BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Genel kurmay sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Genel kurmay sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

15 Temmuz 2018 Pazar

Türkiye'nin en uzun gecesi 15 Temmuz'da yaşananlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Başkent, FETÖ mensubu askerlerin 15 Temmuz 2016'da düzenlediği ve yurt genelinde 251 vatandaşın şehit olduğu darbe girişimi sırasında olayların merkez üssü oldu.



Ankara, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi askerlerin 15 Temmuz 2016'da düzenlediği ve ülke genelinde 251 vatandaşın şehit olduğu darbe girişimi sırasında olayların merkez üssü oldu.

Milli İstihbarat Teşkilatına (MİT) 15 Temmuz'da gelen ihbarla başlayan süreçte Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın da arasında bulunduğu birçok komutan darbecilerce Akıncı Üssü'nde alıkonuldu.
Birçok birlikteki tank ve zırhlı araçlar kışla dışına çıkarken Ankara üzerinde FETÖ mensubu pilotların kullandığı savaş uçakları TBMM, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Emniyet ve TÜRKSAT'ı bombaladı, çok sayıda vatandaşın şehadetine neden oldu. Vatandaşların kahramanca direnişine sahne olan başkentteki olaylar, ertesi gün öğle saatlerinde tamamen sona erdi.
Darbe girişimi günü saat 16.16'da Kara Havacılık Komutanlığında görevli subayın MİT Müsteşarlığına giderek FETÖ üyesi askerlerin Müsteşar Hakan Fidan'ı almak üzere kuruma saldırıda bulunacağını ihbar etmesinin ardından MİT yetkilileri, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler'i telefonla bilgilendirdi. Sonrasında bir MİT Müsteşar Yardımcısı ve MİTMüsteşarı Hakan Fidan da ayrı ayrı Genelkurmay Başkanlığına geldi.
Karargahtaki hareketliliğin dikkatlerini çektiği FETÖ mensupları paniğe kapılarak, 16 Temmuz saat 03.00'te başlamasını planladıkları girişimi 15 Temmuz saat 20.30'a çekme kararı aldı.
MİT Müsteşarı Fidan'ın Genelkurmaydan ayrılmasından bir dakika sonra karargahtan yaklaşık 50 kilometre uzaktaki Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığında darbe hazırlıkları için toplanan 33 Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) personeli Genelkurmaya doğru otobüsle yola çıktı.
Karargaha dönen dönemin Genelkurmay Stratejik Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli, saat 21.00'de makam odasına girdiği Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'a, "Komutanım operasyon başlıyor, herkesi alacağız, taburlar tugaylar yola çıktı." sözleriyle darbeyi tebliğ etti. Söylenenlere tepki göstererek, girişimi desteklemeyeceğini belirten Akar'ın ağzı ve burnu içeri giren diğer darbecilerce kapatıldı, elleri plastik kelepçeyle bağlandı.
Akıncı Üssü'nden gelen darbeci ÖKK personeli, karargaha dönen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, beraberindeki Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar ve emir subayı Yunus Can'ı derdest etti. Çolak'ın koruma astsubayı Piyade Başçavuş Bülent Aydın, olaya müdahale etmeye çalışırken şehit edildi.
Hemen hemen aynı dakikalarda darbeci pilotların havalandırdığı uçaklar, Ankara semalarında alçak uçuşa başladı.
Ankara'daki Polatlı 58. Topçu Er Eğitim Tugayı ve Topçu Füze Okulu, Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayı, Beytepe Jandarma Eğitim ve Okullar Komutanlığı, Kara Havacılık Komutanlığı, Harp Okulları Komutanlığı, Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayındaki darbeciler de aktif olarak harekete geçti. Birçok tank, zırhlı personel taşıyıcı ve diğer araçlarla binlerce asker kışlaların dışına çıktı. Kuvvet Komutanlıklarındaki darbeciler de hareketlendi.

Yıldırım, kalkışmayı duyurdu

Ankara'da herkes olan biteni anlamaya çalışırken, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, saat 23.02'de televizyon kanallarına bağlanarak, "Bir kalkışma ihtimali üzerinde durduklarını" bildirdi ve "Bu kanunsuz eylemin içerisinde olanlar en ağır şekilde bedelini ödeyecekler." dedi.
Darbenin başına geçme önerilerini reddeden GenelkurmayBaşkanı Akar, saat 23.03'te Genelkurmay Başkanlığı bahçesinde bulunan helikopterle Akıncı Üssü'ne götürüldü.
Darbecilerin çeşitli planlarıyla derdest ettikleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ile Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar, Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanı Orgeneral Kamil Başoğlu'nun da arasında bulunduğu birçok general Ankara, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal ve bazı komutanlar ise İstanbul'dan alınarak Akıncı Üssü'ne götürüldü ve alıkonuldu.
TSK içinde hareketlilik olup olmadığını öğrenmek için akşam saatlerinde Jandarma Genel Komutanlığına giden Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan ve koruması da derdest edilerek komutanlıkta tutuldu.
Şehirde bombalar
Ankara'da bu gelişmeler yaşanırken, Gölbaşı ilçesi dolaylarından patlama sesi yükseldi. FETÖ mensubu darbecilerin kullandığı F-16'dan saat 23.18'de Gölbaşı'ndaki Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Daire Başkanlığına atılan bomba 7 kişiyi şehit etti, 5 kişiyi yaraladı.
Vakit gece yarısını 33 saniye geçtiği sırada bu kez Gölbaşı'ndaki Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığı bombalandı. Burada da 44 polis şehit oldu, yaralanan 36 kişi hastaneye kaldırıldı.
Darbecilerin bulunduğu helikopterler, Yenimahalle'deki MİT yerleşkesini tararken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'ndan TRT'ye giden darbeciler saat 00.13'te canlı yayında zorla darbe bildirisi okuttu.

Erdoğan'ın çağrısı karşılık buldu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan saat 00.24'te CNN Türk kanalına bağlanarak, "Bu gelişme gerçekten Türk Silahlı Kuvvetlerimizin içindeki bir azınlığın, ne yazık ki kalkışma hareketidir ve bu malum yapıya ait paralel yapılanmanın teşvik ettiği üst akıl olarak onların kullandığı bir harekettir." dedi. Erdoğan, milleti, darbecilere karşı durmak üzere meydanlara çağırdı.

Çağrının ardından Ankara'nın her semtinden vatandaşlar 

Genelkurmay Başkanlığının çevresindeki İnönü Bulvarı ve Milli Müdafaa Caddesi ile Kızılay Meydanı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, AK Parti Genel Merkezi ve Jandarma Genel Komutanlığı civarı başta olmak üzere meydan ve caddelerde toplanmaya başladı. Vatandaşlar, darbe girişimi için kışladan çıkan askerlere tepki gösterdi, hatta mücadeleye girişti.



Polatlı'da kışlalarından çıkarak Ankara'ya doğru hareket eden askeri araçların önü vatandaşlarca kesildi. Bunların bir kısmı kışlalarına döndü. Aynı sıralarda Erdoğan'ın çağrısını duyan Kazan halkı da Akıncı Üssü çevresinde toplanmaya başladı. Ancak FETÖ mensubu darbecilerin kullandığı ateşli silahlarla 8 vatandaş şehit oldu.
Darbenin yönetim merkezi Akıncı Üssü'nden mühimmat yüklü halde kalkan uçaklar, sonik patlamalarla vatandaşları ürkütmek için ses hızının üzerinde seyretmeyi sürdürdü. Darbeciler bir yandan da Kara Harp Okulunda eğitim gören kursiyer askerleri helikopterlerle Genelkurmay Başkanlığına taşıdı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü bombalandı
Bu sıralarda, uydu yayınlarını durdurmak isteyen ve arasında sivillerin de olduğu darbeci grup, helikopterle TÜRKSAT'ın Gölbaşı'ndaki tesislerine gitti. Darbecilere karşı tedbir amacıyla kuruma gelen 2 TÜRKSAT görevlisi, FETÖ mensubu darbecilerce ateş açılarak şehit edildi.
Yenimahalle'deki Ankara Emniyet Müdürlüğü binasına saat 00.56'da 2, 01.08'de ise bir bomba daha atıldı. Saldırı sonucunda 2 vatandaş şehit oldu, 39 kişi yaralandı. Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde zırhlı araçlarda bulunan darbecilerin faaliyetleri sonucu da 8 vatandaş şehit oldu.
Darbe faaliyetleri için Özel Kuvvetler Grup Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi ve beraberindeki ÖKK askerlerini Diyarbakır'dan taşıyan uçak, saat 01.13'te Etimesgut Havalimanı'na indi. Terzi ve ekibi, buradan helikopterlerle Gölbaşı'ndaki ÖKK karargahına hareket etti.
Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı'nın, "Sana tarihi bir görev veriyorum. Semih Terzi darbeci bir haindir, vatan ve millet adına Semih Terzi'yi öldür. Bunun sonunda şehadet var. Hakkını helal et." dediği ÖKK'da görevli Astsubay Ömer Halisdemir, beraberindeki askerlerle Ankara'ya ulaştıktan sonra ÖKK karargahına gelen Tuğgeneral Semih Terzi'yi vurarak öldürdü. Ancak Halisdemir de Terzi'nin ekibindeki darbeci askerlerce şehit edildi.

TBMM toplandı

TBMM'de temsil edilen tüm siyasi partilerden milletvekilleri, demokrasi ve Meclise sahip çıkmak üzere TBMM Genel Kurul salonunda saat 01.39'da toplandı.
Darbe girişimine karşı çıkmak üzere Genelkurmay önünde toplanan, tanklar ve zırhlı araçların önüne kesen ve üstlerine çıkan vatandaşlar, saat 02.21'de Genelkurmaya girdi. Ancak darbeciler, vatandaşlara ateş açtı.
Genelkurmay Başkanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı civarında seyreden helikopterlerden de vatandaşlara ateş açıldı. Genelkurmay Başkanlığının içi ile karargah çevresinde darbecilere karşı koymaya çalışan 38 kişi ateşli silah ve helikopter saldırıları sonucu şehit oldu.
Ayrıca Akay Kavşağı'nda tankın üzerinden düşen 2, Dikimevi'nde ise ateşli silahla vurulan bir vatandaş hayatını kaybetti.
Havada bulunan F-16'ların birinden saat 02.35'te Genelkurmaya birkaç yüz metre mesafedeki TBMM'ye bomba atıldı.
Aynı dakikalarda, TRT Genel Müdürlüğü binasını ele geçirmeye çalışan FETÖ mensubu askerler gözaltına alınmaya başlandı. Kurumun yayını saat 03.00'te normale döndü.
Darbeci pilotlarlar Gölbaşı'ndaki TÜRKSAT tesislerine 4, TBMM'ye 2 bomba daha attı. TBMM'ye atılan bombalar 32 kişiyi yaraladı. Darbe girişiminin ardından yapılan tespite göre, Meclis'te yaklaşık 20 milyon liralık hasar meydana geldi.
Bu sırada Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Meclis kürsüsünden, "Meclis burada dursun, burayı kapatıp aşağıya (sığınağa) gidersek bu millet meydana gelmez, bu millet 'Meclis bunlardan korktu' der. Bizim burada yapacağımız şey burada ölmektir." dedi.
Jandarma Genel Komutanlığı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve AK Parti Genel Merkezi civarındaki eylemler sırasında biri tankın üzerinden düşen, diğerleri ateşli silahlarla vurulan 14 vatandaş şehit oldu.
Darbeci askerlerden bir kısmı gözaltına alınmaya başlanırken, darbenin idare merkezi konumundaki Akıncı Üssü'nün elektrikleri saat 04.29'da kesildi.

Külliye yakını bombalandı

Günün aydınlanmasıyla darbecilerin hedefi bu kez Cumhurbaşkanlığı Külliyesi oldu. Darbe girişimi içinde yer alan pilotların kullandığı F-16'ların birinden saat 06.19'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yakınındaki köprülü kavşak ve otoparka 2 bomba atılarak 15 kişi şehit edildi. Darbecilerin saldırısında 7 kişi yaralandı.
Darbeci pilotların Ankara üzerindeki uçuşlarının sabah saatlerinde de devam etmesi üzerine darbe girişiminde yer almayan uçaklar, üsteki çeşitli noktaları vurarak darbecilerin uçaklarının kalkışının önüne geçti.
Halk ve polisin mücadelesi sonucu darbecilerin mukavemetlerinin kırılmasının ardından Akıncı Üssü'nde tutulan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar, saat 08.26'da helikoptere binerek, Çankaya Köşkü'ne hareket etti.
Özel harekat polisleri sabah saatlerinde Jandarma Genel Komutanlığını ele geçirdi. Ancak bundan kısa süre önce, akşam saatlerinden o saate kadar burada alıkonulan Turgut Aslan ve koruması Hasan Gülhan, yemekhane bölgesinin arka tarafında başlarından vuruldu. Gülhan şehit olurken, Aslan ağır yaralandı.
Darbe girişiminin başarısız olacağını anlayan askerler, sabah saatlerinde Genelkurmay karargahından çıkarak polise teslim olmaya başladı. Kısa süre sonra özel harekat polisleri de Genelkurmay kışlasına girdi.
Başbakan Binali Yıldırım, saat 12.57'de Çankaya Köşkü'ne geldi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar, İçişleri Bakanı Efkan Ala, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile kameraların karşısına geçen Yıldırım, teşebbüsün bastırıldığını resmen duyurdu.

