BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Evanjelizm sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Evanjelizm sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


10 Kasım 2019 Pazar

ABD kendisiyle savaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin başlatmış olduğu kontrollü kaos stratejisinde yaşanılan olumsuzluklar, ABD iç siyasetini ve dinamiklerini derinden etkilemeye başladı.


Yaklaşık iki yıl önce, ABD ile tüm seviyelerde “tek sesle” konuştuklarını söyleyen Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ABD yönetimindeki dağınıklığa atıfta bulunarak “Henry Kissinger’ın şakasıydı zannedersem. ‘Avrupa’yı aramak istesem kimi arayayım?’ derdi. Şimdi ABD’de Avrupa’nın numarası var. Sorma sırası bizde: Washington’u aramak istediğimizde kimi arayalım?”
Amerika’nın düştüğü hali çok net bir şekilde özetleyen bu ironi, haliyle birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Bunların başında ise şu dört soru geliyor: ABD’de neler oluyor? ABD’yi aslında kim ya da kimler yönetiyor? ABD nereye, nasıl bir geleceğe doğru sürükleniyor? Dünya üzerinde sahip olduğu gücü Roma ile karşılaştırılan ve bu bağlamda “neo-Roma” olarak da adlandırılan ABD miadını doldurdu mu?
Normal şartlarda ABD’deki güç merkezleri arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve bunlar arasındaki rekabet sistemi daha güçlü kılarken, bugün bu dinamikler arasında yaşananlar bir güç mücadelesi/kavgası olarak görülüyor ve sistemin çöküş sürecine geçişiyle eşdeğer bulunuyor.
Bu sorulara verilecek cevap, aynı zamanda dünyadaki yeni uluslararası sistemin inşa sürecinin geleceği (ve elbette Türkiye) boyutuyla da önemli. Ne de olsa ABD’nin yaşadığı her bir kriz, kaçınılmaz olarak (sahip olduğu niteliğe/boyuta göre) bölgesel ya da küresel bir kriz doğurma kapasitesine sahip. ABD sonrası dünyanın nasıl bir hal alacağı sorusunun halen cevap bulamamış olması burada önemli. Zira tarihin kaydettiği en güçlü ve en özgün imparatorluk olan ABD’nin dağılmasını ya da çökmesini, Sovyetler örneği ile bir tutmak pek mümkün görünmüyor.
Claude Julien’in Amerikan İmparatorluğu kitabında yer alan “Amerika, sınırları belli klasik imparatorlukların yerini almış, sınırları belirsiz yeni bir imparatorluktur” cümlesi, bu bağlamda çok derin anlamlar ifade ediyor. ABD imparatorluğunun sınırlarının belirsizliği, kendisinden sonrası nasıl bir dünyanın şekillenebileceğiyle ilgili tahminleri de zorlaştırıyor. Bu belirsizlik, hiç kuşkusuz sadece Amerika dışındakileri değil, Amerikalıların bizzat kendisini de derin bir endişeye sevk ediyor. Nitekim yukarıda zikredilen soruları sadece ABD dışındakiler kendilerine sormuyor; başta bu sürecin müsebbibi ya da (en iyimser ifadeyle) hızlandırıcısı konumunda olan Neo-Conlar ve onların arka planında yer alan müesses nizam (establishment) olmak üzere, ABD içindeki farklı dinamikler bu ve benzeri çok sayıda soruyu kendilerine soruyor ve bir cevap arıyorlar.
Karşısındaki blok güçlendikçe ve manevra alanı daraldıkça ABD hem agresifleşiyor hem de buna nasıl bir tepki vereceğini tam olarak kestiremiyor. Çünkü böylesi bir olasılığı öngörmediği gibi, kaybetmeye dair bir tecrübesi de yok.
ABD içindeki sistem çatışması/krizi de zaten büyük ölçüde bunun bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Burada dikkat çeken mevzu, normal şartlarda ABD’deki güç merkezleri arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve bunlar arasındaki rekabet, sistemi daha güçlü kılarken, bugün bu dinamikler arasında yaşananlar bir güç mücadelesi/kavgası olarak görülüyor ve sistemin çöküş sürecine geçişiyle eşdeğer bulunuyor. Beyaz Saray merkezli yaşanan gelişmelerin uzun bir süredir Bizans saraylarındaki entrikalarla/komplolarla özdeşleştirilmeye başlanmış olması da belki bundan kaynaklanıyor.

