BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Haşdi Şabi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Haşdi Şabi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



13 Şubat 2020 Perşembe

İran destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline geldi ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamakta.





İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten destek görmeye başlamışlardır.
İran'ın bölgede kullandığı devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuştur.
Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde (1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast eylemleri görülmüştür.
İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.
İran’ın en önemli devlet dışı aktörü Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür. 

Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. 

İran otoriterleri İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan) tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü karartmıştır.

Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12 bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz. Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.

Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar. Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde, başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen, Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin 500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.

İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze olarak geri dönmekte.

Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor. İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.

Suriye’de İran destekli gruplara baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür. İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında, İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.

ABD Hazine Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı karşıya olduğunu da göstermektedir.



17 Ocak 2020 Cuma

Körfez diken üstünde

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki "yumuşak karınlarını" bir kez daha ön plana çıkardı.





Son dönemde Körfez bölgesinde meydana gelen birtakım gelişmeler bölge ülkelerini derin bir endişeye sevk etti. Söz konusu gelişimlerin en önemlisi hiç şüphesiz Haşdi Şabi komutanlarından Ebu Mehdi el-Mühendis ile birlikte İran Devrim Muhafızları Ordusunun en üst düzey komutanlarından ve İran’ın son dönemde Orta Doğu bölgesindeki askeri operasyonlarını yöneten General Kasım Süleymani’nin ABD silahlı kuvvetlerinin düzenlediği saldırıda hayatını kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin, İran’da dini lider Hamaney’den sonra en önemli figür olarak kabul edilen Süleymani’ye yönelik düzenlediği bu suikasta, İran’ın kendi topraklarından Irak’taki ABD üslerine yönelik düzenlediği misilleme saldırısı ile ABD ve İran, tarihleri boyunca ilk defa askeri alanda karşı karşıya gelmiş oldu.
İran her ne kadar içerideki prestijini korumak için bir misilleme saldırısı düzenlese de, ABD ile askeri çatışma için askeri ve teknik kapasitesinin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Ukrayna uçağının kazara vurulması, İran’ın askeri ve teknik kapasite yetersizliğini göz önüne seren en önemli gelişmedir. Her ne kadar askeri ve teknik açıdan ABD ile çatışma konusunda yetersizlikleri olsa da İran, bölge genelindeki vekilleri aracılığıyla ABD ve ABD’nin bölgesel müttefiklerine önemli ölçüde zarar verebilecek bir kapasiteye sahiptir. İran Devrim Muhafızları Komutanı Hacızade’nin suikasttan kısa bir süre sonra Devrim Muhafızları, Besic, Hizbullah, Ensarullah, Hamas, Liva Fatimiyyun ve Liva Zeynebiyyun gibi İran’ın bölge genelindeki vekillerinin bayrakları önünde verdiği mesaj önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginliğin istikameti hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu durum başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD askeri üslerinin yoğun olarak bulunduğu Körfez bölgesindeki ABD müttefiki rejimlerin tedirginliğini artırdı.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. 
İran yönetimi uzun yıllardır kendisine yönelik ABD kaynaklı bir saldırı durumunda bu saldırıdan ABD askerlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini de sorumlu tutacağını, tüm ABD askeri üsleri ve İsrail’in İran’ın hedefi olacağını deklare etmekteydi. İran açısından Orta Doğu’da bölgesel istikrar ancak ABD’nin bölgedeki askerlerini çekmesi ile mümkün olacaktır. Süleymani suikastından iki gün sonra Irak parlamentosunun, Şii vekillerin oyuyla, ABD askerlerinin ülkeden ayrılmasını öngören bir karar tasarısını oylaması ve Irak hükümetinin ABD makamlarına bu talebi iletmesi, İran’ın ABD’yi bölgeden uzaklaştırma stratejisinin önemli bir sonucu olmuştur.
İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki “yumuşak karınlarını” bir kez daha ön plana çıkardı. Körfez’in İran ile bölgesel rekabette maruz kaldıkları kırılganlıklar olarak ifade edilen bu yumuşak karınlar; Yemen, Suudi Doğu Vilayeti, Bahreyn ve Hürmüz Boğazı olarak sıralanabilir.

Suudi Arabistan'ın Yemen bataklığı

Yemen, Arap Baharı sürecinin başından itibaren BAE-Suudi ekseni ile İran arasında yoğun bir vekalet savaşına sahne olmakta. İran yanlısı Husilerin ülkenin önemli bir kısmını kontrol etmesi BAE-Suudi eksenini, ülkeyi Husilerin denetiminden çıkarıp bozulan statükoyu yeniden onarmak için doğrudan askeri müdahale etmeye zorladı. 2015 yılından bugüne devam eden bu askeri müdahale, BAE-Suudi ekseninin önemli miktarda askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketmesine rağmen, BAE-Suudi ekseni lehine politik bir sonuç açığa çıkarmaktan oldukça uzak. Yemen’den yansıyan insani krizlerin Suudilerin uluslararası itibarına indirdiği darbe bir yana uzayan kriz, BAE-Suudi ekseninde bir çatlağa yol açtı ve nihayetinde iki ülkenin Yemen’de çatışmanın eşiğine gelmesi ile sonuçlandı. Son dönemde Suudiler düzenledikleri barış girişimleri ile Yemen’de Riyad yanlısı Hadi yönetimi ve BAE yanlısı Güney Geçiş Konseyi arasında bir anlaşma sağlayarak krizi stabil tutma gayreti içinde oldular. Bu süreçte İran yanlısı Husilerin de bu barış sürecine katılacaklarına ve askeri seçeneklerle çözüm umudu kalmayan Yemen iç savaşının barışçıl görüşmelerle sona ereceğine dair bir beklenti oluştu. Özellikle ARAMCO saldırıları sonrası Suudilerin İran’a gönderdiği sıcak mesajlar Orta Doğu’daki köklü bölgesel krizlerin diplomatik yollarla barışçıl bir şekilde çözümlenebileceğine dair umutları ortaya çıkardı.
Husilerin İran yönetiminin bölgesel rekabette kullandığı etkili bir unsur olması Süleymani suikastı sonrası dikkatlerin yeniden Yemen’e odaklanmasına yol açtı. Çünkü İran Husileri kullanarak ABD ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri olan Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik eylemler düzenleyebileceği gibi BAE-Suudi ekseninin askeri üslerine ve petrol tesislerine yönelik bu kanaldan bir eylem gerçekleştirebilir. Geçmişte havalimanları ve petrol tesisleri gibi çok sayıda noktaya Husiler tarafından saldırılar düzenlendi. ARAMCO gibi Suudi petrol endüstrisinin kalbi konumundaki bir tesise Husiler üzerinden düzenlenen saldırı İran’ın vekilleri eliyle üreteceği eylemlerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Yine Yemen’in Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb boğazı üzerindeki jeopolitik konumu İran’ın Husiler eliyle bu suyolu üzerinde birtakım eylemler gerçekleştirmesine de imkan sağlamaktadır.

