, Hristiyan sağ ve Amerikan Siyonist ittifakının etkisi ciddi anlamda hissedilmektedir. Ortadoğu'ya ve Arap-İsrail sorununa dair bakışları da dahil olmak üzere dış politikada bir dizi ortak hedefe sahip olan bu koalisyon, İsrail’in güvenliğini korumayı, bu devletin komşularına karşı bölgesel üstünlüğünü sağlamayı ve ABD'nin Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Hegemon güç konumuna dayanarak liderlik rolü üstlenmek ve (Amerikan vizyon ve hedefleri karşısında potansiyel tehdit oluşturan devletlere karşı önleyici saldırılar dahil olmak üzere) güvenlik politikalarını genişletmek, ABD'nin küresel rolünün gereksinimleri olarak, bu çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı zamanda Amerikan değerlerini yaymayı amaçlayan bu ittifak, bu değerlerin ne ölçüde benimsenip uygulandığını izleyerek dünya devletleri üzerindeki baskısını perçinlemeyi hedeflemektedir.
Arap-İsrail sorunuyla alakalı olarak Amerikan dış politikasının oluşumunda köktenci Hristiyanların etkisi 1970'lerin ortalarından beri artmaya başladı. Bu dönemde köktenci Hristiyanların dış politikanın belirlenmesindeki rolü, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için Amerikan yönetimlerine baskı yapmakla sınırlıydı. Bilişim devrimi, "televizyon kiliseleri" fenomeni ve geleneksel Hristiyanlığı geri plana iten köktenci cemaatlerin genişlemesinin etkisinde kalan Amerikan dini kültüründe, 1970'lerden günümüze kadar oluşan büyük değişiklikler, kiliselerin çevreden merkeze doğru ilerlemesine ve siyasal ve sosyal olaylarda belirleyici olmasına imkan verdi.
“Kurtarıcı ulus” olarak ABD
Geçmişleri ülkenin kuruluşuna kadar giden ilk Amerikan beyaz toplulukları, muhafazakâr Protestanlığın baskınlığı ve kişinin bireysel çabası sonucu manevi kurtuluşa erişeceği düşüncesinden kaynaklanan şahsi disiplin ve sıkı çalışma özellikleriyle öne çıkmıştı. Köktenci Hristiyanlar Amerika'yı dünyanın geri kalanına karşı duran bir ulus, “tepenin üzerinde parlayan bir şehir”, "kurtarıcı ulus" ve “son en iyi umut” olarak tasvir etmişlerdi. Kendilerini püritenlerin bir uzantısı olarak sunan bu topluluklar, Hıristiyanlığın erken çağlarının "saflığını" yeniden tesis etmek ve Amerikan toplumunu bir Hıristiyan ulus olarak inşa etmek gibi bir misyon üstlenmişlerdi.
Pozitif bilimin gelişmesi, modern laik devletin ortaya çıkışı, toplumda maddi değerlerin öne çıkarılması ve evrim teorisinin tartışma oluşturan bir olgu haline gelmesi, Kilise'nin rolünü ve Hıristiyanlığın insanların yaşamındaki etkisini zayıflattı. Bu gelişmeler, 19. yüzyılın son çeyreğinde "Evanjelik" doktrini kristalleştirerek ve kendilerini sosyal gerçekliği iyileştirmeye ve bilim ile dini uzlaştırmaya adamış olan bir takım Protestan din adamının ortaya çıkmasına neden olsa da, köktenci Hıristiyanlar, 1970’lere kadar Amerikan siyasi hayatında etkin bir konum edinemediler. Fakat bu durum, 1970'lerin sonlarına doğru değişmeye başladı. 1977'de yapılan bir kamuoyu araştırması, 70 milyonu aşkın Amerikalının Hz. İsa'yla doğrudan ve şahsi bir bağı olduğunu ve kendisini "yeniden doğan Hıristiyan" olarak tanımladığını ortaya koymuştu. Bu dönemde “insanlığın felakete sürüklendiğini ve Hz. İsa’nın kurtarıcı olarak döneceğini” konu edinen eserler, en popüler kitaplar olmuştu. Örneğin New York Times'da, 1970’lerin en önemli eserlerinden sayılan “deccalın neden olduğu nükleer kıyametten insanlığın kurtuluşu için Hz. İsa'nın dönüşü” temasını işleyen The Late Great Planet Earth kitap, on yıl boyunca en çok satan kitap listesinin zirvesinde yer almıştı.

ABD’de köktenciliğin siyaset arenasına girişi



Toplumda yükselen bu köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle siyasi alana girmeyi başardı. ABD'nin yeni sorunlarına yönelik çözüm üretemeyen Cumhuriyetçi Parti'nin giderek düşüşe geçmesi, muhafazakâr Cumhuriyetçileri dini hareketlerle iletişime geçmeye itti. Bu süreçte köktenci liderlerin etkisinin artması, kadın hakları, kürtaj ve eşcinsellik gibi tartışmalı konularda muhafazakâr tutumları benimsemeleri ve seçmen kazanmak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yanı sıra köktenci yayınlar yapan radyo ve televizyon programları, Cumhuriyetçilere milyonlarca sağ Hıristiyan seçmen kazandırdı. Bu sayede altı başkanlık seçiminin dördünden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler, bu dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi'nde de etkinliklerini korudular.
Clinton ve başkan yardımcısı Al Gore yönetimindeki Demokratlar büyük ekonomik başarılar elde etmelerine rağmen, Amerikan seçmeni ekonomik büyüme ve refah seviyesi yerine (sürekli ahlak vurgusu yaparak dikkatleri Clinton dönemindeki skandallara yönlendirmeyi başaran) Bush'tan yana kullandı. "İncil Kuşağı" olarak bilinen ve güney eyaletlerde yoğunlaşan muhafazakâr seçmen, Bush'un kazanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Bush yönetiminin Afganistan ve Irak işgalleri ve ekonomi alanındaki zayıf performansı sonrasında başkanlık seçimini kaybeden Cumhuriyetçi Parti'nin köktenci tabanı, yeni seçilmiş Obama'nın göç politikasını, aile ve kadın hakları alanındaki liberal düzenlemelerini beyaz Protestan Amerikalıların ayrıcalıklı konumuna karşı bir tehdit olarak algıladı. Obama'ya ağır eleştiriler yönelten Evanjelikler, Cumhuriyetçi Parti'nin tekrar seçimi kazanması için yoğun bir kampanya yürüttüler. 2016 başkanlık seçiminde, Hillary Clinton'a karşı Bush'un 2001 seçiminde izlediği stratejiye benzer bir seçim propagandası yürüten Cumhuriyetçiler, Obama döneminde ABD'nin "yozlaştığını" ve Hillary Clinton'ın bu "yozlaşmayı" daha da derinleştireceğini ileri sürerek, "ahlaki üstünlüğü" elde etmeyi amaçladılar.
ABD'yi tekrar "güçlü bir ulus" haline getirmeyi seçim kampanyasının ana sloganı olarak belirleyen Trump beyaz Protestanlara, içeride ayrıcalıklı konumlarının korunacağını, aile hukuku alanındaki liberal düzenlemelerin engelleneceğini ve dış politikada ise "Önce Amerika" sloganıyla ABD'yi tekrar "tepe üstünde parlayan şehir" haline getireceğini vadederek seçimden zaferle çıktı. İktidara geldikten sonra ekibinde birçok köktenci figüre yer veren Trump, muhafazakârlar tarafından adeta bir "kurtarıcı" olarak görüldü. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri de şüphesiz başkan yardımcısı Mike Pence.
Pence'in, Indiana gibi küçük bir eyaletin valiliğinden başkan yardımcılığına yükselişi, bir anlamda sağ Hristiyanlığın Cumhuriyetçi Parti'de ne derece yükseldiğini de gösteriyor. Ronald Reagan döneminden itibaren Cumhuriyetçi Parti'nin alt kademelerinden siyasete girmeye başlayan Pence gibi köktenci politikacılar, Parti'nin dini söyleminin muhatabı ve "oy deposu" olarak gördüğü sağ Hristiyanların artık Cumhuriyetçi Parti'de merkezi ele geçirdiğinin alameti olarak değerlendirilebilir.
Evanjelik liderler, Mike Pence'in muhafazakâr Hristiyanlığın, Amerikan yaşamının merkezindeki "haklı konumunu" tekrar kazanmasını sağladığını düşünüyor. Güney Evanjelik Okulları başkanı Richard Land, The Atlantic dergisine verdiği röportajda, başkan yardımcısı Pence’ten "Evanjelik-Hıristiyan dünya görüşünü devlet politikası haline getiren en tutarlı politikacı” olarak bahsediyor. Beyaz Saray eski strateji uzmanı Stepehen Bannon'a göre ise Pence, Trump yönetimi ile Cumhuriyetçi Parti teşkilatının en muhafazakâr kanadı arasındaki bağlantıyı sağlayan köprü.
Beyaz Saray’da ağırlığı olan ve özellikle ulusal güvenlik alanında en etkili isimlerinden biri haline gelen Pence, aynı zamanda dış politikada da etkili bir isim. ABD'nin Irak’ı işgalinin ateşli destekçilerinden biri olan Pence, "Amerikan değerleri"ni yaymakta güçlü bir ordunun rolüne inanıyor. Ayrıca kendisini sık sık (sırasıyla) “Hristiyan, muhafazakâr ve Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan Pence'in ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasında etkin bir rolünün olduğu da biliniyor. Aktif bir evanjelik gündemle ABD dış politikasına dini öğeleri entegre eden sağ Hristiyanlığın, ileride "medeniyetler çatışması" stratejisini uygulaması ve Yahudi-Hristiyan ülkelerle ilişkileri derinleştirmesi muhtemel.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs kararının ardında Evangelistlerin olduğunu söyledi. Peki Erdoğan, Evangelist derken kimleri kastetti? İşte ayrıntılar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’nde,ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına ilişkin “ABD’nin kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere, özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. Haritada gösterdim nereden nereye geldiğini. Bunu ancak işgalciler yapar. Devlete terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin haklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs bizim göz bebeğimiz, ilk kıblemizdir. Kırmızı çizgidir bu böyle bilinsin. 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Bu karar provokasyondur. Öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında evangelistler var. Bunu bizzat sayın başkandan dinlemiş biriyim. Bu karara asla rıza göstermeyeceğiz” dedi.

