BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
pkk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
pkk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

11 Ekim 2017 Çarşamba

PKK'yı NATO kurdu, yeni patronu Amerika olacak


Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye'ye getirildiğinde kendisinin avukatlığını üstlenen Ahmet Zeki Okçuoğlu, PKK ve Öcalan hakkında ezber bozacak iddialarda bulundu. PKK'nın NATO tarafından kurulan bir Kürt Gladyosu olduğunu söyleyen Okçuoğlu, Karar.com'a konuştu. Okçuoğlu, "PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak" dedi.
PKK taşerondur diyorsunuz. Hatta bunu Öcalan'ın kendisi söylüyor diyorsunuz? Neyin kimin taşeronu?
Abdullah Öcalan'ın 
Almanya'da yaşayan 
eski Avukatı 
Ahmet Zeki Okçuoğlu,
Açıklamaları 
01 Eylül 2015 Salı

Evet, “PKK taşerondur" sözü onun kurucusu ve halen lideri olan Abdullah Öcalan'a ait. Öcalan bunu, İmralı’ya getirildikten sonra, sorgulama adı altında çekilen ve Aydınlık Gazetesi tarafından deşifre edilen video kayıtlarından birinde söylüyor. Ancak ben bu sözü, Türk yönetim çevrelerinin yıllardır tekrarladığı, PKK'nin TC'ye karşı bazı dış mihrakların taşeronluğunu yaptığı anlamında ifade etmedim. Tam tersine PKK kurulduğu günden beri TC devletinin güdümünde. PKK kurulduğu günden beri Kürdistan'ı kolonileştirerek paylaşan bölgesel ve milletlerarası güçlerin taşeronluğunu yapıyor.
PKK'yı NATO kurdurdu
PKK'nın kuruluşu nasıl oldu bu durumda? Öcalan kimdir?
PKK’nin kuruluşuyla ilgili iki resmi, bir de gayrı resmi üç hikaye var... Resmi hikayelerden biri TC'ye ait. Bu hikayede PKK, bölücü ve terörist bir organizasyon olarak tarif ediliyor. Bu organizasyonun amacı son Türk devletini bölerek yok etmek. İkinci resmi hikaye PKK’ye ait… Bu hikayede PKK, klasik bir milli kurtuluş organizasyonu olarak tarif ediliyor. Hikayeye göre, parçalanan ve milletlerarası koloni statüsüne mahkum edilen Kürdistan'ı kurtarmak ve bağımsız-birleşik Kürdistanı kurmak amacıyla kurulan PKK, bu amacı gerçekleştirmek için TC devletine karşı silahlı mücadele başlatıyor. Karşıt gibi görünse de bu iki resmi hikaye aşağı yukarı aynı.
Gerçek hikaye nedir sizce?
PKK’nin gayrı resmi hikayesi ise tamamen farklı. Bu hikayenin de müellifi yine Abdullah Öcalan. Öcalan, kitaplaştırılan konuşmalarında (Erkeği Öldürmek, Devrimin Dili ve Eylemi) ve Türk gazetecileriyle yaptığı muhtelif röportajlarda PKK’yi MİT’in talimatı ve onun verdiği paralarla kurduğunu açıklıyor. PKK'nin ikinci adamı Cemil Bayık, gazeteci İsmet İmset'in "PKK" adlı kitabında yer verdiği beyanında, PKK’yi kurmak için MİT’in kendilerine verdiği süreyi geçirdiklerini ve bu yüzden MİT mensubu Ağrılı Abdurrahman’ın yanlarına gelerek kendilerini azarladığını ve kendilerine altı aylık ek bir süre verdiğini ve kendilerine, "Bu süre zarfında da kurmazsanız öldürülülürsünüz!” dediğini söylüyor. 12 Mart askeri darbesinin ünlü savcısı Baki Tuğ, 12 Mart’ta bir bildiri nedeniyle tutuklanan Öcalan’ı, MİT’ten gelen “Elemanımızdır!” yazısı üzerine serbest bıraktıklarını müteaddit defa açıkladı. Bu derin ilişkinin derin bir arka boyutu daha var: NATO… Abdullah Öcalan MİT’le ilişkisinden söz ederken NATO’dan da söz eder.
Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bu gibi durumlarda NATO deyince akla GLADIO gelir. Geçmişte Gladio, Kontr Gerilla adıyla anılıyordu. Öcalan’ın verdiği bilgilerden yola çıkarak PKK için, NATO’nun Kürdistan planı çerçevesinde evrensel Gladio sistemi içinde Türk Gladio’suna bağlı olarak oluşturulan bir birim (Kürt Gladiosu) olduğunu söyleyebiliriz. PKK’nin Batı dünyasında gördüğü büyük hoşgörü, Öcalan'ın bu beyanını desteklemektedir. PKK, NATO’ya bağlı Türk Gladiosu tarafından kurulduktan sonra Kürdistan’ı bölüşen diğer bölge devletleri ve Barzaniler (PDK) ve daha sonra da Talabani (YNK) bu projeye dahil edildi. PKK lideri bu büyük mutabakata bağlı olarak Suriye'ye, ondan sonra da Güney Kürdistan’a yerleştirildi. Daha sonra yine aynı mutabakatla Suriye’den çıkarılarak TC’ye getirildi. Şu günlerde ise PKK için, tarihinin yeni bir döneminin hazırlıkları yapılıyor.
Taşeronun amacı olmaz
PKK'nın amacı nedir peki?
PKK'nin bir amacı yok, onu kuranların amacı var. Taşeronun amacı olmaz. Patronu önüne ne koyarsa o, onu yapmakla mükelleftir. Yap der yapar, yık der yıkar. Bu yüzden de PKK zaman zaman farklı (hatta tamen zıt) şeyler savunuyor. Bu organizasyon, Kürt milliyetçisi ve Marksist bir kimlikle sahneye çıkarıldı ve Kuzey Kürdistan’da 15 yıl bu kimlikle silahlı faaliyet yürüttü. Abdullah Öcalan TC’ye getirildikten bir süre sonra, sözde Kürt milliyetçisi ve Marksist PKK’nin siyasi çizgisi Türk milliyetçiliğine, Ergenekon’un tasfiyesinden ve AKP iktidara hakim olmasından sonra da İslamcılığa evrildi.
Hedef düşük yoğunlukta çatışmaydı
Öyleyse şöyle sorayım, PKK’yi kuranların amacı nedir?
ABD Kürt milliyetçiliğini 1960 ve 1970'li yıllarda Mustafa Barzani vasıtasıyla kontrol ediyordu. 1975’te Güney Kürdistan’da Mustafa Barzani liderliğinde silahlı direniş hareketi tasfiye edilince ABD'nin kontrol mekanizması çöktü ve Kürt milliyetçiliği hızla Sovyetler Birliği'ne yönelmeye başladı. Jeopolitik bakımdan Ortadoğu'nun en önemli ve en dinamik bölgesi olan Kürdistan’daki bu gelişme bölgede güç dengesini ABD aleyhine çevirecek bir nitelikteydi. Bunun önüne geçmek için bir dizi tedbirin yanında PKK projesi devreye kondu. PKK vasıtasıyla Kuzey Kürdistan’da (gerektiğinde Kürdistan’ın diğer parçalarında da) “düşük yoğunlukta çatışma” ortamı yaratılacak ve bu sayede bu coğrafya kontrol altına alınacaktı. O dönemde ABD ve NATO’nun “düşük yoğunlukta çatışma” stratejisiyle Kürdistan'da ulaşmak istediği bir başka hedef de, bu çatışmaya bağlı olarak bu coğrafyada nüfus göçü, ekonomik ve sosyal çöküntü yaratarak Kürdistan meselesinin çapını küçültmekti. Proje NATO gözetimi altında TC tarafından uygulamaya kondu. Bu, TC'nin arayıp da bulamadığı bir şeydi. 12 Eylül askeri darbesiyle start verildi. Askeri darbeden kısa bir süre sonra Kuzey Kürdistan’da “düşük yoğunluklu çatışma” ortamının psikolojik şartları yaratıldı. Geriye PKK'nin "ilk kurşun"u patlatması kalıyordu. O zaman henüz çok zayıf olduğu için PKK, Barzani peşmergesinin de yardımıyla, 14-15 Ağustos 1984'te "ilk kurşun"u patlattı. PKK'nin ilk kurşunu patlattığı gün PDK'nin kuruluşu ve Mesut Barzani'nin doğum gününe denk geliyordu.
Soğuk Savaş'tan sonra Batı çözüme odaklandı
Peki ya Soğuk Savaş'tan sonra?
PKK'nin kurulması ve Kürdistan'da "düşük yoğunlukta çatışma" stratejisinin uygulanması Soğuk Savaş politikasıydı. Soğuk Savaş bitince, bu politikaya da ihtiyaç kalmadı. Başka bir deyişle Amerika ve AB, Körfez Savaşı’ndan sonra, Kürdistan için güvenlikçi politika yerini çözüm yanlısı bir politika izlemeye başladı. Ancak bunu TC’ye kabul ettirmek kolay değildi. Daha doğrusu TC onların her dediğine tamam diyordu, ama uyulamaya gelice ipe un seriyor ve verdiği sözlerden hiçbirini yerine getirmiyordu. PKK, TC'nin geleneksel politikasını sürdürmesi için ele geçmez bir enstrümandı ve bu mesele var oldukça onu yitirmek istiyordu. Kürdistan konusunda ABD ve AB'nin TC’den istediği bir şey de, Körfez Savaşı’ndan sonra yarı bağımsız bir statü kazanan Güney Kürdistan’ın federal bir statüyle TC’ye bağlanmasıydı. TC buna da yok demiyordu, ama bu konuda da bugüne kadar kayda değer bir adım atmadı. Türk yönetiminin ipe un serme politikasını uygulamasında Abdullah Öcalan ve PKK bugüne kadar ona paha biçilmez yardımlarda bulundu. TC devleti, Abdullah Öcalan ve PKK’nin kendisine sunduğu bu fırsatlar sayesinde “çözüm süreci”ni yirmiyedi yıl sürüncemede bırakma imkanına sahip oldu.
PKK'nın dış mihraklarca Türkiye'yi zayıflatmak için kullanıldığına katılıyor musunuz?
PKK'nin sahneye çıkarıldığı günden beri söylenen bu sözün gerçekle bir alakası yok. TC devleti Lozan statükosunun aynen devam etmesini istiyor. Bu yüzden de Kürdistan meselesi konusunda herhangi bir çözüm önerisini, varlığına yönelik bir komplo olarak görüyor. PKK’nin yukarda gerçek öyküsünü anlattım. PKK NATO’nun icazetiyle Türk Gladio’su tarafından kuruldu ve halen de ipleri Türk yönetiminin elinde. “Düşük yoğunlukta çatışma” tamamen Kürdistan’la sınırlı bir proje. Kürdistan’ın ötesi PKK’nin askeri faaliyetlerine yasaklıydı. Otuz yıl süren bu savaş süresince PKK Kürdistan dışında Türklere yönelik infial uyandıracak kanlı bir eylem gerçekleştirmedi.
HDP kirli kimliğini demokrasi ile gizliyor
HDP'yi denklemin neresinde tutuyorsunuz?
HDP, adında "demokrasi" olan bir parti. Parti programının neredeyse her satırında "demokrasi" sözcüğü var. Üstelik diğer partilerden farklı olarak demokrasiyi, tavandan değil, tabandan inşa etmekte söz ediyor. HDP'de demokrasi aşkı, ultra demokratik “öz yönetim”i savunacak kadar ileri bir boyuta. Şüphesiz bu tamamen sahte bir görüntü. HDP’nin gerçek zihniyetinde demokrasinin "d"si bile yer yok. Terörizm yardakçısı, hileli ve gizli servis güdümlü olan HDP, demokrasi kavramıyla bu kirli kimliğini gizlemeye çalışmaktadır.
Öcalan'ın avukatı oldum, çünkü...
Sizin Öcalan'ın avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu? O zamanlar kendisine inanıyor muydunuz?
Öcalan'ın devlet görevlisi olduğunu silah patlattığı ilk günden beri söylüyorum. Bu nedenle ona karşı hep sert bir muhalefet yürüttüm. Öcalan beni açıkça ölümle tehdit etti. Bunlara rağmen rağmen Öcalan TC'ye getirildiğinde iki nedenle onun avukatlığını üstlendim… Birincisi, o günlerde herkes gibi bende de TC'nin Öcalan'ı artık gözden çıkardığı kanaati hakimdi. Onun bu durumundan yararlanarak mahkemede en azından Kürt karşıtı bir tutum izlemekten onu alıkoymayı umuyordum. Çünkü getirilirken uçakta sözler ve video kayıtları çok ürkütücüydü. Gerçek kimliği ne olursa olsun Öcalan mahkemede Kürtleri temsil edecekti. Onun göstereceği olumsuz bir tutum hem Kürtler arasında büyük bir moral çöküntüsü yaratacaktı, hem de onların dünya alem nezdinde Küçük düşmesine neden olacaktı. Beni onun avukatlığını üstlenmeye sevk eden ikinci ve asıl neden, PKK'nin onun ve Türk gizli servislerinin güdümünden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Şüphesiz benimkisi ham bir hayaldi. Mahkeme tiyatroydu ve senaryosu çok önceden hazırlanmıştı. Beni de oyuna dahil etmek istiyorlardı. Bunu farkettiğim an Öcalan'ın avukatlığını bıraktım.
Bağımsız Kürdistan'ı destekliyorsunuz. Bunun Kürtlere ve bölgeye ne katkısı olabilir sizce?
Bağımsızlık her milletin hakkıdır. Kürtler de bir millet olduğu için doğal olarak onların da hakkı. Üstelik Kürtler Ortadoğunun en kadim halkı. Çağımız millet-devlet çağı. Bağımsızlık mücadelesinde hukukun sınırları içinde kalınmalı. Kürtler büyük bir millet. Barışçıl yöntemlerle bu hakkı elde etmesi çok daha rahat olacaktır.
PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak
Peki PKK'nın bundan sonrası ne olacak? Tahmininiz var mı?
PKK ile ilgili gelişmeleri sadece bu organizasyonla TC arasında ilişkilerle sınırlı ele alırsanız doğru sonuçlara ulaşamazsınız. Gelişmeler daha çok kapalı kapılar arkasında cereyan ediyor. Bize yansıyan devede kulak. Ayrıca bu ilişkinin bir de milletlerarası boyutu var. Gelişmeleri değerlendirirken Amerika’yı ve Avrupa Birliğini mutlaka hesaba katmanız gerekiyor. Son yıllarda TC'nin PKK siyasetinde çok önemli bir değişim oldu ve hiç kimse bunun üzerinde durmadı. Türk yönetimi eskiden, PKK’nin silah bırakması, kendisini feshetmesi ve üyelerinin teslim olmasını istiyordu. Son yıllarda Türk yönetimi bu şartlarından vazgeçti ve yerine, PKK'nin TC’ye karşı silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi ile sınırlı bir talepte bulunmakla yetindi. Başka bir ifadeyle Türk yönetimi PKK'ye, "Bana dokunma, nereye gidersen git beni ilgilendirmez” diyordu. PKK öyle nereye gidersen gitsin denecek bir organizasyon değil. Ayrıca TC de bunu kolay kolay söyleyecek bir devlet değildi. Rolü gereği PKK, "Türkün karşı durulmaz gücü" karşısında bir kez daha diz çökecek ve sonra da silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan’dan (muhtemelen Güney Kürdistan’dan da) Batı Kürdistan'a kaydırılacak. Bu PKK için hem bir son, hem de yeni bir başlangıç. Rojava’da PKK tarihinin yeni bir dönemi başlıyor. PKK, YPG’leştirilecek. Yeni oluşumun patronu ise NATO adına Amerika olacak.
HDP’ye ne olacak sizce?
PKK’nin silahlı gücünün Kuzey Kürdistan’dan çıkarıldıktan sonra TC’nin elinde ondan geriye, lideri Abdullah Öcalan ve onun legal boyutu olan HDP kalacak. Abdullah Öcalan liderliğinde devletin Kürt partisi olarak Türk siyaset sahnesine katılacak. Bunun için de Öcalan “ev hapsi”ne alınacak ve oradan partisini ve Kürtleri yönetmeye devam edecek.