İran’ın politik ve ideolojik nüfuzundaki Şiiler

Yalnızca Suudi Arabistan’ın değil dünyanın en önemli petrol sahası konumundaki Suudi Doğu Vilayetinin nüfusu yüzde 55 oranında Şiilerden oluşmaktadır. Petrol üretimi ve ihracatının ülkenin ekonomik güvenliği için hayati önemi ve bölgenin Suudilerin Körfeze açılan kapısı olması Doğu Vilayetini Suudi yönetimi için çok değerli kılmaktadır.
Yönetim tarafından ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşünen bölgedeki Şiilerin ise Suud yönetimi ile köklü sorunları bulunmaktadır. Suud vatandaşı Şiilerin yönetimden duydukları bu hoşnutsuzluk, Orta Doğu’da her ideolojik ve askeri gerginlik atmosferi oluştuğunda yönetim karşıtı sokak gösterileri ve isyanlar ile kendini göstermiştir. Örneğin 1960’lı yıllarda Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın liderlik ettiği Pan-Arabizm, 1980’li yıllarda Humeyni’nin devrimci İslam politikası, her iki politikanın temelde çok sayıda uyuşmazlığı olmasına rağmen, Suudi Arabistan vatandaşı Şiileri etkilemiş ve her iki dönemde de Doğu Vilayetinde çok sayıda yönetim karşıtı isyan çıkmıştır. Özellikle İran devrimini takip eden süreçte başta Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler olmak üzere tüm Körfez bölgesindeki Şii unsurların İran’ın ideolojik ve politik nüfuzuna girmeleri, bölgedeki Şiileri İran dış politikası için çok önemli bir araç haline getirirken Suudi yönetimi için de önemli bir kırılganlık haline getirmiştir.
Ülkesindeki Şii vatandaşlarının İran’ın ideolojik ve politik nüfuzunda olması ABD-İran geriliminin had safhaya ulaştığı şu günlerde ABD müttefiki Suudi yönetimini oldukça tedirgin etmektedir. İran, bölgedeki nüfuzunu kullanarak Suudi askeri üslerine, ABD petrol şirketlerine, petrol üretim ve nakil tesislerine yönelik eylemler gerçekleştirebilir. Olası bir ABD-İran çatışmasında Suudi vatandaşı Şiilerin ülkelerinden çok İran’a sadık kalacağının bilinen bir gerçek olması, bölgede yükselen tansiyonu Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği ve siyasi istikrarı için önemli bir tehdit haline getirebilir. Üstelik Şiiler arasında Suudi Arabistan’dan ayrılarak ülkenin petrol zengini Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devleti (Şiistan) kurma fikri oldukça popülerdir. Nitekim 2016 yılı başlarında idam edilen Suudi vatandaşı Şii din adamı Ayetullah Nimr el-Nimr 2000’li yılların başlarından itibaren Suudi Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devletini savunan önemli bir figürdü ve ülke sınırlarını aşan ününü bu ayrılıkçı fikirlere borçluydu.

Bahreyn ilk kıvılcım olabilir

Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti.
Bahreyn, yaklaşık yüzde 85 ile nüfusuna oranla İran’dan sonra en yoğun Şii nüfusun yaşadığı ülke. 1986 yılında inşa edilen 25 km uzunluğundaki Kral Fahd Köprüsü, Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti arasındaki karayolu bağlantısını sağlamaktadır. Bahreyn’in önemi, Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Suudi Doğu Vilayetine olan coğrafi ve siyasi yakınlığı, Körfez petrol üretim ve nakil güzergahları açsından jeopolitik önemi ve ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli deniz üssü olan 5. Filoya ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. Bahreyn’in durumu İran için de çok özeldir. El-Halife hanedanı Bahreyn’e yerleşmeden önce bu topraklara İran hükmediyordu. 1970’li yıllara kadar da İran hükümeti Bahreyn’i topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak gördü ve onu ülkesinin 14. eyaleti olarak kabul etti. 1979 yılında İran’da devrim gerçekleştiğinde, İran benzeri bir devrim yapma fikrine istinaden Bahreyn’de de çok geniş katılımlı gösteriler, isyan girişimleri oldu.
Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti. Her ne kadar 2011 yılında Suudilerin liderlik ettiği askeri koalisyon rejimin isyancı Şiiler eliyle devrilmesini engellemişse de aradan geçen on yıla rağmen ülkede bir türlü siyasi istikrar sağlanamadı. Basına çok fazla yansımasa da Bahreyn’de Şiiler tarafından oluşturulan yeraltı örgütlenmelerinin rejimin güvenlik unsurlarına yönelik silahlı saldırıları on yıldan beridir devam etmektedir. Suudiler Arap Yarımadası Hizbullahı diye adlandırdıkları ve İran tarafından eğitilip desteklendiğini iddia ettikleri bu silahlı unsurları, hem Bahreyn’deki hem de Suudi Doğu Vilayetindeki güvenlik kuvvetlerine yönelik sık sık silahlı saldırılar düzenlemekle suçlamaktadır. Dolayısıyla Bahreyn İran-Suudi, İran-ABD rekabetinde önemli bir alan olarak durmaktadır. İran hem içerideki vekilleri aracılığıyla Bahreyn’deki Suudi müttefiki El-Halife rejimini istikrarsızlaştırabilecek hem de ülkedeki ABD üslerine yönelik eylemler gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip görünmektedir. Bahreyn’in ABD-İran gerilimine sahne olması, siyasi ve coğrafi yakınlığı dikkate alındığında, bu gerginlik ve çatışmaların Suudi Doğu Vilayetine sıçrama ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.

