BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Latin Amerika sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Latin Amerika sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

23 Ekim 2020 Cuma

Batı medyasında Azerbaycan karşıtlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Ermenistan'ın Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli.




Azerbaycan’ın yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Dağlık Karabağ bölgesinin bazı kısımlarını yeniden ele geçirmesiyle Kafkasya’daki statüko sarsılmış oldu. Yaygın ifadeyle, cin şişeden çıkmış durumda. Türk ve dünya medyasının bölgeye dair bilgi ihtiyacının karşılanmasında öne çıkan isimlerden biri olan gazeteci Ceyhun Aşirov’un ifadesiyle söylersek, Ermenistan’ın Kafkasya’da yaptığı “mağlup halk” propagandası çöpe atıldı. Azerbaycan Türkleri “muzaffer millet” olduğunu Dağlık Karabağ’daki ilerleyişiyle teyit etmiş durumda. “Hani nerede Ermenistan ordusu? Karşımızda duramadılar, kaçıyorlar” sözleriyle cephedeki ilerleyişe atıfta bulunan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de yıllardır küresel medyanın omuz vermesiyle şişirilen Ermenistan algısının kâğıttan kaplan olduğunu dünya kamuoyuna tekrar duyurmuş oldu. Ermenistan’dan gelen açıklamalarda ise tüm bu kayıplar ve yenilgiler bir “gerçi çekilme” olarak sunulmaya çalışılıyor. Fakat görünen tablo gerçek durumun çok farklı olduğunu ve Ermenilerin çatışmaların yaşandığı cephelerde mağlup olduğunu bariz şekilde gösteriyor.

Cephede yenilen Ermenistan ordusunun başvurduğu yöntemlerden biri ise sivil katliamlarına devam etmek. 1990’lı yılların başında, başta Hocalı bölgesinde olmak üzere sivil katliamlar yapan Ermenistan, şimdi de cephedeki yenilgilerini örtmek için Azerbaycan’ın Gence şehrine füze saldırıları yapıyor. Şu ana kadar onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti; onlarca ev enkaza dönüştü.

Çatışma bölgesinin dışında yer alan bu bölgelere yapılan saldırılar aslında uluslararası sözleşmelere göre savaş suçu kapsamında. Fakat daha önce de benzer suçları işlemesine rağmen, Ermenistan devleti, bir yaptırımla yüzleşmeyeceğini bildiği için, benzer suçları tekrar işlemekten kaçınmıyor. Küresel örgütlerin sessizliğini bir onay şeklinde değerlendiren Ermenistan’ın sivil yerleşim bölgelerine saldırılarını sürdürme ihtimali yüksek. Oysa uluslararası toplumun kendi ilke ve kurumlarının prestiji için bile olsa bu saldırılar karşısında sessiz kalmaması gerekirdi.

Batı medyası üç maymunu oynuyor

Öte taraftan uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli. Küresel örgütlerin ve politik güç merkezlerinin taraflı olduğu bir düzlemde, aynı ülkelerin uzantısı konumundaki medyadan tarafsızlık beklemek rasyonel olmasa da, gazetecilik ilkeleri konusunda evrensel vaazlar vermekte tereddüt göstermeyen medya kuruluşlarının tutumları Ermenistan taraftarlığı konusunda bir adım öne çıkıyor. Haber ve yorumlarda “Türk saldırganlığı” ifadesine yoğun şekilde rastlanabiliyor.

Bu bağlamda Rusya’nın Sputnik, Fransa’nın Agence France Presse (AFP) ve France 24, İngiltere’nin BBC ve Reuters ile ABD’nin Associated Press (AP) haber ajansları tarafından sürdürülen genel yayın politikası sorunlu içeriklere sahip. Gence saldırısından sonra New York Times, Wall Street Journal ve CNN gibi kuruluşlar saldırıya yer vermediler. Örneğin AP tarafından geçilen haberde önce Ermenistan Savunma Bakanlığı’nın saldırıyı inkâr haberi verildi; sonrasında ise AP konuya ilişkin haberinin giriş cümlesinde "Azerbaycan Ermenistan'ı ikinci büyük kentini balistik füzeyle vurmakla suçladı" ifadesi kullanılarak saldırganın, katliamı yapan tarafın açıklaması öne çıkarıldı. Genel olarak yayınlarda Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a mikrofon uzatılarak Ermeni tezlerinin dolaşıma sokulması yönünde yaygın bir çaba var.

Öte taraftan İran devlet televizyonu Press TV de bu halkanın içinde. Press TV yayınlarında net ifadelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik karalama kampanyasına girişmiş durumda ve bu söylemini tipik yeni oryantalist yaklaşımın örtülerinden “sultan”, “imparatorluk” türünden ifadelerle donatmış durumda. Yayınlarda genelde Ermenistan’ın tezleri savunuluyor. Katar’a bağlı İngilizce yayın yapan El-Cezire’deki bazı haberlerde de Ermenistan yanlısı içerikleri görmek mümkün. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan medya kuruluşlarında ise tümüyle Ermenistan tezleri yer alıyor.

Büyük medya kuruluşları aslında gerçeği bilmelerine rağmen “görmedim, duymadım, bilmiyorum” şeklinde üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Bu tavırlarını yedi maddede özetlemek mümkün.

Batı medyasının yedi günahı

Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Azerbaycan toprağı olarak defalarca tanımlanan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenistan işgali açık şekilde vurgulanmıyor. Ermenistan’ın oradaki varlığı BM tarafından “işgal” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Ermenistan’ın bu toprakları sahiplerine bırakarak barışçıl bir şekilde neden geri çekilmediği (muhtemelen Ermenistan’ı üzmemek için) yeterince sorgulanmıyor. Yayınlarda bu bölge için genelde “ihtilaflı bölge” ifadesine yer veriliyor veya “Azerbaycan’ın iddiasına göre” ifadesi öne ekleniyor.

İkincisi, Ermenistan’ın Gence’ye yaptığı balistik füze saldırısında hayatını kaybeden onlarca sivile dair haberler hem vaktinde verilmedi hem de katliamın boyutlarını göstermeye yetecek kadar görüntü haberlere eklenmedi. Ermenistan ile “katliam” kavramını yan yana getirmekten itinayla uzak durulan bir tavır egemen durumda. Halbuki sivil katliamlar yapıldı ve devamının geleceğine dair bir karamsarlığı hem bu sessizlik hem de Ermeni tarafının açıklamaları maalesef düşündürüyor.

Üçüncüsü, sivillerin hayatını kaybettiği saldırıya dair haberde gerçek bilgi açıkça ortada olmasına rağmen, bunun yerine sivil ölümler “Azerbaycan’ın suçlaması ve iddiası” şeklinde sunuldu. Böylesi sivil katliamlar karşısında, savaşan iki taraftan birinin söylemini besleyecek bir dil kullanılması ve olguyu zayıflatmak için “iddia” kelimesinin araya sıkıştırılması planlı bir tutuma işaret ediyor. Yani “Ey okuyucu! İnanmasanız da olur; bu zaten savaşan taraflardan birinin iddiası ve bunu rakibini karalamak için yapıyor” denilmiş oluyor.

Dördüncüsü, Ermenistan devleti Dağlık Karabağ bölgesine (başta Latin Amerika, Suriye ve Lübnan olmak üzere) çeşitli bölgelerden yabancı teröristler taşımasına rağmen, Batı medyası buna hak ettiği şekilde yer vermedi. Halbuki terör örgütü PKK unsurlarının da içinde yer aldığı grupların İran üzerinden bölgeye taşındığı konusunda çokça görüntü ve ses kaydı mevcuttu. Bunun aksine, gerçek olmamasına rağmen, Azerbaycan’ın bölgeye yabancı savaşçı getirdiği yönündeki Ermeni propagandasını tekrarladı.

Beşincisi, uluslararası medyaya bağlı gazeteciler çatışmayı takip edebilmek için büyük ölçüde Ermenistan tarafına seyahat etti ve etmeye devam ediyor. Halbuki olması gereken, bölgedeki durumun her iki taraftan da takip edilmesiydi. Fakat tek taraflı bir takip süreci, doğal olarak önyargıyı da beraberinde getiriyor. Bunun yansımalarını haberlerde görmek mümkün.

Altıncısı, küresel medyadaki Ermenistanlı veya Ermeni diasporasına yakın gazetecilerin çabası ideolojik gazeteciliğin yansımalarına sahip. Bu tür haberlerden biri The Washington Post tarafından Isabelle Khurshudyan (üç yazardan biri) imzasıyla yayımlandı [1] ve haberin başlığında bile Suriyeli paralı askerlerin Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda öldüğü yalanı, Türkiye bağlantısı kurularak verildi. Benzer şekilde Sputnik ve Russia Today’in Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan’ın Ermeni kökenli olması, bu yayın organlarında taraflı bir dil kullanılmasında Rusya’nın devlet politikasından daha fazla rol oynuyor.

Sputnik Türkçe’de dengeli bir dil kullanılırken bu etki özellikle Sputnik’in İngilizce yayınlarında daha belirgin. Putin’in Dağlık Karabağ’a yabancı teröristlerin getirilmesi konusundaki yaklaşımını, gerçek dışı olmasına rağmen, Suriye ve Libya’dan buraya Azerbaycan tarafından getirildiği iddia edilen savaşçılar bağlamında ele almışlar. Gerçekte bölgeye Ermenistan tarafından (başta PKK’lı teröristler olmak üzere) çeşitli bölgelerden getirilen yabancı teröristlere ise hiç değinilmiyor. Sputnik İngilizce yayınlarının sosyal medya hesabından sürece dair yapılan paylaşımlarda bir kilise görselinin sürekli kullanılması ise ilginç. Konuyla hiç ilgisi olmamasına rağmen, herhangi bir haber için bile kilise görseli tercih edilmiş. Bir diğer detay ise Minsk grubu olarak ABD, Fransa ve Rusya’nın Karabağ’daki sorunun çözümü konusunda barışçıl müzakerelere çağrıda bulunması konusu aktarıldıktan sonra, sürekli Türkiye’nin Azerbaycan’ı saldırganlığa teşvik ettiği ve bu yönde desteklediği bağlamında cümlelere yer verilmesinde öne çıkıyor. Bu doğrudan Türkiye’yi ötekileştiren bir yaklaşım olarak okunabilir.