2 Nisan 2018 Pazartesi

Macaristan seçimlerinin gündemi: Sığınmacılar ve İslam


Resmi kayıtlara göre sadece bin 781 mültecinin bulunduğu Macaristan'da, 8 Nisan'da düzenlenecek olan parlamento seçimlerinin ana konusunu sığınmacılar ve İslam oluşturuyor.
Başbakan Viktor Orban başta olmak üzere birçok hükümet yetkilisinin, Avrupa'nın sığınmacılar tarafından istila edildiği, kiliselerin kapatılarak yerlerine camilerin açıldığı, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde kendi kanunlarını yürürlüğe soktuğu gibi iddiaları, dikkatleri yaklaşık 3 yıldır sığınmacı konusunda katı siyaset izleyen Macaristan'a çekti
Yaklaşık 10 milyonluk bir nüfusa sahip olan Macaristan'da, bin 781 mülteci ve 20 bin civarında Müslüman bulunmasına rağmen düzenlenen sığınmacı karşıtı kampanyalar dolayısıyla, ülke sanki sığınmacılar ve Müslümanların saldırısı altındaymış gibi bir hava estiriliyor.
Uzmanlar hükümetin, özellikle 2014 yılı sonbaharında başlayıp ve 2015 yılı ilkbaharına kadar devam eden hükümet karşıtı protesto gösterilerine karşı, dikkatleri ülkeyi 'istila etmek isteyen sığınmacılara' karşı Macaristan'ı koruduğu şeklinde propaganda yürüttüğünü ve o dönem ciddi anlamda kaybettiği oyu geri kazanmayı başardığını belirtiyor.
Macaristan-Sırbistan sınırına çekilen 174 kilometrelik tel örgü ile Avrupa'nın korunamayacağını, sığınmacı akının Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye arasında 2016 yılında varılan mutabakat çerçevesinde durdurulduğunu Macar hükümetinin de bildiğini kaydeden uzmanlar, sığınmacı karşıtı propagandanın sadece iç siyasete yönelik olduğuna işaret ediyor.
Sığınmacıların 'Avrupa'yı işgal ettiği', 'Hristiyanlık değerlerini tehdit ettiği' gibi argümanlar kullanan Başbakan Orban, sığınmacıları neden kabul etmek istemediklerini yaptığı konuşmalarda şu şekilde açıklamıştı:
''Batı Avrupa'da, eski büyük Avrupa ülkeleri, göçmen ülkelere dönüştüler. Kültürel değerlerin değişmesi, Hristiyan kültürüne sahip nüfusun azalmasıyla, büyük şehirlerin İslamlaşması günden güne ilerliyor.'', ''Müslüman sayısı her geçen gün daha da artacak. Avrupa tanınmaz hale gelecek.'', ''Tel örgü inşa ederek, hukuki ve fiziki sınır korumasıyla, Sandor Pinter (İçişleri Bakanı) ve polislerimizin olağanüstü çabalarıyla Güney sınırlarımızı korumayı başardık. İslam dünyasının Güney'den bizi istila etmesini engelledik. Bu bölgede Latin yani Batı Hristiyanlığının son ülkesiyiz.''
Ülkede ılımlı siyasetçi olarak bilinen Macaristan Meclis Başkanı Laszlo Köver, 8 Mart'ta katıldığı bir toplantıda, herhangi bir araştırmaya dayanmayan sadece aşırı sağcılara ait olan 'Londra'da 2001 yılından bugüne 500 kilisenin kapandığını, buna karşın 423 cami inşa edildiği'' iddiasını, gerçekmiş gibi dillendirip, faaliyet gösteren bir tane bile caminin bulunmadığı Macaristan'ın bu durumdan kaçınması gerektiğini ima etmesi, ülkedeki durumu ortaya koyuyor.
Başbakan Yardımcısı Zsolt Semjen ise nüfusun sadece yüzde 0,2'sini Müslümanların oluşturduğu Macaristan'da, sürekli olarak ülkenin 'şeriat tehlikesi' altında olduğunu öne sürerek, "Çocuklarım ve torunlarımın şeriatın gölgesinde yaşamasını istemiyorum. Bir yerde Müslümanlar toplu halde yaşadıkları zaman eninde sonunda İslam hukukunun yürürlüğe sokulmasını isteyeceklerdir. Bu, sadece Müslümanlar için değil, o bölgede yaşayan herkes için geçerli olacak. Biz Aziz Istvan'ın ülkesinin halifelik olmasını istemiyoruz." şeklinde konuşması halkta Müslümanlara karşı korkuyu körüklemesine neden olduğu belirtiliyor.
Benzer şekilde Macaristan Devlet Bakanı Janos Lazar'ın aynı tarihte Viyana'yı ziyaret edip, sosyal medya hesabında yayınladığı bir videoda dünyada en güvenli şehirlerden birisi olan Viyana’nın göçmenler, yabancılar ve Müslümanlar tarafından kötü bir yere dönüştürüldüğü, hükümetin gelecek ay düzenlenecek olan seçimleri kaybetmesi durumunda Macaristan'ın da benzer bir hale dönüşebileceğini iddia etmesi tepkilere neden olmuştu.
Macar yetkililerin açıklamalarına nadiren de olsa uluslararası alandan tepki geliyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin, temel özgürlüklerin dünyanın her yerinde gerilemeye başladığına dikkat çekmiş, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın ise Avrupa için utanç verici olduğunu vurgulayarak örnek olarak Başbakan Orban'ın "Dış görünüşümüzün (rengimizin) diğer ırklarla karışmasını istemiyoruz." sözünü göstermişti.