İstanbullular, FETÖ üyelerine, adeta diz çöktürdü

Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY mensubu ve/veya bu örgütsel faaliyeti destekleyen 8 binin üzerinde askeri personelin, savaş uçakları da dahil 35 uçağın, 3 geminin, 37 helikopterin, 74'ü tank 246 zırhlı aracın ve 4 bine yakın hafif silahın kullanıldığı kanlı darbe girişiminde örgüt, İstanbul'da stratejik bölgeleri hedef aldı.
Bir grup asker Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini saat 22.00 sıralarında tek taraflı trafiğe kapattı. Anlam verilemeyen askeri hareketlilik, televizyon kanallarında haber oldu. Sosyal medyada Ankara ve İstanbul başta olmak bazı şehirlerde patlama ve silah sesleri duyulduğu haberleri yer aldı.
Diyanet İşleri Başkanlığının emriyle camilerden selalar okutuldu. Darbeci askerlerin yönetimindeki uçaklar kent üstünde alçak uçuş yaparak sonik patlamalarla halkı sindirmeye ve halkın dışarıya çıkmasını engellemeye çalıştı.
Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısı üzerine binlerce kişi Boğaziçi Köprüsü'ne adeta akın etti. Bazı darbeci askerler, köprüyü geçmeye çalışan vatandaşların üzerine ateş açtı. Tankın da kullanıldığı saldırılarda aralarında polis memurları Münür Alkan, Kemal Tosun, reklamcı Erol Olçok, 16 yaşındaki oğlu Abdullah Tayyip Olçok'un da bulunduğu 34 kişi şehit oldu. Halkın direncini kıramayan askerler, sabaha karşı teslim olmak zorunda kaldı.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün Anadolu Yakası tarafı giriş kısmında meydana gelen olaylarda ise Hasan Kaya ateşli silahla mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı, İsmail Kefal kafa travması sonucu, Şükrü Bayrakçı Ümraniye Çakmak Köprüsü civarında tankla ezilme nedeniyle genel beden travması sonucu şehitlik mertebesine ulaştı.

Çengelköy'de darbeciler polisle çatıştı



Kuleli Askeri Lisesi'nde saat 20.00 sıralarında alarm verildi. Hazırlıkların ardından 2 unimog 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'ne, 2 unimog Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne hareket etti. Bir grup darbeci asker de Kandilli-Beykoz istikametine gitti. Okul önünden yaya olarak geçen bazı vatandaşları darbeci askerler derdest etti. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan'ın kolluk kuvvetlerine bulundukları noktaları korumaları, darbecilere direnç göstermeleri konusundaki talimatı üzerine Çengelköy Polis Merkezi Amirliğindeki görevli polisler, polis otolarıyla karakolun kapısını kapatacak ve yolu kesecek şekilde park ederek tertibat aldı.
Çengelköy Polis Merkezinden kalkışmanın hukuksuz olduğu yönündeki çağrılara rağmen çöp konteynerlerini siper alan darbeciler, ihtilal yaptıklarını belirterek polislere teslim olmalarını isteyip ateş açtı. Polisler de ateşe karşılık verdi.
Darbeciler, Çengelköy Işıklar Bölgesi'nde sivil vatandaşlara uzun namlulu silahlarla ve etkili mesafeden ateş etmeye devam etti. Polis ve vatandaşın direnci ile darbeciler, darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını anlayınca saat 05.48 sıralarında geri çekilme kararı aldı. Kelepçelenen vatandaşlar polisler tarafından serbest bırakıldı. Olaylar sonucunda gazeteci Mustafa Cambaz, Kader Sivri, Burak Cantürk, Fatih Dalgıç, Gökhan Esen, Halil Kantarcı ve Osman Yılmaz şehit oldu, 62 kişi de yaralandı.

8 Ağustos 2017 Salı

Yunanistan’ın Ege’de İşgal Ettiği 18’inci Ada


Ege Denizi’nde Yunanistan tarafından işgal edilen 18’inci ada olan Marathi Adası’nın, 1933’te TBMM. tarafından Milletler Cemiyeti’ne Türk adası olarak ve ismen tescil ettirildiği ortaya çıktı. Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın ulaştığı belgede kayıt numaraları ile genel sekreterin imzası da var.
Uluslararası hukuka göre, Türkiye’ye bağlı olan Marathi Adası’nın 2004’ten beri Yunan işgali altında olduğu, adaya Yunan vatandaşlarının yerleştirildiği ve Yunan bayrakları asıldığı belirlenmişti. Adanın işgalini Ege’de Türkiye’ye ait 17 ada ve 1 kayalığın işgal edildiğini de gündeme getiren Ümit Yalım kamuoyuna açıkladı. Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi ile temasa geçen Yalım, işgal altındaki 18’inci adanın tescil belgesini istedi. Ofis yetkilileri Marathi Adası’nın tescil belgesini Yalım’a iletti.
MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇERİSİNDE
Marathi Adası’nın, 30 Ekim 1918 tarihinde işgal altında olmadığını, bu sebeple Misâk-ı Milli sınırları içinde bulunduğuna dikkat çeken Ümit Yalım, şunları kaydetti:
“4 Ocak 1932’de Türk-İtalyan Sözleşmesi imzalandı. Sözleşmenin onay süreci devam ederken Türkiye, 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye oldu. Türk-İtalyan Sözleşmesi, 14 Ocak 1933’de TBMM tarafından kabul edildi ve 25 Ocak 1933 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Resmi Gazete’de yayımlanan Türk-İtalyan Sözleşmesi’nin 1. maddesinde, Marathi Adası’nın Türkiye’nin egemenliği altında olduğu belirtilmiştir. Sözleşme, 24 Mayıs 1933’te Milletler Cemiyeti Sekreterliği’ne tescil ettirilmiştir. Bu belge arşivlerde…”
AB uğruna Ege’de adaları verdiler şimdi ‘AB olmasa da olur’ diyorlar
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Ege’deki 18 adanın Yunanistan tarafından işgal edildiği eleştirilerine verdiği “Adaların hukuki ve fiili durumunda hiçbir değişiklik olmamıştır” yanıtına Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım sert tepki gösterdi.
alım, hükümetin “adacık ve kayalık” diyerek bu konuyu geçiştirmeye çalıştığını kaydetti.Yalım şunları söyledi:
“Adacık ve kayalık diyorlar. Adacık değil ada. Uluslararası dokümanlarda da ada olarak kabul ediliyor. Amerikan ve İngiliz haritalarında da açıkça ada olarak geçiyor. Lozan Antlaşması’nın 15 maddesinde yer alan ‘adacık’ ifadesine bağlayarak, verilen 18 adayı bu adacıkların arasına sokmaya çalışıyorlar. Hükümet 2004 yılında AB’den müzakere tarihi alabilmek için bu adaları alenen Yunanistan’a verdi. Şimdi de AB olmasa da olur diyorlar. İşlenen günah çok büyük.’ Emekli Albay Ümit Yalım, Ege’deki 18 adamızın 13 yıldır Yunan işgali altında olduğunu hatırlattı. Bu dönemin başbakanlarıyla dışişleri, içişleri ve ulaştırma bakanlarının yargılanmasını istedi.
Ege Denizi’nde bulunan 18 Türk adası ve bir Türk kayalığı konusunda TBMM’ye çarpıcı bir başvuru yapıldı. Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Ümit Yalım, 2004 yılından itibaren AKP hükümetleri döneminde işgalin gerçekleştiğini savundu ve sorumlu tüm siyasiler hakkında ‘vatana ihanetten’ işlem yapılmasını istedi. Yalım, TBMM Genel Sekreteri Mehmet Ali Kumbuzoğlu’na gönderdiği yazılı başvuruda şöyle dedi:
13 YILDIR İŞGAL ALTINDA
“Misâk-ı Milli ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan 18 Türk adası ve 1 Türk kayalığı 2004 yılından beri Yunan işgali altındadır. İzmir, Aydın ve Muğla il sınırları içinde bulunan vatan topraklarında, 13 yıldır Yunan bayrağı dalgalanıyor ve Yunan askerleri elini kolunu sallayıp dolaşıyor. Türk adaları Yunan ordusunun ileri karakolu haline dönüştürülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti, Erdoğan ve AKP iktidarı eliyle Ege Denizi’nde soyutlanarak Anadolu’ya hapsedilmiştir.
Binali Yıldırım bile 2015’te, kendi seçim bölgesindeki İzmir Koyun Adası’na, yani Türk toprağına, Türk Bayrağı’nı sallayıp ve teknesine Yunan bayrağı çekerek pasaportla girebilmiştir. Başbakan’ın Yunan bayrağı ve pasaportla girdiği İzmir Koyun Adası’na, Yunan Savunma Bakanı ve komuta kademesi pasaportsuz girmektedir. İşgal edilen adalarımıza, çok sayıda kilise inşa edilmiş. Kilisenin papazlarını İstanbul Fener Rum Patrikhanesi atamıştır. Adalarda bir tek cami yoktur.

MECLİS SEYİRCİ KALDI
TBMM, İstiklâl Savaşı’nı yönetmiş ve Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunu İzmir’de denize dökmüştür. Hâlihazırdaki TBMM ise Anadolu Yarımadası’nın doğal uzantısı olan Ege ve Akdeniz’deki adalarımızın işgaline seyirci kalmıştır. Konu ile ilgili olarak CHP ve MHP milletvekilleri tarafından AKP’ye çok sayıda yazılı soru önergesi verilmiştir. Dışişleri ve Savunma bakanlarının verdiği cevaplarda, hayal ürünü ve baştan savma açıklamalar yapılmakla birlikte işgali kabul etmiştir. Eski Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, 26 Mart 2015’te TBMM’de, adaların fiili olarak Yunan işgali altında olduğunu itiraf etmişti. 18 Türk adası ve 1 Türk kayalığını yani vatan topraklarını Yunan askerine alenen teslim ettiğini, vatana ihanet ve terör suçu işlediğini zımnen ve hukuken kabul eden, Ege Denizi’nde Sevr Antlaşması’nı uygulayan Recep Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım ve dışişleri, içişleri ve ulaştırma bakanlığı yapanlar hakkında, 19 Ağustos 1920 tarihli TBMM kararı emsal alınarak karar verilmesini arz ve teklif ederim.

Yunan, işgal ettiği adamızda turizm sezonunu açtı!..

Yunanistan, işgal ettiği Bodrum’un hemen karşısındaki Keçi Adası’nda turizm başlattı. Ada turist kaynıyor. Yunanlar, Türkiye’nin sırtından para kazanıyor!
Ülkemizde turizm sektörü can çekişirken Yunanistan işgal ettiği Türk adalarında turizm sezonunu açtı. Turizmin merkezi sayılan Bodrum’un hemen karşısında bulunan ve Yunanlar tarafından işgal edilen Muğla’ya bağlı Keçi Adası’nda (Pserimos) ilk turist kafilesi için tören düzenlendi. Yunanlar, Türk Adası’nda Türkiye’nin sırtından para kazanıyor. Ayrıca Ege’de işgal altındaki Muğla Koçbaba ve Ardıççık adalarına da güneş ve enerj santralleri kuruldu. Yunan polisi yaz sezonunda işgal edilen adalarda görev yapacak, pasaport işlemlerini yürütecek, plaj bölgesinde turistlerin güvenliğini sağlayacak.
‘BAKAN TURİST GİBİ İZLİYOR’
Adalarımızın işgaliyle ilgili gelişmeleri belgeleriyle ortaya koyan Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım şöyle dedi: “Yunanistan işgal edilen bütün Türk adalarında turizm yapıyor. Yunanistan, Türkiye’nin sırtından para kazanıp kasasını doldururken, Turizm Bakanı Nabi Avcı olanı biteni turist gibi izliyor.”Yunanistan, başta Keçi Adası olmak üzere işgal ettiği adalarımıza tekneyle turist taşıyor. Keçi Adası, 2004’den beri tam 13 yıldır her yaz sezonunda turist kaynıyor.
Yunanistan, Ege’de işgal ettiği adalarımıza milislerini yerleştirdi Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında olan 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığının Yunanistan tarafından işgaline ses çıkarılmazken, düzenli askeri birliklere ilave olarak Yunanlılar adalarımıza yerleştirdiği sivilleri de silahlandırdı. Silah, mühimmat ve üniforma ile donatılan sivil halk, Milis Askeri olarak eğitiliyor. Aydın- Hurşit Adası’nda egemenlik ve bayrak gösterisi yapan Yunan Milis Askerleri, Türkiye’ye meydan okudu.
İleri karakola dönüştürüldü.

Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis, 30 Mart 2017’de Aydın Hurşit Adası’nı ziyaret etti. Korgeneral Stefanis’in Hurşit Adası’na yaptığı ziyaret Yunan Kara Kuvvetleri Komutanlığı resmi internet sitesinde yayımlandı. Korgeneral Stefanis, hiçbir engelle karşılaşmadan Aydın Hurşit Adası’na geldi. Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte poz verdi. Aydın Hurşit Adası, Yunan Ahikerya Adası’na bağlanarak ileri karakol haline dönüştürüldü. Aydın Hurşit Adası’nda, Yunan 79. Milli Muhafız Taburuna bağlı 4.Piyade Bölüğü görev yapıyor.
Milisler de harekata hazırlanıyor
Adalarımızın işgalini sıkça gündeme getiren eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli kurmay Albay Ümit Yalım, “Hurşit Adası’ndaki işgalci Yunan askerlerini denetleyen Stefanis, Milis Askeri olarak eğitilen silahlı ve üniformalı Yunan vatandaşları ile birlikte poz vermeyi de ihmal etmedi. Milis Askerlerinin eğitimlerini de izleyen Stefanis, adadaki bütün askerlerin harekâta hazır olduklarını ve morallerinin yüksek seviyede olduğunu söyledi. Biz de devlet olarak bu durumu seyrediyoruz.”
Büyükada’dan iki kat büyük
Aydın İl sınırları içinde bulunan Hurşit Adası, işgal altında olan 18 ada arasında bulunuyor. Kuşadası ve Didim bölgesinde bulunan Hurşit Adası, 1923 Lozan Antlaşması ile Yunanistan’a verilmedi. Türkiye’nin egemenliğinde kalan Hurşit Adası, Sisam Adası’na 3,7 mil, Ahikerya Adası’na 7,8 mil ve Batnoz Adası’na 8 mil mesafede olup anılan adalara bağlı ya da bitişik adacık değil. İstanbul’daki Büyükada’nın iki misli büyüklükte ve 9 Km. uzunluğunda olan Aydın Hurşit Adası, 2004 Yılından beri tam 13 yıldır Yunan işgali altında. Hurşit Adası, Türkiye’ye yapılacak askeri harekât için ileri karakol haline dönüştürüldü.