Yedincisi, Batı medyası uzun süredir kapıldığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını yeniden tedavüle sokmuş durumda. Azerbaycan devletinin işgal edilmiş topraklarını geri alma sürecinde Batı medyasında çıkan analizlerde bu karşıtlığın izlerini görmek mümkün. Hatta hikâyeyi İlham Aliyev’den daha çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurgulama çabasındalar.

Dolayısıyla küresel ağa sahip, etki kapasitesi yüksek medya kuruluşlarının böylesine taraflı bir yaklaşıma mahkûm olmaları, gazeteciliğin temel kriterleri bakımından büyük bir hayal kırıklığını ve çoğu yerde ideolojik gazeteciliğin izlerini barındırıyor. Türkiye’nin son 200 yıllık serüveninde yakından tanıdığı ve artık kanıksadığı bu önyargı mekanizması, bugün Azerbaycan’ın haklı davasını örtmek ve sesinin duyulmasını engellemek için çalıştırılmış durumda. Fakat eskisi kadar etkili olamıyor.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

[1] https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/azerbaijan-armenia-turkey-nagorno-karabakh/2020/10/13/2cdca1e6-08bf-11eb-8719-0df159d14794_story.html



2 Eylül 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da yeniden yeşeren bir sömürgecilik rüyası: Fransız mandası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Lübnan'ın Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişinin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu.




Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki liman patlamasının ardından 31 Ağustos’ta ülkeye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret, Fransa’nın bölgede uyguladığı dış politika stratejilerinin alt metnini göstermesi açısından epey açık işaretler sundu.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye Fransa’nın himayesine bırakılmıştı. O zamanki Suriye’ye dahil olup içinde Dürziler, Maruni Hristiyanlar ve Müslümanların yaşadığı Lübnan, Fransa’nın önerisiyle 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan” ismiyle tarih sahnesine yeni bir ülke olarak çıkmıştı. Bu oluşumun 100. yılını yaşadığımız bugünlerde Macron’un ziyaretinin de bu ilanın yıldönümüne denk getirilmesi, Fransa’nın söylem düzeyinde de Lübnan’ın geleceğine dair tasarladıklarını aşikâr ediyor. İşte bu sakile, Fransa’dan bağımsızlığın kazanıldığı 22 Kasım (1943) değil, Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu. 

Basit bir sembolden daha fazlasına işaret eden söz konusu ziyaret, zamanlamasıyla, Fransa’nın Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uygulamak istediği, sömürgeci dönemin nostaljisi üzerine kurulu siyasetinin yeni safhasını oluşturuyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor.

Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. 

İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Patlamanın ardından ülkeye gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Macron, bir iyi niyet gösterisinden çok, ülkede gerçekleşmesi elzem hale gelmiş ekonomik reformlardan, hükümet değişikliğinden ve siyasetin baştan dizayn edilmesinden dem vurmuştu. Henüz enkaz altında kalmış insanların tamanına ulaşılamamış bir günde yapılan bu açıklamalar, ziyaretin amacının ve ülkenin içinde bulunduğu krizin Fransa tarafından bir fırsat olarak algılandığının ilk emareleriydi.

Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.

Macron’un ikinci ziyareti sırasında konuşulanlar, yani Lübnan’daki bankaların genel durumu ve Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) yapılacak bir anlaşmanın gerekliliği, ülkedeki tüm siyasi kanaat önderlerinin Lübnan’ın geleceği için önerilerini “Büyük Lübnan” sömürge devletinin de kurulduğu yer olan Beyrut’taki Fransa Büyükelçiliği’nde Emmanuel Macron’a yazılı şekilde sunacak olması gibi, bir uluslararası ziyaretten çok denetimi, yardımdan çok yukarıdan konuşan bir buyurganlığı anımsatan konulardan müteşekkil. 

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Fransa, tıpkı bugün yaşandığı gibi, elinde parayla gelerek kendini “Lübnan’ın “kurtarıcısı ilan etmişti. Bunu yaparken bölgede mezheplere dayanan ve asla tam bağımsız olamayacak bir sistem kurdu. Makamlara ve temsiliyete erişim, düzenli aralıklarla kaşınan, çevresindeki gerilimlerden etkilenen etnik ayrılıklar üstüne tesis edildi. Kendi ülkesinde dini grupların ibadet için bir araya gelişini bile bir ayrılıkçılık nişanesi sayan Fransız yönetimi, yönetilmesi kolay devletsi yapılar kurup, bunun ucunu da sürekli istikrarsızlığa çıkacak biçimde toplumsal mühendislikle harmanlayarak, bölgede kuvvetli siyasi iradelerin, bağımsızlık cereyanlarının çıkmasını engelledi. Resmen 1943 yılında Fransa’dan ayrılsa da bugün bile hâlâ Fransız mandası isteyen Lübnan vatandaşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak bu kısır döngü, işte bu kasıtlı aksaklıklar üstüne kuruluydu.

Bugün de Fransa’nın Lübnan politikası, ülkenin tam bağımsızlığı üstüne kurulu değil. Aksine, ülkedeki istikrarın önündeki en büyük engel olan mezhepçilik, cemaatleşme gibi (Fransa’nın kendi ülkesindeki Müslüman vatandaşları alelade fişlerken de kullandığı) kavramlar, konu bu durumdan gerçekten muzdarip olan Lübnan’a geldiğinde hasıraltı ediliyor. Hizbullah’ın silahlı bir örgüt olarak ülkedeki diğer siyasi ve toplumsal odaklar üstünde kurduğu şiddet ve baskı sarmalı Lübnan’ın öncelikli problemlerinden birini oluşturuyor. Buna karşın ülkeye yeni bir umut olacağı iddiasıyla yola çıkan Macron, Lübnan’ın bağımsız ve istikrarlı bir geleceğe sahip olması için konuşulması şart olan bu konuya değinmiyor. İdealizm söylemleriyle süslenmiş vaatler ve öneriler, İran’la Fransa arasında Lübnan’ın kaderi hakkında yapılan olası uzlaşının ve Hizbullah’ın ülke siyasetinde oluşturduğu çıkışsızlığın pragmatik gerekçelerle görmezden gelindiğini gizleyemiyor. Bunun aksine, yürütülmesi artık imkânsız hale gelen mezhepçi, etnik unsurlara dayalı sistemin üstü örtülerek, yine aynı çözümsüzlüklerin daha ehil ve modern bir şekilde idaresi, Fransa’nın adını büyük değişim olarak koyduğu ve gerçek bir yarar sağlaması imkânsız olan önermelerini oluşturuyor. Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah’ın Macron’la yeni bir Lübnan’ın inşası için görüşmeye açık olduklarını belirtmesi ve Fransız cumhurbaşkanının Hizbullah’ın meclisteki grubunun lideri Muhammed Raad’la görüşmesi, ülkedeki statükonun biraz makyaj yapılacak olsa bile tamamen değişmeyeceğinin bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor. Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.
Patlamanın ardından geçen 3 haftalık süre içinde Fransa’nın Lübnan’daki siyasi duruma dair yaptığı açıklamalarda sürekli vurguladığı “görev hükümeti” kavramının yürütücüsü olması beklenen Mustafa Edip, yaklaşık yedi yıldır Lübnan’ın Berlin büyükelçiliği görevini yürüten ve hükümetin istifası öncesinde adı başbakan adayları arasında anılmayan bir isimdi. Edip’in açıkladığı hareket planı içinde, uzmanlardan kurulu bir hükümetin ivedilikle oluşturulması ve ekonomik krizi aşmak için IMF’yle anlaşma yapılması, en üst sırada yer alan iki maddeyi oluşturuyor. Lübnan’da yıllardır süren siyasi ve ekonomik krizlerin aslında ülkenin kuruluş esaslarıyla başlayan yapısal problemlerden kaynaklandığı gerçeği satır aralarında geçiştirilirken, Fransa’nın 19. yüzyıl sonunda kendi sömürgelerine yönelik geliştirdiği “uygarlaştırma misyonu” (mission civilisatrice) siyasetini hatırlatan Emmanuel Macron’un ziyareti bir yapay umut olarak pazarlanıyor.

1 Eylül 1920 Fransa devletinin menfaatleri çerçevesinde Orta Doğu’da bir ülkenin kuruluşunun tarihiydi. Yarım kalan bu Fransız rüyası, tam yüzyıl sonra Fransa tarafından tekrar ihya edilmeye çalışılıyor. Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.


24 Ağustos 2020 Pazartesi

Fransa’nın 'yeni' Afrika politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde.



