BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Kral Faysal sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Kral Faysal sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Kasım 2017 Çarşamba

KRAL FAYSAL NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ

Ortadoğu bölgesi, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen güçlerin çizdiği suni sınırlar nedeniyle yaklaşık 100 yıldır karmaşa ve kaos içinde, iç savaşın yaşandığı bir bölge haline geldi. Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklar üzerinde kurulan Arap ülkeleri, egemen güçlerin çıkarları baz alınarak yönetilerek günümüze kadar geldi. Batılı ülkeler, bu bölgede kurdukları düzen ve statüko sayesinde seçtikleri liderlerle Ortadoğu’yu sömürmeye devam ettiler.

Atadıkları kişiler; yani bu ülkeleri yöneten krallar, Batılı güçlerin çıkarlarına ters hareket etmeye başladıkları zaman ise, bir şekilde darbe ya da ölüm sonucu görevlerinden alındılar. Bahsi geçen darbelerin örneklerine günümüzde hala şahit olmaktayız.

Arap Baharı ile Ortadoğu’da var olan düzen ve statükonun değişmesi, Batılı devletlerin çıkarlarını zedelemedi değil. Mısır örneğine baktığımızda bu durumu daha kolay anlaşılabilmektedir. 

Arap baharı etkisi ile başlayan çatışmalar sonucunda yıkılan Hüsnü Mübarek iktidarının yerine gelen aşırı islamcı Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi, Batılı devletler tarafından bir türlü hazmedilemedi. 

Mısır’da, 3 Temmuz’da gerçekleşen  ABD ve İsrail destekli cunta ile General Abdulfettah Sisi, iktidara el koydu. İşin ilginç yanıysa, bu cuntaya Suuidi Arabistan’ın gösterdiği destek oldu. Aslında 1975’ten sonra Suud krallarının, Amerikan eğilimli politikalar izlemeye başladığı ve bu durumun günümüze kadar da bu şekilde devam ettiği düşünülecek olursa Suudi Arabistan’ın gösterdiği desteğe şaşırmamak gerekir.


Peki 1975’te ne oldu? Suudi Arabistan kralı  Faysal bin Abdülaziz, kendi yeğeni tarafından öldürüldü.

Kral Faysal bin Abdülaziz kimdir? 1964 yılında Suudi Arabistan tahtına geçen Kral Faysal bin Abdülaziz İslam Birliği düşüncesine sahipti. 

Suudi Arabistan’ın ve İslam Dünyası’nın  liderliğini yapmak istiyordu. Bu çerçevede  yaptığı Türkiye ziyareti de, bunun bir göstergesidir. “Panislamizm’’ düşüncesini yaymak amacıyla Irak, Suriye ve Mısır  ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kurmaya çalıştı.[1] İslam ülkeleri liderleri ile yaptığı görüşmelerin sonucunda İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasını sağladı.


Kral bin Abdulaziz  bu dönemde batı karşıtı bir politika izliyordu. Bu onu 1973’te çıkan Petrol Krizi’nin baş aktörü haline getirdi. Batılı ülkelerin özellikle Amerika’nın Filistin meselesinde İsrail’i desteklemeleri de Batı karşıtı bir tutum geliştirmesinde önemli bir faktördü.


Petrol Krizi’nin başlangıcına değinecek olursak, 1967’de yaşanan 6 gün savaşından sonra 1969 yılının Ağustos ayında Mescid-i Aksa’nın bir Yahudi tarafından yıkılması, Kral Faysal bin Abdulaziz’i çok üzdü. 

Bu olaydan sonra yaptığı  Ünlü Kudüs konuşmasında cihad çağrısında bulunarak şunları söylemişti: 
“Kardeşlerim! Neden bekliyoruz?
 Dünyanın vicdana gelmesini mi bekliyoruz?
Nerededir ki dünyanın vicdanı? 
Mukaddes Kudüs’ü Şerif sizi çağırıyor. 

Kendisini kurtarmanızı bekliyor. 
Neden korkuyoruz? 
Ölümden mi korkuyoruz? 
Allah yolunda cihad ederek ölmekten şerefli ve daha faziletli ölüm var mı? 
Ey kardeşlerim, bizim istediğimiz İslam Milliyeti ve İslami uyanıştır. 

Milliyetçilik, ırkçılık veya bloklaşma değildir arzumuz. Çağrımız İslami çağrıdır. 
Allah yolunda cihad etmeyedir çağrımız. 
Dinimiz, inancımız, mukaddesatımız ve harimi İslâm içindir çağrımız. 
Ne zaman ki hatırlasam Haremi Şerifimiz (Kudüs) ve mukaddesatımız işgal ve tecavüz altındadır ve aşağılanmaktadır ve orada günahla Allah’a isyan ve ahlaki çöküntüler sergilenmektedir; işte o zaman Allah’a halisane yalvarıyorum, eğer bana cihad etmek ve mukaddes topraklarımızı kurtarmak nasip olmayacaksa, beni bu dünyada bir an bile yaşatma.”

Yaptığı bu çağrı dört yıl sonra cevap buldu ve 6 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye kuvvetleri, İsrail’e saldırdılar (Yom Kippur). 

Tahmin edilebileceği gibi, ABD ve Batılı devletler İsrail’i destekledi. Bunun üzerine Arap ülkeleri de ellerinde olan petrol kozunu kullanma kararı aldı. 

Başta Suudi Arabistan ve onun lideri Kral Faysal’ın önderliğindeki Arap ülkeleri, Batı ülkelerine petrol ambargosu başlattılar ve kısa bir süre içinde büyük bir enerji krizi ortaya çıktı.

Dönemin Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, petrol krizini çözmek için Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi.

Amacı, Kral Faysal bin Abdulaziz’i ikna etmekti ama başarılı olamadı. 

Henry Kissinger, kendi hatıratında Suudi Arabistan’a yaptığı ziyareti şu cümlelerle anlatmıştı: “Kral Faysal oldukça sinirli görünüyordu, aramızda bir diyalog başlayabilmesi ümidiyle esprili bir dille ona, uçağımın yakıtı bitti, uçağın deposunu doldurmak için emir verirseniz uluslararası fiyatından ücretini vermeye hazır olduğumuzu söyledim. 

Kral gülümsemedi ve kafasını yukarıya kaldırarak sert bir şekilde bana şunları söyledi: ‘Ben yaşlı bir adamım, ölmeden önceki tek dileğim Mescid-i Aksâ’da iki rekat namaz kılmaktır! Sen bu konuda bana yardımcı olabilir misin?

Aslında ikili arasında şöyle bir diyalog daha geçmişti ve Kral Faysal, hafızalardan  silinmiyecek olan o meşhur sözü orada ifade etmişti. 

Faysal, “İsrail’e destek olmaktan vazgeçerseniz, ambargo biter” dediğinde, Kissinger petrol kuyularını bombalama tehtidinde bulundu. Kral Faysal ise, bunun üzerine Kissinger’e tarihe geçecek şu cevabı verdi: “Tabii ki petrol kuyularımızı bombalayabilirsiniz. Fakat unutmayınız ki, biz ve atalarımız hurma ve deve sütüyle yaşıyorduk, yine öyle yaşayabiliriz; ancak artık siz petrolsüz yaşayamazsınız.”

Ünlü Fransız yazar ve Ortadoğu uzmanı olan ThierryMeyssan’agore, Suud Kralı’nın yaptığı tam bir intihardı ve buna “Suudi İntiharı” diyordu.

Tarihler 25 Mart 1975’i gösterdiğinde, Kral Faysal bin Abdulaziz sarayında yaptığı bir halk görüşmesinde suikaste uğrayarak hayatını kaybetti.[10] Kral Faysal’ın nasıl öldüğü ya da öldürüldüğü ile ilgili kesin bir açıklama hala yapılabilmiş değil; fakat kesin olan şu ki, bütün oklar Amerika’yı gösteriyor.

Suikasti gerçekleştiren kişi kralın yeğeni Faysal bin Musad’tı. Faysal bin Musad, Amerika’dan yeni gelmişti. İlk başlarda hükümet tarafından Musad’ın akli dengesinin yerinde olmadığı söylense de, daha sonra yapılan muayenelerde aksi tespit edildi ve 18 Haziran’da Riyad Meydanı’nda asıldı.


Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki; Kral Faysal bin Abdulaziz’den  sonra Suudi Arabistan’da başa geçen krallar Amerikan eğilimli politikalar izlemeye başladılar. 

Bugün Kral Faysal suikastinin korkusu ile yaşayan Körfez Emirlikleri ve Krallıkları’nın, uluslararası ilişkilerde izledikleri yol, ABD-İsrail çizgisi dışına çıkmamaktadır. 

“Sarayında öldürülen kral” kâbusu onları gece gündüz takip ettiği için, iktidarlarına alternatif olacağını ve kendilerini tahtlarından edeceğini düşündükleri Müslüman Kardeşler’e karşı da büyük bir nefret beslemektedirler.

4 Kasım 2018 Pazar

'Türkiye bir umut coğrafyası oldu'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Irak'ın ilk kralı Faysal el-Haşimi'nin torunu Prenses Nesrin el-Haşimi, Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye'ye umut bağlandığını söyledi.



Irak'ın ilk kralı Faysal el-Haşimi'nin torunu Prenses Nesrin el-Haşimi, Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye'ye umut bağlandığını söyledi.
Prenses Nesrin el-Haşimi, geçen hafta vefat eden ve vasiyeti üzerine Ankara'da defnedilen babası Prens Muhammed'in Türkiye'ye bakışı, Irak ile Türkiye'nin tarihi ilişkilerine dair AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Kral Faysal'ın oğlu Prens Muhammed bin Faysal'ın Türkiye ile nasıl bir ilişkisi vardı? Türkiye'ye bakışı nasıldı?
Nesrin el-Haşimi: Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye bir umut coğrafyası oldu. Bu bölünmüşlük durumundan kurtulmak ancak ilmi ve kültürel donanımla mümkündür. 

Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin geleceğinden umutluyum. Geçen hafta hayatını kaybeden babam Prens Muhammed bin Faysal, mütemadiyen, Türkiye'yi hedef alan şer odaklarından bahsediyordu. 

Vefatından bir gün önce babamla Türkiye'deki ekonomik ve siyasi durumlardan konuştuk. Bana 'Bu şer odaklarının hepsi Türk bayrağını indirmek istiyor. Ancak o bayrak gökyüzünde ilelebet dalgalanmaya devam edecek' dedi. Ben de Osmanlı Türkçesi bilen babam sayesinde Türkiye sevgisi kazandım. Türkiye'deki olayları takip ettim.

Babam son sözlerinde Erdoğan ve Türk halkı için hayır dualarda bulundu. Ben de onun yolunu izliyorum. Allah'tan Erdoğan'a uzun ömür, direnç ve sabır vermesini diliyorum. Çünkü Türkiye bir umut ülkesi. Enaniyetin egemenliğinde paramparça olmuş kendi ülkemle ilgili çok ümitvar olamıyorum. Arapların durumu âdeta Tevbe suresinin 67. ayetinde ifade edildiği gibi: 'Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.' Irak muhalefeti rahmetli babama gelip kendisini kral yapmayı teklif ettiklerinde bunun ülkenin bütünlüğü ve halkın birliği açısından faydalı olmayacağını söyledi.