24 Nisan 2018 Salı

Abdullah Gül'ün vukuatları!..

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Kendisi ortalarda yok ama hayaleti Ankara'da dolaşıyor. Baskın seçim kararının netleşmesinin ardından geçtiğimiz hafta ortasından beri bir "Abdullah Gül"dür gidiyor!... 

Yurtdışı gezisinden yeni dönen eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım ile konuşuyorduk, o da aynı konuyu sordu. Kayıt dışı bir sohbet yaptık. Anlattıklarıma inanamadı. 

Büyük tepki gösterdi. İki de bir "Nasıl olur yahu?"diye sordu. Sonunda, "Ahmet Bey sert bir yazılı açıklama yapacağım.Yayınlar mısınız?" dedi. Yer vereceğimi söyledim. İşte Yalım'ın o açıklaması.

"Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı adayı olamaz. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olmasına engel olan vukuatlarının bir kısmı aşağıda sunulmuştur:

VUKUAT 1: Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Türkiye'nin yabancı ülkelerdeki Büyükelçilik, Başkonsolosluk ve Konsolosluk gibi bütün temsilciklerine bir genelge gönderdi.

 Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün emri ile gönderilen 16 Nisan 2003 tarih ve 3487 sayılı genelge, 'Fethullah Gülen ve okulları'  hakkında uygulanacak hareket tarzlarını belirtiyordu. 

Anılan genelge ile Türkiye'nin yabancı ülkelerdeki temsilciklerine, gelen heyetlere Fethullah Gülen okullarının gezdirilmesi, okul açılmasının teşvik edilmesi ve ilişkilerin güçlendirilmesi talimatı verildi. Konu ile ilgili haberin bağlantısı aşağıdadır.
VUKUAT 2: 26 Kasım 2004'te CHP Milletvekili Onur Öymen tarafından, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e yazılı soru önergesi verildi. 

Önergede, Türkiye'ye yakın bazı adalara Yunan bayrağı dikildiği belirtilerek anılan adaların Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'nın listesindeki adalar olup olmadığı soruldu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül önergeye cevap vermedi. 

Gül, Türk adalarına Yunan bayrağı dikildiğini ve adaların işgal edildiğini zımnen ve hukuken kabul etti.

VUKUAT 3: Halkın Kurtuluş Partisi, 20 Mart 2015'de, Ege Denizi'ndeki Türk adalarının Yunan askerlerine alenen teslim edilmesi ile ilgili olarak Erdoğan, Abdullah Gül, Ali Babacan ve diğer sorumlular hakkında TCK 302'de tanımlanan vatana ihanet gerekçesi ile suç duyurusunda bulundu. Abdullah Gül ile birlikte hareket edenlerin isimleri savcılık kayıtlarına girdi.

CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi yetkililerine brifing verildi
Ege Denizi'nde işgal edilen 18 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığı hakkında CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi yetkililerine tarafımdan 2-4 saat süreli brifing verilmiştir. 

Bu bağlamda;
CHP'den Deniz Baykal, İlhan Kesici, Muharrem İnce ve Haluk Pekşen'e, 16 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumundan önce brifing verilmiştir.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve partinin kurmay heyetine, parti genel merkezinde 17 Şubat 2017'de brifing verilmiştir.

İYİ Parti'den Ayfer Yılmaz, Tugay Uluçevik, Ümit Özdağ'a ve partinin kurmay heyetine, parti genel merkezinde 19 Aralık 2017'de brifing verilmiştir. Ayrıca daha önce de Koray Aydın'a aynı konuda brifing verilmiştir.

Brifingte adaların alenen Yunan askerlerine teslim edildiği,  baş sorumlunun Tayyip Erdoğan olduğu, Abdullah Gül, Ali Babacan ve diğer isimlerin suça ortak olduğu bilgisi verilmiştir.

SONUÇ:



*Dışişleri Bakanlığı döneminde, yurtdışındaki Fethullah Gülen okullarının gezdirilmesi, okul açılmasının teşvik edilmesi ve ilişkilerin güçlendirilmesi talimatını veren, Gülen cemaatine sempatisi ile tanınan,

*Ege Denizi'ndeki Türk adalarına Yunan bayrağı dikildiğini ve adaların işgal edildiğini zımnen ve hukuken kabul eden ve ihanete ortak olan,

*Hakkında TCK 302'de tanımlanan vatana ihanet gerekçesi ile suç duyurusunda bulunulan ve ismi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kayıtlarına giren,

*Türk Ceza Kanunu Madde 302, Terörle Mücadele Kanunu Madde 3 ve Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 100'e göre vatana ihanet ve terör suçu işleyen, anılan kanun maddelerine göre tutuklu olarak yargılanması gereken Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı'na aday olması asla kabul edilemez.

Yukarıda sunulan somut gerekçeler rağmen, Abdullah Gül'ün CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi tarafından ortak aday gösterilmesi halinde Yüksek Seçim Kurulu'na başvurarak Abdullah Gül'ün adaylığına itiraz edeceğim.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur."

Bir hususun altını özellikle çizeyim; bu tepki sadece Ümit Yalım'ın değil milli kimliğe sahip Türkiye sevdalıların ortak hislerinin tercümesidir.  

Bilerek veya bilmeyerek bazı çevreler bizleri iki kazıktan birini seçmeye zorluyor. Peşinen söyleyeyim; muhalefetin ortak adayı Abdullah Gül formülü ikinci bir "Ekmek için Ekmelleddin" olmaktan öteye gitmeyecektir. 

İngiliz kurgusunun ikinci ayağıdır. Sonunda kim seçilirse seçilsin kazanan Türkiye değil İngiltere/ABD olacaktır. Hâlâ, "Erdoğan'ın karşısına Abdullah Gül çıksın" diye zorlayanlara sorum şu;
Bana, FETÖ ile PKK'ya karşı mücadelenin garantisini verebilir misin Abidin?..

KAYNAK: Ahmet TAKAN / Yeniçağ gazetesi


4 Şubat 2018 Pazar

ÖSO'yu Terörist İlan Eden CHP Nasıl Olur Da PYD'ye Vatansever Der!

Tamer Ashraf
Son olayda yaşadıklarımızı bütün dünya biliyor, ama; biz daha çok biliyoruz, hatta yaşıyoruz. Ve olanlara göre herkesin hareket etmesini istiyoruz. Çok bilen ve bu yüzden her şeye burnunu sokan Amerikan fıstıkçıları, palikarya ve itlerle birlikte aç ve yabancı ideolojilere mensup olanlar müsibetliklerini yapmak zorunda kaldılar.

Buna dayalı olarak Amerika Genel kurmay başkanlığı sözcüsü Korgeneral Kenneth  McKenize PYD'ye verilen silahlarla ilgili olarak "Bu silahlar DEAŞ ile operasyon bittiğinde toplanacak -ki biliyorsunuz DEAŞ'a karşı  operasyonlar  Fırat Vadisinde devam ediyor- bu ekipmanlar orada SDG tarafından iyi amaçlarla kullanılıyor" diye konuştu.

Trump'ın aksine McKenize PYD'nin Afrin'den Türkiye'nin Kilis iline yönelik roket saldırılarında ölenler ve yaralananlar için, saldırıları kınıyoruz dedi. Böylece Amerika kendi suçunu, terör örgütüyle beraberliğini ortadan kaldırmış oluyor. Tabi kendince bir oyun oynuyor. Ve "Bu silahlar DEAŞ ile operasyon bittiğinde toplanacak" yalanıyla terör örgütüne sağladığı silah yardımını anlatmış oluyor. Bir gerçek var ki bu adamlar kendi ağızlarıyla olanı biteni açıklıyorlar da, bizden yapılanları normal bir şekilde kabul edip, anlatması tamamen kendi yani Amerika'nın yalanlarını kabul etmemizi bekliyorlar.

Bu yapılan Amerika'nın kendini ifşa etmesidir. Bu olay göstermektedir ki Amerika yaptıklarını aleni olarak açıklamıştır. Pentagon, Amerika Başkanı Trump'ın talimatıyla PYD/PKK'nın paravanı SDG'ye ağır silah ve ekipmanları Rakka operasyonu kapsamında verdiğini, bunun için verdiğini bu operasyonu tamamlandıktan sonra ağır silahların ve Amerikan personeli tarafından kullanılan ağır ekipmanların toplatılacağını açıklamıştı.

Amerikalı general PKK'yı kınamakla yetindi. Oyunu oymayan PYD, eleştirilen PKK, bu neyin kurnazlığı? Oysa yaptıkları kabul edilemezdi. Ancak bu tabloyu onaylayan Amerika'dan, terör örgütlerinden gayrı bir de CHP ve İYİ parti PYD'yi savunur vaziyete davranıyorlar. Hem Türk ordusunun yaptığı harekatı desteklediklerini açıklayan CHP aynı zamanda Tabipler Odasını anlamsız yaptıklarıyla terör örgütünü koruyucu bir şekilde savaşa karşıyız diyerek bu savaşın bitmesini istiyorlar.
İçinde bulunduğumuz bu durumu haksız yere eleştirenler ÖSO'yu bahane ederek üstü kapalı olarak terör örgütü olan PYD'yi, Öcalan posteri asılmış terör yuvalarını koruyorlar bu yaptıklarının farkında değillerdir. Böylece hem iyi gözükmeye çalışan CHP ve beraber hareket ettiği üstü kapalı olarak belli olan İYİ partililer bu operasyona bir iyi diyorlar, komünistliklerini hatırlayınca da kötü diyorlar, savaşın kötü bir şey olduğunu söylüyorlar.

Burada bir anlam veremediğimiz gerçek te CHP'nin olan biten olaylarda vatanı için savaşan PYD'liler dediği PYD'lileri nasıl masum görüyorlar. Onlar için terörist olan PYD vatanseverdir. Sormak lazım bu katilleri vatansever olarak görenler Türk topraklarına, Kilis'e, Hatay'a atılan roket atarlarla vatanlarını mı koruyorlardı?

CHP tarafından yapılmak istenen nedir? ÖSO'yu terörist görenler nasıl olur da PYD'yi vatansever olarak görürler? CHP'ye söyleyebileceğimiz şey bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? ÖSO'yu terörist ilan edenler PYD'yi nasıl ve ne hakla iyi niyetli vatansever ilan eder? Konuyu bilenlerin açıklama yapması beklenir ki herkesten önce Türk insanını doğru bilgilendirilsin!

YPG Terör Örgütü Değilmiş

Türkiye'nin Afrin'e yaptığı operasyondan sonra PYD'nin ve PKK'nın çanına ot tıkıldı. Yapılan operasyonla birlikte bu grupçukların nefesi kesildi. PKK/PYD neredeyse bitmeye yüz tuttu. PYD/PKK bulundukları, işgal ettikleri topraklarda sıçan gibi kaçıyorlar. Güvendikleri baş papaz rolünde davranan Amerika ve yardımcısı rolüne soktuğu grupların bıraktıkları pisliğin kokuları her yanı sarmakta ve bu pislikle yaşamaya alışan baş papaz rolündeki Amerika, yani onun itibarı yerle bir olmuştur.

Birde bu esnada YPG'yi öven, terör örgütü olarak görmeyen ve açıklamalarında bunu dile getiren siyaset diyemeyeceğim, politika takımı vardı. İşte bunların başında yer alan Kemal Kıçdaroğlu ve onunla birlikte yürüyen vekillerin açıklamalarını dinlemeliyiz. Buna göre Kılıçdaroğlu'nun yaptığı açıklamaya bakalım: "Biz YPG'yi terör örgütü olarak görmeyiz. Yani kendi bulunduğu yerde kendisini halkını savunan bir örgüt olarak görürüz." Sonrasında, zamanında genel başkan yardımcısı olan avukat ama neyin avukatı olduğu anlaşılamayan Sezgin Tanrıkulu'nun PYD hakkında söyledikleri; "Kendi yaşamlarını korumaya çalışan kendi topraklarını küresel bir vahşet boyutuna karşı korumaya çalışan bir örgüt" başkanı gibi açıklama yapan CHP Çanakkale milletvekili Muharrem Erkek; "Evet bizim sınırımızda başkası olacağına  PYD olsun bence hiçbir sakıncası yok." diyen Yeni CHP'nin PYD'den yana olan korosu bu açıklamalarda bulunmuştur.

CHP bunları söylemiş ve söylemektedir. Olanlara karşı tavrıyla, savaşa hayır kampanyasıyla ne tür bir rezaletin içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunların yaptığı savunma savaşa hayır altında yaptığı savunmadır.

Amerikan basını 'Zeytin Dalı' harekatını Türk-Amerikan ilişkileri açısından değerlendirmektedir ve buna göre Avrupa ve Amerika PYD/PKK'yı kendi kaderine terk ettiğini belirtti. Amerika, önce bu örgütlere cemse cemse yaptığı silah yardımıyla gündeme gelmişti. Şimdi ise arkalarında olduğu gerçeğinden geriye dönüş yaptılar. Gazetede şu ifadeler yer aldı: "Son günlerde Avrupa, ABD'nin ve Almanya'nın PYD'lileri kaderlerine terk etmelerine duyulan öfke ile çalkalandı. Suriye, ABD ve Avrupa için kaybedilmiş sayılıyor. Sorulabilecek son stratejik soru sadece, şiddetin tırmanışının durdurulabilmesi için ne yapılabileceği olabilir."

