BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
New York Times sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
New York Times sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

18 Nisan 2023 Salı

14 MAYIS CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Reklam Bloğu


14 MAYIS CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ OLACAK.PEKİ ADAYLAR NE VAAT EDİYOR. 

SEÇİME 4 ADAY GİRİYOR KEMAL KILIÇTAROĞLU,RECEP TAYYİP ERDOĞAN,MUHARREM İNCE,SİNAN OĞAN

KİM NE DEDİ,KİM NE SÖYLEDİ
İŞTE ADAYLARI TANITAN ÇALIŞMAMIZ. 


 
KEMAL KILIÇTAROĞLU                                                          RECEP TAYYİP ERDOĞAN                                                      MUHARREM İNCE


KILIÇTAROĞLU NE DEDİ                                                               ERDOĞAN NE DEDİ                                                                 İNCE NE DEDİ

Dünyanın gözü 14 Mayıs'ta: 2023'ün en önemli seçimi

Batı, Türkiye'nin seçimine kilitlendi. Politico, 14 Mayıs için "2023'ün en önemli seçimi" dedi. Yarışın çekişmeli geçeceğini vurgulayan New York Times, sonucu iç ve dış politikanın belirleyeceğini yazdı.

Dünyanın dört bir yanından pek çok gazete ve televizyon bu süreçte gözünü Türkiye seçimlerine çevirmiş durumda. ABD merkezli Politico, 14 Mayıs seçimleri için analiz yayınladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın politikalarına karşılık, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun sandıktan birinci çıkması halinde nasıl bir küresel politika izleyebileceğine dair tespitlere yer verildi. "2023'ün en önemli seçimi" başlıklı analizde, "14 Mayıs seçimleri, Avrupa ve Orta Doğu'da güvenlik açısından çok önemli bir an" ifadesi kullanıldı.

FARKLILIK OLACAK

Seçimin, Avrupa ve Orta Doğu'da güvenlik üzerinde büyük bir baskı oluşturacağı ifade edildi. Türkiye'nin NATO ittifakındaki rolünün; ABD, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya ile ilişkilerinin; göç politikasının; Ukrayna'daki savaşta Ankara'nın rolünün ve Doğu Akdeniz'deki gerilimlerin ele alınış biçiminin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve olası Kılıçdaroğlu yönetiminde farklılık göstereceğine dikkat çekildi. AB'ye üyelik müzakerelerini çözebileceğinden "emin" olan muhalefetin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkındaki kararlarını uygulama sözü verdiği belirtildi.

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



23 Ekim 2020 Cuma

Batı medyasında Azerbaycan karşıtlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Ermenistan'ın Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli.




Azerbaycan’ın yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Dağlık Karabağ bölgesinin bazı kısımlarını yeniden ele geçirmesiyle Kafkasya’daki statüko sarsılmış oldu. Yaygın ifadeyle, cin şişeden çıkmış durumda. Türk ve dünya medyasının bölgeye dair bilgi ihtiyacının karşılanmasında öne çıkan isimlerden biri olan gazeteci Ceyhun Aşirov’un ifadesiyle söylersek, Ermenistan’ın Kafkasya’da yaptığı “mağlup halk” propagandası çöpe atıldı. Azerbaycan Türkleri “muzaffer millet” olduğunu Dağlık Karabağ’daki ilerleyişiyle teyit etmiş durumda. “Hani nerede Ermenistan ordusu? Karşımızda duramadılar, kaçıyorlar” sözleriyle cephedeki ilerleyişe atıfta bulunan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de yıllardır küresel medyanın omuz vermesiyle şişirilen Ermenistan algısının kâğıttan kaplan olduğunu dünya kamuoyuna tekrar duyurmuş oldu. Ermenistan’dan gelen açıklamalarda ise tüm bu kayıplar ve yenilgiler bir “gerçi çekilme” olarak sunulmaya çalışılıyor. Fakat görünen tablo gerçek durumun çok farklı olduğunu ve Ermenilerin çatışmaların yaşandığı cephelerde mağlup olduğunu bariz şekilde gösteriyor.