Liberalizm ve küreselleşmeyi eleştiren siyasetçiye 'Müslüman oldu' suçlaması

Macar medyası, 2015 yılındaki sığınmacı krizi sonrası Macaristan'da yükselen yabancı ve Müslüman karşıtlığını, seçimler öncesi Türkiye üzerinden daha da körüklemeye çalışıyor. Macaristan'da sığınmacı karşıtı ortamda bundan en büyük nasibi ise Türkiye ile iyi ilişkilere sahip olmayı savunan bir siyasetçi alıyor. Türkiye ile iyi ilişkiler kurulmasını destekleyen ve halihazırda Macaristan-Türkiye Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığını da yürüten, Macaristan parlamentosunda üçüncü büyük parti konumundaki Jobbik Partisinin Genel Başkanı Gabor Vona, Türkiye ziyaretinde, Türkiye ve Türklerle ilgili bazı olumlu ifadeler kullanınca, ülkedeki birçok yayın organı tarafından Müslüman olmakla "suçlandı".
Vona ve eşinin Türkiye ziyareti sırasında -İstanbul'u ziyaret eden diğer turistler gibi- Türkiye'nin simgelerinden olan Sultanahmet Camisi önünde çektirdiği fotoğrafın, bazı yayın organları tarafından Vona'nın ve eşinin Müslüman olduğunu ispatladığını iddia etmesi, Macaristan'daki medyanın bir kesiminin Türkiye ve İslam üzerinden algı operasyonu yapmaya çalışmasına örnek olarak gösterilebilir.
Vona, Türkiye ziyaretinde yaptığı konuşmada, "Yanlışa cesurca karşı gelen ve Allah'tan başka hiç kimseden korkmayan Atilla'nın torunlarıyız", "Küreselleşme ve liberalizmin karanlığında insanlığın son umudu İslam", "Biz Macarlar, Turan halkıyız ve bizim kardeşlerimiz Turan halklarıdır" gibi ifadeler kullanmıştı.
Vona'nın söz konusu açıklamaları dolayısıyla sadece bazı yayın organlarında değil, iktidar partisi Yurttaş Birliği de (Fidesz) sosyal medya hesabından paylaştığı bir videoda, Vona'nın Türkiye ziyaretinden bazı fotoğrafların eşliğinde şu iddialarda bulunmuştu: ''Son günlerde Gabor Vona'nın yeni görüntüleri ortaya çıktı. Jobbik Genel Başkanının, radikal İslamcılarla Allah'ı övdüğü görülüyor. Kendisine göre İslam, insanlığın son umudu. Bu düşünceler tehlikeli. Vona, Hristiyan kültürümüzü reddediyor.''
Jobbik Partisinin logosunda yer alan çifte haçı çevreleyen ve İslamla alakası olmayan kırmızı çizgiyi İslam'ın sembolü olduğunu iddia eden bir Macar gazetesi ise ''Jobbik'in logosunda neden İslam sembolü var?'' manşetini attı.
Terör örgütleriyle ilişkisi olduğu iddiasında bulunan medya organlarına karşı dava açan Vona'yı haklı bulan mahkeme, söz konusu iddialarda bulunan basın organlarını para cezasına çarptırmıştı.

Jobbik, Türkiye ile iyi ilişkileri savunuyor

Daha önce Macaristan Parlamentosuna taşınan, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına yönelik tasarısı, Macar Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde hükümet partisi Fidesz ve Jobbik'in oylarıyla reddedilmişti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne uygulanan ambargonun haksızlık olduğunu belirtip kaldırılmasını isteyen Jobbik, Mavi Marmara baskınının hemen ardından da Macaristan Ulusal Meclisinde İsrail’i kınayan bir bildiri okumuştu.
Jobbik ayrıca, Ermeni güçlerinin, 26 Şubat 1992'de Karabağ'ın Hocalı kasabasında 83'ü çocuk, 106'sı kadın 613 sivili katletmesinin 25. yılı dolayısıyla mesaj yayımlamıştı.

Anketler: Jobbik ikinci parti olacak

Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, 8 Nisan'da düzenlenecek olan seçimlerde, şu an da hükümette bulunan Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) ve Hristiyan Demokratik Halk Partisi (KDNP) koalisyonun yaklaşık yüzde 45 oranında oy alarak birinci geleceği tahmin ediliyor.
2014 yılındaki seçimleri üçüncü sırada bitiren Macaristan Jobbik Partisinin ise yüzde 20 civarında oy alarak ana muhalefet partisi olması bekleniyor. Halihazırda ana muhalefette bulunan Macaristan Sosyalist Partisi'nin (MSZP) ise seçimlerde yaklaşık yüzde 15 oy alarak üçüncü, Demokratik Koalisyonu (DK) yüzde 8 ile dördündü, Macar Yeşiller Partisi'nin ise yüzde 7 ile beşinci sırada bitirmesi bekleniyor.
199 sandalyeye sahip Macaristan Ulusal Meclisine 5 partinin yüzde 5'lik barajı aşarak girmesi bekleniyor.

BM ve Soros'a da sığınmacı suçlaması

Macaristan hükümeti, Birleşmiş Milletler ve Macar asıllı Amerikalı iş adamı George Soros'un Macaristan'a sığınmacıları getirmek istediğini de iddia ediyor. Örneğin Başbakan Orban, BM'nin sığınmacı krizinin çözümü için hazırladığı taslağın Soros'un ''planı'' ile birebir benzerlik gösterdiğini, ülkesinin görüşmelerden çekilebileceğini belirterek, ''BM'nin göç taslağı sanki Soros planından kopyalanmış. Göç taslağının açıklanmasından sonra hükümet söz konusu doküman ile ilgilenecek. Görüşmelerden çekilip çekilmeme kararını daha sonra verecek.'' şeklinde konuştu.
Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto ise 25 Ocak'ta yaptığı açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in göçe destek verdiğini iddia edip, ''BM Genel Sekreteri, hükümetlerin göçü desteklemesini istiyor ama biz bunu reddediyoruz. Macar hükümeti, göçün kötü ve tehlikeli olduğunu düşünüyor.'' diye konuştu.

