BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Münbiç sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Münbiç sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

14 Ekim 2019 Pazartesi

Barış Pınarı Harekatı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İranlı vekilden mecliste PYD/PKK tepkisi


İran Meclisi Doğu Azerbaycan Eyaleti Milletvekili MuhammedHasan Nejad, bazı milletvekillerinin PYD/PKK terör örgütü lehine açıklamalarınatepki göstererek, "Biz düne kadar onlara 'ABD'nin desteklediğiteröristlerdir ve askerlerimizi şehit ediyorlar' diyorduk. Şimdi ne oldu da buteröristler için üzülüyoruz?" dedi.






Barış Pınarı Harekatı için Putin'in tavrı ne olacak?


Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terör örgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı'nda Rusya'nın tavrı en çok merak edilen durumun başında geliyordu. Asya Polis Teşkilatı Kurucusu, Rusya Devlet Başkanlığı Akademisi Resmi Temsilcisi Talat Çetin, Barış Pınarı Harekatı'ndan Rusya'nın nasıl bir tutum içerisinde olacağını Haber7.com için yorumladı.









Teröristlerin tüm projeleri çöktü! Afrin doktrini devreye giriyor


Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terör örgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı'nda nelerin olduğunu ve ilerleyen günlerde nelerin olacağını uzmanlar Haber7.com'a değerlendirdi.

Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terörörgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı beşinci günü geride bıraktı.Harekatın altıncı gününde  devam ediyor.Harekatın şimdiye kadar ki süreci ve sonrasında nelerin yaşanacağını Ortadoğumuhabiri Samet Doğan ve SETA Dış Politika Direktörü Can Acun ile konuştuk.





Son dakika haberi! Menbiç'e operasyon başladı

Türkiye, Barış Pınarı Harekatı kapsamında en kritikyerlerden biri olan Menbiç'e operasyona başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Fırat'ın doğusunu terörörgütlerinden temizlemek amacıyla başlattığı Barış Pınarı Harekatı’nda TelAbyad ve Resulayn’da kontrolün sağlanmasının ardından, bordo bereliler vekomandolar Münbiç’e takviye güç olarak ilerlemeye başladı. Gece saatlerindenitibaren hazırlıklara başlayan TSK birlikleri, Cerablus’un meskun mahallindenileriye doğru harekete geçti.





Son dakika: Erdoğan'dan dünyaya harekat resti: Açık söylüyorum...


Son dakika haberi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan'da düzenlenen Dünya Türk İş Konseyi toplantısında konuştu. Erdoğan, Barış Pınarı Harekatı ile ilgili Suriye'nin kuzeyinde terör örgütü YPG'nin varlığını kabul etmeyenlere yönelik "Niye güçlenen bir Türkiye'ye karşı bu adımı atıyorsunuz. Açık söylüyorum, İşte onun için biz bu attığımız adımdan vazgeçmeyeceğiz siz ne derseniz deyin" şeklinde konuştu.







ABD Başkanı Trump: YPG/PKK, DEAŞ mensuplarını serbest bırakıyor olabilir

ABD Başkanı Trump, YPG/PKK'nın ABD'yi çatışmanın içine çekmek için bölgedeki DEAŞ mensuplarını serbest bırakabileceğini belirtti.
ABD Başkanı Donald Trump, kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Türkiye'nin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek, bölgeye barış ve huzuru getirmek amacıyla başlatılan Barış Pınarı Harekatı'na ilişkin, "Kürtler (YPG/PKK) bizi savaşa dahil etmek için bazılarını (DEAŞ mensuplarını) serbest bırakıyor olabilir." ifadesini kullandı.





YPG’li teröristler hapishanedeki DEAŞ’lıları serbest bırakıp kaçtı

Barış Pınarı Harekatı kapsamında terörden kurtarılan TelAbyad merkezinde PKK/PYD-YPG'li teröristlerin, içerisindeki DEAŞ'lıları serbestbıraktığı hapishanenin görüntüleri ortaya çıktı.Tel Abyad'da PKK/PYD-YPG teröristlerinin kontrolünde olan veDEAŞ'lıları serbest bıraktıkları hapishanenin görüntüleri ortaya çıktı.Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, varılanmutabakat kapsamında Türkiye'nin kontrolü sağlamaya hazır olduğu Tel Abyad'dakihapishanenin boş olduğu tespit edildi.Hapishane teröristlerce tamamen boşaltılırken yüksekduvarlarla çevrili binanın açık kapıları dikkat çekti. YPG'li teröristlerinterk ettiği hapishanede terör örgütü elebaşının posterleri ile çeşitli dosyalarda görüntülere yansıdı.





Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın tavrı

Barış Pınarı Harekâtının başlamasından birkaç saat önce,Erdoğan ve Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesiyle, Rusya’nın bölgeselçıkarlarını da göz önüne alarak harekatı desteklediği ortaya çıktı.7 Ekim günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABDBaşkanı Donald Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sonrası BeyazSaray’dan “Türkiye, yakın zamanda Suriye'nin kuzeyine uzun süredir planladığıoperasyon için harekete geçecek. ABD Silahlı Kuvvetleri, bu operasyonudesteklemeyecek ya da bu operasyona dâhil olmayacak.” açıklaması geldi. Buaçıklamanın ardından uzun süredir planlanan Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon“Barış Pınarı Harekâtı” adıyla başladı.




ABD’nin Suriye politikasında İsrail ve Yahudi lobisinin etkisi

ABD askerlerinin Suriye'ye ilk defa gönderilmesinde ABD’deki Yahudi lobisinin büyük katkısı olduğunu söylemek mümkün. Çekilme söz konusu olduğunda topyekûn bir karşı duruşun ortaya çıktığı görülüyor.
ABD’nin Ekim 2015’de 50 Özel Kuvvetler askeriyle başladığı Suriye macerasında, en azından kuzey kesimleri için, sona gelindi. Bölgede Türkiye ile birlikte başlatılan eğit-donat programının başarısız olması üzerine, Kuzey Suriye’nin bazı bölgelerinde yerel nüfusun desteklenerek DEAŞ’a karşı savaştırılması maksadıyla kısa süreliğine ve dar kapsamlı olarak başlatılan operasyonun, gelinen noktada maliyet/fayda bakımından içinden çıkılmaz bir hal alması, Trump’ın bu kararında etkili olmuş görünüyor. Aslına bakılırsa (Trump’ın seçilmeden önce de dile getirdiği) Suriye’den çekilme işleminin ilk sinyali Aralık 2018’de verilmişti. Ancak o günlerde Trump hem savunma bakanına hem de bölgedeki komutanlara sözünü geçirememişti. Özellikle Rusya’nın bölgedeki varlığını gerekçe gösteren savunma bürokrasisi, bunun sahayı Rusya’ya kaptırmak anlamına geleceğini ileri sürerek (zaten Rusya’nın seçimlere müdahalesi iddiasıyla hakkında kovuşturma yapılan) Trump’ın girişimini akamete uğratmıştı.




'Suriye Kürtlerinin PKK ile eşdeğer görülmesine karşıyız'

İletişim Başkanı Altun "Suriye Kürtlerinin terör örgütüPKK ile yanlış bir şekilde eşdeğer görülmesine kategorik olarak karşıçıkıyoruz." dedi.İletişim Başkanı Fahrettin Altun, "Suriye Kürtlerininterör örgütü PKK ile yanlış bir şekilde eşdeğer görülmesine kategorik olarakkarşı çıkıyoruz." değerlendirmesinde bulundu.Altun, Twitter hesabından yayımladığı mesajda, SuriyeliKürtlerin terör örgütü PKK ile eşdeğer görülmesinin yanlış olduğunu ve Batılıülkelerin, vatandaşlarına Suriye konusunda yalan söylediğini vurgulayarak,"Suriye Kürtlerinin terör örgütü PKK ile yanlış bir şekilde eşdeğergörülmesine kategorik olarak karşı çıkıyoruz. Ağırlıklı olarak Sünni Arapbölgesi olan Suriye'nin kuzey doğusunu işgal eden teröristler, Marksist-Leninistideolojilerini yerel halka dayattı ve kurallarına meydan okuyan herkesi sürgünetti veya öldürdü." ifadesini kullandı.



TSK ile Esed rejimi savaşır mı? Rus uzmandan kritik açıklama

Rus siyasetçi Konstantin Kosaçev, Barış Pınarı Harekatına ilişkin yaptığı açıklamada, Türkiye ile Esed rejimi arasında bir çatışma yaşanmayacağını söyledi.
Rus siyasetçi Konstantin Kosaçev, “Türkiye’nin, Suriye topraklarını güç kullanarak ele geçirme gibi bir amacı yok. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında sıcak çatışma riski yok” dedi.
RIA haber ajansına dayandırdığı habere göre, Kosaçev, “Türkiye'nin, Suriye topraklarını güç kullanarak ele geçirme gibi bir amacı yok. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında sıcak çatışma riski yok” dedi.
Rusya parlamentosunun üst kanadı olan Federasyon Konseyi'nin uluslararası ilişkiler komitesi başkanı Konstantin Kosaçev Facebook'tan yaptığı bir paylaşımda Türkiye'nin Barış Pınarı Harekatı'nın bir yandan söz konusu bölgedeki durumu güçleştirdiğini, bir yandan da YPG ile Suriye hükümeti arasında diyalog kurulmuş olması gibi birtakım sonuçlara yol açtığını belirtti.
"Bunun yanında Türkiye ile Suriye arasında açık bir çatışma yaşanması riski yine de yüksek değil. Zira görünüşe göre Ankara'nın güç kullanarak Suriye topraklarını ele geçirmek gibi bir niyeti yok" diye devam eden Rus Senatör, "(Türkiye) Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan'ın maksadı tamamıyla olağan: Türkiye'nin sınırdaki bölgelerinde 3.5 milyon Suriyeli göçmen birikmiş durumda, Ankara da göçmenlerin bir milyonunu şu anda askeri operasyon gerçekleştirmekte olduğu topraklara yerleştirmeyi tasarlıyor" ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin operasyonuyla ilgili küstah çıkış

Öte yandan Türkiye'nin, söz konusu problemini askeri yöntemle çözmeyi seçmiş olmasının birtakım yeni güçlüklerin oluşmasına da sebep olduğunu belirten Kosaçev Barış Pınarı Harekatı nedeniyle yüz binlerce kişinin yerinden edilebileceğini anımsattı.
Koşaçev, "Rusya'nın, ilk olarak Kürtler ile Suriye hükümeti, ikinci olaraksa Ankara ile Şam arasında diyaloğun aktif hale getirilmesinde ısrarcı olması da bundandır" dedi.
Kremlin'den net açıklama

Öte yandan Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusundaki Barış Pınarı Harekatı esnasında Türkiye ve Rusya'nın askeri bir çatışma içine girmesini bekleyip beklemedikleri sorusuna, "Böyle bir ihtimali düşünmek dahi istemiyoruz" cevabını verdi.


15 Haziran 2019 Cumartesi

Bakan Çavuşoğlu: S-400'ler konusunda hiçbir şekilde geri adım atmayacağız

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Anadolu Ajansı (AA) Editör Masası'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.


Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi alımına ilişkin ve "Türkiye'nin çabalarına ve güvencelerine rağmen ABD'nin şu ana kadar ikna olmamasının başka nedenleri mi var? Washington yönetiminin, F35 programındaki ortaklığımızın bitirilmesi yönündeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki soruya Çavuşoğlu, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemine ihtiyacı olduğu yanıtını verdi.
Bu konuda Türkiye'nin, Suriye krizinden sonra müttefiklerinden yardım istediğini belirten Çavuşoğlu, bazı müttefiklerin Patriot bataryalarını, İtalya'nın da Samp-T bataryalarını gönderdiğini hatırlattı.
Türkiye'nin hava savunma sistemi alma çabalarını sürdürdüğünü ancak müttefiklerinden alamadığını belirten Çavuşoğlu, "Patriotları da alamadık. Dolayısıyla biz, başka arayışlara girdik ve en iyi teklifi, en iyi teknolojiyi Rusya'dan aldık." dedi.
Türkiye'nin S-400'leri almaya kara verdiğini, imzaları attığını, parasının bir kısmını ödediğini, bir kısımının da krediye bağlandığını belirten Çavuşoğlu, "Her şey bitti, şimdi tamamen teslim süresiyle ilgili çalışmalar devam ediyor. Türkiye'ye bunlar gelecek." diye konuştu.
ABD'nin Türkiye'nin kararlığını gördüğünü ve Türkiye'yi ABD'nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşılık Koyma Yasası (CAATSA) yaptırımlarına dahil etmeye çalıştığını söyleyen Çavuşoğlu, "Yalnız F-35'ler CAATSA yaptırımı içinde değil. CAATSA'ya baktığımız zaman, çıkan yasaya, F-35'ler yok." dedi.
F-35 pilotlarının eğitimin durdurulmaya çalışıldığını, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan'ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a mektup gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Biz onlara şunu söylüyoruz, 'Bu çabalarınız beyhude. Biz S-400'ü aldık'." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, konuya ilişkin içinde NATO'nun da yer aldığı bir çalışma grubu kurulması teklifini hatırlatan Çavuşoğlu, "Ortaya attıkları iddiaların doğru olmadığını zaten teknik bilgisi olmayan insanlar da biliyor. Neymiş efendim, S-400'ler F35'in sistemine girebiliyormuş. Eğer bu iddialar doğruysa zaten, Suriye'de S-400'ler var ve yüzde 100 Rusya'nın kontrolünde. Bize gelecekler yüzde 100 bizim kontrolümüzde olacak ve NATO'ya tehdit olmaması için biz zaten ön şartlarımızı en başından koyduk." ifadelerini kullandı.
Norveç sınırında da S-400'ler olduğuna ancak Norveç'in F-35'lerinin uçtuğuna dikkati çeken Çavuşoğlu, "Suriye'de İsrail ve ABD'nin F-35'leri S-400'lere çok yakın uçtu. Eğer bu iddia doğruysa zaten çoktan S-400 girdi. Sanki biz bir yere taarruz füzesi almışız gibi, bunu da alabiliriz bu da ihtiyacımız, sanki bir nükleer silah üretmişiz gibi bir savunma sistemi alırken bir müttefikimiz neden bu kadar problem çıkarıyor?" değerlendirmesinde bulundu.

"S-400'ler konusunda hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız"

Türkiye'nin bu konuda kararlı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız." dedi.
Türkiye'nin ABD'ye Patriotlar konusunda niyet mektubunu gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Bir konuda ABD garanti veremiyor. Fiyatta ve teslim süresinde anlaşsak bile Kongreden geçme garantisi verebiliyor musunuz? Hayır veremiyoruz. Veremiyorsanız, yarın Patriot alamazsak, yine başka sistemler alacağız." ifadelerini kullandı.
Fransa'nın Samp-T bataryasını Türkiye'ye konuşlandırma önerisinde bulunduğunu belirten Çavuşoğlu, Fransa'ya teşekkürlerini iletti ve EUROSAM ile Samp-T'lerin alınması için mutabakat zaptı imzalandığını vurguladı.
Türkiye'nin acil olarak savunma sistemine ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacı Rusya'dan karşıladığını dile getiren Çavuşoğlu, bunun iptal edilmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.
Çavuşoğlu, Türkiye'nin kimseyle bir husumeti olmadığına ve bölgesel tehditlere dikkati çekerek, "Ya başkalarına bağımlı bir ülke olacağız ya da tam bağımsız özgür bir ülke olmak için zorluklar da olsa, bunları göğüsleyerek milletimizle beraber, kendi yolumuza devam edeceğiz. Bu yoldan bizi kimse geri çeviremez." diye konuştu.
Türkiye'nin, CAATSA yaptırımıyla karşılaşması durumunda nasıl bir tutum alacağına ilişkin soruya ise Çavuşoğlu, bir ülkenin tek başına bir başka ülkeye savunma sistemine ilişkin bir kararı al ya da alma demesini reddettikleri yanıtını verdi. ABD'nin bu anlayıştan vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, bu tutumdan AB'nin de rahatsız olduğunu belirtti.

"ABD'nin olası yaptırımlarına karşı atacak karşı adımlarımız var"

Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"Bir ülkeye yönelik bir hamlede bulunursanız, olumsuz bir adım atarsanız o ülkenin de size vereceği karşılığı vardır. Biz bunu tercih etmeyiz ama ABD bize yönelik olumsuz adımlar atarsa CAATSA ile ilgili, bizim de buna karşı atacağımız adımlar vardır. Zaten bunun çalışmalarını Cumhurbaşkanımız liderliğinde yapıyoruz. Yeri geldiği zaman bunları da açıklarız, bunları da yaparız. Yani ABD bu kararları aldı, biz sessiz sedasız oturalım, ağzımızı kapatalım, ABD ne derse olur gibi bir anlayış yok artık. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil. Ne olursa olsun biz de bize yönelik bir olumsuz davranış veya bir adım olursa bunun karşılığını mutlaka vereceğiz."
NATO'nun Türkiye'nin hava sahasının sadece yüzde 30'unu koruyabildiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Elbette bu bir milli mesele." dedi.
Çavuşoğlu, muhalefetin bu yönde talebi olması halinde topluca bir bilgilendirme yapacaklarını ifade ederek, "Muhalefete bilgi verme konusunda hiçbir tereddüdümüz olmaz. Veririz. Yeter ki onlar arzu etsinler ama bu bilgileri almadan da 'Türkiye S-400'ü almasın, iptal etsin' gibi açıklamaları da doğru bulmuyoruz. Birilerine hizmet etmesinler. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk milletine hizmet etsinler." diye konuştu.

"Rejime söz geçiremiyoruz mazeretini biz kabul etmeyiz"

Bakan Çavuşoğlu, İdlib'de rejim güçlerinin dün Türk Silahlı Kuvvetlerine ait ateşkes gözlem noktasını hedef almasıyla ilgili soruyu şöyle yanıtladı:
"(Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir O.) Pedersen geldi. Astana süreci ile ilgili fikrimizi de sordu. Astana sürecinin devam etmesinde fayda var. Bugüne kadar Suriye'de sahada ve masada herhangi bir gelişme olduysa, Cenevre süreci orada hiçbir şey olmamasına rağmen canlı kaldıysa, bunun sebebi Astana'da, yer yer Soçi'de bizlerin muhalefetle, rejimle üç garantör ülke olarak, gözlemci ülkeler olarak, şimdi Irak ve Lübnan'ı da oraya davet erme kararı aldık, birlikte attığımız adımlar sayesinde olmuştur."
Çavuşoğlu, anayasa süreci, rejim ve muhalifler arasında zorla alıkonulanların takası ve diğer güven artırıcı adımların da Astana süreci sayesinde olduğuna işaret etti.
Rejimin İdlib ve Suriye genelinde garantörünün Rusya ve İran olduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Dolayısıyla 'biz rejime söz geçiremiyoruz' mazeretini biz kabul etmeyiz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, İdlib'deki radikal grupları oraya Halep'ten, Doğu Guta'dan, Humus'tan, Hama'dan silahlarıyla gönderenin Esed rejimi olduğuna ve rejimin radikal grupların burada bulunmasını bahane ederek saldırmayı amaçladığına dikkati çekti.
"Bu tacizler oldu. Rusya ile ateşkes için beraber çalışıyoruz. Rusya'nın burada sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor." diyen Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"Dünkü tacizlerden 3 askerimiz hafif şekilde etkilendi ama ne olursa olsun, hiç etkilenmese bile bu atışların, tam 10. gözlem noktasını hedef almasa bile, oraya yönelik atışların kasıtlı olduğunu düşünüyoruz. Rusya'ya ve diğer ülkelere gerekli mesajları verdik."
Çavuşoğlu, Suriye'nin geleceği için ve siyasi çözüm için İdlib mutabakatının uygulanması, ateşkesin devam etmesi gerektiğinin altını çizerek, "Güven artırıcı adımlarla beraber kalıcı bir siyasi çözüme odaklanmamız lazım." dedi.
Anayasa komitesi konusundaki tıkanıklığa da değinen Çavuşoğlu, "Sivil toplum listesinde 6 kişide problem var. Bunlar sivil toplumu temsil etmiyor." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, bu kişilerin içinde rejimin eski merkez bankası başkanı, siyasi parti başkanı, savcı olduğunu vurgulayarak, hem BM hem Türkiye'nin itiraz ettiğini aktardı.
Rusya'nın 3 artı 3, 4 artı 2 şeklinde formüller sunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, 4 kişinin kaldığı ve iki kişinin değişeceği formülü kabul ettiklerini, Rusya'dan yanıt beklediklerini bildirdi.
Çavuşoğlu, bir an önce Rusya, Türkiye ve İran olarak Cenevre'de bir araya gelip komitenin kurulduğuna yönelik açıklamanın yapılması gerektiğini belirterek, "Eğer sözlerinde dururlarsa, normal şartlarda çok yakınız." dedi.

"Suudi Arabistan Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerimizden bağımsız tutmuyor"

Bakan Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Kral Selman arasında kısa süre önce bir telefon görüşmesi yapıldı. Ayrıca Türkiye, Suudi topraklarına yönelik son füze saldırısını kınadı. İki ülke arasında bir normalleşme mi başlıyor?" sorusu üzerine, Türkiye'nin kime yapılırsa yapılsın terör saldırılarını her zaman kınadığının altını çizdi.
Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ikili bir meselesinin olmadığını vurgulayan Çavuşoğlu, "Geçmişte Mısır sebebiyle biraz vardı. Dışişleri bakanı olarak ilk göreve başladığım günlerde bunu gördüm ve kendilerine dedim ki 'Bizim sizinle ikili bir problemimiz var mı?' Hayır, yok. Mısır dolayısıyla siz bize niye bu şekilde yaklaşıyorsunuz?" dedi.
Çavuşoğlu, Türkiye ile Suudi Arabistan'ın arasının iyi olması durumunda diğer birçok konuda birlikte adım atılabileceğine dikkati çekerek, iki ülke arasındaki ilişkilerin, Kral Selman göreve geldikten sonra çok daha iyi bir noktaya geldiğini belirtti.
Bakan Çavuşoğlu, Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarını dile getirerek, burada bir cinayetin olduğunu, cinayetin İstanbul'daki başkonsoloslukta işlendiğini ve cinayeti işleyenlerin de Suudi Arabistan'dan gelen kişiler olduğunu anımsattı.
Bu kişilerin isimlerinin belli olduğunu ve Kaşıkçı'yı öldürdüklerini itiraf ettiklerini kaydeden Çavuşoğlu, "Bu gelişmelerden sonra Suudi Arabistan'ın bize yönelik yaklaşımı değişmeye başladı. Cinayetin aydınlatılması ve cinayeti işleyenlerin yargı önünde hesap vermesi konusundaki talebimizi ilettik." dedi.
Çavuşoğlu, Suudi Arabistan'ın bu konuda ortak komisyon kurulması talebinde bulunduğunu hatırlatarak, "Bu süreç de çalışmadığı gibi başkonsolosluğa girme noktasında bunu geciktirerek suistimal ettiler. Bunu söylememiz lazım." ifadelerini kullandı.