Fransa Akdeniz-Afrika-Orta Doğu jeopolitik üçgenindeki varlığını Arap Baharı sonrası dönemde her geçen gün daha da artırma yönündeki politikasını devam ettiriyor. Siyasi-askeri hırslarını ve bu bağlamda tarihsel hedeflerini “ötekiler” üzerinden saklayan ve meşrulaştıran Fransa, krizlerden beslenen politikasıyla yeni dünya düzeni inşa sürecinde yerini almaya çalışıyor. Yeni emperyalist politikası çerçevesinde, Türkiye ile bir kez daha tarihsel hesaplaşma içine giren Fransa, kaygan bir zeminde yeni ittifaklar peşinde. Batı-Doğu mücadelesini ve hatta Batı’nın kendi içindeki güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan Fransa açısından, “zayıf halkalar” ve buralarda yürütülen nüfuz mücadeleleri önemli bir yere sahip. Lübnan’da yaşanan son patlamadan sonra Beyrut sokaklarında boy gösteren Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un manda çağrısı bu açıdan epey önemli; özellikle de Soğuk Savaş sonrası süreçte, ABD’nin adeta zafer sarhoşluğu yaşadığı bir dönemde, uluslararası sistemde yaşanan boşluğu doldurmaya ve bu kapsamda “Büyük Fransa”yı yeniden inşa politikasına yönelik ilk ciddi hamlesini yaptığı yer olan Afrika açısından.
Nitekim Fransa 1990’lı yıllardan itibaren “yumuşak” ve “sert” güç unsurlarını kullanmak suretiyle bu kıtada tekrar güçlü bir şekilde yerini almaya çalışıyor. Bu kapsamda “müze diplomasisi” ve askeri müdahaleler arasında gelgitler sergileyen Fransa’nın, Afrika politikasında sert gücün ön plana çıkacağına yönelik sinyaller her geçen gün daha net alınıyor. Geçtiğimiz Temmuz ayı içinde yaşanan gelişmeler bu açıdan fazlasıyla dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1830-1962 yıllarında Fransız işgaline karşı savaşan 24 Cezayirli mücahidin kafatasının, 170 yıl sonra, Fransa’da sergilendikleri müzeden ülkelerine getirilmesi ve bunun Fransa tarafından bir kamu diplomasisi başarısı olarak lanse edilmesiydi. Macron’un Afrika ile barışma ve yeni bir başlangıç gerçekleştirme hedefi doğrultusunda “müze diplomasisi”nin farklı bir uygulaması olarak nitelendirilebilecek bu hadise, Afrika’daki kanlı imajlarını düzeltmeye yönelik bir adım olsa da, sömürgeci devletler içinde en acımasız, vahşi ve barbar ülke olan Fransa’nın “neler yapabileceğini” göstermesi açısından da önemliydi. Dolayısıyla tarihsel hafızayı canlandıran bu “diplomasi” uygulaması, sömürgeci yüzsüzlüğünün bir başka tezahürü olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.
Diğer taraftan Savunma Bakanı Florence Barley’in yine Temmuz ayı ortalarında, terörle mücadele kapsamında Mali’ye yaklaşık 100 asker göndereceklerini açıklamasının ardından, bu ülkedeki Fransız üssünden Hafter’e destek amacıyla Libya’nın güneyine asker gönderildiğine ve Charles de Gaulle uçak gemisinin de Sirte’nin 80 kilometre açığına demirlediğine yönelik iddialar, Fransa’nın bu kıtadaki askeri operasyonlarının daha da artacağına işaret ediyor. Bu gelişmeler hiç kuşkusuz “fiili işgal” ile eşdeğer görülüyor ve başta eski Fransız sömürgeleri olmak üzere, ilgili tüm taraflarda ciddi endişelere yol açıyor. Bu da Frankofon Afrika’daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanan Fransa’nın ve buna bir çözüm bulmaya çalışan Macron’un işini elbette daha da zorlaştırıyor. Peki, Fransa neden böylesi çelişkili bir politikayı aynı zamanda uygulamaya çalışıyor? Fransa’nın Afrika’daki varlığının temelinde nasıl bir politika yatıyor? Fransa Afrika’dan neden vazgeçemez?
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor.

Fransa’nın Afrika’daki sömürge politikası

Fransa’nın Afrika politikasında üç temel dönem söz konusu: Sömürgelerini kaybettiği İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar süren klasik sömürgecilik, Soğuk Savaş’la gelen yeni sömürgecilik ve Soğuk Savaş sonrası dönem. Bu üçüncü dönem de kendi içinde Arap Baharı öncesi ve sonrası şeklinde ikiye ayrılabilir. Zira Arap Baharı ile birlikte Fransa’nın militarist varlığı sadece “Fransa Afrikası”ndaki mevcut yönetimlere, terörist yapılanmalara yönelik değil, aynı zamanda Fransa’nın bölgedeki varlığını, çıkar alanlarını tehdit eden, tehdit etme potansiyeli gösteren üçüncü ülkelere karşı da örtülü operasyonlar ve güç gösterisi şeklinde tezahür etmekte.
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor. Dolayısıyla Fransa’nın anlayışında var olan “sahiplenme” duygusu ve bu bağlamda Afrika’nın “her istediğini yapabileceği bir arka bahçe” olarak görmesi, bu kıtaya yönelik farklı yöntem ve uygulamaların da bir anlamda nedenini ortaya koyuyor.
Fransa’nın diğer aktörlere göre Afrika’da daha hırslı bir politika izlemesi, kıtaya yayılması ve elde ettiği sonuçlar, haliyle bu kıtaya yönelik politikasının altyapısını da gündeme taşıyor. Bu kapsamda, kıtada sadece siyasi değil iktisadi açıdan da katı bir politika yürüten Fransa’nın, eski sömürgelerinde fazlasıyla güçlü bir alt yapıya sahip olduğu hemen dikkatleri çekiyor. Kıtadaki hâkimiyetini kalıcı hale getirmek için sömürgelerdeki yönetim ve eğitim politikalarını kendine uygun biçimde düzenleyen ve kolonilerini merkeze bağlı bir şekilde yönetmeyi tercih eden Fransa’nın bu ülkelerde yumuşak güç unsurlarını kullandığı, bunların başında da Fransızcanın ve Fransız kültürünün geldiği görülüyor. Nitekim bugün bu sömürge ülkelerinin neredeyse hepsinde Fransızca resmi dil; hatta bazı sömürge ülkelerinde kendi yerel dilleri kullanılmamakta; tek ve ortak resmi dil Fransızca.

Fransız mandacılığı: ''Fransafrika'' ve ''ulussuz devletl''

Yerli halkları kendi içlerinde eritmek doktrininden hareketle, sömürge topraklarında özellikle toplumun belirli bir kesimine ayrıcalıklar tanıyarak, kendisiyle işbirliği yapacak elit bir sınıf devleti oluşturma ve bunları Fransız kökenlilerle destekleme, Fransa’nın izlediği “böl-yönet” politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bundan ötürü Afrika’daki “ulussuz devlet” inşalarında Fransa epey önemli bir yere sahip.
Fransa’nın Afrika’daki varlığının/gücünün temelinde, kilit mevkilerde bulunan elitlerin tamamına yakınının, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Fransız eğitiminden geçirilmesi yatıyor. Dolayısıyla milli bilinç ve yapıların oluşumunu engellemek ve bunları ekonomik, kültürel ve toplumsal anlamda kendisine tâbi kılmak yönündeki politikasının bir sonucu olarak “Siyah Fransızlar” oluşturmaya yönelik asimilasyon politikası bu noktada büyük önem arz ediyor. Bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra Fransız bayrağını kendi bayraklarına ekleyen Afrikalı ülkeler ve “Fransafrika” (Françafrique) gibi kavramları gündeme getiren Afrikalı lider ve entelektüeller bunun en büyük kanıtı olarak değerlendiriliyor.
Bir diğer önemli husus, Fransa’nın Afrika’daki eski sömürgeleriyle olan siyasi, askeri, ticari ve kültürel ilişkisini hiçbir şekilde kesmemesi ve bunu değişik araçlarla ve yöntemlerle devam ettirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bundan dolayı Fransa, bu ülkeler açısından halen en önemli ticaret ve güvenlik ortağı. Bu kapsamda, tek ürüne bağımlı ekonomiler oluşturarak bu ülkelerin kendisinden kopmasını engelleyen Fransa’nın, bu ülkelerden çekilirken imzaladığı savunma işbirliği anlaşmaları ve kendine yüklediği “Afrika’nın jandarması/polisi” rolü, açıkçası bu ülkelerdeki varlığının ve müdahalelerinin (1945-2005 yılları arasında yapılan 130 askeri müdahalnin) en büyük güvencesini oluşturuyor.
Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, “jandarma/polis” rolü ya da militarist yöntemler Fransa açısından kaçınılmaz kabul ediliyor. Zira Fransız yayılmacılığının temelinde, öncü güç olarak askerler ve kanlı işgal politikaları söz konusu: Askerler tüccarlara yol açıyor. Bugün de yapılan şey aslında geçmişten farklı değil. Macron’un başta Doğu Akdeniz olmak üzere, bölgedeki krizlerde ve Türkiye karşıtı tutumunda, başta Fransız ordusunu ön plana çıkarması ve savaş naraları atmasının temelinde de bu anlayış yatıyor.
Fransa’nın kurduğu sisteme aykırı hareket edenler cezalandırılıyor. Bu husus bizzat Fransızlar tarafından “ellerinizi kirletmeden Afrika ile ilgilenemezsiniz” sözüyle de adeta itiraf ediliyor. Afrika’da devlet başkanları ve diğer devlet adamları, aydınlar, gazeteciler, iş adamlarına, “Afrika Afrikalılarındır” söylemine/ruhuna sahip olanlara yönelik gerçekleştirilen darbeler ve suikastlar, Fransa’nın kanlı elinin en somut göstergeleri arasında yer alıyor. Zira Fransa Afrika’yı kaybetme riskini hiçbir şekilde göze alamıyor; özellikle de “Frankofon Afrika”daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanmaya başladığı, meydan okumaların arttığı şu dönemde.

''Afrika olmadan Fransa güçsüz bir ülkedir!''

