BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
yeni sistem sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
yeni sistem sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

10 Temmuz 2018 Salı

Yeni dönem hayırlı olsun!..

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Külliye’de tarihi an... Sessiz devrimler kurumlaştı

24 Haziran seçimlerinde Türkiye toplumu tercihini kuyumcu titizliğiyle yaparak siyasete çok anlamlı mesajlar verdi. CumhurbaşkanıErdoğan'ı ilk turda seçerek yürütmede istikrar, Meclis'te ise hiçbir partiyi güçlü kılmayarak "denetim görevi" için partilerin "işbirliği" yapmasını istedi.
Siyaset mühendisleri istese bile böyle anlamlı bir sonuç ortaya koyamazdı. Millet görevini yaptı, şimdi sıra siyasilerin bunu nasıl hayata geçireceğinde... Meclis'te milletvekilleri yemininden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan da yemin ederek göreve başladı.
Talihsiz tren kazası nedeniyle biraz hüzünlü de olsa Meclis'teki o tarihi anda heyecan doruktaydı. Ama ne yazık ki, Meclis'te yaşanan o tarihi anı, CHP ve HDP siyaseten anlamsız oturma eylemleriyle gölgelerken, halkın onlara verdiği mesajı da anlamadıklarını gösterdi.
Oysa halk seçim sonuçlarıyla partilere "uzlaşın" mesajı vermişti. Aslında bu, sistemi kurgulayanların da öngörüsüydü. O öngörüde şöyle deniyordu: "Halkın farklı tercihte bulunmasının siyasete yüklediği görevleri anlamak gerekir. Eğer halk farklı mecralardan hükümeti ve meclisi oluşturuyorsa, bu farklı mecraları dengeleyerek bir anlamda makul bir işbirliği üzerinden ve birbirini gözeterek iş yapılmasını istediği sonucuna ulaşmak gerekir."
Ama ne mümkün, CHP ve HDP'nin başını çektiği muhalefet, bir yandan kutuplaşmadan şikâyet edip, "uzlaşma ve işbirliği"nin önemine değiniyor, öte yandan ise ucuz bir gerekçeyle Meclis'teki havayı geriyordu. Bu muhalefet etmek değildi.
Türkiye, böyle bir muhalefeti hak etmiyor. Seçim gecesini bile yönetemeyen, kayıplara karışan muhalefet aktörleri halkın tepki göstermesini bile anlamış değil. Hiçbiri seçim sonucundan ders çıkarmadıkları gibi değişmiyorlar da...
Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'nun şu sözü bir kez daha doğrulanıyor: "Sizin değişimi savunmanız yetmez, muhatabınızın da değişime hazır olması gerekiyor." Ne yazık ki CHP ve HDP bir kez daha değişmeyeceğini gösterdi.
Onlara destek veren "çamur medyası" da farklı değil. Daha ilk günden Meclis'in işlevsizleştiğinden, reform yapılmayacağından söz ediyor ve yayıyordu. Adeta her yazar kendi beklentisini gerçekmiş gibi sunuyordu. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan her konuşmasında ısrarla "reform ve değişim" diyordu:
"Biz Türkiye'yi 16 yıldır kesintisiz reformlarla yönettik. Reformları devam ettirmek zorundayız. Bir tarafı zihniyeti değiştirmekse, diğer tarafı da anayasadan yasalara kadar mevzuatı düzenlemektir."
Türkiye halkı bunu bildiği için de her seçimde değişime destek verdi. Bu gerçeği dün bir kez daha Meclis'ten sonraki ikinci durağımız Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde de gördük. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Külliye'de dünyanın 50'yi aşkın ülkesinden gelen devlet başkanlarını, siyasi aktörleri ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen konukları ağırladı. Sonra da herkesin heyecanla beklediği o an geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, yardımcılarını ve bakanlardanoluşan "teknik hükümet" üyelerini açıkladı.
O an isimler okundukça hem alkış kopuyor hem de "Aaa..." sesleri yükseliyordu. Sürpriz de vardı beklenen de. Liyakat ve ehliyet eksenli yeni bir sentezdi. Liste tamamlandığında Türkiye'nin yeni yolculuğu da başlıyordu.
Yeni sistemin ilk hükümet üyelerini kutluyor, başarılar diliyorum.

Yeni bir devrin başlangıcı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dün Meclis'te yemini ile yeni bir devir başladı. Külliye'de görkemli törenle de yeni başlangıç taçlandırıldı. Bir numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yeni yönetim sisteminin çatısı oluşturuldu.
Böylece, 9 Temmuz 2018 günü büyük bir değişimin vakti olarak siyasi tarihimizin sayfalarına işlendi.
Cumhuriyet döneminin tarihi yazılırken "kritik dönemeçleri" adlandırmada farklılıklar görürüz. Kimi araştırmacılar 1961 ve 1982 anayasaları dönemini 2. ve 3. Cumhuriyet olarak adlandırmayı tercih ederler.
AK Parti'nin on altı yıllık iktidarının ülkemizi dönüştürme anlamında müstesna bir yere sahip olduğu da aşikâr. Bu dönemin laikçi Kemalist düzende ciddi bir dönüşüm yarattığı konusunda geniş bir uzlaşma bulunuyor. Ancak yine de cumhurbaşkanlığı sistemine geçişe kadar yapılan değişimin dirençleri kırma ve hazırlık mahiyetinde olduğu söylenebilir.
Yeni sisteme geçişle birlikte üçüncü bir devreye ayak bastığımızı düşünenlerdenim. İlki 1923, Cumhuriyet'in kuruluşuydu.
İkincisi 1950 Demokratik hayata geçişti. Üçüncüsü de kuşkusuz 2018, cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş oldu. Bundan sonra üniversitelerimizde Türk siyasi hayatını anlatan hocalarımızın bu üç ana dönemleme üzerinden gitmesini uygun bulurum.
Yeni sistemin kurucu cumhurbaşkanı 9 Temmuz günü yemin eden Erdoğan oldu.
Sistem değişimi Erdoğan'ın içte ve dışta verdiği siyasi mücadele ile mümkün olduğu gibi, yeni sistemin kurumsallaşması da Erdoğan'ın karizmatik liderliği ile sağlanıyor.
Yeni sistem, seçilen her cumhurbaşkanının kendi modelini getirmesine müsait ise de teamül oluşturan bir başlangıcı yine Erdoğan yaptı. Bu başlangıç ile Erdoğan aynı anda iki fırsatı değerlendirebilir.
Hem eski parlamenter sistemin sorunlarını aşan bir hükümet sistemini kurumsallaştırır.
Böylece, yetki çekişmesini ortadan kaldıran ve bürokratik vesayete son veren verimli bir yönetim modelini hayata geçirir. Hem de AK Parti'nin on altı yıllık iktidarının getirdiği yüklerden kurtaracak bir yenilenme sağlayabilir.
Revizyona açık yeni modelle stratejik planlama ve koordinasyona ağırlık verilir.
Aktif, etkin ve risk alan üst düzey yönetim anlayışı yerleştirilir. Yapı kadar yönetim zihniyetinin de dönüşmesi gündeme alınır.
Ne de olsa yeni sistem politika oluşturmada aktörlerin rekabetine de alan açtığından statik, hantal ve vesayetçi bürokrasiyi performans ve liyakat temelinde dönüştürebilir.
Yeni sistemin köklü dönüşümlere yol açması zaruridir.
Hedef, Erdoğan'ın 24 Haziran seçim manifesto ve beyannamesinde vaat ettiği "daha fazlarefah, daha fazla demokrasi ve özgürlük" olduğuna göre toplumun her kesimine ulaşan bir seferberliğe ihtiyaç var.
Terörle mücadele aksatılmadan yeni devrin geleceğe dair umutları yeşertmesi asıldır.
Yapılması gerekenlerin başında mikro alanlara eğilme zorunluluğu bulunuyor. Ekonomide yapısal dönüşüm, kültür, eğitim, yükseköğretim, tarım, gıda ve hayvancılık alanları politikaların yeniden ele alınması gereken alanlar.
Yine yereli güçlendirmek AK Parti'nin öncelikleri arasında olmalı. Türkiye bugünlere gelmek için son beş yılda çok bedel ödedi.
Ülkemizi tekrar türbülansa sokmamak için geleceğimizi kapsamlı politikalarla kurma zamanı.
Bu kutlu başlangıç milletimize hayırlı olsun.