"Kaşıkçı, uluslararası bir problem"

Cemal Kaşıkçı cinayetinin uluslararası bir problem olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard'ın konuya ilişkin taslak raporunu hazırladığını, nihai hale gelmesinin ardından yakın zamanda açıklanabileceğini söyledi.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu, bir cinayet meselesi. Eğer bu cinayete göz yummamızı, kapatmamızı veya hiçbir şey söylemememizi istiyorlarsa bu, doğru bir yaklaşım değil çünkü bu bir cinayet. Bunun sorumluluğu var. Yerel işbirlikçinin kim olduğunu söylemediler. Şimdi 'Hepimiz Müslümanız' diyoruz. İslam Zirvesi de Mekke'de oldu, o da tamam. Öldürdüğünüz kişinin cesedi nerede, bunu bile söylemediniz? Müslüman ölür, öldürülür, şehit düşer, başka türlü ölür ama en azından Müslüman olmasa bile herkes defnetmek ister.
Cenaze nerede? Ceset nerede? Bu konularda hiçbir bilgi verilmedi. Bizden kaynaklanan sorunlar değil."
Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarının altını çizen Çavuşoğlu, "Ama onlar gördüğümüz kadarıyla tam bağımsız tutmuyorlar. İlişkilerimizi de buna bağlamaya çalışıyorlar." dedi.
Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımızın Kral Selman'ı bayramda araması, bizim (açımızdan) Suudi Arabistan'la ikili düzeyde hiçbir problemimiz olmadığının göstergesidir." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanlığını Suudi Arabistan'a devretmesinin de rotasyon kaynaklı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Suudi Arabistan'ın 3 yıllık dönem başkanlığında ümmet için, Filistin için ve İslam dünyası için yapacakları tüm çalışmalarda yanlarında olacağımızı söyledik." diye konuştu.

"Umman Körfezi'ndeki gerginlik konusunda ciddi bir soruşturmanın yapılması lazım"

Çavuşoğlu, Körfez'de tankerlere yönelik saldırıların son derece endişe verici olduğunu belirterek, "Ama alelacele bir ülkeye yıkmaya çalışmanın da bir faydasının olmadığını düşünüyoruz. Biz burada 'Kimse temizdir, kimse suçludur.' demiyoruz ama bunun ciddi bir şekilde soruşturulması lazım." ifadelerini kullandı.
Benzeri saldırıların daha önce de olduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, arkasında ne olduğuna iyi bakmak gerektiğini dile getirdi.
Çavuşoğlu, yaşananların bölgede tırmanmaya yol açtığına işaret ederek, İran'ın bu konuda bir sorumluluğunun olmadığı yönündeki açıklamasını anımsattı.
Bunları dikkate alarak ciddi bir soruşturma ve incelemenin yapılması gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Bunun sebebini bulmak lazım. Aksi taktirde bu bölgedeki buna benzer adımlar gerilimi daha da arttırabilir." diye konuştu.

"Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz"

Bakan Çavuşoğlu, İran'a yönelik yaptırımları doğru bulmadıklarını belirterek, AB ve Avrupa ülkelerinin de bu yaptırımları doğru bulmadığına işaret etti.
Avrupa'da bazı ülkelerin İran'a yönelik yaptırımlara ilişkin INSTEX mekanizmasını kurduklarını ancak henüz uygulamaya geçmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Biz de İran'la buna benzer bir mekanizma mı kuracağız, INSTEX'e mi dahil olacağız, onu da değerlendiriyoruz. Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, yaptırım yöntemiyle soruna çözüm bulunamayacağına dikkati çekerek, İran'la ancak angajmana girerek ve müzakere edilerek soruna çözüm bulunabileceğini kaydetti.
İran'la Türkiye'nin asırlardır komşu olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Türkiye'nin özel sektörde bazı çekinceler yaşansa da devlet olarak İran'la ticaretin devam ettirildiğini belirtti.

"ABD'nin Kudüs konusunda attığı adımların bir faydasını görmedik"

ABD'nin Kudüs meselesine ilişkin tavrına değinen Çavuşoğlu, "ABD'nin Kudüs konusunda, Filistin ve de Orta Doğu konusunda tek taraflı attığı adımların bugüne kadar bir faydasını görmedik. Esasen bir konuda bir ülkenin ya da bir kurumun inisiyatif alabilmesi, arabuluculuk yapabilmesi için tarafsız olması, objektif olması lazım. ABD taraf tutuyor. Bunu da tüm dünya görüyor." diye konuştu.
ABD'nin tavrının dünyada da destek görmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Orta Doğu sorununu çözmenin parametreleri belli. İki devletli çözüm." dedi.
Çavuşoğlu, bunun dışındaki bir alternatifin sorunu çözmeyeceğini ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu:
"Kudüs'ü, Filistin'i paraya değişen bir çözümü bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Bizim kriterimiz de şudur. Filistinlilerin kabul etmeyeceği hiçbir çözümü Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti olarak bizim de kabul etmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla burada parayla her şeyi satın alma planı görüyoruz. Bahreyn'deki konferansın da buna yönelik olduğunu düşünüyoruz. Filistinlilerin yaptığı çağrıda da bunu görüyoruz. Bu tür çabaların, 'parayla her şeyi hallederiz' düşüncesinin Kudüs meselesinde işlemeyeceğini, ABD ve İsrail'in anlaması gerekiyor."
Türkiye'nin, Filistin ve Kudüs davasını asla bırakmayacağını vurgulayan Çavuşoğlu, BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansının (UNRWA) maddi sıkıntılarını gidermek için de çalıştıklarını belirtti.

"Sondaj gemilerimizi gönderince paniklediler"

Doğu Akdeniz'deki gelişmelere de değinen Çavuşoğlu, "Akdeniz'deki tüm ülkelere mesajımız şudur, 'Türkiye'yi dışlayan, Türkiye'nin içinde olmadığı hiçbir anlaşma geçerli değildir.' Akdeniz’de biz de varız, bizim de kıta sahanlığımız var. Kıta sahanlığımızın sınırları bellidir. Bunu da BM'ye kaydettik. İkincisi biz, kendi kıta sahanlığımız içerisinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) ruhsat verdiği alanlarda sismik araştırma ve sondaj yapıyoruz . Eskiden sadece sismik araştırma yapardık çünkü bizim sondaj gemimiz yoktu. Şimdi FATİH1 gemimiz hemen Kıbrıs'ın batısında sondaja başladı." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, bölgeye ikinci sondaj gemisinin de geleceğini dile getirerek, şunları kaydetti:
"İkinci gemimiz Karadeniz'e gidecekti, o bölgeye kaydırdık. Bunun sebebi, yıllardır tüm uyarılarımıza rağmen Rum kesiminin tek taraflı bir şekilde Kıbrıs etrafında arama, sismik arama ve şimdi de sondaj çalışmalarına başlamasıdır. Neden tek taraflı diyoruz, çünkü burada KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının da hakkı var. Bunu da Rum kesimi ve AB kabul ediyor. Biz onlara 'Kıbrıs Türk halkının haklarını garanti altına aldıktan sonra bu tür adımları atın' dedik. 'Efendim yaparsak tanımış oluruz.' diyorlar. Hayır, bugün Tayvan’ı herkes tanımıyor ama herkes Tayvan ile ticarette yapıyor, anlaşma da. Özel şirket üzerinden olsun, AB üzerinden olsun, her türlü esnekliği gösterdik. 'Efendim şimdi değil de satarken garanti altına alacağız.' diyorlar. Şimdi yapamıyorsan satarken de yapamazsın. Yapmazsın ve garanti altına almazsın. Biz güvenmiyoruz."
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile yapılan müzakerelerde, Rumların mutabakata varılan konularda bile geri adım attığını belirten Çavuşoğlu, söz konusu tarafın, müzakerelerde verdikleri sözlerin hiçbirini tutmadığını dile getirdi.
Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"O yüzden biz de kendi adımımızı kendimiz atıyoruz. Burada Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının menfaatlerini korumak için bölgeye sondaj gemilerimizi gönderdik. Eskiden Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma yapıyordu. Onlar da 'Türkler yine böyle yapacak bir şey olmaz.' dediler ama gemileri gönderince şimdi paniklediler. Önce bazı tepkiler oldu. Bu tepkilere biz de cevabımızı verdik. Onun dışında herkesi bilgilendirdik. Mesela İngiltere'yi bilgilendirdikten sonra bu bölgeleri tartışmalı bölge olarak açıkladık. Amerika'nın açıklamasına baktığımız zaman AB'nin açıklamalarına göre dengeli bir açıklama olduğunu görüyoruz. Biz, tüm Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Daimi üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve de AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve (AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) Federica Mogherini'ye mektup gönderdik. Hukuki gerekçeleriyle beraber oradaki Türkiye, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının haklarını açıklayan bir mektup gönderdik. Ayrıca Bakanlıktaki arkadaşlarımızla Ankara'daki tüm büyükelçileri davet ederek aynı kapsamda bilgilendirmelerde bulunduk ve çok etkilendiler."

"AB'yi defalarca uyardık"

AB’ye birçok kez uyarıda bulunulduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Biz AB'ye bu işi siz çözün, aksi takdirde biz adımlarımızı atarız ve gerginlik olur uyarısını defalarca AB’ye ilettik. Aynı bilgilendirmeyi Brüksel’de de arkadaşlarımız yaptı. Bizim burada uluslararası hukuk bakımından da haklılığımız ortadadır ve bu konuda da kararlıyız. Kararlılığımızı da herkes gördü." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Rusya'dan şu ana kadar Doğu Akdeniz konusunda bir açıklama göremediklerini vurgulayarak, "Rusları da buradaki haklarımız ve Kıbrıs Türk halkının hakları konusunda bilgilendirdik. Ruslar, Kıbrıs sürecinde kalıcı bir çözüm olması konusunda görüşlerini söylediler. Hatta müzakerelere P5 ülkeleri katılsın diye de taleplerini iletiyorlar ama biz, BM ve AB gözlemci konumunda. Çünkü herhangi bir çözüm olduğu zaman AB ve AB hukukunu da ilgilendiren konular olduğu için onlar gözlemci olarak duruyorlar ve garantör ülkeler olarak bu müzakereleri sürdürdük. Sondaj konusunda Rusya'nın bir taraf tutan bir açıklamasını ya da tutumunu görmedik." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, "Kıbrıs Rum kesimi bizim vatandaşlarımızı tutuklayacak, biz de buna müsaade edeceğiz, bu mümkün değil." dedi.
"Hak hukuk çerçevesinde herkesin menfaati garanti altına alındığı zaman ve paylaşmayı da bildiği zaman sorun yok." ifadelerini kullanan Çavuşoğlu, Türkiye'nin tek taraflı adımlara itiraz ettiğini vurguladı.
Çavuşoğlu, "Bu noktaya mecbur gelecekler. Rum Kesimi de gelecek, Yunanistan da gelecek, Avrupa Birliği de gelecek, Akdeniz'deki ülkeler de gelecek. Bunun başka çıkar yolu yok. Ama tabii Suriye'den dolayı, Rusya'nın oradaki mevcudiyeti, ABD'nin, Batılıların oradaki mevcudiyeti gibi konulardan dolayı şu an herkesin gözü Doğu Akdeniz bölgesinde." tespitini yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, bölgedeki doğal gazın Avrupa ve dünya piyasalarına ulaşması için tek alternatifin Türkiye olduğunun altını çizdi.

"Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi gündemde değil"

Türkiye ile İsrail ilişkilerinin normalleşme şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığına ilişkin soruya Çavuşoğlu, "Şu anda bu gündemde olan bir konu değil. Maalesef İsrail'in Filistin ve Gazze'ye yönelik agresif politikaları, özellikle Trump'ın aldığı kararlar ve Amerika'nın attığı adımlar yüzünden en son Golan Tepeleri kararı dahil, Netanyahu yönetimindeki İsrail'in saldırgan tutumu ve vahşice insanları öldürmesinden dolayı bizim de ilişkilerimiz gerildi." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Filistin meselesinin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğinin altını çizerek, geçmişte Mavi Marmara sürecinde yaşanan gerginliğin ardından yapılan anlaşmalarla normalleşme sürecine girildiğini hatırlattı.
Bu normalleşme sürecinden sonra Türkiye'nin İsrail'e yönelik herhangi bir olumsuz tutumu olmadığını kaydeden Çavuşoğlu, "Fakat Filistin'e ve Gazze'ye yönelik bu vahşice saldırıları da görmezden gelemeyiz." dedi.
Çavuşoğlu, İsrail vatandaşlarıyla veya Yahudilerle hiçbir problemleri olmadığının altını çizerek, Türkiye'de de toplumun ve devletin, Musevi toplumunun yanı sıra diğer azınlıklar konusunda hoşgörülü olduğuna işaret etti.

"Esas sıkıntı, ABD ve Fransa'nın Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır"

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'den çekilme kararını açıklamasının ardından bu işin koordinasyonu için Türkiye ve ABD'nin bir görev gücü kurduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, "Bu görev gücü birkaç defa bir araya geldi. Önce ABD'den bize bir kağıt geldi. Biz, cevabımızı verdik. Şimdi bizim verdiğimiz cevaba yönelik ABD, kendi düşüncelerini bizimle bu hafta içinde paylaşacaklarını söylediler. Güvenli bölgenin oluşturulması, güvenli bölgenin derinliği ve güvenli bölge içinde kimlerin güvenliği sağlayacağı ana konular." diye konuştu.
Güvenli bölgenin derinliği konusunda çok büyük sıkıntının olacağını düşünmediklerini belirten Çavuşoğlu, içeride kimlerin olacağı konusunda henüz bir netlik olmadığını söyledi.
Çavuşoğlu, "ABD ve koalisyonun içindeki bazı ülkeler Fransa dahil, bu YPG terör örgütüyle çok iç içe oldular. İş birliği yaptılar ve bu terör örgütüne hep destek verdiler, angajmana girdiler. Şimdi bu güvenli bölgenin içinden onları çıkarma konusunda zorlukların olduğunu görüyoruz." dedi.
Aynı şeyin Münbiç'te de görüldüğüne dikkati çeken Çavuşoğlu, 90 günde uygulanması planlanan Münbiç yol haritasının üzerinden bir yılın geçtiğini hatırlattı.
Fransa'nın, Fransa içindeki PKK'lılara yönelik adımlar attığını, şu anda ülkede cezaevinde bulunan PKK'lılar olduğunu ve belli sayıda PKK'lının mal varlığının dondurulduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Fransa PKK'ya yönelik bu adımları atarken, PKK'dan hiçbir farkı olmayan YPG ile niye iş birliği içinde? İki seçenek var ya çok bağımlılar, bunu reddediyorlar ya da PKK ve YPG ile birlikte Suriye'ye yönelik hedefleri var." diye konuştu.
Türkiye'nin, Suriye konusunda Fransa ile bu konunun dışında bir görüş ayrılığı olmadığını söyleyen Çavuşoğlu, "Ama bu görüş ayrılığı da basit bir görüş ayrılığı değil yani, bir terör örgütüne verdikleri destekten bahsediyoruz. Buradaki esas sıkıntı hem ABD'nin hem de Fransa'nın sahada Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır." dedi.

"Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk"

"Her şeyden önce Sudanlılar onurlu bir millettir." diyen Çavuşoğlu, Sudan halkının taleplerinin son derece meşru olduğunu vurguladı.
Çavuşoğlu, Sudan halkının bir an önce sivil bir yönetimin başa gelmesini istediğine işaret ederek, Sudanlıların artık istikrar, barış ve güçlü bir ekonomiye sahip olmak istediklerini söyledi.
Bu kapsamda ülkenin potansiyeli de bulunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, "Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk. Bu kritik süreçte de her zaman, açıklamalarımıza da baktığınız zaman, hiç taraf tutmadan Sudan halkı ve Sudan halkının beklentilerine vurgu yaptık." şeklinde konuştu.
Çavuşoğlu, Sudan'da bir an önce sivil bir yönetime geçilmesi çağrısında bulunduklarını belirterek, taraflar arasında temaslarını sürdürdüklerini bildirdi. Türkiye'nin temsilcilerinin Sudan'da taraflarla görüştüklerini ancak bunu içişlerine müdahale etmeden yaptıklarını vurgulayan Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde taraf tutmadan bunu yapıyoruz." dedi.
Bakan Çavuşoğlu, Sudan halkının da dışarıdan müdahalelere tepki gösterdiklerine işaret ederek, "Biz kardeş Sudan halkının barışını, huzurunu, istikrarını istiyoruz." ifadesini kullandı.

"(Libya'da) Hafter gücü paylaşmak istemiyor"

Çavuşoğlu, "Libya'da Hafter güçleri, bölgesel destekçileri ve bazı Batılı müttefikleri ile süreci oldu bittiye getirme çabasında. Libya ve bölgesel istikrar için bunun ne gibi sonuçları olur?" sorusuna Libya'da Hafter'in, ikinci bir (ulusal diyalog) konferansın toplanması aşamasında saldırdığını hatırlattı.
Şu anda ulusal mutabakat hükümetinin, yapılan konferansların ardından Libyalıların kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de meşru olarak tanıdığı bir hükümet olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Tüm Libya'nın birleştirilmesi çabalarına BM'nin önceki özel temsilcilerinin ve şimdiki BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame'nin çabalarına biz çok güçlü destek verdik." dedi.
Çavuşoğlu, öte yandan Türk firmalarını teşvik ederek, Libya'nın enerji ve elektrik gibi ihtiyaçlarını karşılama konusunda destek verdiklerinin altını çizerek, İtalya ile Türkiye'nin, buradaki büyükelçiliğini tekrar açan iki Avrupa ülkesi olduğuna işaret etti.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Herkesi birleştirme amacıyla düzenlenecek bir konferans öncesinde Hafter niye saldırdı? Çünkü Hafter gücü paylaşmak istemiyor. (Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz) Es-Serrac ve şu andaki ulusal mutabakat hükümeti gücü, Hafter dahil tüm Libyalılarla paylaşmak istiyor ama Hafter ise bazı komşu ülkelerin desteğiyle Libya'yı ele geçirmek istiyor. O yüzden bu konferansı engellemek için saldırıya geçti. Onların hedefleri vardı. Kısa süre içinde o ülkelerin de desteğiyle Trablus'u da ele geçirerek tüm Libya'ya hakim olmak ama sahada öyle olmadıklarını gördüler. Ne oldu? İnsanlar yerinden edildi, öldü. Ne gerek vardı buna?"
Halihazırda bir konferansın düzenlenmesi konusunda umut ışığının görüldüğünü dile getiren Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Serrac ile telefonda görüştüğünü ve Erdoğan'ın ikinci konferansın düzenlenmesinden önce verdiği tavsiyeleri yine Serrac'a ilettiğini aktardı.
Çavuşoğlu, "Burada taraf tutma yerine, Libya'nın birliği ve beraberliği yönünde ülkelerin de adım atması gerekiyor. Biz burada temel kriter olarak BM'nin çabalarını destekliyoruz ki Libya'yı birleştirmenin tek yolu da budur. Aksi taktirde Libya Allah korusun Yemen'e, Suriye'ye dönüşebilir." dedi.
Bu durumun, Avrupa'ya yansımasının da çok daha şiddetli olabileceğini ve Avrupalıların da bundan haberdar olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Avrupa ülkelerinin içinde de daha önce değişik tutum sergileyenler oldu ama şimdi herkes daha dengeli olmaya başladı. Bunu da memnuniyetle karşılıyoruz." ifadelerini kullandı.

29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge mi, tampon bölge mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Güvenli bölge konusunda Türkiye'nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.
19 Aralık 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla ABD’nin Suriye’den tamamen çekileceği ilan edildi. İlgili kararın Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra alındığı ortaya çıkarken, Türkiye uzun bir süredir Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör tehdidini bertaraf edebilmek adına Kıbrıs Barış harekatından sonraki en büyük askeri sevkiyatı gerçekleştirmiş ve sınır ötesi bir harekat için hazırlıklarını tamamlamıştı. 

Böyle bir konjonktürde Trump harekete geçti ve çekilme kararı aldı. 
Trump’ın kararının ardından gözlerin bu karara vereceği tepkiye odaklandığı Pentagon’dan “Koalisyon DEAŞ’ın elindeki toprakları özgürleştirdi ancak DEAŞ’a karşı mücadele bitmedi. DEAŞ karşıtı mücadele yeni aşamasına geçerken Suriye’den askerlerimizin eve dönüş sürecini başlattık” açıklaması geldi. 

Böylelikle Trump’ın Suriye’den çekilme yönündeki açıklamasına tüm kurumlar paralel tepki vererek zoraki de olsa kararı onamış oldu. 

Obama döneminden beri ABD’nin Suriye politikasında ve YPG’ye yatırım yapılmasında etkili isimler olan ABD Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un çekilme kararının ardından istifaları da kurumsal dirençlerin kırıldığını gösteren gelişmelerdi.

Trump’ın Suriye’den ABD’nin askeri ve diplomatik varlığını çekeceğini açıklamasının ardından, Suriye’deki tüm dengelerin gözden geçirileceği yeni bir süreç başlamış oldu. Trump’ın almış olduğu bu kararın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından olumlu karşılanmadığı ve bu noktada hâlâ belirli bir direnç göstermeye çalışacağı açık. Trump’ın önceden beri Suriye’den çekilmek istediği biliniyordu. 

Buna karşı ABD’deki güvenlik ve dışişleri bürokrasisi bu süreci uzatmak istemiş ve başarılı olmuştu. Buna rağmen, Trump bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı, çekilme kararının sahaya nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor. 

Çekilme kararının ardından Trump’tan gelen “güvenli bölge” açıklaması, bölgede Türkiye ile ABD arasında çekilme koordinasyonunun sağlanması konusundaki uzlaşıya farklı bir boyut kazandırdı. Fakat ABD’li bazı aktörlerin “tampon bölge” açıklamaları yeniden bir belirsizlik oluşturmuş durumda.

Güvenli bölge/tampon bölge tartışmaları

Trump’ın 20 mil (32 km) derinliğindeki güvenli bölge açıklamasına rağmen, ABD bürokrasisinde bu alanın YPG/SDG unsurlarıyla Türkiye arasında bir tampon bölge olması yönünde fikirler olduğu açık. “Güvenli bölge” silahlı çatışma dönemlerinde veya ihtilaflı bölgelerde, savaşa katılmayan kişilerin bir dereceye kadar sığınabileceği yerler olarak ayrılır. 

Bu tür yerler, belirten dönemlerde “güvenli bölge” olarak tasvir edilir. 
Ana fikir, bölge içindekilerin orada güvenle yaşayabileceği ve çatışmanın etkilerinden korunabileceği bir alan oluşturmaktır. “Tampon bölge” ise birçok yönden düşman olan iki geniş ve güçlü ülke ya da askeri güç arasında kalan bölge için kullanılan bir tabirdir. 

Suriye sahasında düşünülen tampon bölgenin literatürdeki tanımıyla tam anlamıyla uyuştuğu da söylenemez. Nihayetinde YPG/PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütünün, terör ihraç ettiği bir ülkeyle arasında tampon bölge oluşturulması, BMGK kararları dahil olmak üzere uluslararası hukuk bakımından da söz konusu değildir.