Beyaz Saray mı, “Bizans Sarayı” mı?

ABD’nin başlatmış olduğu kontrollü kaos stratejisinde yaşanılan olumsuzluklar, ABD iç siyasetini ve dinamiklerini de derinden etkilemeye başlamış durumda. ABD siyaseti, güvenlik bürokrasisi ve düşünürleri/entelektüelleri arasında yaşanan, Amerikan demokrasisinin öz denetleme kapasitesine ve karar alıcıların akılcı yaklaşımlarına güveni derinden sarsmaya başlayan görüş ayrılıkları ve çatışmaların temelinde de bu husus yatıyor.
Özellikle Suriye iç savaşı, İran, Rusya ve Türkiye merkezli yaklaşımlar ile İsrail (Büyük İsrail Projesi-Evanjelizm) boyutu, hatta AB ve NATO ile ilişkilerde yaşanan gerilimler, ABD’deki siyaset ve kurumlar arasındaki derin yönetim krizini ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüş durumda.
Bu kesimlerden biri ABD’nin 11 Eylül sonrası uygulamaya koyduğu politikaların devam ettirilmesinden yana tavır koyarken diğer kesim bu politikanın/anlayışın ABD’nin sonunu getireceğini düşünüyor ve bir an önce politika değişikliğine gidilmesini istiyor. Birincisi askeri güçle her şeyi yapabileceğine ve bu bağlamda ABD’nin bir küresel imparatorluk olduğuna inanırken, diğer kesim ABD’nin kendi gücüne ve yeni dünya gerçeklerine uygun bir politika izleyerek hâkim güç statüsünü devam ettirebileceğini savunuyor.
“Amerika, kendinden önce gelen tüm imparatorluklar gibi, bir tek düşüncenin esiri olacaktır: Hakimiyetimi sürdürmek için ne yapabilirim, nasıl ayakta kalırım ve bu süreci nasıl uzatabilirim” sözleriyle ifade edilen neo-emperyal anlayış ile Amerika’nın emperyal bir güce sahip olduğunu, fakat emperyalist bir eğilim taşımadığını, zira hiçbir ulusun “dünya jandarması ya da hakemi” rolünü üstlenemeyeceğini iddia eden iki tezat görüş arasındaki bu çatışma, Suriye iç savaşı ve Ortadoğu’da yaşanan diğer gelişmelerle birlikte ayyuka çıkmış durumda.
Burada özellikle Suriye iç savaşı, İran, Rusya ve Türkiye merkezli yaklaşımlar ile İsrail (Büyük İsrail Projesi-Evanjelizm) boyutu, hatta AB ve NATO ile ilişkilerde yaşanan gerilimler, ABD’deki siyaset ve kurumlar arasındaki derin yönetim krizini ortaya çıkaran bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüş durumda.
Beyaz Saray/Trump, CIA ve Ordu/Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasındaki görüş ayrılıkları aslında bugüne mahsus değil. Söz konusu görüş ayrılıklarını sadece başkan ve diğerleri arasında değerlendirmemek lazım. Kurumlar arasında, hatta kurumların kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları söz konusu. Buradaki kırılma noktasını 11 Eylül ve George W. Bush önderliğinde hayata geçirilmeye çalışılan yeni emperyal kurallar ve buna itiraz eden Trump oluşturuyor. Burada Obama’nın başarısız kalan denemesi ise hiç kuşkusuz Trump’ın işini daha da zorlaştırıyor. Daha da ötesi, Trump’ın 11 Eylül’ü ve bir saçmalık olarak nitelendirdiği “terörle savaşı” hedef alan, “ABD’nin sonu gelmez saçma savaşlardan çekilme vakti geldi, artık eve dönme zamanı” şeklindeki çıkışları, onu hedef haline getirmiş durumda.
Peki, terörle savaş üzerinden Amerikan hegemonyasını inşa etmek ve onu ebedi kılmak kimlerin düşüncesiydi? Elbette Neo-Con'ların! Dolayısıyla Trump Neo-Con politikalara, onun yönlendirmelerine ve bu ekibin arkasındaki derin güçlere bir savaş açmış görünüyor. Bundan ötürü Trump, ABD siyasetinin başat oyuncuları olan müesses nizam (daha somut ifadeyle askeri ve endüstriyel kompleks) karşısında bitirilmeye çalışılıyor. İbre bir kez daha Neo-Con’lar lehine döndürülmek isteniyor. Dolayısıyla ABD dış politikasında yaşanan olumsuzluklar ve bunun ülke ekonomisine ve iç siyasetine yansımaları, seçilmişlerle atanmışlar arasındaki “derin refleksleri” harekete geçirmiş durumda.

