BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Aselsan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Aselsan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Eylül 2018 Çarşamba

Türkiye ve Azerbaycan güçlerini birleştirdi!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Türkiye ve Azerbaycan güçlerini birleştirdi! İki devlet tek silah ASELSAN'ın lazer güdüm kiti, Azerbaycan milli mühimmatına başarıyla entegre edildi. Yıl sonuna kadar Azerbaycan Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçaklarının, lazer güdüm kiti bulunan mühimmatlarla test atışları yapması bekleniyor




ASELSAN tarafından üretilen lazer güdüm kiti, Azerbaycan'ın geliştirdiği milli mühimmata başarıyla entegre edildi. Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda milli katılım sağlanan Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki 3. Uluslararası Savunma Sanayisi Fuarı'nda (ADEX 2018) çeşitli Türk savunma sanayisi ürünleri sergileniyor.

Azerbaycan Savunma Sanayii Bakanlığı standında ise ülkede geliştirilen milli mühimmat ve ona entegre edilen ASELSAN'ın lazer güdüm kiti birlikte tanıtılıyor.

ASELSAN Uluslararası İş Geliştirme Sorumlusu Erdem Can Özdemir, yaptığı açıklamada, şirketin uzun zamandır dost ve müttefik Azerbaycan'a destek sağladığını, ülkedeki faaliyetlerin geçmişinin 1997'ye kadar uzandığını söyledi.

Lazer güdüm kiti ile ilgili çalışmaların başlangıcının ise geçen yıl İstanbul'da düzenlenen 13'üncü Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı'na dayandığını belirten Özdemir, fuarda Azerbaycan Savunma Sanayii Bakanlığı ile ASELSAN arasında bir mutabakat zaptı imzalandığını bildirdi.

Bu kapsamda teknik ekiplerin karşılıklı görüşmeler gerçekleştirdiğini dile getiren Özdemir, sonrasında Azerbaycan Savunma Sanayii Bakanlığına bağlı Bilimsel Araştırmalar Enstitüsünün geliştirdiği mühimmatlara ASELSAN'ın ürettiği lazer güdüm kitinin entegrasyonu çalışmalarını gerçekleştirdiklerini ifade etti.

Gelinen noktada lazer güdüm kiti entegrasyonunun başarıyla tamamlandığını aktaran Özdemir, "2018'in sonuna kadar Azerbaycan Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçaklarının bu bombaları lazer güdüm kitiyle atacağı test atışlarının gerçekleştirilmesini ümit ediyoruz" dedi.


MÜHİMMAT HEDEFE HASSAS ŞEKİLDE ULAŞIYOR


Lazer güdüm kitine ilişkin de bilgiler veren Özdemir, savaş uçaklarının kilitlendikleri noktalara bıraktıkları bombaların lazer işaretlemesi sayesinde hedefe hassas şekilde ulaştığını söyledi.

Mühimmatın ucuna ve arka kısmına eklenen sistemler sayesinde mühimmatların tabiri caizse "akıllı" hale geldiğini vurgulayan Özdemir, "Savaş uçağında bulunan bir hedefleme podu veya yerden piyade desteğiyle yapılan lazer işaretlemesi sonucu bomba hedefini hassas şekilde bulmaktadır." diye konuştu.


YENİ ÜLKELER İÇİN GİRİŞİMLER SÜRÜYOR


Özdemir, Lazer Güdüm Kiti Projesi'nin ASELSAN'da 2013'te başladığını, geliştirilmesi ve Türk Hava Kuvvetlerinde sertifiye şekilde kullanılmaya başlanmasının ise 2015 yılına karşılık geldiğini bildirdi.

Türk Silahlı Kuvvetleri envanterinde yer alan lazer güdüm kitinin operasyonel anlamda önemli katkılar verdiğine dikkati çeken Özdemir, şunları kaydetti:

"Türk Hava Kuvvetleri dışında da muhtelif dost ve müttefik ülkelerde lazer güdüm kitinin ilgili ülkelerin hava kuvvetlerinde kullanılmasına yönelik girişimlerimiz sürüyor. Bu konudaki çalışmalarımızın yakın bir zamanda eminim meyvelerini verecektir."

Türk savunma devleri güçlerini birleştirdi


Türk savunma sanayisi firmalarının yeteneklerinin birleştirilmesiyle ortaya yeni ürün konseptleri çıkıyor. ASELSAN ve Katmerciler'in iş birliği ile insansız kara ve hava araçlarının güçleri birleştirildi. Böylece sıcak bölgelerde insan hayatını riske atmadan uzun süreler keşif-gözetleme yapılabilecek.

Türk savunma sanayisi firmaları, sahip oldukları kabiliyetleri kullanarak yeni ürün konseptleri geliştiriyor.

Savunma sanayisi firmaları, Anadolu Ajansının Global İletişim Ortağı olduğu, İstanbul Yeni Havalimanı'ndaki TEKNOFEST İstanbul Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali'de ürün ve kabiliyetlerini sergiliyor.

Sergilenen ürünler arasında ASELSAN ve Katmerciler tarafından geliştirilen insansız sistem de bulunuyor.

İki şirketin iş birliğiyle Tepegöz Kablosuz Çok Rotorlu Gözetleme Sistemi ile insansız kara aracının yetenekleri birleştiriliyor.

Tepegöz, 100 metre yüksekliğe kadar çıkarak görev yapabiliyor.

Elektrik tahrikli mobil yer istasyonu, otomatik gerilim kontrollü vinç sistemi ile görev yapabilen Tepegöz, opsiyonel olarak güneş paneli destekli güç sisteminden de yararlanabiliyor.

Askeri tipte taktik harita desteğine sahip Tepegöz, üzerinde bulundurduğu gündüz kamerası ve termal kamera vasıtasıyla gece-gündüz toz ve sis engeline takılmaksızın görüntü aktarabiliyor.

Tepegöz, yer istasyonu, kablo kontrol modülü, kablo üzeri enerji modülü, kablo üzeri haberleşme modülü, hava aracı kontrol istasyonu ve kamera sistemi kontrol istasyonundan oluşuyor.

Tepegöz, kablolu olarak uçuş gerçekleştiriyor. Multikopterle yer istasyonu arasında haberleşme linki ve enerji alışverişi gerçekleşmesini sağlayan bu kablo sayesinde multikopter elektronik karıştırmalardan etkilenmiyor. Enerjiyi kablodan aldığı için de uzun sürüler görev yapabiliyor.

ÇOK AMAÇLI İNSANSIZ KARA ARACI

Katmerciler'in ilk olarak Uzaktan Kumandalı Atış Platformu'yla tanıttığı insansız kara aracının ana platformu, üzerine entegre edilen faydalı yüklerle çok amaçlı olarak kullanılıyor.

İki aracın bir araya getirilmesiyle Tepegöz'ün kabiliyetleri, enerji kısıtları aşılarak uzak bölgelere taşınabilecek.

Böylece sıcak bölgelerde insan hayatını riske atmadan keşif-gözetleme yapılabilecek.

İki şirket ayrıca SARP Uzaktan Komutalı Stabilize Silah Sistemi'nin insansız kara aracına entegre edildiği Uzaktan Kumandalı Atış Platformu üzerinde çalışıyor.

5 Ağustos 2018 Pazar

Milli savaş uçağında 'süper' başlangıç

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

F-16'ların yerini alacak savaş uçaklarının üretilmesi amaçlanan Milli Muharip Uçak Projesi'nin "ön tasarım süreci" ve "üretim tesisi" yatırımları için TUSAŞ bir dizi yatırım yapacak.



Türkiye'nin kendi savaş uçağını üretmeyi hedeflediği Milli Muharip Uçak (MMU) Projesi'ne yönelik güçlü teşvik mekanizmaları hayata geçirilirken, Cumhurbaşkanlığı Kabinesinin 100 günlük icraat programı kapsamında "ön tasarım" aşamasıyla birlikte proje takvimi başlayacak.

Savunma Sanayii Başkanlığı tarafından yürütülen projeyle Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterinde bulunan ve 2030’lu yıllardan itibaren kademeli devreden çıkartılması düşünülen F-16 uçaklarının yerini alabilecek yurt içi imkan ve kabiliyetlerle tasarlanan modern uçakların üretilmesi amaçlıyor.

Projede, yeni nesil bir uçakta olması gereken düşük görünürlük, dahili silah yuvası, yüksek manevra kabiliyeti, artırılmış durumsal farkındalık ve sensör füzyonu ve benzeri teknoloji alanlarındaki çalışmaların sonucunda, Türkiye'nin 5. nesil bir muharip uçağı üretebilecek alt yapı ve teknolojiye sahip ülkeler arasında yer alması hedefleniyor.

Başkanlık proje için Türk Havacılık ve Uzay Sanayii ile ana yüklenici sözleşmesi imzaladı. Şirket ise İngiliz BAE Systems ile MMU geliştirmesine yönelik iş birliğine gitti. İki şirket, uçağın geliştirme ve üretim sürecinin bir parçası olan "ön tasarım" aşamasında birlikte çalışacak. 

Ön tasarım aşamasında hava aracının yanı sıra mühendislik, teknoloji, test altyapılarının ve sertifikasyon süreçlerinin geliştirilmesi, muharip uçak tasarımına yönelik kabiliyet kazanılması amaçlanıyor.

Ön tasarım aşaması sonunda ise projenin takip eden dönem ve aşamaları için kesintisiz bir geçiş öngörülüyor.

Hedef süreyi öne çekmek Projede, geçen süre içinde uçağın konsept tasarımı tamamlanırken, iki motorlu seçenekle yola devam etme kararı alındı.

BAE Systems ile imzalanan anlaşma doğrultusunda Ankara’ya yerleşen 30 İngiliz mühendis çalışmalara dahil oldu.

Radar, elekto-optik ve bütünleşik işlemci alanlarında ASELSAN ve TÜBİTAK çalışmalara başladı. Bu çalışmalarla uçağın kritik bileşenlerinin yerli geliştirilmesi amaçlanıyor.