Macaristan'ın sığınmacılara karşı aldığı önlemler

Macaristan, sığınmacılara karşı alınan önlemler kapsamında Vişegrad Grubu'ndaki ortakları Çekya, Polonya ve Slovakya'nın desteğiyle sınırlarına asker ve polis takviyesi yapmıştı. Macaristan, sığınmacı akınını durdurmak amacıyla Sırbistan ve Hırvatistan sınırlarına jiletli tel örgü çekmiş, sınır bölgelerinde olağanüstü hal ilan ederek yasa dışı geçişler için uygulanan cezaları artırmıştı.
Parlamentoda geçen yıl kabul edilen yasayla aralarında çocukların da olduğu sığınmacıların, iltica başvurusu süresince sınırda oluşturulacak kamplarda tutulması zorunlu kılınmış, ülke genelinde yakalanan sığınmacıların da tel örgülerle çevrili sınırdan Macaristan dışına çıkarılacağı duyurulmuştu.
Sivil toplum kuruluşları ise Macar güvenlik güçlerini, ülkeye girmeye çalışan sığınmacılara şiddet uygulayarak Sırbistan'a geri göndermekle suçluyor.
AB'nin sığınmacı krizine çözüm olarak sunduğu kota sistemi kapsamında bin 294 mülteciyi kabul etmesi öngörülen Macaristan hükümeti, 2016'da referandum düzenlemiş ve halka, "AB'nin, Macar vatandaşı olmayan kişileri, Ulusal Meclisin onayı olmadan Macaristan'a yerleştirmesine karar vermesini kabul ediyor musunuz?" sorusu sorulmuştu.​


8 Aralık 2017 Cuma

ABD'nin Kudüs Kararı Nasıl Bir Etki Yaratacak?

Tamer Ashraf
ABD Başkanı Donald Trump, kendi ülkesindeki seçimlerden önce vaatleri arasında yer alan belki de en dikkat çekici mesele olan Kudüs'ün, İsrail'in başkenti olarak tanınması konusunda ülkesi adına adım attı ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv'den, Kudüs'e taşınmasını onayladı.
1995 yılında ABD Kongresi'nde alınan bu kararı, o dönemden bu yana geçen süre zarfında ABD'de göreve gelen başkanların tamamı onaylamamış ve altı aylık periyotlarla sürekli ertelemişlerdir.
Kuşkusuz ki bunun ana sebebi Birleşmiş Milletler tarafından İsrail'in 1967 yılı öncesi sınırlarına çekilmesi kararının var olması ve diğer yandan Ortadoğu'daki kalıcı barış ve istikrarın tesisinde Filistin meselesinin önemi olmuştur.
Nitekim gerek 1995 yılında ABD Kongresi'nde alınan kararın, gerekse bu kararı aradan geçen 22 yıl sonra onaylayan Trump'ın girişimleri hukuksuz ve temelsizdir.
Aynı kararın hiçbir karşılığı yoktur, bu nedenle de kabulü asla mümkün değildir.
Müslümanlık, Hristiyanlık ve Musevilik için önemli olan ve Yüce Kitabımız Kur'an'da kendisi ve çevresinin kutsal kılındığı (Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan yola çıkararak, kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksa'ya ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir. İsra Suresi 1. Ayet) Kudüs'te yapılmaya çalışılan oldubittilere sessiz kalınmasını kimse beklememelidir.
Kudüs'ün özellikle İslam âlemi açısından bir başka önemi ise Müslümanların ilk kıblesinin burası olmasından kaynaklanmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Mirac'a Kudüs'ten yükselmiş, İslam'ın yolumuzu aydınlatan çok sayıdaki emirleri de bu kutsal yolculuktan sonra insanlığa ulaşmıştır.
ABD yönetimi almış olduğu bu kararla İsrail'in yıllardan bu yana bölgede yaptığı zulümleri yok sayarak, hiçbir hukuku tanımayıp bölge barışına en büyük zarar veren İsrail'i aynı kirli faaliyetleriyle ilgili cesaretlendirdiği gibi bundan sonrası açısından gerek Ortadoğu'da, gerekse küresel seviyede büyük bir kaos ve kargaşanın fitilini de ateşlemiştir.
Zira yüzyıllar boyunca Hristiyanlarla Musevilerin ve Müslümanlarla Hristiyanların savaşlarının ana sebebi daima Kudüs'ün kontrolünü kimin elde edeceğine bağlı olarak şekillenmiştir.
Osmanlı döneminde, kudretli hakanlarımızdan olan Yavuz Sultan Selim zamanında Memlük seferiyle Türk idaresi altına giren Kudüs, aradan geçen 500 yıllık süre boyunca huzur ve refahın hâkim olduğu, Müslümanların, Hristiyanlar ve Musevilerle beraber barış içerisinde yaşadığı bir dönemi yakalamıştır.
Ne var ki Birinci Dünya Savaşı süresinde, 1917 yılında elimizden çıkmış, ilerleyen süreçte İngiltere tarafından ilan edilen Balfour Deklerasyonu ile bölgede kurulması hesap edilen İsrail'in 1947 yılında tarih sahnesine çıkışıyla yeniden kan ve gözyaşının hâkim olduğu bir iklime mahkûm olmuştur.
Aradan geçen 50 yıllık zaman zarfında Kudüs ve Filistin sorunu Ortadoğu'da kalıcı barışın tesis edilememesi noktasındaki en büyük ve ana etken olmuş, iki devletli çözüm önerisi İsrail'in vurdumduymaz ve şımarık tavırları ile ona destek veren kimi ülkelerin izlediği politikalar nedeniyle hayata geçememiştir.
Trump'ın aldığı kararı açıktır ki kimse sineye çekmeyecek, bunun karşısında duracaktır.
Dahası Ortadoğu'da var olan diğer sorunlar, sadece vekâlet yoluyla kalmayıp, ülkeler arası çatışmalara dönüşecek sancılı bir iklimin doğmasına da neden olup, bunun da yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmaması sonucunu doğurabilecektir.
ABD yönetimi Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımakla küresel barış ve istikrarı bizzat kendisi tehlikeye atmış, bir bakıma bundan sonra yaşanacakların sorumlusu olduğunu ilan etmiştir.
İslam dünyasının tepkisini Mısır ve Suudi Arabistan'daki kokuşmuş ve kuklaya dönmüş idareciler aracılığıyla aşabileceğini düşünenlerse çok büyük bir yanılgı ve yanlışın içerisine düştüklerini elbette anlayacaklar.
Bu saatten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olabileceğini söylemek mümkün olmayacaktır.
Zira Kudüs meselesi taşıdığı anlam ve önem itibarıyla yalnızca Filistin-İsrail arasında var olan bir konu olmayıp, özünde tüm İslam dünyasını, bir adım fazlasıyla da dünyayı ilgilendiren anlama sahiptir.
Artık küresel düzeyde sorgulamalar artacak, bizzat batı merkezli inşa edilen her ne varsa sorgulanmaya, akabinde de buna karşı olacak yeni politikaların ve ittifaklıkların kurulması kaçınılmaz olacaktır.
Belki de en başta sorgulanacak olan Birleşmiş Milletler'in kendisi olacak, hemen her ülke giderek işlevsiz hale gelen bu yapılanmanın herhangi bir öneminin kalmadığı düşüncesiyle ya güçleri ölçüsünde alternatif bir küresel sistem inşasına girecekler, ya da daha bağımsız bir şekilde davranmaya başlayacaklar.
Bu şartlar altında İslam dünyası açısından en büyük sorumluluk Türkiye'de bulunuyor.
Sahip olduğu potansiyeli, birikimi, tarihi serüveni ve güncel siyasi durumu itibarıyla Filistin ve Kudüs meselesinde Türkiye gibi öncü konumda olabilecek bir başka ülke ortada görünmemektedir.
Suudi Arabistan ve Mısır'ın İsrail lehine takınmaya başladıkları tutum ortadadır, Ürdün Kudüs'ün emanetlerini taşıyor görünse de potansiyeli oldukça zayıf bir ülkedir, İran ise belirli ölçüde gücü olmakla beraber başkaca problemlerle meşgul olmak durumundadır.
Asya ve Uzak Doğu'da bulunan diğer İslam ülkeleriyse gerek bölgeye olan uzaklıkları, gerekse meselenin tarihine Ortadoğu'da bulunan ülkeler kadar vakıf olmamaları sebebiyle liderlik edebilecek bir pozisyona sahip değillerdir.
İşte bu nedenle Türkiye'nin her şart ve koşul altında öne çıkarak İslam dünyasını aynı hassasiyetler çerçevesinde ve mümkün olan en geniş yelpazede toplumlar ve yönetimler üzerinden kucaklamayı başarıp, Kudüs ve Filistin meselesinden başlamak üzere liderlik etmelidir.
Görünen gerçeklik İslam dünyasının her açıdan büyük bir tehlike altında olduğunu her yönüyle gösterirken, tarihi sorumluluğun bir kez daha biz Türklerin omzuna yüklendiğini anlamalı, bu yükü kaldıracak bir anlayışı ve politikaları hayata geçirerek birlik ruhunu tesis edebilmeliyiz.
Irak, Suriye, Afganistan, Yemen, Libya gibi çoğu İslam ülkelerinde yaşananlar tesadüfi değildir.
Afrika çöllerinden Ortadoğu'ya, Balkanlardan Kırım'a, Doğu Türkistan'dan Arakan'a varıncaya kadar yaşanan zulmün ve insanlık ayıbının sadece Müslüman ülkelerde yaşanıyor oluşu görünenin ötesinde bir amacın taşındığını gösteriyor.
Aynı sıkıntıların kendi ülkemizde de vukuu bulmasını isteyenlerin boş durmadıklarını biliyorsak, biz de boş durmamalı, lider bir potansiyeli yakalayarak harekete geçmeliyiz.