WASP-Siyonist Amerikalar savaşı

Peki, Trump ile yeni bir aşamaya geçilmesini kabul etmeye yanaşmayan savaş lobisi ve onun kurumsal uzantıları için, daha önceki örneklerde görüldüğü üzere, Trump engelini ortadan kaldırmak mümkün mü? Açıkçası o kadar kolay görünmüyor. Zira yekpare bir ABD olmadığı gibi, bugün ABD’de yekpare kurumlar da yok. Hatta Neo-Con'lar bile kendi içlerinde fikir ayrılığına düşmüş vaziyette. Örneğin kendisi de aynı zamanda bir Neo-Con olan, sürecin ideologlarından Francis Fukuyama Neo-Con'ların Sonu: Yol Ayrımındaki Amerika adlı eserinde, Amerikan gücünün tüm dünyada yanlış kullanıldığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Harvard Üniversitesi’nden Nathan Glazer da Fukuyama’nın “Neo-Con'ların Sonu” başlıklı çalışması hakkındaki değerlendirmesinde “Amerika’nın gücünün sınırlarının daha fazla farkında olan, orduya daha az bağımlı ve diğer ülkelerin çıkarlarına ve görüşlerine, ayrıca ortaya çıkmakta olan uluslararası normlara ve kurumlara daha saygılı bir Amerikan dış politikasına ihtiyaç var” diyor.
Beyaz Saray/Trump, CIA ve Ordu/Pentagon arasındaki görüş ayrılıkları aslında bugüne mahsus değil. Söz konusu görüş ayrılıklarını sadece başkan ve diğerleri arasında değerlendirmemek lazım. Kurumlar arasında, hatta kurumların kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları söz konusu.
Dolayısıyla “Milliyetçi Amerika”, daha somut olarak WASP’lar (White Anglo-Saxon Protestant [Beyaz, Anglosakson ve Protestan]), sistemdeki Siyonist etkiyi/çemberi kırmak için Trump üzerinden bir savaş başlatmış görünüyor. Bundan dolayı Trump da pek geri adım atacağa benzemiyor.
Trump’ın azil süreci, burada kurumların oynadığı rol ve buna Trump’ın verdiği cevap işte bu yüzden çok önemli. Trump yakın çevresinden başlayarak kuşatılmış durumda. Pompeo ve Esper örneklerinde görüldüğü üzere, Trump’ın ekibinde görev yapan isimlerin özgeçmişleri epey dikkat çekici ve aslında bugün yaşanılanlara dair oldukça somut bilgiler içeriyor. Yönetime geldiğinden bu yana Trump'ın ekibinde yaşanan değişimlerin temelinde de bu yatıyor. CIA’nın Trump’a karşı bir tuzağı olarak nitelendirilen bu süreçte, Demokratların ve bazı Cumhuriyetçilerin oynadığı rol de elbette dikkatlerden kaçmıyor.
Adaylık sürecinden bu yana malum bazı çevrelerce hazzedilmeyen ve “istenmeyen adam” olarak ön plana çıkan Trump'ın macerası, birçok açıdan kırılmalara ve ilklere sahne olacağa benziyor. Örneğin düne kadar hiçbir Amerikan başkanı kendisine yönelik bir yargı sürecinin ya da görevden almanın ABD’nin sonu ile eşdeğer olacağını söylememişti. Fakat bugün Trump kendisine yönelik herhangi bir yargı sürecinin başlatılması halinde Amerikan piyasalarının çökeceğini, hatta daha da ötesi, bu durumun ülkede iç savaşa yol açacağını dile getiriyor; hatta dile getirmenin de ötesinde, böyle olacağına dair tehditte bulunuyor. Bu bile ABD’deki sistemin zannedildiğinden çok daha kırılgan bir hale geldiğini ve içerideki savaşın nasıl bir boyut alabileceğini göstermesi açısından fazlasıyla dikkat çekici.
“Washington’da iç savaş” olarak değerlendirilen bu çıkış, önü alınamadığı takdirde, ABD’nin ülke çapında ikinci bir iç savaşı ile eşdeğer olacaktır. Nitekim şu anki gelişmeleri Amerikan İç Savaşı (1861-1865) öncesi, 1850’li yılların sonlarına doğru yaşananlara benzeten birtakım analizler de gündemdeki yerini almaya başlamış durumda.