Cephede yenilen Ermenistan ordusunun başvurduğu yöntemlerden biri ise sivil katliamlarına devam etmek. 1990’lı yılların başında, başta Hocalı bölgesinde olmak üzere sivil katliamlar yapan Ermenistan, şimdi de cephedeki yenilgilerini örtmek için Azerbaycan’ın Gence şehrine füze saldırıları yapıyor. Şu ana kadar onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti; onlarca ev enkaza dönüştü.

Çatışma bölgesinin dışında yer alan bu bölgelere yapılan saldırılar aslında uluslararası sözleşmelere göre savaş suçu kapsamında. Fakat daha önce de benzer suçları işlemesine rağmen, Ermenistan devleti, bir yaptırımla yüzleşmeyeceğini bildiği için, benzer suçları tekrar işlemekten kaçınmıyor. Küresel örgütlerin sessizliğini bir onay şeklinde değerlendiren Ermenistan’ın sivil yerleşim bölgelerine saldırılarını sürdürme ihtimali yüksek. Oysa uluslararası toplumun kendi ilke ve kurumlarının prestiji için bile olsa bu saldırılar karşısında sessiz kalmaması gerekirdi.

Batı medyası üç maymunu oynuyor

Öte taraftan uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli. Küresel örgütlerin ve politik güç merkezlerinin taraflı olduğu bir düzlemde, aynı ülkelerin uzantısı konumundaki medyadan tarafsızlık beklemek rasyonel olmasa da, gazetecilik ilkeleri konusunda evrensel vaazlar vermekte tereddüt göstermeyen medya kuruluşlarının tutumları Ermenistan taraftarlığı konusunda bir adım öne çıkıyor. Haber ve yorumlarda “Türk saldırganlığı” ifadesine yoğun şekilde rastlanabiliyor.

Bu bağlamda Rusya’nın Sputnik, Fransa’nın Agence France Presse (AFP) ve France 24, İngiltere’nin BBC ve Reuters ile ABD’nin Associated Press (AP) haber ajansları tarafından sürdürülen genel yayın politikası sorunlu içeriklere sahip. Gence saldırısından sonra New York Times, Wall Street Journal ve CNN gibi kuruluşlar saldırıya yer vermediler. Örneğin AP tarafından geçilen haberde önce Ermenistan Savunma Bakanlığı’nın saldırıyı inkâr haberi verildi; sonrasında ise AP konuya ilişkin haberinin giriş cümlesinde "Azerbaycan Ermenistan'ı ikinci büyük kentini balistik füzeyle vurmakla suçladı" ifadesi kullanılarak saldırganın, katliamı yapan tarafın açıklaması öne çıkarıldı. Genel olarak yayınlarda Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a mikrofon uzatılarak Ermeni tezlerinin dolaşıma sokulması yönünde yaygın bir çaba var.

Öte taraftan İran devlet televizyonu Press TV de bu halkanın içinde. Press TV yayınlarında net ifadelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik karalama kampanyasına girişmiş durumda ve bu söylemini tipik yeni oryantalist yaklaşımın örtülerinden “sultan”, “imparatorluk” türünden ifadelerle donatmış durumda. Yayınlarda genelde Ermenistan’ın tezleri savunuluyor. Katar’a bağlı İngilizce yayın yapan El-Cezire’deki bazı haberlerde de Ermenistan yanlısı içerikleri görmek mümkün. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan medya kuruluşlarında ise tümüyle Ermenistan tezleri yer alıyor.

Büyük medya kuruluşları aslında gerçeği bilmelerine rağmen “görmedim, duymadım, bilmiyorum” şeklinde üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Bu tavırlarını yedi maddede özetlemek mümkün.

Batı medyasının yedi günahı

Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Azerbaycan toprağı olarak defalarca tanımlanan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenistan işgali açık şekilde vurgulanmıyor. Ermenistan’ın oradaki varlığı BM tarafından “işgal” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Ermenistan’ın bu toprakları sahiplerine bırakarak barışçıl bir şekilde neden geri çekilmediği (muhtemelen Ermenistan’ı üzmemek için) yeterince sorgulanmıyor. Yayınlarda bu bölge için genelde “ihtilaflı bölge” ifadesine yer veriliyor veya “Azerbaycan’ın iddiasına göre” ifadesi öne ekleniyor.

