BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Stk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Stk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

17 Mart 2018 Cumartesi

YPG saflarındaki yabancı teröristler


Tamer Ashraf
Dünyanın birçok ülkesinden gelerek Suriye’deki savaşa katılan yabancı savaşçılar önemli sorunlara sebep oldular. Terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’ye de dünyanın birçok ülkesinden farklı motivasyonlarla yabancı teröristler katıldı.
Dünyanın birçok ülkesinden gelip Suriye’deki savaşa katılan yabancı savaşçılar önemli sorunlara sebep oldular. Terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye de dünyanın birçok ülkesinden farklı motivasyonlarla yabancı teröristler katıldı. Bunları Kürt asıllı PKK sempatizanları veya PKK üyeleri, Türkiye’deki MLKP gibi örgütlere bağlı komünistler, Batı’dan gelen eski askerler, Batılı radikal solcular, maceracılar, savaş turistleri, psikopatlar ve suçlular diye sınıflandırmak mümkün.

YPG’ye katılan yabancı teröristlerin büyük çoğunluğu Suriye dışında yaşayan Kürt asıllılardan oluşuyor. Irak, İran, Türkiye, Almanya, Hollanda, Belçika ve diğer Avrupa ülkesi vatandaşı olan birçok Kürt asıllı PKK sempatizanı YPG’ye katıldı. YPG’nin yönetim kadrosunun büyük çoğunluğunu PKK kadroları oluşturduğu için, YPG’yi Kandil’de terör eğitimi almış Türkiye vatandaşı PKK’lılar yönetmektedir. YPG’nin, PKK’nın Suriye kolu olduğunu ortaya koyan en önemli verilerden birisi de YPG saflarındaki terör listesinde kayıtlı Türkiye vatandaşı PKK’lı teröristler. Diğer yandan Irak ve İran’dan YPG’ye katılan Kürt asıllı yabancı teröristler de var.

Yabancı teröristlerin profili

Avrupa ülkelerinden YPG’ye katılan Kürt asıllı yabancı teröristlerin büyük çoğunluğunun, Avrupa’da resmi izinle faaliyet yürüten PKK yanlısı STK’larla iletişim halinde olduğu biliniyor. Örneğin Almanya’da PKK ile ilişkileri ispatlanmasına rağmen faaliyet gösteren NAV-DEM gibi STK’lar sadece PKK adına propaganda amaçlı gösteriler düzenlemiyor, aynı zamanda PKK adına para topluyor ve Kürt asıllı gençleri radikalleştirerek PKK kadrolarına katılmalarını sağlıyor. Nitekim Alman istihbarat birimleri de PKK yanlısı STK’ların bu yöndeki faaliyetlerini raporladı. YPG’ye Batılı ülkelerden katılan Kürt asıllı yabancı teröristlerin çoğunluğunun Almanya’dan geldiği söyleniyor.
YPG’ye katılan yabancı savaşçıların diğer büyük bölümü ise yine Türkiye’den geliyor. MLKP gibi radikal sol terör örgütleri üzerinden YPG’ye katılan, terör listesinde kayıtlı birçok Türk vatandaşı var. MLKP’nin YPG bölgelerinde ofisleri ve eğitim kampları bulunuyor. Ayrıca YPG’ye bağlı kendilerine özgü askeri yapılanmaları faaliyet gösteriyor. Örneğin, Zeytin Dalı harekatı esnasında MLKP adına Afrin’de bulunan teröristlerin öldürüldüğü YPG kaynakları tarafından doğrulandı.
Batılı ülkelerden gelenlerin yanı sıra Asya ülkelerden gelen yabancı teröristler de YPG saflarında yer alıyor. Fakat Batılı ülkelerden gelen teröristlerin sayısı Asya’dan gelen yabancılardan çok daha fazla. YPG’ye katılan Batılı yabancı teröristlerin sınıflandırmasını yapmak mümkün.
YPG’ye katılan yabancı teröristlerin profilleri zaman içerisinde değişti. İlk yabancı terörist akımı 2014 senesinde Ayn el Arab (Kobani) çatışmaları sonrasında yaşandı. YPG’ye 2014 ve 2015 yılları arasında katılan yabancı teröristler, motivasyonlarını “DEAŞ ile mücadele” olarak açıklıyordu. YPG’ye katılanların çoğunluğu askeri eğitim almış eski askerlerden oluşuyordu. ABD ordusunda Irak’ta görev almış ve ABD’nin yarım bıraktığı işi tamamlamaya gelenler veya askeri eğitim almış ve bilgi birikimlerini YPG’ye DEAŞ ile mücadele kapsamında aktarmak bahanesiyle gelenler var.
ABD bu zaman zarfında YPG’ye hava desteği ve lojistik destek sağlıyordu ve silah sevkiyatı gerçekleştiriyordu. Fakat ABD Özel Kuvvetleri YPG’li teröristleri eğitmek ve yönlendirmek üzere henüz Suriye sahası içinde değildi. YPG’ye katılan Batılı eski askerlerin istihbarat elemanı ve paralı asker oldukları yönünde birçok iddia var. Fakat bu iddiaların hiçbirinin doğruluğunu tescillemek mümkün değil. Lakin YPG saflarında savaşarak ölen yabancı teröristlerin arasında eski askerlerin daha az görülüyor olması, daha çok cephe arkasında YPG’li teröristleri eğittikleri ve sıcak çatışmalara girmediklerini gösteriyor.

Özellikle 2016’dan sonra YPG’ye katılanların genel profili eski askerlerden radikal solculara doğru evrildi ve katılımlar sayısal anlamda arttı. “DEAŞ ile mücadele” geriye düşerken “Demokratik konfederalizm” projesi ön plana çıktı. Demokratik konfederalizm Marksist-Leninist siyaset içerisinde radikal bir yaklaşım olarak görülürken, Batılı üniversitelerde dahi, YPG’nin Suriye’nin kuzeyindeki “devletçiği”, radikal sol örgütler için adeta gelişmekte olan ütopya haline geldi. Bunun en çarpıcı örneği, Rahila Gupta tarafından kaleme alınan ve 12 Şubat tarihinde CNN’nin web sayfasında yayınlan “Dünyanın en ileri demokrasisi doğuyor; yok olmasına izin vermeyin” başlıklı yazıydı. Yönetim kadrosundaki karar vericilerin tamamının erkek olmasına rağmen, kadın hakları ve kadının özgürlüğü üzerinden etkili bir propaganda yürüten YPG’ye Batı’da sempati kazandırıldı. Fakat YPG’nin intihar saldırıları için genellikle kadınları kullanıyor olması, Batı kamuoyunda görülmek istenmeyen diğer bir gerçek.

Terör ideolojisi Batı'ya taşınıyor

YPG’ye Batı’dan katılan ve Kürt asıllı olmayan yabancı teröristlerin büyük çoğunluğu ise radikal solculardan oluşuyor. Radikal sol fikirlere sahip olmadığı halde YPG’ye katılan yabancı savaşçıların hepsi, YPG’ye katıldıktan sonra ideolojik endoktrinasyona maruz kalmış. YPG kendi saflarına katılan tüm savaşçılara askeri eğitimden çok ideolojik eğitim veriyor. Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın sözde “önderliği”, “demokratik konfederalizm” ve “gerilla” söylemleri YPG’ye katılan tüm militanlara aşılanıyor. Nitekim YPG’yi destekleyen ve eğiten ABD’li askerlerin de bu ideolojik eğitimler esnasında orada bulunduğu rapor edilmiş. YPG’nin ideolojik eğitimlerinin bir diğer ana başlığı ise Türkiye. YPG’ye katılan tüm teröristler Türkiye düşmanı olarak eğitiliyor.
Kevin Jochim isimli Alman militan YPG ile Almanya’daki radikal sol örgütler aracılığıyla temasa geçmiş ve YPG’ye katılmış. Fakat YPG saflarına katılan Batılı yabancı savaşçıların büyük çoğunluğu İngilizce konuşan ülkelerden geliyor. ABD ve İngiltere, diğer tüm Batı ülkeleri arasından YPG’ye katılımda öne çıkıyor.
YPG'ye radikal sol ideolojisinden farklı gerekçelerle katılan Batılı yabancı teröristler arasında iki grup görülüyor. Birinci kategoriyi “savaş turistleri” ve maceracılar oluşturuyor. Savaşı bir macera olarak gören birçok Batılı yabancı savaşçı, YPG’nin yabancı savaşçı alımında pek bir kritere sahip olmamasından faydalanarak YPG’ye katılmış. Örneğin 2015 senesinde YPG’ye katılan Patrick Maxwell, YPG’ye katılma sebebini “Macera yaşamak için gidiyorum” diye tanımlamış. İkinci kategori ise psikopatlar ve suçlular. Kendi ülkelerinde suç işlemiş olan ve hapsedilme ihtimaliyle karşı karşıya kalanlar, YPG’ye katılmayı mahkum olmaya tercih ediyor. YPG’ye katılan psikopatlar ise işledikleri savaş suçlarıyla öne çıkıyorlar. Örneğin YPG’ye katılan Brace Belden’in anlatımına göre, “Yamyam Tim” isimli bir yabancı savaşçı, operasyon esnasında bir DEAŞ militanını RPG ile vurmuş. DEAŞ militanının cesedi adeta “pişmiş” olduğundan, cesedin bir parçasını kesip yemeye başlamış.
YPG’ye Batılı ülkelerden katılımın hukuki boyutu belirsiz olsa da, DEAŞ’a katılmakla aynı şey olmadığı kesindir. Batılı ülkelerin birçoğu YPG’yi terörist olarak tanımlamadığından, YPG’ye katılan yabancılar, yabancı terörist savaşçı kategorisinde değerlendirilmiyor. Nitekim YPG’nin Almanya, Belçika, Hollanda, İngiltere, Çekya, Danimarka, Fransa, İsveç, Norveç ve Rusya’da ofisleri var. Fakat hukuki açıdan YPG’ye katılan yabancı teröristlerin statüsünü değiştirecek etken, YPG’ye katılan yabancı teröristlerin TSK’ya karşı savaşması. NATO ülkesi olan Türkiye’ye karşı savaşmak, YPG terör örgütü olarak görülmese bile hukuken suçtur. Nitekim YPG’ye katılan bazı radikal solcu yabancı teröristler Afrin bölgesinde TSK’ya karşı savaşacaklarını ilan etti.
YPG’ye katılan yabancı teröristlerin sayısı net olarak bilinmiyor. YPG birçok yabancı teröristi propaganda amacıyla kullanırken, birçoğu da değişik gerekçelerle kendisini gizliyor. YPG saflarındaki yabancı teröristlerin sayısı 700 ila 1200 olarak tahmin ediliyor.
[Ömer Özkizılcik Ortadoğu Vakfı'nda araştırma asistanı olarak çalışmaktadır] 

11 Ekim 2017 Çarşamba

PKK VE KURUCU ORTAKLARI ABD VE AVRUPA HAKKINDA

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Merhaba 
Bugün Sizler çok önemli Hatta Ülkemiz ve Bu Ülkede yaşayan Herkesi ilgilendiren bir konuyu PKK'yı anlatacağım.Bu anlatıma geçmeden önce Araştırma ve Belgeleri ile sunum yapacağım.