Hürmüz; küresel petrol ticaretinin can damarı

Hürmüz Boğazı, günlük 20 milyon varil petrolün uluslararası piyasalara aktığı bir su yolu olması ve İran’ın bu su yolu üzerindeki hakimiyeti sebebiyle küresel enerji güvenliğinin en önemli fay hatlarından birini temsil etmektedir. Bugüne kadarki politikalarına bakıldığında İran’ın Hürmüz’ü önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı rahatlıkla söylenebilir. Örneğin geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin Cebel-i Tarık boğazında bir İran gemisine el koymasına müteakiben İran’da Hürmüz’de bir İngiliz gemisine el koyarak misillemede bulunmuştu. Halihazırda bölge petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Hürmüz’de İran donanmasının gözetiminde uluslararası piyasalara taşınması Hürmüz’ü bölgenin en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği için hayati kılmaktadır. Her ne kadar BAE-Suudi ekseni İran’ın Hürmüz’deki kontrolünü bay-pas etmek için petrolü boru hatları ile Kızıldeniz’e taşıma girişimlerinde bulunsa da söz konusu boru hatları da İran saldırılarına karşı çok korunaklı değildir. Nitekim Arap Baharı’nın Yemen’e sıçramasını takip eden süreçte bu boru hatlarına yönelik Yemen kaynaklı çok sayıda saldırı gerçekleşmiştir.
Uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında varlığını sürdüren, içeriden ve dışarıdan rejimlere yönelik saldırıları ABD askeri desteği ile caydıran BAE-Suudi ekseni açısından bölgede tırmanan gerginlik yukarıda sayılan kırılganlıklardan ötürü ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Yönetici elit zaman zaman İran’a yönelik bir ABD askeri müdahalesini destekler görünse de aslen bölgede bir sıcak çatışmanın uzun vadede kendi çıkarına olmadığını bilmektedir. İran en önemli rakibi/düşmanı olduğu ve İran’a yönelik bir ABD müdahalesinin BAE-Suudi ekseninin lehine olduğu değerlendirilse de İran’ın yukarıda sayılan alanlarda askeri cevap üretebilme kapasitesi her biri ekonomik birer dev olmasına rağmen askeri ve politik açıdan zayıf Körfez ülkelerinde paniğe sebep olmaktadır. Ayrıca çıkması muhtemel bir sıcak çatışmanın petrol üretim ve ticareti üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler ekonomileri büyük oranda petrole bağlı bu ülkelerin ekonomik güvenliklerini de tehdit edecektir.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. Bu durumun iki sebebi bulunmaktadır. İlk olarak İsrail uzun yıllardır İran’a yönelik bir ABD müdahalesini hararetle destekliyor. İran’a yönelik askeri bir müdahalenin Körfez’e yönelik askeri misillemeler ve Körfez’de iç isyanlara yol açabilme ihtimali, bölgeye siyasi ve coğrafi açıdan uzak sayılan, İsrail için ciddi bir sorun değilken BAE-Suudi ekseni için hayati bir sorundur. İkinci olarak olası bir Hizbullah-İsrail çatışması genel olarak Orta Doğu bölgesinde, 2006 yılındaki İsrail-Hizbullah çatışmasında olduğu gibi, Batı ve Batı yanlısı rejimler karşıtı bir toplumsal bir reaksiyon üretebilir.
Körfezde artan paniğin en önemli göstergesi Suudi Arabistan Dışişleri Bakanının gerginliğin düşürülmesinin bölgesel güvenlik ve istikrar açısından gerekliliğine yönelik açıklamaları ve Suudi Savunma Bakan yardımcısı ve Muhammed bin Selman’ın küçük kardeşi Halid bin Selman’ın ABD ve İngiltere başkentlerini kapsayan ziyaretleri ve bu ziyaretlerin gündemidir. Ayrıca Suudiler, parası Suudi Arabistan tarafından ödenme koşuluyla, ABD’den çok sayıda asker de talep etmişlerdir. Burada Halid bin Selman’ın ABD ziyareti büyük önem arz etmektedir. Daha önce Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi olarak görev yapan ve Suudi Arabistan’ı Yemen bataklığından çıkarmak üzere Savunma Bakan yardımcılığına getirilen Halid bin Selman, Şarku’l Avsat’ın aktardığına göre, Suudi Arabistan’ın, bölgenin güvenlik ve istikrarını artırma amacıyla gerginliğe yol açan her şeyden uzak durma, sükûnet ve itidal sağlama çabası çerçevesinde, Beyaz Saray'ın yanı sıra Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililer ile görüşecek. Suudiler bir taraftan Batı başkentlerinde sükûnet ve itidal çağrıları yaparken diğer taraftan da bölgesel aktörlere gerginliği tırmandırmama yönünde telkinlerde bulunmakta. Çünkü olası bir sıcak çatışma durumunda ilk kurban olmaktan korkmaktalar.


12 Kasım 2019 Salı

Irak ve Lübnan'da mezhepçi/etnik siyaset tıkandı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Gerek Lübnan’da gerekse Irak’ta süregelen gösteriler iç içe geçmiş üç mekanizmaya karşı yükselen bir itiraz dalgası olarak nitelendirilebilir; kötü yönetim, etnik/sekteryen siyasi mücadele ve bunun üzerinden yürümekte olan vekalet savaşları.





Lübnan’da üç haftadır, Irak’ta da bir hafta önce başlayan gösteriler hız kesmeden devam ediyor. Lübnan’da Başbakan Hariri ve hükümetin istifası ile sonuçlanan gösteriler, Irak’ta da hükümet karşıtlığına döndü. Lübnan’da WhatsUp uygulamasına konulan vergi, Irak’ta da yerel hizmetlerin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmediği gerekçeleri ile başlayan protestolar gün geçtikçe daha fazla büyüdü. Hayatını kaybedenlerin sayısı giderek artıyor; iki ülkede de siyasal düzeyde belirsiz bir sürecin önü açılmış durumda. Ancak bu durum gösterilerin sosyal hak talepleri ile sınırlı olduğuna dair bir yanılsamaya neden olmamalı. Her iki ülkede de siyasal alanın sorunlu dizaynı, belirli sorunları biriktirerek günümüze getirdi. Her iki ülkede de hükümetlerin seçimle ve yakın bir zamanda iş başına gelmiş olmalarına rağmen protestoların gün geçtikçe büyümesi de bu anlamda bir işaret olarak okunabilir.
Dolayısıyla, protestoların siyasal düzeydeki tarihsel dinamikler ve fay hatları üzerinde biriktiği gözden kaçırılmamalıdır. İnsanların günlük hayatını doğrudan ilgilendiren işsizlik, ağır vergi yükü, yerel hizmetlerin yetersizliği gibi sosyal koşullar ise tetikleyici gerekçe olabilmektedir. Tam da bu noktada 2010 yılının sonunda başlayan Arap isyanlarının da on yıllarca biriken siyasal sorunların, işsizlik, yoksulluk gibi sosyal dinamikler etrafında patlak verdiğini ve zamanla küresel sonuçlar oluşturabilecek şekilde siyasal düzeye taşındığını hatırlatmakta yarar var.

Meydan ve caddeleri dolduranların bütün siyasetçilere, ülke siyaseti üzerinde vesayet kurmuş olan dış aktörlere karşı bir itirazı dile getiriyor olmaları, üzerinde durulması gereken bir mesele.

Protestolar 'geçmişin yükü’ne karşı yükseliyor


Bugünlerde Lübnan ve Irak'ta meydan ve caddeleri dolduranların bir parti, mezhep ya da ideolojinin temsilcisi olmadıkları çok açık. Başka bir deyişle kimden yana oldukları net değil, ama neye karşı olduklarını tespit etmek hiç de zor değil. 

Neredeyse bütün siyasetçilere, ülke siyaseti üzerinde vesayet kurmuş olan dış aktörlere karşı bir itirazı dile getiriyor olmaları, üzerinde durulması gereken bir mesele. Lübnan’da başbakanın istifasına rağmen gösterilerin devam etmesi ve Irak’ta da benzer taleplerle devam etmesi oldukça önemli. Göstericilerin bu duruşu, yani bütün siyasetçilere karşı bir duruş sergilemeleri, bu ülkelerde kurulmuş olan statüko ve gerçekleştirilen güç paylaşımını sorunsallaştırdıkları anlamına geliyor. 