Aslında bu ifadenin kendisi bile başlı başına Fransa’nın Afrika’dan neden vazgeçemediğini büyük ölçüde özetliyor. Nitekim kıtada 1659’da St. Louis’i (bugünkü Senegal) sömürgeleştiren Fransa açısından, bu ülkeler hem önemli bir pazar hem de enerji ve hammadde ihtiyacını karşılayacak tedarikçiler olarak görülmekte. Öyle ki 1950’li yıllarda Fransa dış ticaretinin yüzde 60’ı Afrika’yla yapılmakta ve enerji ihtiyacının yüzde 30’u da yine buradan karşılanmaktaydı. Günümüzde bu ihtiyaçlar, özellikle de enerji güvenliği bağlamında, daha da artmış vaziyette. Bilindiği gibi, Fransa’nın enerji üretiminde ilk sırada nükleer enerji bulunuyor ve Fransa bu sektör için gerekli uranyumu Afrika ülkelerinden tedarik ediyor. Tabii bir de mevzunun petrol ve doğal gaz boyutu var.
Fransa hammadde alımının yanı sıra, bu ülkelere en fazla ihracat yapan ülke konumunda. Dolayısıyla bu ülkelerden çekilmiş olsa da, karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkisi devam ediyor. Daha da ötesi, Fransa açısından savaşacak insan kaynağı da halen Afrika. “Senegalli savaşçılar” ile başlayan bu süreç, Birinci Dünya Savaşı’nda zirve yapmış ve Fransız ordusunda 845 bin Afrika kökenli asker değişik cephelerde bu ülke adına savaşmıştı. Savaştıkları yerler içinde Osmanlı toprakları ve hatta Antep bile vardı. Gelinen aşamada, ülkesinde ordusuna asker temininde zorlanan Paris açısından yine “Senegalli askerler” görev başında ve elbette bunlar sadece Senegal kökenli Afrikalılar değil.
Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde. Bir diğer ifadeyle dünyanın ikinci büyük sömürge imparatorluğunun kaybedilmesinin yaşattığı kayıpları telafi etme, 1919-1939 arasındaki sınırlarına tekrar kavuşma hayalinde. Her ne kadar Fransa ve diğer ülkeler Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcılık” ile itham etseler de, aslında uygulamaya bakıldığında, bu ülkelerin tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde döndükleri ve başta Afrika olmak üzere, diğer sömürgelerini bir kurtuluş yeri ve daha da ötesi “kanlı imparatorluklarını” yeniden inşa adresi olarak gördükleri anlaşılıyor. Manda çağrılarını da bu kapsamda değerlendirmek lazım.
Bu anlamda, Afrika’daki (başta uranyum olmak üzere) enerji kaynaklarının kontrolü Fransa için hayati önem taşımakta. Stratejik doğal kaynaklara sahip olma ve güzergâhları kontrol etme, Fransa’nın kendi ihtiyaçları kadar, bu kaynaklara ihtiyaç duyan diğer güç merkezleri/güç merkezi adaylarına yönelik güç projeksiyonu uygulayabilmesi ve elini stratejik açıdan güçlendirmesi açısından büyük bir ehemmiyet arz ediyor. Zira geçmişte olduğu gibi günümüzde de, özellikle “Yeni Büyük Oyun”da Afrika gıda, enerji ve su yollarının güvenliği açısından bir kez daha ön plana çıkmış durumda.
Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor.

Mandanın dönüşü, Batı'nın bitişi

Özellikle Çin’in “Kuşak-Yol” ile birlikte gündeme gelen “Modern İpek Yolu” projesi kapsamında Kuzey ve Doğu Afrika’nın Malakka’ya kadar uzanan bölgeyi kontrol açısından taşıdığı önem (Cebeli Tarık, Süveyş ve Kızıldeniz boyutuyla), kıta üzerinde yeni bir güç mücadelesini gündeme getirmiş durumda. Fransa açısından da kıtanın jeopolitik-stratejik önemi, özellikle son dönemde Sahel kuşağına yönelik artan ilgisi ve operasyonları ile kendisini gösteriyor.
Aslında Fransa, böylesi bir mücadeleye hazır olduğu mesajını 2011’de Libya operasyonu ile göstermiş bulunuyor. ABD’nin Afrika Ordusu’ndan (AFRICOM) on yıl önce, 1997’de kurduğu “Afrika Ordusu” (RECAMP), Fransa’nın bu hazırlık sürecinin evveliyatını göstermesi açısından oldukça dikkat çekici. Bir diğer dikkat çekici husus da bundan bir yıl sonra Türkiye’nin dış politikada gerçekleştirdiği iki önemli açılım: Latin Amerika ve Afrika. Ankara’nın yumuşak güç bağlamında bölgede artan etkisi (buna Fransa Afrikası-Sahel kuşağı da dahil) ve bunun bölge güvenliği bağlamında askeri üslerle desteklenmesi, Türkiye’yi Fransa açısından daha öncelikli bir tehdit haline dönüştürmüş vaziyette.
Oysa düne kadar Fransa ve başını ABD’nin çektiği Batı açısından birinci derece tehdit Çin’di. Görünen o ki Türkiye artık Çin’in bir adım önünde. Nitekim şu an Çin’i konuşan yok. Bu husus, hiç kuşkusuz, orta-uzun vadede Batı’yı Çin ile yaşanacak daha şiddetli rekabette/güç mücadelesinde zayıflatacak bir etki yaratacaktır. Özellikle Berlin ve Washington bunun farkındadır. Her iki başkentin farkında olduğu bir diğer husus da “Berlin Senedi”nden “Pekin Senedi”ne adeta bir zorlamanın olduğu, hatta bir geçiş sürecinin yaşandığıdır. Muhtemelen bunu (her ne kadar yüksek sesle ifade etmese de) Paris de görmektedir. Dolayısıyla son dönemde Fransa’nın (ve elbette ABD’nin) izlediği politikalar Çin’in bu kıtada daha da güçlenmesinin önünü açmaktadır. Zira Fransa’nın eski/bildik usuller üzerinden (sadece gerekçeler biraz çeşitlendirilerek ve günümüz konjonktürüne uygun hale getirilerek) sömürgelerine dönmeye çalışması, bölgede tüm Batı’ya fatura edilmektedir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor. Fransa bunu Türkiye’yi hedef göstermek suretiyle gerçekleştirmenin peşinde. Macron’un son manda çıkışı da bu tespitimizi fazlasıyla haklı kılıyor. Bu çıkış, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dönemde Afrika siyasetini sömürge bağlamından çıkartarak yeni bir zemine oturtmaya çalışan Fransa’nın yumuşak güce dayalı politikasının iflas ettiğini de gösteriyor. Dolayısıyla Fransa en iyi bildiği klasik sömürgecilik anlayışına dönüyor. Sarkozy sonrasında Macron ile eski sömürgeci anlayışa dönen Fransa’nın yeni bir Afrika politikasından bahsetmek mümkün değil. Yeni politikanın bir göstergesi olarak pazarlanan, 24 mücahidin kafatasının Cezayir’e teslimi, başta Afrika olmak üzere tüm eski sömürgelerine yönelik bir “tarihsel hafıza yenileme” girişiminden başka bir şey ifade etmiyor. Fransa müzelerindeki 18 bin kafatası bu bağlamda sıralarını beklemekte!


12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










Yeni toplumsal hareketler ve stratejik iletişim

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni toplumsal hareketlerin karakteristiği incelendiğinde, protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.


2019 yılının sonuna yaklaşırken dünyanın farklı bölgelerinde patlak veren protestolar, 2008 finansal kriziyle merkez ve yarı merkez ülkelerde “Wall Street’i İşgal Et” ve Hamburg’daki G20 protestolarıyla küresel bir nitelik kazanan ve “yeni toplumsal hareketler” olarak nitelendirilen fenomenin üçüncü dalgasını oluşturuyor.
Geçtiğimiz sene Fransa’da akaryakıt zamlarına karşı başlayıp birinci yılını dolduran Sarı Yelekliler hareketini, İngiltere’nin AB’den ayrılması sürecindeki Brexit protestoları izlemiş, Hong Kong, Irak, Lübnan ve Şili’de yolsuzluk ve gelir dağılımı gibi ekonomik temelli problemlere karşı yükselen itiraz ise siyasi krizleri de beraberinde getirmişti.
Bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.
Hatırlanacağı üzere 2011-2014 yılları arasında siyasi baskılar nedeniyle Tunus, Yemen, Mısır ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu’da milyonlarca kişi sokaklara dökülmüş ve ikinci dalga protestolar rejim değişikliği, askeri darbe ve bazı ülkelerde hâlâ süren iç savaş ile karşılık bulmuştu.
Gösteri ve protestolar, siyasi katılımın önemli bir parçası ve demokratik bir toplumun olmazsa olmazlarından iken, bu araç hibrit yöntemlerle manipüle edilerek demokratik işleyişin sekteye uğramasına sebebiyet verebilmektedir.
Yeni nesil hibrit tehditlerin amacı yasalarla teminat altına alınan demokratik hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilen gösterileri provoke ederek toplum içerisinde kutuplaşma ve zayıflık meydana getirmeye çalışmaktır.
Çeşitli kışkırtmalar, orantısız güç kullanımı ve fiziksel müdahaleler, protestoları şiddete sevk edebilmekte ve kısa sürede kitlesel ayaklanmalara evrilen olaylar ekonomik, toplumsal ve siyasi krizleri de beraberinde getirebilmektedir.
 2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Kentsel nüfus ve protesto eylemleri

Yeni toplumsal hareketlerin genel karakteristiği incelendiğinde, bu protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, çoğunlukla sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.
BM tahminlerine göre, 2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi ve kitlesel ayaklanmaların kriz yönetimi el kitaplarında üzerinde durulan vaka örnekleri olarak yer etmesi kaçınılmazdır.
Toplumsal olaylarda gündeme gelen çözümler ise genellikle fiziksel müdahalelere odaklanıyor ve kamu otoritelerinin sivil itaatsizlik olaylarına müdahale yöntemleri, alışkanlıkları ve yapısal organizasyonların çoğunun güvenlik birimlerinin altında ve ekipmanların da aynı şekilde fiziksel müdahale tabanlı olduğu görülüyor.
Araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.