Öncelikle bulunduğumuz bölge Ortadoğu,Binlerce yıl Önce Müslüman olmuş Müslüman olmayanlar azınlıkta kalmış,Hıristiyan,Yahudi,Ateşperest,Mecusi vs.Fakat hiçbir zaman Müslümanlar tarafından rahatsız olmadan yaşamışlardır.Bunun En büyük kanıtı Bin yıldır halen var olmalarını gösterebilriz.

Önce İslam devletleri,Sonra Selcuklu,Osmanlı bu topraklarda yüzlerce yıl kansız bir şekilde idare etmişlerdir.Osmanlı'nın yıkılışı ile Yüzlerce Devlet Devletcik kurulmuş,100 yıldır Ortadoğu coğrafyasında kan ve gözyaşı hiç dinmemiş.

Bunun En büyük sebeblerinden bir tanesi Yeraltı ve Yerüstü zenginlikleri ile dolu bu topraklara Göz diken Avrupalılar'ın 1570 yılından başlıyarak Müslümanlar arasında Fitne tohumları ekerek Dini tarikat ve mezhepler oluşturarak Sahte Müslüman toplulukları ve yöneticileri yetiştirmeleri.
Bu topraklar Osmanlı toprağı ve Bu güçlü imparatorluğu yıkmadan bu toprakların zenginliklerini çalamayacaklarını biliyorlardı.Bunuda önce Sahte din siyaseti özerinden başladılar.
Başarılıda oldular,Zaman zaman Osmanlıda şeyhler ve tarikatlar isyanlarda bulunmaya başlıyor.Her severinde bu sahte din adamlarına karşı başarılı olan Osmanlı karşısında Dinin yanında Etnik kimliklerde kaşınmaya başlanıyor.
Bu konuda Ermeniler,Bulgarlar,Yunanlılar,Sırplar,Kürtler,Suud hanedanlığı,ve Osmanlı'nın para ve krallık ile kandırılmış paşalarını kullanıyorlar.

Bu konuda 1900'lü yıllara kadar başarılı olamayan Avrupalılar,Bulgarisyan ve Yunanistan gibi balkanlarda devlet kurmayı başarıyorlar kendileri yerine burada kurulan devletcikleri Osmanlı'nın önüne atıyorlar.

Sıra gelmişti Ortadoğu'ya Direnen Osmanlı'yı İçeriden isyan ve Ayaklanmalar ile dışarında savaşarak yıkmış Anadolu bile igal edilmişti.Birleşmiş Avrupalıya karşı çaresiz kalan Osmanlı teslim olmuşken Anadolu'da tekrar doğan güneş Türkiye Cumhuriyet'inin kurulması ile devam edecekti.

Kurulduğunda Askeri zayıf Silah ve cephanesi olmayan,parası olmayan,halkı perişan Genç Türkiye Büyük atılımlar yaptı.Kısa zamanda kendini toplamayı başardı.Bunu gören Avrupalılar ve Amerika Türkler ayağa kalkarsa Tüm kazanımlar elden gider korkusu ile 1945 yılından sonra ajan ve casuslar aracılığıyla devletin tüm kılcal damarlarına sızmaya başladı.STK'lar kuruldu,gazeteler,dernekler,vakıflar kuruldu.Hemen hemen her kesim ve etnik kimlikler üzerinden guruplaşmalar ve çalışmalar başlatıldı.Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bağımsız ve faydalı bir icraata kalkışsa bu STK'lar harekete geciyor gazeteler büyük bir yaygara ile hükümetin elini kolunu bağlıyordu.Kurulduğunda savaş uçağı yapıp satan Türkiye Cumhuriyeti 1960'larda hiçbirşey yapamaz hale getirildi.Bu arada Türkiye Nato Üyesi bir Ülke Gümrük Birliği Marshall yardımları ile ayakta kalan sanayi ve ticaretinde Dışarıya bağımlı bir ülke haline getirildi.Ülkede Birşeyler yapmak isteyen bir hükümet olduğunda İçerideki taşeron örgüt ve Stk'lar devreye giriyor kaos ortamı yaratılıp Askeri darbeler İle Hükümetlere son veriliyordu.

Ama her defasında sivilleşme olduğunda halk Avrupalı'nın ve Amerika'nın istemediği Hükümetleri seciyordu.Bunun bir gün sorun olacağını gören Amerika zaten içeride 1000 lerce hazır olan adamları ile Marjinal silahlı Türkiye Cumhuriyetine kafa tutan örgütler kurdular silanlandırdılar.Örgütlerin Türkiye içinde yaptığı eylemler ve çatışmalarda 50,000 İnsanımızı katlettiler ve Milyarlarca dolar zarara uğramamıza sebep oldular.Türkiye hep zayıf kaldı.Güçsüz oldu.
Türkiye'de bütün bunlar olurken Petrol kaynağı Ortadoğu'da durum neydi.
Türkiye'nin güneyinde 2 devlet kuruldu.Suriye ve Irak,Doğusunda İran kuruldu.
Öncelikle İran ve Irak birbiri ile savaştırıldı milyonlarca müslüman birbirini öldürdü.
Sonra Irak'ta ve Suriye'de etnik kimlik üzerinde çeteler kurdurulup bu ülkeleri de bölmek için müslüman müslümana kırdırıldı.Filistin topraklarına İsrail denen Yahudi bir devlet kurularak Avrupa ve Dünyanın değişik yerlerinde dağınık yaşayan Yahudiler bu topraklara getirildi.
İsrail Devleti kuruluyor
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin 6 milyon Yahudi’yi gaz odalarında soykırıma uğratmasından sonra Avrupa’nın Yahudiler için hiç de güvenli bir yer olmadığı iyice ortaya çıkınca, o ana kadar katı mülteci politikalarıyla Holocaust’a dolaylı yoldan katkıda bulunan ABD Başkanı Harry Truman, Batı’nın diyetini, Müslüman Arapların ödemesi için ilk adımı attı ve Filistin’e Yahudi göçüne ciddi kotalar koyan Britanya’dan 250 bin Yahudi'nin ‘derhal’ Filistin'e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti. Bu baskı üzerine herkese mavi boncuk dağıtarak oluşturduğu kördüğümü çözemeyen Britanya konuyu 1947’de Birleşmiş Milletler’e (BM) götürmek zorunda kaldı.
O tarihlerde Filistin’de yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu. Ancak paylaşılacak coğrafya çok küçüktü ve taraflar birbirlerinden nefret ediyorlardı. Sonunda Filistin'i parça parça da olsa aşağı yukarı eşit iki parçaya bölen bir plan BM Özel Siyasi İşler Komitesi'ne sunuldu. Yüzölçümü bakımından bakıldığında plan Araplar için 1936’da Peel Komisyonu’nun önerisinden kötüydü. Ancak nüfus kombinasyonu bakımından da Yahudilerin aleyhine durum vardı. Çünkü Yahudi devletinde 498 bin Yahudi’ye karşılık 407 bin Arap yaşayacaktı. Filistin devletinde ise 725 bin Araba karşılık sadece 10 bin Yahudi yaşayacaktı. Nüfusun geri kalan kısmı ise BM denetimindeki Kudüs bölgesinde kalacaktı. Kudüs’ten vazgeçmek ise Yahudiler için de Araplar için de çok zordu.
Araplar duruma şiddetle itiraz ettiler ama Yahudi tarafı planı kabul etmeye karar verdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) nolu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölündü. Karara göre azınlıklar korunacak, Filistinlilerin ekonomik gelişmesi için adımlar atılacak, Kudüs’e uluslar arası özel bir statü verilecekti. Yine karara göre, her iki devlet daha önce Filistin’in taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalar ve konvansiyonlara bağlı olacaktı. Böylece Balfour Deklarasyonu bir kez daha teyid edilmiş oluyordu.
Arapların Büyük Felaketi: ‘Nakba’
Ancak güçlerini abartan Filistinliler ve Araplar BM’nin bu kararını reddettiler. Yahudi tarafının buna cevabı 1937’den beri zaman zaman başvurdukları tedhiş eylemlerini sistematik hale getirmek oldu. 1948 yılı boyunca para-militer ‘savunma/saldırı’ örgütü Hagannah ve İrgun, Lehi, Stern gibi çetelerin eylemleri sonucu yüz binlerce Filistinli evlerinden kaçmak zorunda kaldı. Bu büyük kaçış, Filistin tarih yazımında ‘Nakba’ (Büyük Felaket) adıyla anıldı.
Askeri zaferler Siyonistleri cesaretlendirdi ve 14 Mayıs 1948’de BM taksim planında kendilerine öngörülen bölgede İsrail Devleti’ni ilan ettiler. Açıklamanın ertesi günü Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan ve Irak, İsrail’e karşı savaş açtı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nı İsrail kazandı ve BM taksim planında Filistinlilere ayrılan toprakların bir bölümünü de işgal etti. Filistin’in güney ucunu oluşturan 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik bir şerit olan Gazze de Mısır’ın eline geçti. Savaş sırasında Arap Birliği’nin gi¬rişimi ile kurulan Filistin Ulusal Konseyi, 1 Ekim 1948’de başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’ni ilan etti. Ancak egemen olacağı bir toprak parçası olmadığından bu devletin ilanı kâğıt üzerinde kaldı. Bunlar olurken, Türkiye Filistin Devleti’ni de İsrail’i de tanıdı. Ama biri hayali devlet diğeri somut devlet olduğu için, zaman içinde İsrail’le ilişkilerini kurumsallaştırdı.

Bundan sonra yaşananları anlatmaya yer kalmadı ne yazık ki. Belki ileride yine bu konuya dönmek mümkün olur.
İsrail Kurulduktan sonra Libya'dan Pakistan'a Yemen'den Türkiye'kadar olan bölgede akan kan ve gözyaşı daha'da arttı.Çünkü İsrail tüm müslüman ve Arapları Tehdit olarak algılıyor.Ülkeler içinde karışıklık çıkarıyor,örgüt ve çeteler kurarak arap ülkelerinin hiçbir şekilde güçlenmesini istemiyordu.

İsrail'in büyük Siyonist planı.

İsrail Büyük İsrail kurma peşine düştü.Siyonist'liğin fikir babası Theodor Herzl
'in büyük İsrail projesini gerçekleştirmek.Nil Nehri'nden Başlayıp Fırat'ın doğusunda kurulmak istenen BÜYÜK İSRAİL....