İkincisi, Ermenistan’ın Gence’ye yaptığı balistik füze saldırısında hayatını kaybeden onlarca sivile dair haberler hem vaktinde verilmedi hem de katliamın boyutlarını göstermeye yetecek kadar görüntü haberlere eklenmedi. Ermenistan ile “katliam” kavramını yan yana getirmekten itinayla uzak durulan bir tavır egemen durumda. Halbuki sivil katliamlar yapıldı ve devamının geleceğine dair bir karamsarlığı hem bu sessizlik hem de Ermeni tarafının açıklamaları maalesef düşündürüyor.

Üçüncüsü, sivillerin hayatını kaybettiği saldırıya dair haberde gerçek bilgi açıkça ortada olmasına rağmen, bunun yerine sivil ölümler “Azerbaycan’ın suçlaması ve iddiası” şeklinde sunuldu. Böylesi sivil katliamlar karşısında, savaşan iki taraftan birinin söylemini besleyecek bir dil kullanılması ve olguyu zayıflatmak için “iddia” kelimesinin araya sıkıştırılması planlı bir tutuma işaret ediyor. Yani “Ey okuyucu! İnanmasanız da olur; bu zaten savaşan taraflardan birinin iddiası ve bunu rakibini karalamak için yapıyor” denilmiş oluyor.

Dördüncüsü, Ermenistan devleti Dağlık Karabağ bölgesine (başta Latin Amerika, Suriye ve Lübnan olmak üzere) çeşitli bölgelerden yabancı teröristler taşımasına rağmen, Batı medyası buna hak ettiği şekilde yer vermedi. Halbuki terör örgütü PKK unsurlarının da içinde yer aldığı grupların İran üzerinden bölgeye taşındığı konusunda çokça görüntü ve ses kaydı mevcuttu. Bunun aksine, gerçek olmamasına rağmen, Azerbaycan’ın bölgeye yabancı savaşçı getirdiği yönündeki Ermeni propagandasını tekrarladı.

Beşincisi, uluslararası medyaya bağlı gazeteciler çatışmayı takip edebilmek için büyük ölçüde Ermenistan tarafına seyahat etti ve etmeye devam ediyor. Halbuki olması gereken, bölgedeki durumun her iki taraftan da takip edilmesiydi. Fakat tek taraflı bir takip süreci, doğal olarak önyargıyı da beraberinde getiriyor. Bunun yansımalarını haberlerde görmek mümkün.

Altıncısı, küresel medyadaki Ermenistanlı veya Ermeni diasporasına yakın gazetecilerin çabası ideolojik gazeteciliğin yansımalarına sahip. Bu tür haberlerden biri The Washington Post tarafından Isabelle Khurshudyan (üç yazardan biri) imzasıyla yayımlandı [1] ve haberin başlığında bile Suriyeli paralı askerlerin Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda öldüğü yalanı, Türkiye bağlantısı kurularak verildi. Benzer şekilde Sputnik ve Russia Today’in Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan’ın Ermeni kökenli olması, bu yayın organlarında taraflı bir dil kullanılmasında Rusya’nın devlet politikasından daha fazla rol oynuyor.

Sputnik Türkçe’de dengeli bir dil kullanılırken bu etki özellikle Sputnik’in İngilizce yayınlarında daha belirgin. Putin’in Dağlık Karabağ’a yabancı teröristlerin getirilmesi konusundaki yaklaşımını, gerçek dışı olmasına rağmen, Suriye ve Libya’dan buraya Azerbaycan tarafından getirildiği iddia edilen savaşçılar bağlamında ele almışlar. Gerçekte bölgeye Ermenistan tarafından (başta PKK’lı teröristler olmak üzere) çeşitli bölgelerden getirilen yabancı teröristlere ise hiç değinilmiyor. Sputnik İngilizce yayınlarının sosyal medya hesabından sürece dair yapılan paylaşımlarda bir kilise görselinin sürekli kullanılması ise ilginç. Konuyla hiç ilgisi olmamasına rağmen, herhangi bir haber için bile kilise görseli tercih edilmiş. Bir diğer detay ise Minsk grubu olarak ABD, Fransa ve Rusya’nın Karabağ’daki sorunun çözümü konusunda barışçıl müzakerelere çağrıda bulunması konusu aktarıldıktan sonra, sürekli Türkiye’nin Azerbaycan’ı saldırganlığa teşvik ettiği ve bu yönde desteklediği bağlamında cümlelere yer verilmesinde öne çıkıyor. Bu doğrudan Türkiye’yi ötekileştiren bir yaklaşım olarak okunabilir.