Cumhurbaşkanlığı Kabinesinin 100 günlük icraat programı kapsamında "tasarım ve prototip kalifikasyonunu" kapsayan birinci dönemin ilk aşaması olan "ön tasarımına" geçilerek proje takvimi başlayacak.

Söz konusu dönemin 4 yıl sürmesi öngörülürken TUSAŞ, insan kaynağı ve altyapı yatırımlarıyla bu süreyi 3 yıla çekmek için çaba gösteriyor.

Yatırımlara teşvik TUSAŞ, ayrıca MMU'nun "ön tasarım süreci" ve "üretim tesisine" yönelik olarak bir dizi yatırım yapacak.

Proje takvimi başlamadan MMU'ya yönelik yatırımların teşvikle güçlü şekilde desteklenmesine karar verildi.

Projenin stratejik önemi, ülke sanayisi ve insan kaynağı gelişimine yapacağı katkı, sağlayacağı istihdam olanakları gibi faktörler dolayısıyla yapılacak yatırımlar "süper teşvik" olarak nitelendirilen Proje Bazlı Teşvik Sistemi kapsamında devlet yardımlarından yararlandırılacak.

Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre, Ankara'da kurulacak üretim tesisine 5,7 milyar liralık yatırım yapılacak. Proje Bazlı Teşvik Sistemi lansmanında ise "ön tasarım" faaliyetleri için 4,8 milyar liralık kaynak kullanılacağı belirtilmişti.

7 Haziran 2018 Perşembe

Savunma sistemlerinde millileşme hamlesi ve Deniz Kuvvetleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye, yürütülen milli gemi inşa faaliyetleri sayesinde dünya üzerinde harp gemisi inşa edebilen on devletten biri oldu.
Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli yaptığı açıklamada, Türk savunma sanayinin gurur kaynaklarından biri olan, Türk mühendislerin büyük oranda milli imkânlarla gerçekleştirdikleri Milli Gemi (MİLGEM) projesi çerçevesinde inşa edilmekte olan harp gemilerinden dört adedinin ihraç edileceğini söyledi. Muhtemel satıştan elde edilecek gelirin Türkiye’nin tarım ürünleri ihracından karşıladığı miktarın yaklaşık yüzde 25’ine tekabül edeceğini ifade eden Canikli, teknoloji ihracının önemini de ortaya koydu.

MİLGEM ile tekne inşası ve sistem entegrasyonu konusunda dışa bağımlılık azaltılmış durumda. Fikri hazırlığı 1996’ya uzanan bu projede hedef, savunma teknolojilerinin bilgi birikimini sağlamak ve yerli savunma sanayi katkı payının yüksek tutulmasıydı. Burada önemli olan noktalardan biri de Türk askeri tersanelerinin, özel sektör tersanelerinin ve tersaneler dışında 50’den fazla Türk firmasının bu projede yer almak suretiyle savunma sanayimizin gelişimine katkı sağlamasıydı. Türk özel sektör tersanelerinin askeri gemi inşasında rol almaları Türk savunma sanayine yeni bir kapı da açmıştır. Proje yüzde 65 oranında yerli sanayi katkısıyla sürdürülüyor.
İnşa aşamasına 2004’te geçilen MİLGEM projesinde bugüne kadar ADA sınıfı dört korvetin inşası gerçekleştirildi. Bunların ilk ikisi olan F511 TCG Heybeliada ve F512 TCG Büyükada aktif görevde. Son ikisi olan F513 TCG Burgazada ve F514 TCG Kınalıada ise denize indirildi ve hazırlıkları sürüyor.
Milli korvetlerimiz, milli 3 boyutlu arama radarı, milli sensörler, milli lazer ikaz sistemi, milli sonar, milli torpido tespit ve karıştırma sistemleriyle milli top, milli savaş yönetim sistemi, milli kızılötesi iz yönetimi sistemi ve milli muharebe uydu sistemi gibi tamamen yerli imkanlarla donatıldı.
ADA sınıfı korvetler hizmete girdikten sonra birçok görevde yer aldılar. TCG Heybeliada 2014’de icra edilen Barbaros Türk Deniz Görev Grubu aktivasyonu kapsamında Afrika kıtasını çepeçevre dolaşarak 17 bin deniz mili mesafe kat etti, 16 ülkede 17 liman ziyareti icra etti. Güney Afrika açıklarında, okyanus şartlarında kapsamlı atış eğitimleri yaptı.
TCG Büyükada 2015’de Pakistan’a kadar uzanan coğrafyada 10 bin 500 deniz mili mesafe kat ederek 9 ülkede 13 liman ziyaret etti.
Her iki gemi de Aden körfezi ve Somali sularında deniz haydutluğuyla mücadele görevlerine, gerek milli gerekse NATO ve BM çerçevesindeki tatbikat ve görevlere katıldılar. Bu görev ve ziyaretler çerçevesinde, milli gemilerimiz onlarca yabancı heyet ve basın kuruluşu temsilcisi tarafından ziyaret edildi.
Projede bundan sonra firkateyn inşa edilecek. Gemilerin borda numaraları ve isimleri şöyle: TCG İstanbul (F-515), TCG İzmir (F-516), TCG İzmit (F-517), TCG İçel (F-518). Firkateynlerin ilki İstanbul Tersanesi Komutanlığı’nda, geri kalan üç firkateyn ise Türk özel sektör tersanelerinde inşa edilecek.
Korvetlere nazaran nispeten büyük, menzili daha uzun planlanan firkateynler bölgesel hava savunma kabiliyetine sahip olacak. Firkateynler daha etkin silahlarla donatılacak, daha etkin komuta kontrol ve savaş sistemlerine sahip olacak. 113 boyundaki gemi 14 metre genişlikte olacak. Sensörleri, silahları ve elektronik sistemleri milli imkanlarla hayata geçirilecek. Bu sistemler arasında satıhtan satıha güdümlü mermi dikey atım sistemi, 25 mm milli top, milli nokta hava savunma silah sistemi ve milli dekoy atım sistemi (sualtı yanıltma sistemi) bulunuyor.
Milli gemilerimizin inşasında, milli savunma sanayi şirketlerimiz olan ve elektronik sistemlerde teknoloji üreten ASELSAN ve HAVELSAN da yer alıyor.
Türkiye bu milli gemi inşa faaliyetleri sayesinde, dünya üzerinde harp gemisi inşa edebilen on devletten birisi oldu. Bu sayede, her bir gemisinin direğinin en tepesinde Kur’an-ı Kerim bulunan, demir almaktan, halat fora etmeye kadar her işini besmele ile gerçekleştiren Türk donanması personeli, kendi mühendisinin ve sanayicisinin ürettiği milli gemiler ve daha önemlisi milli atış kontrol ve silah sistemleriyle kendini daha güvenli hissedecek, çevre denizler başta olmak üzere bütün denizlerde, her türlü tehdide karşı Türkiye Cumhuriyeti devletinin menfaatlerini koruyacaktır.


Türk Deniz Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenliğinin sadece karasularımız içinde sağlanamayacağı bilinciyle başta Karadeniz, Ege ve Akdeniz olmak üzere dünya denizlerinde varlık gösteriyor. Uluslararası faaliyetlere, operasyonlara, tatbikatlara katılıyor. Bu gayretler milli imkanlarla daha iyi seviyelere geliyor. Bu çerçevede, sadece korvet ve firkateyn inşasının yeterli olmayacağı bilinciyle denizaltı, karakol gemisi, lojistik gemileri ve çok maksatlı amfibi hücum gemisi projeleri de sürdürülüyor.
İlk milli çok maksatlı amfibi hücum gemimiz TCG Anadolu’nun inşası sürüyor. Türk donanmasının uçak gemisinden önceki son durağı olarak inşa edilen amfibi hücum gemisinin Ege, Karadeniz ve Akdeniz harekât alanlarında ve gerektiğinde Hint okyanusu ile Atlantik okyanusunda görev yapması planlanıyor.
Çok maksatlı amfibi hücum gemisi TCG Anadolu, bir amfibi tabur ile gerekli muharebe ve destek araçlarını, ana üs desteği olmadan kriz ve harekat bölgelerine taşıyabilecek, havuzunda taşıyacağı çıkarma araçlarıyla çıkarma operasyonlarına katılabilecek ve uygun evsaftaki helikopter ve uçakların gece ve gündüz operasyon yapmasına imkan sağlayacak bir uçuş güvertesine sahip olacak. TCG Anadolu ile Türk Silahlı Kuvvetleri orta ölçekli küresel güç aktarımını gerçekleştirebilecek ve gerektiğinde onu hastane gemisi olarak da kullanılabilecek. Yaklaşık 27 bin ton ağırlığında ve 231 metre boyunda inşa edilmesi planlanan çok maksatlı amfibi hücum gemisi TCG Anadolu, silahlı kuvvetlerimizin envanterinde yer alan en büyük deniz platformu olacak.
Şurası muhakkak ki, kendisine dünyanın ilk on devleti arasına girmeyi bir hedef olarak belirleyen Türkiye Cumhuriyeti devletinin deniz kuvvetlerinin de bu iddiayı destekleyecek unsurlarla teşkil edilmesi gerekir. Yurt dışında, başka devletlerle yapılacak deniz askeri üsleri anlaşmaları da bu hedeflere ulaşmakta Türk Deniz Kuvvetleri’nin hareket serbestisine katkı sağlayacaktır. Arnavutluk Paşa Limanı’ndaki askeri üssümüz bu gayretlerin işaret fişeğidir. Afrika’nın kuzeyinde, doğusunda, batısında ve Hint okyanusunda tesis edilebilecek deniz üsleri, Türk devletinin deniz hak ve menfaatlerinin korunmasına ve ülke güvenliğinin ileriden tesis edilmesine katkı sağlayacaktır.

15 Temmuz 2018 Pazar

7 yeni Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı Çok Önemli Değişiklikler var

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

7 yeni Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı. YAŞ'ın yapısı yeniden şekillendirildi. Devlet denetleme kurulu, MGK Genel Sekreterliği, Adli Tıp ile ilgili önemli değişiklikler yapıldı. Kararnameyle, Hazine ve Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı YAŞ üyesi oldu.