Bu kolay değildi,Çünkü bu topraklar Suriye Irak,İran ve Türkiye'de bulunuyordu.Bunu başarmak için dış güçlerin desdeğine ihtiyaç vardı.Siyonist Diaspora bunada çözüm buldu Amerika.Süper güç Amerika Artık İsrail lobisinin Emrinde idi.Önce İran ve Irak savaştırldı zayıflatıldı.Sonra Irakta kürt hareketleri başladı.Bu hareket İran Suriye Irak ve Türkiye'den toprak talep ediyor,Kürdistan adında devlet kurmak istiyordu.Her Ülke'de farklı isimlerde Kürt'lere bağımsızlık adı altında farklı örgütler kuruldu.Irak'da KDP VE KYB adı altında iki hareket.Türkiye'de PKK,Suriye'de 1957 (KDP)
İran'da İKDP Adında örgütler kurulmuş finansmanını Amerika üzerinden İsrail yapmıştır.

Bugüne gelindiğinde bu saydığımız örgütler Dünya'nın 3/4'ünden silah para lojistik ve siyasi desdek görmektedir.Hatta IKBY'nin 25 Eylülde yaptığı Referanduma sadece İsrail desdek vermiştir.
Amerika el altından desdeklemektedir.80 yıldır yerlerinden edilen,katledilen,Nüfus olarak çoğalmak bir tarafa devamlı azalan milletler çok daha büyük tehlike içerisinde.Bu Tehlike Kürtleri korumak ve bağımsızlık getirmek adına yapılan Kürdistan hareketi.Tehlike diyorum çünkü asıl amaç Kürdistan değil Büyük İsrail.

Büyük İsrail'in kurulması için Bu 4 Ülkeden en zoru Türkiye Cumhuriyeti Çünkü Burada Kürtler zaten Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetebiliyor,Genelkurmay Başkanı,Cumhurbaşkanı olabiliyor,Eğitim,sağlık verleşim ve Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı'nın Tüm haklarından faydalanabiliyor.Türkiye Cumhuriyeti zaten Kürtlerin Devleti ve Toprağı.

Suriye ve Irak'ta çok zorlanmadılar fakat Türkiye'de çok zorlanacaklar.Bunu'da başarmak İçin Önce Kürtler'in genetiğiyle oynayıp Türkler'den ayırmaları gerekiyordu.Önce Marksist bir PKK kuruldu.İlginçtir PKK kurulduğunda ilk iş Doğuda eyleme başladı ilk Kürtler'i katletti.Çünkü önce kürtler PKK'ya biat etmesi boyun eğmesi gerekiyordu.Yoksa nasıl Kürtler'in Temsilcisi olacaktıki.


Mardin'de PKK'nın gerçekleştirdiği katliam

PKK Kürtleri katlederken Türkiye'de konuşlanmış STK ve Diğer örgütler Devleti saçma sapan konularla meşgul edip Bölgeye eğilmesini engellemeye çalışıyordu.Devletin Kılcal damarlarına kadar İşlemiş yabancı aşıkları ajanlar hiç boş durmuyor.Arka planda PKK'ya desdek oluyor,Ön planda PKK'ya lanet okuyup Türk Kürt Kartını oynuyorlardı.PKK kurulduğunda 1 yahudi 4 Ermeni 1 Kürt'den oluşuyordu.Kaçırdıkları veya kandırdıkları Kürt gençlerini öne sürerek Sanki Bütün Kürtler PKK'lı imajı çizerek Batıda Kürt düşmanlığını körüklemeye çalışıyorlardı.Hatta Türkiye'de Siyasi partiler Bizim arkamızda kandil var diyerek aldıkları oyların kandil desdekcileri tarafından verildiği mesajını verdiler.Türkiye'de Çözüm süreci başladı PKK'nın siyasi ayağı Belediye başkanlıkları almış,Mecliste temsil ediliyordu.Kürt ve Türkleri Ayrıştırma Planı tıkır Tıkır İşliyordu,Bu arada HDP-BDP (PKK) li belediyeler Teröristlere açıktan lojistik sağlık ve Para yardımı yapıyor.PKK'lılar ve aileleri Belediyeden yiyecek ve para yardımları alıyor kritik noktalarda işe başlıyordu.PKK gibi düşünmeyen Kürtler teçrit edilip hatta katlediliyordu.Kültür merkezi adı altında Aile ve akrabalık ilişkileri sorgulanıyor.Kadınların kocalarından boşanıp dağa çıkarak Büyük kürdistan için mücadele etmeleri aşılanıyor.Yuvalar yıkılıyor çocuklar yetim kalıyordu.
Bütün Bu organizasyonu yapan Amerika-İsrail ve Türkiye'de uzun yıllar Din adına faaliyet gösteren Fetö,Pkk ve uzantıları üzerinden Türk Kürt Ayrıştırılıp iç savaş planlanıyor.Halk birbirini kırdıktan sonra Amerika Demokrasi-Barış adı altında bölgeye el koyarak ileride İsraile peşkeş çekmek için alt yapı hazırlıyordu.(Irak Kürdistan referandumu'ndan sonra Erbile gelen 2000 yahudi var gelmesi beklenen 200.000)


Bu plan Devlet tarafından fark ediliyor,çözüm süreci bitirilerek PKK-FETÖ ve yandaşlarına karşı tavizsiz bir mücadele başlıyor.Bölge yeniden imar ediliyor,teşvikler ile desdekleniyor,Silah gölgesinde yaşayan Kürtler nihayet nefes alıyordu.Kürtler Devlet'ten yana tavır koyuyordu.
ABD Türkiye'yi en sona bıraktı,Önce Suriye ve Irak halledilmeliydi,Öyleye Türkiye en zoruydu.
Suriye ve Irakta birleşik bir Kürt devleti kurulursa Türkiye Kürtleri bundan etkilenir ve Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı ayaklanırdı.Suriye'de PKK'nın kolu PYD ve YPG'ye 5500 Tır ağır silah verdi.DEASH ile mücadele adı altında.Bu silahların 5/1 i yeterdi zaten buna asıl amacı Amerikaya bağlı Bir Kürt ordusu kurmak.Kürtleri kullanarak Türkiye'ye savaş açmak.İşi Bitincede Kürtleri getirdiği yerleşimcilere boğdurmak.Tarihte 100'lerce örnek bulabilirsiniz.ABD'nin sattığı halklar için.

Türkiye Oyunu Gördü ve Suriye'ye girerek (Fırat Kalkanı) Birleşik Kürdistan'ın önünü kesti.
Irak'ta referandum yapıldı Sözde Kürdistan bayrakları yanında İsrail bayrakları sallanarak Kürlere İsrail kardeşliği provası yapılmış oldu.

Irak referandum'unun hemen Öncesinde  İran'da Kürler harekete geçirildi,Yaklaşık 20 yıldır İran’a karşı silah kullanmayan İKDP birden bire neden silaha sarıldı? Kurulduğu 1946 yılından sonra Tahran’a karşı silahlı mücadeleye başlayan İKDP 1996’da Irak’ın kuzeyinin Kürtlerin denetimine girmesiyle silahlı mücadeleyi Irak Kürtleri zarar görmesin diye bıraktı. Kürt liderler Celal Talabani ve Mesut Barzani tarafından bölgeye davet edilen İKDP silahlı gücünü alarak Irak Kürt bölgesine yerleşti.
Yıllardır aileleriyle birlikte Kürt bölgesindeki kamplarda yaşayan İKDP’liler silahlı gücünü dağıtmadı. Muhtemelen günün birinde İran’a karşı yeniden silahlı mücadele verebileceklerini düşündüler. İşte bu düşünce haziran ayının ortalarında Şino’da hayata geçti. Ancak çatışmaların geçmişi bir yıl öncesine dayanıyor. İKDP önceki yıllarda silahlı gücünü yeniden İran’a gönderme kararı aldı. Peşmergeler hem yeniden kamp kuracak, hem de yerleşim birimlerine inerek, siyasi çalışma yapacaktı. Bu plan doğrultusunda peşmergeler gruplar halinde İran’a gitmeye başladı.
Bölgeye yeniden yerleşen peşmergeler İran güçleriyle çatışmaya başladı. Yaygın inanış bu saldırıların arkasında başka güçlerin olduğu yönünde.

Büyük İsrail'in Kurulma Çabaları
Büyük İsrail İçin Mücadele Edenler Abdullah Öcalan'ın kardeşi Osman Öcalan İtiraf Ediyor. Kürt Dini Lider Alparslan KUYTUL Hocaefendi'nin Açıklamaları.


Kısaca Konuyu Şu Cümleler İle sonlandıralım.Burada Bütün gayret Kürtlerin bağımsızlığı veya özgürlüğü vs. değildir.Asıl amaç bölgeyi parçalayıp zayıflatıp İsrail'in işgaline hazırlamaktır.
Türkiye'deki Kürt kardeşlerime sesleniyorum.Kürtler ve Türkler 1000'lerce yıldır ortak değerler üzerinde birlikte yaşamakta et ile tırnak gibi birbirine geçmiştir.Kim Kürt Kim Türk Bunu ayırmak mümkün değildir artık.
Kürtlük ve Türklük ancak birlikte yaşamak,Ortak değerlerde buluşmak ve vatan millet sevgisinin en iyi şekilde teşkil edilmesinde belli olacaktır.

Unutmayın Bugün PKK içinde Pkk'nın Siyasi kanadı HDP ve BDP içinde Türkler en az Kürtler kadardır.
Mesele Kürt meselesi olsaydı,Bu Türkler'i ne yapacağız.?.....

Sağlıcakla kalın

9 Ocak 2018 Salı

MHP'yi Anlamayanlar yorumluyor...

Devlet Bahçeli'nin 2019 Cumhurbaşkanı Adayımız Recep Teyyip Erdoğan Açıklaması Birilerini çok rahatsız etmişe benziyor...

Fatih Portakal AK Parti-MHP ittifakını değerlendirdi

Devlet Bahçeli'nin 2019 seçimlerinde Erdoğan'ı destekleme kararı almasına ilişkin konuşan Portakal, bu ittifakın AK Parti'ye fayda sağlamayacağını söyledi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2019 yılında yapılacak seçimlerde aday çıkarmayacaklarını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleyeceklerini açıkladı.

BAHÇELİ İTTİFAKTA İSTEKLİ

FOX TV'de izleyiciyle buluşan Fatih Portakal, söz konusu haberi sunduktan sonra MHP Lideri'nin sözlerini değerlendirdi.
Bahçeli'nin ittifak konusunda çok istekli olduğunu belirten Portakal, MHP ile yapılacak bir ittifakın AK Parti'ye fayda getirmeyeceğini söyledi.
Fatih Portakal AK Parti-MHP ittifakını değerlendirdi VİDEO




"AK PARTİ'YE FAYDA GETİRMEZ"

Fatih Portakal, "AK Parti bir karar vermek zorunda. MHP ile yapılacak ittifak fayda mı getirir zarar mı getirir? Ben fayda getirmeyeceğini düşünenlerdenim." diye konuştu.