17 Kasım 2017 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gündeme dair açıklamalar

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; Rusya, Kuveyt ve Katar’ı kapsayan üç günlük ziyaret turunun sonunda aralarında Doğan TV Ankara Temsilcisi Hakan Çelik’in de arasında bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan, son günlerde yaşanan Atatürk tartışmaları için, "Konuşmamda bu ülkede tabular oluşturulmaması gerektiğini vurguladım. Atatürk’ü sevmek başka bir şeydir, Atatürkçülük yapmak başka bir şeydir. Bizim anlatmak istediğimiz budur. Anlattığımız da budur" dedi. Bahçeli'nin 'ittifak' açıklamasını da değerlendiren Erdoğan, "Seçim öncesi düşünülebilir. Biz adım atmaya hazırız" ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 gün süren Rusya, Kuveyt ve Katar ziyaret turunun ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Doğan TV Ankara Temsilcisi Hakan Çelik, Erdoğan'ın gündeme dair değerlendirmelerini şöyle aktardı:
"Rusya'da süreç hızla ilerliyor"
Rusya ile başlayan Kuveyt, Katar ile devam eden üç günlük bu ziyaretlerimizi şu an itibariyle tamamlamış bulunuyoruz. Rusya’da ikili ilişkilerde bütün kısıtlamaların kaldırılması süreci hızla ilerliyor. Özellikle Rusya ile tabii şu an itibarıyla geldiğimiz nokta turizmde çok çok hassastı. Turizmde de onuncu ayın sonu itibarıyla 4,5 milyona varan Rus turist sayısı var. Bu yıl sonu itibariyle daha da artacağa benziyor. Hedefimiz Rusya ile yüz milyar dolarlık ticaret hacmini yakalamak. Bu konuda her iki tarafta bu irade mevcut; bunu hedefleyelim ve bu hedeften de taviz vermeyelim anlayışı var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Abdullah Gül'e taziye telefonu

"Türk Akımı'nda 448 km tamamlandı"
Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili olarak temel beton atma törenini istiyoruz ki bu ay sonuna kadar yapalım. Bununla ilgili hazırlıklar sürüyor. Türk akımında şu anda Rusya deniz altında boru döşeme çalışmalarında 448 km’lik bölüm tamamlanmış vaziyette. Türk akımında gerçekten Rusya çok yoğun bir çalışma sürdürüyor. Türkiye tarafındaki hazırlıklar da devam ediyor. Buradan Avrupa’ya bu Türk akımı hattının geçmesi önem arz ederken, ikinci bir hattın yapımı ile ilgili çalışma konusunda Enerji bakanımıza gereken talimatı oradaki müzakereden sonra verdik. İkinci hatla ilgili çalışmalarımız devam edecek. Türk akımı hattı çift hat olarak devam etme imkanının yakalamış olacak. Burada ikinci hat ağırlıklı olarak Türkiye’ye hizmet veren bir hat olmuş olacak.
"Suriye konusu etraflıca ele alındı"
Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve siyasi geçiş konusunu da etraflıca ele aldık. Türkiye, Rusya ve İran Türkiye olarak Astana sürecini devam ettirmek istiyoruz. Ayın 22’sinde liderler düzeyinde bir araya geleceğiz. Bizden bir gün önce dışişleri bakanlarımız birayaya gelecek, ön hazırlıkları yapacaklar. Başta İdlib, Afrin olmak üzere son gelişmeleri ele alma imkanımız olacak. Malum, özellikle İdlib’deki 12 gözlem noktası hususu hassasiyet taşıyor. Bu gözlem noktaları konusunda Türkiye olarak bizler, Rusya hatta hatta İran’ın da burayla ilgili talebi var ise biz orada esnek davranıyoruz. Ancak Afrin konusunda İran’ın oraya kendisinin de böyle bir şeyi arzu etmesi konusunda Afrin’e sıcak bakmıyoruz. Çünkü oradan çekilme konusunda Hamburg’taki G 20 zirvesinde Rusya’nın bize verdiği sözleri var. Rusya’nın oradan çekilmesi, oradan bize yönelik muhtemel tehdit ve tacizlerden duyduğumuz rahatsızlıklarla alakalı olarak Türkiye’ye gerekli anlayışın gösterileceği hususlarında bize söz verilmişti. Afrin olayını biz bu çerçevede değerlendiriyoruz. Afrin’de demografik yapının korunması bizim hassasiyetlerimiz arasındadır. Orada son zamanlardaki yerleşmelerle beraber yüzde 55 gibi bir Arap nüfusun, yüzde 30-35 gibi bir Kürt nüfusun oluştuğunu görüyoruz; orada nüfusun geri kalan bölümünün de Türkmenlerden oluştuğu bir demografik yapı söz konusu.