Türkiye babamın iyi duygularına karşılık verdi. Bağdat'taki Kraliyet kabristanına defnedilmesi mümkün olmazsa Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına defnedilme vasiyetini Türkiye gerçekleştirdi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türk hükümeti ve halkına bu konuda yardımcı olan asil tutumundan dolayı teşekkür ediyorum.
"Kral Faysal'ın Türkiye ile ilişkileri hiç kopmadı"
Prens Muhammed'in Türkiye ile iletişimi var mıydı? Yoksa iletişim kesilmiş miydi?

Nesrin el-Haşimi: Burada köklerimiz var. Ortak geçmişe sahibiz. Ailemin Türkiye ile ilişkilerini daima vurguluyorum. Bazıları 1916'daki Arap isyanıyla Arap-Osmanlı ilişkilerinin koptuğunu düşünse de dedem Kral Faysal'ın Türkiye ile ilişkileri hiç kopmadı. Bu doğru değil. Çünkü isyan Osmanlı devletine karşı yapılmadı, Cemal Paşa'ya karşı başlatıldı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile dedemin aynı karede yer aldığı pek çok fotoğraf var. Hatta dedem kendisine bir şey olursa babamı Mustafa Kemal Atatürk'e emanet etmişti. Babam çocukluğunun bir dönemini Mustafa Kemal'in yanında geçirdi. Babam'ın Türkiye ile ilişkisi atalarına dayanıyor.
Bunun yanı sıra halam ve çocukları da Türkiye'de medfun. Ayrıca ailede Türkiye'yle alakası olan yalnızca babam ve dedem değil. Dedemin amcasının oğlu ünlü udi ve musiki üstadı Şerif Muhiddin Targan ya da Arap dünyasında bilinen ismiyle Şerif Muhyiddin Haydar gibi ailenin başka fertlerinin de Türkiye ile bağları var.

Dediğim gibi dedem kendisine bir şey olursa babamı Atatürk'ün himaye etmesini vasiyet etmişti. Atatürk ile dedem arasında çok güçlü bağlar vardı. İyi ilişkileri vardı. Dedem burada büyüdü. Şerif Hüseyin Türkiye'de zorunlu ikametteyken üç oğlu da (Abdullah, Ali ve Faysal) yanındaydı. Burada büyüdüler, burada eğitim gördüler. Dedem de burada eğitim gördü. Dedem ile Mustafa Kemal akrandı. Dedem burada eğitim gördü. İlişkileri siyasetten öteydi. Aralarında kan kardeşliği, dostluk ve sevgi vardı. Aynı zamanda ortak geçmişe sahiplerdi.
Burada siyasi ilişkilerin ötesinde kavi bir dostluk ilişkisinden bahsediyoruz. Bu ilişkiler babam üzerinde de izler bıraktı. Babam da Bağdat'taki Kraliyet Kabristanı'nda dedemin yanına defnedilmeyi, eğer bu mümkün olmazsa Ankara'da Atatürk'ün yanına defnedilmeyi vasiyet etti. 
Irak'ta defnedilmesi politik malzeme olarak kullanılacaktı. Siyasi çekişmeler içinde cenazenin araçsallaştırılması ihtimali vardı.
Irak'taki durumu biliyorsunuz. Allah babamın buraya defnedilmesini murad etti. 
Babam Türkiye'nin Ehl-i Beyt muhabbetinden sitayişle bahsederdi. 'Türkler Ehl-i Beyt'e çok değer verir' derdi. Ben de Türkiye sevgisini babamdan aldım.

"Etnik ve mezhep temelli ayrımcılık ümmeti yiyip bitiren bir kanser"

İran ve ABD Irak'ta karar mekanizmasını kontrol altına almak için yarışıyorlar. Irak'ın, uluslararası çekişmelerden ve etnik ve mezhepsel çatışmalardan bağımsız bir şekilde kendi yolunu çizme ve İslam dünyasındaki eski stratejik derin konuma dönme imkanı var mı?
Nesrin el-Haşimi: Irak'tan ve bugün ülkede birçok sektörde etnik ve mezhep temelli ayrımcılık nedeniyle yaşanan gerilemeden bahsedeceksek kraliyet dönemi ile karşılaştırmaktan geri duramam. 
'Bir ülkede etnik ve mezhep temelli ayrımcılık kapıdan girerse istikrar pencereden kaçar' diye bir söz var. Bu söz bugün Irak'ta gerçekleşiyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Nesrin el-Haşimi: Etnik ve mezhep temelli ayrımcılık ümmeti yiyip bitiren bir kanser. Bunun arkasında yatan amaç Irak'ı harap etmek. 
Dedem yönetimi süresince vefatına kadar Irak halkının birlik ve bütünlük içinde yaşaması için çalıştı. Bir gün dahi hiçbir vatandaşın nereli olduğunu sormadı. Çünkü bu soru kişinin mezhebi ya da partisel bağlılığını ortaya çıkarır.

SORU: Haşimi ailesinin Irak'ta halkın din, ırk, etnik kökenli değişik kesimlere karşı muamelesi nasıldı?
Nesrin el-Haşimi: Kral Faysal, kimsenin dinine ya da mezhebine bakmaz ehliyet ve liyakate itibar ederek işi ehline verirdi. O sebeple o zaman Irak'ta ayrımcılık yoktu. 
Amcam Gazi Faysal döneminde de böyleydi. Ancak amcamın oğlu II. Faysal döneminde bazı şeyler değişti. O dönemde ipler daha ziyade Nuri es-Said ve Abdülillah’ın elindeydi. 
Ben dedem I. Faysal ve amcam Kral Gazi dönemlerini kastediyorum. Bu nedenle Irak o zamanlar özellikle eğitim başta olmak üzere birçok alanda gelişmiş ülkeler sınıfındaydı.
Uzaktan eğitim vardı o zaman Irak'ta. Dedem, Irak'taki öğrencilerin istifade etmesi için İngiltere üniversitelerindeki konferansların kayıt ve dokümanlarını Bağdat'a getirtiyordu. 
Ülkede sempozyumlar yapılıyor ve bilimsel dergiler çıkıyordu. 1920'de tıbbi araştırmalar dergisi çıkıyordu Irak'ta. Kadınların bilinçlendirilmesi için çalışmalar yürütülüyordu. 
1923 Irak'ında 'Leyla' adında bir kadın dergisi yayınlandığını düşünebiliyor musunuz!
Irak'ın kaderi tamamen değişse ve bugün de Haşimi Ailesi yönetimde olsaydı Irak'ta şu anki durumlar ne kadar değişirdi?

Nesrin el-Haşimi: Dedem, ümmetin geleceğinin öğretmenler ve münevverlerin elinde olduğunu söylerdi. Ama maalesef günümüzde cehalet hükm-i ferma olduğu için artık yalnızca makam mevkiye itibar edilir oldu.

Biliyorsunuz bu günler Erbain günleri. Şimdi 10 Muharrem ve Erbain zamanı geldiğinde bakıyorsunuz hepsi ağlıyor. 
Hazreti Hüseyin'e mektup yazarak Yezid'in zulmüne karşı yardım isteyenler Hazreti Hüseyin'in katli karşısında sessiz kalmışlardı. Şimdi rivayetin bir kısmını alarak ağlama, dövünme ve yasla sınırlı bir merasime döndü her şey. 