Bu arada başka bir gazetede ise Türkiye'de misafir edilen 3 milyondan fazla mülteciyi görmezden gelerek "Zeytin Dalı" Harekatının Ürdün ve Lübnan'a yeni mülteci akını başlatacağını iddia etti. Bu iddialarla birlikte Ürdün ve Lübnan'a mülteci kriziyle baş edebilmesi için bu ülkelere verilecek bir milyon Euro'dan söz edilmektedir.

Bütün bu işbirliğinin sonucu olarak New York Times öldürülen bir kadın terörist için "Türk tankının yakınlarında kendisini patlatmak isteyen bu kadın, ABD'yi 'intihar bombacılarıyla' ittifakta bulunmak gibi saçma bir konuma soktu" diyerek, üstü kapalı olarak Amerika ve başkan Turamp'ı eleştirmiş oldu.

Bu işler olup biterken Suriye'nin Halep kentine yapılan rejim saldırısıyla 10 kişi öldü, bu olay neyin nesidir? Ülke sınırları içerisinde gel-git'ler yaşanırken, rejim tarafından yapılan bu olay durup dururken nerden çıktı? Yoksa rejimde bir anormallik mi var? -Benim ülkemde ölümde benden sorulur diyerek rejim öldürmeye, bombalamaya mı başladı? Bu anlaşılmaz durum neyin nesidir?  

ÖSO'yu Terörist İlan Eden CHP Nasıl Olur Da PYD'ye Vatansever Der!

KÖŞE YAZILARI / 2018-02-03 07:52:54FİKRİ ATILBAZ-ORTADOĞU GAZETESİ

10 Temmuz 2018 Salı

Başkan'ın ilk Kıbrıs hamlesi Rumları rahatsız edecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İlk yurt dışı ziyaretini Azerbaycan’a gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisi’nin açılış töreni için Kıbrıs’a geçecek. Buradan vereceği ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

Türkiye, 24 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim zaferiyle yeni hükümet sistemine de geçiş yapmış oldu. Yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen en dikkat çekici konuların başında Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz bölgesi geliyor. Erdoğan ilk yurt dışı ziyaretlerini bugün Azerbaycan ve KKTC'ye gerçekleştiriyor. KKTC’ye gerçekleştirilecek ilk ziyarette 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisinin açılış törenine katılacak. Buradan verilecek ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

KIBRIS'TA YENİ SÜREÇ BAŞLIYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyareti geleneksel bir ziyaretin ötesinde Türkiye’nin yeni dönemine dair izleyeceği proaktif tutumun da ilk işareti olacak. Zengin hidrokarbon yataklarının keşfiyle enerji savaşlarının da merkezinde yer alan Kıbrıs’ta Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmayacağı tüm yönleriyle taraflara hem denizlerde hem de diplomasi masasında anlatılmaya devam edilecek.
Türkiye’nin yeni hükümet sistemi ile Kıbrıs konusunda yeniden önemli bir sürece girdiğimizi işaret eden Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, yaptığı değerlendirmede, “Türkiye Kıbrıs konusunda bu dönem deniz alanları dahil olmak üzere daha proaktif bir tutum izleyecektir. Biliyorsunuz ki Rumların tek egemen mantığı ile Avrupa’nın desteğini alarak yayılımcı duruşta egemenliğini kara, hava ve deniz alanlarında tüm adaya yayma girişimleri sürmektedir. Uluslararası toplum ve BM bunu göz ardı eden bir anlayışta birleşik Kıbrıs oluşturma çabaları sürmektedir. Türkiye evvela ne dün ne bugün ve bundan sonraki süreçte Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin göz ardı edileceği bir çerçeveye rıza gösteren taraf olmayacağı nettir. Biliyorsunuz son dönemlerde gerek Türk hükümeti gerek Genel Kurmay Başkanı, Garanti Antlaşmaları çerçevesinde Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin Kıbrıs Türk çıkarları ile korunacağını yinelemiştir” açıklamasında bulundu.

DEĞİŞİM KIBRIS TÜRKLERİNİN LEHİNE OLACAK


“Değişim olacak ise Türkiye bunu Kıbrıs Türklerinin lehine olacak şekilde oluşturacaktır” diyen Gözügüzelli, “Zira hali hazırda Türkiye’ye karşı şuan ilgili tarafların Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan Garanti Antlaşmalarından feragat etmesi ve Türk askerini adadan çekmesi baskısı yanında Akdeniz’de deniz alanlarında GKRY’nin yasadışı hidrokarbon faaliyetlerine sessiz kalması arzulanmaktadır. Türkiye bu durumu hiç kabul eder mi? Etmez. Şuan BMGS üst düzey temsilci olarak görevlendirdiği Bayan Lute adada Temmuz ayı sonlarında bir dizi istişarelerde bulunacağı ve hatta Türkiye ve Yunanistan ile de mekik diplomasisi yürüterek tarafların beklentilerini ve nabzını ölçeceği bir süreçteyiz. Süreç sonunda yeni bir girişim başlatılması istenebilir. Zira ABD ve Avrupa, Akdeniz’de gaz taşımacılığında Kıbrıs’ın birleşmesine son derece önem vermekte ve bu anlaşmazlığın 5 yıl içinde sonlandırılmasını arzu etmektedir” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE KIBRIS'TA DENİZ ÜSSÜ AÇACAKTIR

Emete Gözügüzelli, “Lakin birileri planlar yapıyor diye Türkiye Akdeniz’de meşru hakimiyet alanlarından ve Kıbrıs Türklerini korumaktan vazgeçmeyecektir. GKRY’nin askeri alanda bölge ülkeleri ve Avrupa ile derinleştirdiği askeri anlaşma ve silahlanmalarının bilincindedir. Bu vesile ile ilerleyen dönemde Türkiye’nin KKTC’de ilk olarak deniz üssü açacağı gelişmelere tanıklık edeceğimiz kanaatindeyim. Türkiye KKTC’nin ekonomi anlamında da kalkınması için hız vermiştir. Turizm ve eğitim alanında ve buna ilaveten enerji alanında kuvvetlenmesine yönelik önceden uygulamaya koyduğu adımları bundan sonraki süreçte daha da derinleştirilen şekilde devam edecektir. Nihayetinde değişim olacaktır. Bu değişim, art niyetle planlar yapanların aksine Kıbrıs Türkü ve Türkiye lehine gelişecek stratejik siyasi askeri ekonomik adımlarla perçinleşeceği dönemdeyiz” dedi.

RUMLAR VE DESTEKÇİLERİ OLDUKÇA RAHATSIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini değerlendiren Gözügüzelli, “Bu aslında olağan tarihi ve anlamlı geleneklerimizden biridir. Sayın Erdoğan da resmi olarak göreve başlar başlamaz KKTC’ye ilk ziyaretini yapacak olması fevkalade önemlidir. Lakin Erdoğan’ın adaya gelecek olmasından Rumlar ve destekçi unsurlarının oldukça rahatsızlık duyduğuna şahit oluyoruz. Zira Erdoğan, Kıbrıs adası ve buradaki Türkler ile tarihi bağların farkında.
Erdoğan tehdit görülüyor bu süreçte çünkü Kıbrıs’ta yok edilmek istenen değerlerin tavizi yönünde çabaları ört pas etmiyor. Bu ziyarette üst düzey temaslarının anında 6 bin kişinin ayni anda ibadet edeceği Hala Sultan Camisinin açılış töreninde yer alacak ve buradan dünyaya mesajlar verecek. Bu açılış ve ziyaret, bugün Haçlı zihniyeti ile Kıbrıs’ta bir oldubitti yaratmak isteyenlere karşı doğaldan bir mesajdır. Dolayısıyla KKTC’ye yeni Türkiye sisteminde yeniden ilk resmi ziyaret yapılması, Türkiye’nin Kıbrıs davasında geçmişten bugüne gelen milli duruşunu kesintisiz şekilde sürdüreceğine dair mesajdır. Yani bunun anlamı taviz beklenmesin demektir” açıklamalarında bulundu.

"KIBRIS'A GETİRİLEN SU RUMLARIN BÜYÜK SANCISIDIR"



Türkiye'nin Kıbrıs'a yönelik içme suyu ve diğer destek projelerinin adadaki yansımalarını değerlendiren Gözügüzelli, “Türkiye KKTC’ye getirdiği Barış Suyu oluşturduğu stratejik derinliği iyi okumak gerekmektedir. Bölgemize baktığımızda ise Su sıkıntısı nedeni ile ülkeler arasında ihtilafların sürdüğüne şahit oluyoruz” dedi.
Gözügüzelli, “Bakınız İsrail, Filistin, Suriye ve Ürdünlüler su sebebi ile ihtilaf halindeler. Mısır Nil nehrini kontrol etmek istiyor, Libya büyük suni göl ile su sıkıntısını gidermeye çalışıyor. Irak ise Dicle nehrinin yönünü değiştirme çabaları var. Yunanistan Archelos nehrinin yönünü değişiyor. Türkiye zaten su kaynakları ile ayrıca güç sahibi ve doğal tehdit görülüyor. Tüm bu çerçevede KKTC’ye getirilen su, ilerleyen zamanlarda bölge ülkelerine boru hatları ile taşınması durumu olacaktır. Bu durum KKTC egemenliğine daha da ivme katacak bir durumdur. Nitekim, KKTC ye gelen suyun yarattığı stratejik gücün enerji diplomasisi yolu ile bölge devletleri ile ilişiklilerinde yeni kapılar açacak bir projedir. Kıbrıs Türkü getirilen sudan memnundur ancak bundan rahatsız olan Rumlar için büyük sancıdır” ifadelerini kullandı.

Enerji mücadelesinde yeni dönem

Akdeniz’de Türkiye için iki önemli konu olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “1-Kendi kıta sahanlığı yani deniz yetki alanlarının korunması, 2-Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması” diyerek şu açıklamalarda bulundu:
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2003’te Mısır ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yapması ardından Türkiye BirleşmişMilletler Genel Sekreterliği’ne (BMGS) itirazını Turkuno/2004 notası ile bildirmiştir, yapılan anlaşmada kendi kıta sahanlığının batısının ihlal edildiğini ve adada tek bir otorite olmadığını en baştan kayıtlara geçirmiştir. 2007 yılından itibaren GKRY bugüne kadar 3 ihale açarak ilan ettiği sözde 13 blok içinde uluslararası şirketlere ruhsatlandırmalar yapmıştır. Bunu Kıbrıs Türklerinin rızasını almadan ve Türkiye’nin deniz alanlarındaki haklarını dikkate almadan yapmıştır. Hatta Lübnan’ın deniz sınırları bile GKRY-İsrail arasında 2010’da ilan edilen sözde MEB ile 840km2 alan ihlal edilmiştir. Yani atılan adımlarda komşu ülkelerin hakları göz ardı edilerek yarı kapalı bir deniz bölgesinde keyfi sınırlandırma çabaları ile sürmüştür.
Bunların karşısında Türkiye’nin 2011 yılında önce KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması yapması hemen birkaç gün sonra KKTC Ekonomi Bakanlığı ve TPAO arasında kar payı esasında ruhsatlandırma antlaşması yapılarak A,B,C,D,E,F,G olarak belirlenen deniz bloklarında ki bu bloklar güneye de inmektedir Türkiye’nin haklarımızın korunması yönünde kararlı duruşunu göstermektedir.
Türkiye’nin siyasi ve askeri açıklamaları nettir. Akdeniz’deki haklarımızın bir oldubittiye getirilmeyeceği defaten zikredilmiştir. Hatta son ENI şirketinin 3. Parselde sondajına müsaade etmeyen TDK’nin müdahalesi bu kararlılığın somut göstergelerinden biri olmuştur.

"TÜRKİYE RIZA GÖSTERMEYECEKTİR"

Mısır’ın 1960’lardan beri enerji faaliyetleri yürüten bir ülke olduğunu ifade eden Gözügüzelli, Mısır’da Son Zohr yatağından ayrı sahalarda da keşfedilen doğalgaz kaynaklarının enerji potansiyelinin fazla olduğu açıkladı.
Ancak önemli olan noktanın, bu kaynakların Avrupa’ya nasıl taşınacağı meselesi olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “Bunun için East-Med projesi ortaya kondu ve geçeceği güzergâh içerisinde Türk kıta sahanlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca EuroAsia ve EuroAfrica Enterkonnekte kablo ağı projeleri bir anda oluşturuldu ve anlaşmalar yapıldı. Hem de 2018 başında. Her iki kablo ve boru hattı projesi de Türkiye kendi sahalarından geçirilmesi hedefleniyor” dedi.
İtalyan enerji firması ENI Mısır açıklarında dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birini bulduğunu açıkladı.
Gözügüzelli, “Bu noktada Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) göre 79(3) fıkrasını yani döşenmesi istenen kablo/boru hattında mutlaka Türkiye’ye bilgi verilmesi ve rızası alınması gerektiği bir durum söz konusu. Şayet bu olmazsa Türkiye buna rıza göstermeyecektir, göstermemelidir de. İlgili taraflar hem 79(3),hem de madde 300 gibi unsurların ihlal etmektedirler. Bu durum uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğini de göstermektedir. Dolaysıyla enerji denkleminde Türkiye’yi pasifize etme arayışları Türkiye’nin desteği alınmadan havada siyasi söylem olarak kalacaktır” açıklamalarında bulundu.