Kâbus bitti

Durumdan hoşnut olmayan CHP’liler ve Fetullahçı liberaller, hükümet modeli değişikliğini “cumhuriyetin tasfiyesi” olarak değerlendiriyor, daha ılımanları “ikinci cumhuriyet” yakıştırmasında bulunuyor ama değişen sadece “model”dir.
Bir diğer ifadeyle, darbe üreten ve vesayet odaklarının işini kolaylaştıran “sistem” ortadan kalkmıştır.
Kâbus bitmiştir.
Bundan sonra “konvansiyonlar”ın ve bürokrasinin değil, milletin değdiği olacaktır.
İlle numaralandırmak ve isim vermek gerekecekse (bence gerekmez), “dördüncü cumhuriyet” diyebiliriz.
Birinci cumhuriyet, 1946’da, “çok partili parlamenter sistem”in ilanıyla birlikte ortadan kalkmıştır.
Menderesdönemi cumhuriyetin ikinci evresidir ve Türkiye’nin çehresini değiştirmiştir. En yüksek “kalkınma” bu dönemde sağlanmıştır.
Süreç, 1960 darbesiyle noktalandı. Menderes “endüstriyel kalkınma” dediği ve Sovyetler Birliği’yle (enerji ve demir çelik alanında) kredi anlaşmaları imzaladığı için, ABD destekli bir darbeyle gönderildi. Bir anlamda, “Madem bir NATO ülkesisin, bizim çizdiğimiz sınırlar içinde hareket etmelisin, bir tarım ülkesi olarak kalmalısın”denilmiş oldu.
Menderes’i alaşağı edip darağacına yollayanlar, getirdikleri modele “ikinci cumhuriyet”adını verdiler... (Darbe destekçisi gazetelerin tümünde “ikinci cumhuriyet” ifadesi yer alıyordu...) Oysa “üçüncüsünü” idrak ediyorduk.
Daha doğrusu, 61 anayasasıyla birlikte “üçüncü cumhuriyet” kuruldu.
Evet, görece “demokratik” bir anayasa yapıldı, kuvvetler ayrılığı ilkesi tahkim edildi, işçiye “sendikal örgütlenme” hakkı getirildi, bireysel özgürlükler tanındı ama bunlar sadece “görüntü”den ibaretti.
Süreç içinde, kuvvetler ayrılığı ilkesi “kuvvetler hiyerarşisi”ne dönüştü ve hiyerarşinin en tepesine “yargı” yerleştirildi. Sendikal örgütlenme hakkı ve bireysel haklar yargının inhisar alanına girdi, icra heyetinin üzerinde birtakım “konvansiyonlar” oluşturuldu ve hükümetlerin icra yetkisi konvansiyonların iznine tabi kılındı. Bir anlamda, vesayet “kurumsallaştı” ve “millet iradesi”nin önünde görünür görünmez barikatlar kuruldu. (Bir “Senato” uygulaması vardı mesela. “Paralel parlamento” işlevi görüyordu... Görevi, birinci parlamentonun yaptıklarını yıkmaktı.)
Üçüncü cumhuriyetle birlikte, ayrıca, darbe üreten sistem, anayasal güvenceye kavuşturuldu... (Bkz. Kenan Evren’in yaptığı anayasa...)
İkinci cumhuriyetin “yıktıklarını” tahkim etme hedefiyle gelen üçüncü cumhuriyet, darbenin kurumsallaştığı ve sistematik hale geldiği bir “kâbus dönemi”dir. Bu dönemde dört konvansiyonel darbe, bir postmodern darbe, yürürlük imkânı bulamamış onlarca darbe girişimi ve sayısız muhtıra yaşadık...
İlaveten iç savaş, binlerce yargısız infaz, gözaltında kayıplar, düşünce yasağı, inanç yasağı, dil yasağı, açlık, işsizlik, enflasyon, ağır seyreden ekonomik kriz, büyük devalüasyonlar, kısa ömürlü hükümetler ve “vesayet altında” tutulan bir parlamento.
Bazılarının gönlü hoş olacaksa tekrarlayalım:
Dün itibariyle kurulan (ille bir isim vermemiz gerekecekse) dördüncü cumhuriyettir.
Dolayısıyla yenisiyle birlikte üçüncü cumhuriyet, yani darbe üreten sistem sona ermiş, halkın iktidarına imkân tanıyan yepyeni dönem başlamıştır. Ve “68 yıllık kâbus” sona ermiştir.
Milletimizin gözü aydın!

Hayırlı olsun



Dünden itibaren Türkiye’de “Başkanlık Sistemi” başlamış bulunuyor.
Recep Tayyip Erdoğan da “Cumhuriyetin 1. Başkanı’dır.”
Gerçi MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin isteği üzerine “Cumhur-başkanlığı Sistemi” gibi bir ifade kullanılmıştı.
Ama...
Gerçek bunun “Başkanlık Sistemi” olduğuydu.
Kamu hukuku literatüründe -zaten- “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” diye bir tanım ve uygulama yok.
Bununla beraber, “Yeni sistem Türkiye’ye özgü olacak” denilerek inşa edildiği için literatüre girebilirdi.
Gene de -teoride- tartışılacaktı.
Sonuç...
Noktayı gene yeni sistemin “telif sahibi” koydu.
Meclis kürsüsüne eski sistemin Cumhurbaşkanı, yeni sistemin seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak gelip ant içtikten sonra “ismi koydu.”
Gazetecilerin “Size nasıl hitap etmeliyiz? Cumhurbaşkanı mı, Başkan mı?” sorusuna “Başkan diyebilirsiniz” cevabını verdi.
Evet.
“Başkanlık sisteminin 1. Başkanı Recep Tayyip Erdoğan.”
95 yıl sonra artık Türkiye “Başkanlık Sistemi”ne geçiyor.
Siyaset tarihimizde yeni bir cildin ilk sayfasıdır.
Türkiye için hayırlı olmasını diliyorum.
Sistemin teorik irdelemeleri ve uygulamada görülecek analizler sonra...
Dünden gözlemler...
Saat 16.00 sıralarında TBMM’nin -geçici- Başkanı Durmuş Yılmaz milletvekillerine ve balkonlardaki konuklara anons yaptı:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın salona girmek üzere olduğunu, kendisinin ayakta karşılanması, ant içme süresince de ayakta kalınması gerektiğini” söyledi.
Ancak...
CHP ve HDP ne ayakta karşıladı ne de ant içme sürecinde ayakta oldu.
Koltuklarında oturarak izlediler.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu salonda yoktu.
İYİ Partililer ise karşılama dakikalarında ayaktaydılar. Ancak yemin süresince oturdular. Üç parti milletvekilleri de alkışlamadılar.
AK Parti ve MHP ise hem karşılama hem de ant içme süresince ayaktaydılar ve uzun süre alkış tuttular.
“Gelenekler” devletlerin ve demokrasilerin manevi değerleridir.
DNA hafızalarıdır.
“Cumhurbaşkanları, sancak ve cenaze geçerken” oturulmaz.
HDP başkan vekili Ayhan Bilgen bu konuda gerekçelerini şöyle açıkladı:
“1- İç tüzükte ayağa kalkmak diye bir hüküm yok. MHP’li Başkan Durmuş Yılmaz sanki böyle bir hüküm varmış gibi emrivaki yaptı ve kamuoyunu yanılttı.
2- Beştepe’deki davete Meclis’teki diğer partili milletvekilleri davet edildiği halde, HDP dışlandı. Bize doğrudan doğruya suçlamalarda bulunuldu.”
Sanıyorum HDP “kendisine terör örgütüyle iltisak” söylemlerine tepkili ama bunu sistemin ve geleneklerin gereğini getirerek, “siyasi söylemlerle” dile getirmesi doğru olanıdır.
CHP grup başkan vekili Özgür Özel ise şöyle bir açıklama yapmıştı:
“Burası yasama Meclisi’dir ve bugüne kadar yürütmenin başı karşısında hiç ayağa kalkmadık, kalkmamak gerekiyor, artık tarafsız bir cumhurbaşkanı yok.”
Eğer 81 milyonun devletin zirvesi tarafından ayrımsız kucaklanması isteniyorsa Meclis’te temsil edilen partilerin milletvekilleri de oy aldıkları milyonlarca seçmen adına bunun gereğini simgesel olarak yapmalılar.
Ki...
81 milyonun “muhalefete oy vermiş” bireyleri için de “kucaklayıcı” tavrın takipçisi olsunla

17 Temmuz 2018 Salı

SEÇİMLER BİTTİ YENİ SİSTEM GELDİ KABULLENMEK LAZIM

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Sistem değişti artık kabullenin 

Tamer Ashraf
Seçimler yapıldı, hükümet kuruldu, meclis başkanını seçti ve çalışmaya başladı, yeni sistem bütün unsurları ile devreye girdi. Ancak, CHP'nin hala yeni sistemi hazmetmekte ve kabullenmekte büyük sıkıntı çektiğini ibretle izliyoruz. Öyle şeyler söylüyor, öyle tavırlar takınıyorlar ki, şaşırıp kalıyoruz. Eski sisteme takılıp kalmışlar ve aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar.