KARARNAMENİN TÜM METNİNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ 
Resmi Gazete'de 7 Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlandı. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle Yüksek Askeri Şura'nın (YAŞ) yapısı yeniden düzenlendi.

Resmi Gazete'de yayımlanan kararnameye göre, YAŞ üyeleri Cumhurbaşkanı yardımcıları, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Milli Eğitim Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanlarından oluştu.
Cumhurbaşkanı gerekli gördüğü hallerde Yüksek Askeri Şura toplantılarına katılıp başkanlık edecek. Cumhurbaşkanının katılmadığında durumlarda toplantıya görevlendireceği yardımcısı başkanlık yapacak.
YAŞ'ın görevleri, "Genelkurmay Başkanlığınca hazırlanan askeri stratejik ana fikrin (konseptin) tespiti ve gerektiğinde yeniden gözden geçirilmesi hususları ve Silahlı Kuvvetlerin ana program ve hedefleri ile ilgili konularda görüş bildirmek, Silahlı Kuvvetlerle ilgili olup önemli görülen mevzuat taslaklarını inceleyip görüş bildirmek, Cumhurbaşkanının lüzum gördüğü hallerde Silahlı Kuvvetlerle ilgili diğer konular hakkında görüş bildirmek ve mevzuatla verilen görevleri yapmak" olarak belirlendi.
YAŞ, Cumhurbaşkanının başkan olarak belirleyeceği Cumhurbaşkanı Yardımcısının çağrısı ile yılda en az bir kez toplanacak. Cumhurbaşkanı gerektiğinde Şura'yı toplayabilecek.

KARARLAR, SALT ÇOĞUNLUKLA ALINACAK

Şura, bütün üyelerin katılması ile toplanacak. Ancak özürü olanlar "toplantıya katılamayacaklarını" toplantı gününden önce Şura sekreteryasına bildirecek.
Kararlar, toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu ile alınacak. Oylarda eşitlik olması halinde Başkanın katıldığı tarafın oyları geçerli sayılacak. Oylama işlemi aksine bir karar alınmadıkça açık olarak yapılacak.
Toplantıya katılamayan üyeler, gündemdeki konular hakkında görüşlerini yazılı olarak bildirebilecek. YAŞ kararları, Cumhurbaşkanının onayı ile tekemmül edecek.

TOPLANTILAR GİZLİ YAPILACAK

Şura'nın sekretarya hizmetlerini, Cumhurbaşkanınca belirlenecek merci yürütecek.
YAŞ üyeleri, kendileri, kendilerinden kıdemli veya eşiti olan general ve amirallerin yükselme veya emeklilikleri ile ilgili konularda toplantılara katılamayacak.
Gizli olarak yapılacak YAŞ toplantılarında görüşmelerin ve alınan kararların açıklanması veya yayımlanması yasak olacak. Açıklanmasına Şura'nın kararıyla müsaade edilen konular, Milli Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanacak.

GİZLİLİĞİN KALDIRILMASI YÖNETMELİKTE GÖSTERİLECEK

Şura'da görüşülen mevzuat taslakları ile alınan kararların gizliliğinin ne şekilde ve ne zaman kaldırılacağı yönetmelikte gösterilecek.
Yüksek Askeri Şura'nın yönetimi ve çalışma usulleri ile sekretarya hizmetlerine ilişkin iş ve işlemler, Cumhurbaşkanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirlenecek.
Yayımı itibarıyla yürürlüğe giren kararnamenin hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütecek.

YÖK ÜYELİĞİNE VE ALTI ÜNİVERSİTEYE ATAMA

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeliğine ve altı üniversiteye atamalar yapılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı kararları, Resmi Gazete'de yer aldı.
Buna göre, YÖK üyeliğine ASELSAN Genel Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Çelik getirildi.
Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Fatma Seniha Nükhet Hotar, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Akın Levent, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Nuri Aydın, Marmara Üniversitesi Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Erol Özvar, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Hüseyin Çiçek, Sakarya Üniversitesi Rektörlüğü'ne Prof. Dr. Fatih Savaşan atandı.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NA BAĞLI AFAD KURULDU



Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle İçişleri Bakanlığı'na bağlı Afet ve Acil Durum (AFAD) Yönetimi Başkanlığı kuruldu.
"Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında 4 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" Resmi Gazete'de yayımlandı.
Buna göre, İçişleri Bakanlığı'na bağlı AFAD Yönetimi Başkanlığı kuruldu.
Kararnamede, merkez ve taşra teşkilatlarından oluşan Başkanlık hizmet birimlerine yer verildi.
Başkanlık, afet ve acil durumlarla sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanması hususlarını yürütecek.
Başkanlık bünyesindeki Afet ve Acil Durum Danışma Kurulu, başkan veya başkan yardımcısı başkanlığında, Dışişleri ve İçişleri Bakanlıkları ile Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Türkiye Kızılay Derneğinden daire başkanı düzeyinde birer temsilci ve alanla ilgili çalışmaları bulunan ve Yükseköğretim Kurulu tarafından bildirilecek en az on üniversite öğretim üyesi arasından Başkanın belirleyeceği üç üyeden oluşacak.
Kurul, yılda en az iki kez toplanacak. Ayrıca başkanın çağrısı üzerine olağanüstü de toplanabilecek. Kurulun görevleri arasında afet ve acil durumlardan korunmak, afet ve acil durum risklerini azaltmak, afet ve acil durum sonrası yapılacak faaliyetler hakkında öneriler sunmak, politikaları ve öncelikleri belirlemek bulunuyor.
İllerde de valilere bağlı il afet ve acil durum müdürlükleri kuruldu.

GENELKURMAY MİLLİ SAVUNMA BAKANI'NA BAĞLANDI

Genelkurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Milli Savunma Bakanına bağlandı.
"Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi", Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kararnameyle 10 Temmuz'da yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin "Kuvvet komutanlıklarının bağlılığı" başlıklı 338'inci maddesi, "Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları" başlığıyla yeniden düzenlendi.
Buna göre, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının görev ve sorumluluklarında birtakım düzenlemeler yapıldı.
Kuvvet komutanlıklarının Milli Savunma Bakanına bağlılığını düzenleyen maddede değişikliğe gidilerek maddeye Genelkurmay Başkanlığı da eklendi.
Buna göre, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanına bağlandı. Söz konusu düzenleme sonrası ilgili madde, "Genelkurmay Başkanlığı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Milli Savunma Bakanına bağlıdır. Cumhurbaşkanı gerekli gördüğünde genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanları ve bağlılarından doğrudan bilgi alabilir, bunlara doğrudan emir verebilir. Verilen emir herhangi bir makamdan onay alınmaksızın derhal yerine getirilir" olarak düzenlendi.
Bu kapsamda, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları Milli Savunma Bakanına ayrı ayrı bağlı ve sorumlu olacak. Genelkurmay Başkanlığı ile kuvvet komutanlıklarının teşkilatı Milli Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşunda gösterilecek.

GENELKURMAY BAŞKANININ GÖREVLERİ

Cumhurbaşkanı namına silahlı kuvvetlerin komutanı olan genelkurmay başkanı savaşta başkomutanlık görevlerini cumhurbaşkanı namına yerine getirecek. Genelkurmay başkanı, silahlı kuvvetlerin savaşa hazırlanmasında personel, istihbarat, harekat, teşkilat ve eğitim hizmetlerine ait ilke ve öncelikler ile ana programları hazırlayarak Milli Savunma Bakanının onayına sunacak; bunlardan istihbarat, harekat, teşkilat ve eğitim hizmetlerinin Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Komutanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığına bağlı kuruluşlar vasıtasıyla uygulanmasını sağlayacak. Personel hizmetleri ise özel kanunlarına ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesine göre yürütülecek.
Genelkurmay başkanı, lojistik ve tedarik hizmetleri için tespit etmiş olduğu ilke, öncelik ve ana programlar ile askeri okullardaki eğitim ve öğretim hizmetlerine ilişkin önerilerini, bu hizmetleri yürütecek olan Milli Savunma Bakanlığına bildirecek. Uluslararası yapılacak anlaşma ve antlaşmaların askeri yönlerinin tayininde ve uygulama esaslarının tespitinde Genelkurmay başkanının mütalaası alınacak. Genelkurmay başkanı gerektiğinde bu toplantılara katılabilecek veya temsilci gönderebilecek.
Genelkurmay başkanı şahsen veya yetkili kılacağı kişi ve kuruluşlarla, görev ve yetkilerine ait konularda ilgili bakanlıklar, daireler ve kurumlarla doğrudan yazışma yapabilecek, temaslarda bulunabilecek.
Milli Savunma Bakanlığının görevlerini yürütmesine ilişkin maddede yapılan değişiklikle de kuvvet komutanlıklarının yanına Genelkurmay Başkanlığı ifadesi eklendi. Madde, "Milli Savunma Bakanı görevlerini, Genelkurmay Başkanlığı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları ile Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı ile bağlı, ilgili ve ilişkili kurum ve kuruluşları vasıtasıyla yerine getirir" olarak düzenlendi.
Kararnameyle, Milli Savunma Bakanlığı bünyesindeki Harita Genel Müdürlüğünün kuruluş, teşkilat, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esaslara ilişkin de düzenleme yapıldı. Savunma, güvenlik, istihbarat ve kalkınma maksatlı çalışan kurum ve kuruluşların temel coğrafi veri ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Harita Genel Müdürlüğüne bağlı olarak Coğrafi Veri Merkezi kuruldu.

TİKA VE YTB, KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI'NA BAĞLANDI



TİKA ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlandı.