Her iki ülkede de iktidarın taksimini öngören siyasi tasarımlar, etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir denge kurulması amacıyla gerçekleştirilmiş olsa da aksine sonuçlar doğurdu.

Lübnan’da 1943’te Fransa’nın ‘Azınlık politikasının’ bir ürünü olarak sayılabilecek ‘Ulusal Pakt’ çerçevesinde, siyasi görevlerin mezhepler arasında nüfuslarıyla orantılı olarak paylaştırılması esasına göre dizayn edilen siyasal sistem, Taif ve Doha anlaşmalarıyla güncellenerek günümüze kadar geldi. 

Bu sisteme göre Cumhurbaşkanının Maruni, Meclis Başkanının Şii, Başbakanın Sünni olması ve Parlamento üyelerinin Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında paylaştırılması öngörüldü. Bu sistem siyasi rekabetin etnik ve mezhebi hatlar üzerinden şekillenmesine neden oldu. 1976’da bu dinamikler çerçevesinde patlak veren iç savaş trajik sonuçlar doğurmakla kalmadı, aynı zamanda Lübnan’ı ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Suriye ve İran’ın vekalet savaşı yürüttüğü bir alan haline getirdi. Söz konusu uluslararası aktörler, Lübnan’da mücadele halinde olan etnik ve mezhepsel yapıları birer vekil olarak gördü ve ülke siyasetine müdahil oldular. Sözgelimi 1979 İran devriminden sonra kurulan Hizbullah İran ve Suriye’nin, çeşitli Sünni yapılar ise Suudi Arabistan’ın müttefiki olarak konumlandılar.

2003 Irak işgali sonrasında da Irak’ta benzer bir siyasal yapı ortaya çıktı. Anayasal düzenleme olmamasına rağmen Cumhurbaşkanı’nın Kürt, Başbakanın ise Şii olmasına dair fiili bir siyasi yapı ortaya çıktı. Her iki ülkede de bu siyasi tasarımlar, etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir denge kurulması amacıyla gerçekleştirilmiş olsa da aksine sonuçlar doğurdu. 

Bu paylaşım, Irak tarihi boyunca ve özellikle 2003 Irak işgali sonrasında birbirleri ile hasmane ilişkilere sahip olan kesimlerin siyasi rekabetini kimlik özelinde kurumsallaştırdı. 2003 sonrasında DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve sonrasında yaşananlar ise kimliklerarası çatışmanın fitilini ateşledi. Neredeyse bütün Sünni kesimlerin önce Saddam dönemi uygulamaları, sonrasında da DEAŞ’la özdeleştirilmeleri siyasi yapıdan dışlanmaları ile sonuçlandı. Kimliksel bölünme üzerinden şekillenen siyasal yapı her bir yerel aktörü uluslararası aktörlerin yürüttüğü vekalet savaşları için birer malzemeye dönüştürdü. Kürt aktörlerin önemli bir kısmının ABD’nin, Şii aktörlerin ise İran’ın doğal bir müttefiki olarak varlıklarını devam ettirmesi bu anlamda çarpıcı bir göstergedir.

Siyasi kimliklerini devam ettirmeyi merkeze alan ve dış aktörlerle ittifak kurmalarının kaçınılmaz hale geldiği bir atmosferde iyi yönetim, gelirin adil dağılımı, yerel hizmetler gibi günlük hayatı ilgilendiren meseleler bu siyasetin aktöreri olan elitler için ‘önemsiz’ kalmaktadır. Ancak kitleler için durum çok daha farklı. 

Mevcut kitlesel gösteriler de bu durumun en önemli göstergesi. Irak’ta rüşvet ve kayıt dışı ekonominin ulaştığı boyutlar, petrol gelirlerinin işgal masrafları çerçevesinde ABD tarafından rehin alınması, İran’ın milis grupları üzerinden yayılması ve iktidarı kontrol altında tutmaya çalışması, siyasi elitlerin çekişmesini yansıtırken, gösteriler ise kitlelerin bu çekişmeye ve doğurduğu sonuçlara yönelik bir rahatsızlık göstergesi olarak ortaya çıktı. Bu gösterilerin siyasal düzeyde karşı çıktığı şey ise ülke yönetiminin otoriter/sekteryen rejim ile etnik/sekter yapılar arasında güç paylaşımını öngören fakat işlemeyen bir sistem arasında yaşanan sıkışmışlıktır. Bir başka deyişle kitleler, Saddam döneminin alternatifi olarak dengeli fakat yolsuzluk ve rüşvetin önüne geçilmediği, adil gelir dağılımı sağlayamayan, yerel hizmet üretemeyen bir sisteme razı olmayı reddetmekteler.

Kitleler tarafı olmadıkları ihtilafların mağduru


Bu gösterilerin doğrudan reddettiği bir başka şey ise etnik/sekteryen yapıların birer aktörü olduğu vekalet savaşlarıdır. Orta Doğu’nun genelinde on yıllarca devam eden otoriter rejimlerin sağladığı istikrar, yerini kontrol edilmesi zor çatışmalara ya da reforme edilmesi uzun sürecek güç dağılımının esas alındığı sistemlere bırakıyor. 

Bu zorluğun temel sebebi ise son birkaç yıldır ortaya çıkan güç boşluğunda süregelen vesayet savaşları. Bugün Irak’ta da Lübnan’da da şahit olduğumuz şey, İran’ın aşırı yayılmacılığının ABD yönetimi tarafından sorunsallaştırılması ve İsrail, Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteği ile sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Etnik ve mezhepsel kamplaşma uluslararası aktörlerin ülke siyasetinde rol oynamalarının da önünü açıyor. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi üzerinden etkinlik kurma politikası, ABD’nin İran’ı sınırlandırma çabasına zemin hazırlıyor. Meselenin ironik tarafı ise bu güç boşluğunun da, İran yayılmacılığının da ABD politikaları dolayısıyla gerçekleşmiş olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında ABD/İsrail/Suud –İran/Hizbullah kapışmasının Irak ve Lübnan’da yürüyor olması kitleleri fazlasıyla rahatsız ediyor.

Sonuç olarak gerek Lübnan’da gerekse Irak’ta süregelen ve yüzlerce insanın hayatını kaybettiği gösteriler iç içe geçmiş üç mekanizmaya karşı yükselen bir itiraz dalgası olarak nitelendirilebilir. 

Bu üç mekanizma ise kötü yönetim, etnik/sekteryen siyasi mücadele ve bunun üzerinden yürümekte olan vekalet savaşlarıdır. Sıradan insanlar ise, tarafı olmadığı bu sarmalın kurbanı olmaktadırlar. Ancak mevcut güç dengeleri dikkate alındığında kitlelerin beklentilerinin gerçekleşmesi de, bölgenin bu sarmaldan çıkarak normalleşmesi de maalesef hala uzak bir hayal olarak durmakta.