"PYD konusundaki tavrımız çok net"
Orada atılacak adımlarda, tüm bunların göz önüne alınmasından yanayız. Astana süreci dışında burada Cenevre ile de bir eşgüdüm söz konusu. Astana ve Cenevre süreçlerinin eşgüdümlü biçimde devamı konusunda mutabık kaldık. Bizim PYD konusundaki tavrımız çok açık ve net. Bundan taviz veremeyiz. Bunda kararlılığımızı da ifade ettik. Suriye ulusal diyalog kongresi ile ilgili çalışmalar hep birlikte yürüyecek. Ama biz kendilerine şunu söyledik yani Suriye’deki muhalif grupları yok farz ederek orada bir yere varmak mümkün değil. Şu ana kadar Suriye’deki muhalif gruplar hem ılımlı muhalifler olarak, buradaki mağdur, mazlum insanların bir yerde haklarının korunması mücadelesini verdiler. Bunları yok farz etmek mümkün değil, bu değerlendirmenin çok çok iyi yapılması lazım. PYD-YPG, PKK üçlüsüne de dikkati çektik; meseleyi ele alırken oralarda bu tür terör örgütlerinin de hukuku vardır diye bir anlayış söz konusu olamaz. Zira bu tür bir anlayışla zaten mesafe de alınamaz.
"ABD DEAŞ'a karşı terör gruplarını kullanıyor"
ABD’nin DEAŞ’a karşı attığı adımlarda PYD-YPG gibi terör gruplarını kullandığı biliniyor. Bunlara çok ciddi ödemeler yapılmıştır. Bunlar Rakka’da, Münbiç’te bu tür gruplar kullanılmıştır. Münbiç, oranın asıl sakinleri olan Arapların şehirden kovulmasına, oranın PYD-YPG’ye peşkeş çekilmesine sahne olmuştur. Ayni şey Rakka için de geçerlidir. Kendilerinden yararlandıkları o terör gruplarının Rakka’yla hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla Rakka’nın da şehrin gerçek sakinlerine teslim edilmesi için bir çalışma yapılması gerekiyor.
Suriye’deki gelişmeleri bizim dikkatle ele almamız lazım ki, sağlıklı neticeye varalım. Bunun için bu ayın 22’sinde ben, Putin ve Ruhani, liderler olarak bir araya geleceğiz. Yapacağımız bu görüşmenin önem arz ettiğine inanıyorum. Bizden bir gün önce dışişleri bakanlarımız, hatta aynı gün genelkurmay başkanlarımız bir araya gelmek suretiyle hazırlık yapacaklar.


Erdoğan'dan Trump ve Putin'e tepki: Dünya ahmak değil

"Putin ile Yukarı Karabağ konusunu görüştük"
Sayın Putin ile Yukarı Karabağ konusunu da görüştük. Süreç neredeyse 30 yıldır işliyor, bu hassas meselenin Rusya tarafından ele alınması gerektiğini ifade ettik. Çünkü Rusya’nın bölgede Ermenistan üzerinde de ağırlığı var. ‘Rusya olarak bu işe önem vermeniz faydalı olacaktır’ dedik. Yedi reyondan beş tanesi ile ilgili daha önce çıkan karar var. Bu kararlara uyulması gerekliliği üzerinde durduk.
İkinci ziyaret noktamız Kuveyt idi. Ticaret ,turizm, savunma sanayi ve diğer alanlardaki işbirliğimizi ele aldık. Bu konularda ilgili arkadaşlarımızın birbirleriyle görüşmeleri devam edecek. Katar krizinin çözümü için Kuveyt Emiri’nin girişimlerini bugüne kadar nasıl desteklediysek, bundan sonra da desteklemeye devam edeceğimizi belirttik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Katar'da Türk askeri üssünü ziyaret etti

"Katar'da barış ve istikrar için bulunuyoruz"
Katar’da, Yüksek Stratejik Komite toplantısını yaptık; ikili ilişkilerimizi kapsamlı şekilde ele aldık. Ticaret, sanayi, tarım gibi muhtelif alanlardaki işbirliğimizin yanı sıra Katar’da biliyorsunuz bir de üssümüz var. Bunların değerlendirmesini yaptık. Askeri üssümüzü ziyaret ettik. Bizim askerimiz orada barış, güven ve istikrar için bulunuyor. Askerlerimiz bundan sonraki süreçte de aynı kararlılıkla oradaki görevlerini yapmaya devam edecekler. Askerlerimizin konuşlandıkları Tarık bin Ziyad kışlasının modernize edilmesi, genişletilmesi, büyütülmesi için çalışmalar sürüyor. Bu yapıldığı anda, parlamentoda aldığımız karar gereği neyse bunu yapmaya devam edeceğiz.
Katar’a yönelik yaptırımların artık kaldırılması gerekiyor. Bu krizin kimseye artık faydası olmadığı ortada. Bölgemiz zaten terör, iç savaşlar, mezhep gerginliği ile uğraşıyor. Yeni krizler çıkarmak kimseye fayda sağlamaz. Bunun yerine Suriye, Irak, Filistin, Somali, Myanmar gibi hepimizi ilgilendiren sorunlar üzerinde yoğunlaşmamız, mevcut meselelerin çözümüne odaklanmamız gerekiyor. Bunlar üzerinde durduk. Katar ile bu konularda fikir birliği içinde olduğumuzu söyleyebilirim. Libya konusunu da ele aldık.
Temennim odur ki, başta körfez olmak üzere bölgede bir an önce aklıselim hakim olsun, bir an önce olumlu bir neticeye varılsın.

Kuveyt Kuleleri'ne Erdoğan için Türk Bayrağı yansıtıldı

- DEAŞ’lı militanların Rakka’dan çıkarılması, Amerikan basınında değil, BBC haberiyle gündeme geldi, çok tartışma yarattı. İki terör örgütünün anlaşmasını ve bunun ABD’nin gözetiminde olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Amerikalı koalisyon Sözcüsü Albay Ryan 3500 sivil, 300 potansiyel teröristin tahliye edildiğini söyledi. Bunlar nereye gitti, bunlar potansiyel tehlike değil mi? Türkiye’ye sızma tehlikesi var mı? Bir de yine aynı albay Afrin’de YPG’ye karşı Türkiye’nin olası müdahalesine ilişkin, ‘DEAŞ ile mücadele eden ortaklarımızı her kim olursa olsun koruruz’ dedi. ABD’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Amerikalı koalisyon sözcüsünün olaylara ne kadar vakıf olduğunu bilemiyorum. Rutin asker mantığı ile yapılmış bir açıklama gibi görünüyor. İşin siyaseti başka bir şeydir. Önemli olan onları oralarda görevlendiren siyasetçinin ne dediğidir. Orada kaç DEAŞ’lı olduğunu, kaçının çıktığını bildiğini de zannetmiyorum. Rakka, DEAŞ’ın Suriye’deki ana merkeziydi; en sonda ana merkezleri de düşmüştür. Biz oralarda DEAŞ’la mücaledele konusunda Amerikalılara şunu söyledik: ‘Rakka operasyonunu, Münbiç de dahil olmak üzere gelin beraber yapalım’. Ama onları ikna edemedik. ABD, orada, bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle yok etmenin hesabı içine girdi. ‘Biz oralarda yokuz; havadan müdahale ediyoruz, sadece lojistik destek sağlıyoruz’ diyorlar ama, gerçek tam öyle değil. Amerikalı komandolardan tutunuz, değişik güvenlik güçlerine varıncaya kadar YPG ile o bölge içinde o mücadelenin içinde bizzat yer alanlar var. YPG elemanlarına para verdiklerine dair duyumlar var. Tüm bunları bir kenara koyalım, Irak üzerinden Suriye’ye 3500 tır, zırhlı taşıyıcı, silahlar, tank, top vesaire sevk ettiler. ABD’nin orda beş hava üssü var, sekiz de diğer üsleri var. Şimdi bir de Rakka’da üs kuruluyor. Tırlarla sevk edilen silah, mühimmat, araç gereç hepsi oralara serpiştiriliyor. Hal böyle iken, ABD’nin, ‘Ben bu işin içinde yokum, ben bu işi sadece izliyorum, havadan takip ediyorum’ demesi ne kadar inandırıcı? Gerçek ortada. Yaşananlar, ABD’nin oralarda kara planlamasında da yer aldığını çok açık net ortaya koymaktadır.