Yedincisi, Batı medyası uzun süredir kapıldığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını yeniden tedavüle sokmuş durumda. Azerbaycan devletinin işgal edilmiş topraklarını geri alma sürecinde Batı medyasında çıkan analizlerde bu karşıtlığın izlerini görmek mümkün. Hatta hikâyeyi İlham Aliyev’den daha çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurgulama çabasındalar.

Dolayısıyla küresel ağa sahip, etki kapasitesi yüksek medya kuruluşlarının böylesine taraflı bir yaklaşıma mahkûm olmaları, gazeteciliğin temel kriterleri bakımından büyük bir hayal kırıklığını ve çoğu yerde ideolojik gazeteciliğin izlerini barındırıyor. Türkiye’nin son 200 yıllık serüveninde yakından tanıdığı ve artık kanıksadığı bu önyargı mekanizması, bugün Azerbaycan’ın haklı davasını örtmek ve sesinin duyulmasını engellemek için çalıştırılmış durumda. Fakat eskisi kadar etkili olamıyor.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

[1] https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/azerbaijan-armenia-turkey-nagorno-karabakh/2020/10/13/2cdca1e6-08bf-11eb-8719-0df159d14794_story.html



4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







12 Kasım 2019 Salı

Suriye petrolü ABD'yi yasal çıkmaza götürüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Pentagon, El Kaide'ye karşı kullanılmak üzere 2001'de çıkarılan Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı, Suriye'de YPG/PKK'nın işgali altındaki petrol bölgelerini koruma amacıyla kullanıyor.




ABD yönetiminin, Suriye'de petrol yataklarını korumak üzere ülkede asker bırakması, yasal çıkmaza doğru giderken, Rusya ve Esed rejiminin bu bölgelere ilerlemesi durumunda Washington'ın Suriye'de de büyük bir hezimet yaşaması kaçınılmaz olacak.

ABD'nin Suriye'de doğrudan müdahalesi eski Başkan Barack Obama'nın 22 Eylül 2014'te ABD'nin Suriye'deki DEAŞ hedeflerini hava saldırılarıyla vurma ermini vermesiyle başladı. 
Daha sonra Rusya'nın 2015'in sonlarına doğru Beşşar Esed rejimine destek vermek üzere Suriye'ye müdahale etmesiyle Obama yönetimi, Suriye'deki ılımlı muhaliflere desteği kesip ABD yardımlarını YPG/PKK terör örgütüne yönlendirdi.
Aynı dönemde de ABD Özel Kuvvetlerine bağlı 200 asker bölgeye konuşlandırıldı.

Trump'ın, petrol tesislerinin güvenliği sağlayacaklarını ve petrolün bir kısmının ABD tarafından alınacağını ifade etmesi ile hem içeride hem de dışarıda ABD'nin Suriye'deki varlığına ilişkin yasal tartışmaları beraberinde getiriyor.

Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası kılıfı


ABD Kongresi, bu adımların yasa dışı olduğunu çünkü ABD ordusunun başka bir ülkeye müdahale edebilmesi için Kongreden yetki alması gerektiğini savunuyordu.

Obama yönetimi ise 2001'de Afganistan için çıkarılan ve daha sonra 2002'de Irak için güncellenen ve yönetime El Kaide ile mücadele için güç kullanma yetkisi veren Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı (AUMF) dayanak olarak gösteriyordu.
Obama DEAŞ'ın El Kaide'nin bir kolu olduğunu ve ABD yönetiminin söz konusu yasayı bu örgüte karşı da kullanabileceğini savunurken Kongrenin yasayı uygun şekilde güncelleştirmesini talep ediyordu.

Ancak Kongre bu yasada herhangi bir değişiklik yapmadı.
2017'de göreve gelen Donald Trump yönetimi de Obama'nın kurguladığı operasyonları aynen devam ettirirken, dayanak olarak yine Askeri Güç Kullanma Yetki Yasası'nı kullandı.