8 Ocak 2019 Salı

Irak’ta siyasi tıkanıklık

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi.



Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi. Yaşanan siyasi tıkanıklığa atıfla Irak’ın Lübnanlaşması olarak nitelendirilen bu süreçte, 2003'teki ABD işgali sonrası mezhepsel hatlarda seyreden iç siyaset, yerini Şii fraksiyonlar arasında iktidar mücadelesine bıraktı. 

2003 sonrasında Irak siyasetini yönlendiren iki dış aktörden biri haline gelen İran’ın Şii grupları artık uzlaştıramamasının yanında, özellikle Tahran’ın desteklediği gruplar ile Mukteda es-Sadr grubu arasındaki görüş ayrılıkları daha da derinleşti. Bu noktada Adil Abdulmehdi, ekim ayında bu iki cenahı uzlaştıracak ve ABD ve İran kamplarının her ikisini de memnun edebilecek bir aday olarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Abdulmehdi, Irak’ta son dönemde daha da belirginleşen ABD, İran ve Arap ülkeleri arasında denge arayışı politikalarını idare edebilecek bir başbakan adayı olarak birbirine rakip Şii blokların üzerinde uzlaştığı isimdi. Aslında bu cümle bile Abdulmehdi’nin önümüzdeki süreçteki nasıl zor bir misyon üstlendiğini anlamak için yeterli. Bu zorlu sürecin en önemli veçhelerinden biri ABD ile ilişkiler. Trump yönetimi ile birlikte ABD’nin İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltma çabaları, Obama döneminde kaldırılan yaptırımların yeniden yürürlüğe konulmasına ile daha somut bir aşamaya geçti. Bunun Irak’ı ilgilendiren kısmı ise, Washington’un Bağdat’a İran’a uygulanan yaptırımlara uyma zorunluluğu getirmesi oldu. 

İkincisi ise ABD yaptırımları nedeniyle zor bir dönemden geçen İran için, Irak’taki siyasi ve ekonomik nüfuzunun muhafaza edilmesi çok daha elzem ve kritik hale dönüştü. Dolayısıyla, İran’ın bu konuda Irak üzerinde kurduğu politik ve ekonomik baskı daha gözle görülür hale geldi. Bütün bu gerilimin ortasında Tahran’a muhalif olan ABD müttefiki komşu Arap ülkeler ile de yakınlaşılması yeni Irak yönetiminden beklenenler arasındaydı.


İki büyük rakip Şii blok ve Abdulmehdi


Adil Abdülmehdi son aylarda hükümet kurma sürecinin uzamasından kendisinin sorumlu olmadığını ve tıkanıklığa yol açan bazı konuların kendi inisiyatifinde olmadığını belirtiyor. Bu beyanlarından kastı yalnız dış kaynaklı nedenler değil aynı zamanda sıklıkla belirtilen iki büyük Şii blok arasındaki görüş ayrılıkları. Son genel seçimlerden birinci parti çıkan Mukteda es-Sadr’ın Sairun Koalisyonu’nun yer aldığı Reform Bloku ve seçimlerde ikinci sırayı alan ve İran tarafından desteklenen Fetih Koalisyonu’nun başını çektiği Bina Bloku her ne kadar uzlaşı sürecinde olduklarını söyleseler de hükümet oluşturma sürecinde esas belirleyici olmak istiyorlar. Bunun yanı sıra, bir yandan ABD, Tahran’ın desteklediği grupların hükümet içerisinde belirleyici bir konum kazanmasını engellemek isterken, İran da Hadi el-Amiri liderliğindeki Bina Bloku’nun kurulacak yeni hükümette baskın güç olmasını istiyor.

İki rakip blok iki aylık sürede şu ana dek toplam 21 kabine üyesinden 16’sı üzerinde anlaşma sağlayabildiler. Süreç boyunca görüşmelerin tıkandığı iki temel nokta ise İçişleri ve Savunma Bakanlığı’na taraflarca gösterilen adaylarda ısrarcı olunması oldu. Özellikle İçişleri Bakanlığı koltuğu için İran destekli Hadi el-Amiri’nin Bina Bloku’nun İçişleri Bakanlığı için Haşdi Şabi Komite Başkanı Faleh el-Fayyad isminden vazgeçmemesi, Mukteda es-Sadr kanadının da daha sert bir tavır takınmasında etkili oldu. Faleh el-Fayyad ismi üzerindeki tartışmalar ise temel anlamda İran’ın müttefiki Şii gruplar aracılığıyla destek verdiği isim olmasından kaynaklanıyor.

İçişleri Bakanlığı kolluk güçlerini kontrol eden bir kurum olmasından ötürü merkezi hükümetin zayıf olduğu ülkede siyasi cenahlar için kritik bir önem taşıyor. Sadrcılar bu koltuğun bağımsız bir siyasetçiye bırakılması gerektiğini savunurken, Amiri Bloku ise İran’ın da desteklediği Faleh el-Fayyad’ın bu koltuğa oturmasında oldukça ısrarcı. Fayyad’ı veto eden Mukteda es-Sadr ise Abdulmehdi’nin bu çıkmazı sonlandıramaması durumunda sokak gösterilerini başlatabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarıların ciddiyetine rağmen, yeni başbakan, İran’a tamamen sırtını dönemeyeceğini biliyor ve dolayısıyla süreç önündeki engellerden kendisinin sorumlu olmadığını her fırsatta dile getirmekten başka çaresi kalmadığı görünüyor.


Basra gösterileri ve yeniden yapılanma


Temmuz ayında başlayan ve eylülde doruk noktasına ulaşan Basra gösterilerinin temel çıkış noktası devlet hizmetlerinin sağlanamaması, yolsuzluk ve işsizliğe karşı oluşan tepkiydi. Bu bakımdan, onlarca Iraklının hayatını kaybettiği bu gösteriler Şii Basra halkının ülkeyi 15 yıldır yöneten Şii hükümetlere karşı, 2003 sonrası verdiği en ciddi tepki olmuştu. Eylül sonrasında şiddeti azalsa da gösteriler halihazırda devam ediyor. Bu olayların hükümet kurma sürecini ilgilendiren en kritik yanı ise geçmiş hükümetleri devlet kaynaklarını heba etmekle suçlayan Mukteda es-Sadr’a bağlı militanlar ile hükümet güçlerinin aralık ayında karşı karşıya gelmiş olması. Öte yandan, gösterilerin İran Konsolosluğu’nun geçtiğimiz aylarda ateşe verilmesi gibi İran ve Tahran’ın Iraklı müttefiklerine karşı tepki mahiyeti de taşıması, Tahran yanlısı milis grupların da çatışmalara dahil olma ihtimalini güçlendiriyor.