MGK'NIN YAPISI YENİDEN DÜZENLENDİ

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle, Cumhurbaşkanına bağlı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği'nin yapısı yeniden düzenlendi.
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin Teşkilat ve Görevleri Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Buna göre, Cumhurbaşkanına bağlı Genel Sekreterliğin teşkilat, görev, yetki, çalışma usul ve esasları yeniden düzenlendi.
İki ayda bir toplanacak MGK'nın üyeleri, gerektiğinde doğrudan Cumhurbaşkanının çağrısıyla da bir araya gelebilecek.
Kurul toplantıları Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılırken, Kurula Cumhurbaşkanının katılmadığı zamanlarda Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlık edecek.
Kurul toplantılarına üyeler dışında, gündemin özelliğine göre ilgili bakan ve kişiler de çağrılarak bilgi ve görüş alınabilecek.
MGK kararları çoğunlukla alınacak, eşitlik halinde Kurul Başkanının bulunduğu taraf çoğunluğu sağlamış sayılacak. Kurul kararları, Genel Sekreterlik tarafından Cumhurbaşkanlığına gönderilecek.
Kurulun gündemi Cumhurbaşkanı tarafından düzenlenecek. Cumhurbaşkanı yardımcıları, kurul üyesi bakanlar ile diğer bakanlar ve Genelkurmay Başkanının gündeme girmesini istedikleri konular, Genel Sekreter vasıtasıyla Cumhurbaşkanına iletilecek.

MGK GENEL SEKRETERLİĞİ'NİN GÖREVLERİ

MGK Genel Sekreterliği görevleri kapsamında, Cumhurbaşkanı Yardımcıları, kurul üyesi bakanlar ile diğer bakanlar ve Genelkurmay Başkanının, gündeme girmesini istedikleri konular Cumhurbaşkanına sunulacak. MGK Genel Sekreterliği'nin görevleri şöyle belirlendi:
"Cumhurbaşkanınca düzenlenen gündemi Kurul üyelerine dağıtmak. Kurul toplantıları için toplantı yerinin hazırlanmasını sağlamak, toplantı tutanaklarını Cumhurbaşkanının belirleyeceği usule göre tutmak. Toplantı sonucunda alınacak karar ve basın bildirisi taslağını hazırlayarak Kurula sunmak ve Kurul tarafından onaylanmasının ardından Kurul kararlarını imzalatarak bir nüshasını Cumhurbaşkanına sunmak. Kurul kararlarının bir nüshası ile görüşme tutanaklarını Genel Sekreterlik arşivinde muhafaza etmek, basın bildirisini basın ve yayın kuruluşlarına dağıtmak.
Kurulun her türlü yazı işlerini yürütmek. Kurul tarafından verilen görevleri yerine getirmek, bu çerçevede söz konusu görevlere ilişkin araştırma ve değerlendirme yapmak ve yaptırmak. Bu araştırma ve değerlendirme sonuçlarını Kurul üyelerine ulaştırmak ve bu konuları kapsayan bir dokümantasyon merkezi oluşturmak. Milli güvenliğin sağlanması ve milli hedeflere ulaşılması amacıyla Kurulun belirlediği görüşler dahilinde iç, dış ve savunma hareket tarzlarına ait esasları kapsayan Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'nin hazırlanmasına ilişkin çalışmaları yürütmek. Diğer mevzuatla Genel Sekreterliğe verilen görevleri yerine getirmek. Cumhurbaşkanı tarafından verilen diğer görevleri yapmak."

AVRUPA BİRLİĞİ (AB) BAŞKANLIĞI, DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN BAĞLI KURULUŞU OLDU

Resmi Gazete'de yayımlanan "Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi"ne göre AB Başkanlığı'nın görevi, "5 Mayıs 1969 tarihli 1173 sayılı Milletlerarası Münasebetlerin Yürütülmesi ve Koordinasyonu Hakkında Kanun hükümleri saklı kalmak kaydıyla Türkiye'nin AB üyeliğine hazırlanmasına yönelik yapılacak çalışmaların yönlendirilmesi, izlenmesi ve koordinasyonu ile üyelik sonrası çalışmaların koordinasyonunu yürütmek" olarak tanımlandı.
Kararnamede, merkez ve yurt dışı teşkilattan oluşan AB Başkanlığının, Dışişleri Bakanlığı'nın bağlı kuruluşu olduğu belirtildi.
Buna göre, başkanlığın üst amiri AB Başkanı olacak. "AB Başkanlık görevi" de bakan tarafından görevlendirilen bakan yardımcısınca yürütülecek ve başkan, AB'den sağlanan katılım öncesi mali yardımlara ilişkin "Ulusal Yardım Koordinatörü" de olacak.
Kararnamede, AB Başkanlığı'nın hizmet birimleri ise şöyle sıralandı:
"AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğü, Mali İşbirliği ve Proje Uygulama Genel Müdürlüğü, Yönetim Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği."

AB EĞİTİM VE GENÇLİK PROGRAMLARI MERKEZİ BAŞKANLIĞI

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle ayrıca, AB Başkanlığı ile ilgili AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı da kuruldu.
Kararnamede, söz konusu başkanlığın görev ve yetkileri, AB'nin eğitim ve gençlik programlarını Türkiye'de duyurmak, bu programlara katılım çalışmalarını yürütmek, koordine etmek, izlemek ve Avrupa Komisyonu'na rapor halinde sunmak, bu programlar hakkında Avrupa Komisyonu ile gerekli görüşmeleri yapmak ve uygulama sözleşmelerini imzalamak olarak yer aldı.
Başkanlığın, başkan, genel koordinatörler, program koordinatörleri, destek hizmetleri koordinatörleri ile yeterli sayıda uzman, uzman yardımcısı, mütercim, rehber, denetçi, danışman ve destek hizmetleri personelinden oluştuğu belirtildi.

TAEK'İN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI BELİRLENDİ



Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun (TAEK) görev, yetki ve sorumlulukları belirlendi.
Konuya ilişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.
Buna göre, nükleer enerji, iyonlaştırıcı radyasyon ve hızlandırıcı teknolojilerinin barışçıl amaçlarla ülke yararına kullanılması için teknik çalışmaları yapmak, yaptırmak ve koordine etmek üzere çalışan TAEK, bu kapsamda izlenecek ulusal politika ve strateji önerilerini hazırlayarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanına sunacak.
TAEK, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ile özel sektörün nükleer enerji, radyasyon ve hızlandırıcı teknolojileriyle ilgili bakanlığın uygun gördüğü öncelikli alanlarda; ekipman, malzeme ve yazılım dahil olmak üzere araştırma, geliştirme, teknoloji edinme, yenilik, tasarım, üretim, test ve yerlileştirme faaliyetlerine katılım sağlayacak teşvik ve destek sistemleri oluşturacak.
Ayrıca, görev alanıyla ilgili insan kaynağı oluşturmak amacıyla burs vermekle yükümlü olan TAEK'in yürütme kurulu Cumhurbaşkanınca atanacak başkan ve dört üyeden oluşacak.
Kurum başkanına çalışmalarında yardımcı olmak üzere üç başkan yardımcısı atanacak ve başkan yokluğunda başkan yardımcılarından birini yerine vekil olarak bırakacak.
TAEK, Teknoloji Geliştirme Dairesi Başkanlığı, Radyoaktif Atık Yönetimi Dairesi Başkanlığı, Radyasyon ve Hızlandırıcı Teknolojileri Dairesi Başkanlığı, Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı, Eğitim ve Yayın Dairesi Başkanlığı, Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı, Personel ve Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Denetim Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği olmak üzere dokuz hizmet biriminden oluşacak.
TAEK tarafından her yıl sonunda çalışma raporu hazırlanarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanına sunulacak.

SAVUNMA SANAYİİ BAŞKANLIĞI'NIN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI BELİRLENDİ

Kararname ile Savunma Sanayii Başkanlığı'nın kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları belirlendi. Kararnameyle Cumhurbaşkanına bağlı ve tüzel kişiliği haiz kurulan Savunma Sanayii Başkanlığı, başkan, başkan yardımcıları ve hizmet birimlerinden oluşacak. Yurt dışı ve taşra teşkilatı kurmaya yetkili olacak. Başkanlığın en üst amiri olan başkan, kararnamede belirtilen hizmetlerin yürütülmesinden Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacak.
Savunma Sanayii İcra Komitesi cumhurbaşkanının başkanlığında, Cumhurbaşkanının görevlendireceği Cumhurbaşkanı Yardımcısı, İçişleri ve Milli Savunma bakanları, Genelkurmay Başkanı ve Savunma Sanayii Başkanından oluşacak. Cumhurbaşbanının katılmadığı toplantılarda, Cumhurbaşkanı Yardımcısı vekaleten Komiteye başkanlık edecek.
Komite Cumhurbaşkanının daveti üzerine toplanacak. Komitenin sekreterya hizmetlerini Başkanlık yürütecek. Komite toplantılarının gündemi Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek.