Taff hadisesine, Kerbela'ya bakalım. Hazreti Hüseyin son nefesine kadar geri çekilmemiştir. Iraklı bugün sırtını zincirle dövmek, bağrını yumruklamak yerine Taff hadisesini doğru okuyabilse özgür olur. Iraklı kadın bağrını dövmek yerine Zeyneb binti Ali'nin mücadelesini anlasa ne Amerika ne İran ne de başka bir ülke Irak'a hükmedebilir.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Suudi rejimini bekleyen asıl tehlike taht kavgaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hanedan içerisindeki mücadele, Suudi rejiminin istikrarı açısından petrol fiyatları, Arap Baharı sürecinin doğurduğu tehditler, bölgedeki güvenlik sorunları ve ABD ile yaşanan krizlerden daha büyük bir sorun olarak görülmekte.
Suudi rejimi, içinde bulunduğumuz dönemde rejimin istikrarını sarsacak çok sayıda tehdit ile karşı karşıya bulunuyor. ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde ve Suudi rejim güvenliğinde azalan rolü, düşük petrol fiyatlarının meydana getirdiği devasa bütçe açıkları, Suriye ve Yemen’de yaşanan iç savaşın ortaya çıkardığı güvenlik sorunları, içeride başta petrol zengini Doğu vilayetinde yaşayan Şiiler olmak üzere yükselen rejim karşıtlığı ve rejimin Arap Baharı sürecinde başta Mısır olmak üzere Ürdün, Bahreyn ve Umman’da müttefik rejimleri ayakta tutabilmek ve Yemen’de bozulan statükoyu yeniden inşa etmek için yüklendiği devasa bir ekonomik maliyet. Tüm bu sayılanlar, Suudi rejiminin istikrarını önemli oranda sarsmakta iken, 2015 yılında Kral Abdullah’ın ölümüyle ortaya çıkan gelişmeler, rejimin istikrarı için daha büyük bir sorunu yukarıda sayılan tüm krizlerin önüne taşıdı: Hanedan içi çekişmeler.
2015 yılında Suud tahtına oturan Selman’ın bu süreçte aldığı bir dizi karar -zaten hiç bitmeyen- hanedan içi çekişmeleri yeniden uluslararası kamuoyu gündeminin üst sıralarına taşıdı. Selman, tahta oturur oturmaz Kral Abdullah’ın hayattayken gerçekleştirdiği düzenlemeleri kabul ederek Mukrin bin Abdülaziz’i veliaht prens, Muhammed bin Nayif’i de ikinci veliaht prens olarak atadı. Mukrin’in veliaht prens olması hem içeride hem de dışarıda, “gücün pürüzsüz bir şekilde el değiştirecek” olması sebebiyle, geçici bir rahatlamaya sebep oldu. Ancak iki ay sonra Selman fikrini değiştirerek, Mukrin’i veliahtlıktan azletti ve yerine yeğeni Muhammed bin Nayif’i veliaht prens ve oğlu Muhammed bin Selman’ı da ikinci veliaht ilan etti.
Uzun yıllar içişleri bakanlığı yapmış ve bu görevi sırasında başta el-Kaide olmak üzere teröre karşı verdiği savaş sebebiyle hem Suudi rejim içerisinde hem de Batı kamuoyunda takdir kazanmış Muhammed bin Nayif’in veliahtlığı hem içeride hem de dışarıda çok fazla tepkiye neden olmadı. Hâlbuki kral Selman’ın bu atama ile yaptığı iki şey gelecekte hanedan içi çekişmeleri tahrik edecek unsurlar taşıyordu. Birincisi Selman, bu atama ile Suudi anayasasının 5. maddesini değiştirmiş oldu. Anayasanın 5. maddesi ile Suudi rejiminin yapısı (mutlak monarşi) ve Suudi tahtı üzerinde kral Abdülaziz’in oğullarının öncelikli (Abdülaziz’in torunlarının değil) hak sahibi olduğu düzenleniyordu. Halbuki Kral Selman, Abdülaziz’in oğulları henüz hayatta iken, tahta Abdülaziz’in torunlarından birini varis yaparak Suudi tahtı üzerindeki Abdülaziz’in oğullarına ait olan anayasal hakkı ihlal etmiş oldu. Bu şekilde tahtın yatay ilerleyen (kardeşten kardeşe) teamülünü, dikey ilerleyen bir şekle (babadan oğula) çevirmiş oldu. İkinci olarak Kral Selman, bu atama işlemi ile Muhammed bin Nayif’i, (zaten ikinci veliaht prens olan) oğlu Muhammed bin Selman’ı tahta hazırlamak için bir köprü olarak kullanmış oldu. Çünkü Muhammed bin Selman, henüz ikinci veliaht prens iken bile ülke tarihinde hiçbir prensin sahip olamadığı yetkilerle (Ekonomik İşler Konseyi, Savunma Bakanlığı ve Kraliyet Mahkemesi başkanlığı gibi) donatılmıştı. Muhammed bin Nayif’i veliaht tayin edip (Abdülaziz’in oğulları hayattayken torunlardan birini veliaht yaparak) Suudi tahtına ait teamülleri ihlal ederek bir süre bekledi ve ortaya çıkan tepkileri ölçtü, 2017 yılında Muhammed bin Nayif’i azlederek yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht ilan etti. Bu tarihten sonra Suudi tahtında Selman’ın Suud ailesinin (Abdülaziz’in çocukları) son üyesi olacak olması Suudi hanedanı içinde zaten var olan çekişmeleri, gün yüzüne çıkardı.
Suud hanedanı içerisinde yaşanan çekişmeler, rejimin istikrarı için en ciddi sorun. Çünkü geçmişte ülke tarihinde yaşanan taht kavgalarının çok büyük sorunlara yol açtığı biliniyor. Örneğin 1891 yılında Riyad’da yaşanan hanedan içi çatışmalar, ikinci Suudi emirliğinin sonunu getirmiş ve Raşidi yönetimi İbn Suud ve oğullarını Kuveyt’e sürgüne göndermişti. Benzer bir hanedan içi çatışma, 1960’lı yıllarda Abdülaziz’in oğulları Suud, Faysal ve Talal arasında yaşandı. Bu dönemde bir darbe ile görevinden uzaklaştırılan kral Suud ve tahtta hak iddia eden Talal, yeni kral Faysal’a karşı sert bir mücadelenin içine girdiler ve İbn Suud rejiminin bu dönemdeki en büyük rakibi Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’a sığınarak, Nasır’ın desteğiyle Suud tahtını elde etmeye çalıştılar. Hanedan içerisinde yaşanan ve rejimin istikrarını tehdit eden çekişmeleri ortadan kaldırmak için Kral Fahd döneminden itibaren yapılan çok sayıda düzenlemeye rağmen ülkede “gücün pürüzsüz bir şekilde el değiştirmesini” sınırlayan üç temel faktör bulunmakta.
Bu faktörlerin ilki hanedanın hızla genişleyen yapısıdır. Ülkeyi kuran Kral Abdülaziz hayatı boyunca 22 evlilik yapmış ve 1953 yılında ölürken, geriye 36 erkek 21 kız evlat bırakmıştı. Abdülaziz’den sonra genişlemeye devam eden hanedanın bugün 8 ila 9 bin üyesinin bulunduğu sanılıyor. Hanedanın erkek üyeleri, 35 aile koluna ayrılmış olup, Suudi tahtı için belirli prenslerin liderliği etrafında toplanarak mücadele etmektedirler.
İkinci faktör Kral Abdülaziz’in çocukları arasında var olan zımni hiyerarşidir. Aslında ülke anayasasına göre Abdülaziz’in tüm oğulları, taht üzerinde eşit hak sahibi olsalar da anne faktörü Abdülaziz’in oğulları arasında zımni bir hiyerarşiye sebep olmaktadır. Çok sayıda evlilik yapan Abdülaziz’in Yemenli, Lübnanlı, Suriyeli eşlerinden olan çocukları genellikle bu hiyerarşide daha düşük bir konumda kabul edildikleri için, zımni olarak taht üzerinde hak sahibi görülmemektedirler. Örneğin Kral Selman’ın tahta geçtikten iki ay sonra azlettiği veliaht prens Mukrin’in annesi Yemenlidir.
Üçüncüsü ise anne faktörü ile birleşen kudretli aşiretlerin Suudi tahtı üzerindeki etkisidir. Abdülaziz’in oğullarından birisinin tahta geçtiğinde, (kendisi ile aynı anneden olan) öz kardeşlerini ülkedeki kritik makamlara atayabilmesi, mevcut kralın annesinin mensup olduğu kudretli aşiretleri de taht mücadelesinin içine dahil etmektedir. Örneğin Kral Suud, 1953 yılında babası ve ülkenin kurucusu Abdülaziz’in ölümü üzerine kral olduğunda, 53 oğlunu ülkenin çok önemli bürokratik makamlarına atayınca, hanedan içinde mevcut krala karşı bir isyan dalgası başladı ve Suud’u bir saray darbesi ile tahttan indiren Faysal, devrik kralın tüm çocuklarını, bu makamlardan azletti. Bu durum taht mücadelesinde “hanedan içinde hanedan” yapılanmasına neden olmakta. Bu mücadelenin aktörleri, Orta Arabistan (Necd) kökenli olup devletin kurulmasında katkısı olan Julvi, el-Şeyh (Muhammed bin Abdülvehhab’ın soyu), Sudeyri, Şammar ve Beni Halid gibi kudretli aşiretlerdir. Örneğin sırasıyla Suudi tahtına oturan prenslerden Suud’un annesi Beni Halid, Halid’in annesi Jiluvi, Faysal’ın annesi el-Şeyh, Fahd’ın annesi Sudeyri, Abdullah’ın annesi Şammar ve Selman’ın annesi de Sudeyri kabilesindendir.
Faysal’dan sonra tahta çıkan Fahd döneminde, kudretli aşiretler arasındaki bu mücadele kızıştı ve Kral Fahd’ın da inisiyatifi ile Abdülaziz’in Sudeyri eşinden olan çok sayıda prens, kritik görevlere atandılar. Kral Fahd tarafından Hassa bint Ahmed el-Sudeyri’nin altı çocuğu (Sultan, Adurrahman, Nayif, Türki, Selman ve Ahmed) savunma bakanlığı, içişleri bakanlığı, el-Ahsa valiliği (el-Ahsa Suudi petrol yataklarının büyük bir kısmını ihtiva eder) ve Riyad valiliği gibi kritik kurumların başına atandılar. Sudeyri aşiretinin, Fahd’ın kral olmasıyla ülkede artan etkinliği, bu aşiretin Sudeyri Yedilisi de denilen yedi üyesinin ülke politik yaşamında uzun süre devam eden etkisi ile alakalıdır. Bu aileye rejim içerisinde güç katan başka bir unsur da ülkenin kurucusu olan kral Abdülaziz’in annesinin de Sudeyri kökenli olmasıdır. Sudeyriler, Suudi rejimi içerisindeki bu avantajlarına rağmen, güçlerini konsolide etmek için hanedan içerisinde özellikle hanedanın en güçlü kolları, ulema, bürokratlar, aydınlar ve aşiret liderleri ile çok sayıda evlilik gerçekleştirdiler. 1975 yılından (her ne kadar Halid kral olsa da bu dönemde de-facto kral Fahd idi) başlayarak, 2005 yılında Fahd’ın ölümüne kadar yaklaşık otuz yıllık döneminde Sudeyriler, ülkenin her alanında baskın güç olmayı başardılar.
Fahd’ın ölümü ile boşalan Suudi tahtına Suudi askeri unsurların belkemiği sayılan Ulusal Muhafızların 47 yıl boyunca komutanı olarak görev yapan Abdullah’ın oturması, Sudeyrilerin ülke yönetiminde 1970’li yıllardan beridir artan etkisini zayıflattı. Abdullah tahta çıktıktan hemen sonra krallıkta gücün el değiştirmesini bir kurala bağlayıp yönetimde kurumsallaşmayı artırmak için, 2006 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde Abdülaziz’in oğulları ve torunlarından oluşan 34 üyeli Bağlılık Konseyi adında bir kurul oluşturdu. Prensipte yeni kralın kim olacağına karar vermesi öngörülen bu kurulu, bazı gözlemciler büyük ölçüde Sudeyri kardeşlerin artan gücünü sınırlamak ve rejim içerisinde bu aşireti etkisiz hale getirmek için Abdullah'ın icat ettiği akıllıca bir yol olarak yorumladılar. Bu kurulun Mekke’de bulunan kutsal Safa tepesinde ilan edilmesi sembolik, bu ilanın Ramazan ayının 27. gecesine (Kadir Gecesi) denk getirilmesi ise stratejik bir anlam içermekteydi.
Abdullah, rejim içindeki Sudeyrilerin baskın konumunu zayıflatmak için Mekke’deki Safa tepesinin manevi gücünü kullanmış, kurulun ilanını Ramazan Bayramı tatiline denk getirerek de ülke içerisinde bu karar karşı organize bir tertibi akıllıca engellemiştir. Çünkü Ramazan ayı -özellikle de son on günü- ülkede devletin çeşitli hizmetlerinin yavaşladığı ve politik tartışmaların, dini pratik ve tartışmaların gerisine düştüğü bir aydır. Ayrıca Abdullah bu komiteye kendisini destekleyen üyeleri atayarak kendi geleceğini (muhtemel Sudeyri darbesine karşı) garanti altına almaya ve gelecekte Nayif, Sultan, Ahmed ve Selman gibi güçlü Sudeyri prensler tarafından tahtın devralınmasını önlemeye çalıştı. Çünkü her ne kadar Abdullah kral olsa da kritik kurumlar (Riyad, Tebük, el-Ahsa gibi valilikler ve içişleri, savunma gibi bakanlıklar) hala Sudeyrilerin elindeydi. Abdullah bu kurulu oluşturarak, dört güçlü Sudeyri prensin (Nayif, Sultan, Selman ve Ahmed) ve onların geniş aile kollarının artan etkisine karşı çıkmak için geniş bir marjinal prensler çemberine güvenmişti.
Ancak Abdullah’ın 2015 yılındaki ölümünden sonra, Suudi tahtının geleceği için aldığı, tedbirlerin işe yaramadığı görüldü. 2015 yılında tahta oturan Selman ilk iş olarak Abdullah’ın veliaht tayin ettiği Mukrin bin Abdülazizi görevden aldı ve yerine kendisi gibi Sudeyri bir anneden gelen Muhammed bin Naif’i, 2017 yılında ise kendi oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht tayin ederek Sudeyrilerin rejim içerisinde zayıflayan pozisyonlarını yeniden tahkim etti. Selman’ın kendisi de bir Sudeyri olan Muhammed bin Nayif’i azlederek yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı ataması Sudeyri ailesi içerisinde güçlü prenslerin (Sudeyri Yedilisi) ya çok yaşlı olmaları ya da hayatta olmamaları ile alakalıydı. Bu şekilde Sudeyriler ile geri kalan güçlü aşiretler arasındaki taht kavgası Selman ailesi ile geri kalan hanedan üyeleri arasındaki kavgaya evirilmiş oldu.
Özellikle bu tarihten sonra hanedan içerisinde geniş bir kesime liderlik eden Mit’ab (Kral Abdullah’ın oğlu ve 2005’den beri Ulusal Muhafızların komutanı), Velid (Talal bin Abdülaziz’in oğlu ve dünyanın sayılı zenginlerinden biri), Muhammed bin Nayif gibi prenslerin Muhammed bin Selman tarafından tutuklamalar ve görevden almalar ile etkisizleştirilmesi, tahtın varisi olan Muhammed bin Selman’ın gücünü konsolide etti. Bu şekilde Muhammed bin Selman, gelecekte kendisine rakip olma ihtimali olan hanedan üyelerini sindirip, hanedanın geniş bir kesimini lidersiz bırakarak rejim içerisinde kendi gücünü tahkim etti. Hanedan içerisinde yaşanan bu gelişmeler, hanedanın geniş bir kesimi tarafından endişe ile karşılanmakta ve sosyal medya marifetiyle yayınlanan mektuplarda, sık sık saray darbesiyle Muhammed bin Selman’ın devrilmesi çağrıları yapılmaktadır. Kimi zaman Suudi tahtı için mücadele eden prensler, bu mektuplarda gerçek isimlerini dahi kullanmaktadırlar. Örneğin Eylül 2015’de Sultan bin Türki, Suud bin Sayf el-Nasr bin Saud ve Türki bin Bandar tarafından yayınlanan ve saray darbesi çağrısı yapan mektuptan sonra, Suud bin Sayf el-Nasr bin Saud’un ortadan kaybolması diğer muhalif prensleri ciddi bir biçimde korkutmuştur.
Son dönemde yaşanan birtakım gelişmeler ise Suud hanedanı içerisinde Muhammed bin Selman’a muhalif kesimlerin elini veliaht prens karşısında güçlendirmiştir. Özellikle Kaşıkçı cinayeti, üç yılı aşkın süredir devam eden Yemen savaşında olumlu bir neticenin alınamaması ve Yemen’de derinleşen insani kriz manzaralarının Batı kamuoyunda ciddi bir yankı bulması, içeride hanedanın veliahta muhalif üyelerini yeniden aktif bir taht mücadelesinin içine çekmiş görülmekledir. Hanedan içerisinde yaşanan bu mücadele yakın gelecekte Suudi rejiminin istikrarı açısından petrol fiyatlarından, Arap Baharı sürecinin doğurduğu tehditlerden, bölgede yaşanan iç savaşların meydana getirdiği güvenlik sorunlarından ve ABD ile yaşanan krizlerden daha büyük bir sorun olarak görülmektedir.