"KİMSE AKDENİZ ELİNDEN ALINDI DİYEMEZ"



Türkiye’nin Kıbrıs’ta Münhasır Ekonomik Bölge, sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan Gözügüzelli, “İlk olarak MEB rejimi ile Kıta sahanlığı rejimi farklıdır. Türkiye MEB ilan etmedi diye Akdeniz elinden alındı kimse diyemez. Türkiye’nin komşuları ile MEB ilan etmesi için evvela Türkiye’nin deniz yetki alanları üzerine diğer komşularla ihtilaf arz edecek taleplerin olmaması gerekir. Akdeniz’de böyle bir tablo yok. Suriye konusu malum. Yunanistan-GKRY ile ihtilaf sürüyor. Kıbrıs anlaşmazlığı ortada. İsrail-Filistin(Gaza),İsrail-Lübnan deniz anlaşmazlığı dış ve yan sınırların belirlenmesinde halen gerçekleşmedi. Tüm bunları yok sayan GKRY ben anlaştığım ülkeler ile Akdeniz’i parselliyorum derse, karşısında tabi ki Türkiye’yi bulacaktır. Ayrıca MEB ikili anlaşma ile ilan edilen ve BMGS’ne tevdi edilmesi gereken bir durum iken kıta sahanlığı ab initio ve ipso facto ilkesi gereği doğal haktır, ilan gerektirmez. 200 millik Türkiye’nin kıta sahanlığı Akdeniz’de mevcuttur” dedi.

FATİH SONDAJ GEMİSİ DEVREDE

“Türkiye’nin KKTC ile MEB ilan etse bile sadece kuzeyde karşılıklı sahillerin olduğu alanların hattını belirlemiş olacaktır” diyen Gözügüzelli, “Sağlayacağı ek yarar balıkçılık alanında olacaktır. Türkiye kendi kıta sahanlığı alanında zaten hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmakta ve yakında FATİH sondaj gemisi devreye konacak. Buna ilaveten F ve G sahalarımıza inileceğine inanıyorum. Burada dikkat çekilmesi gereken tehlike şudur ki: GKRY-Yunanistan-Mısır bir ay önce İskenderiye/Mısır’da yaptıkları resmi toplantıda üçlü sözde MEB alanı çizecekleri kararı aldıklarını açıkladılar. Aslında bunu 2005’ten beri planlıyorlar. Bu tabi ki Türkiye tarafında kabul görülmeyecek ve itirazları yapılacaktır. Bu süreçte gerilimi artırıcı provokatör adımlar atılmaya Türkiye karşısında devam edilirse, Türk-Yunan anlaşmazlığında Mısır’ın da ilk etapta dahil olacağı bir sıcak gerilim deniz alanlarında olacağı kanısındayım” ifadelerini kullandı.

5 Ağustos 2018 Pazar

Rusya'dan ABD'ye Gizli Hat Üzerinden Suriye Mektubu!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya Savunma Bakanlığı, Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov'un ABD'li mevkidaşı Joseph Dunford'a iki ülke arasındaki gizli hat üzerinden Suriye'deki durumu görüşmek için mektup gönderdiği haberlerini doğruladı.



Amerikan hükümetinden bir kaynağın aktardığına göre, iki eski Soğuk Savaş düşmanı olan taraflardan Rusya'nın Suriye'nin yeniden inşa edilmesi ve savaş nedeniyle ülkelerinden kaçan mültecilerin geri dönmeleri konusunda Amerika'nın Genel Kurmay Başkanı ile gizli bir iletişim kanalı yolu izlediğini söyledi.

MEKTUPTA, MÜLTECİLER İÇİN GÜVENLİK TEMİNATI İSTENDİ

Mektupta ayrıca Rus tarafının, ABD'nin kontrol ettiği Tanf bölgesinde bulunan Rukban Kampı'ndan mültecilere yönelik güvenlik teminatı verilmesine değinildi. Mültecilerin geri dönüşleri için gerekli koşulların oluşturulması konusunda Suriye makamlarıyla çalışmaya hazır olması konularının yer aldığı belirtildi. Bununla birlikte mektupta Rakun da dahil olmak üzere, insani yardımlar konusundaki koordinasyonun koordine edilmesi, Suriye'deki barışçıl bir yaşamın hızlı bir şekilde kurulması için diğer insani sorunlara değinilmesi ve mültecilerin kendi saflarına çekilmesi için teröristlerin girişimlerini etkisiz hale getirme önerileri kaydedildi.


RUSYA, SURİYE'DE İŞBİRLİĞİ ÖNERİSİNDE BULUNDU

Reuters'ın haberine göre, Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov'un ABD'li mevkidaşı Joseph Dunford'a 19 Temmuz'da iki ülke arasında faal olan gizli hat üzerinden bir mektup göndererek Suriye'de işbirliği önerilerini ilettiği belirtildi. Rusya'nın ABD'den soğuk bir karşılık aldığı da haberde aktarıldı.


RUSYA, MEKTUP GÖNDERDİĞİNİ DOĞRULADI


Rusya Savunma Bakanlığı, basına yansıyan haberlerle ilgili bir açıklama yayınlayarak Gerasimov'un mevkidaşına mektup gönderdiğini doğruladı. "ABD tarafının ikili temasları yalnızca karşılıklı mutabakatla kamuoyuna duyurma konusundaki anlaşmalara uymaması hayal kırıklığı yaratıyor" ifadeleri kullanıldı.

28 Temmuz 2017 Cuma

PKK/PYD Konusunda Türkiye'yi İkna Hesabı

Suriye'nin güneybatısında, İsrail ve Ürdün ile sınır hattında kalan bölgede ABD ve Rusya'nın anlaşmasıyla ilan edilen çatışmasızlık sahasının beraberinde getirdiği ana konu, Suriye meselesinde bu iki ülkenin henüz sadece kendilerinin bildiği bir anlaşma içerisinde olup olmadığıdır.
Zira ABD ve Rusya ikilisinin anlaşmaya vardığı günden çok kısa bir süre önce, Suriye konusunda iki ülke çok gergin bir konuma ulaşmış, ABD'nin Tabka'da rejime ait bir uçağı PKK/PYD'lileri bombaladığı için düşürmesiyle Rusya "görünürde" çılgına dönmüş ve koalisyon uçaklarına Fırat Nehri'nin batısına geçmeleri halinde hava savunma sistemlerince izleneceklerini duyurmuştu.
Ne var ki aradan uzun süre geçmeden iki ülke liderlerinin Almanya'da düzenlenen G 20 zirvesi sırasında çatışmasızlık bölgeleri ilanı konusunda anlaştıkları haberi geldi.
Üstelik bu haber Suriye'de çatışmasızlık bölgeleri oluşturulması meselesinde Astana müzakerelerini başlatan üçlü ülkelerden, Türkiye-Rusya-İran arasındaki çatışmasızlık mekanizmasının oluşturulmasından önce gelmiştir.
İlan edilen sahanın durumuna bakıldığında Suriye'deki diğer bölgeler kadar önceliğe alınması için aciliyetine dair herhangi bir durumun söz konu olmadığını tespit etmek mümkündür.
Ancak Rusya ve ABD'nin bu saha ile ilgili taşıdığı görüşlerinin tamamıyla örtüştüğü sonucu da bir başka açıdan ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla bu iki ülkenin, şimdiden sonraki aşamalarda ve önümüzdeki günlerde Suriye'deki diğer alanlarda çatışmasızlık sahaları oluşturulmasına yönelik "ortak tutumlarının ne olacağı" her açıdan önem taşıyor.
Bölge, Suriye, rejim, muhalif gruplar ve krize taraf olmuş ülkeler açısından çatışmasızlık sahlarının oluşturulması, bir bakıma Suriye'de yaşanan iç savaşın sonlandırılmasına yönelik masaya getirilecek olan siyasi çözümün ne olduğunu ortaya koyacak.
Daha ileri gidersek, Suriye'nin yeni haritasının nasıl şekillendirilmek istendiği de böylelikle görülmüş ve anlaşılmış olacak.
Adı şimdiki dönemde çatışmasızlık bölgeleri olarak sunulan projenin bundan sonraki hedefi, bu sahalardaki siyasi temsilin nasıl olacağı, yönetimi kimin sağlayacağı ve kimin/hangi ülkenin böylesi bir çabaya destek vereceğini oluşturma amacı taşıyacaktır.
İşte bu yüzden Suriye'de olan bitenler, mevcut aşamadan sonra Türkiye açısından çok daha fazla önem taşıyor.
Türkiye gibi Suriye ile en uzun sınırı olan, en fazla Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan ve Suriye iç savaşından en çok etkilenen ülkelerin başında gelerek, nihai olarak Fırat Kalkanı Harekatı ile kendisine Suriye'den yönelen terör tehdidini yerinde engelleyerek sahada aktif şekilde bulunan bir ülke için, taşıdığı kaygılarının karşılanıp karşılanmayacağı meselesi ülkelerarası ilişkiler açısından dost-düşman tanımını etkileyebilecek bir etkiye sahiptir.
Zira PKK/PYD'nin IŞİD bahanesiyle silahlandırılıp, eğitilmesi konusunda "geçici ve taktiksel bir işbirliği" tanımında bulunanların, çatışmasızlık bölgeleri ve sonraki siyasi aşamaları konusunda PKK/PYD'yi meşrulaştırmaya ve kollamaya yönelik tutumlarını sürdürmeleri, söylediklerinin aksine ilişki seviyesinin "taktiksel ve geçici olmadığını" ortaya koyacaktır.
Rus lider Putin, G 20 zirvesi sırasında ABD Başkanı Trump'la el sıkışarak anlaşmalarından hemen sonra Suriye'deki çatışmasızlık bölgelerinin, ülkedeki bütünlüğün sağlanması açısından büyük önem taşıdığını vurgulayarak, "Bu bölgelerin sınırları konusunda anlaşmaya varılması çok önemli. İdlib ve Suriye'de oluşturulması umut edilen çatışmasızlık bölgeleri de Türkiye'nin desteği olmadan oluşturulamaz." ifadelerini kullanması, ülkemize yönelik Suriye'deki siyasi çözüm çabalarında beklentilerin hangi ölçüde şekillendiğini gösteren ilk veri oldu.
Putin, Türkiye konusunda adres olarak İdlip'i gösterse de, Türkiye açısından asıl hassas bölge olan PKK/PYD kontrolündeki alanlarla ilgili hiçbir yaklaşımda bulunmamış olması ise kuşku uyandırmıştır.
Bu açıklamayla ilgili ülkemizden, doğrudan bu açıklamayı muhatap alan bir değerlendirme yapılmasa da, yakın zaman öncesinde İdlip ve çevresinde, silahlı gruplardan Ahrar'uş Şam ile Heyet Tahrir el-Şam arasında yoğun çatışmaların yaşanması ve bu çatışmalar sonucunda Rusya'nın beklediği ölçüde "muhalif ve teröristlerin kontrol sahalarının birbirinden ayrılmış" olması önemli bir sonucu ortaya çıkardı.
Daha açık bir şekilde bu iki silahlı grup arasında süren çatışmalar sonucunda Rusya, İdlip'te kimi ve nereleri hedef alacağını kendince belirlemiş oldu ki önümüzdeki günlerde, özellikle Heyet Tahrir el-Şam kontrolünde bulunan sahalara yönelik kapsamlı bir askeri harekat yapması beklenir hale geldi.
Afrin bahsindeyse birkaç hafta öncesine kadar yoğun bir gündemle gerek iç, gerekse dış kamuoyu nazarınca tartışılan ve üzerinde durulan bir gündem vukuu bulmuş olsa da şimdiki günlerde bu meselenin, eskisi kadar sıklıkla konuşulmadığını görüyoruz.
Dolayısıyla Suriye krizinin siyasi çözüm aşamasında PKK/PYD ile beraber, bu terör örgütünün kontrolünde bulunan sahaların geleceği noktasında Rusya ve ABD'den tatmin edici bir açıklamanın şu ana kadar geldiğini söylemek güç, hatta Türkiye açısından olumsuz yönde seyrediyor görüntüsü veriyor.
Türkiye'nin, PKK/PYD terör örgütü ile ilgili hassasiyetinin iki ülke nazarında, Türkiye'nin beklentileri ölçüsünde karşılanmadığı Menbiç örneğinde görülmüş, ABD ve Rusya bu yerleşim biriminde bulunan PKK/PYD'li teröristleri koruyabilmek için beraber hareket etmişti.
Şayet Suriye'nin geleceğinde "federatif bir yapı oluşturulması" konusunda ABD ve Rusya ikilisi mevcut durumda yalnızca kendilerinin bildiği gizli bir anlaşma yaptıysa, o vakit Türkiye'yi buna nasıl ikna etmeyi hesapladıkları bahsi bizim için önemlidir.
ABD Genel Kurmay Başkanı Joseph Dunford'un, yakın zaman öncesinde "Sadece DEAŞ'ı Rakka'dan ve Fırat Vadisi'nden çıkarmak değil Türkiye ile uzun dönemli ilişkilerimizi nasıl yürüteceğimize yönelik Türkiye'nin kaygılarını azaltmak için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Size şunu söyleyeyim; Suriye'de askeri veya siyasi her çözümde güvenlik bakımından Türkiye'nin uzun dönem menfaatleri tam dikkate alınarak tamamlanacaktır" sözleri "Türkiye'nin içinde olmadığı" birileri tarafından (!) Suriye'nin geleceğinin şekillendirilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Sincar ve Karaçok dağlarına düzenlenen hava taarruzuyla ortaya koyulan benzeri kararlılık aktif bir şekilde sürdürülmediği takdirde, PKK/PYD terör örgütünü önümüzdeki aşamalarda siyasi koşullarda Türkiye'ye kabullendirme çabaları anlaşılan o ki Rusya ve ABD nazarında denenmeye devam edecek bir durum olacak.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

ARAPLAR BİZİ ARKADAN VURDU YALANI

Araplar bizi arkadan vurdu yalanını bir kenara bırakmanın zamanı gelmiştir
Geçmişte ders kitaplarımızda kasıtlı ve yanlış bir şekilde yer aldığı için nesiller boyunca zihinlere kazınmış olan 'Araplar bizi arkadan vurdu' yalanını artık bir kenara bırakmanın zamanı da gelmiştir.
İşte size Belgeler İle I.Dünya Savaşı Osmanlı (Türkler) ve Arap dünyası....
Osmanlı Ordusuna tıbbi yardım malzemeleri yetiştiren Mısır gemileri
Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda bize ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin’in Ingilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:
“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916’da Ingilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. Ingilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde Ingiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. ‘Asıl cephe’, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ‘ezici çoğunluğu’, Istanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”[1]
Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil Işbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde[2] şöyle vurgulanıyor:
“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. Ingiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.” Araplar’ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.”[3] Arap Milliyetçiliğinin öncüsü Müslüman değil;
“Hıristiyan” Araplardı.
***
Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü ‘Hıristiyan’ Araplardı