KARARNAMENİN TÜM METNİNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ


4 Mart 2018 Pazar

Afrin operasyonunun stratejik boyutları


Tamer Ashraf
TSK Afrin'de “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı.
Afrin Harekâtı’nın üzerinden bir aydan fazla süre geçti. Peki bugüne kadar olanları toplayıp, bugün olanlarla birlikte değerlendirirsek Afrin’de ne oldu, ne olacak? Bu soruya cevap vermeden önce operasyonla alakalı birkaç karışıklığı düzeltmek gerekiyor. Askerî terminolojideki bir karışıklık, gereksiz ölüme sebep olabilir. Yani bir işletmedeki karışıklık malî bir sonuç doğururken, askerî alanda ise “tabutla eve geri dönen insan” doğurur. Bu yüzden birbirine karışan kavramları ayırmak önemlidir. Öncelikle net olarak ifade edilmeli. Afrin’de savaş yok! Çatışma var. Çünkü uluslararası terminolojide savaşın tarafları devletlerdir (Bunun tek istisnası “iç savaş” tanımıdır). Şartlar savaştan daha ağır olsa bile, bir devletin herhangi bir terör örgütüne yaptığı müdahaleye “operasyon” veya “harekât” denir. Yani bir devlet, bir terör örgütü ile savaşmaz! Ona müdahale eder, operasyon veya harekât düzenler. “Savaş” kavramı kullanıldığı andan itibaren ise karşı taraf “devlet” olarak tanımlanmış olur.
Bir diğer karışıklık ise coğrafî terim karışıklığıdır. Vilayet, şehir ve şehir merkezleri birbirlerinden tamamen farklı kavramlar. Coğrafya uzmanı Prof. Dr. Metin Tuncel’in ifadesiyle “Şehir, tarlaların bitip evlerin başladığı yerde başlar, evlerin bitip tarlaların bittiği yerde de sona erer.” Yani TSK şu anda Afrin’de değil, Afrin kırsalında. Vilayet kavramı ise kırsalı ve şehri (veya kasabayı) de içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla şehir ile vilayet farklı kavramlar (Örneğin Adapazarı şehrinin Sakarya vilayetinde ve Sakarya Vilayeti’nin merkezi olması gibi). Şehir merkezi ise insanların şehrin içinde buluşma noktası olarak tayin ettiği en eski meydan veya eserdir. Haber kanallarında spikerler yanlışlıkla şehre “şehir merkezi” diyorlar. Bu yüzden Afrin’i anlamaya çalışırken kavramları bu şekilde ele alacağız. Şu anda birliklerimiz Afrin’in kırsalındadır. Afrin şehrine birkaç km mesafededir. Şimdi burada konunun daha iyi anlaşılması ve TSK’nın ne yaptığını daha iyi anlamak için şu soruyu soralım:
Eğer hedef Afrin şehriyse, neden kırsalda bu kadar zaman kaybettik?
Bu sorunun cevabı, TSK’nın ne kadar planlı ve sağlıklı bir “taktik resim” çizdiğini ortaya koyuyor. Askerî terminolojinin en önemli kavramlarından olan “taktik resim”i ne kadar iyi çizerseniz, ileride karşılaşmanız muhtemel sonuçları o kadar iyi tahmin etmişsiniz demektir. Çünkü Murphy Kanunları’nda da geçtiği üzere “Eğer savaşta bir şeyin başınıza gelme ihtimali varsa o şey kesinlikle başınıza gelecektir!” Peki TSK’nın başına ne gelebilir veya daha askerî-stratejik bir ifadeyle, TSK nasıl bir taktik resim çizdi?
Öncelikle “cep taktiği” dediğimiz bir harekât konsepti belirledi. Dairevî bir şekilde farklı noktalardan köprübaşı açarak kurtarılmış bölgeler tesis etti ve bu noktaları birleştirmeye başladı. Bu "cep"lerin arasında kalan düşman unsurlar ise birleşen “cep”ler sebebiyle “iki ateş arasında” kaldılar. Burada birleştirilen ceplerin amacı “alan hakimiyeti”dir. Yani TSK alan hâkimiyetini öncelikleri arasına aldı. Peki bu şart mıydı? Senaryoyu tersten kurgulayalım. Zırhlı birlikler ve piyade kuvvetleri direkt olarak Afrin’i kuşatsaydı ne olurdu? Tabii ki bir felaket söz konusu olurdu. Çünkü arkada alan hâkimiyeti sağlanmamış bir alan bırakarak başlanan harekât, düşman unsurlarının yeraltından kazdıkları tünellerle zırhlı birliklerin arkasına çıkarak vahim kayıplar verilmesine sebep olacaktı. Oysa şu anda alan hâkimiyeti tesis edildiği için arkadan yapılacak muhtemel sarkmalar, anında tespit edilebilecek. Dolayısıyla kazılan tüneller, arkadan yapılacak saldırılar için çok zahmetli, ama çok fazla sonuç alınamayan bir süreç anlamına gelecek. Yani TSK bu “taktik resim” ile terör örgütünün TSK’nin geri bölgelerine yapacağı sızmalar için açtığı kilometrelerce uzunluktaki tünelleri boşuna kazdırmış oldu! Çünkü arkada alan hâkimiyeti tamamen tesis edilmiş bir bölge söz konusu.
Bu tünellerin daha çok ZMA ve ZPT gibi zırhlı birlikler için olduğunu ısrarla vurgulanmalı. Çünkü bir harekâtın amacı, maliyetini aşmamalıdır. Birkaç piyadenin arkasına sarkmak için km uzunluğunda tüneller yapmak hem akla yatkın, hem de maliyet-etkin değildir. Bu kadar büyük bir iş yapıyorlarsa, hem karşı tarafa personel, hem de ağır araç zayiatı verilmesi hedeflenir. Yeri gelmişken şu husus da eklenmeli: Geleceğin savaşlarında yeraltı savaşları büyük bir önem kazanacak. Top ve tüfeğin 15. yüzyılda giderek etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı zaman metris (belgelerde geçtiği şekliyle “meteris”) kazıldığı, ilerleyen yüzyıllarda bu metrisler için özel silahlar üretildiği, akabinde metrislerin daha da profesyonel anlamda “irtibat hendekleri”ne dönüştürüldüğü dikkate alındığında, geleceğin savaşlarında artan yüksek teknolojik güç için orduların yeraltını yeniden gözden geçireceği tahmin edilebilir.

Özel harekâtçıların bölgeye sevki

TSK başlangıç olarak Özel Kuvvet sızma harekâtları, yerel dost unsurlar, elektronik istihbarat ve İHA’lardan elde edilen verileri toplayarak anlık istihbarat akışının teyit ettiği hedefleri altı gün boyunca topçu ateşiyle dövdü. Ardından Fırat Kalkanı Harekâtı’ndaki şehit sayısına tekabül eden 72 uçak ile “fil yürüyüşü” (elephant walk) yaptı. Bu da aslında şu anlama gelir: FETÖ yapılanmasının TSK’ya ve bilhassa Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na vurduğu darbe, çoktan telafi edilmeye başlandı bile. Çünkü bu uçak sayısı, filolarımızda bulunan F-4 jetlerimizin toplam iki katına yaklaşık bir sayıdır. Harekâtta özellikle darbe teşebbüsüne karşı direnen ve Ankara 4. Ana Jet Üssü’nün pist başlarını vurarak kalkışmacılara en büyük “hava darbesi”ni vuran Eskişehir 1. Ana Jet Üssü’nün büyük bir insiyatif aldığını ve “Fly By Wire” olmaksızın, yani bilgisayar kontrolü olmadan sadece bilek kabiliyeti ile uçma becerisi olan buradaki F-4 pilotlarının büyük maharetler sergilediğini de ekleyelim (F-16, bilek kabiliyeti gerekmeksizin “Fly By Wire” denilen otomatik bilgisayar uçuş sitemine sahip olduğundan, çok fazla kabiliyet gerektirmeden de uçurulabilir).
Harekâtın ilerleyen süreçlerinde “cep taktiği” denilen metod ile köprübaşları açıldı ve bunlar birleştirilerek harekât çemberinin çapı daraltıldı. Alan hâkimiyeti de sağlanarak kırsal arazide “taktik üstünlük” ele geçirilmiş oldu. Bu da şehirdeki “taktik üstünlük” kavramının terör örgütü aleyhine dönmesi anlamına gelir.
TSK’nın özellikle Bayraktar TB2’nin HD görüntü alan MX-15 (L-3 Wescam) kamerası ile görüntülediği üzere terör örgütüne lojistik destek sağlayan unsurları, kara ateş destek üniteleriyle vurması, alçak irtifa uçuşu yaparak yakın mesafe hedefleri vuran A-10 gibi uçakların eksikliğini kapattı. Bu da şu anlama geliyor: Belirli bir amaç için üretilen silah o anda elde yoksa, başka bir silah, amaca uygun hale getirilerek kullanılır. İşte başarının sırlarından biri de budur. Tabii burada hareketli bir hedefe bu denli isabetli topçu atışı yapılmasının da her yerde rastlanmayan bir durum olduğu belirtilmeli. Durum böyleyken, aynı gün yine Bayraktar TB-2’nin çektiği görüntülerde sivil olduğu belli olan konvoyun vurulmadığı da değerlendirildiği zaman TSK’nın sivil hassasiyetine ne denli önem verdiği de görülmektedir. Diğer taraftan TSK’nın sivil hassasiyetine önem vermesi de, temkinli ilerlemenin bir başka sebebidir. Ayrıca “TSK yavaş ilerliyor” şeklinde eleştirilerde bulunanlara bakarsak, bu kişilerin asıl amaçlarının aslında TSK’nın yavaş ilerlemesi olmadığı, bir ay önceki “TSK Afrin’e girmemeli!” beyanlarından da rahatlıkla anlaşılabilir.
Harekâta katılmaya başlayan korucu birliklerinin millî birlik ve beraberliğe yapılan bir atıf olduğunu da ekleyerek, komando, SAS-SAT, JÖH ve PÖH unsurlarının da harekât bölgesine ilerlemeye başlaması, aslında bize harekâtın gidişatını işaret ediyor: Afrin’de yavaş yavaş sona doğru yaklaşılıyor. Fakat şahsen bu “son”un Mayıs ayını bulacağı kanaatini taşıyorum.
Özel harekâtçıların bölgeye gidiyor olması, operasyonun geniş çaplı saha harekâtından meskûn mahal operasyonuna doğru dönüşmeye başladığını gösterir. Ülkemizde bir hayli tecrübe kazandığımız askerî alanlardan biri olan “özel harekâtçılık” konseptini, “özel kuvvetçilik”, yahut eski tabirle “özel harpçilik” konseptiyle karıştırmamak gerekir. Yani kamuoyunda “Bordo Bereliler” olarak bilinen Özel Kuvvetçiler ile özel harekâtçıların görev tanımları çok farklı. Özel Kuvvetler (Bordo Bereliler) daha çok etki odaklı operasyon tiplerini icra ederken, özel harekâtçılar ise meskûn mahal çatışmasına odaklanır. Özel kuvvetçilikte sızma, psikolojik harekât gibi kavramlar ön plandayken, özel harekâtçılık daha şeffaf bir alandır.
Bölgeye giden özel harekât birliklerinin komutanlarından biri olan bir “general” ile çok yakın bir tarihte yaptığımız görüşmede, personelin moral-motivasyonunu sormuştum. “Hayatında hiç görmediği kadar yüksek” olduğunu söyledi. 15 Temmuz sonrası halkın darbe teşebbüsünü asla TSK’ya mal etmediğini anladığımız bu ifadeler, televizyonda yaprak sarması yaparak Mehmetçiğe götüren ev hanımları, semaverle demlediği çayı askere götüren yaşlı dede olarak da kendini gösterdi. Nitekim TV muhabirlerinin operasyonla ilgili ne düşündükleri hususuna cevap veren bir askerin “Savaş Türk’ün düğünüdür” beyanı da çatışmaya psikolojik olarak ne kadar hazır olduklarını gösteriyor. Bu moral-motivasyonla yola çıkan özel harekât birliklerinin başarılı bir operasyon çıkaracakları rahatlıkla tahmin edilebilir. Nitekim dağ çatışmalarının yanı sıra şehir operasyonlarında da tecrübe kazanan personelin meskûn mahal hususunda daha da nitelikli iş çıkaracakları kesin!