27 Kasım 2019 Çarşamba

PKK/PYD ile mücadele bağlamında Türkiye'nin Rusya ve ABD ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur.



Suriye iç savaşı yerel, bölgesel ve küresel birçok aktörü farklı gündemlerle küçük bir jeopolitik alanda bir araya getirerek devletler ile devletler, devletler ile devlet dışı aktörler arasındaki münasebetleri karmaşıklaştırdı. Devletlerin devlet dışı aktörlerle ilişki geliştirmeyi tercih ettiği Suriye çatışma çevresinde, geleneksel devlet-devlet ilişkileri düzensizleşerek çatışma dinamiklerinin de derinleşmesine neden oldu. Türkiye de derinleşen çatışma dinamiklerinden bir kısmının doğrudan muhatabı olarak, zaman zaman tek taraflı inisiyatiflerle, maruz kaldığı terör tehditlerine müdahale etti. Türkiye-PKK/PYD çatışması ve Türkiye-DEAŞ çatışması bu dinamiklerden sadece ikisi. Türkiye’nin Suriye’deki çatışma iklimine sürüklenmesinde ABD ve Rusya’nın rolü ise genel olarak bu devletlerin PKK/PYD ile açık ve kapalı etkileşimiyle belirginleşti.
PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.
PKK/PYD’ye yükledikleri anlam bakımından farklar bulunmasına rağmen, her iki ülkenin de, Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit olarak gördüğü bu örgütü aktörleştirme, topraklaştırma ve araçsallaştırmaları bakımından benzer yaklaşımlar sergiledikleri ve Suriye’deki çatışma denkleminde diğer aktörlere karşı müzakere veya tehdit unsuru olarak kullandıkları birçok durumda görüldü. Türkiye’nin terör tehdidi olarak gördüğü PKK/PYD, ABD için Suriye’de ayrılıkçı bir aktörken, Rusya için Suriye rejimine entegre edilmesi gereken siyasi/askeri bir unsur. PKK/PYD meselesi, Türkiye, ABD ve Rusya arasında cereyan eden ilişkilerde, en fazla iki aktör arasında konjonktüre bağlı müştereklik imkânı sağlarken, uzun dönemde bir istikrarsızlığa işaret etmektedir.

Barış Pınarı harekâtı ve değişen koşullar

ABD ile yürütülen müzakerelerin sahada işe yaramaması üzerine Türkiye’nin 9 Ekim tarihinde tek taraflı olarak başlattığı Barış Pınarı harekâtı, ABD ve Rusya ile daha az koordinasyonla belirli bir alanın terör örgütünden tamamen temizlenmesini hedefleyerek icra edilmiştir. Bu anlamda, Barış Pınarı harekâtı tek taraflılık ve minimum koordinasyon bakımından Fırat Kalkanı harekâtıyla, belirli bir alanının terör örgütünden temizlenmesi bakımından ise Zeytin Dalı harekâtının koşul ve hedefleriyle benzerlikler göstermiştir. Barış Pınarı harekâtını Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’ndan ayıran temel farklardan biri de harekâtı icra eden Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) sahip olduğu harbe hazırlık kapasitesiydi. Bu kapasite, harekâtın temposundan ve elde ettiği askeri ve siyasi sonuçlardan da anlaşıldı. Harekâtın oluşturduğu durum, PKK/PYD’nin (ABD’ye rağmen) Fırat nehrinin doğusunda "dokunulabilir" olduğunu göstermiş, örgütün kontrol ettiği topraklardan bir kısmını kaybetmesini sağlamış, daha da önemlisi PKK/PYD’nin açık devlet desteği olmaksızın hayatta kalamayacağını göstermiştir.
Bu sonuçların Türkiye açısından taktik kazanım anlamında değeri şüphesiz ki büyüktür. Fakat harekât sonuç olarak ABD askerlerinin Türkiye sınırına yakın belirli bölgelerden çekilmesini sağlasa da, aynı bölgelere Rus silahlı kuvvetleri unsurlarının yerleşmesine de olanak sağlamıştır. Bu bakımdan, harekât öncesindeki duruma kıyasla değişiklik, PKK/PYD’nin belirli bölgelerde artık ABD değil Rusya tarafından himaye ediliyor olmasıdır. Bu durum, örgütün durumsal bağışıklığında bir sendroma neden olsa da PKK/PYD’nin pragmatik angajmanlarının, süreci örgüt lehine sonuçlandırma riski de mevcut. Bu noktada Türkiye için yönetilmesi gereken durum, PKK/PYD’nin Rusya’dan ne istediği değil, Rusya’nın PKK/PYD’yi nasıl ve neye dönüştüreceğidir. Her iki şekilde de Rusya-PKK/PYD ilişkisinin uzun dönemli olması beklenmelidir.
Öte yandan, Barış Pınarı harekâtı sürecinde ve sonrasında ABD silahlı kuvvetleri unsurlarının Fırat nehrinin doğusundaki Rumeylan ve Deyrizor hattında Suriye-Irak sınırı boyundaki askeri üslerden bir kısmına tekrar dönmesini müteakip, ABD-PKK/PYD münasebetinin kalıcı bir şekilde devam edeceğine dair önemli göstergeler bulunuyor. Bunlara ek olarak, Barış Pınarı harekâtının sonuçlarından bir diğeri, Türkiye’nin PKK/PYD diasporasıyla ABD ve Avrupa’da da mücadele etmesi gerektiği gerçeğidir.
O halde özetle, harekâtın taktik kazanımlarının yanı sıra Türkiye, PKK/PYD ile mücadele alanını ABD himayesindeki PKK/PYD ile mücadele, Rusya himayesindeki PKK/PYD ile mücadele ve PKK/PYD diasporasıyla mücadele şeklinde boyutlandırmıştır.