Araplar Filistin’de Osmanlı Tuğrası ve Ayyıldızlı Sancaklar altında Türklerle omuz omuza
***
Arap milliyetçiliği, 1860’larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı Imparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun “Hıristiyan” oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların Islam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu. Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[4] Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı Imparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı olmadığına” dikkat çekerek şöyle diyor:
“Görülüyor ki Arapların milli hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil ‘Hıristiyan’ Araplardı.”[5]
Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Islam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı kitabında aynı konuda başka bazı önemli bilgiler de var. Güngör, Osmanlı Imparatorluğu’nun 1915 yılında Itilaf Devletleri’ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı “cihad” çağrısının aslında sanılandan – veya gösterilenden – çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:
“Cihad Fetvası doğurduğu neticeler itibariyle çok defa yanlış anlaşılmıştır. Islam dünyasının bu çağrıya hiç aldırış etmediği, hatta Müslümanların Osmanlı ordularına karşı Ingilizler safında çarpıştığı veya onlar hesabına Türklere ihanet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki, bu iddialar bazı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır. Cihad Fetvası’nın istenen tesiri gösteremeyişinin başlıca sebebi, o çağda Islam dünyasının bir mihrak etrafında savaş için organize olabilmesi şöyle dursun, bizzat savaş davetini gereği gibi duyuracak komünikasyon imkanlarından bile mahrum bulunmasıydı. Ingiliz propagandasının Cihad Fetvası’ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sayesinde fetvanın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Çanakkale muharebelerinde bize karşı Ingiliz saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından alınan esirlerin sorgularından çıkan neticeye göre, bu askerler dinsiz Ittihatçılar’ın Halife’yi hapsettikleri ve Ingilizler’in de onu kurtarmak için Ittihatçılar’a savaş açtıkları propagandasına inandırılmışlardı. Imparatorluk dışında en çok Müslüman nüfus barındıran Hindistan’da da bu hususta çok kesif bir propaganda yapıldığı görülmektedir. Ingilizler savaş sırasında Hint Müslümanlarını “harbin bir mahiyet-i diniyyeyi haiz olmadığına, Osmanlı padişahına ve Islam’ın saltanatına hiç bir zararı dokunmayacağına” inandırmışlardı. Ayrıca Lordlar Kamarası’nda “Hilafet’e ait hiç bir şeye müdahale olunmayacağı, muharebenin ancak Ittihat ve Terakki Cemiyeti’yle olduğu” beyan edilmişti. Nitekim Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kendi isyan hareketinin ‘Halife’nin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine’ olduğunu bildirmişti.”[6]
Prof. Güngör, I. Dünya Savaşı sonrasında da dünya Müslümanlarının Osmanlı’ya ve Türkiye’ye yönelik süregiden sadakatlerinden şöyle söz ediyor:
“Harbin sonunda Osmanlı topraklarının parçalanması, Istanbul’un ve Halifeliğin Türkler’den alınması veya Halife’nin devlet reisliği sıfatından sıyrılarak papa gibi sırf ruhani bir lider mertebesine indirilmesi fikirleri ortaya çıkınca, Hindli ve Mısırlı Müslümanlar arasında büyük reaksiyonlar görüldü. Hind Müslümanları Ingiliz hükümetine Hilafet’e dokunulmaması ve Türk devletinin parçalanmaması konusunda çeşitli yerlerde ve birçok defa tehdide kadar varan protestolar yağdırdıktan sonra, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine büyük maddi ve manevi yardımlar yapmışlardır ki, bu yardımların mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir.[*] Dikkati çekecek bir başka husus da, Hilafet’i korumak üzere harekete geçenler arasında Sünni olmayan Müslümanların da (Ağa Han gibi) bulunmasıdır.[7]
[*] Prof. Güngör’ün Hintli müslümanların yaptıkları yardımlar için “mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir” diyerek üzerinde durmadığı yardımlar hakkında kısaca malumat verelim.
Hindistan müslümanları, Hilafetin korunması için Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’ye para yollamışlardı. Bu para 500-600 bin liradan (125.000 Ingiliz lirası) oluşuyordu.[8] Hilafet makamı için gönderilen bu meblağ, M. Kemal tarafından tabiri caizse “gasp” edilmiştir. M. Kemal bu paranın 250 bin lirasını temel sermaye olarak kendi şahsi bankası olan Iş Bankası’nın kurulması için tahsis etmiştir.[9]
“Vacip” olan Hilafet için yollanan paralar; Allah-u Teala tarafından “haram” kılınan (faizli) bankaya sermaye yapılmış ve korunması istenen Hilafet ise kaldırılmıştır. Şu ihanete bakın!!
Araplar veya diğer ülkelerdeki müslümanlar değil, bizimkiler ihanet etti… Daha doğrusu bizden “sanılanlar”…
***
Özellikle Hıristıyan Arapların milliyetçilik davası gütmelerinin nedenleri ve gelişimi
Araplar Filistin’de Türklerle omuz omuza
***
Avrupa’nın kültürel etkinliği Suriye’de kendisini başlıca dinî alanda, özellikle Hıristiyan Araplar vasıtasıyla hissettirmiştir. Çünkü 19. yüzyılda büyük güçlerin kendi aralarında kutsal mekânlar ve Hıristiyan azınlıklar üzerindeki etkinliklerini artırmak için giriştikleri dinî rekabet had safhaya çıkmıştır. Bu mücadelede öne çıkan ve en etkili olanlar Fransız Cizvitleri ve Amerikan Protestan misyonerleridir. Bunlar, özellikle Suriye’de kolej ve çeşitli okullar açarak Arap geçmişini ve Arap mirasını bilen, bunun yanında Avrupa kültüründen de haberdar olan ve bu kültürden etkilenmiş bir Arap nesli yetiştirmeyi hedeflemişlerdir.[10]
Bu okullarda misyonerlerin gözetiminde eğitimini tamamlayan Suriyeli Hıristiyan entelektüeller Mısır ve Suriye’de gazete ve dergi çıkarmak suretiyle bölge halkını etkilemeye başlamışlardır. Daha önce yayımlanan gazeteler Istanbul ve Kahire’de devlet tarafından yayımlanıyor ve genelde resmî haberlere yer veriliyordu. Ayrıca Fransızca, Rumca ve Ermenice gazeteler yayımlanmasına rağmen, hemen hemen hiç Arapça gazete yoktu. 1860’lardan itibaren bölgede matbaanın yaygınlaşması, Arap yazar ve okuyucuların artması ve nispî özgürlükler sayesinde gazete ve dergiler çıkmaya başlamıştır. Bu dönemi takip eden otuz yıl içinde de matbuat Lübnanlı Hıristiyanların eline geçmiştir.[11]
Tabiatıyla, bu şartlar altında gelişen Arap milliyetçiliği, özellikle Hıristiyan Araplar arasında daha da yaygınlaşmıştır. Milliyetçilik hareketlerinin gelişimi, 1882’de Ingiltere’nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır’ı işgal etmesiyle, yani Mısır’ın doğrudan Avrupa’nın etkisi altına girmesiyle daha da hızlanmıştır.[12]
Arap milliyetçiliğinin gelişimi bölgeler arasında değişkenlik gösterdiği gibi, Hıristiyan ve Müslüman Araplar arasında da farklı bir seyir göstermiştir. Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında askerî anlamda tutunamaması neticesinde devleti toparlayabilmek amacıyla yapılan ve hayatın her alanını kapsayan, Batılı tarzdaki reformlara karşı tepki göstermişlerdir.[13] Ki zaten buna müslüman Türkler de tepki göstermişlerdi. Hıristiyan Araplar ise, Avrupalı hamîlerinin de desteğiyle, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını da fırsat bilerek, bağımsız ve müstakil devlet olma gayesini gütmüşlerdir.[14]
Arap milliyetçilik hareketlerinin, özellikle Suriye eyaletinin bugün Lübnan diye bildiğimiz bölgesinde yoğunlaşmasının bazı sebepleri vardı. Bunlar, bölgedeki misyoner okullarının Batılı tarzda verdiği eğitim, Fransız Ihtilâli’nin siyasî fikirleri, Arap dili ve edebiyatını canlandırma teşebbüsleri, burada matbaaların kurulmasıyla Arap gazetelerinin yayınlanması ve Lübnanlı göçmenlerin Amerika’da bir müddet yaşadıktan sonra geri dönerek orada edindiği tecrübeleri bölgeye taşımak istemeleriydi.
Bu bölgenin diğer Arap bölgelerinden farkı Batı ile daha çok ve sık irtibat halinde olmasının yanında, coğrafî yapısı dolayısıyla Avrupa ile olan ticarî faaliyetlerin de büyük ölçüde buradan yürütülmesiydi. Lübnan’da, Hıristiyan Araplar arasında Türk aleyhtarı fikirlerin gelişmesinde bunların kendilerini Müslüman Türk idaresinde okyanusta bir ada gibi hissetmelerinin de etkisi büyüktür.
Hıristiyan Arapların bu düşüncelerine karşılık Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi.[15]
***
Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi

Ayyıldızlı Osmanlı sancakları altında Italyanlar’a karşı şavaşan Libyalı Araplar
***
Sultan II. Abdülhamid’in (rahmetullahi aleyh) en büyük endişelerinden biri alternatif bir Arap hilafetinin oluşturulması idi. Dolayısıyla, kendisi Arapları yüksek askerî ve idarî mevkilere getirerek ve nihayet Pan-Islamist politikasıyla Arapları kazanmaya çalışmıştır. II. Abdülhamid idaresinde, padişahın kontrolü sayesinde Araplar arasında milliyetçilik şuuru çok yavaş bir gelişme göstermiştir. Nitekim 1877-78 meclisinde Arap mebusları (milletvekilleri) birleştiren ve onları diğerlerinden ayıran açık seçik bir ortak çıkar ya da belli bir “Arap görüşü” olmamıştır. Arap mebuslar kendilerini imparatorluğun temsilcileri olarak algılamış ve doğrudan doğruya seçildikleri bölgeyle ilgilenmişlerdir.[16]
Daha önce de belirtildiği gibi Müslüman Arap entelektüeller, ayrılıp bağımsız bir devlet kurmanın peşinde koşmaktan ziyade, Osmanlı Devletini hem dinî hem de siyasî yönden güçlendirecek reformların yapılmasını hedeflemişlerdir.
Dönemin Müslüman liderleri Arapları Türk idaresinden kurtulma yönünde değil de Batı’nın tecavüzlerinden korunmaları yönünde uyarıyorlardı. Önde gelen Müslümanlar ve Arap nüfusunun büyük çoğunluğu (Arap yakındoğusunun) Osmanlı idaresine sadıktılar. Onların ‘kalan son güçlü Islam imparatorluğunu’ zayıflatmak gibi bir niyetleri yoktu.[17]
Bunu doğrulayan bir bilgiye ise 1890’da Paris’te Jön Türklerin yaptığı bir toplantıda rastlamaktayız.
Bu toplantıda Mizancı Murad’ın Arap katılımcılara bir Arap devleti kurma niyetlerinin olup olmadığını sorması üzerine Madra Mutran ve Halil Ganem bu iddiaları reddetmişler ve Halil Ganem şunları söylemiştir:
“Biz Araplar biliyoruz ki, eğer Frenkler ülkemize girerlerse, birkaç yıl içinde topraklarımız onların eline geçecektir ve ülkeyi diledikleri gibi yöneteceklerdir. Türklere gelince, onlar bizim dinimize inanırlar ve âdetlerimizi bilirler. Dört yüz yıllık yönetimleri boyunca bir santimetre mülkümüzü dahi almamışlardır. Toprakları, mülkleri, sanayiyi ve ticareti yerli halka bırakmışlardır. Araplar, Türklerle ticaretten ve kesintisiz bağımızdan yararlanmışlardır. Şimdi bunu değiştirmek ve Türklerin yerine başkasını getirmek doğru olur mu?… Arap aydınlarının ve ileri gelenlerinin ümmetlerinin Osmanlı çıkarları çerçevesinde yaşamasından başka bir isteği yoktur.”[18]
Arap entelektüelleri arasında bir yandan bu tür gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenler, köylüler ve fakirlerin bir çoğu bu gelişmelerden habersiz veya etkilenmeden hayatlarını sürdürmüşlerdir.[19] Yani bu tür akımlar ve gelişmeler ancak belirli çevrelerde etkili olmuş ve tartışılmıştır.
***
Müslüman Arapların Osmalı’ya bağlılıkları ve yardımları
Hüseyin Hüsnü Paşa’nın Trablus notlarını tuttuğu defteri
***
M. Kemal Atatürk ve Enver Paşa ile Trablus’ta bulunmuş olan Dr. Hüsnü Hüseyin Paşa, 22 Ekim 1911’den 30 Temmuz 1912 tarihleri arasındaki 10 ayda (282 gün) yaşadıklarını not defterine kayıt etmiştir.
Bu notlardan birinde Hüsnü Hüseyin Paşa yöre halkından yapılan yardımdan şöyle bahsetmektedir:
“20 Salı: Şeyyat Kabilesi’ne mensup Ayş ailesi tarafından iki oğlak hediye edildi.”[20]
Hüseyin Hüsnü Paşa, yöre halkından savaşçı bir kabilenin kendilerine yardım için geldiklerini ise şöyle kayıt etmiştir:
“12 Perşembe: “… Beracine kabilesi gelecekmiş. Herkesle beraber ben de istikbal olunan tarafa gitdim. Pek muharip (savaşçı) ve kalabalık olan bu kabilenin vürudu ve mevcud Urban tarafından istikbali pek hararetli idi. Zaman zaman ağlamakdan kendimi alamadım. Urban muharebeye kadınlarla beraber girdiklerinden bunlarla da kadınlar gelmişdi. Fakat bunlar davul çalıyorlardı. Davulları bir tekneden ibaret olup kadınlar halka teşkil etdikleri halde davulu naklediyorlar. Diğer kadınlar da ellerindeki kalın sicimlerle davulu ihtizaz etdiriyorlardı.”[21]
Bu bilgilerden sonra şimdi Trablustan Medine’ye geçelim ve Feridun Kandemir’in “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası, Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler” isimli eserine müracaat edelim:
“Medine’den ayrılmadan önce, son ere kadar hepsinin, bu arada çeşitli yaralar alarak vücutları adeta delik deşik olmuş, kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış gazi mehmetçiklerin, birbirlerine sokulup yardım ederek, halsiz-mecalsiz, son defa Harem-i Şerifi ziyaretle Ravza-i Mutahhara’ya yüzlerini-gözlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda ziyareti görülecek şeydi.
Ingiliz altınları ile Türk’e diş biler hale getirilmiş bazı ‘sözde Araplar’ bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çeken, açlığına bile katlanan ‘yerli Araplar’ ise tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı. Hele yıllardan beri Harem-i Şerifte vazifeli olarak çeşitli hizmetlerde bulunan harem ağalarının hıçkıra hıçkıra mehmetçiklerin boyunlarına sarılışlarını benim gibi görenlerin, o anda ne hale geldiklerini tarif edemem.”[22]
Görüldüğü gibi, olayın görgü şahidi bile asilere “bazı sözde Araplar” dedikten sonra, yerli Arapların Osmanlı askerleri ile beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çektiklerini, açlığına bile katlandıklarını ifade etmektedir.
Atatürkçü yazar Sabahattin Selek ise Arapların Kurtuluş Savaşı’nda bizimle beraber Fransızlara karşı savaştıklarını ve Fransızlarla barışın sağlanmasında önemli etken olduklarını belirtmekle kalmıyor, Fransızlara karşı Türklerle işbirliği yapan kuruluşları ve liderleri de sayıyor:
“Fransız’lara karşı Suriye’de başlamış olan Arap millî hareketi, Türk Güney cephesinin yükünü bir dereceye kadar hafifletmiştir. Türk ve Arap kuvvetleri arasında kalan Fransızlar, hem Güney Anadolu’da, Kilikya’da, hem de kuzey Suriye’de savaşmak zorunda bulunmuşlardır. Arap millî kuvvetleri, zaman zaman Türk topraklarına kadar girerek Fransızları tedirgin etmişlerdir. Buna karşılık Türk Kuvayi Milliye’si, akınlarını Kuzey Suriye’ye kadar uzatmışlardır. Türk-Arap işbirliğinin, Arap millî liderlerine büyük umutlar verdiğini yazışmalardan anlıyoruz.
Ankara’ya yaptıkları teklifte, Suriye, Irak ve Türkiye’nin istiklâllerini kurtararak bir konfederasyon kurmalarından veya sonra kararlaştırılacak bir formül üzerinde anlaşmaktan söz etmişlerdir.
Fransızlara karşı savaşan ve Türklerle işbirliği yapan kuruluşlar ve liderler şunlardır:
Halep’te “Halep Teşkilât-ı Milliyesi”, Şam’da “Suriye ve Filistin Müdafaa-i Kuvayi-i Osmaniye Heyet-i Umumiyesi, yine Şam’da “Gönüllü Kahire Fırkası”, “Amman Çerkeş Fırkası”.
Bu teşekkülleri Osmanlı ordusu eski subaylarından olan Suriyeliler yönetmekte idiler. Şam’da Şefik Bey, Halep’te Yarbay Emin Bey, kurmay Yarbay Şakir Nimet Bey gibi…
(…)
Fransa, Ortadoğu’nun bu bölgesindeki menfaatlerini korumağa çalışırken, işin çıkmaz bir maceraya sürüklendiğini bir süre sonra anlamaya başlamıştır. Kilikya ve bir Türk şehri uğruna Suriye Mandası tehlikeye düşebilirdi. Suriye’de rahat kalabilmek maksadiyle, Türklerle anlaşmaktan başka yapacak bir şey yoktu.”[23]
Işte bu gelişmeler üzerine 20 Ekim 1921’de Ankara antlaşması ile Fransızlar ile barış sağlanabilmiştir.
Yardım konusunda Hint müslümanlarını unutmak mümkün müdür?
Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın Ingiliz arşivinde bulduğu Hint Müslümanlarının yardımlarına ilişkin bir belge hakkında anlattıklarını sizinle paylaşmayı bir görev addediyoruz:
“Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir. Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki:
‘Benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim.’
Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli ‘hasta mısınız’ diye sordu. Ben ‘hayır’ dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim. Ingiliz arşivlerinden okudum. 1940’larda bir Ingiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu: ‘Aradan geçen zamana rağmen Islam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiye’ye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya Islam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.’ “[24]
Bu bapta bu kadar misal kafidir sanırız.
***
Bazı Araplar arasındaki huzursuzluğun kaynağı

Araplar ve Türkler Libya’da Italyanlara karşı omuz omuza
***
Aslında bazı Araplar arasındaki huzursuzluk; Sultan Abdülhamid’i tahtan indiren ve devleti yönetme cüretinde bulunan mason güdümlü Ittihat ve Terakki cemiyetinden ve tutumlarından kaynaklanıyordu desek pek de yanlış olmaz.
Örneğin, Suriye Valisi Ittihatçı Cemal Paşa’nın Şubat 1915’de Süveyş kanalına düzenlediği saldırı başarısız olunca, Suriye’ye döndükten sonra “güya” Arap liderlerin ülkelerini yabancılara sattıkları gerekçesiyle bunlara karşı çok katı bir politika izlemeye başlamış, hatta bazı Arap liderlerini isyana engel olması ümidiyle idam ettirmiştir.[25]
Cemal Paşa hatıralarında idamlar hakkında kendini savunurken de, bu kararları vermekteki amacının Arap isyancıları korkutmak olduğunu ifade etmektedir.[26] Cemal paşanın bu hareketinin Araplar arasında hoş karşılanmadığını tahmin etmek herhalde güç değildir.
Başka bir huzursuzluk kaynağı ise, Ittihatçıların yaptıkları reformların vazgeçilmez şartı olan merkezi otoritenin mümkün olan en geniş alana ulaştırılması prensibi ve bunun tamamlayıcı unsuru olan devletin dili Türkçe’nin kamu hayatının “her alanında” kullanılması hedefiydi. Işte bu reformlar Araplarla gittikçe siyasîleşen bir anlaşmazlığa sebep olmuştur. Ittihatçıların Suriye’deki idarî makamlara adamlarını yerleştirmeleri ve buradaki okullarda, mahkemelerde ve idarî birimlerde “Türkçe kullanımını mecburi” hale getirmeleri “Arapçılık”ı Suriye’de muhaliflerin bir enstrümanı haline getirmiştir.[27]
Balkanlardaki hareketlenmeler ve Araplar arasındaki huzursuzluklar sebebiyle Ittihatçıların Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş yapmaları[28] ve bunun yanında sıkı bir merkeziyetçi politika izlemeye başlaması sonucu Araplar arasında bir reaksiyon oluşmuştur.[29]
Bu reaksiyonun temel sebebinin genelde “Türkleştirme” politikası olduğu ileri sürülmüştür. Türk milliyetçiliği yolundaki gelişmeler, hem Arap milliyetçiliğine örnek oluşturmuş hem de Araplarda, Türklerin artık kendilerini “bir yana bıraktığı”, “gözden çıkardığı” hissini uyandırmıştır.[30] Ancak, Türkçe kullanma zorunluluğu Istanbul ile Araplar arasında önemli ve hassas bir konu olarak ortaya çıkmışsa da, Arap siyaseti temelde Imparatorluktaki genel eğilimlere uymaya devam etmiştir.[31]
Araplar sadece “Türkleştirme”ye değil, aynı zamanda; neredeyse her sahada kültürlerinin bombardımanına maruz kaldıkları Fransızlara, diğer bir deyişle “Fransızlaşma”ya da tepki göstermişlerdir ve bundan daha doğal bir şey de olamaz. Kimse kimseyi kendine benzetmek hakkını haiz değildir. Son olarak Arapların “Fransızlaşma”ya gösterdikleri tepkiyede bir misal verelim ve bu bahsi kapatalım; 1908 yılında Beyrut’ta yayınlanan “La Question Sociale et Scolaire en Syrie” adlı anonim bir broşürde, Arapların Fransızları sevdikleri, ancak bu sevginin kendilerini kaybettirecek kadar ileri gidemeyeceği ifade edilmiştir.[32]
***
Osmanlı’nın son Vilayeti olan Yemen’deki Araplar da ihanet etmedi

Imam Yahya’nın Osmanlı’ya bağlı olduğunu bildiren mektubu
***
Yemen ile ilgili Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın “Osmanlı’nın son Vilayeti: Yemen” isimli makalesini hiçbir yoruma lüzum hissetmeden naklediyoruz…
Osmanlı Devleti, onbinlerce vatan evladına mezar olan Yemen meselesini halletmek için devletin egemenlik hakkı saklı kalmak kaydıyla, orada özel bir yönetim kurulması kararını almıştı. Uzun süren görüşmelerden sonra 11 Ekim 1911 tarihinde imzalanan antlaşmayla, 400 yıldır akan kan durmuş, aynı zamanda Trablusgarb ve I. Dünya Savaşları ile Kurtuluş Savaşı süresince, hep dost olan güvenilir bir müttefik kazanmıştır.
Ancak, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 16. Maddesine göre, Yemen ve Asir’deki Osmanlı kuvvetlerinin en yakın Itilaf devletleri garnizonlarına teslim olmaları gerekiyordu. Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey ise, merkezi hükümetten resmen emir almadıkça Itilaf ordularına teslim olmaktan kaçınıyordu. Aynı görüşü paylaşan Imam Yahya da, Istanbul’dan özel bir memurun gönderilmesini şart koşuyordu. Bunun için Mütareke hükümlerini kendilerine bildirmek üzere yüzbaşı Ömer Subhi Bey gönderildi. Ancak Subhi Bey’in de gelmesi durumu değiştirmemiş, Mahmud Nedim Bey, zaman kazanmak için olsa gerek, bu kere Dahiliye Nezaretinden kesin bir emir gelmedikçe teslim olmayacağını ilgili makamlara bildirdi.
Yemen Imamı Yahya bin Hamideddin de, Yemen’in Itilaf devletleri tarafından işgaline razı olmadığı gibi,Osmanlı birliklerinin kesinlikle teslim olmasını istemiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında gerek hükümet ve gerekse ordu nezdinde, siyaseten ve maddeten çok büyük yardımlarda bulunmuştu. Bu süre içinde hiç bir yabancı devlet veya Osmanlı Devleti’ne düşman bir devletle münasebete geçmedi. Imam Yahya, yabancılar tarafından yapılan her türlü teklifi reddetti. O, ordunun ve idarecilerin Ingilizler’e teslim olmasıyla, memleket için doğacak büyük mahzurlar ve vahim sonuçlara dikkat çekiyordu. Onlara, teslim olmaları durumunda meydana gelebilecek her türlü sorumluluğu üzerine alarak, durumu vilayet makamı ve ordu kumandanlığı ile tüm yerleşim birimlerine tebliğ etti. O, tek bir neferin bile Yemen’den ayrılmaması taraftarıydı.
Ayrıca Osmanlı Devleti ile yapmış olduğu antlaşmaya dayanarak, tüm yabancı devletler ve bilhassa Ingiltere hükümetine sert protestolar gönderdi. Yemen’in her türlü müdahale ve yabancı saldırılardan korunması için mahalli gelirlerin tümüyle ordu ve mülki memurlara harcanacağı beyan edip, teminat verdi. O, teslim olma konusundaki itirazı için, sarf edilen çabalardan yegane maksadının, Osmanlı ordusunun ve Osmanlı idaresinin eskiden olduğu gibi Yemen’de devam edip, Osmanlı kimliğinden ayrılmama olduğunu söylüyordu.
Yemen’in bir başka yüzü de, burada görev yapan askeri ve sivil memurlardı. Neredeyse 40 aydır maaş alamayan bu insanlar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydiler. Imam Yahya dahi , son derece sıkıntı içinde olan bu memur ve ailelerine geçinebilecekleri ölçüde para ve hububat yardımında bulunmuştu. Bu durumu defalarca dile getirmiş olan Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey, hükümete başvurarak, Yemen’de bulunan komutan ve subaylarla, bunların ailelerinin hak ettikleri maaşların hiç olmazsa bir kısmının ödenmesini talep etti. Üstelik, Yemen’deki tüm idari teşkilat görevlerine fiilen devam ediyordu. Bu gelişme üzerine, 18 Nisan 1922 tarihinde toplanan Meclis-i Vükela, Hariciye Nezaretinin yazısını da gündemine aldı. Yapılan görüşme sonucunda, Osmanlı Hükümeti ile Itilaf devletleri arasında kesinlik ve geçerlik kazanmış bir antlaşma mevcut olmamasına ve hukuken Osmanlı Devleti’nin hiçbir parçasının terk edilmiş ve ayrılmış sayılamayacağına göre, her türlü maddi ve manevi bağlarını korumakta olan Yemen’in, Osmanlı Devleti’nden ayrılmış sayılmasının caiz olamayacağı, bu nedenle Yemen’de bulunup da, Mondros Mütarekesi’nden sonra üstlerinin izniyle orada kalan komutan ve subaylarla, askeri memurların maaşlarının derhal ödenmesi için Harbiye Nezaretinden gelen yazı üzerine, gerekli işlemin derhal başlatılması konusunda Maliye Nezaretine talimat verilmesini karar altına aldı.
Imam Yahya’nın, bu konudaki tüm gayret ve uğraşıları, Osmanlı kuvvetlerine verilen teminat ve defalarca yaptığı açıklamalar, hiç bir zaman kabul görmemiştir. Dört sene içinde, Osmanlı ordusu ve yerli gönüllüler tarafından elde elde edilen büyük zaferler, âdeta yok sayılarak harp malzemesi ve cephanenin büyük kısmının depolandığı Lühec bölgesi kuvvetleri, tüm mühimmatıyla birlikte Ingilizler’e teslim olmuştur. Bu gelişme üzerine, derhal tertibat alan Imam yeni kuvvetler toplayarak, cephe almış ve bunda da başarı sağlamıştır. Durum bu merkez iken, Imamın teslim olma konusundaki tüm uyarılarına rağmen, ordunun bazı komutan, asker ve memurları Ingilizler’e teslim olmaya karar vermiştir. Imam Yahya, almış olduğu tedbir ve kararlarla Yemen’in Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını kabul etmeyerek, devlete olan samimiyet ve bağlılığını ispat etmiştir.
Türkiye ile bağlarını hiç bir zaman koparmamış olan dost ve kardeş Yemen’le olan sıcak ve samimi ilişkilerimiz, tarihten gelen bir süreçle almış olduğumuz güçle sonsuza dek devam edecektir.[33]
***
Arapların teklifini M. Kemal Atatürk reddetmişti