MHP NE SÖYLEDİYSE ONU YAPIYOR
          CHP zihniyeti için söyleyeceğimiz şudur: Siz isteseniz de istemeseniz de, millet kararını verdi ve yeni sistem hayata geçti. Artık kabullenin ve buna göre siyaset üretin. Bu her şeyden önce sizin menfaatinize olacaktır. Aksi halde zaten birbirinizle uğraşarak tükettiğiniz enerjinizden geriye kalan çok az kısım da beyhude işlerle heba olup gidecek. Hele hele MHP ile uğraşmayı hiç aklınızdan dahi geçirmeyin, zira bütün söyledikleriniz ve yakıştırmalarınız kendinizi kandırmaktan ve savrulmalarınıza yeni versiyon eklemekten başka bir işe yaramıyor. MHP ne söylediyse onu yapıyor, ne yapıyorsa onu söylüyor. Bu dün böyleydi, bugün böyle, yarın da değişmeyecektir.
İTTİFAK BİR SEÇİM İŞBİRLİĞİ DEĞİL
           CHP'nin sözcüleri MHP için bir şey söylerken şunu unutmasınlar: Cumhur ittifakı bir seçim işbirliği değildir. En başından itibaren bunun böyle olduğu açıklanmıştır ve bir protokole bağlanmıştır. Bu protokolün gereği seçim öncesinde ve seçimler sırasında yapıldığı gibi, bundan sonra da aynen devam edecektir. Ve her iki tarafta buna bağlı kaldıkça, bu durum değişmeyecektir. Hükümetin oluşumunda MHP'nin bakan talep etmemesi de bu çerçevededir, Meclis başkanı seçimi de sayın Binalı Yıldırım'a destek verilmesi de bunun sonucudur. Hükümet icraatları ve meclis çalışmaları sırasında da yine esas alınacak şey bu protokoldür. Özel hesaplar, siyasi beklentiler bir kenara bırakılmıştır ve gelecek beş yıl  içinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesini temin etmek hedeflemiştir.
PROTOKOL
          CHP sözcülerine,  hala fitne peşinde olanlara Cumhur İttifakı Protokolün özellikle bundan sonrasını ilgilendiren kısımlarını bir defa daha hatırlatalım: Bundan sonra MHP'in tavrı ve siyasetiyle ilgili bir şey söylemeden önce bu protokole bakmalarını özellikle tavsiye ederiz.
         Cumhurİttifakı, Türkiye'nin istiklâlini ve istikbâlini her şeyin üstünde tutan bir anlayışla, güçlü ve istikrarlı bir parlamento yapısının oluşturulması ve gelecek beş yıl  içinde Cumhurbaşkanlığı  Hükümet Sisteminin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesini temin etmeyi hedeflemektedir. 
              Cumhur İttifakı'nın 24 Haziran yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki  ortak adayı, Sayın Recep Tayyip  Erdoğan'dır. Cumhur İttifakı, Sayın RecepTayyip Erdoğan'ın yeni  hükûmet sistemine göre büyük bir seçmen desteği ile Cumhurbaşkanı  seçilmesi için birlikte çalışacak, gayret gösterecektir.
Cumhur İttifakı esasen, 15 Temmuz 2016'da FETÖ'nün teşebbüs ettiği hain darbe ve işgal hareketi sonrasında, Türkiye'nin maruz kaldığı saldırılara karşı yerli ve milli bir duruşun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Zira 15 Temmuz 2016, ülkemiz için her bakımdan dönüm noktası ve yeni bir başlangıç olmuştur. 7 Ağustos 2016'da Yenikapı'da ortaya çıkan "millî mutabakat", 16 Nisan 2017 Halkoylamasında milletimizin iradesiyle kabul edilen hükümet  değişikliğiyle perçinlenerek "millî şuur'a dönüşmüş, 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde kurulan Cumhur İttifakı'yla da millî bekayı esas alan "ahlâkî ve siyasî uzlaşma" ile somutlaşmıştır.
MİLLİ VE AHLAKI DURUŞ
"Cumhur İttifakı" sadece bir seçim ittifakı olmayıp, Türkiye'ye yönelik iç ve dış kaynaklı hasmane girişimler karşısında,  millî ve ahlâkî bir duruş ve bu çerçevede sürdürülecek tarihi bir birlikteliktir.
              Cumhur İttifakı, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma" hedefini yakalama azmi ile milli ve üniter devlet olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Türk Milletini ilelebet yaşatma iradesidir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK PARTİ) ile MilliyetçiHareket Partisi (MHP), Yenikapı'daki  mili diriliş ruhu ile harekete geçmiş,  devleti ve millet iradesini tahkim eden bir Anayasa değişikliği neticesinde güçlü bir yönetim sistemi getirmiştir.Böylelikle Türkiye yeni bir siyasi sürece girmiştir ve bundan geriye dönüş olmayacaktır.
              Cumhur İttifakı, Türkiye'yi hedef alan saldırılar karşısında parti çıkarları ve günlük siyaset hesapları yapmaksızın ortak bir duruş ortaya koymaya ve Türkiye'yi zayıflatarak uluslar arası operasyonlara açık hale getirmeye yönelik her türlü faaliyetin karşısında yer almaya kararlıdır. Bu kararlılık ve işbirliği ile ittifakımız Türkiye'yi bölgesel güç ve lider ülke yapacak 2023 hedeflerini gerçekleştirmenin yanı sıra, İ'la-yı  Kelimetullah uğruna asırlarca dünya barışının ve adaletinin teminatı, İslam aleminin ve bütün mazlum milletlerin yegane ümidi olan Türkiye'yi küresel bir güç haline getirecek, 2053 ve 2071 vizyonun alt yapısını adım adım inşa edecektir.
         24 Haziran seçimleri, bir taraftan Türkiye'yi hedef alan sistematik saldırılara karşı güçlü bir cevabın verileceği, diğer taraftan da ülkemizin ayağındaki prangaları söküp atarak, bu saldırıları kalıcı olarak bertaraf edecek ve Türkiye'yi parlak bir istikbale taşıyacak yeni hükümet sisteminin tam olarak yürürlüğe girecek seçimlerdir. Cumhur İttifakı'nın yolu açık, Türkiye'nin ufku aydınlıktır.