13 Eylül 2020 Pazar

Filistin'e sırt çeviren Arap Birliği varlık sebebini geçersiz kılıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Arap Birliği, İİT ve KİK gibi kuruluşların şekillenmesinde belirleyici rolü olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletlerinin İsrail ile ittifak yolunu seçmesiyle fonksiyonunu tamamen kaybetti.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-İsrail arasında Ağustos ayında imzalanan normalleşme anlaşması ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin anlamını yitirdiğini ortaya koyarak Orta Doğu siyasi tarihinde önemli bir kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Çünkü bu anlaşmayla Orta Doğu siyasi tarihinde Araplar arasındaki birlik fikrinin en önemli motivasyonu olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletleri nezdinde, bu fonksiyonunu tamamen kaybetti. Aslında statükocu Arap devletlerinin son dönemde İsrail’le perde gerisinden yürüttüğü normalleşme süreçleri, Filistin meselesinin Arap siyasi elitleri nezdinde azalan önemini göstermekteydi. Fakat BAE-İsrail normalleşme anlaşmasıyla bu malumun ilamı gerçekleşmiş oldu.


Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. Yine Arap dünyasının önemli bir örgütü olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) Genel Sekreteri Nayif el-Hacraf’ın Pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında Filistin yönetiminin, normalleşme anlaşmasına yönelik tepkilerini provokatif olarak nitelemesi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı bu açıklamalardan dolayı özür dilemeye çağırması da Filistin meselesi ve Arap dünyasındaki birlik hususunda yukarıda işaret edilen kanaati besliyor.
Bbölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu. 

Arap dünyasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu: Filistin Meselesi

Çoğu II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşan Arap devletleri için en önemli tehdit, Batılı sömürge yönetimleri desteğinde Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri oldu. Kurulduğu 1948’den günümüze Siyonist İsrail’in işgalci ve saldırgan politikaları Arap siyasi elitleri nezdinde bu tehdit algısını sürekli canlı tuttu. İsrail’in bölgede takip ettiği bu politika sadece Arap devlet adamlarını endişelendirmedi, Arap kamuoyunda da ciddi bir öfkeye neden oldu. 1948 ve 1967 savaşları sonucu toprakları işgal edilen ve ülkelerinden sürülerek Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır gibi ülkelere iltica eden yüzbinlerce Filistinli, Arap kamuoyunun bu bilincini takviye etti.
İsrail’in işgalci ve saldırgan tutumunun, Arap birliği rüyasının, yakın geçmişte Arapların içine düştüğü durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan milyonlarca kişi tarafından paylaşılan bir olgu haline gelmesinde önemli bir katkısı olmuştur. Böylece hem siyasi elitlerin hem de Arap kamuoyunun İsrail karşıtı duyguları Filistin meselesini, Araplar arasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu haline getirdi. 1945 yılında kurulan Arap Birliği, 1969 yılında kurulan İslam Konferansı Örgütü (yeni ismiyle İslam İşbiriği Teşkilatı-İİT) gibi Arap ve İslam dünyasının çatı örgütleri Filistin meselesini merkeze alan bu siyasi ve toplumsal vizyonun birer ürünüydü. Örneğin İİT, Müslümanların üçüncü mukaddes mabedi olan ve İsrail işgali altındaki Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın, 21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı radikal bir Yahudi tarafından kundaklanması sonrasında İslam dünyasında uyanan tepkiler üzerine, 1969 tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan bir kararla kurulmuştu. Aslen bölgesel ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği için 1945 yılında kurulan ve merkezi Kahire olan Arap Birliği örgütü ise, kısa zamanda üye Arap devletlerinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına yönelik hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri bir foruma dönüşmüştü. Bu tarihten sonra da Filistin meselesi birliğin en önemli varlık gayesi, Arap Birliği ve birliğe üye devletler de Filistin meselesinin bölgesel ve küresel düzlemde en önemli savunucusu haline geldi.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar pan-Arabizm ideolojisinin liderliğini yapan Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın temel motivasyonu Araplar arasında askeri kapasite açısından İsrail’i dengeleyecek bir birlik oluşturmak oldu. Nasır’ın anti-emperyalist söylemi önemli oranda Filistin’i işgalcilerin elinden kurtarma vaadi içeriyordu. Filistin’in işgalden kurtulmasının tek yolunun İsrail’in savaş alanında yenilmesiyle olacağı ve İsrail’e karşı askeri bir zaferin ancak Arapların birleşmesiyle mümkün olacağı gerçeği pan-Arabizm’i bölge halkları arasında da cazip bir ideoloji haline getirdi. Nasır’ın pan-Arabizm fikri Suriye ve Mısır arasında 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasıyla önemli bir başarı şansı yakaladı, fakat BAC’ın 1961 yılında Suriye’de yaşanan askeri darbeyle son bulması bu girişimi akamete uğrattı.
1964 yılında Suud tahtına çıkan Faysal bin Abdülaziz’in dış politikada yaptığı en önemli değişiklik pan-İslamizmin resmi devlet politikası haline dönüşmesi oldu. Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliği yerine tüm Müslümanların birliğine dayanan İslam Ümmeti söylemi Faysal’ın dış politikasının anahtar kavramı oldu. Kral Faysal, tahta oturmasını takip eden yılda, dokuz Müslüman ülkeyi ziyaret ederek Nasır’ın sosyalist pan-Arabizm fikrine karşı Müslüman ülkeler arasında teşekkül edecek İslami bir blok oluşturma fikrine taraftar bulmaya çalıştı. Faysal’ın temel iddiası Suudilerin, yönetiminde baskın olduğu “muhafazakâr İslami blok” hem bölgesel meselelerde (Filistin meselesi) hem de küresel meselelerde Suudilerin elini güçlendirecek etkili bir araç olacaktı.
Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. 