Mehmet Tezkan'ın sözleri MHP'lileri kızdırdı

Semih Yalçın, MHP'nin artık parti olmaktan çıktığını söyleyen Mehmet Tezkan'ı "Dersimli müptezel ve hamakat ehli" olarak nitelendirdi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2019 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ı destekleyeceklerini söyledi.
MHP Lideri'nin bu açıklamaları; birçok televizyon programında masaya yatırıldı, çeşitli analizler yapıldı.
NTV canlı yayınında Simge Fıstıkoğlu'nun sunumuyla ekrana gelen 'Doğrudan Siyaset' programına konuk olan Mehmet Tezkan da, Devlet Bahçeli'nin bu kararını değerlendirenlerden biriydi.

"MHP'NİN STK'DAN FARKI KALMADI"

Partilerin iktidar olabilmek için kurulduğuna dikkat çeken Mehmet Tezkan, MHP'nin bu kararıyla STK'dan farkı kalmadığını ifade etti.
Mehmet Tezkan'ın sözleri MHP'lileri kızdırdı VİDEO


"SİYASET TARİHİNDE BÖYLE BİR ŞEY YOK"

Tezkan, "Ülkeyi yönetmeyi talip olmayan bir siyasi parti olamaz. Seçmen ne diyecek? Seçmene ne anlatacaksınız? Siyaset tarihinde böyle bir şey görmedim." diye konuştu.

TWITTER'DAN ANINDA CEVAP

NTV canlı yayınında Devlet Bahçeli'ye yönelik yapılan bu eleştiriler devam ederken, MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Twitter hesabından konuşulanlara çok sert bir dille cevap verdi.

"DERSİMLİ MÜPTEZEL, HAMAKAT EHLİ..."

Mehmet Tezkan'ı "Dersimli müptezel" olarak nitelendiren Semih Yalçın, şunları söyledi: "NTV’nin daimi konuğu Dersimli müptezel Mehmet Tezkan yine MHP düşmanlıyla yorum yapmakla meşgul. Hamakat ehli olanların Sayın Devlet Bahçeli’nin politikasını anlamasını beklemiyoruz.

"BU TİPLER...."

Bu tipler, Türkiye’nin gerçeklerini kavramaktan uzak ve sığ bakış açısıyla yaptıkları yorumlarla hakikatleri saptırılmaktadırlar.
Şu anda televizyonlarda Genel Başkanımız ve partimiz hakkında ortaya atılıp kullanılmaktan kokuşmuş bir takım mesnetsiz iddialar yeniden temcit pilavı gibi ısıtılmış, üzerine yakışıksız, seviyesiz ve çürük ithamlar serpilerek kamuoyuna servis edilmektedir."
* HAMAKAT: Semih Yalçın'ın Mehmet Tezkan'a karşı kullandığı "Hamakat"ın 4 anlamı var: Ahmaklık, aptallık, budalalık, bönlük.

26 Mart 2018 Pazartesi

Tehlike dolu Avrupa: Paris, Berlin, Brüksel, Barselona

Avrupa turizm açısından turistlerin en çok tercih ettiği yerlerin başında geliyor. Ancak bir hayal ile yapılan planların hüsrana dönüşmesi an meselesi. Nedeni ise tehlike dolu şehirler...

Kimilerine göre hayalin, kimilerine göre medeniyetin başkentidir Avrupa. Her yıl en çok gezilen, görülen yerlerden olan Avrupa kentleri, içerdiği güzel rotalar kadar tehlike de barındırıyor. Öyle ki tatil planlarınızı mahvedecek kadar.
TDP’nin  dış haberler editörü olarak son aylarda Avrupa'dan kaygı verici haberleri takip ediyorum. Yaz ayları yaklaşırken gezi planı yapacaklar için TDP’nin seyahat kategorisinde Avrupa'nın en riskli 4 büyük destinasyonunu sizler için listeledim.

AYLAR SÜREN GREVLER VE POLİS COPU

Tarih boyunca en romantik kentlerden biri olarak görülen Paris, Eyfel Kulesi, Şanzelize, aşıklar köprüsü ile dünyanın en çok turist alan yerlerinden biri. Her yıl milyonlarca turistin akın akın ziyaret ettiği bu yer aslında bahar ile yaz aylarınızı zehir edecek potansiyele sahip. Sebebi ise şiddete dayalı eylemler...
Her yıl aralıksız olarak Mart ayının sonlarına doğru başlayıp Yaza kadar devam eden grevlerde, memnuniyetsiz STK'la hükümet karşıtı gösteriler gerçekleştirerek aralıksız eylemler yapıyor. Bu eylemler özellikle polis şiddetine dönüştüğünde olayla hiç alakanız olmasa dahi polisin şiddetinden nasibinizi alabilirsiniz.
Bununla da yetinmeyen göstericiler, sendikalar ile birlikte grev yaparak iş bırakmaya gidiyor. Öyle ki; Fransa'da havalimanına geldiğinizde sizi merkeze bırakacak bir araç dahi bulamayabilir, ya da Türkiye'ye dönmek üzereyken uçağınızın grev nedeniyle kalkmayacağı uyarısını alabilirsiniz.

AŞKIN MI SUÇUN MU BAŞKENTİ: PARİS

Paris'i tehlikeli kılan bir diğer unsur ise suçun fazlaca işlenmesi. Geçtiğimiz günlerde Fransız bir araştırma şirketi özellikle kadınlar arasında yaptığı ankette, Parisli kadınlar güven duygusunu yitirdiği, artan taciz tecavüz olayları nedeniyle dışarı çıkmaya dahi korktuklarını belirtmişti. Aynı araştırma kapkaç, hırsızlık olaylarındaki artış nedeniyle de suç iklimi oluşan kente duyulan güvenin azaldığını belirtiyordu.

TERÖR PARİS'TE

Ve tüm bu durumların dışında, Paris'te gerçekleşen terör saldırıları sonrasında askerler sokağa inmiş, güvenliği sağlamak adına yakın zamana kadar çevrede kontrol oluşturuyordu. Askerlere rağmen gerçekleştirilen bu saldırılar Paris'e gidildiğinde bir risk olarak karşımıza çıkıyor.

IRKÇILIK, PKK VE DEAŞ: BERLİN

Avrupa İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana belki de ırkçılığın, yabancı düşmanlığının en çok yaşandığı dönemin içinde. Müslümanlara ve Türklere yönelik saldırıların gün be gün artış gösterdiği Avrupa topraklarında en çok yabancı düşmanlığı Berlin'de yapılıyor.

Almanya'nın başkenti Berlin köklü tarihi ve etkileyici mimari dokusuyla turistleri kucaklıyor ancak, halk pek de öyle değil. Özellikle gurbetçi Türklerin bile zor zamanlar geçirdiği kentte, ırkçılık had safhaya ulaştı. Neo Nazi geleneklerinin yeniden hortlatıldığı Berlin'de bu duruma polisler de pek bir şey yapamıyor.
Yapamıyordan ziyade yapmıyor demek daha doğru olur, zira onlar şu sıralar PKK'lıları ve terör örgütü yandaşlarını korumakla, kollamakla meşgul. Afrin'de gerçekleştirilen Zeytin Dalı Harekatı'nı bahane eden terör savunucuları her gün sokaklarda terörist paçavralarıyla eylemler gerçekleştiriyor, güpegündüz Türklere yönelik tehditler savuruyor, camileri yakıyor, STK'lara saldırıyorlar.
Tabii ki teröristlerin bu kadar cüretkar olmalarına sebep olan ise Alman polislerinin koruyuculuğunda eylemlerini gerçekleştiriyor olmaları.
Suriye'den DEAŞ'ın etkinlik gösterdiği zamanlarda Almanya en çok terörist üreten Avrupa ülkelerinden biriydi. Suriye ve Irak topraklarında DEAŞ terörünün sona erdirilmesiyle buralardan kaçan DEAŞ'lı teröristler, yuvaları olan memleketlerine geri döndüler.
İşte Avrupa'nın en çok terörist üreten topraklarından olan Almanya'ya da bir çok terörist geri döndü. Bu durum Almanya'ya ve hatta Berlin'e gidişi daha problemli kılıyor.

UMURSAMAZ ÜLKENİN VURDUMDUYMAZ POLİSLERİ: BRÜKSEL

Avrupa'nın en çok terör saldırısı ile karşılaşan yerlerinden biri de Belçika. Buna sebep olarak Müslüman nüfusun çoğunlukta bulunduğu Molenbeek kenti gösteriliyorsa da aslında bu iddia tamamen Müslümanları karalama ifadesi.
Avrupa'da gerçekleştirilen saldırıların Molenbeek'ten çıkan teröristlerce yapıldığı iddiasına ilişkin kuvvetli kanıtlar bulunsa da, burada polislerin zafiyeti ortaya çıkıyor. En ufak bir olaya bile çeşitli prosedürlerle yaklaşarak sorun çözmekten uzak bir tavır sergileyen Belçika polisleri, sorunu çözmek bir yana daha da büyük hale getiriyorlar.
Öyle ki; geçmişte Türkiye'nin "terör saldırısı olabilir" istihbarat paylaşımına  rağmen önlem almayarak, verilen isim listelerini dahi dikkate almayan Belçika polisi, yalnızca birkaç hafta sonrasında terör eylemi ile sarsılmıştı.
Yani bu ülkeye yapacağınız ziyaretlerde bir kere daha düşünmenizi, polisler tarafından pek de güvenliğinizin sağlanmayacağınızı bilmenizi isterim.

BAĞIMSIZLIK ARAYIŞLARI, TURİST KARŞITLIĞI:BARSELONA



Barselona yıllık 80 milyon turist ile dünyanın en çok turist alan ülkesi, ancak Barselona'dakiler pek de misafirperver değiller. Turistlerin Barselona'ya gelmesinden bıkan halk, eylemler yaparak turist karşıtlığı yapıyorlar. İlginç, belki de dünyada tek ama gerçekten turist karşıtlığı yapıyorlar. Hem de bağıra çağıra, kaba güce baş vurarak.
Özellikle geçtiğimiz yıl içerisinde başlatılan Bask ve Katalonya bölgelerindeki eylemlerde turist otobüslerine taşlı sopalı saldırılar gerçekleştiren yerel halk, Barselona, Mayorka ve San Sebastian şehirlerinde turistlere karşı bazı şiddet içeren eylemler gerçekleştirildi.
Yani sadece turistik olarak gittiğiniz Barselona'da pek de misafirperverce kabul edilmeyebilirsiniz...
Barselona'nın bir diğer tehlikeli yanı ise bağımsızlık yanlıları. 1 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirilen bağımsızlık yanlısı referandumdan sonra polislerin sert tavrıyla karşı karşıya kalan Katalanlar, şiddete varan müdahalelere maruz kaldılar.
Özellikle Barselona'nın siyasi lideri olan ancak kaçak bir sığınmacı statüsündeki Carles Puigdemont'un Almanya'da gözaltına alınması nedeniyle ayaklanmalar yeniden baş gösterdi.