Geçtiğimiz yıl DEAŞ işgalinin sonlandırılmasından sonra, üçte biri harabeye dönen ülkenin yeniden inşası ve yerlerinden edilen ya da göçmeye zorlanan yaklaşık iki milyon kişinin yeniden evlerine dönüşü Irak hükümeti için çözülmesi gereken en acil sorunlar olarak öne çıkmıştı. Bu konuyla alakalı olarak ise şubat ayında Kuveyt’te yapılan Irak’ın Yeniden İnşası Konferansı’nda, DEAŞ'la mücadele sürecinde büyük yıkıma uğrayan şehirlerin imarı için dış desteğe ihtiyaç duyan Irak hükümetine ilk etapta 30 milyar dolarlık yardım sözü verilmişti. Türkiye, ABD ve Körfez ülkelerinin de Irak için önemli oranlarda kredi ve yatırım olanakları oluşturma sözü verdiği bu toplantıda İran, Bağdat’a sağlayacağı destek miktarını açıklamamıştı. Bu durumun Tahran’ın İran halkının bu desteğe göstereceği tepkiden çekinmesinden ve ayrıca yardım paketinin miktarının görece az olmasından kaynaklandığı kimi siyasi çevrelerde dile getirilmişti. DEAŞ işgali sonrası Tahran’ın, yeniden yapılanma sürecine yapacağı katkıyla ilgili soru işaretlerinden sonra, İran muhalifi Körfez ülkeleri Tahran’ın Irak’taki siyasi etkisini frenlemek için Irak’a yönelik yeni yatırım vaatlerini gündeme getirmişlerdi.


Trump’ın ziyareti


Irak’ta son yıllarda yükselişe geçen milliyetçilik eğilimine paralel olarak siyasiler arasında, ülkedeki ABD ve İran nüfuzuna yönelik tepkiler de arttı. Bu bağlamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’ta bulunan ABD birliklerine aralık ayı sonunda gerçekleştirdiği sürpriz ziyaret ülke içinde büyük tepkiyle karşılandı. Trump'ın Iraklı yetkililerle görüşmediği ziyaret, Mukteda es-Sadr cephesi tarafından “küstahça” olarak nitelendirilirken, bu ziyaret sonrası ABD askerlerinin ülkeden derhal çekilmesi çağrıları yinelendi. İran’ın desteklediği Bina Bloku’ndan ise ABD’nin Irak’taki askeri varlığına karşı sert açıklamalar tekrarlandı.

Ziyaretle alakalı olarak bilinen en somut şey Trump’ın Suriye örneğinin tersine Irak’tan herhangi bir şekilde çekilmeye niyetinin olmadığı. Diğer bir deyişle, ABD askerlerinin ülkeden çekilmesini bekleyen siyasi çevrelerin beklentileri en azından yakın gelecekte gerçekleşmeyecek gibi görünüyor. Dolayısıyla, siyasal krizler içinde sendeleyen Irak hükümeti ve Başbakan Adil Abdulmehdi de bu konuyla ilgili olarak ilerleyen günlerde baskı altında kalacak. Hatta konuyla alakalı olarak bazı çevreler bu ziyaretin sorumluluğunu Abdulmehdi’nin üstlenmesi gerektiğini ve hükümetin ABD askerlerinin çekilmesi ile ilgili inisiyatif almasını yakın zamanda beyan ettiler bile.

Ayetullah Sistani’nin “Yeni başbakan siyasette yeni bir isim olmalı” çağrısına rağmen 2003 sonrası Irak siyasetinin eski yüzlerinden Adil Abdulmehdi, politik olarak daha da kutuplaşan es-Sadr ve el-Amiri cenahlarının zoraki uzlaşısında ekim ayında başbakanlık koltuğuna oturdu ve zorlu bir misyon üstlendi. ABD’nin Irak’ta İran etkisini kırma isteği, yaptırımlar pençesindeki İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzunu muhafaza etme çabası, İran karşıtı Körfez ülkelerinin Bağdat’ı Arap kampına çekme hamleleri de bu çetin misyonu daha da karmaşık hale getirdi. Daha da önemlisi, devam eden Basra gösterileri ve ülkenin yeniden inşası konusunda atılamayan adımlar halkın ABD işgali sonrası görev yapan Irak’ın siyasi elitlerine güvensizliğini artırdı. Gelinen aşamada, Abdulmehdi’nin kalan kabine üyelerini ne zaman atayabileceğini tahmin etmek zor ama sürecin daha da uzaması kuvvetle muhtemel. Bu süreçte mevcut başbakanın istifasının Irak’ı daha da istikrarsızlaştıracağı kesin.


25 Kasım 2018 Pazar

Irak'ta Türkmenlerin dışlanması istikrara darbe vuracak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Irak parlamentosunda 10 milletvekiline sahip Türkmenlerin temsil edilmemesi, ulusal birlikteliğe gölge düşürüyor ve Türkmenler göz ardı ediliyor.



Irak eski Başbakanı Haydar el-İbadi, 21 Kasım 2017’de DEAŞ'ın askeri olarak mağlup edildiğini açıklayarak, Irak’ta yeni bir dönemin başladığını ilan etmişti. Yaklaşık 3,5 yıl süren DEAŞ'la mücadele dönemi, Irak’ta farklı dinamikler ortaya çıkardı. Bu dinamiklerin DEAŞ sonrası dönemde etkisini uzun bir süre koruyacağını söylemek mümkün. Zira 12 Mayıs 2018’de gerçekleştirilen parlamento seçimleri öncesi ve sonrasında yaşanan siyasi gelişmeler ve tartışmalar bu durumu kanıtlar nitelikte oldu. Irak’taki hemen her süreçte olduğu gibi Türkmenler de yaşanan gelişmelerden nasibini acı bir tecrübe ile yeniden aldı.

Söz konusu seçimler, DEAŞ sonrası sürecin ardından yapılan ilk seçimler olması nedeniyle, Irak için önemli bir köşe taşı niteliği taşıyor. Zira 30 Nisan 2014’te yapılan parlamento seçimlerinin ardından, Haziran 2014’te DEAŞ'ın Irak topraklarının bir kısmında kontrol sağlaması, hükümetin olağanüstü ortamda kurulmasına sebebiyet verdi. 2017 yılı sonu itibariyle DEAŞ'ın Irak’taki kontrolü sona erdirilmiş olsa da örgütün bıraktığı izler, siyaset üzerinde önemli etkiler ortaya çıkardı. DEAŞ'ın Irak’taki kontrolü süresince güvenlik ve siyaset alanında yaşanan güç boşluğu, Haşdi Şabi gibi yeni aktörlerin siyaset ve güvenlik alanında etkili olmasını beraberinde getirdi. Öte yandan 25 Eylül 2017’de gerçekleştirilen IKBY referandumu ve sonrasında yaşanan gelişmelere ek olarak, Irak merkezi hükümetinin 16 Ekim 2017 tarihinde yaptığı operasyonla Kerkük ve tartışmalı bölgelerde kontrolü yeniden ele alması, siyasi dinamikleri önemli ölçüde değiştirdi ve Irak’ta yeni bir siyasi harita oluştu.