Birlik fikrinde yaşanan dönüşümün ilk işaretleri

2000 sonrası dönemde özellikle de Arap Baharı sürecinde Filistin meselesinin Arap dünyasındaki birliğin motivasyonu olma rolünü tartışmalı hale getiren çok sayıda gelişmeye şahit olduk. Bu yeni durumun en önemli sebebi Arap devletlerinin güvenlik algısında yaşanan radikal değişimdir. Bugün Arap devletleri açısından İsrail’in işgal ve genişleme politikası, 2000 öncesi dönemin aksine, hayati bir tehdit olmaktan çıkmış durumda. Günümüz Arap siyasi elitleri açısından en önemli hayati tehdit kaynağı; Arap halklarının insan hakları, özgürlük ve ekonomik refah talep eden değişim talepleridir. Yönetilenlerin otokratik rejimleri baskılayan bu taleplerinin en önemli sonucu bazı Arap devletlerinin İsrail politikasındaki değişimin en önemli motivasyonu haline geldi. Geçmişte Arap ve İslam toplumu için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail, son dönemde içeriden yükselen politik değişim talepleri karşısında zor günler yaşayan bazı Arap rejimleri tarafından can simidi olarak algılanmaya başlandı. Bu dönemde Türkiye ve İran’ın takip ettiği politikanın, değişim talep eden kitlelere kötü örnek olarak (!) içeride rejim karşıtı eğilimleri cesaretlendirdiğine dair kanaat bazı Arap siyasi elitlerinde, Arap halklarının yanına, Türkiye ve İran’ın da durdurulması gereken düşman olarak kaydedilmesi ile sonuçlandı.
Arap siyasi elitlerinde yaşanan bu vizyon değişikliğini son dönemde oluşturulmaya çalışılan İslam Ordusu ve Arap NATO’su gibi organizasyonlar ve Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara bakarak anlayabiliriz.
İlk olarak Suudi Veliaht Prensi ve ülkenin de-facto yöneticisi olan, o zaman Savunma Bakanı olan Muhammed bin Selman tarafından 15 Aralık 2015 tarihinde kuruluşu ilan edilen “İslam Ordusu”nu ele alalım: Muhammed bin Selman Aralık ayında yaptığı basın toplantısında Suudi Arabistan liderliğinde kurulan İslam Ordusu ittifakının ideolojik, ekonomik ve askeri olmak üzere her yöntemi kullanarak terörle mücadele edeceğini açıkladı. Her ne kadar girişimin ismi İslam Ordusu olsa da ittifaka katılan ülkeler göz önüne alındığında (örneğin İran, İslam Ordusu’na alınmadı), ittifakın, pan-Sünni bir nitelik taşıdığı ve yükselen İran tehdidini dengelemek için oluşturulmaya çalışılan askeri bir cevap olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Çünkü 2015 yılı İran destekli Husilerin Yemen’in stratejik mevkilerin kontrolünü ele geçirdiği ve Suudilerin Yemen’e yönelik askeri müdahaleye başladığı dönemdi.
İkinci olarak yine 2015 yılında oluşturulmaya çalışılan Arap NATO’su olarak da bilinen Birleşik Arap Gücü’ne bakalım: 2015 yılındaki Şarm eş-Şeyh zirvesinde, Arap Birliği sekreteri bölgede artan tehditlerin ancak Arap savunma sözleşmesi etkinleştirilerek engellenebileceğini söyleyip çok uluslu Birleşik Arap Gücü kurulması çağrısı yapınca bu konu zirveye katılan üye ülkeler tarafından müzakereye açıldı. Yapılan müzakereler sonucunda Arap ülkelerinin ulusal güvenliğine zarar verecek her türlü girişimin engellenmesi ve teröre karşı savaş için 40 bin askeri mevcutlu Birleşik Arap Ordusu kurulması konusunda üye ülkeler arasında bir anlaşmaya varıldı. Birleşik Arap Ordusu ile Arap devletlerinin, dışarıdan gelecek saldırılardan, içeriden rejimlere yönelen tehditlerden ve terör tehdidinden korunması hedeflendiği resmi olarak belirtildi. Birleşik Arap Ordusu girişiminde de, girişimin amaçlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ana hedef içeride yükselen rejim karşıtı eğilimlerin baskılanmasıdır. Hevesli beyanlara ve birkaç savunma bakanları toplantısına rağmen Arap Birliği’ne üye devletlerin ortak bir savunma konseptine sahip olmamaları yüzünden Birleşik Arap Ordusu fikri ölü doğmuş bir girişim gibi görünüyor.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
Her iki girişimin ortak tehdit algısının da terör ve rejim muhalifi hareketlerle mücadele olarak belirtilmiş olması dikkat çekici. Geçmiş yıllarda Filistin meselesi ve İsrail’in saldırgan politikaları, Arap devlet başkanlarının zirve toplantılarının değişmez gündemiyken son dönemde düzenlenen zirve toplantılarında İsrail’in yerini rejim muhalifi hareketlerin aldığı gözleniyor. Burada bazı statükocu Arap rejimlerinin terör tanımının da son dönemde radikal bir şekilde değiştiğine vurgu yapmak gerekiyor. Örneğin BAE-Suudi Arabistan gibi ülkeler, hiçbir zaman silahlı mücadeleye başvurmayan daha çok eğitim ve davet çalışmaları yürüten Müslüman Kardeşler hareketini 2014 yılından beri terör örgütü olarak tanımlıyorlar.
Son olarak bölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu.

Güvenlik algısında yaşanan sahici olmayan değişim, birlik fikrini ortadan kaldırdı

2000 sonrası dönemde BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bazı Arap ülkelerinin güvenlik algılarında önemli bir değişime şahit olduk. Bu değişim sonucu bu ülkeler nezdinde, geçmiş yıllarda Arap ve İslam dünyası için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail yakın bir müttefike dönüştü. Güvenlik algısında yaşanan bu radikal değişimin en önemli sonuçlarından biri Arap dünyasında yaklaşık yüz yıllık bir geçmişi olan birlik ideallerinin derin yara almasıdır. Yine bu süreçte Filistin meselesi Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin en önemli motivasyonu olmaktan çıktı. Değişim talep eden Arap halkları ve onları, kötü örnek olarak (!) cesaretlendiren Türkiye, durdurulması gereken bir tehdit olarak algılanmaya başladı.
Yukarıda sayılan Arap devletlerinin ülke ve bölge gerçekleriyle örtüşmeyen, Arap toplumlarının hissiyatını yansıtmayan ve sahici temellere dayanmayan bu güvenlik algısı daha çok rejimlerin kendi içlerindeki güvenliğiyle yakından alakalı. Bütün bunlara ilaveten yukarıda sayılan her devletin kendine özgü güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya gelmesi, ortak bir güvenlik konseptini ve dolayısıyla Araplar arasındaki birlik idealini de baltalıyor ve anlamsızlaştırıyor.


9 Ağustos 2020 Pazar

Mısır'ın Darbeci lideri Sisi Türkiye karşıtlığında 'birinciliğe' oynuyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ardından, Mısır bir kez daha küresel-bölgesel güçlerin vekil aktörü olarak “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde kendisine bir yer edinmeye çalışıyor ve bu bağlamda 2013’ten itibaren Türkiye karşıtlığını da içine alan hırslı bir dış politika izliyor. Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor. Türkiye karşıtlığı ekseninde buluşan cephenin silahlı gücü olarak hareket etmeye gönüllü bir profil çizen Sisi yönetimi, tüm bölgeyi ve İslam dünyasını derin bir krize sokacak tehlikeli bir oyun oynuyor.


20 Temmuz’da Libya tezkeresini çıkaran ve Sisi’nin eline tutuşturan Mısır Parlamentosu da krizin alanlarını ve boyutlarını genişletmeye dönük yeni stratejide üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Son olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yapmayı planladığı sismik araştırmaların münhasır ekonomik bölge (MEB) olarak tanımladığı alanı ihlal etme potansiyeli taşıdığını gündeme getiren Mısır “Türkiye’nin geçen ay yayımladığı Navtex, Mısır’ın egemenlik haklarına ihlal ve saldırı anlamına geliyor” diyerek buna kayıtsız kalmayacağını belirtiyor.

Türkiye’yi sahada etkisizleştirmeye, kuşatmaya ve hatta çökertmeye yönelik koalisyonun bir parçası olan Mısır ve ortakları (başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri [BAE]), Ankara’nın oyun bozucu hamleleri karşısında, meşru müdafaa söylemleri altında saldırganlaşacaklarının mesajını veriyorlar. Bu noktada Türkiye’yi kuşatmaya ve yakın çevresini istikrarsızlaştırmaya yönelik projelerin/operasyonların içinde yer alan Mısır, son olarak -her ne kadar bunu resmen yalanlamış olsa da- Suriye’de Beşşar Esed rejimine destek amaçlı 150 askerini göndermiş bulunuyor.

Sisi’yi Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor.

Bunun dışında, son dönemde yoğun bir diplomasi trafiği başlatan Kahire ve Riyad ikilisi, Türkiye ile birlikte hareket eden ya da etme eğiliminde bulunan ülkelere yönelik bir baskı, hatta mevcut yönetimleri değiştirmeye yönelik bir istikrarsızlaştırma sürecini de başlatmış durumda (burada BAE ve özellikle de Fransa’nın rolünü göz ardı etmemek gerekiyor). Hedef, hiç kuşkusuz Ankara’yı siyaseten yalnızlaştırmak, başta Libya’da olmak üzere bölgede oluşan güç dengesini bozmak ve Türkiye-Katar eksenini zayıflatmak. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Sisi ve Kral Selman görüşmesinden sonra 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirdiği Cezayir, Tunus ve Fas ziyaretlerinin zamanlaması bu tespiti fazlasıyla teyit ediyor.

Görünen o ki başta tatbikatlar olmak üzere askeri, istihbarî, siyasi ve diplomatik alanlarda faaliyetlerine hız veren Kahire, Türkiye’nin Libya merkezli olarak Kuzeydoğu Afrika ve Akdeniz, Suriye merkezli olarak da Orta Doğu-Arap dünyası politikalarını, buralardaki varlığını ve çıkarlarını hedef almış durumda. Sisi’nin bu hırslı, saldırgan politikası, elbette düne kadar düşük bir ihtimal olarak değerlendirilen Türkiye-Mısır çatışmasını yüksek bir olasılığa doğru sürüklüyor.

Nitekim Uluslararası Kriz Grubu’nun Kuzey Afrika Sorumlusu Riccardo Fabiani de buna dikkatleri çekiyor ve iki ülke arasında “önümüzdeki haftalarda ya da aylarda askeri bir çatışma yaşanma olasılığı çok yüksek” diyor. Açıkçası Fabiani çok da haksız değil. Her ne kadar taraflar arasında en azından şu an için kriz dondurulmuş gibi görünse de, birer kırılma noktası teşkil eden Sirte ve Cufra, tarafların kırmızı çizgisi olmayı sürdürüyor. Bu arada şunun da altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin Libya’da yakaladığı başarı ve bu noktada Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Sirte ve Cufra’ya yönelik hedefleri sadece Mısır’ın kırmızı çizgisi değil; Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE açısından da bir kırmızı çizgi niteliğinde. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında bir “Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” söz konusu ve Mısır burada daha çok Türkiye karşıtı koalisyonun silahlı gücü olmaya talip, rüştünü ispatlamaya çalışan bir ülke konumunda. Bunun dışında, Sirte-Cufra düştüğünde Mısır’ın, dolayısıyla da Sisi’nin askeri-siyasi olarak gücü ve liderliği de tartışılacağından, Sisi bu krizi bir beka meselesi olarak görüyor.

Sisi’yi burada Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında hiç kuşkusuz Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor. Peki, gerçekten Sisi böyle bir savaşı göze alabilir mi? Mısır’ın ve birlikte hareket ettiği koalisyonun Türkiye’ye yönelik iddiaları ne kadar gerçekçi ve meşru bir zemine sahip mi? Sisi aslında Türkiye üzerinden ne yapmaya çalışıyor? Sisi’ye Türkiye karşıtı koalisyonda biçilen rol ne?

Yersiz iddialar, jeopolitik gerçekler

Saldırgan politikasını meşrulaştırmayı hedefleyen bir söylem kullanan Mısır, Türkiye’ye yönelik ağır iddialarda bulunuyor. 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik darbe sonrası İhvan üzerinden başlayan bu süreçte, Türkiye’yi terörist örgütlere destek vererek Mısır’ı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmakla itham eden Sisi yönetimi, Ankara’nın Libya’daki meşru yönetime verdiği desteği de “yasadışı yabancı müdahale” olarak tanımlıyor ve “Türkiye Mısır’ı kuşatmaya çalışıyor” diyor. Türkiye’nin Libya’da izlediği politikayı darbeci General Halife Hafter’in ağzından “Yeni Osmanlıcılık” olarak nitelendiriyor ve Ankara’yı Arap dünyasını hedef alan emperyal politikalar izlemekle itham ediyor.