Katalanların sivil itaatsizlik ve eylem çağrıları polislerin yine sert müdahaleleri ve şiddetine dönüştü. Bu süreç içinde gezmek ve bir Barcelona maçı izlemek için yaptığınız seyahat, sizin için cehenneme dönüşebilir.
Tüm bunların ışığında Barselona seyahatinizi de tehlikeleri ile birlikte değerlendirmeli, Avrupa genelinde yaşayabileceğiniz bu durumları göz ardı etmemenizi öneririm.


30 Temmuz 2018 Pazartesi

BAE'nin dış politikası ve gizli gündemi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Siyasal iddiası olan tüm İslami hareketleri terör örgütü kapsamına sokan BAE, bu hareketlerle silahlı-silahsız her türlü mücadeleyi temel politikası haline getirmiş durumda.

31 Mayıs’ta bu mecrada yayımlanan “BAE: Körfez’in ‘ithal akıl’la güçlenen ülkesi” başlıklı yazımızda, boyundan büyük hesapların peşinde koşan BAE’nin siyasi hedeflerini sıralarken, “Arap Baharı” sürecinde çürümüş seküler milliyetçi rejimlerin en önemli alternatifine dönüşen MüslümanKardeşler (İhvan-ı Müslimin) başta olmak üzere, siyasi iddiası olan İslami hareketlerin tamamını terör örgütleri kapsamına sok(tur)arak onlarla içte ve dışta topyekûn mücadele etmek olduğu vurgulanmıştı. Bu yazımızda BAE’nin İslami ideolojilere/hareketlere karşı aşırı alerjisinin, bilhassa İhvan’la amansız mücadelesinin nedenlerini sorgulayacağız. Bu mücadeleyi meşrulaştırmak için benimsediği söylemleri ve kullandığı yöntemleri ele alıp muhtemel sonuçlarını analiz edeceğiz.

BAE, İhvan’a ve İslamcılara niçin düşman?

Onlarca yıldır seküler Arap rejimlerinin baskısı altında dizginlenen İhvan menşeli hareketlerin, “Arap Baharı”yla birlikte katıldıkları ilk serbest seçimlerde sandıklardan zaferle çıkması, daha da önemlisi halka dayalı alternatif bir yönetim modelini ortaya koyma ihtimalleri, iktidarın babadan oğula geçtiği bütün monarşileri ve otoriter rejimleri alarma geçirdi. Zira Mısır’da İslamcıların ilk iktidar deneyiminden başarıyla çıkması halinde bu dalgadan Ortadoğu ülkelerinin hiçbiri muaf kalamazdı; hele de devletlerini ve saltanatlarını, İngiltere ve ABD’yle kurdukları derin ilişkilere borçlu olan ve okumuş-yazmış dindar nüfusu büyük ölçüde İhvan’a sempati besleyen BAE gibi yönetimler. Dolayısıyla beka kaygısı en temel nedendi.
İkincisi, 2011-2012 yılı itibarıyla İhvan menşeli hareketlerin Fas’tan Irak’a kadar Arap coğrafyasında yükselişe geçip tek başına veya koalisyonlar içinde yönetime gelmeleri, -AK Parti’yi rol model almaları nedeniyle- Türkiye’nin bölgedeki nüfuz alanını genişletecekti. Keza Katar da bölgedeki değişim sürecine başından itibaren en aktif desteği veren aktörlerdendi. “Arap Baharı”nı farklı bölgesel vizyonların çatışması üzerinden okuduğumuzda, gerek yüzyıl sonra Türk unsurun bölgede yeniden etkin hale gelmesi gerekse rakip komşu Katar’ın Körfez’deki dengeleri sarsacak şekilde Ortadoğu’yu yönlendirmesi BAE’nin kabullenebileceği bir gidişat değildi. Nitekim bu süreçte Türkiye ile Katar’a tam zıt pozisyonda yer alan aktör, bir süre sonra karşı-devrimcilerin operasyonel üssüne dönüşecek BAE’ydi.
Düşmanlığın üçüncü (şahsi) nedenine geçmeden İhvan’ın BAE’deki geçmişine kısaca değinmek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Nasırcı ve/ya Baasçı seküler Arap milliyetçiliğinin Ortadoğu’yu derinden sarstığı 1950’lerden 1970’lere -tıpkı Körfez’in diğer Arap monarşileri gibi- BAE de İhvan’ı ve Selefi akımları bu tehdide karşı bir kalkan olarak kullandı ve destekledi. İhvan’ın BAE kolu Islah Cemiyeti, bağımsızlıktan üç sene sonra, 1974’te Mısır ve Kuveyt’te üniversite eğitimi almış BAE’li gençler tarafından kuruldu. Başta eğitim ve hukuk alanı olmak üzere devletin kurumsal temellerinin atılmasında –Mısır, Suriye, Filistin kökenli– İhvan mensubu akademisyenler ve profesyonel meslek sahipleri en büyük katkıyı sağladı ve 1970’lerde Islah Cemiyeti mensupları hükümetlerde bakan olarak yer aldı.
BAE yönetimi ile İhvan/Islah’ın arasının açılması ise cemiyetin nüfuzunu artırıp adeta “devlet içinde devlet”e dönüştüğü, daha katılımcı bir hükümetin tesisi ve servetin daha adil dağıtımı konusunda siyasal taleplerini açıkça dillendirdiği ve İhvan düşmanlığıyla meşhur Mısırlı eski güvenlik görevlilerinin BAE güvenlik teşkilatını şekillendirdiği 1980’lere denk düştü.? 1990’larda Islah ile Abu Dabi yönetimi arasındaki ilişkiler daha da gerginleşti. İslami hareketlerle ilişkilerde asıl dönüm noktası ise ABD’deki 11 Eylül saldırılarına iki BAE vatandaşının karışması oldu. Daha evvel Afganistan’daki Taliban rejimini tanıyan üç ülkeden biriyken, bundan sonra Abu Dabi yönetimi, –dönemin terörle mücadele ruhuna uygun bir şekilde– bölgede İslami hareketlerle topyekûn mücadelenin öncülüğünü üstlendi. On yıl sonra “Arap Baharı” ile birlikte BAE, bu politikasını çok daha agresif ve dışarıdan geniş bir destekçi ağıyla yürütme imkânı buldu. İslamcı ideolojilerin ve hareketlerin her türlüsüne karşı “sıfır hoşgörü” politikasını benimsedi. Özellikle Mart 2011’de farklı görüşlerden 133 entelektüelin siyasi reform ve daha fazla katılım talebini içeren dilekçesi, ülke tarihinin en ciddi bastırma harekâtını tetikledi. Islah Cemiyeti 2012’de çeşitli STK’larla birlikte kapatıldı, 100’e yakın mensubu tutuklandı ve 2014’te ilan edilen terör örgütleri listesinde yer aldı.
İşte bütün bu süreçte BAE’nin İslamcı hareketlerle tavizsiz mücadelesinin asıl mimarı, 1990’larda silahlı kuvvetlerin başına geçerek Abu Dabi’de iktidar iplerini yavaş yavaş ele geçiren ve 2014’ten bu yana ülkeyi fiilen yöneten Veliaht Prens Muhammed Bin Zayid’dir. Kendisi daha 1990’larda “İslamcı aktivizmin kaynaklarını kurutma” planını devreye soktu. Bu çerçevede İslamcılar memuriyetten atılmaya ve kamusal alandaki faaliyetleri kısıtlanmaya, üniversiteler siyasetten arındırılmaya, camilerdeki Kur’an kurslarının yanısıra çeşitli yardım kuruluşları ve STK’lar kapatılmaya başlandı. 1994’te Islah Cemiyeti'nin birçok şubesi kapatılarak dış faaliyetleri yasaklandı.
Öte yandan BAE’nin İslamcı hareketlere alerjisinin Abu Dabi Emirliği ve Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’le büyük ölçüde bağlantılı olduğunu vurgulamak gerekir. Zira Dubai, Re’su’l-Hayme ve Fuceyre emirlikleri, 1970’lerden itibaren İhvan’a kucak açtı. 11 Eylül 2001’den sonraki süreçte Islah cemiyeti faaliyetlerini Re’su’l-Hayme emirliğinin himayesinde sürdürebildi. Ancak hâlihazırda bu emirlikler, gerek Abu Dabi’nin muazzam bir silahlı gücü ve istihbarat aygıtını elinde tutmasının yol açtığı tedirginlik, gerek petrol servetinin asıl sahibi bu emirliğe iktisaden bağımlılıkları, gerekse 2008 finans krizinin akabinde Dubai’nin borç sarmalına girerek Abu Dabi’yi dengeleme rolünü yitirmesi yüzünden Veliahtın aşırı politikalarına ses çıkaramıyorlar. Öyle ki Islah Cemiyeti'nin liderliğini yürüten Re’su’l-Hayme Emirinin kuzeni Sultan bin Kayed el-Kâsımi, 2012 Nisanında bu yana hapiste.

Seküler Arap milliyetçiliği ve 'otoriter istikrar'

Abu Dabi yönetimi, “Arap Baharı”nı ılımlılık ve hoşgörüye karşı radikalliği körükleyen bir süreç olarak algılıyor. Bu süreçte siyasal ve toplumsal alanı dönüştürmek isteyen İslamcı hareketlerin her türlüsünü radikalleşmeye, şiddete başvuran aşırıcılığa doğru bir sıçrama tahtası olarak görüyor. BAE’ye göre İhvan-ı Müslimin, kökü dışarıda olan, tek bir çatı altında İslami hilafet kurmayı hedefleyerek devletlerin egemenliğini ihlal eden ve siyasi sistemlerini istikrarsızlaştıran yıkıcı ve terörist bir örgüt. Onu, Körfez liderlerinin altını oymak ve bölgenin muazzam zenginliklerine el koymak için “uluslararası komplo”lara girişmekle suçluyor. İhvan’ı İran’dan bile daha büyük bir tehdit olarak algılıyor. Sahip olduğu siyasi nüfuzu abartarak ve terör örgütü gibi sunarak hem bölgesel hem de küresel alanda İhvanofobiyi körüklüyor. Yine Suudi Arabistan’ın Vehhabi anlayışını da bölgedeki terörün ve radikalizmin temel kaynağı olarak görüyor.
Siyasal iddiası olan tüm İslami hareketleri terör örgütü kapsamına sokan ve onlarla silahlı-silahsız her türlü mücadeleyi temel politikası haline getiren BAE, bölgede barış ve istikrarın teminatı olarak gördüğü sekülerliği ve din-devlet ayrışmasını hararetle savunuyor. Keza seküler Arap milliyetçiliğini İslamcılığa ve yükselen Türkiye ile İran 'tehdidine' karşı bir panzehir olarak destekliyor; “Arap Devrimleri”yle devrilen seküler otoriter yönetimleri geri getirmeyi ve bölgede “otoriter istikrar”ı yeniden tesis etmeyi hedefliyor. Aslında komşularından İran Şiiliği, Suudi Arabistan Vehhabi-Selefiliği, Katar da İslamcılığı himaye eden bir politika izlerken BAE’nin elinde güçlü rakiplerine karşı başkaca bir alternatif de bulunmuyor.