Bilgi operasyonlarının çarpan etkisi

Yapılan araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.
Ancak bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.
Bu noktada ise eylemlerin gidişatı ikiye ayrılır: Bazı kitle hareketleri değişim- devrim- iç savaş noktalarına kadar varabilirken, bazı protestolar güvenlik güçlerinin ayaklanmaları sağaltarak dağıtması ve kontrolü ele alıp kamu düzenini yeniden tesisi ile neticelenir.
Altı çizilmesi gereken nokta ise yeni teknolojilerle kullanılan stratejik bilgi operasyonlarının hızı, kentsel nüfusa erişimi ve oluşturduğu çarpan etkisiyle geleneksel ve fiziksel kuvvet kullanımından çok daha kritik hale gelmesidir.
Son dönemde Şili’de ve yakın geçmişte Estonya’da ortaya çıkarak kitlesel ayaklanmalara dönüşen protesto eylemleri de tercih edilen araçlar, kriz yönetimi ve kullanılan stratejik iletişim yöntemleri bakımından dikkat çekici özellikler taşıyor.

Şili’de 29 yıl sonra yeniden postal sesleri

General Augusto Pinochet önderliğindeki darbenin izleri hafızalarda hâlâ tazeyken, ulaşıma yapılan 30 pesoluk zammı ve ülkedeki ekonomik adaletsizlikleri protesto etmek için metro istasyonlarını ateşe veren eylemcilere yönelik Cumhurbaşkanı Sebastian Pinera’nın önce “güçlü bir düşmana karşı” savaşta olduklarını beyan edip ardından birçok şehirde olağanüstü hal ilan etmesiyle Şili’de ordu 29 yıl sonra yeniden sokaklara döndü.
Cumhurbaşkanının ordu komuta merkezinde yaptığı ve medya kanalları tarafından canlı yayınlanan açıklamasının peşinden gelen katı tedbirler, olayları uluslararası kamuoyunun gündemine soktu. Beraberinde gelen sokağa çıkma yasakları, güvenlik güçleri ile eylemcileri karşı karşıya getirdi ve yaşanan çatışmalarda en az 23 kişi öldü, 1,218 kişi yaralandı. 9,203 eylemci ise gözaltına alındı.
1973-1990 yılları arasında 3,000 kişinin yaşamını yitirdiği veya kayıp olarak kayıtlara geçtiği darbe nedeniyle halk nezdinde pek de olumlu çağrışımlar barındırmayan ordu müdahalesi, ayaklanmaları bastırmada başarılı olamadığı gibi yıllar evvel kayıp ve işkencelerle yakınlarını yitiren kitleler üzerinde de negatif etki yaptı.
Buna rağmen 22 Ekim Cuma günü, “30 peso için değil, 30 yıl için” sloganıyla neoliberal politikaları, ordu müdahalesini ve sokağa çıkma yasaklarını protesto için başkentin sembolik Plaza Italio meydanını dolduran bir milyon kişi, Cumhurbaşkanı Pinera’nın istifasını talep ederek “yeni bir anayasa” hazırlanması için gösteriler düzenledi.
Şehrin ana arterlerinde toplanan kalabalığın ve saatler süren gösterilerin drone görüntüleri eşliğinde sosyal medyada yayınlanmasıyla olaylar kısa sürede viral bir süratle tüm dünyaya yayıldı.
Pinera yapılan kabine değişikliğinin ardından, göstericilerin verdiği mesajı aldığını, ulaşım zamlarını geri çektiklerini ve yeni bir sosyal destek paketi üzerinde çalıştıklarını açıklasa da çatışmaların sürdüğü günlerde lüks bir restoranda torununun doğum gününü kutlarken çekilmiş görüntülerin dijital medyada yayılması, Cumhurbaşkanın krizi yeterince önemsemediği şeklinde yorumlandı.
Şili hükümetinin, krizin başından sonuna dek iletişim kanallarını doğru şekilde kullanamamasına mukabil, göstericilerin belli kırılma noktalarında bilgi operasyonları açısından attıkları stratejik adımlar çarpan etkisiyle eylemlere psikolojik üstünlük sağlamış oldu.
2014 yılında göreve gelen ve ikinci dönemini geçiren Pinera, ayaklanmalar esnasında yapılan bir ankette yüzde 15’in altında destek bulurken, yeni anayasa talebi yüzde 87 oranına yükseldi.
Netice itibarıyla 18 milyonluk nüfusuyla Latin Amerika’nın zengin ekonomilerinden biri olan Şili’de gösteriler kısa sürede ülke geneline yayılırken, şiddet eylemlerinin yol açtığı 1,5 milyar dolara yakın zarar, ekonomik büyüme beklentilerini azaltıp ülkede yapılacak uluslararası zirvelerin de iptal edilmesine yol açtı.
Kasım ayında ABD Başkanı Donald Trump ile Çin lideri Şi Cinping’in bir araya gelmesinin planlandığı Asya Ekonomik İşbirliği (APEC) ve BM İklim Değişikliği toplantıları da kriz gerekçesiyle iptal edilerek ülkenin itibarını olumsuz yönde etkiledi.

Estonya ve “Bronz Asker” ayaklanmaları

2009 yılında Estonya’da cereyan eden “Bronz Asker Ayaklanmaları” ise hedefleri doğru tayin edilen, etki odaklı bir şekilde kurgulanmış iletişim stratejisinin, toplumsal gerilimleri kontrol altına almadaki başarısını gösteren örneklerden biri.
Estonya yüzölçümü açısından küçük ve 1.3 milyonluk nüfusuyla refah seviyesi yüksek olmasına rağmen o dönem sarsıcı ayaklanmalar yaşamış ve tarihte ilk kez siber saldırılara maruz kalan devlet olmuştu.
İkinci Dünya Savaşı’nda ülkede hayatını kaybeden Sovyet askerleri için dikilen Bronz Asker Anıtı birçok Rus kökenli Eston için manevi değer taşıyor; bununla birlikte, toplumun geri kalanı için Sovyet işgalini ve devamında gelen zulmü hatırlatan bir simge olarak görülüyordu.
Krizin ortaya çıktığı ilk aşama olan anıtın taşınması gündeme geldiğinde, Tallinn’deki aşırıcı gruplar tarafından kitlesel ayaklanmalar başlatıldı.
Ülkedeki sağcı medya gruplarının kışkırtmasıyla artan gerilim, şiddet ve yağma eylemleri başkent Tallinn’i adeta savaş alanına çevirirken, ülke Sovyet müdahalesinden sonraki en ağır tahribat ile karşı karşıya kaldı.
Güvenlik güçleri ayaklanmalara orantılı şekilde müdahale etmeye özen gösterdi ve aralarında, krize karşı hazırlıksız olanların sakin kalabilmesi adına hapishane ve acil durum müdahale ekiplerinden psikolojik destek almaları sağlandı.
Kriz esnasında hükümet gümrük muhafaza, vergi ve iç güvenlik teşkilatları sınır güvenliğini sızmalara karşı artırdı. Ek olarak gümrük noktalarında yasa dışı ürünlerin, görsel ve işitsel kaynakların girişini engellemek için önlemler aldı. Fiziksel önlemlerden de anlaşılacağı üzere alışılmışın ötesinde olağanüstü tedbirler alınmamıştı.

Stratejik sessizlik ve manipülasyon

Kitlesel iletişim araçları ve geleneksel medya iki taraf için de belirleyici iken Estonya televizyon kanallarının temel stratejisi, bilgi kirliliğini önlemek için olayları olduğu gibi ve olduğu anda yayınlamak şeklindeydi. Ancak tansiyonun düşürülmesi de aynı ölçüde önem arz etmekteydi.
Bu nedenle Estonya ulusal kanalı ETV şiddet olaylarının yaşandığı ilk gün, gerilimi tırmandırmamak adına “stratejik sessizlik” politikası uyguladı ve yayın yapmayı reddettiğini açıkladı.
Ayaklanmaları manipüle eden kanallar ise daha fazla sayıda kişiyi şiddet eylemlerine dahil etmek için taraflı bir yayın politikası izledi ve yalnızca Estonya güvenlik güçlerinin “barışçıl” olarak yansıtılan eylemlere müdahale ettiği görüntüleri yayınladı.
Ayaklanmalar boyunca, hükümete yönelik istifa çağrılarına ve zarar gören eylemcilere odaklanan yayınlar, olaylarla hiç ilgisi olmadığı halde anıtın 500 metre uzağında yaşamını yitiren bir göstericiyi “heykeli korumaya çalışırken hayatını kaybeden ulusal kahraman” şeklinde kurguladı.
Yapılan medya takibi neticesinde, tarafları kışkırtma amacı güden manipülatif propagandanın, “Bronz Asker Anıtının İkinci Dünya Savaşı zaferini hatırlamak için önemli bir sembol olduğu”, Estonya’nın ise “faşizmi destekleyen” ve “insan haklarına saygı duymayan” bir devlet olarak gösterilmesi şeklinde kurgulandığı ve aynı mesajları medya dışındaki aktörlerin de yaygınlaştırdığı tespit edildi.