MHP ne yaptığını bilir



     Yeni sisteme geçilmiş ve yeni bir hükümetle birlikte farklı ve iddialı bir döneme girilmiştir. Milletin beklentileri son derece yüksektir. Sorunların ivedilikle çözümünün önünde artık hiçbir engel kalmamıştır. Yeni sistem ümitleri arttırmıştır, ama ülke ve milletle meselesi olanları da zıvanadan çıkarmıştır. Vazgeçmeyecek ve yeni yollar deneyeceklerdir.
KURTULUŞ SAVAŞI VERİYORUZ
          Hükümetin açıklandığı saatten itibaren dövizin yükselişe geçmesinin makul bir izahı yoktur. Belli ki birileri bizimle oyun oynuyor. İşin kolay olmadığı açıktır. Türkiye bir kurtuluş savaşı veriyor. Ağır ve derin sorunlarız var. Ne baş ağrılarımızdan, ne ayak bağlarımızdan henüz kurtulabilmiş değiliz.  Çok çetin, yoğun, yorucu ve sarsıcı bir dönemden geçiyoruz. 16 yıldır tek başına bir iktidar olmasına rağmen, ülkemiz belini doğrultamamış, huzura kavuşamamış, etrafındaki kuşatmayı yaramamıştır. Tam tersine üzerimizdeki baskı artmış, sis perdesi inmiş, sorunlar büyümüş ve ülkeyi yönetenlerin kendi itiraflarıyla bir beka sorunuyla karşı karşıya gelmiş durumdayız. Bir eleştiri değil tespit yapıyoruz. Neyin doğru olduğunu anlamak için neyin yanlış olduğunu görmek ve kabul etmek gerekiyor.
FİTNE ÇABALARI
          Bu şartlar altında günlük siyasetin labirentlerinde zaman kaybetmek, kısır çekişmelerle oyalanmak yerine, ülkenin biran önce selamete çıkması için çare ve çözüm üretmek, her Türk vatandaşının görevidir. Milliyetçi Hareket Partisi bunu yapmış, sayın Devlet Bahçeli, muhalefet etmek için çok uygun bir zemin olmasına rağmen, "önce ülkem" diyerek, hükümete her konuda yol göstermiş ve yardımcı olmuştur. Bütün sorunların kaynağı olarak gösterilen Parlamenter sistemin değişmesinin yolunu açmış, çok istenen yeni döneme geçişi kolaylaştırmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı hükümetini kurmuş ve yeni sistemin işlemesi için harekete geçmiştir. Buna rağmen bazı çevrelerin hala MHP üzerinden, hükümet üyeliği bahanesiyle bir fitne ve fesat çıkarmaya uğraşması, eğer bir cehalet değilse bu ülkeye ihanettir. MHP ne yaptığını, ne istediğini, nerede duracağını, nerede harekete geçeceğini çok iyi bilir ve bunun için ne kimsenin aklına, ne tavsiyesine ihtiyacı yoktur.
BU ÜLKEYİ KARŞILIKSIZ SEVDİK
             MHP yönetimi adına ahkam kesmek haddimiz değildir. Ancak, aynı düşünceleri, aynı hassasiyetleri taşıyan kalem sahibi insanlar olarak, özellikle kabine üyeliği üzerinden koparılmak istenen fırtına karşısında sessiz kalmamız düşünülemez. MHP'nin siyasi menfaatler üzerinden hesap yaptığını düşünmek dahi büyük bir yanılgıdır. Sayın Bahçeli net biçimde pazarlık içinde olunmadığını söylemiştir. MHP'nin hiç kimseden bir beklentisi, bir çıkar arayışı yoktur ve olmayacaktır. MHP'yi bir türlü anlamayanlar ve anlamak isteyenler şunu unutuyorlar: Ülkücüler ve milliyetçiler bu ülkeyi ve bu milleti karşılıksız severler ve bu uğurda canlarını ortaya koymaktan çekinmezler. Ödenmiş olan bedeller, göze alabileceklerin bir işareti, küçük bir ölçüsüdür. Her kim olursa olsun, nereden gelirse gelsin, hiç kimse aklımızla alay etmeye, iyi niyetimizi suiistimale, vatan ve millet sevgimizi ölçmeye ve özel hesaplarına alet etmeye kalkışmasın. Hele hele düzeltmek ve ayar vermek gibi haddi aşan şeylere, hiç tevessül dahi etmesin. Bu ülke MHP'siz yönetilemeyeceği gibi, MHP'de ülkeyi yönetme iddiasından hiçbir zaman vazgeçmeyecektir.Kimse bu ulvi görevi, menfaat hesaplarına alet etmesin.
BAHANE KALMADI
            Muhatap bellidir, beklenti açıktır. Bu ülkeyi tek başına 16 sene idare etmek kimseye nasip olmamıştır. Bu kadar zamanı, bu kadar imkanı kullanıp da, olumsuzlukları, yetersizlikleri, yanlışları, ağırlaşan sorunları başka yerlere, başka dönemlere yıkmak ve bahane üretmek artık inandırıcı olmadığı gibi, kamuoyunda bir karşılığı da yoktur. Hiçbir bahane kalmamıştır. Terörü kökünden çözmek, içerisi ve dışarısı fark etmeden dağdaki hainleri indirip yok etmek, Kandil'e Türk bayrağı dikmek fazla uzun sürmemelidir. İçi boş övünmeler bir kenara bırakılmalı ayağı yere basan, dünya ve bölge gerçeklerine uyan, ülke menfaatlerini öne alan, milli bir bir dış politika geliştirmek şart olmuştur.
MİLLİ
            Ekonomimiz her türlü etkiye açık olmaktan mutlaka kurtarılmalıdır. Vazgeçmeyeceklerdir ve ekonomi üzerinden saldırılarını arttırarak sürdüreceklerdir. Ekonominin bozulması ve bir kriz ortamına girilmesi için özel bir çaba gösterildiği açıktır. Çok ama çok dikkatli olmak, isabetli ve hızlı kararlar almak gerekiyor. Neredeyse her 4 dükkandan birisi ya kapalı, ya kiralık veya satılıktır. Başka hiçbir göstergeye gerek kalmadan, sadece bu kadarı, işlerin iyi gitmediğini anlamaya da anlatmaya da fazlasıyla yeterlidir. Borçla, rahtla gidebileceğimiz bir yer kalmamıştır. Topyekün bir seferberlik başlatmak ve milli bir ekonomiye geçmek zorundayız.
BEKA OYUNCAK DEĞİL
           Uzun bir süredir var olan ve seçim öncesinde daha da amansız hale gelen kuşatma devam etmektedir. Milli bekamız içten ve dıştan olmak üzere iki ateş arasındadır. Bu ateşin söndürülmesi, bu ateşi yakanların tamamen silinmesi Türkiye'nin yegane hedefidir. Bu itibarla bekamızın kökünü kurutmak isteyenlerin azı dişini söküp nefeslerini kesmek Milliyetçi Hareket Partisi'nin her şartta destek olacağı milli diriliş ve silkiniş hamlesidir. Beka oyuncak değildir, oyun değildir, şaka değildir, şarlatanların lütfuna, tesadüflerin akıntısına asla bırakılamayacaktır. Nitekim beka Türkiye'dir, Türklüğün yüzyıllar içinde millet varlığı şemsiyesi altındaki maddi ve manevi kazanımlarıdır. İşte bu yüzden, işte bu sebeple, işte bundan dolayı Türklüğün bekası için yapılanlara evet denilmektedir.

Bakanlar ve beklentiler

Türk milletinin tarihi kararıyla değişen hükümet sistemi, görkemli törenlerden sonra yapılan bakan atamalarıyla birlikte tam olarak hayata geçmiş oldu. Atanan bakanların kimlikleri, kişilikleri, birikimleri, kariyerleri elbette önemlidir. Hiç birisi hakkında bir önyargımız yoktur. İsabetli seçimler yapılmış olduğunu umuyoruz. Meclisten 4 bakan alınması dikkat çekicidir. Biz sayın Berat Albayrak'ın bakan yapılamasını bekliyorduk ve bunu zaten okuyucularımızla paylaşmıştık. Maliye ve Hazine'nin başına getirilmiş olması, sorumluluğunu çok daha arttırmıştır. Zira, ekonominin çok ciddi bir revizyona ihtiyacı olduğu ve ivedi tedbirler alınması gereği ortadadır. Kabinenin açıklandığı saatte dövizin hareketlenmesi, ne kadar dikkatli olunması gerektiğini de net olarak ortaya koyuyor.
DEVAM EDEN BAKANLAR
          Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanları değişmemiştir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Hem devlette devamlılık açısından, hem de üstlendikleri görevlerdeki başarıları bakımından, böyle bir yola gidildiği görülüyor. Adalet'in mülkün temeli olduğu dikkate alınırsa, yeni dönemde bu konuda çok mesafe alınması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Abdülhamit Gül geçtiğimiz dönemde genel anlamda olumlu intibalar bıraktı. Bakanlığa devam etmesinde bu durumun etkili olduğu anlaşılıyor. İçişleri Bakanlığı çok kritik bir görevdir. Terörle mücadelede artık kesin sonuç almak şart olmuştur. İçeride ve dışarıda yapılması gereken çok şey var. Kandil operasyonunun biran önce ve başarıyla tamamlanması ve terörün kaynağında kurtulması milletin yüksek beklentisidir. Terörün kökünün kurutulması için hayli mesafe alınmıştır, ama aynı kararlılıkla devam edilmesi ve bu katil güruhuna hiçbir şart altında hayat hakkı tanınmayacağının bütün dünyaya gösterilmesinin artık zamanı gelmiştir.
MİLLİ DIŞ POLİTİKA
          Dış ilişkilerimiz bakımından sıkıntılı bir dönem geçirdiğimizi kabul etmek zorundayız. ABD'den AB ülkelerine, yakın komşularımızdan Türk Cumhuriyetlerine kadar her yerde birikmiş ciddi sorunlarımız var. Bunları aşmanın zamanı çoktan gelmiştir. Milli bir duruş şarttır ve meselenin özünü oluşturmaktadır. Özellikle son dönemlerde milli ve yerli olma önemsenmiştir, ciddi mesafe alınmıştır. Bunun devam etmesinin çok isabetli olacağı, meselelere Ankara'dan bakmanın sorunların çözümünü kolaylaştıracağını ve hızlandıracağını düşünüyoruz. Genelkurmay Başkanı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na getirilmesi dikkat çekici bir durumdur. Bu seçimi, terörle mücadele kadar, dış destek başta olmak üzere, terörün diğer unsurlarıyla mücadelede de yeni bir döneme girilmesi olarak yorumlamak yanlış olmayacaktı                             
KURULLAR VE OFİSLER
          Meclisten 4 bakan alınması aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi'nin meclisteki sandalye sayısının 4 eksilmesi anlamına da geliyor. Bu durum MHP'nin meclisteki sorumluluğunu daha da arttırıyor.  Sonuçta sorumluluk sayın Cumhurbaşkanındadır. Arka arkaya Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yayınlanmıştır. Tamamı teşkilatlanmaya yöneliktir.  Oluşturulan kurullar da bakanlıklar kadar önemlidir. Hatta bazı kurulların veya ofislerin çok daha üst görevler yapacağı anlaşılmaktadır. Kimin hangi göreve getirileceği, nasıl bir çalışma sistemi kurulacağı sayın Cumhurbaşkanının bileceği iştir. Asıl önemli olan ve bizi ilgilendiren kısmı, atanan isimlerin üstlendikleri görevdeki başarılarıdır. Ülkemiz çok ciddi sorunlarla karşı karşıyadır ve ivedi olarak bu girdaptan çıkmamız gerekiyor. Sabırla ve olgunlukla sürecin işlemesini bekleyeceğiz. Ümidimiz, beklentimiz ve dileğimiz sistemin doğru kurgulanması, başarılı bir dönem yaşanması, bir an önce düze çıkabileceğimiz bir performans sergilenmesidir. Bu ülkenin menfaatleri bakımından hayati öneme sahip olduğu gibi, yapılan sistem değişikliğinin isabeti açısından da bir ölçü olacaktır.
ANAYASA TARTIŞMASI YOK
          Yeni sistemle birlikte sonu gelmeyen Anayasa tartışmalarının da artık bir sonuca bağlanacağını düşünüyoruz. Anayasa değişikliği istisnasız her dönem gündeme gelmiş, ancak hiçbir zaman gereği yapılamamıştır. 24 Haziran seçimlerinin öncesinde ve sonrasında, ne yeni Anayasa ne de bir değişiklik fikri hiçbir siyasi parti tarafından dillendirilmemiştir. Sadece bu kadarı, yeni sistemin isabetini anlamaya yeterlidir. Artık hükümeti doğrudan millet belirlemektedir. Bu çok önemli ve çok köklü bir değişimdir. Milletin devletine net olarak sahip çıkması, devletin milletinin emrine aracısız girmesidir. Tek adamlık eleştirilerinin ne kadar boş ve temelsiz olduğu uygulamada çok daha net görülecektir.
GÜÇLÜ MECLİS
          Yeni sistemin yürütme erkini elinde bulunduranların bahane üretmek yerine iş yapmasını mecburi hale getirmekle kalmayacağı, aynı zamanda ciddi bir denetim de sağlayacağı kanaatindeyiz. Güçlü bir meclis yapısı ortaya çıkmıştır. İhtiyaç duyulan kanun düzenlemelerinin meclisten geçmesinde bir sorun yaşanmayacaktır. Yeter ki, ülke ve millet menfaatine olsun. MHP denge ve denetleme görevini eksiksiz biçimde yerin getireceğini daha seçim akşamından ilan etmiştir. Her şeyin yolunda gitmesi durumunda 5 yıl sonrasında yine milletin önüne gidilecektir ve yapılanların isabeti işte o zaman çok daha net anlaşılacaktır.