Bu şartlar altında seçimlere giren Irak’ta seçimlerden önce oluşan koalisyonlar ve ittifaklar Irak’taki siyasetin farklılaştığına dair bir kanıt niteliğinde. Nitekim seçimlere 204 parti ve 27 koalisyon yer aldı ve Irak’ta ilk kez etnik ve dini gruplar bu denli çok parçalı bir siyasi yapı ile seçimlere girdi. Türkmenler ise ilk kez Kerkük’te tek liste ile seçimlere katılırken, Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Musul, Selahaddin gibi vilayetlerde ise farklı koalisyonlar içerisinde yer aldı.

Seçimlerde Türkmenlerin tutumu
DEAŞ'tan en fazla etkilenen grupların başında gelen Türkmenler arasından 11 parti seçimlere katılmak için kayıt yaptırırken, Türkmen siyasetinin en güçlü olduğu vilayet olan Kerkük’te Türkmen siyasi partileri, Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşad Salihi önderliğinde “Kerkük Türkmen Cephesi” isimli liste ile seçimlere girme konusunda anlaştı. Bu durum Türkmenlerin siyasi birlikteliği ve bütüncül kimliklerini korumaları açısından son derece önemli bir gelişme oldu. Bununla birlikte Kerkük’te beş farklı listeden 32 Türkmen aday da seçimlere katıldı. Türkmen siyasi partileri Kerkük haricinde başka bir vilayette ortak liste ile seçimlere girme kararı almamış olması, diğer bölgelerdeki Türkmen kimliğinin varlığının ortaya konuşması açısından önemli bir eksiklik oldu. Musul, Selahaddin ve Bağdat’ta Türkmen partilerin de yer aldığı koalisyonlar oluşturuldu.

Türkmen partilerin, diğer partiler gibi, birçok konuda ayrışma ve bölünme nedeniyle zaten az olan etkileri daha da azaldı. Bazı etkili Türkmen siyasi figürlerin şahsi menfaatleri yönünde hareket etmesi ve Türkmen lider ve siyasetçilerin anlaşamayarak birden fazla kişinin bir makama aday olması, Türkmen siyasetindeki ayrışmaları daha da derinleştirdi. Dolayısıyla bu durum halka da yansıdı ve Türkmenlerin sosyal boyutundaki sorunların daha da derinleşmesine neden oldu. Sonuç olarak, Türkmen siyasi hareketi dağılmış, zayıflamış ve kendi içinde bölünmüş bir hal aldı. Bu durum Türkmenlerin seçim performansını da olumsuz yönde etkiledi. Nitekim tartışmalı geçen seçimler ve daha sonrasında gündeme gelen hile iddialarının gölgesinden açıklanan seçim sonuçlarına göre Türkmenler farklı vilayet ve listelerden 10 milletvekiline sahip oldu. İlk kez Kerkük’te ortak bir liste ile seçimlere giren Türkmenler, Kerkük’ten 3 milletvekili çıkardı. Bu sayıyı 2014’teki seçimlerde 2 milletvekiline sahip olan Türkmenler için nispi bir başarı olarak değerlendirmek mümkün olmakla birlikte, Kerkük’te özellikle KYB’nin seçim hilesi yaptığına yönelik güçlü kanıtların olması, Kerkük’teki seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmadığı iddialarını haklı çıkarıyor. Öte yandan 4 milletvekili Musul’dan (Telafer) seçilirken, 2 milletvekili Selahattin (Tuzhurmatu) ve 1 milletvekili de Bağdat’tan seçildi. Musul’dan seçilen Türkmen milletvekillerinin tamamının Telaferli adaylar olması göze çarparken, 4 milletvekilinden 3’ünün Haşdi Şabi içerisindeki grupların oluşturduğu Hadi el-Amiri liderliğindeki Fetih Listesi’nden seçilmesi de dikkat çekici bir gelişme oldu. Diğer taraftan Irak’taki en büyük ve en yaygın Türkmen siyasi partisi olan Irak Türkmen Cephesi’nin Kerkük dışındaki vilayetlerde katıldığı koalisyonların hiçbirinden milletvekili seçtirememiş olması da Irak Türkmen Cephesi’nin Türkmen coğrafyasındaki etkinliğine dair tartışmalara yol açtı. Bununla birlikte Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşad Salihi haricinde seçilen Türkmen milletvekillerinin tamamının yeni yüzler olması ve daha önce temsil edilmeyen gruplardan seçilmeleri, Türkmenlerin siyasal davranış yönünü de farklılaştırmış görünüyor.

Türkmenleri dışlama çabası
Irak’ta 12 Mayıs 2018 tarihinde yapılan tartışmalı parlamento seçimlerinin ardından seçim sonuçlarının onaylanması ile Irak’ta hükümet kurma süreci başladı. İlk seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından farklı siyasi grupların bir araya gelerek parlamentodaki en büyük grup olma konusunda başlattığı yarış bir sonuca ulaşamazken, farklı düzeylerdeki makamlar için azami düzeyde üzerinde anlaşma sağlanabilecek adaylar belirlendi. Nitekim 15 Eylül 2018 tarihinde Irak parlamentosunda yapılan oylama ile Enbar eski Valisi Muhammed el-Halbusi parlamento başkanı seçilirken, Beşir Haddad ve Hasan Kerim el-Kaabi de başkan yardımcıları olarak belirlendi. Bu süreçle birlikte hükümet kurma takvimi için ilk somut adım atılmış oldu. Parlamento başkanı ve yardımcılarından sonra 2 Ekim tarihinde Irak parlamentosu, cumhurbaşkanını seçmek için toplandı ve yapılan oylamada, KYB’nin adayı olarak Irak parlamentosuna sunulan ve en güçlü aday olarak görünen Berhem Salih, beklendiği şekilde cumhurbaşkanı olarak seçildi. Yemin töreninden sonra Berhem Salih, Adil Abdülmehdi’yi hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Adil Abdülmehdi’nin görevlendirilmesinin ardından anayasal düzenlemeler doğrultusunda en fazla 30 gün sürmesi öngörülen hükümet kurulma aşaması başladı. Abdülmehdi her fırsatta teknokrat bir hükümet kuracağını açıklasa da yaklaşık 20 günün sonunda 22 kişilik bakanlar kurulu listesini hazırladı ve bu kabineyi 24 Ekim 2018 tarihinde Irak parlamentosuna getirdi. Ancak siyasi grupların bir kısmının, belirlenen kişileri kabul etmeyerek toplantı salonunu terk etmeleri sonucu, Adil Abdülmehdi’nin parlamentoya getirdiği kabine üyelerinden ancak 14’ü güvenoyu alabildi, diğer isimler hakkında bir oylama yapılamadı. Söz konusu 22 kişilik listenin en fazla dikkat çeken yönlerinden biri, İbadi kabinesinde olduğu gibi, Irak’ın üçüncü ve kurucu asli unsuru olarak ifade edilen Türkmenlere bir bakanlık dahi verilmemesi oldu. Bakanlıklar için oluşturulan isim listesinde Türkmenlere yer verilmemiş olması, Irak’ın birliği ve bütünlüğüne ters olduğu gibi eşit ve demokratik ülke olma iddiasını da baştan çökertti. Nitekim Türkmenler “bir” bakanla dahi olsa 2003 sonrası oluşturulan her kabinede temsil edildi. 2014 seçimlerinden sonra da bir Türkmen bakan kabine de yer alırken, 2016 yılında İbadi tarafından yapılan kabine revizyonunda Türkmenlerin sahip olduğu İnsan Hakları Bakanlığı lağvedilerek, Türkmenlere başka herhangi bir bakanlık verilmedi. 2018 kabinesinde de Irak’ta azınlık bir unsur olarak Hristiyanlar temsil edilirken, oluşturulan son kabinede Türkmenlerin temsil edilmiyor olması, eşitlik ilkesine ters bir durum oluşturuyor. Irak parlamentosunda 10 milletvekiline sahip Türkmenlerin temsil edilmemesi, ulusal birlikteliğe gölge düşürüyor ve Türkmenler göz ardı ediliyor. Bu anlamıyla DEAŞ sonrası sürecte en fazla mağdur edilen kesim olan Türkmenler, siyasi süreçten de dışlanmış görünüyor. Öte yandan her ne kadar seçim sonrası 10 Türkmen milletvekili parlamentoda bir grup kurduklarını açıklamış olsa da bakanlık seçimi konusunda ortak hareket edemedi ve ortak bir aday çıkartamadı.