İslamcı dalgayı boğmak için kullandığı yöntemler



BAE, “Arap Baharı”nı ve İslamcı dalgayı boğmak adına yumuşak ve sert güç unsurlarını 2011’den itibaren içeride ve dışarıda devreye sokmuş, 2014’ten bu yana giderek çeşitlendirmiş ve dozajını artırmış durumda. Abu Dabi’nin amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçları dini alanı yönlendirip tanzim etmekte de kullandığını belirtilmeli.
Abu Dabi yönetimi, -“karşı-devrimci ılımlı Arap rejimleri” ekseniyle birlikte- bir yandan askeri darbe, vekâlet savaşı veya doğrudan askeri müdahale gibi yöntemlere başvurarak İslamcıları bastırmaya; diğer yandan onları terörle özdeşleştiren yoğun propaganda ve psikolojik harp taktikleriyle geniş halk kitlelerinin akıllarında ve gönüllerinde bitirmeye, bir ümit ve alternatif olmaktan çıkarmaya çalışıyor. İslamcılarla mücadele ederken (tıpkı Mısır ve Tunus’taki Temerrüd Hareketi veya Yemen’de güneyli ayrılıkçılar gibi) yereldeki seküler, milliyetçi, kabileci, geleneksel veya gayrimüslim unsurlarla işbirliği yapıyor, maddi destek sağlıyor. Son yıllarda tasavvufi gruplara ve Selefilerin siyaseti ve isyanı caiz görmeyen Medhaliler gibi kollarına desteği dikkat çekiyor; hatta cihadi Selefi gruplarla savaşta bu türden “zararsız” dini grupları silahlandırıyor. Öte yandan kendisi başarılı bir seküler siyasal model kurarak ve ılımlı-itaatkâr bir din anlayışının bayraktarlığını yaparak İslamcıların çözüm olduğu algısını yıkmaya odaklanıyor. Kamusal alanda siyasal talepleri dillendirmeyen, rejimlere itaatkâr ve apolitik bir Müslüman toplum oluşturmayı hedefliyor. Ayrıca genç nüfusu haz ve eğlence kültürüne daldırarak apolitize etmeye, böylelikle hem radikalizme kayışlarını engellemeye hem de değişim-dönüşüm taleplerini baltalamaya çalışıyor. Bu noktada BAE’nin en dikkat çekici başarısı, genç Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı resmi dini anlayış olan Vehhabilikle arasına mesafe koyup ülkesini “ılımlı İslam” çizgisine getirmesi ve yüzde 70’e varan genç nüfusunu eğlence kültürüyle tanıştırmaya iknası oldu. Bütün bu süreçte BAE, İslami hareketlerle mücadelede uzman Batılı ve Arap -Muhammed Dahlan gibi- sicili bozuk danışmanlardan istifade ediyor.

Sekülerlik ve “ılımlı İslam” örtüsü altında dinin bir araç olarak kullanımı

Bir yandan Ezher gibi rejimlere sadık geleneksel dini müesseselere ve ulemanın siyasete doğrudan girmesini onaylamayan kesimlere destek verirken, diğer yandan mevcut birçok dini yapıyı terör örgütleri listesine koy(dur)arak sistem dışına itiyor, öte yandan da “ılımlı, orta yolcu, hoşgörülü, ilerici ve reformist” dini anlayışı üzerinden Atlas Okyanusu’ndan Körfez’e kadar uzanan coğrafyada hem yeni dini müesseseler kuruyor hem de mevcutları finanse ve himaye ediyor.
Bu bağlamda BAE’nin en dikkat çekici adımı, İhvan’a yakın durup devrim sürecine en güçlü desteği veren (Yusuf el-Karadavi’nin liderlindeki) Dünya Müslüman Âlimler Birliğini terör örgütleri listesine alması, bu birliğin başkan yardımcılığından istifa etmiş Şeyh Abdullah bin Beyye’nin başkanlığında -İhvan’ın ve Selefilerin artan nüfuzunu kırıp “ılımlı İslam”ı yaymak üzere- Müslüman Toplumlarda Barışı Güçlendirme Forumunu ve Müslüman Âkiller Meclisini (2014) kurdurması.
Keza uluslararası alanda radikalleşmeyi önleme çabalarına, özellikle Küresel Terörizmle Mücadele Forumuna (2011) büyük destek veriyor; bu çerçevede Şiddete Varan Aşırıcılıkla Mücadele Merkezine (Hidayet-2012) ev sahipliği yapıyor. Şiddete başvuran radikal ve nihilist ideolojilerle, özellikle de DEAŞ'la sosyal medya üzerinden mücadele etmek ve radikalleşme temayülü olan gençleri önceden tespit edip İslam’ın hoşgörülü yüzüyle tanıştırmak üzere dijital bir platform olan Savab Merkezini (2015) -ABD’yle birlikte- açtı. Son olarak fetvaların resmi mercii kılmak ve diğer otoritelerin verdiği fetvaları denetlemek üzere dünyanın dört bir yanından “aydın ve ılımlı” âlimleri toplayarak BAE Fetva Konseyini kurdu (2018).
BAE, Batı’daki İslami söylemi, dini faaliyetleri ve hareketleri de benzer yöntemlerle tanzim etmeye çalışıyor. ABD’deki Müslümanların haklarını savunan en etkili ve köklü kuruluşlardan Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR-1994) ve Kuzey Amerika İslam Cemiyeti (ISNA-1982) ile İtalya, Finlandiya, İsveç, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerindeki önemli İslami cemiyetleri ve insani yardım kuruluşlarını 2014’te kendi terör örgütleri listesine aldı. Aynı istikamette adım atması için ABD ve Avrupa’ya da uzunca bir süredir baskı yapıyor. İslami hareketlerle nasıl baş edilmesi gerektiği konusunda Amerikan yönetimine politika tavsiyelerinde bulunuyor. Önümüzdeki günlerde BAE’nin etkisiyle Trump yönetiminin İhvan-ı Müslimin’i terör örgütü ilan edeceğine dair güçlü emareler var.

BAE sorunun kaynağını yeni bir pakette çözümmüş gibi sunuyor



Bugün Ortadoğu’da hem seküler Arap milliyetçiliği hem de İslam ümmeti vurgusu üzerinden birlik ve beraberliği savunan tüm geleneksel akımlar ve örgütlü yapılar sarsılmış durumda. Dahası Sünni Arap dünyası çok boyutlu derin bir kriz içinde; bu sadece siyasi, sosyo-ekonomik ve hukuki değil, aynı zamanda fikri, felsefi, dini ve ahlaki bir kriz. Kimlik/aidiyet krizi de cabası. BAE ve müttefiklerinin karşı-devrimci politikaları ve barışçıl İslamcı hareketleri terörle özdeşleştirerek sistem dışına iten uygulamaları, Sünnilik içi kutuplaşmayı ve krizi ağırlaştıran faktörlerin başında geliyor. İhvan’ı bitirmek üzere açtıkları topyekûn savaş, Sünni İslamcılığın barışçıl ve halk egemenliği anlayışına bağlı daha kuşatıcı, köklü, orta yolcu ve entelektüel bir formunu tükettiği gibi, bunun doğurduğu boşluk ve tetiklediği hayal kırıklıkları ve korkular dindarı-seküleri tüm kesimlerde uçlara doğru savrulmalara ve radikalleşmeye yol açtı. El-Kaide’nin yükselişi ve DEAŞ'ın alan hâkimiyeti tam da bu süreçle eşzamanlı gelişti; siyaset ve sandıkla barışçıl dönüşümün önünün tıkanması, özellikle genç kitlelerde değişim için silahtan başka çare kalmadığı düşüncesini besledi ve cihadi Selefi akımların önünü açtı.
İhvan’ı diğer Sünni İslamcı hareketlerden ayıran en temel özellik, 90 yıllık geçmişiyle bu tür hareketlerin en eskisi ve köklüsü olması, tabanda ciddi bir karşılık bulması ve en önemlisi, yozlaşmış otoriter rejimlere alternatif arayışındaki İslami hassasiyeti olan eğitimli ve entelektüel kesimlerin birçoğunu bünyesinde barındırmasıydı. 20. yüzyıla damgasını vurmuş Sünni İslamcı neredeyse tüm fikri-örgütsel hareketler bir şekilde İhvan’dan türemiş, adeta bir okul vazifesi icra etmişti. İdealleri, örgütlenmesi ve kitleleri harekete geçirebilme kabiliyeti bakımından daha yaygın ve etkili bir başka toplumsal hareket ortaya çıkmamıştı. Tabii ki İhvan menşeli hareketler, diğer birçok İslamcı örgüt gibi, kendi içlerinde -çoğulculuk ve kapsayıcılığı sağlayamama, yasaklı olmaları yüzünden gizli faaliyet alışkanlığı, söylemlerinin sloganik kalması, siyasette naiflik ve tecrübesizlik, Selefiliğe kayış gibi- birtakım problemlerle maluldüler. Ancak terör örgütü ilan edilerek lider kadrolarının ve mensuplarının ölüm, hapis veya sürgüne maruz bırakılması, aslında Arap dünyasının beynine ve kalbine indirilmiş en ağır darbedir. Zira eğitimli kadroların tasfiyesi, Arap dünyasında entelektüel sermayeyi tükettiği gibi, toplumsal dinamizmin taşıyıcılarını da sindirdi. Doğan boşluğun yol açtığı çapsızlıkların ve travmaların sonuçlarını Ortadoğu daha uzun yıllar çekecektir.
BAE, Sünni Arap dünyasının derin krizlerini çözebilecek anlamlı bir alternatif sunmadığı gibi, böyle bir kapasiteye de sahip değil. Arap milliyetçiliğini, sekülerliği ve otoriter istikrarı yeniden tedavüle sokmaya çalışsa da bunlar tam da “Arap Devrimleri”ni tetikleyen o ağır sorunların temel müsebbibiydi. BAE’nin bugünkü çıkışları, –bütün alternatiflerin tüketildiği bir ortamda– sorunun kaynağını yeni bir pakette çözümmüş gibi sunmaktan ibaret. Daha da önemlisi, BAE bu krizlerden bizzat nemalanarak Ortadoğu ve Afrika’da yayılmaya ve yeni bir bölgesel güç olarak sivrilmeye çalışıyor, tabii ki ABD ve İsrail’in taşeronluğunu üstlenerek.
BAE bölgede seküler rejimler istediğini sık sık vurgulasa da her seküleri bağrına basmış değil. Filistin lideri Mahmud Abbas seküler ve milliyetçi bir lider olmasına rağmen BAE’nin bölgesel vizyonuyla tam uyumlu bir teslimiyet içinde olmadığından onu devirip de yerine İsrail’in ve kendisinin has adamı Muhammed Dahlan’ı geçirmek için fırsat kolluyor. Öte yandan Şii ve Selefi hareketlerden nefretine ve çeşitli cephelerde doğrudan veya dolaylı çatışmasına rağmen baş düşmanı İhvan’a karşı bunlarla zaman zaman işbirliğine girmekten hiç çekinmiyor.
BAE “ılımlı İslam’ın yeni yüzü” olarak kendi dini anlayışını pazarlarken oturtabileceği köklü ve meşru bir zemine sahip değil. Mekke-Medine gibi kutsal mekânları da Ezher gibi köklü dini-ilmi kurumları da barındırmıyor, bir tarihsel meşruiyeti de bulunmuyor. Ama bunlara ev sahipliği yapan ülkeleri -içine düştükleri zafiyetleri fırsat bilerek- kendisini rol model kılacak şekilde yönlendiriyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan’ın Sünni dünyanın dini ağırlık merkezi olma iddiasını, rejimin Vehhabiliğe dayanan 270 yıllık dini-tarihi temellerini sarsarak ve kendisi gibi sekülerleştirerek boşa çıkarmaya uğraşıyor. Keza Mısır’da Ezher’in yanısıra rejime sadık dini müesseseleri ve ulemayı mali desteklerle ve kendi açtığı dini kurumlarda önemli görevler vermek suretiyle kontrolü altında tutuyor.
Bugün bir yandan Sünnilik-Şiilik üzerinden yürüyen Suud-İran mezhepçi rekabeti, diğer yandan İslamcılar ve -BAE’nin başını çektiği- karşıtları üzerinden Sünnilik içi rekabet Ortadoğu’yu paramparça etmiş durumda. Aslında din, hiçbir aktör için başlı başına bir amaç değil; bölgedeki siyasi, jeopolitik ve jeoekonomik mücadelede kullandıkları etkili bir araçtan ibaret. Rejimler rakiplerini saf dışı bırakmak, bölgesel liderliğe oynamak ve milli menfaatlerini erişmek için kendine has bir İslam anlayışını pazarlayarak kitleleri yönlendirme çabası içinde. BAE’nin politikaları da bu genel çerçevenin dışında değil.
Dinin iktidarlar tarafından siyasi amaçlarla istismarı, hem buna alet olan âlimlerin ve dini müesseselerin güvenirliğine hem de İslam’ın bizzat kendisine büyük zarar veriyor. Din üzerinden yürütülen siyasi kavgalar ve savaşlar, Arap gençlerin bir kısmını radikalleştirirken, diğer bir kısmını da İslam’dan soğutup uzaklaştırıyor. Ortadoğu’daki mevcut kutuplaşma ve güvenlik eksenli politikaların baskın olduğu ortamında maalesef ki zamanın ruhuna uygun anlamlı, kapsayıcı ve güvenilir alternatifler üretecek dini önderler ve âlimler de siyasi liderler de yok. BAE’nin din-devlet ayrışması ve “ılımlı İslam”a dayalı modeli de kendisinin gizli siyasi gündemi ve kirli ittifak ilişkileri nedeniyle uzun vadede başarısız kalmaya mahkûm.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