Türkiye’nin PKK/PYD eksenli ABD ve Rusya ilişkilerindeki süreç yönetimi ve sınamalar

Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri, Suriye’deki tecrübeler üzerinden müzakere, koordinasyon ve işbirliği alanlarında kıyas edildiğinde, bundan sonra nasıl ilerleyeceğine dair ipuçları sunmaktadır. Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya’yla müzakerelerde belirleyici bir rol oynadığı, müzakerelerdeki etkinliğini de liderler seviyesindeki diplomasiyle sağladığı görülüyor. Rusya ile yürütülen Astana-Soçi müzakerelerinin, uzlaşıya varılabilmesi bakımından, ABD ile yürütülen Menbiç müzakerelerine üstünlük sağladığı görülmüştür. Aynı zamanda her iki ülkeyle sürdürülen, Fırat nehrinin doğusundaki güvenli bölge müzakerelerinde de, Rusya ile yapılan görüşmelerde, ABD ile yürütülenlere göre daha çabuk uzlaşı sağlanmıştır. ABD ile yürütülen müzakerelerin uzlaşıyla sonlanamamasındaki temel sebebinin ABD’deki güvenlik bürokrasisindeki direnç olduğu görülmüştür.
Türkiye’nin ABD ve Rusya ile yürüttüğü koordinasyon süreçlerinde de, Rusya’nın ABD’ye oranla daha pratik davrandığı dikkat çekmektedir. Muhaliflerin 2018 yılında Doğu Guta’dan İdlib’e çekilme sürecindeki Türkiye-Rusya koordinasyonuna benzer bir uygulama, Türkiye-ABD ekseninde hiçbir alanda görülmemiştir.
Öte yandan, Fırat Kalkanı harekâtı sırasında, harekâtın Dâbık’ın güneyine doğru ilerlemeye başlamasıyla birlikte hem ABD hem de Rusya ile askeri koordinasyon problemleri yaşanmıştır. ABD ile Suriye’de sürdürülemeyen askeri işbirliğinin yerini de güçlenerek devam eden Türk-Rus işbirliği almaktadır. Rusya ile yürütülen İdlib’deki gözlem noktaları uygulamaları ile Fırat’ın doğusundaki ortak kara devriyeleri, etkinlik sorunlarına rağmen sahada, ABD’nin ortaya koyduğu “Güvenlik Mekanizması” uygulamasından daha net fiili durumlar yaratabilmiştir.
Bütün bunlarla birlikte, Türkiye için ABD ile Suriye’deki ilişkilerin güvensiz ve çekişmeli bir şekilde devam edeceği, Rusya ile olan ilişkilerin de taktiksel olumlayıcılıkla sınırlı kalabileceği değerlendirilebilir. ABD ile ilişkilerin güvensizliğini, Rusya’yla ilişkilerin de sınırlılığını belirleyen temel gerekçe, ABD’nin PKK/PYD ile devam eden askeri-siyasi angajmanı, bunun yanında Rusya’nın PKK/PYD’ye duyduğu potansiyel ilgidir. Her iki ülkeyle süregiden ilişkiler açısından bakıldığında, Türkiye’nin PKK/PYD mücadelesinde yöntem bağlamında duyduğu temel ihtiyaç da ortaya çıkmaktadır. ABD güdümlü PKK/PYD ile mücadele sadece Türkiye ve Irak’ta değil, Suriye’de de ayrılıkçı terörle mücadele paradigmaları gerektirecekken, Rusya güdümlü bir PKK/PYD Suriye’ye iliştirileceğinden, tıpkı Hafız Esed döneminde olduğu gibi entegre terörle mücadele paradigmalarını zorunlu kılacaktır.

ABD’nin PKK/PYD merkezli politikası

ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahadaki durumu PKK/PYD, Rusya ve Suriye rejimi için muğlaklaştırırken, Türkiye’nin PKK/PYD’ye karşı Fırat nehrinin doğusundaki Re’sülayn ve Tel Abyad arasında sınırlı bir harekât başlatmasının da önünü açmıştı. Böylelikle Türkiye’nin güvenli bölge talebi ABD tarafında dolaylı da olsa karşılık bulmuştu. ABD Türkiye’nin güvenli bölge talebiyle PKK/PYD’nin hayatta kalma talebi arasında, seri halde tutarsız politikalar izleyerek, önce Suriye’nin kuzeydoğusundan çekildiğini, sonra da bu bölgeye tekrar döndüğünü açıklamıştı. ABD Suriye’nin kuzeydoğusundan çekilirken, güvenli bölge konusunda Türkiye’yi Rusya ile baş başa bırakıp, bir şekilde sorumluluktan da uzaklaşmış oldu. Suriye’nin kuzeydoğusuna tekrar döndüğünü ilan etmekle de, PKK/PYD’nin hayatta kalabilmesini sağlamak adına, PKK/PYD’nin sosyolojik zeminin bulunmadığı bir alanda bu örgüte bir yaşam alanı vaadinde bulundu. ABD böylelikle, Türkiye’ye karşı kuzeyden güneye iki farklı PKK/PYD kuşağı oluşturma çabası içine girdi. Kuzeydeki kuşak Rusya ile varılan mutabakat çerçevesindeki güvenli bölge sınırlarıyla belirlenmiş Rusya güdümlü PKK/PYD kuşağı, ikincisi de güvenli bölgenin de güneyindeki ABD güdümlü PKK/PYD kuşağıdır. ABD kendi güdümündeki PKK/PYD’yi Türkiye sınırından uzaklaştırarak bu örgütü TSK’nın menzilinin de dışına çıkartmayı hedefliyor. Böylece Türkiye sınırına yakın riskli PKK/PYD kuşağını Rusya’ya bırakıyor. ABD’nin Suriye-Irak sınırı boyunca, kuzeyden güneye, Fişhabur, Rabia ve Bukemal bölgelerindeki sınır kapılarını da PKK/PYD kontrolünde bulunduracağı değerlendirilebilir. Bu bağlamda, ABD açısından Irak ve Suriye arasındaki PKK/PYD geçişkenliği devam ederek örgütün transnasyonal tehdit kabiliyeti de muhafaza edilmiş olacaktır.

Rusya’nın PKK/PYD merkezli politikası

Türkiye ve Rusya arasındaki taktik işbirliği Suriye’de iki temel duruma evrilmek üzeredir. Bunlardan birincisi İdlib-Fırat'ın doğusu ekseninde bağlamsal bir denkleme tekabül ederken, ikincisi ise Türkiye’nin terörle mücadelesinde yeni problem alanlarıdır. Bilindiği gibi, şimdiye kadar Türkiye, İdlib’deki radikal ve ılımlı muhaliflerin ayrıştırılması ve dönüştürülmesi konusunda Rusya tarafından sorumlu muhatap olarak görüldü. Türkiye bu süreçte kısmen başarılı oldu; fakat İdlib’deki temel radikal grupların genel muhalif kütleden ayıklamasının da mümkün olmadığı geçtiğimiz birkaç yılda görüldü. Bu bakımdan, Rusya’nın Fırat'ın doğusuna girişiyle PKK/PYD üzerinde bir etki yarattığı görülmekle birlikte, Türkiye’nin, Rusya’nın bu etkisini PKK/PYD’yi yerel Kürt nüfustan ayrıştırmak için kullanmasını talep etmesi beklenebilir. Bu anlamda, İdlib’deki radikaller ile Fırat nehrinin doğusundaki PKK/PYD’lilerin ayrıştırılması için, Türkiye ve Rusya arasında bir mütekabiliyet bağlamı oluşmaktadır. Fakat Rusya’nın PKK/PYD’yi ayrıştırma sürecini arzulu bir şekilde yürütmesini beklemek yanıltıcı olabilir.
Öte yandan, Rusya’nın Fırat nehrinin doğusundaki varlığını yavaş yavaş arttırırken, Kamışlı’daki hava üssünü hava savunma sistemleri ve muharip hava kuvveti unsurlarıyla kuvvetlendirip, Türkiye sınırına paralel olacak şekilde, Suriye’nin kuzeydoğundaki hava sahasının kontrolünü ele geçirmesi de beklenebilir. Böylelikle Rusya’nın sadece Suriye’nin kuzeydoğusunda değil, Irak’ın kuzeybatısındaki hava sahasında da rezerv bulunduracağı düşünülebilir. Rusya’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki hava sahası kontrolü, Türkiye’nin bu bölgede PKK/PYD’ye yönelik terörle mücadelesine olumsuz tesir edebilecektir. Hatta Türkiye’nin Irak’ın kuzeybatısındaki Sincar ve Karacak gibi bölgelere düzenleyeceği hava harekâtlarında da Rusya’nın sınırlayıcı bir tehdit olabileceği değerlendirilebilir. Bu bakımdan, Zeytin Dalı harekâtıyla birlikte Suriye’de gelişen Türkiye-Rusya işbirliğinin, İdlib-Fırat'ın doğusu denklemi ve Türkiye’nin PKK/PYD terörüyle mücadele ekseninde, mütekabiliyet ve samimiyet sınamalarının yapılacağı yeni bir aşamasının başladığı da söylenebilir.
Barış Pınarı harekâtının ortaya koyduğu sonuç, Türkiye’nin Suriye’de ABD ve Rusya’yı dengeleme siyasetinin son bulacağına işaret ederken, iki ülkenin de PKK/PYD’ye atfettiği önemde bir azalma görülmemektedir. Suriye’nin kuzeydoğusunda, Türkiye sınırında, kuzeyden güneye Rusya-ABD tandeminde PKK/PYD varlığı devam etmektedir. PKK ile mücadele fiziki anlamda bu tandeme göre pozisyonlanarak derinleştirilmeli, buna göre de yeni mücadele paradigmaları bulunmalıdır. Harekât sonrası meydana gelen koşullar Türk-Rus, Türk-Amerikan ilişkilerinin kendi mecralarında denge ve önleme yöntemleri geliştireceği yeni bir döneme girileceğini göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin, PKK/PYD’nin bu ülkelerle olan ilişkiye tahakküm etmesinin önüne geçmek için ayrıca gayret göstermesi gerekmektedir. Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri sadece PKK/PYD ile mücadele alanına indirgenmemeli, enerji, ticaret ve güvenlik alanlarındaki karşılıklı bağımlılık paradigmalarının değişmesi engellenmelidir.




30 Ocak 2018 Salı

ABD'den çok konuşulacak PKK/PYD raporu!

ABD'li Ortadoğu analistleri Andrew Self ve Jared Ferris tarafından kaleme alınan makalede, terör örgütü PKK ile PYD arasındaki bağ, çatışmalarda ölen teröristlere ait veriler üzerinden belgelerle ortaya konuldu.