Mattis'in açıklamaları yetki tartışmalarını tekrar gündeme getirdi


Eski Savunma Bakanı Jim Mattis, Mayıs 2017'de yaptığı açıklamayla yetki tartışmalarını gündeme getirdi.
Mattis, açıklamasında, tüm ülkelerin İran ve DEAŞ'ın yaptıkları konusunda kaygılı olduğunu belirterek "Diplomatlar, barışı sağlamadan oradan çıkmak istemiyoruz." ifadelerini kullandı.
Mattis'in bu çıkışı, daha sonra ABD'nin Suriye'deki misyonunun DEAŞ'ın yenilmesinin yanı sıra İran ile mücadeleye yönelik olduğu şeklinde yorumlandı ve Kongre kanadından yönetime sert tepkiler geldi.

Çok sayıda Kongre üyesi, mevcut yasal dayanağın Pentagon'a böyle bir yetki vermediğini belirterek tepki gösterdi ancak bu tartışmalar özellikle de Kongredeki kapalı oturumlarda bir şekilde yatıştırıldı.

Aynı yetki yasasını kullanan Pentagon ve ABD'nin bölgedeki muharip kuvveti olan Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), YPG/PKK terör örgütüne ağır silah ve özel kuvvetler eğitimi verirken, eski Büyükelçi Brett McGurk'un liderliğindeki DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilciliği ise örgüte bölgede ayrılıkçı yerel yönetimler inşa etmesini sağlamaya devam etti.

Pentagon, şu anda da El Kaide'ye karşı kullanılmak üzere çıkarılan yasayı YPG/PKK'nın işgali altındaki petrol bölgelerini koruma amacıyla kullanıyor

Trump'ın emirleri akim bırakıldı


ABD Başkanı Trump ise Rakka şehrinin Ekim 2017'de alınmasının ardından, DEAŞ hilafetinin yıkıldığını ve terör örgütünün elindeki toprakların yüzde 100'nün geri alındığını ve çok yakında ABD askerlerinin ülkeye döneceğini duyurdu.

Ancak Trump'ın bu açıklaması her seferinde Pentagon tarafından DEAŞ'ın elindeki toprakların yüzde 95'in üzerindeki kısmının alındığı şeklinde düzeltildi çünkü Trump'ın çekilme açıklaması Pentagon'a verilen yetkiyi sona erdiriyordu.
Rakka ve Musul gibi büyük şehirleri DEAŞ'ın elinden birkaç ayda alan CENTCOM'un, Deyrizor'daki Hacin ve Bağus gibi küçük kasabaları örgütün elinden alması aylar sürdü.

Trump, geçen yıl aralık ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi sonrasında Suriye'den çekileceğini açıklamasıyla üçüncü kez çekilecekleri talimatını vermiş oldu ancak bu açıklamaların gereği yerine getirilmedi.
Bu süreçte Trump, ABD'nin her halükarda bölgede küçük bir kuvvet bırakması gerektiği konusunda ikna edildi.

Pentagon, her toplantıda çekilme sürecinin devam ettiğini ifade etse de sahada durum değişmiyordu. Bilakis ABD bölgeye askeri ekipman yığınağına devam ediyordu.
Pentagon, Suriye'de kalma yetkisi konusunda ise DEAŞ hapishanelerini bahane ediyordu.

Barış Pınarı Harekatı Pentagon'un planlarını bozdu


Türkiye'nin YPG/PKK'ya yönelik Barış Pınarı Harekatı'nı başlatması ile ABD, Suriye'nin kuzeyindeki askerlerinin çoğunu çekmek zorunda kaldı.

DEAŞ'ın bittiği ve dolayısıyla yetki yasasının sona erdiği tartışması unutulurken, ABD Kongresi özellikle Trump yönetimine ani çekilme kararından dolayı tepki gösterdi.

Trump, Suriye'deki askerlerin çoğunu çekerken Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham ve emekli bir Orgeneral Jack Keane'in Suriye'deki petrol yataklarının haritasını göstererek Trump'ı ülkede 200 civarında asker bırakma konusunda ikna ettiği ortaya çıktı.

Trump’ın Suriye’nin kuzeyinde petrolü koruması için bir miktar asker bırakacağı iddiaları ilk kez The New York Times gazetesi tarafından 21 Ekim'de ortaya atılmıştı.