“Arap olmayan Türkiye, Arap dünyasına liderlik yapmaya niyetli” iddiası üzerinden Arap milliyetçiliğini provoke etmeye ve Arap dünyasının liderliğini kazanmaya oynayan Sisi, “İşgal hevesleriyle saldıran Yeni Osmanlıcı Türkiye’ye karşı savaşıyoruz” ifadesini kullanan Hafter’i ve bu kapsamda yürütülen “Yeni Libya” projesini destekliyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin Arap ülkelerine askeri ve siyasi müdahalesini reddettiğini bildirerek, bunların herhangi bir meşru dayanağı olmadığı ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği iddiasını da gündeme taşıyor.

Oysa başta Türkiye-Katar ilişkileri olmak üzere Ankara’nın Umman, Yemen ve diğer Arap ülkeleriyle ikili ve bölgesel ilişkileri, Mısır-Suudi Arabistan-BAE üçlüsünün Türkiye’ye yönelik Arap dünyasıyla ilgili ithamlarını boşa çıkarıyor. Türkiye ve söz konusu Arap ülkelerinin, “Arap dünyası jeopolitiği” anlayışından ziyade, başta bölge Müslümanları olmak üzere, coğrafyadaki tüm insanların birlikteliğini, huzurunu, refahını hedefleyen “İslam dünyası jeopolitiği” refleksiyle hareket ettiği görülüyor. Buna karşılık Sisi, Mısır’ı tekrar “muhteşem günlerine” taşımak için Arap milliyetçiliğini kullanmaya çalışıyor ki Sisi’nin “Arap Birliği” politikasının ne olduğu Nasır’dan bu yana biliniyor: Arapları ve İslam dünyasını bölmek, çatıştırmak ve emperyalizmin en temel prensibine hizmet etmek! Buna karşılık, Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’daki gücünün temelinde, coğrafyada bıraktığı temiz mazi ve sicil yatıyor. Daha da önemlisi, Türkiye bölgeyi emperyalizme karşı sonuna kadar savunmuş bir ülke olarak biliniyor ve kabul görüyor. Türkiye’nin saha hâkimiyetinin altında da bu yatıyor. Sisi, muhtemelen Türkiye’nin Mısır’ı da içine alan coğrafyadaki bu etkisinden, dip dalgadaki karşılığından rahatsızlık duyuyor.

Bunun dışında, Katar, Irak, Yemen, Libya ve hatta Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin, bir saldırganlık sergilememenin ötesinde, bu ülkelere yönelik olası saldırıları bertaraf etme, mevcut istikrarsızlıkları ve iç savaşları sonlandırma ve bu ülkelerin toprak bütünlüğünü koruma konusunda bir işbirliği politikası güttüğü de açık. Öyle ki Sisi yönetimi Suriye’de bir taraftan Esed ile görüşürken, diğer taraftan Suriye’nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü hedef alan, bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ürünü olan bölücü PYD-YPG/PKK terör örgütüyle işbirliği yapıyor, onlara Kahire’de ofis açıyor. Bunu Esed dışında Rusya ve İran ikilisinin de görmezden gelmesi, bir başka çelişki ve önemli bir detay. Burada diğer bir dikkat çekici husus ise İran’ın Suriye’de Mısırlı askerler konusuna destek sağladığına yönelik iddialar. Eğer bu iddia doğru ise Mısır mevzuunda İran’ın tercihi ve pozisyonu da önemli ölçüde netleşmiş oluyor.

Türkiye’nin Mısır’ı kuşattığına yönelik iddia ise 2013 darbesinin gerçekleştirilme ve Sisi’nin iktidara getirilme gerekçesiyle bire bir ters düşüyor. Zira Mısır’daki 2013 darbesi başlı başına bir BOP operasyonu olup, hedef Ankara-Kahire birlikteliğini sona erdirerek Türkiye’yi Arap dünyası ağırlıklı İslam dünyasından uzaklaştırma, yalnızlaştırma ve yıpratma olarak karşımıza çıkıyor. İhvan da hiç kuşkusuz bunun bahanesini oluşturuyor.

Türk dış politikasını akamete uğratmaya yönelik bu projede Sisi yönetimindeki Mısır’ın çok hızlı bir şekilde Camp David düzenine çekilmesi, 2009’dan itibaren Türkiye’yi kuşatma politikası güden İsrail’in yanında yer alması, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya yönelik bir politika izlemesi, BAE ve Suudi Arabistan ile askerî-istihbarî alandaki örtülü, gizli işbirlikleri, kirli operasyonları ve Rusya, İran ve Fransa ile yürüttüğü ortak operasyonlar ve işbirlikleri, açıkçası saldırgan tarafın kimliğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Mısır’ın Türkiye’ye yönelik yürüttüğü kampanyanın meşruiyet zeminindeki unsurlar sakat ve iddiaları yersiz. Peki, buna rağmen Sisi neden Türkiye karşıtlığını, hatta düşmanlığını devam ettirmekte ısrarlı?

Mercidabık-Ridaniye sendromu mu?

Öncelikle, Mısır’daki bazı çevrelerin halen Mercidabık ve Ridaniye’nin “rövanşını almaya” çalıştığı ve bu bağlamda yarım kalmış bir hesaplaşma psikolojisi içinde hareket ettiği görülüyor. Devlet kontrolündeki gazetelerden Youm7’de Türkiye’nin “tarihi düşmanlar” arasında sıralanması bu açıdan oldukça anlamlı. Gazete adeta Mısır devletinin belli bir kesiminin bilinçaltını deşifre ediyor. Bu bilinçaltı ile güncel siyaset ve jeopolitiği bir araya getirdiğimizde ise karşımıza Türkiye karşıtlığının tarihi, coğrafi, siyasi ve jeopolitik temelleri, nedenleri çıkıyor.

Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz Mısır'ı vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi.

Sisi’nin Türkiye üzerinden güttüğü hedefler

Türkiye karşıtı koalisyonun “silahlı gücü” rolüne soyunan Sisi, kendisini yönetime taşıyanlara karşı “diyet” borcunu öderken, diğer taraftan Türkiye sonrası sahada oluşacak olası güç boşluğunu doldurmaya ve böylece “Büyük Mısır” hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Arap jeopolitiğini, “Arapçılık-Arap milliyetçiliği” söylemleri üzerinden harekete geçirmeye çalışan ve Türkiye karşıtı bir eksen inşa etmeye çalışan Sisi, Suudi Arabistan ve BAE ikilisiyle birlikte koordineli bir şekilde hareket ediyor. Fakat bunun için öncelikle içeride karşı karşıya kaldığı sorunları halletmesi gerekiyor ki bunun başında da ekonomi geliyor. Zira darbe sonrası Mısır daha da yoksullaşmış vaziyette.

Ekonomisi büyük ölçüde turizme, yurt dışındaki Mısırlı işçilerin dövizine, yurt dışından gelen öğrencilerden elde edilen eğitim gelirlerine ve Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerden alınan geçiş ücretlerine dayanan bu ülke, önce darbenin artçı etkileri ve bu bağlamda yaşanan saldırılar, akabinde de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla çok ciddi bir bunalıma girmiş durumda. Sisi yönetimi “Türkiye tehdidi” üzerinden, BAE ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, söz konusu koalisyondan iktisadi-mali anlamda destek bulma peşinde.

Muhammed Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve bunun yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz ise vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi; zira 2013 askeri darbesiyle birlikte Mısır’da merkez-çevre ilişkileri derin bir darbe almış durumda. Sisi’ye yönelik muhalefet ve tepkiler sadece halk ile de sınırlı değil. Güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere, devlet içinde de Sisi’ye karşı içten içe bir tepki söz konusu ve Sisi’nin önünde bir Enver Sedat suikastı örneği duruyor.

Düne kadar Mısır’ın iç ve dış siyasetteki en temel çıkmazını/sorununu büyük ölçüde askeri ve ekonomik açıdan dışa bağımlılık oluştururken, 2013 sonrasında buna siyasi bağımlılık da eklenmiş durumda. Dolayısıyla Mısır’ın temel sorunu, merkez-çevre bağlamında yaşadığı ciddi kopukluk ve bunun yol açtığı sosyoekonomik ve siyasi istikrarsızlık. Bundan ötürü, Sisi’nin içeride gücünü artıracak ciddi bir krize, bir “öteki”ye ihtiyacı var. Bu “öteki” de Türkiye.

İhvan’ı gerekçe göstererek Türkiye’yi Körfez ülkeleriyle de karşı karşıya getiren Sisi, şimdilerde Akdeniz ve Libya üzerinden Türkiye ile yürüttüğü, şu an için kontrollü olarak adlandırılabilecek bir krizle, içerideki direnci ve muhalefeti kırmak, konsolide etmek ve aynı zamanda başta yakın çevresi olmak üzere, Arap dünyası içindeki konumunu güçlendirmek istiyor. Ankara ile yaşadığı krizde sorunu ısrarla “Türkiye-Arap dünyası” meselesine dönüştürmeye çalışmasının altında da bu yatıyor. Askeri darbenin ardından Sisi yönetimiyle birlikte tekrar Camp David sürecine çekilen/monte edilen Mısır, kendisine yönelik şüphe, temkinlilik ve tepkileri bu şekilde telafi etmeye çalışıyor.

ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisi ile Çin’e karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor.

Kaygan zemin, kaypak işbirlikleri

Burada “taraflar” ile elbette yekpare bir yapıdan ya da ortak bir cepheden bahsetmek mümkün değil. Nitekim söz konusu aktörlere baktığımızda karşımıza ABD, Avrupa (ki burada tek bir Avrupa gücünden/ülkesinden bahsedebilmek mümkün değil), Rusya ve İsrail’in çıktığını görüyoruz. Suudi Arabistan ve BAE ikilisini ve hatta İran’ı da elbette göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu ülkeler, her ne kadar Türkiye’nin sahadaki etkisini sınırlandırma ya da sonlandırma konusunda mutabık gibi görünseler de (“Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” örneğindeki gibi), farklı çıkarlara sahip oldukları ve her an taraf değiştirebilecekleri de ortada. Hatta bir ülke konusunda ortak hareket eden iki ülke, bir diğer ülke ya da mevzuda ciddi çıkar çatışması yaşayabiliyor ve hatta bu sahaya da operasyonel anlamda yansıyabiliyor; Suriye’de Rusya ve İran, Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE arasında görüldüğü üzere.