Harp meydanının şeklini değiştirecek yeni silah

Bunlara ilave olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nda kullanılan yüksek teknolojiye eşlik edecek bir silahın daha sahaya inmesi gündemdedir. UKAP (Uzaktan Kumandalı Atış Platformu) adı verilen zırhlı ve paletli kara platformunu 2017 yılında düzenlenen IDEF (Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı) fuarda görmüştük. Harp meydanının şeklini değiştirme hususunda oldukça mahir olacağını düşündüğümüz bu silah harekâtta kullanılırsa, meskûn mahal operasyonlarındaki şehit sayısında çok büyük bir düşüş daha yaşanacağı öngörülebilir. Çünkü terör örgütü Afrin’i metre metre değil, santim santim tuzaklamak için hazırlıyor. ASELSAN’ın ürettiği Sarp UKSS (Uzaktan Komutalı Silah Sistemi) monte edilen UKAP’ın, özel harekât birliklerinin işinin çok kolaylaştıracağı açıktır. Zira tank görünümüne benzer bu platform, hem kamerasıyla keşif-gözetleme kabiliyetine sahip olacak, hem de birincil derecede riskli bölgelerde tabiyenin ön kısmında yer alarak muhtemel kayıpları en aza indirecektir. Sonuç olarak sivillerin içine sığınarak savaşma geleneğini devam ettiren örgütün ateşe atmaya çalıştığı sivillerin kaybı da UKAP sayesinde minimize edilmiş olacak ve örgütün propagandasını bir zaviyede daha zayıflatacaktır.
Diğer taraftan Fırat Kalkanı Harekâtı’nda uçar birliklerde olmayan SWIR teknolojisi, geliştirilmiş İHA ve SİHA, UKAP ve diğer pek çok yeni hava-kara platformu, önceki operasyonlara nazaran terör örgütünün başını çok daha fazla ağrıtacaktır.
Fakat her şeyden önemlisi şudur: Muş’ta Afrin’e gönderilecek PÖH birliklerinin seçimi için gönüllülük şartı aranınca bütün özel harekâtçılar gönüllü oldu. Bu da aşırı katılım anlamına geldiğinden kura çekildi. “Bir millet savaş ile ne zaman yıldırılamaz?” sorusunun cevabı da bu olayda gizli. Bu arada Polis Özel Harekât birlikleri, 1982’de kurulduğu andan itibaren askerî bir teşkilatlanmadır ve her ne kadar EGM bünyesinde yer alsa da bu birliklerin “asker” olduklarını kabul edilmeli. Nitekim 2000’li yıllara doğru PÖH birliklerinde görülen konsantrasyon kaybının tamamen bertaraf edildiği ve bu birliklerin psikolojik anlamda hazır oldukları da apaçık bir gerçekliktir.
Bütün bunları toplayacak olursak, TSK’nın (JGK ve EGM, GKK ve ÖZO bünyesindeki personelle birlikte) gerek insanî, gerek psikolojik, gerek hukukî, gerek diplomatik ve gerek siber anlamda Afrin’e yapılacak olan meskûn mahal operasyonları için tamamıyla hazır olduğu sonucuna ulaşılabilir.
[A. Sefa Özkaya harp tarihi-askerî strateji ve İstanbul uzmanıdır]

15 Eylül 2020 Salı

Macron’un 'Akdeniz’de Fransız Hikâyesi' yazma hevesi boşa çıkacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Son dönemde, uluslararası hukuku ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak birçok bölgesel krize gerginliği daha da artıracak şekilde müdahil olan Macron Fransası, izlediği revizyonist dış politika ile Avrupa Birliği (AB) içinde liderlik rolüne soyunurken, bu amaçla attığı adımlar NATO’nun temellerini tahrip ediyor.

Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz konularında Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar izleyen Macron, bu amaçla arkasına almak istediği NATO ve Avrupa Birliği gibi kurumların ittifak ilişkilerine dayanan temellerini de tahrip ediyor.

Yeni koronavirüs salgını sırasında sağlık krizini yönetmekte yetersiz kalması sebebiyle ülke içinde ciddi eleştirilere maruz kalan, son belediye seçimlerinde yenilgi ile cezalandırılan Macron, Sarı Yelekliler adı altında iki yıldır devam eden protesto hareketlerinin de gösterdiği şekilde, geniş toplum kesimleri tarafından şiddetle itiraz edilen bir lider profili çiziyor. Doğu Akdeniz’de açıkça Türkiye karşıtı bir Avrupa politikası sergilemeye devam eden Macron, tartışmalı savunma ve dış politika çıkışları ile “tehdit altındaki bir Avrupa”nın yeni lideri olma iddiasını öne sürüyor. Avrupa Perspektif ve Güvenlik Enstitüsü (IPSE) Başkanı Emmanuel Dupuy’a göre, Macron, Akdeniz’de yeni bir Avrupa anlatısı oluşturmanın peşinde ve Beyrut patlaması sonrasındaki Lübnan ziyareti de, bir dönüm noktası olarak, Avrupa için Akdeniz gündeminde yeni bir “Fransız Hikâyesi” yazma girişimi olarak tanımlanıyor.

Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.

Peki, NATO İttifakı içinde, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü nükleer güce sahip olan ve AB’nin Almanya’nın ardından ikinci büyük ekonomik potansiyeline sahip ülkesi olan Fransa, Avrupa savunmasında “Amiral Gemisi” rolü üstlenebilir mi?

Fransa ekonomisinde pandemi tahribatı

Fransa’da ekonomi 2020 yılının ilk çeyreğinde yüzde 5,3 daraldı. Salgın gerekçesiyle işten atmalar hızlandı. Özellikle havacılık ve otomobil sektöründe devletlerin yaptığı milyarlarca avroluk yardıma rağmen on binlerce işçinin işten atılacağı şimdiden ilan edildi. Airbus, koronavirüs salgınının etkileri nedeniyle 2021 yılının yaz dönemine kadar yaklaşık 15 bin, şirketin Fransa’daki operasyonlarında ise 5 bin çalışanın işine son verileceğini açıkladı. Air France-KLM de büyük bir işten çıkarma operasyonuna hazırlanıyor. Şirket 2022 sonuna kadar 7 bin 500 çalışanının işine son vereceği bildirdi. Yan sanayide ilan edilen işten atmalar ise Air France ve Airbus’ın katbekat üzerinde.

Askeri güç parametreleri açısından analiz edildiğinde, NATO müttefik ordularının 2019 kuvvet potansiyeline bakıldığında, ABD’nin 686,1 milyar dolar savunma bütçesi ve 1 milyon 281 bin 900 aktif personeline mukabil, Paris’in savunma bütçesi 50,1 milyar dolar ve aktif askeri personeli 203 bin 750 kişi. Buna mukabil Fransa Cumhurbaşkanı Macron, NATO’nun işlevini ve önemini sorgulayan ve İttifak üyeleri tarafından tepkiyle karşılanan açıklamalara imza attı. ABD’nin salgınla mücadelesini ve başkanlık seçimlerini yanlış okuyan Macron’un, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasına ABD Başkanı Trump “Çok saygısızca” karşılığını verdi. Macron’un, “ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerekiyor” mesajını “Çok aşağılayıcı” olarak nitelendiren Trump, “Ama Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında Almanya vardı. Peki, bu Fransa açısından nasıl gelişmişti? ABD ordusu gelip yetişmeden önce Paris’te Almanca öğrenmeye başlıyorlardı,” değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron, bak Türkiye’den sesleniyorum, NATO’da da söyleyeceğim, önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir” açıklaması ile tepkisini dile getirdi. Macron, aslında, Kremlin’in söylemlerine eleştirel yaklaşım perdesi altında NATO’nun zayıflatılmasında öncü rol oynuyor. Bu çerçevede Fransa’nın Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesinin arkasında farklı hesaplar bulunduğu, ancak en önemlisinin Fransa’nın NATO’yu by-pass edip, Avrupa ordusunu aktive etme hayali bulunduğu söylenebilir. Yani ilk adımları atılmış ama yeterli bir ilerleme sağlayamamış PESCO’nun, yani NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusunun kurulması Fransa tarafından istenmekte.

Fransa’nın Libya’da askeri güç kullanmasının perde arkası

Fransa 2. Dünya Savaşı’nda altı günde Alman ordusuna teslim olmuştu. Savaşın devamında Cezayir’deki Mers-el Kebir limanındaki Fransız donanmasının Alman ve İtalyanların kontrolüne geçmemesi için İngiliz donanmasının 3 Temmuz 1940 günü saat 16:55’te icra ettiği “Katapult Operasyonu” ile imha edilmesi unutulmuş değil. Normandiya’da Müttefikler tarafından esaretten kurtulan Fransa’nın NATO İttifakı’nın askeri kanadından çekilmesi, 1956 Süveyş Harekâtı sonrasında ABD tarafından Akdeniz’de izole edilmesi, ancak 1991 Körfez Savaşı’na dönmesi ile son bulmuştu. Arap Baharı Fransa’ya, Kaddafi’ye karşı bir hamle için çok elverişli bir mazeret sundu.