Gazete, üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Trump’ın, asker bırakma planının iki nedene dayandığı ve bunların DEAŞ'la mücadele ve Suriye'nin doğusundaki petrol bölgelerinin Esed rejimi ile Rusya'nın eline geçmemesi olduğunu yazmıştı.

Nitekim Trump da Beyaz Saray'da yaptığı basın toplantısında planını şu sözlerle açıkladı:

"Şu anda bölgedeki ülkeler, Türkiye-Suriye sınırındaki polislik faaliyetlerine yardım etmek için tüm sorumluluğu üstlenmeli. Diğer ülkelerin de bu bölgeye dahil olmalarını istiyoruz. Petrolü güvence altına aldık bu nedenle de az miktarda ABD askeri, petrol olan alanlarda kalacak."

Yetki tartışmaları yeniden


Türkiye'nin Rusya ile anlaşma yaparak Suriye'nin kuzeydoğusundaki statükoyu değiştirmesi Pentagon'un kendi kurgusu ve yorumuyla devam ettirdiği ABD operasyonlarını daha da karmaşık hale getirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Soçi'de vardığı Suriye'nin kuzeydoğusuna ilişkin mutabakatla Rusya ve Esed rejimi daha önce ABD tarafından kontrol edilen birçok bölgeye yerleşti.
Buna karşılık ise ABD, Irak'ta konuşlu mekanize birliklerini petrol yataklarının bulunduğu Deyrizor ve Haseke'nin Rimeylan bölgelerine sevk etti.

Bu gelişmeler kapsamında Washington da söz konusu sevkiyatın hangi yetkiye dayandırdığı soruları artmaya başladı.
Özellikle de Trump'ın petrol tesislerinin güvenliğini sağlayacaklarını ve petrolün bir kısmının ABD tarafından alınacağını ifade etmesi ile hem içeride hem de dışarıda ABD'nin Suriye'deki varlığına ilişkin yasal tartışmaları beraberinde getiriyor.
Ayrıca Rusya veya Esed rejiminin söz konusu petrol bölgelerine ilerlemesi durumunda ABD ordusunun vereceği tepki de merak konusu. Pentagon ise bu konudaki sorulara somut yanıtlar vermiyor.

ABD ordusunun Rus ordusu ile askeri bir angajmana girmesi yasa kapsamında sınırlandırılmışken, ABD ordusunun Rus birliklerine saldırma yetkisi de bulunmuyor.
Suriye politikasında iç savaşın başlamasından bu yana ülkedeki fiili durumlara ayak uyduran ABD'nin, Rusya ve Esed rejiminin petrol bölgelerine ilerlemesi durumunda o bölgeleri terk etmek zorunda kalacağı düşünülüyor.

Şayet Rusya ve rejim petrol bölgelerine ilerler ve ABD çekilmek zorunda kalırsa, ABD'nin askeri tarihine Vietnam, Afganistan ve Irak'tan sonra bir de Suriye hezimet olarak eklenmiş olacak.






29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge mi, tampon bölge mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Güvenli bölge konusunda Türkiye'nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.
19 Aralık 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla ABD’nin Suriye’den tamamen çekileceği ilan edildi. İlgili kararın Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra alındığı ortaya çıkarken, Türkiye uzun bir süredir Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör tehdidini bertaraf edebilmek adına Kıbrıs Barış harekatından sonraki en büyük askeri sevkiyatı gerçekleştirmiş ve sınır ötesi bir harekat için hazırlıklarını tamamlamıştı. 

Böyle bir konjonktürde Trump harekete geçti ve çekilme kararı aldı. 
Trump’ın kararının ardından gözlerin bu karara vereceği tepkiye odaklandığı Pentagon’dan “Koalisyon DEAŞ’ın elindeki toprakları özgürleştirdi ancak DEAŞ’a karşı mücadele bitmedi. DEAŞ karşıtı mücadele yeni aşamasına geçerken Suriye’den askerlerimizin eve dönüş sürecini başlattık” açıklaması geldi. 

Böylelikle Trump’ın Suriye’den çekilme yönündeki açıklamasına tüm kurumlar paralel tepki vererek zoraki de olsa kararı onamış oldu. 

Obama döneminden beri ABD’nin Suriye politikasında ve YPG’ye yatırım yapılmasında etkili isimler olan ABD Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un çekilme kararının ardından istifaları da kurumsal dirençlerin kırıldığını gösteren gelişmelerdi.