ABD'li analistler, "Çatışma kaybı verileri HPG, PJAK ve YPG'nin silahlı unsurları arasında, emir ve komuta birliği olmadan elde edilemeyecek yüksek düzeyde bir askeri koordinasyon var" tespitine yer verdikleri makalede, "PJAK ve PYD sadece bir bağlı unsur ya da yan örgüt değil, aynı zamanda PKK'nın ayrılmaz birer parçasıdır" vurgusu yaptı.
''ÖLÜ İNSANLAR YALAN SÖYLEMEZ''
Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmaları bulunan Andrew Self ile Suriye ve devlet dışı aktörler konusunda çalışmalar yapan Jared Ferris, "Ölü İnsanlar Yalan Söylemez: PKK'nın Bölgesel Kılıf Oyununu Açığa Çıkarmak İçin Ölü Dataları Kullanmak" başlığıyla kaleme aldıkları makalede, PKK'nın PYD ile ilişkisini verilerden yola çıkarak, gözler önüne serdi.
TERÖRİST TRANSFERİNİ BELGELER NİTELİKTE
PKK ve kendisine bağlı unsurlar arasındaki ilişkileri ve tarafların örgütsel düzeylerde zaman içerisinde nasıl etkileşime girdiğini inceleyen ABD'li analistler, PKK, PJAK ya da YPG'li 2 bin 500'den fazla teröristin ölüm verisini kullandı.
Çatışmada öldürülen teröristlere ait veriler başta olmak üzere ABD Hazine Bakanlığının PJAK analizi, Uluslararası Kriz Grubu'nun YPG raporu, üst düzey Türk askeri yetkililerle görüşmeler, Kandil'e giden gazeteciler ve araştırmacıların saha gözlemleri ve raporlarından faydalanılarak kaleme alınan makale, örgütler arasındaki terörist transferini de belgeler nitelikte.
BİRBİRİNDEN FARKLI DEĞİLLER
PKK ile bölgedeki bağlı unsurları arasında karşılıklı olarak destekleyici bir ilişki olduğuna dair kanıtlar sunan makale, tüm bu örgütlerin birbirinden farklı olduğuna dair iddiaların doğruluğunu da tartışmaya açıyor.
2 BİN MİLTANI SURİYE'YE GÖNDERDİLER
PKK, PYD ve PJAK'ın Suriye'deki iç savaşın başlamasına verdiği tepkinin bu örgütlerin Kandil'den yönetildiğine ve PKK ile aralarında stratejik bir fark olmadığına dair en kuvvetli kanıtı sunduğuna yer verilen makalede, şu ifadeler kullanıldı:
"2011 yılının Mart ayında Suriye'de protestoların başlamasından hemen sonra nisan ayında Suriye'ye dönen Salih Müslim, siyasi ve askeri faaliyetlere hemen başlamıştır. Birçok kaynak, PKK'nın bu esnada PYD'nin silahlı kanadı YPG'nin kuruluşuna destek vermek üzere bin hatta iki bin militanını Suriye'ye gönderdiği konusunda hemfikirdir.
DERİK, YPG'DEN ÖNCE PKK'NIN KURUCU ÜYESİYDİ
YPG'nin kurucu komutanı Khebat Derik de bu militanlar arasında yer almıştır. Kendisi YPG'den önce PKK'nın kurucu üyesi ve kıdemli bir komutanı olarak bilinmektedir.
PYD İNKAR ETSE DE GERÇEK ORTADA
PYD her ne kadar PKK militanlarının Suriye'ye gönderildiğini inkar etse de çatışmada ölüm verilerindeki iki gösterge, bir grup PKK'lının Suriye'ye gönderildiğini doğrulamaktadır."
RAKAMLAR HER ŞEYİ ORTAYA KOYUYOR
Makalede, PJAK'ın kuruluşunda olduğu gibi HPG kayıplarındaki Suriyelilerin oranının 2010'da yüzde 14'ten 2011'de yüzde 9'a gerileyerek son 10 yılın en büyük düşüşünü sergilemiş ve iç savaş öncesi ortalama oran olan yüzde 16'dan, 2011'den 2015'e yüzde 9'a kadar düşmek suretiyle neredeyse yarı yarıya azaldığı ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:
"Aynı zamanda PJAK, İran cephesinde ateşkes çağrısında bulunmasının ardından HPG kayıpları arasında İranlıların oranı yüzde 4 artmış ve 2011'den 2015'e kadar ölen İranlıların sayısı neredeyse 2001-2010 arasındaki toplama ulaşmıştır. Bu rakamlar, PKK'nın YPG'nin çekirdek kadrosunu oluşturmak maksadıyla Suriyeli militanları Suriye'ye gönderdiği iddialarını desteklemektedir.
KAYIPLARI 'HPG' OLARAK DUYURDULAR
Suriye cephesinde terörist ihtiyacı hisseden PKK, PJAK'ın kuruluşundaki modeli takip ederek, çoğunlukla Suriyelilerden oluşan bir çekirdek kadroyu YPG birliklerini desteklemek üzere Suriye'ye yollamıştır.
Bu esnada, Türkiye cephesinde artan askeri baskıyla karşılaşan PKK, YRK bünyesindeki birimlerini HPG saflarına çekmiş ve kayıpları HPG kayıpları olarak duyurmuştur. Bu istatistiksel yükselişin Suriyelilerin azalmasıyla mı yoksa İranlıların artmasıyla mı alakalı olduğu konusunda belirsizliğe rağmen iki faktörün de etkili olduğu düşünülmektedir."
PKK İLE BAĞLANTILARINI ÖRTMEK İÇİN ELLERİNDEN GELENİ YAPIYORLAR
Makalede, Uluslararası Kriz Grubunun Kandil'deki PKK sözde lider kadrosunun YPG üzerinde sözünün geçtiği ve YPG'nin kendi kıdemli kadrosunun "Kandil'de eğitim görmüş, Türkiye'de çatışmış ve hatta Türkçe konuşan Suriye vatandaşı PKK'lı teröristlerden oluştuğu" tespiti paylaşılarak, "PYD ve YPG, PKK ile olan bağlantılarını örtmek üzere elinden geleni yapmaktadır. Bunun sebeplerinden birincisi, kendilerine olan uluslararası ve bölgesel desteği devam ettirmek; ikincisi ise Suriyeli kimliğini benimseyerek tabanlarını PKK destekçilerinin ötesinde de genişletebilmektir. PKK'nın adı 1990'larda kirlendiği için PYD kendini hakiki bir Suriyeli Kürt partisi olarak sunmak istemektedir." bilgisine yer verildi.
HİÇ BİR ÇATIŞMA KAYBI DUYURUNDA BULUNULMADI
DEAŞ'ın Ayn el-Arap bölgesine yönelmesinin ardından PKK'nın 2014'ün Eylül ayında açıkça bu bölgede YPG'yi desteklemek üzere Kandil'den 400 terörist gönderdiğinin vurgulandığı makalede, şunlar kaydedildi:
"Bunun yanı sıra YPG'nin çağrısı üzerine onlarca Türkiye vatandaşı Kürt'ün de sınırı geçip Ayn el-Arap'a gittiği tahmin edilmektedir. PKK'nın Ayn el-Arap'a yüzlerce mensubunu göndermesine rağmen, HPG Ayn el-Arap'ta gerçekleşen hiçbir çatışma kaybı duyurusunda bulunmamıştır. Bunun yerine Ayn el-Arap'taki kayıpların duyurusu YPG tarafından yapılmıştır. Dahası, PKK Suriye'ye eylülden önce militan göndermediğini açıklamakla birlikte Suriyeli olmayan çatışma kayıplarının yaklaşık yüzde 20'si temmuz ve ağustos aylarında gerçekleşmiştir. Bu durum, PYD'nin inkarına rağmen Suriye kökenli olmayan PKK militanlarının Ayn el-Arap kuşatmasından önce de bölgede bulunduğunu göstermektedir. Görüleceği üzere, bu olayda da PKK, bilinçli bir şekilde Türkiye dışındaki faaliyetlerini ve PYD-YPG ile yapısal bağlantısını karartmaya çalışmaktadır."
PKK'LI TERÖRİSTİ KANDİL'DEKİLER SURİYE'YE GÖNDERDİ
Terörist Arzu Adıgüzel vakasının PKK'nın Suriye'deki müdahalesini ve bunu gizleme girişimlerini gözler önüne serdiğine yer verilen makalede, şu ifadeler kullanıldı:
"Yivan Amed kod adlı Adıgüzel, Diyarbakır'da doğmuş bir YPG mensubudur. 14 Ağustos 2014'te Adıgüzel'in ölümü YPG tarafından duyurulmuştur. YPG'nin duyurusuna göre, Adıgüzel 17 Şubat 2011'de, yani PYD'nin Suriye'ye dönüp YPG birliklerini kurmasından birkaç ay önce Diyarbakır'da YPG saflarına katılmıştır. Diyarbakır'daki yerel medya, Adıgüzel'in hikayesiyle birlikte resimlerine de yer vermiştir. Adıgüzel bu resimlerde YPG/YPJ üniforması ve flamasıyla değil HPG flaması, üniforması ve Öcalan posteriyle birlikte poz vermektedir. Ayrıca kendisi Türkiye'de, YPG'nin katılım ofisleri olmadığı halde ve hatta YPG'nin kuruluşundan dahi önce örgüte katılan yegane örgüt mensubu değildir.
Esasında, YPG'nin çatışma kaybı duyurularına göre biri 1994'te ve biri de 1995'te olmak üzere, yani kuruluşundan yıllar önce dahi örgüte katılmış Suriyeli YPG mensupları mevcuttur. Suriyeli ya da Türkiyeli Kürtlerin PYD'nin Suriye'ye dönüşünden önce YPG'ye katılması gibi bir şeyin söz konusu olması hayli imkan dışıdır, zira ortada katılacak bir YPG mevcut değildir. En muhtemel senaryo, Adıgüzel'in HPG'ye katılması ve Kandil'deki lider kadro tarafından YPG saflarında çatışmak üzere Suriye'ye gönderilmesidir. Bu bakımdan, PYD ve YPG'nin PKK'dan özerklik iddiaları çelişkiye düşmektedir."
''YAN ÖRGÜT DEĞİL PKK'NIN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR''
Makalenin sonuç bölümünde, geçmişine bakıldığında PKK'nın bölgede kendine bağlı unsurlar kurmasının sır olmadığı vurgulanarak, şu görüşler ve tespitlere yer verildi:
"PKK'nın kardeş yapılanmalarındaki mensuplarını, Türkiye ile mücadelesi bağlamında HPG saflarına geri getirmesi gözden kaçan önemli bir husustur. Bu bağlamda, son dönemde YPG'nin sayı ve kabiliyetlerindeki artış, 2012'deki ateşkesle birlikte Türkiye'nin askeri baskısından azade bir şekilde Suriye'ye yönelen PKK'nın, YPG ile birlikte güçleneceği ve tekrar Türkiye'ye saldıracağı yönündeki endişelere haklılık kazandırmaktadır. Çatışma kaybı verileri HPG, PJAK ve YPG'nin silahlı unsurları arasında emir ve komuta birliği olmadan elde edilemeyecek yüksek düzeyde bir askeri koordinasyonun var olduğunu göstermektedir. PJAK ve PYD sadece bir bağlı unsur ya da yan örgüt değil, aynı zamanda PKK’nın ayrılmaz birer parçasıdır.
''AMERİKA TEHLİKELİ BİR AKTÖRLE İŞBİRLİĞİ KURMUŞTUR''
Çatışma kaybı verileri, PKK'nın stratejik ve operasyonel yekpareliğini korurken isim değişiklikleri yoluyla bir 'bul karayı al parayı' peşinde olduğunu açığa çıkarmaktadır. Amerika, DEAŞ ve Esad rejimi ile mücadelesinde çaresiz bir şekilde stratejik ortak ararken tehlikeli bir aktörle işbirliği kurmuştur. ABD, PJAK'ı PKK kontrolü altında bir örgüt olarak tanıyıp yaptırımlara tabi tutarken, ayrı bir örgüt olarak gördüğü PYD'ye askeri destek sağlamaktadır. Amerika'nın PYD'nin gerçek karakterinden ne kadar haberdar olduğu ya da isim değişikliklerinin getirdiği anlam karmaşasını benimsemeye nereye kadar razı olacağı belirsizliğini korumaktadır.
''HER ŞEY ORTADA, TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DESTEKLİYOR''
PKK'nın Suriye'ye çok yakından müdahil olduğu açık seçik ortadadır. PKK ile işbirliği yapmak için verilen stratejik kararın ABD'nin yararına olup olmadığı politika yapıcıların takdirindedir ve bu makalenin kapsamı dışındadır. Ancak bununla birlikte, ABD'nin farkında olması gereken gerçek şudur ki eğer Suriye'de PYD ile askeri alanda işbirliği yapmaya devam edecekse, uzun süredir terör örgütü listesinde yer alan bir örgütü, yani PKK'yı desteklediğinin bilincinde olması gerektiğidir."

26 Ekim 2017 Perşembe

ABD'NİN SON TÜRKİYE PLANI




İşte PKK'nın yeni planı! HDP de işin içinde
PKK terör örgütü yeni plan peşinde. Bu kez işin içinde PYD terör örgütü ile HDP de var.
Artık maskeleri düşürdüler, hepsi kol kola son kozlarını oynamaya çalışıyorlar.

ÖCALANLI YENİ PLAN BİZZAT ABD GÖZETiMİNDE YAPILDI

Plan, PKK elebaşı üzerine kurulu.
Rakka’da sözde DAİŞ ile mücadelesinde, şehir meydanına asılan Öcalan posteri bu yeni stratejinin bir parçasıydı.
PYD teröristleri, DAİŞ teröristleriyle anlaşıp, Rakka’yı işgale başladıkları gün Öcalan posteriyle “PYD eşittir PKK” itirafı yaptı. Bu bir mesajdı.
ABD’nin inkarına rağmen ABD temsilcisi Brett Mcgurk’un de katıldığı o kutlamalardaki Öcalan posteri, Washington’un bilgisi ve hatta talimatıyla şehir meydanına asıldı.
PYD terör örgütünün içerisinde Kürt’ten çok batılı terörist var. Onların başında da Amerikalılar geliyor.
Poster olayından bir gün sonra Amerikalı ve Kanadalı iki PYD teröristi, kamera karşısına geçip, PKK elebaşı için “o bizim liderimiz, bir an önce serbest bırakılmalı” dedi.
Amerikan yönetimi inkar etse de PYD’nin Amerikalı teröristi, bas bas bağırarak, “PYD ile PKK aynı örgüttür” mesajı verdi.
Bu iki skandal ABD Dışişleri Bakanlığının sözcüsüne sorulduğunda sözcü cevap veremedi, soruyu soran Türk muhabiri “sen yandaş medyasın” şeklinde sözlerle susturmaya çalıştı.