CHP’de Güneş Gözükmemektedir



"-Sende CHP'ye amma taktın beyim" diyenler olabilir. Ancak siz HDP'yle bir ilişkiye kalkışsanız bu ortaklığın ne uğruna nereye kadar olduğunu siz sorgulamazsanız sizin yerinize sorgulayanlar bulunur. Siz HDP'lilerlle birlikte yürümeyi göze alan Y-CHP'liler PKK'ya hayat öpücüğü vermiştir. Verdiği nefes ile birlikte beraber nefes alıp verenler çok kötü bir şekilde yakalanmışlardır.
Bu seçimde yaşanılan Millet ittifakının HDP-Y-CHP görünmez ittifakının altyapısını oluşturan dolgu malzemesidir. Teşne olmuşlardır. Adlarıyla büyük milliyetçi olanlar milletvekili seçilmek uğruna yemedikleri herze kalmamıştır. Ve istedikleri olmuş Y-CHP'nin oylarıyla HDP'yi Meclise taşımışlardır. Bu vesile ile yaptıkları hile ile ortalığı fena karıştırmışlardır. Bu karışıklık onları Meclise taşıyan Y-CHP'yi çok kötü bir şekilde sarsmış, adeta eşekten düşmüş karpuza benzetmiştir.
Bu kongre istekleri, muhabbetleri, Meclise HDP'lileri taşımakla övünen Y-CHP yönetiminin sonrasında oluşan muhalefetin kongre isteklerine maruz kalmıştır. İstenilen kongre çığlıkları kesilmeye çalışılmaktadır. İyi de bu tablo daha ne kadar süre ile bu şekilde cereyan edecek HDP'ye dayanak olacak şekilde davranan Y-CHP nereye doğru koşturmaktadır?
Kendisine CHP'ye diye atılan oylarla Y-CHP'ye oy toplayan bu zındıklar Başbuğ Alpaslan Türkeş'in söylediği sözlerden "Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyete  düşman bir Milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, dışımızdadır" diyerek hareket eden, bu tarz milliyetçileri milliyetçi ve İslam uğruna çalışanlar diyemeyiz.
İnsanların bu tarz bir yapıdan acilen kurtulması gerekmektedir. Ama onlar Eren Erdem'in belirttiği gibi "2bin 920 gündür Genel Başkan olan 9 seçim kaybeden birinin 50 günlük çalışmayla çalışmasıyla CHP'nin mahkum edildiği yüzde 25 barajını aşıp yüzde 30'ları geçen bir siyasal hareketlilik karşısında yapması en erdemli davranış istifa olacaktır. Bu saygın, erdemli bir davranış olarak mutlaka tarihe geçer" diye eleştiri yüklü beyanda bulunmuştur.
Böyle bir Liderin Liderliği tartışılmaktadır. 9 seçimdir kaybeden birinden daha farklı olarak ne beklenmektedir? 10.-11. Seçimlerde mağlubiyetle sonuçlanacak ve böylece bir daha mağlubiyet alınacaktır. Satır arasında özüne düşmanlık taşıyan yapı içinde bulunanların ulaşacakları son nokta asla kabul edemeyeceğimiz bir düşmanlık içinde yeşeren sonuç doğuracaktır.
Tam bu noktada ihanete tenezzül edenler "özerkliği" mal bulmuş mağribi gibi sahiplenir hatta savunurlar. Bu elbette cezasız kalamazdı. Ve kalmadı da Y-CHP alışık olduğu yerde mağlubiyetler kulübünde en baş yerini almıştır.
Buna alışamayıp Y-CHP de hayat arayanlar hayat öpücüğünü HDP'lilerden almıştır. Bu duruma Y-CHP Kılıçdaroğlu'nu korumak için zaten geride olan oy potansiyeli ile Muharrem'in aday olmasına izin vermiş, Türkiye'yi karıştırmak için HDP'yi desteklemiştir. Bu ihanet oyununun sonunda kurultay gözükmektedir ya da parçalı bir Y-CHP gözükmektedir. Onlar için ufukta güneş gözükmemektedir.
Sağlıcakla kalın!

27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


2 Mayıs 2018 Çarşamba

Putin Eski Hükümeti Yeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Putin'in eski 'yeni' hükümeti Rusya ilginç bir ülke:
Yeni kurulacak hükümetin eskisinden farklı olmayacağı hususunda neredeyse bütün uzmanlar hemfikir olduğu halde, Rusya’nın iç siyaseti “Putin ‘yeni’ derken neyi kastetti” kavgası yapıyor.

Rusya kanunen iki hafta içinde yenilenmesi gereken hükümeti konuşuyor; aslında heyecanla tartışıyor desek, yerinde olur. Seçilmiş devlet başkanı, yeni hükümeti oluşturmak zorunda. Fakat bu “yeni” hükümetin eskisinden farklı olacağına dair ümit besleyen kimse de pek yok.
Rusya ilginç bir ülke: Yeni kurulacak hükümetin eskisinden farklı olmayacağı hususunda neredeyse bütün uzmanlar hemfikir olduğu halde, Rusya’nın iç siyaseti “Putin ‘yeni’ derken neyi kastetti” kavgası yapıyor.

Yeni hükümet hakkında Rus uzmanlar ne diyor?