Trump’ın Suriye’den ABD’nin askeri ve diplomatik varlığını çekeceğini açıklamasının ardından, Suriye’deki tüm dengelerin gözden geçirileceği yeni bir süreç başlamış oldu. Trump’ın almış olduğu bu kararın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından olumlu karşılanmadığı ve bu noktada hâlâ belirli bir direnç göstermeye çalışacağı açık. Trump’ın önceden beri Suriye’den çekilmek istediği biliniyordu. 

Buna karşı ABD’deki güvenlik ve dışişleri bürokrasisi bu süreci uzatmak istemiş ve başarılı olmuştu. Buna rağmen, Trump bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı, çekilme kararının sahaya nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor. 

Çekilme kararının ardından Trump’tan gelen “güvenli bölge” açıklaması, bölgede Türkiye ile ABD arasında çekilme koordinasyonunun sağlanması konusundaki uzlaşıya farklı bir boyut kazandırdı. Fakat ABD’li bazı aktörlerin “tampon bölge” açıklamaları yeniden bir belirsizlik oluşturmuş durumda.

Güvenli bölge/tampon bölge tartışmaları

Trump’ın 20 mil (32 km) derinliğindeki güvenli bölge açıklamasına rağmen, ABD bürokrasisinde bu alanın YPG/SDG unsurlarıyla Türkiye arasında bir tampon bölge olması yönünde fikirler olduğu açık. “Güvenli bölge” silahlı çatışma dönemlerinde veya ihtilaflı bölgelerde, savaşa katılmayan kişilerin bir dereceye kadar sığınabileceği yerler olarak ayrılır. 

Bu tür yerler, belirten dönemlerde “güvenli bölge” olarak tasvir edilir. 
Ana fikir, bölge içindekilerin orada güvenle yaşayabileceği ve çatışmanın etkilerinden korunabileceği bir alan oluşturmaktır. “Tampon bölge” ise birçok yönden düşman olan iki geniş ve güçlü ülke ya da askeri güç arasında kalan bölge için kullanılan bir tabirdir. 

Suriye sahasında düşünülen tampon bölgenin literatürdeki tanımıyla tam anlamıyla uyuştuğu da söylenemez. Nihayetinde YPG/PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütünün, terör ihraç ettiği bir ülkeyle arasında tampon bölge oluşturulması, BMGK kararları dahil olmak üzere uluslararası hukuk bakımından da söz konusu değildir.

Tüm bunlarla birlikte, tampon bölgenin sahada uygulanabilirliği de, Türkiye’nin bunu kabul etmesinin imkanı da yok. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki öncelikli motivasyonunun, sınır hattından belirli bir derinlikte terör unsurlarını çıkarmak olduğu biliniyor. 

Bilindiği üzere Türkiye, güvenli bölge fikrini Obama döneminden beri dile getirmekteydi. Güvenli bölge konusunda Türkiye’nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Suriye sahasında oluşturulacak güvenli bölge için muhtemel rotanın, Ayn el Arab’tan Malikiye’ye kadar uzanan Türkiye-Suriye sınır hattında, asgari 32 km derinlikte oluşturulması söz konusu. 

Bu konu üzerinde Türkiye ve ABD askeri yetkilileri arasında görüşmeler sürerken, bahsedilen bölgede, Ayn el Arab, Tel Abyad, Resulayn, Derbesiye, Amude, Kamışlı, Rumeylan ve Malikiye gibi önemli yerleşim yerleri bulunuyor. 

Bu bölgeleri kapsayacak şekilde oluşturulacak güvenli bölgeye ciddi sayıda mültecinin geri döneneceği söylenebilir. İstikrarın sağlanması, istikrar güçlerinin oluşturulması, DEAŞ’ı var eden nedenlerin ortadan kaldırılması, demografik düzenin korunması, bölge halkının terörden kurtarılması, zorla silah altına alınan gençlerin özgürlüğüne kavuşması, demografik yapıya uygun yerel yönetimlerin oluşturulması ve meşru muhalefetin alan kazanması, Türkiye’nin güvenli bölgeyle amaçladıkları olarak sayılabilir.