“America First” politikası bir tercih mi yoksa mecburiyet mi?

Trump’ın kendisi de seçildikten sonra yaptığı balkon konuşmasında bu tehlikeye dikkatleri çekmişti. Dolayısıyla Trump’ın aslında böylesi bir gidişatı engellemek adına “Milliyetçi Amerika” tarafından tercih edildiği, “America First” (Önce Amerika) söylemini gelişigüzel dillendirmediği anlaşılıyor.
Trump Neo-Con politikalara, onun yönlendirmelerine ve bu ekibin arkasındaki derin güçlere bir savaş açmış görünüyor. Bundan ötürü Trump, ABD siyasetinin başat oyuncuları olan müesses nizam (daha somut ifadeyle askeri ve endüstriyel kompleks) karşısında bitirilmeye çalışılıyor.
Düne kadar ABD dış politikasında bir “ulufe” göstergesi olarak kabul edilen “first” tabirini (“Russia First” örneğinde de görüldüğü üzere) artık kendisi için kullanmaya başlaması, ABD’nin içinde bulunduğu zayıflığı gösteriyor. ABD’deki rasyonel akıl, mevcut gidişatın ABD’yi şiddetli bir yıkımla karşı karşıya bırakabileceğini, bundan ötürü de tekrar güç kazanması, toparlanabilmesi için frene basılması gerektiğini öngörüyor.
Fakat bu hususta ne kadar başarılı olunabilir, işte bu büyük bir soru işareti. Zira mevcut konjonktür ABD’nin bu saatten sonra, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve iki savaş arası döneminde olduğu gibi izolasyoncu politikaları bir kez daha uygulamasına imkân tanımayabilir. Çünkü ABD o dönemlerde küresel bir güç değildi ve dolayısıyla kendi kabuğuna çekilme lüksüne sahipti. Şu anda ise kendi istese de, yakın çevresinden başlamak üzere, istediği ortamı bulamayacaktır. Meksika’ya çekmeye başladığı duvarlar, bunun sembolik bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Daha da ötesi, bu politika ABD’nin yenilgisi olarak anlaşılacaktır. Çin’e ve diğerlerine karşı uygulamaya çalıştığı himayeci politikalara verilen tepkiler ortada.

21. yüzyıl ABD yüzyılı olmayacak

Tüm bu gelişmeler şu gerçeği ortaya koyuyor: 11 Eylül sonrası tek kutuplu bir dünya inşa etmek, dünyanın efendisi olmak isteyen ABD, Batı üzerindeki liderliğini tartışmalı hale getirmenin ötesinde, kendi içindeki kontrolü de kaybetme riskiyle karşı karşıya. Karşısındaki blok güçlendikçe ve manevra alanı daraldıkça da ABD hem agresifleşiyor hem de buna nasıl bir tepki vereceğini tam olarak kestiremiyor. Çünkü böylesi bir olasılığı öngörmediği gibi, kaybetmeye dair bir tecrübesi de yok. Dış dünyaya yönelik tepki ve tehditlerin eş zamanlı olarak kendi içerisine kanalize olmaya başlaması, çöküş sürecine girmiş olan büyük güçlerin verdiği refleksi anımsatıyor. Her geçen gün dünyaya ve kendisine yabancılaşan, ötekileşen ABD’nin işi açıkçası hiç de kolay görünmüyor.


4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html