Propagandalara karşı ana akımda ısrar

Eston gazeteleri daha farklı bir strateji izleyerek düzenli aralıklarla yayınlanan bazı ekler hazırladı. Yönerge şeklinde hazırlanan ve ayaklanmaların yaygınlaşması halinde yapılması gerekenlerin aktarıldığı bu yayınlar, kutuplaşmayı mümkün olduğunca azaltmaya yönelik bir çizgi izliyordu.
Kriz ortaya çıktıktan sonra tansiyonu düşürmek ve sağduyulu grupları görünür kılmak da gri bölgede yer alan kararsızları ikna etmek adına bir diğer önemli adımı oluşturdu.
Estonca ve Rusça yayınlanan Postimees gazetesi, itidal çağrısı yapan Rus yazarları Estonlar için hazırladığı orijinal sayısında öne çıkarırken, tam tersini de Eston yazarları için yaptı. Ayaklanmaların olduğu günlerde gazetenin Rusça sayıları özellikle normalin çok daha üstünde basıldı.
Anıtla ilgili haberlerde ana strateji yansız bir dille “9 Mayıs’ta Rusça konuşan Estonya vatandaşları anıtın etrafında toplandı ve kırmızı çiçek bıraktı” şeklinde yayınlar yapmaktı.
Heykelin taşınma tartışmaları kızıştıkça ise ana mesaj, anıtı taşımadaki kararlılığın irdelenmesine odaklandı. Bununla birlikte her seferinde temel hedefin çatışmayı engellemek olduğunun da altı çizildi.
Devlet tarafından cep telefonu kullanan vatandaşlara gönderilen SMS’lerde Tallinn’de ayaklanmaların olduğu ve şehir merkezinden uzak durulması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuldu.
Estonya medyasının herhangi bir savrulma yaşamaksızın ana akım bir çizgide yayın yapmayı ısrarla sürdürmesi, dünya medyasının da olayları Estonyalı gazetecilere dayandırarak çok yönlü bir şekilde aktarmasına katkı sağladı.
Kriz anında ilk 48 saat çok değerlidir ve özellikle bunun 24 saati doğru ve güvenilir bilginin kesintisiz aktarımı kadar bilgi kirliliğine karşı dezenformasyonla mücadelenin de kritik olduğu zaman dilimidir. Zira krizler söz konusu olduğunda yanlış bilgi salgın bir hastalık gibi yayılarak kitleleri manipüle edebilir.
Nitekim Tallinn hükümeti de ayaklanmalar esnasında yaşanan bilgi kirliliğine ve provokasyonlara karşı önceliğini kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler çalışmalarına verdi.
Ayaklanmaların iki gün içinde kontrol altına alınmasının ardından yapılan kamuoyu yoklamasında hükümeti destekleyen ve güvenlik güçlerinin olaylara müdahalesini doğru bulanlar yüzde 89 oranındaydı.
Estonya, krizi fırsata çevirerek toplumsal bütünlüğünü daha da güçlendirirken, 10 yıl içinde kamu diplomasisi ve bilhassa siber güvenlik teknolojileri açısından Avrupa’nın sayılı ülkelerinden biri haline geldi.
Kriz yönetiminde yeni nesil stratejik iletişim, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar, riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.

Kriz yönetiminde yeni nesil stratejik iletişim

Güncel kriz yönetimi çalışmaları, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.
İlk aşama olan, krizin kuluçka dönemindeki risk farkındalığı, ikinci evrede krizin ortaya çıkışıyla birlikte atılan adımlar kadar önemlidir.
Eylemlerin olgunlaşma ve kitleselleşme evresi, tansiyonun yükselmesi ve çatışmalara dönüşmesi ise gerilimle ters orantılı şekilde soğukkanlı stratejilerle planlanması gereken üçüncü aşamayı oluşturmaktadır.
Krizin zamana yayılarak rutinleşmesi ve giderek kontrol altına alınması dördüncü; krizden ders çıkarma ve kriz sonrasındaki sürecin yönetimi de beşinci evreyi teşkil etmektedir.
Bu aşamalardan her biri sorumlu aktörlerce kamu yararını gözeten doğru bir iletişim stratejisinin muhtemel senaryolarla hazırlanması açısından tek tek önem arz etmekte.
Bugün özellikle Batı ülkelerinin kriz yönetimi konsepti, kitlesel ayaklanmalar söz konusu olduğunda izlenecek yöntemlerden güvenli toplanma alanlarına, sorumlu kişilere ve uygulanacak iletişim stratejilerine varıncaya dek bir dizi önlemi içeriyor.
Stratejik iletişimin başarısı ise didaktik bilgiler sunmak yerine hedef kitlenin değerleri ve ön kabulleriyle uyumlu, net ve anlaşılabilir bir anlatının her bir mecraya uygun şekilde kurgulanmasına dayanıyor.
21. yüzyılda dijital medyayı aktif olarak kullanan kentli nüfus için, krizleri yönetmede kullanılan araçların da birer ara yüz olarak algılandığı ve klasik yöntemlerin de bu sürecin etkisiyle anlam değişimine uğrayarak imgesel ve sembolik karşılığı olan mesajlara dönüştüğü hatırdan çıkarılmamalı.
Yeni nesil stratejik iletişim konsepti, kitlesel ayaklanmalar ve şiddet eylemlerine yönelik potansiyel kriz senaryolarına eklenerek öncesi ve sonrasıyla yetkili kuruluşların, devlet dışı aktörlerin, geleneksel ve dijital medyanın koordinasyon ve işbirliğiyle çok katmanlı bir şekilde çeşitlendirildiği takdirde, hibrit tehditlere karşı alternatifler sunabilecektir.


11 Şubat 2019 Pazartesi

Yeni Soğuk Savaş'a doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, ABD ve Rusya arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı bu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesi.

Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş da sona ermiş oldu. Hatta 1990’lı yılların başında Boris Yeltsin başkanlığındaki Rusya’nın “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesinden yararlanma” kararı almasıyla birlikte “Soğuk Savaş” teriminin de tamamen tarihe karışacağı düşünülmüş, Rusya ile Batı arasında çok yönlü “romantik ilişkiler” başlamıştı.

Boris Yeltsin’in Batı karşısında teslimiyetçi bir politika izlemesinin sebebi, şüphesiz Çeçenistan başta olmak üzere iç politikada büyük sorunlar yaşaması ve Rus ekonomisinin dış destekler sayesinde ayakta kalabilmesiydi. 

Ancak, Rus devlet ve halkının en önemli özelliklerinden biri, “yıkılmak/yok olmak üzereyken” içinde bulunduğu durumdan güçlenerek çıkma becerisine sahip olmasıdır. İki buçuk asırlık Altın Orda hâkimiyeti, Napolyon ile yapılan I. Vatan Savaşı, Hitler Almanya'sı ile yapılan II. Vatan Savaşı, Çarlık Rusya'sının yıkılışı gibi süreçlerden Rusya güçlenerek çıkmıştır. 1990’lı yıllardaki kriz sonrası da aynı durum söz konusudur.

Boris Yeltsin’in yerine Vladimir Putin’in geçmesi, enerji kaynak fiyatlarının artışı, Rusya’nın SSCB’nin yıkılışının şokunu atlatması ve iç sorunların önemli bir kısmını çözmesi neticesinde Rusya, daha 2000’li yılların başında uluslararası arenada yeniden önemli bir oyuncu hâline geldi. 

Rusya daha aktif ve agresif bir siyaset izlemeye ve ABD’nin “tek kutuplu dünya düzeni inşa etme” siyasetine karşı çıkmaya başladı. 
ABD’nin bu siyasetiyle ilgili Rusya’yı en çok rahatsız eden husus, şüphesiz Washington’un Moskova’nın hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasını Rusya’dan koparmaya çalışmasıdır. NATO ve AB’nin yayılmasını da Kremlin, bu çerçevede değerlendirmektedir. 
Nitekim Rusya ile ABD’nin arasını açan ve yeniden Soğuk Savaş’tan bahsedilmesine sebep olan gelişmeler de iki eski Sovyet cumhuriyeti ile ilgilidir. 
Gürcistan ile Ukrayna’da Batı destekli renkli devrimlerin gerçekleşmesi, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerine ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakına yol açtı. Bu iki önemli olay, Rusya’nın yalnızca Gürcistan ve Ukrayna ile ilişkilerini kesmekle kalmadı, Moskova’nın Batı dünyası ile ilişkilerinin gerginleşmesine de neden oldu.

İki ülkenin elindeki kozlar farklı
Rusya ile ABD’nin çıkarları her ne kadar başta yalnızca eski Sovyet coğrafyasında çatışsa da zamanla mücadele alanı genişledi. Bunun sebebi de iki ülkenin amaç ve hedeflerinin çakışmasıdır. ABD, tek kutuplu dünya düzeni inşa etme çabasının yanı sıra her yerde Batı yanlılarını iktidara getirmeye ve askerî teknoloji ve enerji pazarlarına hâkim olmak istiyor. 
Rusya ise bölgesel güç olmak, eski Sovyet coğrafyasında ve bir zamanlar Sovyetlerin güçlü olduğu coğrafyada eski gücüne kavuşmak, Avrasya’da enerji alanında hâkimiyet sağlamayı istiyor. İki ülkenin dış politikalarını söz konusu isteklerine göre yürütmesi de aralarında siyasi, askerî, ekonomi, enerji alanında, hatta dinî sahada bir mücadelenin yaşanmasına yol açıyor. Eski Soğuk Savaş günlerini aratmayan bu mücadelenin Ukrayna’dan Suriye’ye, Balkanlar’dan Venezuela’ya kadar birçok cephesi var.
Adı geçen bölgelerde güçlerini artırmak için her iki ülkenin de yaklaşımı ve ellerindeki kozlar farklı. 

ABD bu süreçte, kendisini demokratik değerleri savunan, terörle mücadele eden bir ülke olarak göstererek “kurtuluşun” da Batı ile entegrasyon veya iş birliğinde olduğunu ileri sürmekte. 
Rusya ise tam tersine mevcut iktidarları savunarak dışarıdan müdahalelere karşı çıkmakta, ayrılıkçı bölge kozunu kullanmakta, müttefik sayısını artırmak için de ülkelerin borçlarını silmekte ya da yeni krediler açmakta. 