Tüm bunlarla birlikte, tampon bölgenin sahada uygulanabilirliği de, Türkiye’nin bunu kabul etmesinin imkanı da yok. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki öncelikli motivasyonunun, sınır hattından belirli bir derinlikte terör unsurlarını çıkarmak olduğu biliniyor. 

Bilindiği üzere Türkiye, güvenli bölge fikrini Obama döneminden beri dile getirmekteydi. Güvenli bölge konusunda Türkiye’nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Suriye sahasında oluşturulacak güvenli bölge için muhtemel rotanın, Ayn el Arab’tan Malikiye’ye kadar uzanan Türkiye-Suriye sınır hattında, asgari 32 km derinlikte oluşturulması söz konusu. 

Bu konu üzerinde Türkiye ve ABD askeri yetkilileri arasında görüşmeler sürerken, bahsedilen bölgede, Ayn el Arab, Tel Abyad, Resulayn, Derbesiye, Amude, Kamışlı, Rumeylan ve Malikiye gibi önemli yerleşim yerleri bulunuyor. 

Bu bölgeleri kapsayacak şekilde oluşturulacak güvenli bölgeye ciddi sayıda mültecinin geri döneneceği söylenebilir. İstikrarın sağlanması, istikrar güçlerinin oluşturulması, DEAŞ’ı var eden nedenlerin ortadan kaldırılması, demografik düzenin korunması, bölge halkının terörden kurtarılması, zorla silah altına alınan gençlerin özgürlüğüne kavuşması, demografik yapıya uygun yerel yönetimlerin oluşturulması ve meşru muhalefetin alan kazanması, Türkiye’nin güvenli bölgeyle amaçladıkları olarak sayılabilir.

Esasen söz konusu “güvenli bölge” örneğini Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları neticesinde oluşturmuş durumda. Yaklaşık 300 bin mülteci bu bölgelere geri döndü. Bölgede altyapı başta olmak üzere, sağlık, eğitim, güvenlik ve ekonomi alanlarında, istikrarın oluşturulması yönünde çalışmalar yapıldı ve bunlar artırılarak devam ediliyor. Bu anlamda Türkiye’nin ciddi bir tecrübesi mevcut. 

Bölge halkının, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde oluşturulan modeli kendi memleketlerinde de görmek yönünde bir iradesi bulunuyor. Bu bağlamda, Fırat’ın doğusundaki muhtemel güvenli bölgeye, yalnızca Türkiye’den yaklaşık 1 milyon mültecinin geri dönüşünün sağlanması planlanıyor.

DEAŞ ile sahici mücadele

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times için kaleme aldığı makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye DEAŞ ile mücadelesini bölgenin altyapısını ve şehirleri koruyarak gerçekleştirirken, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon ise yalnızca DEAŞ’ın fiziki varlığını sonlandırmak adına yoğun hava saldırıları yönünde bir operasyon çizgisi ortaya koydu. CENTCOM’un açıkladığı rakamlara göre, Ocak 2015 ile Mart 2018 tarihleri arasında Rakka’ya en az 6 bin 153 hava saldırı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, toplamda 13 bin 658 hava saldırısı gerçekleştirmiş. Uluslararası Af Örgütü gibi birçok kuruluş ABD’nin yaptığı yıkımı ortaya koyan raporlar yayınladı. 

Af Örgütü’ne göre Rakka’nın yüzde 80’i yıkıldı. İngiltere merkezli Airwars’a göre ise en az bin 450 sivil Rakka’da hayatını kaybetti.
Türkiye ise kara muharip unsurlarını DEAŞ’a karşı ilk defa kullanan ülke olarak, Fırat Kalkanı harekatında en az 3 bin DEAŞ unsurunu etkisiz hale getirirken şehrin altyapısını ve sivilleri korumayı başardı. 

ABD destekli YPG/SDG güçleri, Rakka başta olmak üzere birçok bölgede DEAŞ’ın kontrolünü sonlandırsa da, DEAŞ hücrelerine karşı başarısız olmakta. ABD askerlerinin de hayatını kaybettiği son Münbiç saldırısı bunun en önemli göstergesi oldu. 

Rakka başta olmak üzere, YPG/SDG’nin kontrolündeki birçok bölgede DEAŞ’ın çok ciddi hücre yapılanmasının olduğu biliniyor; gerçekleştirilen hücre saldırılarıyla da bu somut olarak görünüyor.

Türkiye’nin DEAŞ’tan ele geçirdiği Fırat Kalkanı bölgesinde DEAŞ’ın saldırı gerçekleştiremiyor olması da bu noktada dikkate değerdir. TSK’nın yürüttüğü insan odaklı askeri harekat ve bölge halkından oluşmuş ÖSO savaşçılarının operasyonlarda yer alması bu bakımından önemli. 

Türkiye’nin dini, tarihi, kültürel ve coğrafi yakınlığıyla kardeşlik bağı oluşturduğu Suriye halkının psikolojisini anlamakta ve ihtiyaçlarını imkanları nispetince karşılamakta gösterdiği gayreti, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon gösterememiştir.

 ABD’nin bölgede kendisine ortak olarak terör örgütü YPG/PKK’yı seçmesi de bunun en somut göstergelerinden biridir.
Sonuç olarak, ABD bürokrasisinde yer alan tampon bölge fikrinin sahada uygulanabilirliğinin bulunmadığı ve aynı zamanda Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde bir nevi güvenli bölge modeli oluşturarak istikrarı sağladığı açıkça görülmektedir. 

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda da güvenli bölge anlayışını ortaya koyarak sonuç alması muhtemeldir. Böylelikle bölge halkı DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden kurtarılarak huzur ve istikrar sağlanabilir. Suriye’de siyasal geçiş süreciyle kapsamlı bir çözümün elde edilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi de mümkün olabilir. 

Güvenli bölge fikrinin sahada uygulanmasıyla beraber, Türkiye’nin öncelikli güvenlik endişeleri giderilerek sınır hattında bir terör devletçiği tehdidi de bertaraf edilmiş olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Tamer Ashraf  SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]




Güvenli bölge: Türkiye başından beri haklıydı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Washington’un bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir.

ABD Başkanı Trump'ın geri çekilme kararının ardından Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde, geniş kapsamlı bir sınır ötesi terörle mücadele harekatı için hazırlıklarını artırdı. Olayların baş döndürücü bir hızda geliştiği şu günlerde, Ankara ve Washington (Anadolu Ajansı verilerine göre 460 kilometre genişliğinde ve yaklaşık 30 kilometre derinliğinde olacak) güvenli bölgeye dair müzakereleri sürdürüyorlar. Bu arada Türk yönetimi, güvenli bölge planını hayata geçirmek için, uygulanabilir ve karşılıklı bir anlayış tesis etmesi gereken Kremlin ile de üst düzey diplomatik temaslarda bulunuyor.

Açıkça ifade edelim, güvenli bölge düşüncesi, Ankara tarafından daha ilk savunulduğunda destek görse idi, bugün Suriye’de güvenlik ortamı çok daha iyi olabilirdi.
2013 yılında Guta'da yaşanan kimyasal saldırıların ardından Ankara, Baas rejimini benzer suçlar işlemekten kesin biçimde caydırabilmek için askeri müdahale seçeneğine yakın duruyordu. Washington'un, Baas’ın anlayabileceği dilden konuşmak için, yani Tomahawk füzelerini, ilham verici ancak icraata konulmayan, içi boş "kırmızı çizgi" nutuklarına tercih etmesi için dört sene geçmesi ve Beyaz Saray'da görev değişikliği yaşanması gerekti.
Türk dış politikası, Suriye’de Rusların ortalıklarda olmadığı, İranlıların sınırlı derecede müdahil olduğu ve DEAŞ'ın da henüz ülkenin başına bela olmadığı daha başlangıç safhasında güvenli bölge fikrini savunuyordu. 

Türkiye’nin farklı dönemlerdeki Suriye politikalarına ilişkin elbette birçok husus tartışılabilir, ancak bir şey son derece açık: Ankara'nın vizyonu daha 2013'te onaylanmış olsaydı, Avrupa, 21. yüzyılın zorlu insani kriziyle karşı karşıya kalmamış olacaktı. Dahası rejim, uluslararası normları hiçe sayarak kimyasal saldırılar ve sistematik varil bombası saldırılarını sürdürmeye cüret edemeyecekti. Son olarak, üst düzey NATO yetkilileri, bugün Doğu Akdeniz'deki kısıtlayıcı askeri kabiliyetlerden de (A2/AD anti-access / area-denial) endişe ediyor olmayacaktı.
Yine de, geçmişte olanlar geçmişte kaldı. Şimdi daha karmaşık bir gündemle ilgilenmek durumundayız. Türk-Amerikan güvenlik işbirliğini, Ankara-Moskova hattındaki yakınlaşmayı bozmadan artıracak bir güvenli bölge tesis etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken, PYD / YPG konusuyla ilgili büyük anlaşmazlıklar da denklemin en riskli kısmı olmaya devam ediyor.

Basit gerçekler: Türkiye, meşru kaygıları olan bir NATO müttefikidir

PYD / YPG konusunun stratejik bağlamına yeniden, soğukkanlı biçimde göz atalım.
Amerikalı yetkililer, ABD tarafından da bir terör örgütü olarak kabul edilen PKK’yla (eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın ifadesiyle) "önemli bağları" bulunan PYD / YPG ile ilişkinin sadece taktik ve DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarıyla sınırlı olduğunun altını defalarca çizmişlerdi. 
ABD'nin, YPG'ye (Suriye Demokratik Güçleri kapsamında) silah verdiği de iyi bilinen bir gerçek. Bunların arasında güdümlü tanksavar füzeler gibi işin rengini değiştirebilecek silahlar da var. Yine, bazı Amerikalı yetkililer, hiçbir tarih veya yol haritasına atıfta bulunmaksızın, DEAŞ ile mücadele sonrasında bu silahların geri alınması planlarından bahsetmişlerdi. Henüz ortada bir geri alım çalışması ya da planı da yok…

Bu noktada basit ancak kritik bir hususun da altını çizelim.
Washington’un, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, etnik bir özerklik oluşturmaya ve PYD'nin silahlı kanadı YPG'yi Lübnan Hizbullah'ı gibi bir şeye dönüştürmeye yönelik ilan edilmiş bir niyeti de –resmi kaynakların açıklamalarından bildiğimiz kadarıyla– yoktu. 
ABD'nin resmi planı, en başından beri, DEAŞ'ı ağır bir yenilgiye uğratıp, bir terör devletçiği oluşturmasının önüne geçmekti. Şimdi şayet baştaki plandan bir U dönüşü olduysa, yani Suriye’nin kuzeyinde, PYD / YPG kontrolünde etnik bir otonomi kurma stratejisi oluşturuldu ise, iki net sonucun farkında olunmalıdır.
Birincisi, böyle bir jeopolitik değişim, ancak çok önemli bir NATO müttefikini kaybetmek pahasına hayata geçirilebilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu ikilemin iyi anlaşılması önemli, zira ABD basınında, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin, jeopolitikten ve Orta Doğu’nun dinamiklerinden bihaber, güya Türkiye uzmanları tarafından çok yanıltıcı analizler yapılıyor. Washington’un, bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken, diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen (hatta bunun için de PKK terör örgütüne ilişkin bazı açılım olanakları gibi ‘havuçlar’ sunan) herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir. Hiçbir devletin milli güvenlik değerlendirmesi bu şekilde çalışmaz... 