Afrika’nın kuzeyinde yer alan ve diğer Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi ülke Cezayir ile batıda bir sınır paylaşan Libya, 11 milyon 760 bin kilometrekare ile yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 16. ülkesi. Afrika’da keşfedilmiş en fazla gaz rezervine sahip ve OPEC üyesi olan Libya’da, dünya petrol rezervlerinin yüzde 4,1’ine tekabül eden petrolün kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşmaya gitti.

François Hollande döneminde, 2015’te Paris’te meydana gelen terör eylemlerinin de etkisiyle Libya dosyası yeniden açıldı. Paris için Libya’da istikrarsızlık iki açıdan tehdit oluşturmaktaydı: Akdeniz üzerinden Avrupa’ya göç ve Fransa’nın stratejik çıkarlara sahip olduğu Sahel havzasının (Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan) güvenliği. Fransa o dönemde Libya’da kendisine muhatap aramaya başladı. Sarkozy hükümetinin NATO ve BM’nin nihai kuvvet kullanma kararı olmaksızın 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin devrilmesine yönelik askerî harekâtı erken başlatması, ABD tarafından hoş karşılanmadı. Buna mukabil Aralık 2007’de, Sarkozy tarafından Paris’te kırmızı halı ve bedevi çadırlarıyla ağırlanarak, nükleer işbirliği anlaşması imzalanan Kaddafi’ye karşı, askeri kuvvet kullanılması şaşırtıcı da olmadı. Nitekim Libya devrik liderinin İstihbarat Başkanı Abdullah es-Senusi, Sarkozy’nin seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den 8 milyon dolar aldığını açıkladı. Sarkozy’nin diplomatik süreci kesintiye uğratarak başlattığı askeri operasyon, barış yerine parçalanmış, bölünmüş bir Libya’yı ve ülkeden Avrupa’ya büyük göçü tetikleyen Suriye benzeri insani bir felakete neden oldu. Fransa bu tutumu ile Akdeniz ve Orta Doğu’da ABD ve NATO’nun güç boşluğundan istifade ile yeni bir nüfuz alanı teşkil etmeyi amaç edinen tehlikeli bir stratejik yol haritası takip etmekte.

Fransa, Ukrayna krizi nedeniyle, Rusya için inşa ettiği Mistral tipi helikopter gemilerini teslim etmedi. Plana göre “Vladivostok” ve “Sivastopol” isimli gemiler, NATO ve ABD’nin karşı çıkması nedeniyle satışları iptal edilerek, Mısır’a satıldılar. Fransa, anlaşmanın yerine getirilmemesi nedeniyle Rusya’ya 1,2 milyar dolar tazminat ödemek zorunda kaldı. Rus Baltık ve Karadeniz filolarına katılacak bu gemiler için işbirliği yapan Fransa, diğer yandan Türkiye’nin S-400 hava savunma füzeleri almasına da karşı çıktı. Bu tespitimiz, gerçekte NATO’yu zayıflatan aktörün, Paris yönetimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Macron 2017’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra Libya’yı Fransız diplomasisinin öncelikli dosyalarından biri haline getirdi. Evet, Macron, Avrupa’nın yeni lideri olarak kendisini ön plana çıkarmaya çalışmakta. Bu noktada, Libya, Lübnan, Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki olayları fırsata çevirmek için çabalarını artırmakta. Fransa yönetiminin, AB içindeki tek nükleer askeri operasyonel güce sahip olma konumunu ve Afrika-Orta Doğu-Akdeniz’de deniz aşırı askeri gücünü sahaya yansıtmayı hedeflediği görülüyor. AB içindeki ve küresel denklemdeki yeni konumunu tasarlamaya çalışan Fransa’nın, Brexit sonrası baş başa kaldığı Berlin ile rekabetinde, üstünlüğünü Akdeniz ve BM Güvenlik Konseyi Üyeliği avantajlarını, silah sektörü ve askeri güç eksenleri üzerinden şekillendirmeyi amaçladığı gözlemleniyor.

Fransa silah pazarını genişletme çabalarını, kademeli olarak, Mısır gibi bölgesel aktörlerin yanında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi bölge dışı müttefikler ile üst perdeye taşımakta. Nitekim Libya’da meşru hükümete karşı silahlı mücadele veren darbeci General Halife Hafter’e destek olan BAE ve 2013’te Mısır’da darbe ile yönetimi ele geçiren General Sisi liderliğindeki Mısır, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı olan Fransa’nın bu alandaki en büyük müşterilerinden.

Macron, Doğu Akdeniz’de AB’nin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarına EASTMED projesi ile Türkiye’yi devre dışı bırakarak hükmetmeyi, Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarını Fransız enerji şirketleri ile kontrol altına almayı, bu çerçevede Sirte Körfezi ve Libya limanlarını denetleyerek Afrika kıtasında azalmakta olan nüfuzunu korumayı amaçlıyor. Bu maksatla darbeci Hafter ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere YPG/PKK gibi illegal aktörlerle işbirliğinden çekinmediği ve zor durumda kaldıkça AB’yi de oyuna dahil etmeye çalıştığı görülüyor. Nitekim Trablus merkezli meşru yönetime bağlı güçlerin Hafter’e karşı başlattığı operasyon sonucu Hafter’den geri alınan Giryan kentinde Fransız ordusuna ait Javelin anti-tank füzelerinin ele geçirilmesiyle, Libya’da Paris’e bir kez daha suçüstü yapıldı. Fransız Savunma Bakanlığı füzelerin kendilerine ait olduğunu, “terörle mücadele operasyonları yürütmek üzere görevlendirilen bir Fransız askeri biriminin kendini koruması” bahanesini öne sürerek kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak çok daha tehlikeli bir yaklaşım ile Yunanistan ve AB üyesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimini (GKRY) silahlandıran Macron, bölgede gerginliği sürekli tırmandırıyor. Macron, bütün bu yaklaşımlarında, Türkiye’yi saldırgan taraf olarak suçlamak suretiyle bir çeşit algı operasyonu da yürütüyor. Bu çerçevede, ülke içinde popülaritesi giderek düşen, ikinci kez seçilmesine ihtimal verilmeyen Macron’un Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumuyla Avrupa’da öne çıkan bir lider olmaya çalıştığı ve bundan sağlamayı umduğu siyasi avantajı imajını güçlendirmek için kullandığı ifade edilebilir. Ancak Fransa’nın Macron’un siyasi imajı ve hesaplarını aşan planları bulunduğu da dikkate alınmalı.

Türkiye-Fransa ilişkilerinde Akdeniz’e sıçrayan güç rekabeti

Fransa, NATO’nun askeri kanadına dönüşünden beri, Türkiye’nin jeopolitik düzlemde Balkanlar, Orta Doğu ve Karadeniz-Akdeniz bölgesi ile Kafkasya’da güçlenen etkisini pasifize etmeye çalışıyor. 2008 Rusya-Gürcistan savaşında o dönem başbakan olan Erdoğan’ın inisiyatif alarak, diyalog yoluyla çözüm girişimi çerçevesinde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’yi gölgede bırakarak Moskova’da, Rusya devlet başkanı ve başbakanı ile arabuluculuk misyonu icra etmesini ve Gürcistan ziyareti sonrasında Tiflis’e acil ekonomik ve insani yardım başlatmasını Paris kendisine meydan okuma olarak okumuştu. 2010 NATO Lizbon zirvesinde Türkiye, Sarkozy’nin, “Tehdit İran’dır. Füze rampası İran için kurulacak, biz kediye kedi deriz” açıklaması ile füze kalkanı projesinde İran’ın doğrudan hedef gösterilmesi teklifine ve GKRY’nin NATO’nun güvenlik ve askeri kabiliyetlerinden faydalanmasına karşı çıkmıştı. Böylece, Fransa’nın “füze saldırıları İran’dan gelecek” şeklinde bir ifadenin NATO Füze Kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kalmıştı.

Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen ilan edildiği 1999 yılından bu yana Fransız siyasetçi ve devlet adamları, Türkiye’nin üyelik perspektifiyle ilgili net ifadeler kullanmaktan kaçındılar. 2007-2012 döneminde cumhurbaşkanlığı yapan Nicholas Sarkozy döneminde, üyelik perspektifiyle ilgili olarak Fransa’dan destek gelmedi. İşte bu dönemden itibaren Türkiye ve Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili tartışmalar gerek Fransız iç politikasında siyaseten oldukça kullanışlı popülist birer malzeme, gerekse de sol ya da aşırı milliyetçi kanattaki partiler tarafından seçim kampanyalarının önemli bir parçası haline getirildi. Son yıllarda Türkiye’nin AB üyelik perspektifinin göreceli olarak zayıflamasının da bir sonucu olarak Fransız siyasetinde Türkiye üzerine popülist söylemler eskisi kadar yaygın ve etkili olmamakla birlikte 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde özellikle aşırı milliyetçi cephenin adayı Marine Le Pen tarafından kısıtlı da olsa kullanılmaya devam etmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ocak’ta 2018’de yılın ilk resmi ziyaretini, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daveti üzerine Fransa’ya gerçekleştirdi. Erdoğan-Macron görüşmesi sırasında imzalanan üç önemli anlaşmadan biri, Türkiye adına ASELSAN ve ROKETSAN’ın Fransa-İtalya konsorsiyumu olan EUROSAM ile 18 ay gibi bir süreyi kapsayan ve 2020’lerin ortalarında üretileceği ve geliştirileceği duyurulan hava savunma sistemi anlaşması oldu. Diğer iki anlaşma kapsamında Airbus ve Türk Hava Yolları (THY) arasında, 25 adet A350-900’ün satın alma görüşmelerine başlamak adına mutabakat zaptı imzalandı ve Türk Eximbank ve BPI France Assurance Export arasında karşılıklı reasürans anlaşması imzalandı. Ancak Paris’in süreci bir belirsizlik içinde sürdürme siyaseti, Erdoğan-Macron görüşmesinden sonra yeni bir döneme girerek menfi istikamette somutlaşmaya başladı.