Rusya’nın ve Rusça yayın yapan Batılı basının gündemini meşgul eden olan bu değişim ihtimalini, yine Rusya’nın tanınmış gazetecileri, yazarları ve siyaset uzmanlara sorduk. Moskova’da yaşayan ve Rusya iç siyasetinin nabzını tutan gazeteciler sorularımıza cevap verdi; hem fikirlerini hem de tahminlerini bizimle paylaştı.
Rusya’nın yönetiminde neyin değişmesi gerekiyor sorusuna gazeteci Orhan Cemal, “Rusya’da formalite olarak çok partili görünen, fakat gerçekte otoriter bir rejime sahibiz” diyor. Tarihçi ve siyaset uzmanı Nikolay Sevastyanov ise seçim sonrası Rusya’nın yeni hükümetin ana hatları ne olacak sorusuna, “Putin seçimden sonra radikal iç sorunlarla yüzleşecek” diye cevap veriyor. Özellikle mevcut siyasi sistemde reform yapılırken zor bir süreç yaşanacak” diyen Sevastyanov, “Putin yeni başkanlık döneminde, etnik cumhuriyetlerin federal haklarını kısıtlayacak” diyor. Bu sürecin Dağıstan’da başladığını söyleyen Sevastyanov, federasyon üyelerinin millileşmesine darbe vuracağını düşünüyor. Paralel olarak daha fazla serbestlik verilen bürokrasinin güçleneceğini iddia eden Sevastyanov, “Federal bölgelerde bürokrasinin merkezden emir beklemeden daha aktif olması istenilecek” diye de ekliyor. “Sonuçta bu reform yerel yönetimde yolsuzluğun artışına sebep olacak” diyen Sevastyanov, öngörüsünü “Etnik azınlıkların ayrılıkçı hareketlere yönelmesine sebep olacak” diyerek ifade ediyor.
Yeni hükümet nasıl kurulacak ve hangi değişiklikleri beklemeliyiz sorularına cevap veren Orhan Cemal “Yeni hükümet için üç kanadın kavgası var” diyor: Duma’nın genel sekreteri Vyaçeslav Volodin, Birleşik Rusya Partisi genel başkanı Andrey Turçak ve Cumhurbaşkanlığı İç Siyaset Bölümü başkanı Sergey Kiriyenko arasında ateşlenen rekabeti dengeleyen Putin’in hükumetin devam etmesini sağlayacağını düşünüyor. Dvorkovskiy-Kudrin liberal kanadının da hükümette yer almaya devam edeceğini iddia eden Orhan Cemal’e göre, ABD’nin yaptırımlara hemen cevap vermeyeceğini açıklayan Kremlin, sertleşen Washington-Moskova kavgasında geri adım atmak isterse, hükümette geri giden lokomotifi Dvorkovsky-Kudrin kanadı en iyi şekilde temsil edebilir. “Medvedev’in istifasını beklemiyorum” diyen Orhan Cemal, onun, Putin için tehlike oluşturabilecek bir siyasetçi olmadığını düşünüyor, “Karizması olmadığı gibi, son zamanlarda ismi bir çok yolsuzluk skandalına karışmış ve oy oranı düşük bir siyasetçi” diyor; “Medvedev gerektiğinde halka verilecek kurban da olabilir” diye ekliyor. Orhan Cemal değişikliklerin sadece bilim ve eğitim alanlarında ve çok önemli olmayan bazı bakanlıklarda meydana gelebileceğini öngörüyor. Rusya’nın gelecekte birincil hedefinin yaptırımlardan kurtulmak olacağını söyleyen Orhan Cemal, “Belki de yurt dışında yapılan ‘savaş’ oyunlardan çekilip kendi iç sorunlarına yönelmiş bir Rusya göreceğiz” diyor.
Kurulacak yeni hükümeti değerlendirirken “2013 yılına dönmemiz gerekebilir” diyen Sevastyanov da Rusya’nın jeopolitik arenadan çekilip iç sorunlara odaklanması gerektiğini düşünüyor; “Asgari Suriye’den, azami olarak ise Doğu Ukrayna’dan çekilip Kırım’ı elde tutacak bir siyaset izlenebilir” diyor. “Batı bu adımı kabul ederse yaptırımlar kalkar ve ülke rahatlar” diyen Sevastyanov, aksi taktirde yaptırımlar yüzünden zora giren ülkenin başkanı olarak Putin’in oylarının da hızla düşeceğini düşünüyor. Düşen oyları yükseltmek için bütün imkanların zorlanacağını öngören Sevastyanov “Kırım’ın ilhakının aynısının Kuzey Kazakistan’da tekrarlanması bu oy yarışın en basit sonucu olur” diye ekliyor.
Moskova’da yaşayan ve genel olarak devleti merkezden izleyen uzmanlar, 7 Mayıs sonrası kurulacak yeni hükümette yeni yüzlerin olmasına pek ihtimal vermiyor, fakat yeni yüzler olursa da bu yüzlerin arkasındaki güç dağılımında bir değişiklik beklemiyorlar. Uzmanlar, Rusya’nın ABD ve genel olarak Batı’yla yaşadığı zor döneminden çıkmak için, daha çok iç sorunlara yönelerek dışarıda ılımlı bir tutum sergileyeceğini iddia ediyor. Putin de seçildikten sonra iç sorunlara çözüm vurgusu yapmış, hatta dışarıya “hadi barışalım” mesajları vermişti. Ama Batı-Rusya ilişkileri her yumuşamadan sonra daha da sert restleşmelere sahne oluyor. Burada Rusya’nın jeopolitik hamlelerini tahmin etmenin hayli zor olduğunu ve giderek daha da zorlaştığını söylemek yerinde olur. Fakat içeride Rusya’yı yeni yönetim sistemi reformlarının beklediği, herkesin hemfikir olduğu bir gerçek.
Moskova’daki, merkezdeki uzmanların fikirleri sorup Rusya’nın etnik cumhuriyetlerine kulak vermemek mümkün değil. Rusya’da güçlü bir merkezi yönetim olsa da taşra da önemli. Özellikle Tataristan ve Kuzey Kafkasya, Moskova’nın bir taraftan elde tutmak için enerji harcadığı, diğer taraftan ise bazı görevleri delege ettiği unsurlar. Tataristan Türk dünyasına açılan kapı haline gelirken, Çeçenistan Arap-Sünni Ortadoğu’ya ve Körfez’e aralanmış bir kapı.
Kuzey Kafkasya’yı yakından takip eden kavpolit.com sitesinin onursal genel yayın yönetmeni olan Maksim Şevçenko son seçimlerde başkanlık seçimlerde ikinci olan Grudinin’in başdanışmanlığını yapmıştı. Kavpolit.com’un şimdiki genel yayın yönetmeni Beslan Uspanov Rusya’nın siyasi gündemini işgal eden yeni hükümet tartışmalarını değerlendirmesini istediğimizde, asıl entrikanın “Medvedev gider mi, yoksa kalır mı” meselesinde olduğunu söylüyor. “Başbakan Medvedev’e yakın olan oligarklar ve bakanlar, son dönem ağır darbe yedi. Dağıstanlı Magomedov kardeşlerin tutuklanması, ekonomi bakanı Ulukayev’in rüşvetten hapis cezası alması ve Navalny’ın ortaya çıkardığı yolsuzluk skandalları hep Medvedev’i vurdu” diyen Uspanov, bu gelişmelerin başbakanlık koltuğu için yapılan yarış olarak görülebileceğini söylüyor. Kulislerde başbakanlığa uygun adaylar olarak Rosneft CEO’su İgor Seçin ve Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin adlarının öne çıktığını ekliyor. “Fakat Sobyanin daha önce başbakan olmayacağını açıklamıştı” diyen Uspanov, Seçin’in ise Rusya’da Putin’den sonra iki numaralı siyasetçi olduğunu söylüyor. “Bu durumda Seçin ikinciliği resmileştirmek isteyebilir” diye ekliyor. “Bu favori isimlerin dışında aday olarak öne çıkan farklı isimler de var” diyor Beslan Uspanov, “Mesela Aleksey Kudrin ve Savunma Bakanı Şoygu. Hatta genç bir teknokrat olan Denis Manturov’un da aday olarak adı anılıyor”.
Yeni veya eski başbakanın başında olacağı bir hükumeti neler bekliyor sorusuna cevap veren Beslan Uspanov, Rusya’nın zor bir süreçten geçtiğinin altını çiziyor: “ABD’nin yaptırımları bizi etkilemiyor havasında yapılan açıklamalar olsa da, bu yaptırımların ağırlığı, Rusya’da hissediliyor”. Putin’in geçmiş başkanlık dönemi hep dış siyasete odaklandığı için içeride çözülmeyen ve çözülmeyi bekleyen ciddi problemlerin biriktiğini söyleyen Uspanov, “Putin içeriye yönelik mesajları vermişti; ama ne tür çözümler sunacağı ve hangi adımları atacağı anack yeni bakanlar kurulu oluşunca belli olacak” diyor. İkinci plan bakanlıklar olarak bilinen bölgesel kalkınma bakanlıklarında pek değişim beklemediğini söyleyen Uspanov, daha çok var olanın optimize edileceğini düşünüyor. Hatta en bu durumda Kuzey Kafkasya Bakanlığının ilga edileceğini, bunun sebebinin ise bu bakanlığa bağlı kamu şirketlerinin karıştığı yolsuzluk skandalların olabileceğini ekliyor.