Gerçekçi tüm uzmanlar, Suriye’deki yeniden inşa sürecinin, bölgeyi on yıllarca şekillendirecek en önemli dinamik olduğunu da bilir.
İkincisi, Amerikalı müttefiklerimize PYD / YPG konusunda, Türkiye’yi kaybetme pahasına akıl verenlerin atladığı bir pratik de var. Tıpkı, ABD’nin askeri müdahalesinden sonra Irak'ta nüfuzu en çok artan gücün İran olduğu gerçeği gibi; PYD'nin başını çektiği bir özerkliğin ne tek ne de en müessir hamisinin Washington olacağına dair bir garanti yok. Yakın geçmişe bakılırsa, Suriye Baas rejimi ve onun kötü şöhretli istihbarat aparatı olan Muhaberât, PKK ve onun uzantıları üzerinde kontrol kurma konusunda çok daha köklü bir tecrübeye sahip. 
Ayrıca, Tahran'ın, 'vekalet savaşı oyuncusu devşirme' alanında sergilediği kabiliyet de dikkate alınması gereken bir husus. Yani, Türkiye’yi küstürürken karşılığında pek bir şey elde edememek de ihtimal dahilinde...
Ayrıca, yine fazlaca şişirilen 'Türkiye uzmanlarının' attıkları twitlerde ve yazdıkları görüş yazılarında değinmedikleri, konuşulmayan bir mesele var. ABD'nin geri çekilmeye dair verdiği ilk işaretlerin ardından, PYD, hemen Baas rejimine yanaşarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’ne, Münbiç'te YPG'nin elinde bulunan mevzileri devralma çağrısında bulundu. Şimdi açık konuşalım: ABD Donanmasına ait destroyerler USS Porter ve USS Ross Nisan 2017'de 59 Tomahawk seyir füzesi ateşleyerek Suriye rejiminin Eş-Şayrât üssünü hedef almıştı. 
Obama yönetiminin çok değerli bir uluslararası normu koruyamamasının ardından nihayet bu füze taarruzu, kimyasal silah kullanımını caydırmaya yönelik sınırlı da olsa gerçek kırmızı çizgiler çekmeye yönelik bir adım oldu. Esed mesajı alamadı ve evvelden vermiş olduğu silahsızlanma taahhütlerini ihlal etmeye devam etti. Bu yüzden, Türkiye’nin üç NATO müttefiki, ABD, İngiltere ve Fransa, daha güçlü bir uyarıda bulunmak amacıyla Nisan 2018'de bir müşterek müdahale daha gerçekleştirdiler.
Şimdi, romantik bir coşkuya kapılarak Suriye Demokratik Güçlerini ve onun nüvesini oluşturan grupları "şövalye-vari DEAŞ avcıları" olarak görecek kadar büyülenmiş bazıları (PYD / YPG’yi kabullenmesi için ABD’nin Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği hakkında akıl verenler) acı gerçeği görmeyi istemeyebilirler. Fakat, ABD'nin DEAŞ karşısında, sahadaki ana 'müttefiki', yukarıda bahsi geçen Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile –yani, sistematik kimyasal silah kullanımı dolayısıyla ABD Donanması tarafından bombalanan Esed güçleriyle– göz açıp kapayıncaya kadar bir yakınlaşma içine girdi.
Şunu da belirtelim, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey kadroları içerisinde, sistematik varil bombası saldırıları gerçekleştirme, hedef gözetmeksizin orantısız güç kullanımı, sivillere yönelik işkenceler ve kimyasal silah kullanma gibi gerekçelerle ABD veya AB tarafından yaptırıma tabi tutulmayan neredeyse bir tane general yok. 
ABD çekildiğinde Türkiye sınırındaki kilit yerleşimleri kontrol altına almaları için PYD / YPG tarafından davet edilenler, işte bu Suriyeli askeri kadrolar...
Ne de olsa, hem Baas hem de PYD / YPG, Sünni Arap demografisini zorla değiştirmeyi amaçlıyor (bundan şüphe duyanlar BM Genel Sekreteri'nin raporlarına göz atabilir) ve müşterek düşmanları da tek: Türkiye. Bu yüzden, ironik bir şekilde, bu işbirliği gerçekten de mantıklı bir zemine oturabilir. Ankara'nın bu konuyla ilgili endişeler taşımak için ise her hakkı saklıdır.

Bir daha asla: Esed klanı ve vekaleten savaş alışkanlıkları

Aslında, rejimin tutumu, Suriye Baası’nın iç yüzüne ve kullanışlı silahlı gruplara yaklaşımına vakıf olan uzmanlar açısından bir sürpriz olmamalıdır. Hafız Esed'in iktidarı, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen 'terör destekçisi devlet' olarak tanımlanmıştır. Şam 1980 ve 1990'larda PKK'yı beslemiş, terör örgütünü, Türkiye'ye karşı sürdürdüğü vekalet savaşında bir araç olarak kullanmıştır. 

Öyle ki, tecrübeli Türk diplomatlar, Suriye Baas rejiminin temsilcilerinin, Türkiye'de teröre verdikleri desteği kesme karşılığında müzakere masasına sınır-aşırı su kaynakları meselesini koymaya cüret ettiklerini dahi hatırlayacaktır.
1990'ların sonlarında Türk hükümeti, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen sağlam bir zorlayıcı diplomasiyi hayata geçirir. Şam'daki seçkinler ve iktidara bir darbeyle gelerek mezhepçi bir diktatörlük tesis eden Hafız Esed, ancak o zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit etmekte ısrar edecek olurlarsa rejimlerini devam ettiremeyebileceklerini anladılar. Sonuç olarak Suriye, 1998 yılında, Türkiye'de teröre verdiği desteği sonlandırma taahhüdünü vurgulayan Adana Protokolünü imzalamak zorunda kaldı.
Soğuk Savaş döneminde tam bir Sovyet uydusu olan, Orta Doğu'daki en büyük kimyasal silah envanterine sahip olan, ayrıca bu tarihe kadar sağlam bir Kuzey Kore müttefiki olarak kalan Baas rejimi, 20 yıl boyunca bir NATO ülkesine karşı vekalet savaşı verirken Türkiye'nin bazı geleneksel müttefikleri, Ankara’ya yardımcı olma konusunda aşırı istekli de olmadılar. Şüphesiz ki Türk yönetimi bu sefer daha büyük bir dayanışma görmek istiyor.

Geri çekilme tartışmalarının devam ettiği şu günlerde Suriye Baas rejimi, Ankara’nın Hafız Esed’in kötü şöhretli mirasına geri dönme konusunda taşıyabileceği bir niyete zerre müsamaha göstermeyeceğini çok iyi anlamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmede Adana Protokolünü vurgulaması bir tesadüf değil. Basitçe söyleyecek olursak Türkiye, hortlatılmış bir vekalet savaşının milli güvenliğine bir tehdit olarak geri dönmesine izin vermeyecektir. Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge planlarının altında yatan jeopolitik sebeplerden biri de işte budur.


28 Ocak 2019 Pazartesi

Rusya'nın Türkiye'ye sunduğu tehlikeli Esed planı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya "güvenli bölge" meselesini Rejim ile Türkiye arasında "sınır güvenliği" noktasına indirgemek istiyor. Hal bu ki Esed’in sınırlarımızın dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye'de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyelinin geri dönmemesi demek.



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Moskova'da gerçekleşen ikili görüşmesi Suriye’nin geleceği açısından sizce nasıl geçti?
Rusya, İran ve Türkiye; Suriye coğrafyasına elle tutulur anlamda katkı sunan yegâne oluşumun paydaşı olan üç ülke. Bu hiç kuşkusuz üç ülkenin Suriye siyasetinde kusursuz bir fikir birliği içerisinde olduğu anlamına gelmiyor, fakat farklılıklar korunurken Türkiye hem Zeytin Dalı Harekatı’nda, hem Fırat Kalkanı Harekatı’nda, hem de İdlib’deki çatışmasızlığı önleme ve gözlem misyonunun ihdas edilmesinde Astana sürecinin ana öznesi olan bu iki ülke ile sürekli diplomatik ilişkisini sürdürdü.
Bu perspektiften baktığımızda yaşanan uçak krizine rağmen Putin ve Erdoğan geliştirdikleri diplomasi yoluyla önce bu uçak krizini aşmayı başardılar, sonrasında da stratejik diyebileceğimiz iş birliğini her alanda sahada somut kazanımlara tahvil edebildiler. Bir taraftan Türkiye – Rusya ticaret hacminin 2018 yılında 20 milyar doların üzerine çıkması, diğer taraftan küresel ölçekte geliştirilen projeler iki ülkeyi Suriye siyasetinde birlikte hareket etmeye zorluyor dersek yanlış söylemiş olmayız.

RUSYA’NIN SURİYE’DEKİ TEK GEREKÇESİ ESED


En son Moskova’da Sayın Erdoğan ve Putin’in Suriye’deki çözüm sürecine yönelik baş başa yapmış oldukları görüşmede yapılan açıklamalar dikkate alınırsa, Putin’in bir taraftan PYD kartını elinden bırakmamaya niyetli olduğu, diğer taraftan da Türkiye ile geliştirdiği ikili stratejik ilişkilerin önemini bilen bir ikilemde siyaset geliştirmeye çalıştığı aşikardır. Ayrıca Suriye’de meşru bir şekilde bulunabilmesinin yegâne mihenk noktasının Esed’in iktidarını koruması yoluyla mümkün olduğunu bildiği için, sürekli Esed adına da siyaset üretmeye çalışan bir ruh hali ile basına açıklamalarını yaptı Putin.
Ben en son Moskova zirvesini, Fırat’ın doğusunda oluşturulacak güvenli bölgenin ihdas edilmesi için Rusya ile diplomatik anlamda yapılması zaruri olan bir zirve olarak görüyorum çünkü Fırat’ın doğusuna yönelik yapılacak bir harekatta Rusya tek başına siyaset üreten ülke pozisyonunda değil, bu diplomasinin bir diğer önemli ayağı da ABD malumunuz. Bu açıdan bölgenin bu iki en önemli aktörü ile bir diplomasi geliştirmeden bir askeri harekat icra edilmesi zaten çok akıllıca olmazdı.

TÜRKİYE’NİN HER HAL İÇİN PLANI VAR


Ankara duymak istemediği şeyler mi duydu Moskova’da?
Açıkçası Ankara’nın diplomasi geliştirirken bir diğer ülkeden lütuf bekler konumda bir ülke olmadığını zikretmekte fayda var. Bu zaviyeden baktığımızda; Türkiye, Suriye’de ABD’nin boşaltacağını duyurduğu alana yönelik öngördüğü modeli Rusya ile paylaştı. Bu paylaşım değişmez bir plan değil elbette, planlar değişebilir, gelişebilir ya da direkt mutabık da kalınabilir. Bu anlamda Rusya’nın pozisyonu kuşkusuz çok önemli lakin Ankara’nın Rusya ile hayati gördüğü noktalarda mutabık olmadığı takdirde gücünün limitlerinin de farkında olarak tek başına da olsa göğüsleyebileceği alternatif plan ya da planları var. Zaten çok uzun bir zamandan bu yana Türkiye’ye yönelik olarak devam ettirilen hibrit harbin de en önemli gerekçesi, şartlar gerektirdiğinde Türkiye’nin bağımsız kararlar alabilen ve aldığı kararları da hiçbir tereddüde mahal bırakmaksızın uygulayabilen bir ülke oluşudur.