Esasen söz konusu “güvenli bölge” örneğini Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları neticesinde oluşturmuş durumda. Yaklaşık 300 bin mülteci bu bölgelere geri döndü. Bölgede altyapı başta olmak üzere, sağlık, eğitim, güvenlik ve ekonomi alanlarında, istikrarın oluşturulması yönünde çalışmalar yapıldı ve bunlar artırılarak devam ediliyor. Bu anlamda Türkiye’nin ciddi bir tecrübesi mevcut. 

Bölge halkının, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde oluşturulan modeli kendi memleketlerinde de görmek yönünde bir iradesi bulunuyor. Bu bağlamda, Fırat’ın doğusundaki muhtemel güvenli bölgeye, yalnızca Türkiye’den yaklaşık 1 milyon mültecinin geri dönüşünün sağlanması planlanıyor.

DEAŞ ile sahici mücadele

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times için kaleme aldığı makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye DEAŞ ile mücadelesini bölgenin altyapısını ve şehirleri koruyarak gerçekleştirirken, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon ise yalnızca DEAŞ’ın fiziki varlığını sonlandırmak adına yoğun hava saldırıları yönünde bir operasyon çizgisi ortaya koydu. CENTCOM’un açıkladığı rakamlara göre, Ocak 2015 ile Mart 2018 tarihleri arasında Rakka’ya en az 6 bin 153 hava saldırı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, toplamda 13 bin 658 hava saldırısı gerçekleştirmiş. Uluslararası Af Örgütü gibi birçok kuruluş ABD’nin yaptığı yıkımı ortaya koyan raporlar yayınladı. 

Af Örgütü’ne göre Rakka’nın yüzde 80’i yıkıldı. İngiltere merkezli Airwars’a göre ise en az bin 450 sivil Rakka’da hayatını kaybetti.
Türkiye ise kara muharip unsurlarını DEAŞ’a karşı ilk defa kullanan ülke olarak, Fırat Kalkanı harekatında en az 3 bin DEAŞ unsurunu etkisiz hale getirirken şehrin altyapısını ve sivilleri korumayı başardı. 

ABD destekli YPG/SDG güçleri, Rakka başta olmak üzere birçok bölgede DEAŞ’ın kontrolünü sonlandırsa da, DEAŞ hücrelerine karşı başarısız olmakta. ABD askerlerinin de hayatını kaybettiği son Münbiç saldırısı bunun en önemli göstergesi oldu. 

Rakka başta olmak üzere, YPG/SDG’nin kontrolündeki birçok bölgede DEAŞ’ın çok ciddi hücre yapılanmasının olduğu biliniyor; gerçekleştirilen hücre saldırılarıyla da bu somut olarak görünüyor.

Türkiye’nin DEAŞ’tan ele geçirdiği Fırat Kalkanı bölgesinde DEAŞ’ın saldırı gerçekleştiremiyor olması da bu noktada dikkate değerdir. TSK’nın yürüttüğü insan odaklı askeri harekat ve bölge halkından oluşmuş ÖSO savaşçılarının operasyonlarda yer alması bu bakımından önemli. 

Türkiye’nin dini, tarihi, kültürel ve coğrafi yakınlığıyla kardeşlik bağı oluşturduğu Suriye halkının psikolojisini anlamakta ve ihtiyaçlarını imkanları nispetince karşılamakta gösterdiği gayreti, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon gösterememiştir.

 ABD’nin bölgede kendisine ortak olarak terör örgütü YPG/PKK’yı seçmesi de bunun en somut göstergelerinden biridir.
Sonuç olarak, ABD bürokrasisinde yer alan tampon bölge fikrinin sahada uygulanabilirliğinin bulunmadığı ve aynı zamanda Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde bir nevi güvenli bölge modeli oluşturarak istikrarı sağladığı açıkça görülmektedir. 

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda da güvenli bölge anlayışını ortaya koyarak sonuç alması muhtemeldir. Böylelikle bölge halkı DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden kurtarılarak huzur ve istikrar sağlanabilir. Suriye’de siyasal geçiş süreciyle kapsamlı bir çözümün elde edilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi de mümkün olabilir. 

Güvenli bölge fikrinin sahada uygulanmasıyla beraber, Türkiye’nin öncelikli güvenlik endişeleri giderilerek sınır hattında bir terör devletçiği tehdidi de bertaraf edilmiş olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Tamer Ashraf  SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]




google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html