Son dakika: Rusya'da üçlü zirve

"Terör örgütünün olduğu masada olmayız"
- Putin ile görüşmenizden sonra siyasi çözüm konusunda açıklamanız olmuştu. Acaba PYD-YPG’nin masaya davet edilmeyeceği konusunda güvence aldınız mı?
Türkiye olarak biz, terör örgütlerinin olduğu masada kesinlikle olmayız. Bu, Cenevre için de geçerli Astana için de. Buralara bir terör örgütünün katılmasını kabul edemeyiz. Dolayısıyla bir masada terör örgütü olacaksa, hiç kimse bizim de oraya oturmamızı beklemesin. İki kere iki dört. Siyasetin namusu vardır, biz siyasetin namusundan taviz veremeyiz.
Ben bu hususu Sayın Putin’e de söyledim. O tür bir adım atılamayacağını ifade ettim.
Ayın 22’sinde liderler düzeyinde yapacağımız toplantıda nereye varılabileceğini çok daha açık ve net biçimde göreceğiz.
Tabii Trump ile Vietnam’da yaptıkları açıklamada doğrusu bu şeyleri çok açık net görmüyorum, böyle bir çağrıyı görmüyorum. ‘Siyasi çıkış yolu’ ifade olarak doğru da, peki yedi senedir bu işin siyasi çıkış yolu yok muydu, böyle bir imkan yok muydu? Var idiyse niye bu yola başvurulmadı da yüz binlerce insan öldürüldü? Yüz binlerce insanın öldürülmesi olayındaki aktörler kimlerdi? Bunların bir düşünülmesi lazım. Yüzbinlerce insan öldürülecek, buna neden olanlar hiç bu işi yok kabul edecekler ve siyasi çıkış yolu..

ABD'li sözcüden Rakka açıklaması


"İş sadece siyasi çözümle bitmeyecek"
Siyasi çıkış yolu deniliyorsa o zaman hadi tüm silahlar, toplar, tanklar hepsi araziden çekilsin; o zaman AGİT vs. kimleri sokacaksak devreye, bunları sokalım devreye hemen burada siyasi çıkış yolunu arayalım. Türkiye olarak biz de siyasi çözüm için üzerimize ne düşecekse yapalım. Birleşmiş Milletler üzerine ne düşecekse, o da üzerine düşeni yapsın. Atalım adımları. Siyasi olarak hemen bu işlerin üzerine gidelim..
Kaldı ki iş sadece siyasi çözümle bitmeyecek. Karşımızda artık yerle bir olmuş bir Suriye var. Kuru kuruya bir şeyler söylenmesi yetmiyor. Yerle bir olmuş Suriye’yi de bir taraftan yeniden ayağa kaldırmak gerekecek. Tarih, kültür, medeniyet, her şey yerle bir olmuş. Bunları etraflıca düşünmek gerekiyor.
Bu meseleden en büyük zararı gören de biziz. Niye? Çünkü bizim Suriye’ye 911 km’lik sınırımız var. Suriye meselesiyle ilgilenen diğer ülkeler arasında bu kadar uzun sınırı olan bir başka ülke var mı? Yok. 3,5 milyon Suriyeli benim ülkemde. Onların bakımı, eğitimi, sağlığı, a’dan z’ye her şeyi bizim üzerimizde. Biz bize düşeni yapıyoruz. Başta ABD olmak üzere dünya bu konuda ne kadar destek verdi Türkiye’ye? AB ne gibi destek verdi? Sözde üç artı üç 2016 içinde bize mali destek vereceklerdi. Şu ana kadar AB’den gelen destek 850 milyon avro. Nerede desteğiniz? Yok! Konuştuğumuz zaman, ‘Kararı alındı’ diyebiliyorlar sadece. Önemli olan kararı almak değil, alınan kararı uygulamaktır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden gelen yardım da, zannediyorum, 600’ü falan bulmamıştır.
Dünya bu şekilde davranırken biz ise üzerimize düşeni en iyi biçimde yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Mülteciler konusunda tüm dünyayı duyarlı olmaya çağırıyoruz. En güçlü olarak ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i, hatta daimi üyeleri, bu hususta duyarlı olmaya davet ediyoruz. Temenni ederim ki bu duyarlılığı gösterirler.

DEAŞ-SDG anlaşmasının ortaya çıkmasının ardından PYD'den ilk açıklama


"Putin Karabağ sorununda umutlu değil"
-Putin’le Karabağ sorununu konuştuğunuzu söylediniz. Bu hususta Rusya acaba Astana süreci tarzında bir adım atar mı? Çözüm için olumlu bir yaklaşımı var mı Putin’in?
-Kendisi olumlu bakıyor ama, gördüğüm kadarıyla çok umutlu değil. Tarafların tutumu nedeniyle ümitsiz, onu gördüm. Ben kendisine, ‘Beş reyon meselesinde olumlu neticeler alınmıştı, buradan çıkacaklardı’ dedim. Bu konuda BM’nin almış olduğu karar da var, bu karara rağmen Ermeniler buraları boşaltmadı. Buraların işgal altında olduğunu BM Güvenlik Konseyi kabul etti. Buna rağmen Ermenistan oraları terk etmiyor, boşaltmıyor. Buralar boşaltılmış olsa, o zaman tabii buraların gerçek sahipleri gelip topraklarına yerleşebilirler. Tüm bunları görüştük. Ama gördüm ki bir ümitsizlik var yani.



NATO'dan Türkiye ve S-400 açıklaması

"S-400'lerde görüşmeler sürüyor"
- S-400’lerin alımı konusunda gelişme var mı, yeni işbirliği var mı?
Öncelikli olarak görüştüğümüz S-400. Anlaşma imzalandı, detaylar üzerinde savunma sanayi müsteşarımızla muhatapları görüşmeleri sürdürüyor. Avanslar meselesi var, kredi meselesi var. Ödemelerdeki faiz noktasında bu görüşmemizde biz kendisiyle mutabakat sağladık. Hatta bakanlar olarak da mutabık kalındı, teyit ettik. Alttaki bürokratların yaklaşımı ile ikimizin ortaya koyduğu yaklaşımın farklı olduğu ortaya çıktı. Arkadaşların yoğun çalışmaları olursa, 22’sinde de bir araya geldiğimizde önemli mesafe katetmiş oluruz. Akkuyu ve Türk akımı da işbirliğimizin önemli konuları arasında yer alıyor. Türk akımında Rusya’nın çok çok hızlı bir şekilde giderek 448 km’yi tamamlamış olması manidardır. Şimdi artık bizim kara topraklarındaki adımları Kıyıköy’den itibaren atacağız. İnşallah bunların olması, hele hele bir hat değil, iki hat olarak da devam etmesi bizimle ilgili olması stratejik önemi haizdir.

- Vize konusunda bir gelişme var mı?
Vize meselesinde ciddi anlamda bir yumuşama söz konusu. Bunları da o noktada ele aldık.

Rus basını: Türkiye'ye alacağı S-400'lerin şifreleri verilmeyecek

- Lübnan Başbakan’ın istifa etmesinin, ettirilmesinin yankıları sürüyor. Suudi Arabistan içindeki güç kavgaları, ‘ılımlı İslam’ açıklamasının yankıları sürüyor. Değerlendirmenizi alabilir miyiz bu konularda?
Sayın Hariri’yle ilgili süreci takip ediyoruz. Birkaç gün içinde Lübnan’a döneceği yönünde bir açıklaması olmuş. Dolayısıyla şu an için birkaç gün beklemekte fayda var. ‘Ilımlı İslam’ tartışmasıyla alakalı olarak ben öteden beri aynı şeyi söylüyorum: İslam, İslam’dır. Batılı liderlerle görüşmelerimde de, ABD’de STK’larda yaptığım konuşmalarda da defalarca söyledim: Biz Ilımlı Hristiyanlık, Ilımsız Hristiyanlık gibi ifadeler kullanıyor muyuz? Kullanmıyoruz. İslam için de bu tarz ifadeler kullanılması; dinimizin şiddetle özdeşleştirilmeye kalkışılması yanlıştır. Bu açıdan, ılımlı İslam, ılımsız İslam tarzındaki ifadeleri doğru bulmuyoruz. İslam’ın ilkeleri bellidir; İslam, İslam’dır.