M. Kemal Atatürk’ün Büyük Millet Meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede yaptığı konuşmanın metni (Meclis tutanağı)
***
Önemle ifade edelim ki, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisinin isyan etmesi, tüm Araplara mal edilemez. Şerif Hüseyin’e karşı bizimle beraber omuz omuza mücadele edenler yine Araplardır. Üstelik Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Osmanlı’ya bağlı kalmak istediğini M. Kemal Atatürk’e bildirmiş ancak M. Kemal bu isteği reddetmiştir. Ne enteresandır ki, bunu da M. Kemal’in 24 Nisan 1336 (1920) tarihli meclis konuşmasından öğreniyoruz…
Meclis tutanağından aynen alıntılıyoruz…
M. Kemal Atatürk:
“…Suriyede Ingilizler, Fransızların tarzı idaresine, muhakkirane olan idaresine hedef olduktan sonra bu aksamdaki ehli islâm pek büyük bir hataya duçar olduklarını takdir ettiler ve onu müteakip bir kısmı kendi dahillerinde müstakil olmak fakat yine bir suretle bir şekilde Camiai Osmaniye dahilinde bulunmak cihetini düşündüler. Bittabi makamı muallâyi hilâfete karşı olan merbutiyetleri cümlemiz gibi bütün ehli iman için bir vazifei mukaddese idi. Diğer bir kısmı daha ileriye gittiler. Bize hiç bir şekil ve surette istiklâlin lüzumu yoktur, biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camiai Osmaniye dahilinde bulunacağız, dediler (…) Binnetice Emir Faysal dahi hususî murahhaslarını bizimle temasa getirdi. Resmî temasla bu müracaatın bizce telâkki edilen nikati izah etmek isterim. Her halde Suriyeliler her hangi bir devleti ecnebiye ile münasebetinin kendileri için binnetice esaret olacağına kani oldular. Bundan (dolayı bize teveccüh ettiler.) Bizim bilmukabele gösterdiğimiz şekil şundan ibaret idi. Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde bulunan menabii insaniyeyi ve menafii umumiyeyi hududumuzun haricinde israf etmek istemeyiz.“[34]
Anadolu’daki hareket, Irak’ta genç kuşak arasında, sosyal ve siyasal değişim alanında olumlu etki yaptı. Genç kuşağın üzerindeki bu etki, dergi ve gazetelerde[35] ilk müjdelerini vermeye başladı. Iş daha da ileri giderek, Türk kurtuluş savaşına kimi Iraklıların katılmaktan geri kalmadıkları görüldü. Içlerinde savaş meydanlarında kurban gidenler de olmuştur.[36]
Islam milletlerinin Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen rolü, maddi ve ma’nevi yardımlarla kalmadı, ayrıca Arap ülkelerinden, Hindistan, Iran ile Afganistan’dan akın eden gönüllü taburları ile yine Kürt gönüllüleri Türk ordusuna katılmak üzere Türkiye’ye geldiler.[37]
***
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) : “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir”

Bu çalışmamızda görüldüğü üzere, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisi dışında müslüman Arapların isyan ettiği yönündeki iddialar doğru değildir. Zaten Şerif Hüseyin’in isyanı özellikle böyle bir şeye taraftar olmayan Mısırlı entelektüeller arasında huzursuzlukla karışık şaşkınlık oluşturmuştur. Bunun Türklerin itibarını sarsmak için Ingilizler tarafından ortaya atılmış bir aldatmaca olduğunu ileri sürmüşlerdir[38], dolayısıyla daha önce de belirtildiği gibi, Araplar bizimle beraber Şerif Hüseyin’e karşı savaşmışlardır. Şerif Hüseyin’in isyan etmesine zemin hazırlayanlar ise Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indiren Ittihatçılardı.
Şöyle ki, Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i devamlı bir surette Istanbul’da tutar ve Arabistan’a göndermezdi. Çünkü Onun Ingilizler tarafından belli bir maksada imale edildiğini çok iyi biliyordu. Bu gerçekten gafil olan Ittihatçılar Şerif Hüseyin’in Hicaz’a gitmesine göz yummuşlar ve bu suretle Onun meşhur isyanına zemin hazırlamışlardır.
Bunlara ilaveten şunları söyleyelim ki, Arap Yarımadası’na oluk gibi akan Ingiliz altınlarına rağmen, yalnızca 300 civarında bedevi Osmanlıya isyan etmiştir. Halbuki aynı çarpışmalarda Türk ordusu tarafında yer alan Araplar bu sayıdan katbe kat fazla idi. Hem de bölgenin ileri gelen insanlarından olarak… Şerif Hüseyin’in sokaktan topladığı adamlar nevinden değil…
Binaenaleyh, kemalistlerin bizi müslüman kardeşlerimizden soğutmak gayesiyle ortaya attıkları, “Araplar bize isyan etti – bizi arkadan vurdu” iddiasını böylece çürütmüş olduk.
***
Hucurat Suresi
10 – “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”
Sahabelerin (radıyallahu teala anhüm ecmain) bulunduğu bir mecliste, oradakilere atalarının, dedelerinin kim olduklarının sorulması üzerine sıra Iran asıllı bir sahabe olan Selman-ı Farisi Hazretleri’ne gelince, O:
“Ben Islam’a girdikten sonra soy sop aramam. Ben Islam oğlu Selman’ım ” cevabını verdi.
Bu güzel cevaptan son derece etkilenen Hz Ömer (radıyallahu anh) da şöyle dedi:
“Bütün Kureyş bilir ki babam Hattab, Kureyşin önde gelenlerinden biriydi. Böyle iken ben Islamoğlu olan Selman’ın kardeşi Islamoğlu Ömer’im.”[39]
Yazımızı bir Hadis-i Şerif ile bitirelim:
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir.”[40]
*
KAYNAKLAR:
[1] Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002.
[2] Sitenin adresi: http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/myths3/MFroots.html
[3] Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap Ilişkileri, Irfan Yayınevi, Istanbul, 1992, sayfa 153.
[4] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 379.
[5] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 594.
[6] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 159, 160.
[7] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 160, 161.
[8] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 52, 53.
[9] Hakkı Naşit Uluğ, Hemşerimiz Atatürk, Türkiye Iş Bankası Kültür Yay. Ikinci basım, Istanbul 1973, sayfa 241-245.
[10] Bernard Lewis, (1968), The Arabs in History, [Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 172.
[11] Albert Hourani, (1984), Arabic Thought in the Liberal Age, 1798-1939, Cambridge University Press, Cambridge, sayfa 97.
[12] Maurice Harari, (1962) Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 105; Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London sayfa 173.
[13] Bu kaynağa bakılabilir; William Ochsenwald , Modern Ortadoğu’da Islâm ve Osmanlı Mirası, Imparatorluk Mirası. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da Osmanlı Damgası, (Ed.) L. Carl Brown, Iletişim Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 395).
[14] Dr. H. Bayram Soy (Kırıkkale Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fak.), Arap Milliyetçiliği: Ortaya Çıkışından 1918’e kadar, Bilig, Yaz / 2004, sayı 30, sayfa 178.
[15] N. Zeine (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 39.
[16] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 31.
[17] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.
Ayrıca bakınız;
– Salih Tuğ, Islam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, XIX. ve XX. Asırlar, Irfan Yayınları, Istanbul 1969, sayfa 255.
– N. Zeine, Arap Milliyetçiliği, çev. Kemal Kahraman, Cambridge Islam Tarihi, Hikmet Yayınları, Istanbul 1989, sayfa 134.
– Aparajita Gogoi ve Gazi Ibdewi Abdulghafour, Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi 1994, sayfa 85.
[18] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 49.
[19] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.
[20] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 20 Kanun-ı evvel 1327 [1911] Salı günlü not.
[21] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 12 Kanun-ı Sani 1327 [1912], Perşembe günlü not.
[22] Feridun Kandemir, Medine Müdafaası: Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler, Nehir Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 235.
[23] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 416, 417.
[24] Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın anlattıklarını Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı Sızıntı Dergisi’nin 401’inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.
[25] Zeine N. (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 101,102.
Ayrıca bakınız;
– Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 100.
– Maurice Harari (1962), Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 107.
[26] Cemal (Paşa) (1959), Hatıralar, Ittihat-Terakki ve Birinci Dünya Harbi, hazırlayan: Behçet Cemal, Selek Yayınları, sayfa 250, 251.
Ayrıca bakınız; Helmut Mejcher (1991), Der arabische Osten im zwanzigsten Jahrhundert, 1914-1985, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 442.
[27] Alexander Schölch (1991), “Der arabische Osten im neunzehnten Jahrhundert, 1800-1914”, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 426-427.
[28] Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş hakkında bakınız; Feroz Ahmad (1986), Ittihat ve Terakki 1908-1914, Kaynak Yayınları, Istanbul, sayfa 254-255.
[29] Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 174.
[30] Ömer Kürkçüoğlu (1982), Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi, 1908-1918, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, sayfa 16.
Ayrıca bakınız; Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 94.
[31] Hasan Kayalı (1998), Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul, sayfa 88-90.
[32] Hans Kohn (1928), Geschichte der Nationale Bewegung im Orient, Kurt Vowinckel Verlag, Berlin, sayfa 216.
[33] Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın kaynakları;
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Meclis-i Vükela Mazbataları, B.E.O, Dahiliye, Hariciye, Harbiye Tasnifleri ; DH-KMS Tasnifi, DH-İ/UM tasnifi ve DH-ŞFR tasnifi. Tanin, Tasvîr-i Efkâr, İkdam, Vakit v.s. gibi dönemin gazeteleri. Ahmet İzzet Paşa; Feryadım, Nehir Yayınları, c.1, İstanbul 1992. Ayışığı, Metin; Mareşal Ahmet İzzet Paşa (Askeri ve Siyasi Hayatı), T.T.K Basımevi, Ankara 1997. Bayur, Yusuf Hikmet; Türk İnkılabı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1951. Danişment, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,Türkiye Yayınevi, İstanbul 1961. Ehiloğlu, Zeki; Yemen’de Türkler, Kardeş Matb., İzmir 1952. Erden, Ali Fuad; İsmet İnönü, Burhaneddin Erenler Matb., İstanbul 1952. Genel Kurmay Askeri Tarih Yayınları; I. Dünya Savaşı Harbinde Türk Harbi, C.6, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1978. Gülsoy, Ufuk; Yemen Demiryolu Projesi,Tarih Medeniyet Dergisi, Ağustos 1997, sayı. 41. İnal, Mahmut Kemal; Son Sadrazamlar, M.E.B. yay., İstanbul 1965. Karal, Enver Ziya; Osmanlı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1995. Kuran, Ahmet Bedevi; Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Çeltük Mat., İstanbul 1959. Kutay, Cemal; Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Tarih Yayınları, İstanbul 1961. Lewis, Bernard; Modern Türkiye’nin Doğuşu, T.T.K Yayını, Ankara 1984. Selek, Sabahattin; İsmet İnönü Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985. Sertoğlu, Mithat; Yemen Macerası, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1975, sayı 4. Sırma, İhsan Süreyya; Yemen, İ.A, M.E.B., c.13, İstanbul 1961. Tanrıkut, Asaf; Yemen Notları, Güzel Sanatlar Matb., Ankara 1965. NOT: Orjinali 38 sayfa olan bu tebliğ, 4-8 Ekim 1999 tarihleri arasında Ankara’da toplanan XIII. Uluslar Arası Türk Tarih Kongresi’nde sunulmuştur.
[34] T.BM.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Içtima: 1, 24 Nisan 1336 (1920), 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, sayfa 2, 3. (Meclis tutanakları)
Ayrıca bakınız; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2., Ankara, 1959, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, sayfa 57.
[35] Mahmud El-abta, Bağdattaki cadde adamı, Bağdat 1962, sayfa 225, 226. Aktaran: Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 22.
[36] Mehmet Ali Kemaleddin, Irak’ta fikir gelişmesi, Bağdat, Tarihsiz, sayfa 92.
[37] Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 13.
Ayrıca bakınız; Ahmet Rıfat, Doğunun Uyanışı; Kemalist ordunun yetenek ve gücü, Kahire 1922, sayfa 9.
[38] Ronald Storrs (1939), Orientations, Readers Union Ltd., London, sayfa 177.
[39] Sızıntı dergisi, Mayıs 1992, sayı 160.
[40] Müslim, Imare, 53, 54, 57.
NOT: Birkaç yerde Mustafa Akyol’un makalesinden istifade edilmiştir.
.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html