AVRUPA’DA DA PKK ELEBAŞI POSTERİ ÜZERİNDEN MESAJ

PYD’nin, Rakka’da “PKK ile aynıyız” deyip, PKK elebaşına özgürlük çağrıları yaptığı günlerde Almanya’da peş peşe PKK’lıların terör propagandaları vardı.
Hamburg’da, Frankfurt’ta ve Stuttgart’ta üç gün üst üste PKK’lı teröristler, Öcalan’a serbest bırakılsın diye gösteri yaptı.
Frankfurt Emniyeti, AB üyesi bir ülkede yasak olmasına rağmen PKK’lıların terör propagandasına “sizin için görevdeyiz” mesajıyla destek verdi.

HDP’DEN DE PKK İTİRAFI GİBİ ÖCALAN PAYLAŞIMI GELDİ

Ve dün.
PYD-PKK terör örgütü yanlarına HDP’yi de alıp yeni stratejilerinde üçüncü safhanın startını verdiler.
Bu kez sosyal medya üzerinden PKK elebaşı için “tecrit ediliyor, hasta, ölebilir, işkence altında, serbest bırakılmalı” şeklinde mesajlar paylaşmaya başladılar.
PYD-PKK dayanışmasına HDP de destek verdi. HDP’nin Kadıköy gençlik kollarının resmi twitter hesabında, PKK’lılarla PYD’li teröristlerin PKK elebaşı için yolladıkları mesaj paylaşıldı.
HDP, PKK elebaşını sahiplendiğini artık gizlemiyor. Aksine PYD gibi onlar da PKK’yla aynı örgüt olduklarını vurguluyor.

TÜRKİYE, IRAK VE SURİYE’DE SONA GELDİLER

Bu durum yani maskeleri düşürme politikasının bir anlamı var. PKK Türkiye içerisinde bitik durumda.
İdlib operasyonuyla PYD teröristlerine de büyük darbe geliyor. Afrin’e sıkışmış durumdalar. Afrin’in güneyinde Türk askeri var hatta Mehmetçik Afrin sınırına kadar dayandı. Kanton birleştirme, terör koridoru kurma, Akdeniz’e açılma gibi planlar artık yok hükmünde.
Benzer durum Irak’taki PKK teröristleri için de geçerli.
PKK-PYD hem Türkiye de hem de Suriye ve Irak’ta  büyük erozyona uğradı.
Bu nedenle yeni stratejiye geçtiler.
Burada desteği her zaman olduğu gibi ABD ve Avrupa’dan alıyorlar.
Batı kamuoyunda PKK elebaşının tecritte olduğunu, ölebileceğini bu nedenle salıverilmesi gerektiği yönünde sesler çıkararak, yeni bir kaos planı oluşturmaya çalışıyorlar.

YA KAOS ORTAMI YA DA MEŞRU BİR PKK HEDEFLERİ VAR

Burada iki hedefleri var.
PKK elebaşı üzerinden Batı desteğiyle algı operasyonu yapıp, sokak olayları ve kaos niyetindeler.
Bunu daha önce denediler, başaramadılar.
Bu hedef yine gerçekleşmezse planın ikinci amacında PKK’yı ABD ve AB’nin terör örgütü listesinden çıkarmayı deneyecekler.
Aslında bunun sinyallerini bizzat Öcalan posterleriyle terör şovu yaptıran ABD ve AB vermiş oldu.
Amerikalıların DAİŞ’le mücadele vurgusunu bu kadar ballandıra ballandıra anlatmaları, hem Amerikalıların hem de Avrupalıların PKK elebaşının posterleriyle şov yaptırmalarının nihai hedefinde PKK’yı aklamak var.
Çünkü başka alternatifleri kalmadı.
Batı’nın Türkiye operasyonlarında yıllardır kullandığı iki silahı vardı, biri FETÖ diğeri PKK, ikisi de ellerinde patladı.
Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Türkiye eksenli yeni gelişmeler yaşanıyor.

Bu durum karşısında Batı, Türkiye’ye yönelik hamlelerinde, meşrulaştırılmış PKK’yı kullanma peşinde.

29 Ocak 2018 Pazartesi

PKK ile DEAŞ Arasında Kirli Pazarlık!

PKK ile DEAŞ Arasında Kirli Pazarlık! İsimlerinin Terörist Listesinden Kaldırılacağı Vaat Edildi

Terör örgütü PKK, gidecek yeri kalmayan DEAŞ'lı teröristleri 'İsimleriniz terörist listesinden çıkarılacak' vaadinde bulunarak Afrin'e taşımaya başladı.


 

Suriye'de terör örgütleri PYD/PKK ile DEAŞ arasındaki kirli pazarlıklara yönelik yeni ayrıntılar gün yüzüne çıktı. 

PYD/PKK'nın, gidecek yeri kalmayan DEAŞ'lılardan faydalanmak için kendilerine yeni bir hayat vaat ettiği ve bir kısım DEAŞ'lıyı Fırat Nehri'nin doğusundan Afrin'e taşıdığı öğrenildi.

ÖSO KOMUTANI, ELİNDEKİ BİLGİLERİ PAYLAŞTI

PYD/PKK ile DEAŞ arasındaki pazarlıklara dair istihbarat çalışması yürüten Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) özel operasyonlar komutanı Cemil Karmo, PYD/PKK'nın bombalı suikastinden yaralı kurtulduktan sonra, elindeki bilgileri AA'yla paylaştı.

TERÖRİSTLER ARASINDA KİRLİ PAZARLIK

Karmo, PYD/PKK'nın DEAŞ'lıların kaçacak ve yaşayacak yer konusunda çaresiz kalması üzerine bu fırsatı değerlendirdiğini anlattı. ÖSO'nun özel operasyonlar komutanı Karmo, şunları kaydetti:

"PKK, özellikle (ABD desteğiyle) Rakka'yı işgal ettikten sonra genel ilişkiler bürosu kurdu. Birçok yabancı DEAŞ elemanına PKK saflarına katılmaları karşılığında cezadan kurtulacaklarını, vatandaşı oldukları ülke tarafından takip edilmeyeceklerini ve isimlerinin terör listesinden kaldırılacağını vaat etti. 

Hatta tanınmış DEAŞ'lıları da kurtarma sözü verdi. PKK, kendilerini özel görevle örgüte (casus olarak) soktuğunu ilan edip söz konusu isimleri temize çıkarmayı teklif etti. Seçme şansları olmayan DEAŞ'lı teröristler bu teklife umut bağladı."

''PKK'YA KATILARAK KURTULMA ÇAĞRISI YAPIYOR''

PYD/PKK'nın getirdiği teklifin DEAŞ tabanında çok etkili olduğuna dikkati çeken Karmo, "PKK saflarına katılan yabancı teröristler şimdi kendi ülkelerindeki diğer DEAŞ'lı teröristlere mesajlar gönderip, PKK'ya katılarak kurtulma çağrısı yapıyor." dedi.

DEAŞ'tan ayrılarak PYD/PKK'ya katılan teröristlerin bir kısmının yaklaşık bir hafta önce Afrin'e dağlık ve ormanlık alandaki kamplara getirildiğini ifade eden Karmo, Fırat Nehri'nin doğusundan taşınan DEAŞ'lıların geçişi Beşşar Esed rejiminin kontrolündeki topraklardan yaptıklarını söyledi.
ÖSO komutanı, Afrin'e taşınan DEAŞ'lıların PYD/PKK tarafından TSK ve ÖSO'nun önüne sürüleceğini dile getirdi.

SERBEST BIRAKTILAR

Karmo, "Suriyeli ve yabancı teröristlerin Fırat'ın doğu bölgesinden seçilmelerinin sebebi, Afrin'i bilmiyor olmaları. Afrin'in yabancısı olunca PKK'nın tam kontrolünde kalacaklar." diye konuştu.

Terör örgütü PYD/PKK'nın Afrin hapishanelerindeki DEAŞ'lıları, Zeytin Dalı Harekatı nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO'ya karşı savaşmaları şartıyla serbest bıraktığı daha önce AA tarafından haberleştirilmişti.

"PKK, DEAŞ'TAN BOMBA TEKNİKLERİNİ ÖĞRENDİ"

ÖSO özel operasyonlar komutanı Karmo, DEAŞ'lıların PYD/PKK'ya katılımının ardından bombalı yüklü araçla saldırılarda artış yaşandığına işaret etti. Karmo, "PKK, DEAŞ'tan kendi saflarına kattığı elemanlardan özellikle bombalı araç hazırlamayı, bomba yapma ve suikast düzenleme tekniklerini öğrendi. 

Bu bölgede bir süredir bomba yüklü araçlardan ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bu saldırıları DEAŞ üstlenmedi. Daha sonra saldırıları düzenleyenlerin PKK olduğunu tespit ettik ve bazı hücrelerini yakaladık. Bizzat ben iki hafta önce PKK tarafından bomba yüklü bir motorsikletle hedef alındım. Halen tedavi görüyorum." değerlendirmesinde bulundu.

PKK'YA ALINMAYAN DEAŞ'LILAR TÜRKİYE'YE YÖNLENDİRİLDİ

PYD/PKK'nın bünyesine almadığı DEAŞ'lıların durumuna da değinen Karmo, "PKK'ya almadıkları DEAŞ'lıları da örgüte bağlı bir kaçakçılık şebekesi aracılığıyla para karşılığı Türkiye'ye soktular. (Suriyeli olmayan) DEAŞ'lıların bir şekilde ülkelerine (Türkiye üzerinden) dönüşünü kolaylaştırarak Türkiye'nin teröre destek verdiği algısını yaratmayı amaçlıyorlar. 

Bazı DEAŞ'lılar Fırat Kalkanı bölgesinden kaçırılmaya çalışıldı ama bazıları ÖSO tarafından yakalandı. Aralarında DEAŞ'ın eski Cerablus sorumluları gibi önemli isimler vardı. Bunların hepsi PKK bölgesinden geldiler." ifadelerini kullandı.

MÜNBİÇ'TE ABD UNSURLARI YAKININDA DEAŞ EKİBİ

Karmo, Münbiç'teki istihbarat çalışmalarında rastladıkları ilginç bir bilgiyi de paylaştı. ÖSO komutanı Karmo, "Şu an Münbic'e bağlı Arima beldesindeki bir ABD üssü yakınlarında, bir evde farklı uyruklardan 25 DEAŞ militanı var. 

Orada yaşıyorlar ve aileleri ile irtibat kurmak dahil her türlü ihtiyaçları karşılanıyor. Kaldıkları tam adresi biliyoruz. Neden orada tutuldukları ise meçhul." dedi.

"DEAŞ-PKK SAVAŞI KURGUYDU"

Karmo, iki terör örgütü arasındaki savaşın birtakım istihbarat örgütleri tarafından kurgulandığına dikkat çekerek, "DEAŞ, önceden planlanmış ve hazırlanmış bir örgüttür. DEAŞ'ın kurulmasının hedefi Suriye devrimine darbe vurmaktı. DEAŞ'ın işgal ettiği alanların çoğu muhaliflerin elindeki bölgelerdi." şeklinde konuştu.

"PKK ile DEAŞ arasında gerçek bir savaş yoktu. Genel anlamda DEAŞ'ın geri çekilmesinden ibaret bir süreçti." diyen Karmo, "Son zamanlarda DEAŞ'ın birçok liderinin istihbarat elemanı olduğu ve bu kişilerin sıkıştıkları zamanda uçaklarla bölgeden alındığı ortaya çıktı. 

Belki sonradan başka ülkelerde ortaya çıkacaklar." dedi.