TÜRKİYE’NİN ŞANSI: REKABET-İ DÜVELİYE


Rusya ile ilişkiler işin aslı başka bir boyut da taşıyor. Çekilme kararıyla kısmen-tedbirli bir olumlu havaya geçen Ankara-Washington diyalogu Moskova’yı sizce nasıl etkiliyor?
Türkiye’yi Rusya nezdinde değerli kılan birçok parametre sayabiliriz. Bunlar Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri gücü, G20 içerisinde olan güçlü bir ekonomi oluşu, NATO üyeliği, karşılıklı geliştirilen ticaret hacmi ve burada uzun uzun sayamayacağımız birçok parametre. Ama en önemlisi Türkiye’nin; başlangıçların, bitişlerin ve geçişlerin sembolü olan ve dualitenin günümüzdeki en önemli ikonası olan eski Roma tanrısı Janus gibi, Batı ile de Rusya dahil Doğu ile de etkileşim kurabilen ve siyaset üretebilen bir ülke oluşu. Bu eskilerin rekabet-i düveliye dediği ülkeler arasındaki rekabetten istifade eden bir ülke siyasetinin çok dışında bir nitelik ve sanırım yeteri kadar analiz edilmeden bir köprü benzetmesiyle haksızca geçiştirilen bir durum.


HEM MOSKOVA HEM WASHİNGTON


Türkiye bir taraftan yıllardır uyguladığı yoğun diplomasi ve sahaya sürdüğü sert gücü ile ABD’nin askerlerini bu bölgeden çekmesinde en önemli rolü oynayan ülke olurken, diğer taraftan Rusya ile geliştirdiği ikili ilişkilerinin bir tezahürü olarak da, Suriye coğrafyasının en etkin aktörlerinden birisi konumuna gelmiştir. Belki bu sualin şu şekilde sorulması da bizi hiç şaşırtmayacaktır: Ankara – Moskova diyaloğu Washington yönetimini acaba nasıl etkiliyordur?
Dolayısı ile Türkiye’nin bu coğrafyada üretebileceği siyasetin çok boyutlu olduğunu ve Türkiye’nin Rusya nezdinde de, Washington nezdinde de üreteceği bu etkinin sindirilmesinin kolay bir etki olmayacağını, özellikle 15 Temmuz sonrasında her iki başkent de farkında diye düşünüyorum.

RUSYA SURİYE’DE NE İSTİYOR?


Rusya Suriye’de ne istiyor?
Çok klişe bir cevap olacak belki ama Rusya, Suriye’de önce Akdeniz’i istiyor, sonra buradaki varlığını teminat altında tutacak bir yönetimi istiyor, daha sonra da ona tüm bu iki hedefini sağlayacak aktörler ile sürdürülebilir bir ilişki istiyor. Tüm bu hususlar sağlanırsa Rusya bu malzeme ile Ortadoğu ve Doğu Akdeniz coğrafyasında güzel bir menü hazırlayabileceğini çok iyi biliyor. Tartus deniz üssünü, Hımeymim hava üssünü, Esed ile olan ilişkisini, PYD ile kopartıp atmak istemediği ilişkisini de, işte tüm bu amaçları gerçekleştirebilmek adına istiyor.
Ayrıca Rusya’nın Libya’da Khalife Haftar üzerinden, Mısır ve Cezayir’de yine iş başındaki yönetimler üzerinden geliştirdiği siyaset de, açıkçası Suriye’de elde etmiş olduğu bu alanın da bir tezahürüdür dersek çok da mübalağa etmiş olmalıyız. O yüzden Rusya Suriye’de şartlar ne olursa olsun tüm bu kazanımlarını sağlama alabileceği ana unsurun Suriye coğrafyası olduğunun da pekala farkında.

PKK’DAN RUSYA DA FAYDALANMAK İSTER


Putin, “Rusya olarak Suriye hükümeti ile Kürt gruplar arasındaki görüşmelerin başlamasını istediklerini” ifade etti. Bu ifade Türkiye’nin arzu edebileceği bir gelişme değil. PKK-PYD’ye “Kürtler” denmesi ve meşruiyet tanınması konusunda ABD ile Rusya aynı yerde mi duruyor?
Hegemon güç olma konumlarını dünyanın birçok noktasında sürdüren iki ülkeden bahsediyoruz. Rusya ve ABD.
Bu iki ülkede şartlar ne olursa olsun belirli bir coğrafya üzerinde kullanmak isteyecekleri aktörleri hakikat ne olursa olsun buruşturup bir köşeye atmak ve sonra da unutmak istemezler. Bu konu PYD ve YPG için de geçerlidir. ABD ve Rusya bu terör ile hemhal olmuş örgütlerin Kürtlerin temsilcisi olamayacaklarını elbette biliyorlar. Ama, hem bu coğrafyada taşeron bir gücü elde tutmak, hem de sınırsız kullanabilecekleri bu güç ile her türden kanı akıtarak hegemonyalarını sürdürmek bu işin doğasında var ve iki ülkenin de sicilleri bu anlamda epeyce kirli.

TÜRKİYE SERT GÜCÜNÜ GÖSTERMELİ


Türkiye’nin bu konuda diplomasinin bir uzantısı olarak sert gücünü her daim masada göstermekten başka her iki ülkeyi de ikna edecek argümanları elbette mevcuttur. Lakin hegemon güç romantik anlayıştan ziyade, hedeflerini gerçekleştirecek realist hedeflerin peşinde olacaktır ve açıktır ki iki ülke ile kazan-kazan anlayışı kapsamında elde edilebilecek birçok kazanım potansiyeli mevcut olduğu gibi, çıkarlarımızın çatıştığı birçok hususun varlığı da bir hakikattir

PUTİN’İN GÜVENLİ BÖLGE HESABI


ABD’nin güvenli bölgeden ne anladığı henüz anlaşılamadı ama biz Rusya bağlamında devam edelim. Rusya güvenli bölgeden ne anlıyor?
Rusya güvenli bölgeyi Türkiye’nin sınır güvenliği gibi dar bir kapsama hapsederek biraz evvel zikrettiğim Suriye coğrafyasında elde etmek istediği hedefleri gerçekleştirmek ve bu konuda kendi siyaseti için engel olma potansiyeli olan Türkiye’yi de belirli bir pozisyonda sınırlamak istiyor. Bu sebepten, bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz derken, diğer taraftan da Adana Mutabakatını gündeme getirerek olayı Rejim ile Türkiye arasında bir sınır güvenliği noktasına indirgemek istiyor. Oysa Türkiye, Esed tarafından korunan Suriye sınırında kendisini terörden arındırılmış ve rahat hissedemez. Ayrıca, Esed’in sınırlarımızın hemen dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye’de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyeliden hiç birisinin ilanihaye Suriye’ye dönmemesinin garantisi demek.

RUSYA DA BİLİYOR Kİ PKK TERÖR ÖRGÜTÜDÜR


PKK Trump’ın çekilme açıklamasından sonra hemen kendine yeni sahip arayışına girmiş ve Şam yönetimiyle de görüşmüştü. Rusya PKK hakkında nasıl bir siyaset ve gelecek öngörüyor?
Rusya da ABD de PKK’nın nasıl taşeronlaşmış bir örgüt olduğunun son derece farkında. Trump açıkça PKK için “bir taraftan bizim ile DEAŞ’a karşı mücadele ediyorlar lakin diğer taraftan da bizim mücadele içerisinde olduğumuz İranlı milislere silah satıyorlar” dediği husus aslında işte tam bu husus.
Ne zamana kadar bu hegemon güçler bu tür örgütler için gelecek biçerler? Bence Ortadoğu’daki işletme hesap defteri açık olduğu sürece devam ettirirler. Çok büyük bir baskı ile karşı karşıya kalırlar ise, ya da kullandıkları maşa Türkiye’de olduğu gibi ters çevrilerek örgütün kafasına geçirilir ise, o ülkeye yakın bir bölgede farklı bir isim ile tekrar bu örgütleri dizayn ederler. El Kaide’den Taliban, Saddam’ın eski askerlerinden ve paralı askeri firma personellerinden DEAŞ çıkarttıkları gibi, bugün PKK’dan YPG’yi, yarın YPG’den başka bir örgütü türetebilirler.
Sanırım soğuk savaşın bitimiyle bu türden vesayet savaşlarında maşa olacak örgütlere bolca ihtiyaç var. Bu yüzden sürekli dile getiririm, Allah bu coğrafyadaki Kürtleri Türkiye’den değil, bu coğrafyanın tüm halklarını, Kürt’ü, Türk’ü, Arab’ı, Farsi’yi emperyal ve hegomon kan dökücülerden korusun.

PKK-PYD’NİN RUSYA’YA SUNDUĞU 11 MADDELİK ÇÖP


PKK-PYD’nin Moskova’ya 11 maddelik sözde yol haritası sunduğu yansıdı basına. Olumsuz cevap aldıklarını okuduk ama yine de satranç tahtası üzerindeki olasılıklar nedeniyle sormak isterim: Karşılık bulur mu bir biçimde?
Türkiye ve Rusya arasındaki stratejik diyebileceğimiz birçok noktada ve alanda yoğun işbirliği varken, Rusya’nın sadece taşeron olarak sahada kullanmak ile iktifa etmek zorunda kalacağı bir terör unsuruna karşı Türkiye’yi karşısına almak istemeyecektir. Lakin, hegemon bir güç olarak PYD’yi elinin tersi ile bir köşeye de itmeyecektir. Şartlara ve ortama bağlı olarak her daim kullanışlı bir kan dökücünün emperyal için anlamı adeta bir İsviçre çakısı gibidir.
PYD’nin Rusya’ya 11 maddelik bir plan sunabilecek boyuta gelmesinin yegane sebebi, ABD ile Suriye coğrafyasında yaptığı ortaklıktır. PYD’ye bir terör unsuru olarak hem ABD’nin, hem Batı’nın, hem de Rusya’nın ortaklaşa sağlayabilecekleri siyasi alan, Türkiye’nin sahada bırakacağı boşluk ile direkt orantılıdır. Türkiye bu anlamda bir vakumu ne kendi sınırları içinde bıraktı, ne de Afrin’deki sözde ilan ettikleri kantonda. Şimdi de Türkiye, hem Menbiç’te hem de Fırat’ın doğusunda kendisi açısından son derece tehlike arz edebilecek bu terör örgütüne alan bırakmama konusunda son derece kararlıdır.

İDLİB’E KARŞILIK MÜNBİÇ VE DOĞU FIRAT MI?


Putin ile Erdoğan'ın Moskova'daki zirvesine ilişkin bir analiz hazırlayan Kommersant Gazetesi, Ankara'nın Menbiç ve Fırat'ın doğusundaki çıkarlarının gözetilmesi karşılığında İdlib'in Suriye ordusunun kontrolüne girmesi konusunda tavizler verebileceğini yazdı. Katılır mısınız?
Diplomasi masasında bu türden al-ver’lerin olamayacağını söylemek kuşkusuz naif bir yaklaşım olur. Ama burada Türkiye açısından en önemli husus, adeta Türkiye’nin emanetine bırakılmış milyonlarca masum insanın hayat garantisinin sağlanması, Türkiye sınırına doğru düzensiz bir göç hareketinin önüne geçilmesi ve İdlib’teki radikal unsurların Türkiye sınırından uzak tutulması gibi garantilerin sağlanmasıdır. Takdir edersiniz ki tüm bu unsurların sağlanması ve sorunun çözülmesi o kadar da kolay bir husus değildir.