Rusya Federasyonu’nun en gelişmiş cumhuriyeti Tataristan’dan durumun nasıl göründüğünü anlamak için Ulyanovsk’ta yaşayan siyaset uzamanı Denis Korkodinov’a yeni hükümetten neler beklediklerini sorduğumuzda, Korkodinov’un da diğer uzmanlar gibi, ABD’nin uyguladığı yaptırımların iç siyasete yankılarının olacağını düşündüğünü görüyoruz. Peskov her ne kadar hükümetin kuruluşunda dış baskılar etkili olmaz dese de, yaptırımların etkisinin olacağını söylüyor. “ABD’nin baskıları iç siyaseti etkilemeyi hedefliyor” diyen Korkodinov, bunun kısmen de olsa başarılı olacağını öngörüyor. Kremlin’in Batı’nın baskılarıyla ekonominin zorlandığını anlamadığını düşünen Korkodinov, yeni hükümette liberal kanat olarak bilinen Kudrincilerin ağırlıkta olacağını söylüyor. “Liberallerin hükümette çoğalması, iç siyasette muhaliflere de bir işaret olacak, onlara “milli hükümet” için hazırız mesajı verilecek; fakat bu hamlenin halk açısından bir önemi olmayacak” diyen Korkodinov, “Halk da artık çok hızlı bir değişim beklemiyor” diye ekliyor. Putin’in oylarının seçimden sonra hızla düşmeye başladığını söyleyen Korkodinov, Ermenistan örneğini anarak, Medvedev’in popüler olmayan bir başbakan olduğunun altını çiziyor ve yeni dönemin başbakanı olarak Medvedev’in adının son sırada olduğunu düşünüyor. Bu durumda, başarılı olan bölgesel yöneticiler federal merkezde kurulacak bakanlar kurulu için devreye girebilir diyor. Mesela Tataristan’ın genç ekonomist potansiyelinin güçlü olduğunu söyleyen Korkodinov, federal merkeze kendi bürokratlarını göndermek için Tataristan’ın bir şans elde etmiş olduğunu da ekliyor. Korkodinov bu durumda ortaya çıkacak tek sorunun Moskova ile Tataristan arasında imzalanmamış federal anlaşma olduğunu hatırlatıyor. Korkodinov’a göre Moskova, metropollere eskisi gibi serbestlik vermek istemiyor, ama yetişmiş uzman karşılığında her iki tarafı de kısmen memnun edecek yeni bir anlaşmanın ortaya çıkabileceğinin altını çiziyor.
Federal medyada ve Batılı Rusça medyada çıkan haberlere kulak verdiğimizde, sanki Batı’da Kudrin kanadının yeni kurulacak hükümette ağırlıklı olmasını istiyor gibi görünüyor. Hatta süreci takip ederken ve uzmanlarla konuşurken oluşan izlenimleri aktarmak gerekirse, sanki Kremlin ve Batı, medya üzerinden sıkı bir pazarlığa girişmiş gibi duruyor. Medya ortaya bir iddia atıyor; Peskov üzerinden Kremlin bu iddiaya olumlu veya olumsuz yaklaştığını açıklıyor. Fakat fikir alışverişinde bulunduğumuz uzmanlar gibi biz de şu konuda hemfikiriz: Ekonomi kanadı daha liberal olacak, ama savunma bakanlığı gibi devletin güvenlik güçlerinin başına gelecek insanlar daha şahin. Bu süreçte Orhan Cemal'in de belirttiği gibi, Putin bir denge hükümeti oluşturacak ve bu dengelerin hassas terazisi hep Putin’in elinde olacak. Sovyetlerden miras kalan bu sistem artık çağa ayak uyduramadığı için, Putin ayrıca yeni dönemde devletin bürokratik sisteminde reform uygulayacak. Putin’in geçmiş döneminde yetiştirdiği ve yetiştirmeye devam ettiği yeni nesil bürokrat kadroyu sisteme yeni bir kan olarak enjekte etmeye başlayacağını tahmin etmek mümkün. Dış siyaset ve jeopolitik meselelerde sert söylemler benimsese de Rusya eyleme geçmekte aceleci davranmayacak. “Hasta adam” olarak algılanan Rusya’ya kan nakli yapacak olan Putin, dışarıdan gelen müdahalelere karşı zaman kazanmak istiyor. Bunu başarır mı bilinmez; fakat hastanın kanıyla verilen kanın uyuşmama ihtimali yüksek.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Yeni Türkiye’de ne olacak?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Tamer Ashraf
Dün sabah "Yeni Türkiye"ye uyandım.. Bir gece evvel yatarken, ülke yönetimini "Parlamenter"den, "Başkanlık"a çeviren yeni Anayasa yürürlüğe girmiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Başkan'ı göreve başlamış ve ilk kabinesini açıklamıştı.
Yepyeni bir sistem geldiğine göre, buna "İkinci Cumhuriyet" de denebilirdi.
27 Mayıs Anayasası sistemi değiştirmediği halde, o zaman "İkinci Cumhuriyet" tartışmaları hem de nasıl yoğun yapılmıştı, iyi hatırlarım..
Fransa'nın 1789 Devriminden sonra, Beşinci Cumhuriyete girişini örnek göstermişlerdi, İkinci Cumhuriyetçiler..
Ama sonunda Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır" sözü ağır basmıştı.
Bu defa, hiçbir yerden "İkinci Cumhuriyet" sözü yükselmedi. İyi de oldu.. Bitmez tükenmez kavgalarımıza biri daha eklenirdi. Muhalefet, somut değil, soyut muhalefet yapmayı marifet sayan muhalefet, "İkinci" lafından ne kavgalar çıkarırdı, düşünün..
CHP'yi eleştirenler "Sandıklara birkaç yerde rastgele itiraz etseydiniz. Böylece seçime gölge düşürürdünüz" bile dediler.. Anlayın. "Gölge düşürme muhalefeti!."
Yeni Anayasa ile getirilen Başkanlık Sistemi için de kıyamet koptu.. Sanki hiç bilinmeyen, bambaşka bir rejim geliyormuş havası verilmeye çalışıldı, Anayasa Referandumu öncesinden başlayarak..
Şimdi ben soruyorum.
Bu ülkede, 23 Nisan 1920'den beri, aslında Başkanlık Sistemiyaşamıyor muyuz?.
Atatürk, İnönü, Menderes, Demirel, Özal başkan değiller miydi?. Onlar ne dediyse onlar olmuyor muydu, esasta?.
Ülkeyi geçin. Her demokratik kurumumuz "Başkan" sistemi ile yönetilmiyor mu?.
Partilerimizde hangi sistem var?.
Erdoğan'a "Diktatör" diyen CHP'de, son seçimlerde, gerek Başkan, gerek Milletvekili adaylarını kim seçti?. Partiyi kim yönetiyor?. Kimin dediği oluyor hep?. Ya MHP'de?. İyi Parti, HDP'de?.
Peki Fenerbahçe'de?. Galatasaray, Beşiktaş'ta sistem "Başkanlık" değil mi?.
Bizde her zaman ve her yerde adı konmamış Başkanlık Sistemi var, kimse kimseyi kandırmasın. Şimdi fark?.
Bu defa adını koyduk.. Demokrasilerde kusursuz sistem yok.. İster Doğrudan.. İster Parlamenter.. İster Başkanlık.. Hepsinin artıları, eksileri var. Tarih boyu tartışıldı. Tartışılacak..
Amerika hep Başkanlık Sistemi ile yönetildi. Fransa, darmadağın olmak üzereyken, yönetime adeta sivil darbeyle el koyan De Gaulle, Başkanlık sistemini getirdi. Beşinci Cumhuriyet bir yığın sorunu çözdü.
Bizde, dedim ya, zaten Başkan yönetimine alışkın olduğumuz için, fazla bir değişiklik beklemiyorum. Ama bazı şeyler hızlanacak.. Bürokratik yavaşlamalar azalacak.. "İstemezükçüler" eskisi gibi hemen her şeyi durdurma veya en azından geciktirmede başarılı olamayacaklar.
Siyasi değil, daha çok Teknik Kabine kuracak başkanlar, daha hızlı sonuçlar alma fırsatı bulacaklar.
Dün sabah "Yeni Türkiye"ye uyandım..
..Ve fevkalade "İyimser" uyandım.

Bakanlar ve beklentiler

  Türk milletinin tarihi kararıyla değişen hükümet sistemi, görkemli törenlerden sonra yapılan bakan atamalarıyla birlikte tam olarak hayata geçmiş oldu. Atanan bakanların kimlikleri, kişilikleri, birikimleri, kariyerleri elbette önemlidir. Hiç birisi hakkında bir önyargımız yoktur. İsabetli seçimler yapılmış olduğunu umuyoruz. Meclisten 4 bakan alınması dikkat çekicidir. Biz sayın Berat Albayrak'ın bakan yapılamasını bekliyorduk ve bunu zaten okuyucularımızla paylaşmıştık. Maliye ve Hazine'nin başına getirilmiş olması, sorumluluğunu çok daha arttırmıştır. Zira, ekonominin çok ciddi bir revizyona ihtiyacı olduğu ve ivedi tedbirler alınması gereği ortadadır. Kabinenin açıklandığı saatte dövizin hareketlenmesi, ne kadar dikkatli olunması gerektiğini de net olarak ortaya koyuyor.

DEVAM EDEN BAKANLAR

          Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanları değişmemiştir. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Hem devlette devamlılık açısından, hem de üstlendikleri görevlerdeki başarıları bakımından, böyle bir yola gidildiği görülüyor. Adalet'in mülkün temeli olduğu dikkate alınırsa, yeni dönemde bu konuda çok mesafe alınması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Abdülhamit Gül geçtiğimiz dönemde genel anlamda olumlu intibalar bıraktı. Bakanlığa devam etmesinde bu durumun etkili olduğu anlaşılıyor. İçişleri Bakanlığı çok kritik bir görevdir. Terörle mücadelede artık kesin sonuç almak şart olmuştur. İçeride ve dışarıda yapılması gereken çok şey var. Kandil operasyonunun biran önce ve başarıyla tamamlanması ve terörün kaynağında kurtulması milletin yüksek beklentisidir. Terörün kökünün kurutulması için hayli mesafe alınmıştır, ama aynı kararlılıkla devam edilmesi ve bu katil güruhuna hiçbir şart altında hayat hakkı tanınmayacağının bütün dünyaya gösterilmesinin artık zamanı gelmiştir.