AFRİN'DEKİ ELEBAŞLARI DIŞARDAN GELDİ

Karmo, Afrin'deki istihbarat çalışmalarında, yanlarında tercümanla gezen çok sayıda yabancı terörist tespit ettiklerini, ayrıca örgütün merkezi yapısının bulunduğu Kandil Dağı'ndan Afrin'e birçok elebaşının geldiğini bildirdi.
ÖSO komutanı, örgütün Afrin'de (sığınmacı) Arapların desteğini kazanmak için, "Afrin ile Münbiç'i birleştirdikten sonra İdlib'e girip orayı teslim alacağız ve size vereceğiz" vaadinde bulunduğunu kaydetti.

11 Ocak 2019 Cuma

ABD-YPG birlikteliği Suriye'de nasıl kaybetti?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye'nin, "Fırat'ın doğusunu da vururuz" kararlılığı; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trump'la telefon görüşmesinde teröre karşı verdiği net mesajlar sonucunda ABD Başkanı Trump, CENTCOM askerlerini Suriye'den çekme kararı aldı. Peki ABD-Türkiye ilişkileri bu noktaya nasıl geldi? ABD'nin askeri kurumları hangi hataları yaptı? ABD'nin terör örgütü PKK/YPG üzerinden yürüttüğü strateji nasıl çöktü? Daha önemlisi; Türkiye, Suriye sınırında terör örgütüyle oluşturulmaya çalışılan, "garnizon devlet" stratejini çökertmek için hangi hamleleri yaptı. Habertürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir'in analizi...
ABD'nin Suriye'de uygulamaya geçirmeye çalıştığı, terör örgütü PKK/ YPG'den oluşan "garnizon devlet" ya da "terör devletçiği" stratejisi Başkan Trump'ın askerlerini çekme kararıyla birlikte çöktü. Bu, ABD'nin elini-ayağını bölgeden çekeceği anlamına gelmiyor ancak Suriye'de hedeflerini hayata geçiremediği konusunda herkes hemfikir.
Türkiye'nin Suriye politikasında düzeltmeye gitmesi, diplomaside sergilediği başarı, her türlü bozma çabasına rağmen Astana sürecini sürdürme kararlılığı, bölgesel ittifaklarını çeşitlendirmesi, TSK'nın sınır içinde ve dışında terör örgütlerine karşı başarısı; istihbaratından, emniyetine; mülki idaresinden sivil kurumlarına kadar eşgüdüm içinde verilen mücadele bunda etkili oldu. Sahada varsanız masada etkili sonuç üretebiliyorsunuz; dolayısıyla bu noktaya gelinmesinde en büyük pay, siyasi iradeyi sahaya yansıtan Mehmetçiğin...
ABD'nin DEAŞ'la mücadele bahanesi altında PKK/YPG'yi koruyup kollayıp; eğitip donatarak bölge ülkelerine dayatmaya çalıştığı Suriye stratejisi niçin çöktü? Elbette Türkiye gibi NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye'yi denklemden çıkarmak, daha ötesi terör örgütüyle yan yana getirmek istemesi bunun temel nedeni. Siyasi sebepleri de bulunuyor ancak askeri olarak CENTCOM'un Suriye'de niçin kaybettiğinin somut nedenleri var... S Bilişim Danışmanlık'ın PKK ve ABD raporlamalarında çarpıcı tespitler ve veriler yer alıyor. Detaylı analize girersek:
ABD ÜZERİNDEN KÜRESEL AKTÖR: ABD'nin Suriye'de, "taktik ortaklık", "seküler özgürlük savaşçıları" diyerek meşrulaştırmaya çalıştığı terör örgütüyle müttefiklik ilişkisi, Suriye'de DEAŞ ile mücadele adı altında işlerlik kazandı. 41 yıllık asimetrik terör örgütü PKK, son 4 yılında ABD ile küresel ittifaka yelken açtı. Daha önce de farklı ülkelerden dış destek alan PKK, Suriye'de açıktan askeri olarak sahada omuz-omuza birliktelik şeklinde ABD ve çok uluslu koalisyon desteği temin etti. PKK için sahada; uygun çatışma, silah yığınağı ve karmaşa ortamı zaten sağlanmıştı. Mali ve askeri yönden Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve başkaca bölge ülkelerinden de destek temin edilmişti. PKK, süreçte Rusya ve Esad'a da sürekli işbirliği mesajları verdi.
LEJYONER MİLİTANLAR: PKK görünürde, DEAŞ'la mücadele gibi "ulvi" bir amaçla ABD'den görev almıştı ancak terör örgütünde de çok ciddi dönüşümler sağlandı. PKK tarihinde ilk kez terör örgütü mensuplarına düzenli maaş ödendi. Bu, aslında PKK'nın bugüne kadar ambalajlayıp sattığı, "ulvi" hedeflerinin de yitimi anlamına geliyordu. Bu tutarsızlıklar, CENTCOM ile girilen kirli ilişkiler, PKK ile Kürt halkı arasında meskûn mahal çatışmalarında açılmaya başlayan mesafeye etki etti.
İNSAN KAYNAĞI SURİYE'DEN: 2015-2016'da meskûn mahal çatışmaları sırasında terör örgütü yüksek hacimde insan kaynağı temin etmişti. PKK, bu kaynağın önemli bölümünü Suriye’ye transfer etti. Türkiye'de sınır içinde ve kırsalda verilen etkili mücadele, alınan önlemler, sınırda sıkılaştırma, yoğun teknoloji kullanımı, terör örgütünün orta-üst yönetici kadrosundaki imhalarla Türkiye'de il-ilçe merkezleri ve kırsalda silahlı ve eylem için bekleyen PKK'lı varlığı sert ölçüde düştü. Bu arada PKK, silahlı militan varlığının önemli bölümünü Suriye'ye kaydırdı.
TAMPON BÖLGE BAŞARISI: Irak'ın kuzeyinde TSK'nın tesis ettiği 35 km derinlikteki fiili tampon bölge kati sonuçlar doğurdu. Terör örgütünün irtibat, izci, keşifçi, kafile yönlendirici, barınma-aktarma istasyonları, buradan desteklenen operasyonlarla yok edildi. TSK tarihinde ilk kez tüm mevsim boyunca yüksek rakımlı tepelere üslendi. Örgütün yaz-kış üslenme kapasiteleri yıkıma uğratıldı.
ÖRGÜT YAYILDI-GÖRÜNÜR OLDU: ABD'nin eğitip donatmasıyla yarı-düzenli orduya dönüştürülmeye çalışılan terör örgütü, yine ABD korumasında belli-görünür coğrafyaya yayıldı. Yükselti olmayan Suriye coğrafyasında klasik gerilla taktikleri imkânsızlaştı. Coğrafi esneklik yitimi, maaşlı militanlar, lider kadroyla irtibat-temas mekanizmaları sınırlanmış terör örgütü, Irak'tan da baskılanmaya başlandı. Suriye'den militan devşirme kapasitesi de küçük çocuklar hariç tükenmeye başladı. Örgüt, Rakka ve Deyrizor'da zorunlu askerlik uygulaması başlattı.
SURİYE'YE YIĞINAK: CENTCOM olmadan havadan vurulmama kapasitesi olmayan PKK, Afrin'de tecrübe ettiği şekliyle, sahada tutunabilir olabilmesi için havadan hedef olmamak amacıyla insan ve silah teçhizatını ağırlıklı olarak Irak'tan Suriye'nin kuzeyine kaydırdı. Afrin'de ağır kayıplar verirken, Münbiç ve Tel Abyad'dan destek alamadı. CENTCOM müdahale etmediği gibi Rusya, Afrin Zeytin Dalı operasyonunda TSK'ya hava sahasını açtı. Afrin'deki terör örgütü tahkimatı yerle bir edildi. "Federal Suriye" hayalleri yıkılmaya başladı. Bu arada tabi ki PKK baskın eylem yetenek ve kapasitelerini yitirdi; Suriye'de ABD radar ve hava desteğiyle alan/bölge savunmasına yöneldi.
KAYIPLARINI GİZLEDİ: PKK, Afrin’de kaybedeceğini anladığında süratli tahliyeden uzak durdu; üstüne 2 bin kadar daha kayba yol açan çatışma bölgesine sevkıyat yaptı. Önceki yıl terörist cenazelerinde nispeten şaşaalı törenler yapılırken, bu yıl ölülerini ortada bıraktı. Daha önce Suriye'de kayıplarını abartan PKK, bu yıl bunları saklamak zorunda kaldı. Önceki yıl Suriye'de toplam 48 bin olarak tespit edilen PKK'nın silahlı militan varlığı, bu yıl 44 bin rakamına düştü. Afrin'deki 4 binin üzerinde kayıp bunda etkili oldu. Örgüt, DEAŞ karşısında da 2 bin kayıp verdi. Bu arada Türkiye'ye destek için gönderilen ve imha edilen dışında, kaçan militanlar oldu. Suriye’de temin edilen ek insan kaynaklarında da bariz düşüş gözlendi.
ABD DESTEĞİ YOKSA KOLAY HEDEF: CENTCOM'un PKK'ya transfer ettiği askerî yetenekler ancak havadan korumayla işletilebilir. PKK/YPG, ABD'nin kesintisiz havadan koruma yeteneğinden mahrum kaldığında, elindeki silah ve teçhizat, PKK'yı kolayca takip edilip vurulan, süratle tahrip edilebilen hedef haline getirir. Yani dönüştürüldüğü bu amorf yapı, terörist tabiriyle, "gerillayı, gerillalıktan çıkaracaktır."