SURİYE’DE TERÖR İÇİN VAHA YARATILDI


İdlib mutabakatında sorun mu var?
İdlib mutabakatı icrası kolayca sahaya yansıtılamayacak bir mutabakat oldu. Neden zor bir mutabakat? Çünkü Suriye’de iç savaşın başlaması sonrasında rejimin hiçbir uluslararası hukuk kuralına uymayacak şekilde kendi vatandaşlarını dünyanın gözü önünde katletmesi ve topraklarından sürmesi, Suriye coğrafyasında radikalleşme süreçlerine adeta motor gücü oluşturdu. Özellikle 2013 yılından sonra Suriye her türden radikal örgütler için adeta emniyetli bir vaha haline getirildi. Getirildi diyorum, zira bu istenilen sonuçları almanın da bir yoluydu. Nedir bu? Bir taraftan YPG gibi bir terör örgütü Batı kamuoyuna bu radikal terör örgütleri sayesinde pazarlandı ve DEAŞ’a karşı kanıyla ve canıyla mücadele eden ve Batı’yı DEAŞ ve NUSRA’nın şerrinden koruyan yegane seküler güç algısı yaratıldı. Diğer taraftan İslamafobik ve ırkçı dalganın her köşeyi esir aldığı Batı’da yaratılan bu algı, şu anda İdlib kırsalında yaşanılanlar ile tahkim ediliyor.

İDLİP’DEKİ RADİKALLER BATI İSTİHBARATIYLA İÇİÇE


Evet, İdlib bölgesinde kontrolü epey güç olan radikal örgütler mevcut ve açıkçası bu örgütlerin lider kadrolarının da Batı istihbarat örgütleri ile içli dışlı olduklarını biliyorum. Şimdi bu yapılar ve ilişkiler yumağı kullanılarak İdlib’te mutabakat metninin şartlarının yerine getirilmediği ileri sürülüyor. Böylece muhalifler açısından çok değerli bu son noktanın da rejime devredilmesi ve Türkiye’nin Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekatlarında kendi sınırlarının güvenliği açısından elde ettiği kazanımları zor durumda bırakma yönünde olaylar köpürtülüyor. Bir diğer önemli sebep de, İdlib’e yönelik hedef gözetmeksizin yapılacak bir askeri harekat Türkiye’ye yönelik bir düzensiz göç hareketini de tetikleyeceği için başta Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki alanda yoğunlaşmış Türkiye’nin dikkati başka bir noktaya çekilmek ve enerjisi sömürülmek isteniyor.

ASTANA SÜRECİ ÜÇ ÜLKE İÇİN KAZAN KAZAN


ABD’nin Türkiye-Rusya arasındaki yakınlaşmayı kontrol etmek, Türkiye’yi kaybetmemek ve Suriye’deki çözüm için çalışan tek mekanizma olan Astana sürecini akamet uğratmak istediğini anlıyoruz. Fakat Rusya nasıl değerlendiriyor bunu? Türkiye’nin bunu kendisine karşı “fırsat”a çevirmesi ihtimalini/iddiasını (-ki bunu iddia edenler var) ciddiye alıyor mu?
Suriye’de Astana’nın fişini çekme konusunda son derece azimli bir ABD ve Batı ayağı olduğunu Rusya pekala iyi biliyor, zaten bu husus açıkça da zikrediliyor. Astana süreci ve bölgenin en dinamik üç ülkesinin ortaya koyduğu vizyon çökertilir ise, sanırım bu husustan en fazla zararı en başta Rusya görür. Zira Astana sürecinin fişinin çekildiği bir yerde Türkiye ve İran olmaksızın Rusya’nın Suriye coğrafyasındaki kazanımlarını sadece Esed ile sürdürebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.
Kuşkusuz her ülke bu türden dışarıdan yapılan açıklamaları kendi çıkar perspektifinden değerlendiriyor. Mesela Rusya’ya ait bir savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi sadece Türkiye’yi Suriye coğrafyasında güçten düşürmedi, Rusya’yı da Türkiye olmaksızın bir siyaset geliştirmeye zorladı. Dolayısıyla Astana süreci, Rusya’nın İran ve Türkiye’ye sunduğu bir lütuf değil karşılıklı kazan-kazan ilişkisine dayanan bir modeldir. Fiş çekilir ise her üç ülkenin de bu kazan-kazan noktasından siyaset üretemeyecekleri anlamı da çıkar.

TRUMP’IN AÇIKLAMASI CİDDİYE ALINMALI MI?


Dış politik gelişmelerin ABD ayağına geçelim isterim. ABD Başkanı Trump Suriye’den çekileceklerini açıklayalı bir aydan fazla oldu ama bu çekilmenin ne takvimi, ne yöntemi netleşmedi. Ne de “güvenli bölge”den ne anladıkları anlaşılabildi. Trump’ın kararlılık açıklamalarına ve yaşanan istifalara rağmen çok sayıda çatlak ses ve çelişkili ifade var hala. Ne oluyor sizce?
Suriye’den çekilme kararı konusunda ABD Başkanı’nın kararına rağmen Amerikan savunma sanayisinin başını çektiği savaş lordları, özel askeri firmalar ve bunlar ile iç içe geçmiş Pentagon’un generalleri ile Ortadoğu’da İsrail merkezli yeni yapılanmaları hayata geçirmeye yeminli NeoCon tayfanın Trump’a karşı son derece sert bir direnç gösterdiğini söylemek asla mübalağa sayılmaz.
Aslında Trump hala muktedir olamamış bir iktidarın başı olarak, Suriye’den çekilmeyi uzun süredir düşünmesine rağmen bunu hayata geçirme gücüne sahip değildi. Şimdi Trump’ın aldığı geri çekilme kararı, bu grupları epey zora sokmuş olmalı ki, hem Savunma Bakanı Mattis hem de çağdaş Lawrence olarak gördüğüm Brett McGurk istifa etmek zorunda kaldı. Özellikle McGurk’ün o günden bu yana Amerikan medyasında Türkiye’ye karşı kinini kusacak açıklamalar yapması Trump’ın aldığı kararı ciddiye almamızın bir gerekçesi sayılabilir.

NEOCONLARIN ÇEVRELEME PLANI İFLAS ETTİ


Bir de şu husus unutulmamalıdır ki, bölgedeki 2000 Amerikan askerinin Irak coğrafyasına çekilmesi, ABD’nin Suriye’den çekilmesi anlamına gelmez. Suriye’ye yönelik istediği anda kapsamlı bir hava harekâtı icra etme yeteneği varken ve bölgede her an dengeleri değiştirecek askeri üstlenmesi varken, ABD Suriye’den çekiliyor demek çok akıllıca bir tespit değil. Peki o zaman neden bu kadar gürültü kopuyor ABD içerisinde? Çünkü PYD ve YPG denilen terör yapılanmasının mızraklarının ucuna takabileceği ABD bayrağı bölgeden çekiliyor. Bu ABD’nin uzun bir zamanda bu yana Suriye’de Türkiye’yi çevrelemeye çalışan siyasetinin de çöktüğünün tescili olacak. İşte bu husus derin ABD aklını ve İsrail lobisini son derece rahatsız eden ana unsur.

“DEAŞ PATLATIR, PKK-PYD BAKAR” TİYATROSU


Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman konuşsa tuhaf şekilde bir saldırı oluyor Suriye’de. 14’ündeki telefon görüşmesinin ardından Münbiç saldırısı oldu, 20’sindeki görüşmeden sonra da Haseke’de. Elbette manidar ama siz ne anladınız bundan? Mesaj kimden kime gidiyor? Etkisi şiddeti sonucu ne olur?
Aslında Trump’ın çekilme kararının hemen sonrasında uzun bir süreden beri patlama olmayan bölgelerde birden patlamaların olması, bu işin ne kadar kontrolde götürüldüğünün de bir ispatı. Ama doğrusunu söylemek de gerekirse çok iptidai bir yöntem. Bu şekildeki patlamalar ile DEAŞ’ın hala diri olduğu ve PYD’ye ne kadar ihtiyaç duyulduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ama şu unutulmamalıdır ki bu patlamalar aynı zamanda PYD’nin bir terör örgütü olarak diğer terör örgütleri ile mücadelede ne kadar yetersiz olduğunun da ispatıdır. Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde bu patlamaların ipinin kimin elinde olduğuna yönelik zikrettiği cümleler bizim dillendirdiğimiz görüşleri de desteklemektedir.

AVRUPA PKK’YI DESTEKLEMENİN BEDELİNİ ÖDER


Doğrusunu söylemek gerekirse kısa bir zaman dilimi içerisinde Avrupa’da tekrardan bu türden saldırıların olma ihtimali çok yüksektir. Çünkü sadece bu yöntemler ile Suriye dahil Ortadoğu’da varlıklarını meşru hale getirebileceklerini iyi biliyorlar ve öteki olmadan yaşama şansı bulunmayan Batı medeniyetinin 11 Eylül sonrası sahaya sürdüğü İslamafobik öteki algısının güçlenmesi için buna ihtiyaçları var.

FIRAT’IN DOĞUSU ÖNCEKİLER GİBİ


Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağını ilan ettiği ve tahkimatını da yaptığı askeri harekat etkileniyor mu bu süreçlerden? Harekatın gecikmesi felaket olur diyenler var?
Hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı diplomasinin tüm olanakları sonuna kadar kullanılmadan sahaya yansıtılmadı. Sanırım burada da aynı vizyon ve felsefe ile hareket ediliyor. Aslında çok da doğru hamleler, zira bugüne kadar ne ABD’nin bölgeden çekilmesi gerçekleşti, ne de sahada oluşabilecek boşluğu doldurabilecek halihazırda bir güç var ortada. Bu şartlarda belirli bir optimum sürenin beklenmesinde diplomasi anlamında bir beis yok. Lakin sahada şartlar değişmeye, farklı güçlerin sahadaki pozisyonlarını bizim aleyhimize değiştirmeye başlandığı istihbarat raporlarına yansımaya başlarsa daha fazla gecikmenin telafisi zor şartlar ortaya çıkarabileceğini düşünüyorum.

MAVİ VATAN TATBİKATI TÜRKİYE’NİN KUDRETİ


TSK aynı zamanda ilk kez Türkiye etrafındaki tüm denizleri kaplayan dev bir tatbikata hazırlanıyor. 462 bin kilometre alanda yapılacak “Mavi Vatan” tatbikatına kara ve hava birlikleri de katılacak. Bu hazırlık ve elbette meydan okuma kime karşı ve ne amaçlı?
Bir tarafta Fırat’ın doğusu, diğer tarafta Menbiç, bir diğer tarafta İdlib ile ilgili gündem güvenlik perspektifinden olanca sıcaklığı ile ortada dururken, öbür yandan Doğu Akdeniz’de artık uluslararası donanmaların pruvalarının bir diğerine temas edecek kadar kesafet arz etmesi Türkiye’nin dikkatini dağıtmadan izlediği bir başka konu.
Kuşkusuz Doğu Akdeniz söz konusu olunca Ege de dahil tüm Türk karasularının yakın periferini irdelemek ve analiz etmek gerekir. Karadeniz de bugün uluslararası güç mücadelesine tanıklık eden bir başka bölge. İşte “Mavi Vatan Tatbikatı” Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tüm denizlerimizi kapsayacak şekilde Suriye’de ve terör ile mücadelede yoğun bir gayret verirken aynı zamanda denizlerimiz üzerinde de ne kadar dikkatimizin yoğun olduğunun tüm bölge ülkelerine gösterilmesi anlamına geliyor.
Ayrıca bu tatbikat esnasında yenilenen Türk Donanması, milli gemilerimiz ve bu donanma üzerindeki platformlara monte edilen yeni silah sistemleri ile teknik kapasitemizin de test edilmesi sağlanacaktır. Hatırlayacak olursak tam Afrin Harekatı devam ederken Yunanlıların yine en ufak bir boşluğu değerlendirecek tarzda Ege’de gerginliği arttırmaları üzerine eş zamanlı olarak Genelkurmay Başkanı’nın Ege’de savaş gemileri eşliğinde verdiği mesajlar vardı. Bu Türkiye’nin eş zamanlı olarak birden fazla hatta savunma faaliyetini en etkin bir şekilde icra edebileceğinin de ispatı aslında.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html