Mısır üzerinden Türk-Batı ilişkileri en temelde eski eksenine oturtulmaya çalışılmakla birlikte, aslında “Yeni Batı” bağlamında Türkiye’yi kazanma, kontrol altına alma mücadelesinin yürütüldüğü görülüyor. Bu bağlamda, ABD dışında İngiltere, Fransa ve Almanya’nın (hatta burada İtalya’nın adı da zikredilebilir) ön plana çıktığı Avrupalı devletler arasında da Türkiye konusunda farklı çıkışlar söz konusu. Fransa Türkiye karşıtı bir duruş ortaya koyarken Almanya daha farklı bir tutum sergiliyor. Almanya zayıf, istikrarsız bir Türkiye’nin kendisi ve Avrupa Birliği (AB) açısından hiç de tercih edilir bir seçenek olmadığının çok net bir şekilde farkında ve bu jeopolitik gerçeğe uygun olarak davranıyor. Nitekim Sisi’nin Almanya’dan ve AB’den Mısır’a dönük güçlü bir destek alamamasının altında da bu yatıyor.

ABD açısından Türkiye, kaybedilmemesi gereken, yeniden kazanılması gereken bir müttefik olarak görülüyor. ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisine (ve pek tabii ki Çin’e) karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor. Türkiye’nin ABD’ye güveninin sınırları Suriye krizinde test edilmiş olmakla birlikte, şu ana kadar Akdeniz ve Kuzey Afrika’da güven arttırıcı süreç sağlıklı bir şekilde işliyor görünüyor.

Sisi Kavalalı’nın hatasına düşmemeli

Sonuç olarak, Sisi de çok net bir şekilde uluslararası ilişkilerdeki zeminin fazlasıyla kaygan ve ilişkilerin kaypak olduğunun farkında. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali çok yüksek; zira her şeyden önce Sisi’nin içerideki pozisyonu hiç de iyi değil. Ayrıca Sisi, dış güçlerin desteğiyle Osmanlı ile bir “hesaplaşma” sürecine giren Mısır’ın 1922’ye kadar İngiltere’nin sömürgesi olduğunu da muhtemelen tarih kitaplarından okumuştur.

Dolayısıyla Ankara ile kavga içine giren Kahire, büyük bir güç statüsünü tekrar elde etmek şöyle dursun, bağımsızlığını da kaybedebilir ya da ciddi bir iç savaş ortamına sürüklenebilir. Mısır her ne kadar Camp David düzenine tekrar çekilmiş olsa da İsrail’in tarihsel hafızasındaki yerini korumaya devam ediyor ve BOP tıkır tıkır işliyor. Dolayısıyla Kahire’nin Ankara ile kavgaya, savaşa değil yeni bir işbirliğine, dostluğa ihtiyacı var; daha önce olduğu gibi.





15 Eylül 2017 Cuma

SAHVE ŞEYHLERİ VE İSLAM

Tamer Ashraf
Eylül ayının ortasına yaklaşırken Suudi Arabistan’da önemli isimlerin birbiri ardına tutuklandıkları haberi ajanslara düştü. Ali el-Ömeri ve hemen ardından Selman el-Avde, Avaz el-Karni, Nasır el-Ömer gözaltına alınan onlarca kişi arasında en çok tanınan isimlerdi. Başta Şeyh Avde olmak üzere bu kişilerin şöhretleri, Suudi uleması içinde ‘Sahve’ diye bilinen Selefi çevrenin ilk temsilcileri olmalarından ve küresel çaptaki İslami ‘davet’ çalışmalarıyla bilhassa sosyal medyada çok fazla tanınmalarından kaynaklanıyordu.

Sahve’nin oluşum süreci

Sahve (uyanış) temayülünün köklerini bulmak için 1970’li yıllara geri dönmek gerekiyor: Mısır, Suriye, Irak ve Yemen’deki Nâsırcı, Baasçı rejimler dolayısıyla ülkelerini terk etmek zorunda kalan bir kısmı öğretim üyesi İslamcı alime ve hareket adamına, Suudi Arabistan’ın bu dönemde kapılarını açtığını görüyoruz. Bir Vehhabi kraldan çok İslamcı bir lider kimliğine sahip Faysal, birçoğu İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) üyesi ya da sempatizanı olan bu kişileri Medine İslam Üniversitesi’nde, şeriat fakültelerinde ya da Râbıta benzeri resmi dinî kurumların bünyelerinde istihdam etmişti. İşte bu kurumlarda Suudi rejimin ideolojisi olan geleneksel Vehhabilik ile çağdaş siyasal İslamcılığın izdivacı gerçekleşti. Genellikle Selefi eğilimleri bulunan bu muhacir İslamcılar, Vehhabiliğin içe kapanık ve dışlamacı ideolojisinin etkisiyle ve (belki de diğer Arap ülkeleri gibi sömürge tecrübesi yaşamaması nedeniyle) siyasi ve radikal dini akımlarla henüz tanışmamış olan Suudi Arabistan’a İslamcılığın taşınmasında aracı oldular.
1980’li yıllara gelindiğinde, iki önemli siyasi hadise Suudi Selefiliğini veya başka bir deyişle Vehhabiliği derinden etkiledi. Her ne kadar mezhebî kimliğinden dolayı lanetleseler de, İranlıların gerçekleştirdiği ‘İslam Devrimi’nin Selefiliğe siyasi bir ruh üflediği inkar edilemez. ‘Afganistan Cihadı’ (1979-1988) ise kazanılan siyasi şuurun pratiğe dökülmesi adına fiili ve lojistik imkanlar hazırladı. Gönüllü Selefî Arap ‘mücahitler’ ‘cihat’ ortamında radikalleştiler, bu radikalizmin ve mücadele pratiğinin İslam aleminin diğer bölgelerine aktarılmasında baş rolü oynadılar. Bu süreçte beliren yeni dini söylemde, devlete sadakat fikrine sahip klasik Vehhabî/Selefîliğin ağırlığı azalacak, çağdaş İslamcı tonlar ise fazlalaşacaktır. İbn Bâz ve İbnü’l-Useymîn tipi gelenekçi Vehhabi alimlerden farklı olarak, Selman el-Avde, Sefer el-Havali, Nasır el-Ömer, Aiz el-Karni, İbrahim ed-Duveyş, Muhammed b. Said el-Kahtani gibi isimlerden oluşan ve kendilerine “şuyûhü’s-sahve” (uyanış alimleri) denilen yeni bir Selefi ulema çizgisinin ortaya çıkışı bu süreci belirgin kılmaktadır.
Selman el-Avde ve Sefer el-Havali söz konusu yeni hattın sembol simalarıdır. 1991 Körfez Savaşı’nda Suudi Arabistan’ın ABD yanında duruşu ve Amerikalı askeri personelin ülkede konuşlanması ve üs açması, Avde ve Havali gibi bazı Selefi alimlerce tenkit konusu yapılmış, söz konusu sert eleştiriler karşısında rejimin kararlarını savunmak resmi görevli ulemaya kalmıştı. Söz konusu tenkitlerle beraber, bir dizi İslamîleştirme muhtevalı reform talebi, o zamanki kral Fahd ile baş müftü İbn Baz’a yazılan ve basın organlarında yayımlanan mektuplarda dile getirildi. Bu mektupların imzacıları arasında hukuk ve fetva konseylerinde, üniversitelerde, vakıflar ve hac işlerinde resmi vazifeli Selefi alimler de bulunmaktaydı. Avde ve Havali gibi geri adım atmayan alimler görevlerinden alındılar, yargılanarak uzun süreli hapis cezalarına mahkum oldular. Mesela Avde 1994-1999 yıllarını cezaevinde geçirdi.

Sahve şeyhleri ve el-Kaide gerçeği

Sahve’yi el-Kâide’nin “cihadî Selefilik” adını verdiği silahlı aktivizmin ilham kaynaklarından birisi olarak değerlendirebiliriz. Ülkelerinde “politikacı fakihler”, “küçük Humeyniler” ve “fitneciler” olmakla itham edilen Sahve uleması, Üsame bin Ladin gibilerin o zamanki gündeminde saygın bir yer işgal etmekteydi. Ona göre Suud rejimi, ABD’nin direktifiyle Şeyh Avde ve arkadaşlarını hapse atmıştı. Şeyh Havali’nin fikirleri, Bin Ladin’in söyleminin önemli argümanlarını oluşturdu. Havali’ye ait “Haçlı-Siyonist ittifakı” ve “kafirlerce işgal edilmiş Haremeyn” tezleri, 1996 ve 1998 fetvalarında Bin Ladin’in dillendirdiği “topyekûn küresel cihat” çağrısının en başta gelen gerekçeleriydi.
Fakat Sahve ile ‘cihâdilerin’ beraberliği uzun soluklu olmadı. 11 Eylül eylemi ve sonrasındaki aşırılığa doğru yaşanan savrulma, Sahve uleması tarafından tasvip görmedi. Sahve’nin el-Kâide ideolojisine tenkidi üç noktada yoğunlaştı: Bin Ladin, Müslüman yöneticileri ve ulemayı geçerli kanıtlara dayanmadan küfürle suçlamaktaydı. Düzenlediği kanlı eylemlerle El-Kaide, halkı Müslüman olan ülkeleri savaş ve terör meydanlarına dönüştürmüştü. Ayrıca bu eylemlerde, İslam savaş hukukuna aykırı biçimde masum siviller hedef alınmaktaydı. Sahve otoritelerinin desteğini kaybeden el-Kaideci yönelim ise bu boşluğu el-Makdisi, Ebu Katade ve Atiyyetullah gibi Suud dışından figürlerle dolduracaktı. Bu yeni şeyhlerin bir kısmı dini tahsil diplomalı olsa da, önemli bir kısmının dini bilgisi sadece Selefi ulemanın cami derslerine, vaazlarına ve kitaplarına dayanmakta.
Sahve’nin çağdaş İslamcılığa diğer bir ise katkısı siyasi Selefilik denen akımı teşvik etmesi. Daima bir devlet mezhebi olmuş Suudi Selefiliğinde, çok partili demokratik sistem, serbest seçimler ve parlamentoya katılım gibi olgular ağır ‘bidat’ olarak görülür. Buna rağmen, söylem ve eylemleriyle Selefileri siyasete ilk defa yüreklendiren şahıs olan Abdurrahman Abdülhalık, Sahve çevresine mensup bir şeyhti. Üniversiteyi okuduğu Medine’deki hocalarından çok, memleketi Mısır’ın İslamcı ideolojisi Abdülhalık üzerinde etkili olmuş gibidir. Kurduğu siyasi parti üzerinden, 1981 yılında iki Selefi milletvekilini, yaşamakta olduğu Kuveyt’te meclise seçtirmeyi başarmıştı. Bu faaliyetleri yüzünden Suudî çevrelerce şiddetle eleştirilmiş, ‘İhvânî-Hizbî’ ve ‘bidatçı’ olmakla itham edilmişti. Kendi deyimiyle “taklitçi Selefiyye”nin alternatifi olan bu “yeni Selefiyye” çizgisini, Abdülhalık’tan sonra Kuveyt’te ve bilahare İngiltere’de Muhammed Surur Zeynelabidin, Yemen’de Abdülmecid Zindani, Suudi Arabistan’da Dr. Saad el-Fakih ile Dr. Muhammed el-Mes’ari gibi isimler izleyecekti. Son iki isim, Suudi Arabistan’da siyasi partiler yasaklı olduğu için faaliyetlerini Avrupa’da kurdukları muhalif sivil kuruluşların çatısı altında sürdürüyor. Zindani ise uzun süredir Yemen’in büyük partilerinden Hizbü’l-Islâh çatısı altında siyaset yapmaya çalışıyor.