Macron 2018 yılında Fransız Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürüttüğü politikayı “pan-İslamik” ve “Avrupa karşıtı” olarak tanımladı. Fransız basını Türkiye’nin Libya iç savaşında elde ettiği başarı sonucunda Akdeniz’de denklemi Rusya ile işbirliği yaparak değiştirdiği, askeri üsler edindiği, askeri, diplomatik, ticari ve stratejik düzlemde kurulan oyunu bozduğu değerlendirmelerine yer verdi. Fransız basını, Türkiye Libya’da dengeleri değiştirirken, darbeci Hafter’in en önemli destekçilerinden Fransa’nın stratejik hesaplarının altüst olduğunu da belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın katıldığı Londra’daki Suriye konulu Dörtlü Zirve esnasında, Suriye ve Libya’daki durum ele alındı. Erdoğan, Avrupalı liderlere, Suriye’de güvenli bölgenin tesisi ve mültecilerin geri dönüşü konusunda birlikte çalışma çağrısı yaptı. Terör örgütleri arasında ayrım yapılmaması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Erdoğan, “Zirve gayet iyi geçti” değerlendirmesinde bulundu. Buna mukabil Fransa, Türkiye’yi BM’nin Libya’ya silah ambargosu kararını delmekle suçlayarak, Türkiye’nin ambargo ihlallerinin, Libya’da barış ve istikrarı engellediği iddiasında bulundu. Türk Dışişleri Bakanlığı da bu suçlamalara “Ülkemizin Libya’ya yönelik tutumuna dair iddiaları, Fransa’nın Libya’ya yönelik karanlık ve izah edilemez politikasının yeni bir göstergesidir. Ülkemiz meşru hükümetin yanındayken, Fransa BM ve NATO kararları hilafına darbeci ve gayrimeşru bir şahsın yanındadır” yanıtını verdi.

Fransız gemisi Courbet, 10 Haziran 2020’de Akdeniz’de Libya’ya silah taşıdığından şüphelenilen Tanzanya bandıralı gemiyi aramak istedi ama iki Türk fırkateyni tarafından taciz edildiği şikayetiyle NATO’ya başvurdu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in talimatıyla Fransa’nın şikayetini inceleyen NATO, 130 sayfalık raporunda Türk savaş gemilerinin radarlarını Fransız gemisine kilitleyerek tacizde bulunduğuna dair Fransız iddialarını destekleyen bir ifade yer almadı. Buna tepki gösteren Fransa, NATO’ya bir mektup göndererek Akdeniz’de devam eden Sea Guardian misyonundan geçici olarak çekildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Oruç Reis gemisi ile hidrokarbon arama faaliyetlerine tepki gösterdi ve Türkiye’nin bu adımı karşısında bölgedeki askeri varlıklarını geçici olarak artıracaklarını söyledi. Macron’un açıklaması sonrası “Lafayette” adlı Fransız fırkateyni iki Rafale savaş uçağı eşliğinde Doğu Akdeniz’e gönderildi. Rafale savaş uçakları geçici olarak Girit adasına konuşlandırıldı. Türkiye’den bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetlerini durdurmasını isteyen Macron, ülkesinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı sert bir tavır takınarak “kırmızı çizgi politikası” uyguladığını savundu. Fransa’nın “sert ama ölçülü” bir tavır sergilediği iddiasında bulunan Macron, “Orantılıydı. Oraya donanmanın tümünü yollamadık,” diye konuştu. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki eylemlerini “provokatif” olarak değerlendiren Macron, Türkiye’nin AB’nin iki üyesi olan Yunanistan ile GKRY’nin münhasır ekonomik bölgelerine ve egemenlik haklarına “saldırdığını” iddia etti. Yunanistan ve GKRY’ye arka çıkan, Türkiye’yi tehdit ederek Doğu Akdeniz’de “kırmızı çizgi politikası” yürüttüğünü söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Irak konusunda da Türkiye’yi suçlayıcı bir dil kullandı. Irak’ta son bir yılda yaşanan zorluklarda İran ve Türkiye’nin etkisi olduğunu öne süren Macron, “Bu zorluklar İran’ın çok güçlü etkisi ve Türkiye’nin, Irak’ın içişlerine giderek daha fazla müdahale eden ve tekrarlayan saldırılarıyla olağanüstü gergin bölgesel bir bağlamda ortaya çıkıyor,” dedi.

Macron geçtiğimiz günlerde de Türkiye’nin, “imparatorluk fantezisi” olduğu iddiasında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Yunanistan’ı en çok kışkırtan ülke Fransa. Fransa’nın da başka derdi var. Yoksa Doğu Akdeniz ile ne ilgisi var. Batı Akdeniz olsa anlardık,” ifadelerini kullandı. Çavuşoğlu, Paris’in Libya’da darbeci Hafter’i desteklemek suretiyle çok büyük hata yaparak, Trablus’u çok kısa sürede ele geçireceklerine inandığını belirterek, “Ancak Hafter yenildi ve Macron histerik bir hâle büründü. Ne yapacağını şaşırdı. Sonrasında Doğu Akdeniz’de bizim gemilerimizin kendi gemilerini taciz ettiğini söyledi. Bunu belgeleyemedi, rezil oldu. Biz böyle bir tacizin olmadığını belgeledik” açıklamasında bulundu.

İkili ilişkiler Macron’a bırakılamayacak kadar önemli

Fransa’da ekonomi ikinci çeyrekte yüzde 13,8 daraldı. Açıklanan 100 milyar avroluk ekonomi destek planının ne kadar işe yarayacağı net değil. Böyle bir ortamda iç politikada puan kazanması oldukça zor olan Macron, dış politikaya ağırlık veriyor. Son anketler tablonun, popülaritesi yüzde 39 gibi oldukça düşük bir seviyede olan Macron lehine 1 ile 4 puan arasında değiştiğine işaret ediyor. Ancak koronavirüs vakalarının rekor seviyelere çıktığı Fransa’da sosyal krizin kötüleşmesi ve ekonomik destek paketinin beklentiyi karşılamaması halinde, uluslararası alanda “her taşın altından çıkma” yaklaşımının Macron aleyhine dönme ihtimali epey yüksek.

Fransa Yunanistan’a maliyeti 2-2,5 milyar avro olan son teknoloji ürünü iki fırkateyn satmayı planlıyor. Paris, ayrıca, Yunanistan’a sekizi kullanılmış olmak üzere 18 Rafale satma peşinde. MBDA füze sistemleri yetkilileri de Yunan makamlarıyla temasta. Bu füzeler, Rafale uçaklarında kullanılabileceği gibi Yunan hava kuvvetlerine ait Mirage 2000 savaş uçaklarının modernizasyonu kapsamında da kullanılmaları, seçenekler arasında. Doğu Akdeniz’e dair gelişmelerde esas frenlenmesi gereken aktör, Yunanistan ve GKRY’yi Türkiye karşıtı girişimlere azmettiren Cumhurbaşkanı Macron’un Fransa’nın hayati çıkarlarına aykırı mevcut politikasıdır. Son Korsika toplantısında Türkiye’yi hedef alan açıklamasında Macron, Avrupa’ya Türkiye konusunda “birlik içinde ve daha açık” bir tutum sergileme çağrısında bulunarak, Avrupalıların “daha açık ve sert” olması gerektiğinin altını çizdi.

Macron, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artık bir ortak olmadığını, “sorunun Türk halkı ile değil, Erdoğan hükümeti ile” olduğunu da öne sürdü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Macron’un sözlerine cevaben, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak” ifadelerini kullandı. “Sen tarih de bilmiyorsun. Fransa tarihini bilmiyorsun. Afrika’nın tarihi adeta Fransa’nın tarihidir. Cezayir’de bir milyon insanı öldüren sizsiniz, Ruanda’da 800 bin insanı öldüren sizsiniz” diyen Erdoğan, Fransa’nın Türkiye’ye insanlık dersi veremeyeceğini ifade etti. Zirvenin sonrasında, Macron, Türkiye ile bölgede istikrarı sağlamak adına ilişkileri eski haline getirme niyetinde olduklarına vurgu yaparak, yeniden iyi niyetle diyalog kurmak istediklerini açıkladı. Macron, AB’nin Akdeniz konusunda Türkiye ile yapıcı bir politikasının olması gerektiğini, ekonomi ve enerji alanında ortak bir ajandanın oraya çıkabileceğini ifade etti.

Unutmamak gerekir ki, Korsika Zirvesi, AB’nin görüşlerini yansıtmadığı gibi, hukuki bir bağlayıcılık da taşımıyor. Kaldı ki Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan gibi diğer AB üyelerinin Fransa’nın tutumuna destek vermedikleri dikkate alındığında, orta ve uzun vadede yeni bir Akdeniz enerji işbirliği modeli çıkabileceği, 25 Eylül 2020 tarihindeki AB zirvesinden bu merkezlerin mevcut beklentilerinin aksine, Ankara’ya karşı sert yaptırım kararının çıkamayacağı öngörülebilir.

Fransa’nın kısaca özetlenen dış politika sapmalarına rağmen, Türkiye ve Fransa arasındaki ilişkilerin stratejik önem sahip olduğu da son olarak ifade edilmeli. 2019 yılı itibarıyla Paris ve Ankara arasındaki ticaret hacmi 14,6 milyar dolar olup, Türkiye’nin Fransa’ya ihracatı 8,7 milyar dolar, bu ülkeden ithalatı ise 5,9 milyar dolar gibi önemli bir hacme sahip. Stratejik olarak, NATO’nun iki önemli müttefiki arasındaki suni gerginliğin, orta vadede düzeleceği ve normal çizgisine döneceği varsayılıyor. Mevcut ekonomik ilişkilerdeki değerler dikkate alındığında, sanayi, ticaret, savunma, havacılık ve uzay sektörlerinde yeni ortaklıkların güçlenerek devam etmesi, pandemi sonrası dünyada sürpriz olmayacaktır. Zira, Türk-Fransız ilişkileri tarihsel bir ortak paydaya sahip olup, son tahlilde, tecrübesiz devlet adamı profili çizen, kendi ülkesindeki siyasal zemini de gittikçe aşınan Macron’a bırakılamayacak kadar önemli.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html