Yine ABD, bu süreçte NATO gibi önemli bir kozunu kullanırken Rusya da ŞİÖ ve Avrasya Birliği gibi oluşumlardan istifade etmeye çalışmaktadır.
Rusya, Baltıklar hariç eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini son yıllarda şüphesiz artırmış ve dolayısıyla da ABD’nin buradaki “varlığını” minimum seviyeye indirmiş bulunuyor. 

Moskova Balkan ülkeleriyle özellikle enerji alanında sıkı iş birliği geliştirse de Rusya’nın bu bölgede siyasi alanda bir ağırlığı kalmadı. Rusya’nın Balkanlar’daki “son kalesi” Sırbistan dahi, AB üyeliğine giderek daha fazla öncelik vermeye başladı. Arap Baharı ile birlikte Rusya, Ortadoğu’da da büyük bir darbe aldı. Suriye’yi bu kadar savunmasının sebebi de Suriye’nin bölgedeki son önemli dayanaklarından olması. 

Rusya ile ABD’nin Suriye’ye yaklaşımlarındaki en önemli fark da aslında budur. Diğer bir deyişle Suriye, Rusya için arz ettiği önemi, bölgede zaten güçlü olan ABD için arz etmiyor. ABD’nin Suriye’den çekilme kararını, bu bağlamda da ele almak mümkün. Dolayısıyla Suriye özelinde bakıldığında Rusya kendisi açısından başarılı sayılsa ve bölgede prestiji artsa da bölge hâkimiyeti için verilen rekabette özellikle de Arap Baharı neticesinde ABD’nin hâkim konumda olduğu görülmekte.

Rusya, ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına olan ilgisine karşı eskiden beri Latin Amerika’ya ilgi göstermiştir. Hatta SSCB zamanında Latin Amerika, iki taraf arasında önemli bir cepheydi. 
Rusya günümüzde de kıta ülkeleriyle yakın işbirliği geliştirmeye çalışıyor. Ancak, örneğin buradaki en yakın müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya dahi ciddi bir destek vermesi söz konusu değil. Bu durum şüphesiz Moskova’nın maddî imkânlarıyla da yakından ilgili.

Her ne kadar Rusya ile ABD’nin birçok bölgede çıkarları çatışsa da her iki ülke de doğrudan askerî çatışmaya girmekten kaçınmaktalar. Suriye’de karşı cephelerde olmalarına rağmen düzenleyecekleri askerî operasyonlardan birbirlerini haberdar etmelerini de bu yaklaşımla açıklayabiliriz. 
Rusya ile ABD bölgesel mücadelelerini genelde başka ülkelerin iktidar ve muhalefetleri üzerinden yapıyor.

ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi tuzak olabilir
Taraflar arasında Soğuk Savaşı hatırlatan bir başka konu ise silahlanma ve silah pazarları konusundaki rekabet. 2013-2017 yılları arasında dünya silah ihracatının yüzde 34’ünü ABD, yüzde 22’sini Rusya yapmıştır. Aynı şekilde askerî teknoloji üretimine de en fazla yatırımı bu iki ülke yapmakta. 

Geçtiğimiz günlerde başta ABD’nin, ardından da Rusya’nın Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasını askıya aldıklarını açıklamaları da silahlanma yarışının yeniden hız kazanacağının önemli işaretlerinden. 

Bu gelişme Rusya açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Zira II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki böyle bir yarış, SSCB ekonomisinin çökmesine ve daha sonra yıkılmasına yol açmıştı. Dolayısıyla ABD’nin adı geçen bu anlaşmayı askıya almasının, zaten kötü durumda olan Rus ekonomisini çökertmeye yönelik bir tuzak olma ihtimali var. 

Bu öngörümüzü kuvvetlendiren bir başka husus ise ABD’nin aynen Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi petrol fiyatlarıyla oynaması ve Rusya’nın Avrasya’da enerji alanındaki hâkimiyetine son verme çabası içerisinde olması. Rusya’nın en önemli gelir kaleminin enerji kaynakları olduğunu bilen ABD, Kremlin’in en önemli müşterisi olan AB ülkelerine Rusya’ya olan bağımlılığı azaltma konusunda baskı yaparak, başta Kuzey Akım-2 olmak üzere, Gazprom’un projelerinin hayata geçmesini engellemeye çalışıyor. 
ABD’nin Polonya’ya sıkıştırılmış gaz ihracatını başlatmasını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yine ABD’nin Venezuela’nın seçimle iktidara gelen resmî iktidarına karşı izlediği siyasetin sebeplerinden biri de Venezuela’nın petrol yataklarında Rus şirketlerinin çalışması. 

Dolayısıyla ABD, bir taraftan Rusya’yı en önemli gelir kaynağından mahrum bırakmak isterken diğer taraftan da gittikçe daha fazla silah yarışına çekmeye çalışıyor.
Rusya ile ABD arasındaki söz konusu mücadelenin II. Dünya Savaşı sorasındaki Soğuk Savaş’tan farkı, bu sefer denklemde belirgin bloklaşmaların bulunmayışı. 

Her ne kadar ABD, kendi siyasetinde NATO’yu aktif olarak kullansa ve AB’ye Rusya ile ilişkileri konusunda baskı yapsa da AB Rusya ile iş birliğini özellikle enerji alanında azaltmak istemiyor. Zira Rus gazına alternatif bulunmadığı gibi, Rusya’ya Ukrayna meselesi yüzünden uygulanan ambargodan da zararı ABD değil, AB ülkeleri görmekte. 
Yine AB içerisinde Rusya’ya yaklaşım konusunda hâkim ortak bir görüş yok. Rusya cephesi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Rusya’nın da ABD ile mücadelesinde belirgin güçlü bir destekçisi bulunmuyor. 

Dolayısıyla yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, iki ülke (ABD ve Rusya) arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı söz konusu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesidir. Nükleer silahlarla ilgili alınan kararlarla enerji alanında izlenen siyasetlere bakıldığında iki ülke arasındaki gerginliğin önümüzdeki yıllarda da çok yönlü olarak devam edeceği öngörülebilir.



30 Ocak 2019 Çarşamba

Generallerden sonra yeni ABD dış politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yönetimindeki generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor.

Trump’ın 19 Aralık’ta Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı, karar momentini aşacak önemli bazı sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlardan biri ABD dış politika yapımında generaller sonrası yeni bir döneme girilmiş olmasıdır. Beyaz Saray Genel Sekreteri General John Kelly, Suriye’den çekilme kararına tepki göstererek istifa eden Savunma Bakanı General James Mattis ve en son da ABD’nin bölgedeki en üst düzey bürokratı Brett McGurk’ün yönetimden ayrılması dış politikada yeni bir döneme işaret ediyor. Peki, bundan sonra yeni ABD dış politikası nasıl şekillenecek? Sahada yansımaları ne olacak? Bu yeni süreçte Türkiye’yi bekleyen zorluklar neler? ABD dış politikasında son yıllarda bitmek bilmeyen çelişkili tercihler nasıl izah edebilir?

Yeni ABD dış politikası

İzahı şöyle dursun, anlaşılması dahi zor olan Trump dönemi ABD dış politikasını şekillendiren faktörleri konuşurken ezberlerden uzak durmak ve konuyu iyi etüt etmek gerekiyor. Sıklıkla yapılan hatalardan biri ABD dış politikasının her daim belirli bir jeopolitik mantık ve stratejik hesapla şekillendiği ve karar vericilerin de rasyonel davrandığı varsayımı. Bu önemli bir sorun zira dış politika tercihlerini belirli davranış kalıplarının (büyük strateji, dengeleme, caydırma vb.) içinde değerlendirme refleksi, aktörleri siyasal alanın dışında konumlama yanlışına itebiliyor. Oysa aktörler politik varlıklar ve siyaset üstü/dışı davranma imkânları oldukça sınırlı, çünkü milli çıkar uzun, siyaset kısa vade odaklı bir uğraşı.
Bir örnekle açmak gerekirse, Suriye’de rejim değişikliği adına asker bulundurmak başından beri zaten ABD çıkarlarına uygun gerçekçi ve rasyonel bir seçenek değildi. ABD’yi daha fazla kaygılandırması ve meşgul etmesi gereken başka konular var. ABD hegemonya siyaseti miadını doldurmak üzere. Kendi müttefiklerine bile güven vermiyor. Önünde Çin’in çevrelenmesinden Rusya’nın dizginlenmesine, Çin ile Rusya’nın küresel ittifakına mani olmaya kadar bekleyen bir dizi sorunlar seti var. Üstelik Çin ve Rusya, Venezuela’dan Zimbabve’ye birçok ülkede alternatif küresel müdahale araçları geliştirmiş durumda. Zimbabve’de askeri darbeye zemin hazırlamak, Venezuela’ya ekonomik yatırımlarla yön vermek ABD rakibi iki küresel büyük güç için artık olağan müdahale biçimleri. Geçen yılın aralık ayında Rusya, tartışmaların odağındaki Venezuela’ya uzun menzilli ve nükleer bomba kapasiteli Tu-160 savaş uçaklarını gönderirken, Çin de 17 milyar dolarlık ekonomik yatırımla Venezuela’da küresel rekabeti kızıştırmayı bilmişti. Bu müdahalelere cevaben ABD’li generallerin kontrolündeki Beyaz Saray yönetimi de Rusya ve Çin’i küresel ‘haksız rekabetle’ itham etti, ticaret savaşları ve ambargolarla bu iki ülkeyi hedef tahtası haline getirdi. Peki, o halde generallerin ayrılması ABD’nin büyük güçler arası klasik jeopolitik rekabeti bıraktığı anlamına mı geliyor? Generaller sonrası dönemde Trump yönetimi, hangi şekil ve saiklerle dış politika kararlarını alacak?