AVRUPA'DA AŞIRI SAĞ VE İSLAMOFOBİ

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Özellikle Avrupa'nın bu konudaki tutumunun incelendiği Muhafazakar Düşünce dergisinde, çeşitli uzmanlar tarafından yazılan analizler ile konu aydınlatılmaya çalışıldı.

Giderek artan ve olumsuz etkileri her geçen gün biraz daha hissedilen güncel bir soruna parmak basmayı hedefliyoruz. Avrupa’da son dönemde aşırı sağ siyasal partilerin güçlenmesini, aynı kapsamda çalışmalar yürüten birtakım oluşumların hem daha görünür hem daha etkili hâle gelmesini, yalnızca bu ülkelerin iç sorunu olmak görmek mümkün değil. Zira başta Müslümanlar olmak üzere, azınlıkta bulunan etnik ve dinî grupların her biri bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkileniyor. “İslamofobi” çerçevesinde ortaya çıkan yaklaşımlar ise Müslümanların adeta bir tehdit altına girmesine neden oluyor.
İslamofobik eğilimler, Müslümanların sistem dışı bırakılması ve ötekileştirilmesi yaklaşımlarını içeriyor. Dergimizin basıma gireceği günlerde, aralarında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz “aydın”ın Kuran-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılmasına yönelik talepleri bu bakış açısının en belirgin örneklerinden birini teşkil ediyor. Bu dilin hoşgörü, barış ve birlikte yaşama kültürü gibi kavramların oldukça uzağında kaldığı çok açık. Yaşanan bu son gelişme bile bu sorunun kapsamlı bir şekilde tartışılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu sayımızı, söz konusu soruna ayırmayı tarihsel ve toplumsal bir sorumluluk olarak da gördük. Karşılaşılan sorunu hem doğru şekilde tahlil etmek hem de doğru cevapları üretebilmek için dergimizin bu sayısının mütevazı bir katkı olmasını ümit ediyoruz.
Bu sayımızı yayıma hazırlarken hepimizi üzen bir vefat haberi aldık. Yayın Kurulu üyemiz Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ı kaybettik. Hüsamettin Hoca, yalnızca bir akademisyen değildi. Aynı zamanda Türkiye’de eleştirel bir sosyoloji geleneğinin oluşmasında ciddi katkısı olan bir fikir emekçisiydi. Hocamızı rahmet ve saygıyla anıyor; ruhunun şad, mekanının cennet olmasını temenni ediyoruz.

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ

Genelde Batı’da özelde ise Avrupa’da son yıllarda yükseliş trendinde olup neredeyse “Avrupa-Batı’nın yeni normali” haline gelen ve “aşırı (extrem) sağ”, “radikal sağ”, “popülist sağ” veya “yeni sağ” gibi nitelemelerle anılan “aşırı sağ”ın dinî-ideolojik ve tarihî temelleri-kökenlerini bilmek, günümüz aşırı sağcı söylem-eylem ve politikaları anlamada son derece önemlidir. Aşırı sağın popülist, göçmenfobik-islamofobik-İslâm karşıtı ve ırkçı bir yöne evirildiği özellikle 11 Eylül hadisesi sonrasında bu temelleri analiz etmek çok daha önem kazanmıştır. Bu çalışmamızda biz, öncelikle aşırı sağın temel karakteristiklerini, gelişim seyrini, özellikle Avrupa ülkelerindeki başlıca aşırı sağ grup-partileri ele alacağız. Daha sonra ise aşırı sağın dinî-tarihî-ideolojik kökenlerini “fobiler (zenofobi, göçmenfobi, İslamofobi-Türkofobi)”, “nasyonal sosyalizm (Nazizm)-ırkçılık” ve Kitâb-ı Mukaddes’in radikal yorumların aşırı sağcı Yahudi-Hıristiyan-protestan-evanjelik gruplarca kullanımı başlıkları altında ele aldık.

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK

Son çeyrek asır içinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler sistematik ve istikrarlı bir biçimde yükseliş eğilimindedir. Öte yandan aşırı sağ partiler bazı ülkelerde yükselirken diğer bazılarında farklı bir seyir izlemektedir: ya hiç prim yapmamakta veya önce yükselip sonra iniş eğilimine girmekte ya da dalgalı bir patika izlemektedir. Bu noktadan hareketle, çalışmanın ana argümanı; aşırı sağ partilerin güç kazanmasını açıklayan en önemli parametrenin, küresel ekonomik sistemdeki değişim ve dönüşümlerle beraber küreselleşmenin toplumsal dokularda ve kültürel alanda yarattığı tahribat ile ilgili olduğu şeklindedir. Aşırı sağı besleyen başlıca olay ve olgular son on yılda gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörlerdir. Bu makalede, Peter Gourevitch tarafından uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan “ikinci düzeye tersten bakış” metaforundan yararlanılmaktadır. Bu teorik modelin desteği ile aşırı sağ partilerin yükselişinin küresel dinamiklerle başarılı bir şekilde ilişkilendirilebileceği tezi savunulmaktadır. Gourevitch’e göre, merkezi bir devletin var olmadığı küresel sistemde oluşan dev dalgaların devletlere ve toplumlara doğru nüfuz etmesi kaçınılmazdır. Böylelikle aşırı sağ siyasi oluşumların gelişim ve kurumsallaşmasının anlaşılması kolaylaşacaktır. Ayrıca, aşırı sağın yükselişindeki temel sebep-sonuç ilişkisinin doğru biçimde ortaya konulması ile daha sağlıklı siyasi sistemlerin hem devletler bazında hem de küresel yönetişimde tesis edilebilmesi kolaylaşacaktır.


AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK

Son yıllarda gerçekleşen bir dizi terör saldırısı, aşırı sağın şiddete varan radikalleşmesinin son derece yıkıcı potansiyelini ortaya koyduğu için bu olgunun dinamikleri ve oluşturduğu tehditler üzerine yeni bir ilgi ve tartışma dalgası başladı. Savunmasız gruplara (Müslümanlar, Romanlar, göçmenler ve mülteciler vs.) yönelik saldırılar ve nefret söylemi vakalarındaki artışla birlikte düşünüldüğünde daha tahammülsüz, dışlayıcı ve şiddete varan aşırıcılığı normalleştiren geniş ve köklü bir temayülün Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığına dair endişeler var. Ayrıca, Avrupa siyasi bağlamında yerlici milliyetçiliğin yükselişi ve göçmenlere karşı düşmanca kamusal söylemlerin gelişmesi gibi ortaya çıkan temayüller, geleneksel olarak aşırı sağa atfedilen fikirleri ana akım tartışmaya taşıdı. Şiddet içermeyen radikal sağ siyasetin yükselişinin yanı sıra, gerek örgütlü hareketler gerekse de gayrı resmi sosyal ağlar veya bireyler eliyle gerçekleşmesi muhtemel aşırı sağ şiddetine dair kaygılar giderek artıyor. Bu arka plana rağmen şiddete varan aşırıcılık ve radikalleşme gibi olguların Avrupa’da hala büyük oranda din temelli oluşumlar kapsamında ele alındığı, aşırı sağın ise yeteri kadar bu çerçevede dikkate alınmadığı gözlenmektedir.

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET

Her siyasal ilişki bir egemenlik ilişkisidir ve bu nedenle de şiddet içerir. Siyasi rejimlerin içermiş olduğu şiddet ideolojiler yoluyla meşrulaştırılır. Liberalizm negatif özgürlük, hukuk devleti, sınırlı iktidar, serbest piyasa gibi kavramlar yoluyla egemeni gizleyerek şiddeti adeta görünmez kılar. Sosyalizm açık şiddeti komünist topluma gitmenin bir aracı olarak görür. Bu yazının konusunu oluşturan faşizm ise şiddetin siyasetin doğasından kaynaklanan bir gereklilik olduğunu kabul eder. Şiddeti bir gereklilik olarak görmesi ve hatta yüceltmesi nedeniyle egemenliğin mantığının en açık şekilde faşizmde tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Kuvvet politikası, eşitsizliğin olumlanması, toplumu ve zamanı kontrol etme arzusu, irrasyonel ve immoral politik eylem anlayışı faşizmi karakterize eden bazı özelliklerdir. Bu özelliklerin her birinde egemenliğin mantığının izini sürmek mümkündür.