İKMAL YOKSA KORUYAMAZ: CENTCOM’un PKK’ya verdiği silah-teçhizat ve araçlar ayrıca yüksek bakım ve başta akaryakıt olmak üzere ikmal gerektiren bir yapıda. Bu silah, teçhizat, mühimmat ve araçların uzun vadeli kullanımı, ancak kesintisiz hava-radar gözetleme ve süratle tetiklenen hava savuma sistemi gerektirir. Bunların kesintisiz temini, PKK için karşılanması çok ağır bir yüktür, komplikedir; imkânsıza yakındır. Ayrıca "silahın tetiği PKK'lıda, emniyet ve geri tepmesi CENTCOM'dadır."
ASİMETRİĞE DÖNÜŞ ZOR: CENTCOM’un PKK’yı başarısız ve yarım yamalak biçimde dönüştürdüğü yarı düzenli ordu şeklindeki formattan, düzenli ordu formatına geçişte kararlılık hangi düzeydedir şu anda bunu kestiremiyoruz ancak yeni duruma ilişkin tereddüt ve bu projeden vazgeçme gibi sinyaller görülüyor.
ZIRHLI-MEKANİZE TUGAYLAR: ABD/CENTCOM, PKK/YPG'yi istihkâm-topçu-zırhlı-mekanize-motorize silah, araç, teçhizatla donatırken, bunların bütünlüklü kullanım, koordinasyon bilgi ve becerisini kazandıramadı. Bununla birlikte düzenli ordu ve nitelikli askeri-teknik sınıfları PKK’ya kazandıramayacağını anlamış olmakla yetinecek mi? Yoksa başka yol ve yöntemler deneyecek mi? Belli değildir. ABD'nin, PKK/YPG'den tam olarak vazgeçmediğini, Bolton'un Ankara ziyaretinde gördük. Ancak PKK/YPG'yi kullanmaya devam edecekse, şimdi düşük sosyo ekonomik kesimlerden gelmiş, eğitimsiz ve becerisiz gençlere nitelikli silah, teçhizat ve aracı kullanmayı, bütünlüklü askeri sınıfları işletmeyi öğretmesi gerekecek. Buna yüksek muhabere kabiliyeti gerektiren iletişim, radar sistemlerini, sofistike silah sistemlerini eklediğinizde; dil, matematik, fizik, mühendislik; açı, mercek hesaplaması, basınç, integral, türev gibi konular da devreye giriyor ve durum daha karmaşık bir hal alıyor.
KAYNAĞIN SORGULANMASI: ABD'nin PKK/YPG’ye transfer ettiği kimine göre 15 milyar dolara ulaşan kaynağın tolere edilemez, açık hataya dayalı oluşu, er ya da geç ABD Kongresi tarafından hukuki, idari takibat konusu olacaktır. Suriye sınırını koruyacak konvansiyonel birlik düzeyini dahi yakalayamayan CENTCOM’un terör örgütüne aktardığı; silah, teçhizat ve yetenekleri boşa gitmiş oldu. Trump, "Askerler Suriye'den çıksın" dedikten sonra buraya aktarılan silah, teçhizat ve kaynağın toplanması kolay olmayacağı gibi PKK/YPG'nin hangi kuvvetle ikame edileceği de meçhul... CENTCOM'un omuz omuza mücadele etmeyeceği hangi kuvvet, nereden, nasıl yönlendirilecek ya da kontrol edilecek? Cevaplanması gereken soru bu. Kaldı ki sahayı doldurmak için bekleyen Rusya destekli yerel ittifak da gelişmeleri seyretmiyor.
PKK İNSAN KAYNAĞINDA GERİLEME: Türkiye’de içeride PKK insan varlığının il-ilçe merkezlerinde bulunan kısmı, kırsal ve ara-geçişli mekânlarda bulunanları, büyükşehirlere sevk edilen ve bekletilen kadrolar, kaçan ve uyuyan kadrolar, tasfiye olanlar, örgütten uzaklaşan ya da mesafe koyan gençler, örgüte katılmak için hevesli ya da isteksiz 13-14 yaş grubu, tümünde ciddi gerileme söz konusu. İçeride silahlı ya da silahlı olmaya yakın PKK insan kaynağı da büyük ölçüde gerilemiş haldedir. Sınır içinde 2017'de 11 bin olarak tahmin edilen silahlı PKK'lı terörist varlığı geçen yıl bin 600 olarak güncellendi. 9.400'lük azalmanın yaklaşık 2 bin 400'ü Kuzey Irak operasyonları dahil vurularak, yaralanarak, yakalanarak bertaraf edildi. 200'ü sağ yakalama, 180'i silahsız teslim olma, 40'ı silahlı teslim alma şeklindedir. 6 bin 600 kadarı Irak'a geçme, kaçma şeklinde dağıldı. İçişleri Bakanlığı, sınır içinde kalan terörist sayısını 750 olarak açıkladı. Suriye'ye geçişler ise tamamlanan güvenlik duvarı sayesinde sıfıra yaklaştı; PKK/YPG, Suriye insan kaynağında Türkiye’den beslenemez hale geldi.
GÜVENLİK YOLLARI: TSK, Bestler Dereler'e; güney-kuzey akslı, karakollara uğrayan veya teğet geçen asfalt güvenlik yolları inşa etti. Doğu istikamette Kato-Jirkiya (Beytüşşebap ve Kuzeyi),batıda Gabar ve Eruh-Siirt bölgelerine geçişi, güneyde iki çıkış/giriş, Şenoba (G. Doğu) ve Kasrik (G. Batı) yönlerini tıkadı. PKK için sahada çıkışa yönelmekten başka seçenek kalmadı. Terör örgütü, kırsalın yanı sıra; Türkiye genelinde il-ilçe meskûn mahallerde eylem koyamayacak şekilde ağır yitime uğradı. Irak'ta, Türkiye sınırına 35-40 kilometre derinlikte PKK, kış mevsiminde dahi sahayı kaybetti; TSK, bu aksta, boş alan bırakmayacak şekilde sahayı kontrolüne, gözetimine, denetimine aldı.
YANINDA PKK İLE KAYBEDEN ABD: Türkiye-ABD ilişkileri de PKK/YPG'ye doğrudan, açık, omuz omuza verilen destek nedeniyle ağır hasara uğradı. Türkiye'nin proje ortağı olduğu F-35, Patriot hava savunma sistemi başta olmak üzere mühimmat ve teçhizat tedariklerinde ABD, "müttefiki" Türkiye'ye karşı olumsuz sınav verdi. Yeni tekliflerle gelse de ABD, hâlâ, "S-400'leri almayın" gibi kabul edilemez şartlar öne sürüyor. Sürekli bir tavsatma ve işi yokuşa sürme ABD kurumlarında adet haline geldi. ABD, çeşitli sahalarda, Türkiye'nin askeri kapasitesini farklı metotlarla engellemeye çalıştı ya da TSK dışındaki askeri kapasite artışlarına vesile oldu.
IRAK'A YIĞINAK YAPIYOR: Önceki yıl CENTCOM üzerinden Barzani ile asker konuşlandırma anlaşması yapan ABD, Irak'la, 2008 Sofa Anlaşması'yla sağladığı konuşlanma/geçiş haklarının benzerini Kuzey Irak'a aktarmaya yöneldi. 20 yıl süreli anlaşmayla; Kerkük, Halepçe, Süleymaniye ve Erbil-Dohuk'a konuşlanma hakkı sağladı. CENTCOM, Suriye'den çıkacak askerlerini büyük ihtimalle Erbil'e çekecek. Halihazırda ABD'nin Suriye'den çekeceğini taahhüt ettiği 2 bin resmi üniformalı askeri bulunuyor. Yine Suriye'de sivil özel şirket kökenli 3 bin 600 askeri uzman mevcut. Irak'ta ise ABD'nin 5 bin 400 üniformalı askeri ile bin 100 sivil şirket kökenli askeri uzmanı var.
KURUMLAR ARASI İLİŞKİLERDE HASAR: Türk-Amerikan askeri bürokrasileri arasındaki ilişkilerin YPG/PKK nedeniyle bozulması, sadece iki ülkeyi değil, TSK'nın Rusya ile ilişkilerini de Rusya yönünde olumlu etkiliyor. Rusya ve önümüzdeki dönemde belki Çin ile artacak işbirliği ABD'nin bölgedeki askeri harcamalarını artıracak. Türk-Amerikan siyasi-bürokratik ilişkilerinde de farklı sorunlar devam ediyor. Özellikle FETÖ mensuplarının iadesinde ABD bürokrasinin nazlanması, adım atmaması, bunların korunması önümüzdeki dönemde de başlık olarak önümüze çıkacak. Münbiç yol haritası hayata geçirilmiş; Halkbank olayı da çözüme kavuşmuş değil. ABD henüz Ankara Büyükelçisi'ni atamadı; ilişkileri maslahatgüzar seviyesinde yürütüyor. Suudi gazetesi Cemal Kaşıkçı cinayetinde de Prens Selman'ı koruma/kollamadan vazgeçmiş değil ABD.
ABD-Türkiye ilişkilerinde en önemli nokta ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump'ın doğru düzlemde eşleşmesi; meseleleri konuşup çözmek için telefon diplomasisi kanalını açık tutmaları. Belki Trump'ın bu yıl Türkiye'ye ziyareti söz konusu olabilecek. İki ülke ilişkilerinin geleceğini yine iki lider bizzat tayin edecek...