Generallerden önce, generallerden Sonra

Trump’ın başkanlığının ilk iki yılı içinde metazori istihdam ettiği ve ABD dış politikasına perde arkasından yön veren kesimlerin başında askeri bürokrasi gelmekteydi. Bu dönemde Trump’ın üst düzey askeri ve sivil bürokrasiye siyasi alan açması onlara gerçekten güvenmesinden değil, bugün bile süregelen kendi insan kaynakları probleminden veya idari kadrosunun yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Trump, ‘Washington bataklığı’ diye tasvir ettiği mevcut güvenlik ve dış politika elitlerine savaş açmanın lojistiğini iyi düşünememişti. Sonuçta hedeflerine tezat oluşturacak şekilde komutanlara ve askeri yöneticilere sahada taktikleri uygulama hatta strateji belirlemede fazlasıyla serbestiyet tanımak zorunda kalmıştı. Bu dönemde gelişen temel izlek, Trump’in aykırı söylem ve twitleriyle önce dış politikanın gündemini değiştirmesi, bu aykırı söylemler statükocu elitlerin direnciyle karşılaştığında ise geri adım atmak şeklindeydi. Dolayısıyla bu dönem önceki ABD liberal-hegemonya siyasetinden pek farklı gelişmedi.

Generallerin gitmesi, ABD’de küresel-liberal statükocu dış politika çevrelerinin inanmamızı istediği ‘artık Trump’ı dizginleyecek akil adamlar da yok’ feryadından daha önemli anlamlar taşıyor. Generaller sonrası yeni dönemde başka isimler ön plana çıkmış görünüyor. Özellikle Savunma Bakanı General Mattis’in gitmesiyle eski Kansas vekili Pompeo ve avukat Bolton’un önü daha da açılmış durumda. Trump’ın yönetme ihtirasını ve aykırı gündemini uygulamaya seleflerinden (Mattis, McMaster, Kelly, Tillerson vb.) çok daha fazla özen gösteren isimler (Pompeo, Bolton, Ludlow vb.) kendi özel ajandalarını bırakma pahasına Trump’ın etrafını sarmış bulunuyor. Yeni döneminde (azledilmese en az iki yıl daha) ABD’de hüküm sürmesi beklenen siyaset artık Trump’ın dış politikası.

Bu dönemde Trump’ın yeni güvenlik bürokrasisi marifetiyle nispeten daha bütüncül ve kendi içinde daha az kavgalı bir dış politika yapımı bekleyebiliriz. Başkanla çalışmaya devam etmeleri durumunda Pompeo’nun dini (evanjelik) Bolton’un da ideolojik (milliyetçi) temelli iki sert dış politika dalgası yeni dönemde ön planda olacak. Elbette bu yeni ekip arasında Trump dönemi tipik Beyaz Saray içi taktik kavga ve hamleler devam edebilir. Daha da önemlisi Trump’ın son sözü söyleme iştah ve ısrarı gerek Pompeo gerekse de Bolton üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durmaya devam edecektir. Nitekim Pompeo’nun 2020 seçimlerinde Kansas senatörlük yarışına adaylığını koymak istemesi, Trump yönetimiyle arasındaki potansiyel kopuşun varlığını göstermesi açısından da dikkate değer.

Bu şerhle birlikte, askerlerin Beyaz Saray karar mekanizmalarının dışında kalmasıyla ile dış politika yapımında kurumsal-bürokratik sınıfın bıraktığı boşluğu Cumhuriyetçi Parti içi ve dışı (aşırı) sağ yönelimlerin dolduracağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Generallerin Beyaz Saray'dan ayrılması sadece dış politikada görece vaki rasyonel hesap ve davranış biçimlerinin devreden çıkması anlamına gelmiyor. Bu aynı zamanda ‘Önce Amerika’da ifadesini bulan siyasi/ekonomik milliyetçiliğin dış politikada sahaya inmesi anlamına geliyor.

Yeni dış politika sahada: Venezuela tecrübesi

Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri bahsedilen yeni dış politika çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Kasım 2018’de Venezuela’yı Latin Amerika’nın ‘3 tiranlığından’ biri olarak mimleyen Bolton ve Pompeo’nun şahin dış politika tercihleri genelde General Mattis ve silah arkadaşlarının engellemelerine takılmaktaydı. Ancak Mattis’in istifasını müteakip ABD’nin Venezuela’da rejimi değiştirmek için açıktan müdahaleye girişmesi, dış politikanın yeni izleğini göstermesi açısından öğretici.
Venezuela, Trump’ın en başından beri hedef tahtasına koyduğu 3 ülkeden biriydi (diğerleri Kuzey Kore ve İran). Trump, başkanlık koltuğuna oturduğu günden hemen bir gün sonra Venezuela ile ilgili brifing talep etmiş, zengin petrol rezervlerinden övgüyle bahsetmişti. Bolton’un ve Pompeo’nun da bu yılın başında Brezilya ve Kolombiya ile birlikte altyapısını itinayla hazırladığı Venezuela’daki malum başkaldırı çağrısı gibi oldukça cüretkâr bu girişimin yönetimdeki generallerin gidişini beklediğinin altını çizmek gerekiyor. Ayrıca, Pompeo şok bir kararla İran-contra skandalının baş aktörlerinden ve El Salvador’da büyük Mozote katliamı sorumlularından biri olduğuna hemen herkesin inandığı Elliot Abrams gibi tehlikeli bir ismi Venezuela’da rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bizzat görevlendirdi. Bu görevlendirme, generaller sonrası yeni ABD dış politikasının sahada kimler tarafından uygulanacağını göstermesi açısından önemli. Abrams’in dış politika icra heyetine dâhil oluşu, Trump’in etrafını Bolton’un gelişiyle beraber sarmaya başlayan şahin neocon isimlerin etkinliğinin artacağını da gösteriyor. Özetle, Venezuela tecrübesi yeni aykırı dış politikanın koordineli, planlı ve iddialı bir şekilde uygulanacağını gösteriyor ve önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde neler yaşanabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

Yeni dönemde Türkiye’yi bekleyen zorluklar

Son dönem Türk-Amerikan ilişkilerini özetleyecek belki de en iyi ifade Henry Kissinger’ın Avrupa ile ilgili sorduğu şu ünlü soruda gizli: "Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?." Kissinger, küçümsediği Avrupa ortaklığı fikrini zayıflatmak ve Avrupa’nın tek sesle değil çok başlı karar verme potansiyelini eleştirmek için bu soruyu sormuştu. Benzer şekilde Türkiye, izlenen ABD politikaları hakkında kiminle konuşması gerektiği konusunda aynı soruyu sorabilir: "Türkiye derdini kime anlatmalı? Sizde telefon numarası varsa sorun yok, denilen Trump’ın damadına?, Pentagon'a?, Trump ile yıldızı bir türlü barışmayan kariyer diplomatlara?, Trump yönetiminin seçtiği pek çok diplomatı hala atamayan ABD Kongresine?"

Türkiye-ABD ilişkilerinin karşılaştığı bu zorluktan başka bir zorluk da özelde Suriye, genelde Ortadoğu’da ABD’nin hem siyasi hem de kurumsal-bürokratik aktörleriyle aynı anda uğraşmak zorunda kalmasıydı. Generaller sonrası dönemde ise Pentagon'un karar mekanizmalarından görece uzaklaşmasıyla bu ikili kurumsal ve siyasal kıskaçtan biri devre dışı kalmış ve dış politikada belirsizlik nispeten ortadan kalkmış görünüyor. Bunun önemli bir sebebi, ABD yönetiminde yukarda adı geçen grubun ve dini-milliyetçi doktrinin daha fazla alan bulmasıdır. Generaller sonrası dönemde artık Türkiye’nin varoluşsal kaygılarını anlamak istemeyen Pentagon ve dışişleri elitleri Trump nezdinde eskisi kadar belirleyici olmayacaktır.
Ancak bunları ikame edecek yeni ekibin iyi etüt edilmesi şarttır. Türkiye’de bunların sosyolojik tabanlarına vakıf olmak bir yana, politik görüşlerinin bile bilinmemesi önemli bir ihmaldir. Bu grubun Türkiye ile ilgili ideolojik ve dinsel önyargılarının had safhada olduğunu not etmek gerekir. ABD içinde parti siyaseti veya dışında ortaya çıkan yeni etkili aktörlerin kimliği ve pozisyonlarını her zaman hesaba katmak gerekir. Örneğin, son zamanlarda ABD’nin iç siyasi gündemini domine eden ve Trump’ın azlini getirebilecek hukuki süreci iyi takip etmek gerekir. Henüz zayıf bir ihtimal de olsa Trump’ın azledilmesi durumunda sorunlar daha da çetrefilli hale gelebilir. Amerikan Anayasasında 25. Yasa Değişikliğinin 1. Bölümüne göre azil durumunda Başkan Trump’ın yerine Başkan Yardımcısı Pence’in geleceğini öngörmek gerekir. Pence, geçtiğimiz günlerde Venezuela muhalefet lideri Juan Guaido’yu sisteme başkaldırdığı günden önceki gece yarısı arayıp ne yapması gerektiği konusunda talimat veren kişidir. Aynı zamanda evanjelik dini kesimlerin siyasi temsilciliğini iftiharla yürüten Pence’in, Trump’tan daha radikal bir ajanda takip ettiğini hatırda tutmak gerekir. Rahip Brunson’un en büyük destekçisi Pence’in muhtemel başkanlığının Türkiye için ne anlama geleceği tecrübeyle sabittir.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html