Bakanların bağımsızlığı tartışmalı
Irak parlamentosu tarafından onaylanan bakanlar kağıt üzerinde “teknokrat ve bağımsız” görünüyor olsalar bile bu kişilerin de partiler ve siyasi kitleler tarafından aday gösterilmiş olmaları, bağımsızlıkları konusunda soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Yeni göreve getirilen bakanların siyasi gruplar tarafından aday gösterilmeleri nedeniyle ilerleyen süreçte siyasi partilerin baskılarına maruz kalmaları muhtemel. Bununla birlikte, demokratikleşme sürecindeki ülkelerde siyasi bağlar da zaman zaman kurumsal işleyişin korunmasını kolaylaştırmakta. Bu noktada siyasi korumadan uzak, bağımsız adayların, pozisyon elde edemeyen siyasi gruplar ya da milis grupların baskısı altında kalabileceği de göz önünde tutulmalı. Özellikle Irak’ta teknokrat ve siyasi bakımdan bağımsız bir kabinenin yürütülebilmesi için devlet denetim mekanizması ile güvenlik aygıtının geliştirilmesi ve hükümetin pozisyonunu koruyabilecek yeterlilikte olması şart. DEAŞ'la mücadele sürecinin getirdiği zorlukla birlikte, bölgesel ve küresel politik müdahaleler, IKBY ile yaşanan siyasi çekişme, DEAŞ sonrası süreçte Sünni Arapların pozisyonu gibi sorunlar da Abdülmehdi’yi bekleyen en ciddi meseleler. Siyasetteki eşitsizlik de istikrarı bozucu bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Irak’taki siyasi istikrar ve hükümetin devamlılığının sağlaması zor görünüyor. Bu noktada Irak’ta gerçek bir ulusal uzlaşının gerçekleştirilerek, tam katılımcı bir yönetim mekanizmasının kurulması en iyi çıkış yolu.

Ancak başta Türkmenler olmak üzere siyasal ve etnik eşitsizlikle karşı karşıya kalan toplumların sorunları, ülkedeki problemleri daha da derinleştiriyor. Bu noktada Irak’ta Türkmen kimliğinin gittikçe erozyona uğradığı ya da uğratıldığını söylemek yerinde olacak. Türkmenler, 2003 sonrası Irak’taki siyasi sistem içerisinde hak ettikleri pozisyona gelemezken hem yerel hem de genel politikada günden güne geri plana düştü. Özelikle 2014 Haziranında DEAŞ'ın Irak’ta hakimiyet bölgeleri oluşturmasından sonra, siyasi olarak gerileyen Türkmenler, DEAŞ'ın yol açtığı bütün olumsuzluklarla da karşı karşıya kaldı. Türkmenler doğrudan DEAŞ'ın hedefi haline gelirken, örgütün kontrol ettiği ya da etkide bulunduğu başta Telafer ve Musul olmak üzere, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyala gibi yerlerden göç etti. En az 600 binden fazla Türkmen’in mülteci konumuna düştüğü söyleniyor. Türkmenlerin bir kısmı Irak’ın güneyindeki Necef, Kerbela, Hille gibi bölgelere göç ederken, bir kısmı da Irak’ın kuzeyinde Duhok ve Erbil’e bir kısmı ise Türkiye’ye göç etmeye mecbur kaldı. Böylelikle Türkmenler göç ettikleri bölgelerde azınlık nüfus konumuna düştü. Sosyal hayatın da uzağında kalan Türkmenler, gittikleri bölgelerde yabancılık çekti ve işsizlik, eğitimsizlik gibi sorunlarla karşı karşıya kaldı. Öte yandan DEAŞ'ın alan hakimiyeti sonlandırılmış olmasına rağmen Telafer ve Tuzhurmatu gibi yerlerde yaşayan Türkmen halkının büyük bölümü halen evlerine dönemedi.

Gelinen noktada Türkmenlerin yeniden ciddi bir toparlanmaya ihtiyacı var. Bu bağlamda bazı Türkmen milliyetçilerinin çabaları ve Türkiye hükümetinin bu konudaki rolü takdir edilmeli. Özellikle de bu çabaları desteklemek ve birleştirmek ve siyasi liderleri birlikte çalışmaya teşvik etmek, anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunmak bakımından Türkiye’nin önemli desteği olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak bu tek başına yeterli değil. Türkmen liderlerden siyasetçilere, aydınlardan sokaktaki sıradan insana kadar bütün Türkmen halkının inisiyatif alması gerekiyor. Türkmenlerin birlikte duruş sergiledikçe, bunun göz ardı edilmesi giderek zorlaşacak. Türkmenler bunun en iyi örneğini seçim sonrasında gösterdi. Kerkük’teki seçimlere itiraz eden Türkmenler, 28 gün boyunca meydanlarda birlik içerisinde haklarını savundu ve bu gösteriler sonucunda oylar yeniden elle sayıldı. Sonuçlara ilişkin büyük bir değişiklik olmadıysa da Türkmenlerin varlığını hissettirebilmek ve koruyabilmek için en doğru yolun birliktelikten geçtiğini göstermesi açısından tarihi bir köşe taşı oldu. Bu anlamıyla Türkmenlerin bu birlikteliği sağlaması durumunda hiçbir kesimin Türkmenlerin haklarını görmezden gelmesi mümkün olmayacağını söylemek yerinde olacak.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html