11 Kasım 2018 Pazar

ABD, PKK/PYD ve Ortadoğu jeopolitiği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD'nin terör örgütü PKK'nın üç liderinin yakalanması için ödül koyma kararının arkasında, önümüzde günlerde Fırat'ın doğusunda derinleşecek olan PKK/PYD krizini hafifletmek için Türkiye’ye karşı ön almak olduğu söylenebilir.
ABD’nin İran’a dönük yaptırımlarını yeniden hayata geçirdiği şu günlerde, Türkiye ile bozulan ilişkilerini de “kontrollü kaos” yöntemiyle idare etmeye çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. ABD Suriye karasalında Türkiye ile terör örgütü PYD arasındaki sıkışmışlığını ortadan kaldırabilmek için öncelikle Münbiç Anlaşması kapsamında Türk ve Amerikan askerlerinin ortak devriyelerin başlamasına yeşil ışık yakıp, ardından da PKK’lı üç teröristi arananlar listesine ekleyerek Türkiye’ye iyi niyet gösterisinde bulunmaya çalışıyor. Fakat asıl niyetin, önümüzde günlerde Fırat nehrinin doğusunda derinleşecek PKK/PYD krizini hafifletmek için, Türkiye’ye karşı ön almak olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, ABD’nin İran’a karşı PKK’nın mobilizasyon direncini kırmak için örgüte sopa gösterdiğini de göz ardı etmemek gerekir.
ABD’nin Suriye’deki varlığını DEAŞ ile mücadeleye endeksleyip bunu da terör örgütü PKK/PYD üzerine inşa etmesi, bölgesel jeopolitik denklemde bir takım anomalilere neden olurken, ortaya çıkan durumun meydana getirdiği güvenlik ikileminin öncelikli mağdurlarından biri Türkiye oldu. Öyle ki Türkiye’nin PKK kaynaklı geleneksel terör tehdidi, 2014’ten itibaren başkalaşarak, ülke güvenliğini daha gelişmiş kapasiteyle ve daha geniş cephelerde hedef aldı. PKK’nın Türkiye toprakları içindeki kırsal saldırılarına güneydoğu illerindeki kentsel terör eylemleri, Irak’ın kuzeyinden yaptığı saldırılara Suriye’nin kuzeyinden yapılan saldırılar da eklendi.
ABD’nin üç PKK liderinin başlarına ödül koyması ne anlama geliyor?
Şüphesiz ABD PYD ile PKK arasındaki organik makası açıp PKK’yı terör kimliğiyle anarken PYD’yi de dönüşmüş bir aktör olarak, başta Türkiye olmak üzere, bölge devletlerine kabul ettirmeye çalışıyor. Türkiye’nin terörle mücadelesini PKK kimliği üzerinden destekleyerek terörü destekleyen ülke imajından kurtulmaya çalışan ABD’nin, bunu yaparken gözden kaçırdığı ise PKK ile PYD arasındaki ideolojik bağının ne kadar kuvvetli olduğu. Bunu KCK sözleşmesinde, PYD parti tüzüğünde ve ABD’li askerlerle birlikte hareket eden YPG’li teröristlerin kıyafetlerinde, davranışlarında ve söylemlerinde, PKK’nın hükümlü liderine olan bağlılık deklarasyonlarında görmek mümkün.
ABD’nin PKK’yı terör örgütü tanımlarken PYD’yi terörist bir örgüt olarak görmediğini ifade etmesi, Obama ve Trump yönetimlerinin ortak söylemi oldu. Oysa PKK ile PYD arasındaki ideolojik ve organik bağın, El Kaide ile Nusra arasındaki bağdan daha kuvvetli olduğu gerçeği, varlığını hep korudu. PYD’nin PKK’dan bağımsız bir örgüt olduğunu, PKK ve PYD mensupları değil, sadece ABD’liler ifade etti. Hatta ABD’liler bunu dillendirirken kendileriyle de sıkça çeliştiler. ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey TRT Haber’de 16 Şubat 2018’de yayınlanan röportajında, PKK ile PYD arasındaki bağı şu şekilde dile getirmişti: “Türkiye’nin güneyinde üç tehdit var: PKK, DEAŞ, Rusya ve İran. PYD’nin PKK’nın Suriye kolu olduğu şüphesiz”.
Jeffrey PYD’ye neden ihtiyaç duyduklarını ve Türkiye’nin buna anlayış göstermesini ise şu şekilde ifade etmişti: “Türkiye’nin şunu anlamasını bekliyoruz. ABD ve Türkiye DEAŞ’a karşı bir savaş içindeydi. Bu savaş neredeyse bitti. İşte sorun da bu noktada ortaya çıkıyor. ABD Suriye’de kalmaya devam etmek istiyor. Sebebi DEAŞ’ın geri dönmesini engellemek. ABD Irak’ı terk ettiğinde DEAŞ ortaya çıktı. Daha önemli diğer sebep ise Cenevre sürecini Suriye’nin geleceği için bir baskı olarak uygulamak istiyor. Aynı zamanda İran’ın Suriye’de yayılımını durdurmak istiyor. İyi haber, Türkiye’nin de bu kaygıları paylaşması. Kötü haber ise ABD’nin Suriye’de kalabilmesi için bir platforma ihtiyacı var. Bunlardan biri kuzeydoğuda müttefikimiz PYD. Türkiye’nin söyledikleri ve kaygıları çok anlaşılır. ABD Suriye’yi terk etmeye hazır değil. Türkiye buna tepkili”.
Jeffrey’nin 7 Kasım 2018’de yaptığı açıklama ise hem özel temsilci olmadan önce yaptığı açıklamayla çelişti hem de ABD’nin PYD projesinden vazgeçme niyetinde olmadığını bir kez daha gösterdi. Jeffrey “PKK’ya karşı yaklaşımız belli ama YPG’yi PKK gibi bir terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz. Bunu daha önce de yapmamıştık; Suriye konusuna müdahil olmaya başladıktan sonra da yapmadık. Türkiye’nin güvenlik konusundaki endişelerini ve PKK ile PYD arasındaki bağlantıya ilişkin kaygılarını anlıyoruz. Bu sebeple de birçok noktada son derece dikkatli davranıyoruz. Öncelikle Türkiye’ye bölgedeki faaliyetlerimiz konusunda bilgi veriyoruz. Ayrıca Türkiye Menbiç konusundaki ve Suriye Demokratik Güçleri ve PYD güçlerinin Fırat’ın batısında bulunmasına ilişkin kaygılarını dile getiriyor. Bu noktada da Türklerle ortak devriye görevi gerçekleştiriyoruz ve PYD’nin Menbiç’ten Fırat nehrinin karşı tarafına çekilmesini öngören yol haritası olarak adlandırdığımız plan üzerinde de devam ediyoruz. Tüm bunları bölgeden DEAŞ’ın temizlenmesi adına yapıyoruz. Bu bizim bölgedeki ana hedefimiz ve Türkiye de DEAŞ’a karşı koalisyonun bir parçası” dedi.
ABD’nin, PYD’nin değerini büyütürken, PKK’yı terör örgütü olarak görmesinin ve üç PKK’lının başına ödül koymasının nedenlerinden en önemlisi ise PKK’lıların PJAK’ı İran’a karşı mobilize etmemeleriyle ilişkilendirilmelidir. Zira PKK böylesine bir durumda, hayatta kalma sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. PKK’nın farklı isimlerle Türkiye, Suriye ve Irak’ın yanı sıra İran’da da silahlı faaliyetler yürütmesi, hem örgütü dört farklı ülkenin ortak tehdidi haline getirecek hem de örgüt elde ettiği kapasiteyi hızla tüketecektir.
Bununla birlikte, PKK’nın tamamen ABD güdümüne girmesine KCK yöneticilerinin karşı çıktığı da dile getirilmekte. PKK 2007’den bu yana İran ile geliştirdiği karşılıklı anlayışa dayalı ilişkiyi de ortadan kaldırma niyetinde değil. Olası bir rejim değişikliği geçirmiş İran’dan sonra, PKK’nın nasıl bir strateji takip edeceğine dair ne bir öngörüsü ne de bir hazırlığı var. Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başına ödül konulurken Suriye’de faaliyet gösteren PKK’lı Fehman Hüseyin’in bu listenin dışında tutulması, ABD’nin Suriye’de kimleri İran’a karşı mobilize edeceği, kimleri Irak kuzeyinden İran’a karşı mobilize edemeyeceğiyle ilgili olarak değerlendirilebilir.
Ortadoğu’da yeni model: Üniter ulus devletçilik yerine federatif bölünmeler
ABD’nin Ortadoğu’daki varlığının iki temel gerekçesi enerji ve çatışmadır. Körfez ile doğu Akdeniz arasındaki enerji kaynaklarının jeopolitik koridorlarla birleştirilmesi, dünyadaki enerji arzının kontrolünü daha mümkün hale getirebilecek, bu da ABD’nin ekonomik hegemonyasını arttırarak devam ettirmesini sağlayacaktır.
Öte yandan, ABD bölgesel ve yerel çatışma dinamikleri içinde doğrudan rol almak kaydıyla, Ortadoğu jeopolitiğinin en önemli aktörü olarak etkinlik paradigmalarını sürekli canlı tutmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda, ABD’yi Ortadoğu’daki bu çatışmaların başlatıcısı, hızlandırıcısı, müdahili veya arabulucusu olarak, Arap-İsrail (İslam-Siyonizm) çatışmasından dünya ekseninde gelişen medeniyetler çatışmasına, İslam-İslam (Sünni-Şii) çatışmasından Sünni-Sünni (Ilımlı-Radikal) çatışmalarının tamamına kadar her yerde görmek mümkün.
Bütün bunlarla birlikte, medeniyet ve inanç temelli çatışmalara etnik çatışma boyutunun da eklendiğini göz ardı etmemek gerekir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların sona ermesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sömürgeciliğin ortadan kalkmasıyla birlikte, Ortadoğu’da birçok ulus devlet meydana geldi. ABD ortaya çıkan devletlerin otoriteryen yönetimleriyle bugüne kadar ya sağlam ittifak ilişkileri geliştirdi ya da düşmanlaştı. İttifak ettiği ülkeleri post-modern sömürgecilik uygulamalarıyla, düşmanlaştığı ülkeleri de uluslararası sitemin dışında tutarak idare edebildi. Fakat bu ülkelerde meydana gelen sosyal dönüşümler, otoriter rejimleri değişime zorlarken ABD’yi de yeni paradigmalarla müdahale alanı oluşturmaya mecbur bıraktı.
Bu bakımından ABD, 2005 yılında Irak’taki kurduğu iki hükümetli federal yapıya benzer şekilde, Suriye’de de federal bir devlet sistemi içinde etnik temelli otonom bir aygıta ihtiyaç duyuyor. Maksadı İsrail yayılmacılığının önünü açmak olan benzer bir projenin, Doğu Kudüs’ün otonom Filistin olarak Ürdün’e bağlanması ve Ürdün’ün de federal bir sistemle yönetilmesi için geliştirildiğine dair duyumlar da var. Ortadoğu’daki federatif yapılar, ülkeleri daha kırılgan hale getirmekle birlikte, ABD’nin müdahale alanlarının önünü açıyor. Aynı zamanda devlet ve meşru olmayan devlet-dışı aktörlerle ilişkilerin meşruiyet kazanması için de zemin hazırlıyor. ABD’nin Suriye’de PKK/PYD’ye yaptığı yatırımın temel nedeni, bölgesel müdahale alanı oluşturmak ve otonom bir müttefik meydana getirmektir.
ABD’nin Ortadoğu politikasındaki jeopolitik üçgenler ve kuşaklar Ortadoğu jeopolitiği ABD’nin angajmanları açısından bölgesel aktörler üzerinden haritalandırılırsa, üçgenlerden ve kuşaklardan bahsedilebilir. Bölgenin jeopolitik üçgenleri Türkiye, İran ve Mısır’ın oluşturduğu büyük üçgen; İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) oluşturduğu küçük üçgen olarak çizilebilir. Bunlardan geniş alana hâkim ilk üçgenin aktörleri, farklı etnik yapılarından dolayı birbirinden ayrışırken, İslam medeniyeti altında birleşebilecek potansiyele sahiptir. Ekonomik ve bürokratik uygulamalar açısından birbirine benzerlik gösteren Türkiye ve Mısır’ın aksine İran hem yeraltı zenginlikleriyle hem de yönetim biçimi bakımından farklıdır. Geniş alandaki bu üç aktörün (birlikte ya da en az ikisinin birlikte) bölgesel konularda ortak politika geliştirdiklerini görmek pek mümkün olmamıştır. Yakınlaşmaların olduğu dönemlerde, ülke yönetimleri 2013’te Mısır’da, 2016’da Türkiye’de olduğu gibi ya darbeyle ya da bugünlerde İran’da olduğu gibi ekonomik ve siyasi yaptırım tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır. ABD tarafından hayata geçirilen bu strateji, geçmişte Türkiye’de ve Mısır’da yönetim değişikliklerine neden olmuş ancak İran rejim değişikliği konusunda 1979’dan bu yana bir direnç göstermiştir. ABD’nin bu ülkelerin yönetimlerini hedef alan stratejisi, üç benzerin birbirinden uzaklaşmasını kronikleştirmektedir.
Küçük üçgende ise İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi üç benzemezin siyasi ittifakının geçtiğimiz son birkaç yılda zorlandığı görülmektedir. İsrail faydasına gelişen bu ittifakın, Arap ve İslam dünyasında modernite üzerinde bir dip dalga etkisi oluşturarak Arap dünyasını, derinde ise İslam dünyasını daha kırılgan hale getirmeye gayret ettiği, siyasi ittifak kuşaklarından rahatlıkla görülebilmektedir.
Ortadoğu’daki ittifak kuşaklarından birincisi, güneyde BAE-Suudi Arabistan-Mısır-İsrail ekseninde gelişen ve ABD’nin de doğrudan müdahil olduğu ittifaktır. Bu ittifakın temel hedeflerinin Sünni-Şii, Sünni-Sünni çatışmasını ve etnik çatışmaları derinleştirerek bölgesel aktörlerin etkinliğini kırmak ve Körfez ile Doğu Akdeniz eksenindeki enerji kontrolünü sağlamak olduğu söylenebilir.
Bu ittifakın karşısında yer alan İran-Irak-Suriye hattındaki Şii kuşağının, tam da ABD’nin arzu ettiği seviyede agresif bir yapıya sahip olduğu ve güneydeki ittifak kuşağıyla, kuzeyde İran-Türkiye-Irak-Suriye hattındaki KRG/PKK/PYD kuşağını meşrulaştırmak için rol oynadığı görülebilir. ABD’nin PKK/PYD’ye ihtiyacı işte bu noktada kendini göstermektedir: Düşmanlaştırdığı İran rejimi için Suriye ve Irak’ta önleyici bir araç, muhtemel İran operasyonu için de kullanışlı yerel bir aktör. Aynı zamanda PYD (Türkiye’nin PKK ile mücadelesinin geleneksel cephesi olan Irak’ın kuzeyine ilave olarak Suriye cephesini de ekleyerek) Türkiye’nin güney sınırlarındaki etkinliği önlemek için oldukça etkili bir aktöre dönüşebilecektir.
ABD’nin Suriye’deki anlaşılmaz siyasetiyle, devrimin tamamlanmasının önüne geçip, İran ve Rusya’nın Ortadoğu’da kendilerine alan açmasına müsaade etmesi, çözümü mümkün olamayan sorunlara neden oldu. Öte yandan, devlet-dışı silahlı aktörlerin çoğalmasına izin verip bunların büyümesine sebep olarak, bölgesel istikrarsızlığın da kaynağı oldu. Sonrasında ise ABD, güvenilirliğini sorgulatan bir aktör olarak neden olduğu sorunları, geleneksel müttefiklik ilişkilerini zayıflatarak, PYD/PKK üzerinden çözmek için indirgeyici bir üslup geliştirdi. ABD PKK/PYD’yi araçsallaştırarak, yukarıda ifade edilen Türkiye-İran-Mısır üçgeninde bulunan Türkiye ve İran’a, İran-Irak-Suriye ittifak kuşağında bulunan aktörlerin tamamına bir tehdit olarak kullanmaya, BAE-Suudi Arabistan-İsrail-Mısır ittifak hattına da payanda olmasını sağlamaya çalışmaktadır.
ABD’nin üç PKK’lının başına ödül koyması, Washington’ın PYD/PKK ile ittifakını sonlandırma etkisine sahip olmamakla birlikte, ittifak dinamiklerini sarsacak ve PKK’yı ABD için daha kullanışlı bir aktör haline gelmesi için zorlayacaktır. ABD PKK’yı PYD üzerinden yeniden formatlayarak pazarlamaya çalışmaktadır.




google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html