Sahve’nin orta yolcu ve arabulucu misyonu

ABD güvenlik birimlerince hazırlanan 11 Eylül suçluları listesinde Avde ve Havali’nin isimleri de yer alıyordu. Bu suçlamalara rağmen ne Avde ne de Havali ülkelerinde kovuşturmaya uğradılar. Çünkü bu şeyhlerin geldikleri son nokta uzlaşma noktasıydı ve Suudiler bu durumdan istifade etmek istiyorlardı. Vazgeçmedikleri siyasal İslamcı ve cihatçı görüşlerine rağmen, hem Avde hem de Havali el-Kaide çizgisindeki bir grup Selefi şeyhin varmış oldukları aşırı çizgiyi onaylamıyordu.
11 Eylül üzerine yazdığı bir makalesinde Selman el-Avde, İslam’ın suçsuz insanları, kadın, çocuk ve yaşlıları hedef almayı yasakladığını belirtmekte, bu nedenle uçaklar, alışveriş merkezleri gibi mekanların savaşlarda dahi hedef alınamayacağını bildirmekteydi. Avde’ye göre bu çeşit terör eylemleri İslam ve Müslümanlar açısından bir dizi zararı beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce Filistin, Keşmir ve Çeçenistan mücadeleleri gibi haklı davalar şaibe altında kalmaktadır. Davet faaliyetleri, kültürel aktiviteler, eğitim çalışmaları, dünya çapında olumsuz etkilenmektedir. Bu, din düşmanlarının arzu ettiği bir durumdur. Müslümanlar cani damgası yemekte, bu imaj çarpıtmasıyla insanların İslam’a yönelişine set çekilmektedir.
Avde, orta yolculuğu İslamiyet’in önemli bir prensibi olarak gösterir. ‘Ğulüv’ yani aşırılık, fıtrata ve şeriata ters bir tutumdur. Aşırılık, tarihte Haricilerin yaptığı gibi birtakım şer’i delillere dayandırılsa bile, temel dini talimatlardan ciddi bir sapmadır. 2003 ABD işgali sonrasında cihat gayesiyle Irak’a gitmenin hükmü hakkında verdiği bir fetvasında Avde, Iraklı olmayan Müslümanlar için böyle bir farziyetin bulunmadığına şer’i deliller ışığında hükmetmektedir. Benzer bir fetvayı daha sonra Suriye için de verecek olan Avde’nin çekildiği bu mutedil çizginin, Suudi hapishanelerinin ‘terbiye edici’ özelliğinin doğal sonucu olduğunu söyleyenler olmasına karşın, fikri olgunluğa erişmesinin ve 11 Eylül’ün ardından oluşan olağanüstü şartları yeniden değerlendirmesinin, gözlenen değişimde esas etken olduğunu belirtmek daha isabetli olacaktır.
Suudi Arabistanlı yüz elli kadar din alimi, bilim adamı ve entelektüelin imza attığı “Nasıl bir arada var olabiliriz” başlıklı, “şiddet diline alternatif yaratmak” için dünyaya barış ve diyalog çağrısı yapan açık mektubun imzacıları arasında, Avde ile beraber Aiz el-Karni ve Havali gibi radikal şeyhlerin de bulunması, Sahve’nin benimsediği itidal çizgisinin somut bir göstergesiydi. Hiç bir zaman gayri İslami saymadığı (bilakis İslam dininin ve yegane sahih yol addettiği Selefi akidenin dünya üzerinde neşri için varlığını zaruri gördüğü) Suudi devletinin güvenlik ve selameti adına bu şeyhler, bu bağlamda önemli bir misyonu da yüklenmek istediler. Bu misyon, aşırı Selefiler ile devlet arasında diyalog ortamı yaratarak ülkeyi vuran terörün önüne geçmekti. Mesela Havali 2003 yılının Kasım ayında kırk kadar alimle birlikte, teröristlerle hükümet arasında arabuluculuk yapma işine girişti. Yine 2004 yılında teröristleri topluma kazandırmak adına çıkarılan af yasasının yasalaşmasında ve kısmen de olsa uygulamada Havali’nin önemli katkısı bulunmaktaydı. Büyük saygı duydukları ve samimiyetinden kuşku duymadıkları şeyhlerinin evine bizzat gelerek veya telefonla ulaşarak teslim olan birçok önemli teröristin kimlikleri, teslim olma serüvenleri, Havali ile aralarında geçen ikna diyalogları, Havali’nin onları güvenlik güçlerine teslimi sırasında yaşananlar, Arap medyasını uzun bir süre meşgul etmişti.

Sahve’nin küresel etkisi

Selman el-Avde’nin bundan sonra şöhreti gittikçe yükseldi. Arkasındaki Suud desteğini de görmezden gelemeyeceğimiz Islam Today adlı Arapça, İngilizce, Fransızca ve Çince yayın yapan web sitesi onun başlıca uğraşı oldu. Bu sayede dünyayı dolaştı ve şöhreti Selefi çevreleri aşan bir düzeye ulaştı. Kısa zamanda dünyanın en tanınmış İslam ‘davetçileri’ arasına girdi. Mezhepçiliği ve din kaynaklı şiddeti kınadı. İntihar saldırılarının şeriatta yerinin olmadığını açıkladı. Bütün bunlar bağımsız çabalardı. Henüz Suud rejimine angaje olmadan bunları yapmıştı. Belki de arkasındaki taraftar gücüne güvenerek cesur çıkışlar yapmaktan çekinmedi. 2006’daki İsrail-Hizbullah savaşında Hizbullah’a açık destek verdi. Bir Selefi şeyhten hiç beklenmeyen bu adım, İslamcı çevrelerde takdirle karşılandı.
Avde’nin 2011 sonrası Arap devrimleri sürecindeki duruşu da zikre değer. Suudilerin müesses dini nizamının önemli figürlerinden Şeyh Salih el-Fevzan sokak gösterilerinin caiz olmadığını söylerken, Avde Arap halklarına sokağa çıkma çağrısı yapmıştı. Yine Mısır’daki askeri darbeye karşı çıktı. Tüm bunlar, şimdi anlaşılıyor ki rejim tarafından sabırla ‘tolere’ edilmişti. 2013’te özellikle el-Kaide bağlantılı tutuklulara yapılan kötü muameleler gündeme gelince Avde sesini tekrar yükseltmiş, tutuklulara iyi şartlar sağlanması ve adil yargılama talebinde bulunmuştu. Avde’nin de memleketi olan ve ülkenin en muhafazakar kentlerinden birisi olarak tanınan Büreyde’de küçük çapta da olsa gösteriler olmuş, 161 kişi tutuklanmıştı.

Sahve şimdi niçin hedefte?

Sahve şeyhlerinin tutuklanmasının ardından, güvenlik güçleri Reuters’e “Gözaltına alınanların casusluk faaliyetinde bulundukları ve İhvan-ı Müslimin gibi yabancı oluşumlarla irtibat halinde oldukları” bilgisini geçti. Bilindiği gibi İhvan, Suudi rejimince terör örgütü olarak kabul edilmekte. Casusluk faaliyeti ise Katar’ı akla getiriyor. Aslında Sahve çevresi, Katar krizi çıkalı beri, hiçbir zaman Suudi devletini haksız konuma düşüren, Katar’ı destekleyen bir tutumu benimsememişti. Ancak müesses Vehhabi otoritelerin yaptığı gibi, rejime koşulsuz bir destek de vermemişti. Avde en son Muhammed Bin Selman ile Şeyh Temim arasında geçen telefon trafiğinden umutlanmış, sosyal medya hesabından Allah’a hamd ederek tebrikte bulunmuş, iki ülkenin daha da yakınlaşması için dua etmişti.
Gözaltı operasyonları, muhtemelen Katar krizini aşan bir muhtevaya sahip. İslamcı kimliği bulunmayan bir ekonomi yorumcusu olan Isam ez-Zamil, yazar Abdullah el-Maliki gibi şahısların da tutuklanması, daha ileri bir gayeye matuf görünüyor. 81 yaşındaki babasından, o daha hayattayken tahtı devralması beklenen Muhammed Bin Selman’ın bu yakın hazırlığının, kraliyet ailesi içinde bile etkili bir kesimce onaylanmadığı epeydir biliniyor. Avrupa’da yaşayan bazı prensler esrarengiz şekilde ortadan kayboldu. Veliahtlığı elinden alınan Muhammed bin Nayif ve maiyetinin dahi şimdi nerede ve ne durumda oldukları belli değil. Son tutuklamalar önemli bir prensi, Abdülaziz bin Fahd’ı da içine aldı. Anlaşılıyor ki Bin Selman, etkili muhalefeti tümüyle etkisiz hale getirmek niyetinde. İşleri ‘de facto’ eline aldığından beri ekonomide belirgin bir iyileşmenin kaydedilmemesi, Yemen’de açık bir yenilgiyle karşılaşması, Katar krizinde ABD tarafından yalnız bırakılması, 32 yaşındaki muhteris prensi daha şimdiden sıkıntıya soktu. İran’la yakınlaşmaya çabalarken diğer taraftan İsrail’e gizli bir ziyaret yaptığı şayiasının yayılması ise diğer bir yıpratıcı faktör.
Sosyal medyada 14 milyon takipçisi olan Avde’nin ve Sahve’den arkadaşlarının bu süreçte devre dışı bırakılmak istenmesi makul bir strateji gibi görünüyor. 6 Eylül’de kuruluşunu ilan eden ‘15 Eylül Hareketi’ inisiyatifi yurtdışındaki Suudi muhalifler tarafından başlatıldı. Hareketin 15 Eylül Cuma günü halkı sokağa davet etmesi çok riskli bir karar olarak görünüyor. Karşılığının ne olacağını kestirmek güç. Fakat Sahve şeyhlerinin tutuklandığı 1994 yılında gerçekleşen ve tarihe Büreyde İntifadası olarak geçen büyük gösteriler hafızalarda hâlâ taze.
Veliaht Muhammed Bin Selman, iktidar yürüyüşünde demir yumruk siyasetini tercih etti. Ancak bu süreç hiç kolay geçmeyecek. Bin Selman zaten diken üstünde olan bölgede, zarar olasılığı yüksek kararlar almaktan çekinmedi. Muhtemelen en büyük güvencesi, Trump yönetiminden aldığı destek. Ancak desteğin daimi olup olmayacağı ve ne kadar işe yarayacağı, Ortadoğu’da sürüp giden karmaşık ilişkilerle doğrudan bağlantılı. Hem monarşi içindeki hem de sivil toplum bünyesindeki Suudi iç dengelerinin de mutlaka bu süreçte hesaba katılması gerekiyor. Sahve bu iç dengelerin önemli bir parçası olmayı sürdürecek.
Kaynak:İSTANBUL - Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara
[Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi öğretim üyesidir]
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html