Bahçeli: MHP'nin baraj maraj sorunu asla yoktur


"MHP ile biz her türlü adımı atmaya varız"
- Bahçeli’nin ‘MHP, Ak parti ile sonuna kadar birlikte mücadele etmeye kararlıdır’ şeklinde bir açıklaması oldu. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Ben Bahçeli’nin şu cumhurbaşkanlığım dönemi içinde yerli ve milli olarak vatanseverlik konusundaki tüm yaklaşımlarını aynen paylaşmışımdır, paylaşıyorum. Bundan sonraki süreçte de vatanseverlik noktasında, ülkemizin değerleri noktasında milli yerli olacak her konuda; hele hele terör örgütleriyle dayanışma içinde olan bir ana muhalefet partisi karşısında biz yerli ve milli olarak vatanımızın çıkarları tüm milletimizin çıkarları noktasında MHP ile biz her türlü adımı atmaya varız. Bu konuda tereddüdümüz dahi yoktur.



Cumhurbaşkanı Erdoğan: Adım atmaya hazırız



Bahçeli: Atatürk'e saldırmak vatan hainliğidir


"Seçim sistemi, baraj, ittifak tartışmaları için erken"
- Seçim sistemi, ittifak, baraj tartışılıyor. Bu konuda bir çalışma var mı?
Bu konuda bir çalışma yok. Bana göre şu an için bu, erken sayılabilecek bir tartışma. Ancak ülke olarak baraj meselesinde tecrübemiz, deneyimimiz fazlasıyla var. Olaya ekonomik ve mali istikrar olarak bakmamız lazım. 50 artı 1 ile siyasi istikrar geliyor. Dolayısıyla bütün bunları göz önüne aldığımızda belki bir seçim öncesi ittifak düşünülebilir, onun üzerinde durulabilir. Bu da yetkili kurullarımızın çalışması, gerekli değerlendirmeleri yapması gereken bir iştir. Nasıl bir adım atılabileceği bilahare düşünülebilir. Bunlar da bu ülkenin evlatlarının birbirleriyle neler yapabildiğini göstermesi açısından çok çok önemlidir.



Son dakika... Ekim ayı enflasyonu açıklandı


"Enflasyon vatandaşı inletiyor"
- Çift hane enflasyon... Faizlerin arttırılması için baskı var. Piyasalarda kur kaynaklı stres var sanki... Nasıl bir oyun bu, nasıl bozulacak?
Benim tezimi biliyorsunuz: Enflasyon faizle doğru orantılıdır. Enflasyonla faiz arası ilişki sebep netice ilişkisidir. Sebep faizdir netice enflasyondur, bugüne kadar bu dediğim de hep çıkmıştır. Bugün de aynı tezi savunuyorum. Sebeptir faiz. Netice enflasyondur. Faiz yükseldikçe enflasyon yükselecektir. Asla düşmeyecektir. Ama ne yazık ki biz bunu ilgili arkadaşlara anlatamıyoruz. Hepsi ‘Ben bankayım, daha yüksek kar nasıl elde edeceğim ona bakarım’ diyor. Daha yüksek kar elde etmek için ne yapması lazım? Faizi yükseltmesi lazım. Faizi yükselterek kendi karını artırmanın gayreti içerisinde ama öbür tarafta enflasyon milleti, vatandaşı inim inim inletiyor. O onun umurunda değil. Şu anda maalesef bu süreç hala devam ediyor. Belki önümüzdeki hafta sayın başbakan, ilgili bakanlar, bazı devlet bankaları bir araya gelmek suretiyle bu konuyu müzakere edip bu konuda çok kararlı adım atıp, bu faiz lobisinin de bu faizlilerin de üzerine gitmekte kararlıyız. Bu faiz lobisinin üzerine gidilmezse, bu faizlerin üzerine gidilmezse ne olur? Birincisi, enflasyon aşağıya çekilemez, ikincisi yatırımlar artmaz, üçüncü olarak da istihdam artmaz. Ama biz bunu halledersek, enflasyon düşecektir, yatırım artacaktır, istihdam artacaktır. Bu işi başarmamız lazım.



Enflasyon beklentisi değişti! İşte yeni rakamlar


- Suriye konusunda 22 Kasım’da Türkiye, Rusya ve İran’ın liderler düzeyinde yapacakları toplantının yeri belli mi?
Evet, belli. Toplantı, 22 Kasım’da Soçi’de olacak.

"Atatürk'ü sevmek başka, Atatürkçülük yapmak başka bir şey"
- 10 Kasım itibariyle başlayan gündem var. Belki de partiniz gençlik kolları çağrısıyla da... Partinizin Atatürk başlığında yeni bir hassasiyeti mi var? Eleştirilere ne dersiniz?Gençlerin dediğiniz türden bir şey yapması genel merkez gençlik kolları kaynaklı bir şey değil. Gençlerimizin kendilerinin serbest hareket etmesi suretiyle attıkları adım. Benim konuşmam zaten onlarla bağlantılı bir konu değil.. Benim konuşmamda, bu ülkede tabular oluşturulmaması gerektiğini vurguladım. Atatürk’ü sevmek başka bir şeydir, Atatürkçülük yapmak başka bir şeydir. Bizim anlatmak istediğimiz budur. Anlattığımız da budur. Ülkemizde maalesef böyle bir durum yaşanıyor. Mesela neymiş, efendim ben Atatürk ifadesini kullanmıyormuşum! Ya, yok öyle bir şey. Kullandığım yerler vardır, kullanmadığım yerler vardır. Bu matematik bir olay değil ki. Atatürk’ün imzasına bakarsınız, bazı yerlerde K. Atatürk diye imzası vardır, bazı yerlerde Gazi Mustafa Kemal diye imzası vardır. Ben şimdi Gazi Mustafa Kemal de diyorum, Atatürk de diyorum. Ama adamın derdi bağcı ile olduğu için, ne deseniz kusur buluyor. Sıkıntı burada. Düşünün artık, kimlerin eline diline düştü ya. Marksistlerin, affedersin PKK’lıların, HDP’lilerin, şunların bunların eline düştü. Onlarla birlikte yürüyen kim? Sözde Atatürkçü Kılıçdaroğlu. Beraber bunlarla yürüyor. Oradan eleştiriler yapıyor. Önce işine bak. Bu ülkeye ne kazandırıyorsun ona bak. Buralara kadar bu işi düşürmedik, düşürmeyeceğiz. Kaldı ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, biliyorsunuz, kendisini putlaştırmaya çalışanlara yönelik aleyhte çok veciz ifadeleri var. Al biraz da onları oku. Bak bakalım ne diyor. ‘Vatan için ne yaptınız, bu millet için ne yaptınız?’ diye soruyor. ‘Bana öyle gelin’ diyor. Biz, bu cümlenin şu andaki muhatapları olarak, Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine taşıyoruz, yaptığımız budur.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html