MİLLİ DIŞ POLİTİKA

          Dış ilişkilerimiz bakımından sıkıntılı bir dönem geçirdiğimizi kabul etmek zorundayız. ABD'den AB ülkelerine, yakın komşularımızdan Türk Cumhuriyetlerine kadar her yerde birikmiş ciddi sorunlarımız var. Bunları aşmanın zamanı çoktan gelmiştir. Milli bir duruş şarttır ve meselenin özünü oluşturmaktadır. Özellikle son dönemlerde milli ve yerli olma önemsenmiştir, ciddi mesafe alınmıştır. Bunun devam etmesinin çok isabetli olacağı, meselelere Ankara'dan bakmanın sorunların çözümünü kolaylaştıracağını ve hızlandıracağını düşünüyoruz. Genelkurmay Başkanı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na getirilmesi dikkat çekici bir durumdur. Bu seçimi, terörle mücadele kadar, dış destek başta olmak üzere, terörün diğer unsurlarıyla mücadelede de yeni bir döneme girilmesi olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

KURULLAR VE OFİSLER

          Meclisten 4 bakan alınması aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi'nin meclisteki sandalye sayısının 4 eksilmesi anlamına da geliyor. Bu durum MHP'nin meclisteki sorumluluğunu daha da arttırıyor.  Sonuçta sorumluluk sayın Cumhurbaşkanındadır. Arka arkaya Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yayınlanmıştır. Tamamı teşkilatlanmaya yöneliktir.  Oluşturulan kurullar da bakanlıklar kadar önemlidir. Hatta bazı kurulların veya ofislerin çok daha üst görevler yapacağı anlaşılmaktadır. Kimin hangi göreve getirileceği, nasıl bir çalışma sistemi kurulacağı sayın Cumhurbaşkanının bileceği iştir. Asıl önemli olan ve bizi ilgilendiren kısmı, atanan isimlerin üstlendikleri görevdeki başarılarıdır. Ülkemiz çok ciddi sorunlarla karşı karşıyadır ve ivedi olarak bu girdaptan çıkmamız gerekiyor. Sabırla ve olgunlukla sürecin işlemesini bekleyeceğiz. Ümidimiz, beklentimiz ve dileğimiz sistemin doğru kurgulanması, başarılı bir dönem yaşanması, bir an önce düze çıkabileceğimiz bir performans sergilenmesidir. Bu ülkenin menfaatleri bakımından hayati öneme sahip olduğu gibi, yapılan sistem değişikliğinin isabeti açısından da bir ölçü olacaktır.

ANAYASA TARTIŞMASI YOK

          Yeni sistemle birlikte sonu gelmeyen Anayasa tartışmalarının da artık bir sonuca bağlanacağını düşünüyoruz. Anayasa değişikliği istisnasız her dönem gündeme gelmiş, ancak hiçbir zaman gereği yapılamamıştır. 24 Haziran seçimlerinin öncesinde ve sonrasında, ne yeni Anayasa ne de bir değişiklik fikri hiçbir siyasi parti tarafından dillendirilmemiştir. Sadece bu kadarı, yeni sistemin isabetini anlamaya yeterlidir. Artık hükümeti doğrudan millet belirlemektedir. Bu çok önemli ve çok köklü bir değişimdir. Milletin devletine net olarak sahip çıkması, devletin milletinin emrine aracısız girmesidir. Tek adamlık eleştirilerinin ne kadar boş ve temelsiz olduğu uygulamada çok daha net görülecektir.

GÜÇLÜ MECLİS

          Yeni sistemin yürütme erkini elinde bulunduranların bahane üretmek yerine iş yapmasını mecburi hale getirmekle kalmayacağı, aynı zamanda ciddi bir denetim de sağlayacağı kanaatindeyiz. Güçlü bir meclis yapısı ortaya çıkmıştır. İhtiyaç duyulan kanun düzenlemelerinin meclisten geçmesinde bir sorun yaşanmayacaktır. Yeter ki, ülke ve millet menfaatine olsun. MHP denge ve denetleme görevini eksiksiz biçimde yerin getireceğini daha seçim akşamından ilan etmiştir. Her şeyin yolunda gitmesi durumunda 5 yıl sonrasında yine milletin önüne gidilecektir ve yapılanların isabeti işte o zaman çok daha net anlaşılacaktır.

Y-CHP ve Özerklik İsteği Anlatılmalı

Y-CHP kendini yeni bir yol ayrımında bulduysa bugüne kadar yaptıklarındandır. Memleket kötü duruma düştüğünde kötülerle bir olan, milliyetçilik ve din işlerine uzak olan ve özellikle komünist felsefeyle beslenen bu dinsiz ya da dini konularda sessiz kalan komünist özgürlüklerin partisi bir kez olsun vatanını, milletini, dinine bağlı olan insanları gerçekten gerçek manada düşünmemiştir.
Atatürk'ün kurduğu şekilde milletine aşık ve inanan, bayrağına sevdalı özgürlüğü, bayrağı ve dini için her şeyi göze alan Türk Milleti onun kurduğu şekilde bu değerleri savunduğu için CHP'yi seviyordu. Türk Milleti bu düşüncedeyken, bize uymayan ideolojilere doğru koşan hep bu Y-CHP'lileştirilen CHP oldu.
Bu durumu o kadar benimsediler ki yerinde saymak onlar için Atatürkçülük oldu. Bu ortamda İzmir bu Y-CHP'den en çok çeken taraf olmuştur. Yıllardır İzmir'i elinde tutan Y-CHP İzmir için ne yapmıştır? Milyonlarca insan için çekici olan İzmir Y-CHP eliyle gelişememiştir. Yıllardır İzmir diyerek yola çıkanlar İzmir için bir şey yapmamışlardır. 30 sene, 40 sene önce İzmir ne ise bugünde aynı şekildedir.
İzmirlinin aldatılışa kanmasının nedeni nedir? Bu Y-CHP bir 40 sene daha İzmir'de iktidara gelme açısından sadece "İzmir'in Dağlarında Çiçekler Açar Bozulmuş Düşmanlar Yel Gibi Kaçar" diyerek büyük bir oyun oynamış, Ak partiyi hedef göstererek Türk Devletine doğru hücum etme imkanı buluyorlardı. Bir zamanlar ülkenin birliği ve beraberliği için çalışan Cumhuriyet Halk Partisi şimdi ise ülkenin bölünmesi için "özerkliği" bile savunmaktadır. Herkesin görmesi ince bir detay olması gereken bu "özerkliğin" nasıl olacağını televizyonlar da açık bir şekilde anlatan programlar yapılmalıdır.
Bunu yani "özerklik" maddesini açıklamadan Y-CHP neyin savunucusu olduğunu Türk Milletine açıkça, korkusuzca anlatmalıdır. Buradan ilkeleri bağımsızlık olan özgür televizyonların bu işe sarılarak gerçekleri Millete aktararak ne yapmak istediklerini net bir şekilde göstermelidir. Bunu gördüğü için rahmetli Alparslan Türkeş o anlam dolu sözünü sarf etmiş "CHP Atatürk'ün izinden gitseydi MHP'yi kurmazdım" demiştir.
Şimdi özellikle Bengi Türk televizyonunun sorumlusu olan ağabeyim Metin Özkan'ın milliyetçi bir görüş, açı ve duruş ile maskeleri düşüreceğine inanıyorum ve kendisinin önderliğinde böyle bir program yapmasını bekliyorum. Bu program sayesinde Türk Milleti Y-CHP'nin ne olduğunu ve ne yapmak istediğini daha iyi anlayacaktır.
Şu an sadece sistemin tek adam sistemi olduğunu vurgulamakla yetinen Y-CHP'nin ne yapmak istediğini daha iyi bir şekilde anlarız. Ya da Cumhuriyetimizin 3.evresini daha iyi bir şekilde bu hep Türkiye'nin karşısında olan kafalara çok daha iyi bir şekilde anlatırız. CHP bizim görmek istediğiniz şekilde Atatürk'ün kurmuş olduğu CHP olarak kalmalıdır.
Bu konular tarihi gerçekleri ile beraber acilen Türk Milletine anlatılmalıdır. Karşımıza yeni bir  Sykes-Picot  oyunu ile çıkan özellikle Fransa'nın dersi verilmelidir.
"Proje terör örgütü diye tabir edilen terör örgütleri, proje olduğu kadar cinayet taşeronları, ihanet teşrifatçıları, emperyalizmin kanlı devriyeleri, haçlı operasyonlarının kiralık tetikçileridir" diyen Lider Devlet Bahçeli'nin, teröristleri kullanarak terörle yapmak istediklerinin farkında olmuş büyük bir Türk Lideridir. Bu nedenle terör örgütleri ve yandaşları tarafından kurulan yoldaşlık ittifakı Türk Milletine acilen anlatılmalıdır. Millet ittifakının üstünde kurulan Y-CHP ve HDP ittifakı acilen anlatılmalı ve sorun çözülmelidir. Gerçekler gün ışığına çıkarılmalıdır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html