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI

İslam dini, mensuplarının aynı dünyayı paylaştıkları gayrimüslimlerle münasebetleri hususunda bazı esaslar belirlemiş ve düzenlemelere gitmiştir. Bu prensipler etrafında Hz. Peygamber (SAV)’in ve ilk Müslümanların yaşadıkları tecrübeler sonraki asırlar ve nesiller için örnek teşkil etmektedir. İslam’ın inanç ve hukuk sistemindeki genel yaklaşım ve buna dair Hz. Peygamber (SAV)’in uygulamaları doğru tespit edilmeden Müslümanların diğer inançlara mensup kişi ve toplumlarla ilişkilerine dair isabetli değerlendirmelerde bulunulması mümkün değildir. Bu meyanda barış, savaş ve buna bağlı olarak şiddet kavramlarının bahsi geçen resimde yanlış noktalara yerleştirilmemesi, hem Müslümanların kendi ideal pozisyonlarını belirlemeleri, hem de gayrimüslimlerin İslamiyet ve Müslümanları tanırken/tanımlarken hakkaniyetten ayrılmamaları için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinin dayandığı esaslara dair yapılan değerlendirmelerde ön plana çıkarılan ayet ve hadisler ele alınmakta ve İslam hukukunun bakış açısını tespit edebilmek amacıyla bir perspektif geliştirilmeye gayret gösterilmektedir.

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ

Anti-Semitizm ile İslamofobi arasındaki benzerliklere yönelik sürdürülen tartışmalar son zamanlarda oldukça artmıştır. Bu kapsamda akademide ve kamuoyunda “İslamofobi yeni anti-Semitizm mi?” sorusu çok fazla sorulmaya başlanmış ve iki olgu arasındaki benzerlik ve farklılıkların tartışıldığı çok sayıda çalışmanın yer aldığı zengin bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan elinizdeki makale konuyla ilgili ortaya konan çalışmalar ve yürütülen tartışmaları sınıflandırarak bu konuya dair genel bir çerçeve çizmek ve ortaya çıkan zengin literatürü değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede İslamofobi ve anti-Semitizm karşılaştırmasına yönelik ortaya konmuş olan çalışmalar ve sürdürülen tartışmalar çeşitli konu başlıkları altında tasnife tabi tutularak okuyucuya kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçeve sunulmaktadır.

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI

Yirminci yüzyıl Avrupa devletlerinin, yaklaşık on dördüncü yüzyıl Rönesans ve Reform hareketlerinden itibaren gerçekleşen Coğrafi Keşifler, askeri, bilimsel ve sanayi devrimleri vasıtasıyla, Aydınlanma Çağı olarak nitelendirilen on sekizinci yüzyıla değin sürekli ilerlemeci bir çizgide gelişme gösterdikleri genel kabul görmektedir. On sekizinci yüzyıl aydınlanma bilincinin “Aydınlanma Nedir?” sorusuyla sorgulanmaya ve şekillenmeye başladığı dönem olarak da adlandırılabilir. Avrupa devletlerinin belki hemen her biri kendisini böyle bir Avrupa medeniyetinin mirasçısı saymaktaydı. Fakat yirminci yüzyıl, Avrupa devletlerinin asırlardır biriktirdikleri maddi ve manevi değerleri birbirleriyle ve dünyanın diğer ülkeleriyle paylaştıkları bir çağ olarak anılmayacaktı. Yirminci yüzyılın ilk yarısı daha çok Avrupa’nın dünya sermayesini ele geçirmeye çalışan Avrupa medeniyeti mirasçılarının ‘taht kavgası’na şahit olurken, “en güçlünün hakimiyeti”ne dayalı evrimci bir düşünce, farklılıkları kendi içerisinde barındırmayı başarabilmiş her türlü düşünce ve sistemin ötesine geçerek, Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME

Modern Batı medeniyetinin temel kodları içerisinde antik Roma’nın şehir ve şehirli anlayışı önemli bir yer tutmaktadır. Grek polisi ve Roma civitas’ında ortaya çıkan vatandaşlığa dayalı şehir devletlerin konumları zamanla kendine özgü bir ruh ve anlayışa sahip olmuştur. Bu ruh müstakil bir teoloji ve politik anlayışla sivil tarafı teşkil ederek, ruhban ve yönetim sınıflarından ayrı bir konumu her zaman muhafaza etmiştir. Bu şehirli ruh mitoloji ile toplum yaşantısını bir araya getiren tiyatro ve opera toplanmaları aracılığı ile kendisini tezahür ettirmiş ve yönetim erkinden daha fazla pay isteyerek parlamento kurumsallığına ulaşmıştır. Roma’nın mirasını Katolik Hıristiyanlık ve aristokrasiler uzun yüzyıllar paylaşmış olsalar da sivil teoloji ve politik İngiliz Püriten iç savaşından sonra kendi özgün doğasını Protestan ve gnostik hareketlerle tüm Avrupa’da göstermiştir. Hobbes Roma sonrası Avrupa’da yaşanan değişimleri Roma Civitas’ı, şehir devleti, Commonwealth, Leviathan kavramları çerçevesinde tarihsel bir perspektifle ele almıştır. Sivil politiğin doğası iki yönlüdür. Bir yönü ile o bir Leviathan iken öte yüzü ile de civilization’dur.


TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ

İslamofobi, en basit tabiriyle İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korkudur. Bu korku tıpkı diğerleri gibi şiddetle iç içedir. Salman Rüşdî’nin kitabına gösterilen tepkilerle gündeme gelen bu kavram, Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde Müslümanlara yönelik şiddet olaylarıyla anılır hale gelmiştir. Ancak Türkiye gibi halkın büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde de İslamofobi’den söz etmek mümkündür. Türkiye’de İslamofobi, genellikle İslami kavramların suni tartışmalarla gündeme gelerek dinin itibarsızlaştırılması, Müslümanların mizah yoluyla alay konusu edilmesi, sosyal medya başta olmak üzere çeşitli mecralarda Müslümanların Peygamberine hakaret edilmesi ya da en hafifinden İslam’a ve Müslümanlara ait birçok olgunun olumsuz temsillerle sunularak toplumsal ayrışmaya neden olacak önyargıların güçlendirilmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Çalışmada mizah dergileri ve twitterdaki örneklerden hareketle Batı’daki İslamofobi kavramının beslendiği düşünce biçiminin tarihsel arka plan ile Türk medyasındaki İslamofobik benzerlikler karşılaştırılmakta, yapılan kamuoyu araştırmalarının ışığında toplumsal ayrışmaya yol açabilecek riskler hakkında önerilerde bulunularak konunun önemine dikkat çekilmektedir.

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yaşadığı yıkımın etkileri toplumsal, siyasal, ekonomik vb. farklı alanlarda uzun yıllar hissedilmiştir. Avrupa savaşta kaybedilen insan kaynağını yoğunlukla 1950’lerin ortasından 1970’li yılların ikinci yarısına kadar işgücü açısından zengin olan ülkelerden sağlamıştır. Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri Mağrip ülkeleri, Yugoslavya, Türkiye vb. ülkelerle yaptıkları ikili anlaşmalar sonucunda ihtiyaç duydukları alanlarda göçmen emeğini  yoğun şekilde kullanmıştır. Bu çalışmada yabancının sosyolojik anlamıyla birlikte koşullu konukseverlik düşüncesi ile ilişkisi, Almanya’nın göçmen işgücünü kendi ülkesine çekebilmek için Türkiye ile 1961 yılında imzaladığı İşgücü Alım Antlaşması’ndan, işgücü alımının Almanya tarafından durdurulduğu 1973 yılına kadar koşullu bir konukseverlik politikası izlediği,  1980’lerden itibaren Avrupa’da yükselen aşırı sağ  ile birlikte Türk göçmenlere karşı zenofobik söylem ve eylemlerin artması tartışılmıştır.

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ

Batı ve İslam toplumları arasında ötekileştirme üzerinden kurulan ilişki çok eski zamanlara dayanmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde değişim gösteren bu ilişki günümüzde Batılı toplumların İslam toplumlarını hem dışlama hem de dönüştürme çabalarına sahne olmaktadır. Yapılan Batılı müdahalelerin çoğu için sözde meşruiyet Batı’nın yeni diniymişçesine sahip çıktığı “demokrasi” ile sağlanmaktadır. İmparatorlukların sona ermesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber birlik bilincini tam olarak tesis edememiş olan Müslüman toplulukların çoğu ise Batılı müdahaleye açık bir toplumsal ve siyasal yapı ile kendi topraklarında yaşam haklarını büyük ölçüde yitirmektedirler. Bu kimselerin diğer kısmı ise göç etmek zorunda kaldıkları Batı’da ikincil insan statüsünde yaşamaya maruz kalmaktadırlar. Bu durum, Müslüman toplulukları Batı’ya karşı topyekûn bir tavır alışa iterken, bir kısmının da radikalleşmesine ve küresel terör örgütlerinin eline düşmesine sebep olmaktadır. Batı, radikalleşmesine sebep olduğu bu gruplar üzerinden bir yandan uluslararası operasyonlarını kendince meşru bir zeminde yürütürken, bir taraftan da Müslüman toplumları ötekileştirmeye ve yeniden ötekileştirmeye devam etmektedir.

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI

Ekoloji ve muhafazakârlığın melez bir bileşimi olarak eko-muhafazakârlık ekoloji düşüncesinin temel bazı varsayımları ile bir siyasalideoloji olarak muhafazakârlığın bünyesinde barındırdığı bazı temel siyasal temalara ve unsurlara dayanmaktadır. Bu bakımdan, eko-muhafazakârlık hem toplumsal bir hareket olarak ekolojinin teorik zenginliğini ifade eden ve bu zenginliğe işaret eden hem de muhafazakârlığın eklemleme potansiyeline temas eden kavramsal bir aracı olarak okunabilir. Bu doğrultuda söz konusu çalışma -temel kabullerine ve ilkelerine atıfta bulunarak- eko-muhafazakârlığın doğasını analiz etmeye çalışacaktır. Çalışma iki ana kısımdan meydana gelmektedir. Çalışmanın ilk kısmı basitçe eko-muhafazakârlığın nasıl tarif ve tasvir edilebileceğini ele alacak, ikinci kısım ise eko-muhafazakâr perspektifteki temel bazı imkânları ve sınırlılıkları mercek altına alacaktır. Çalışmanın ana argümanı, eko-muhafazakârlığın hem muhafazakârlığın hem de ekoloji düşüncesinin teorik ve siyasal potansiyelini anlamak ve açıklamak açısından sunduğu fırsat temelinde üzerinde düşünmeye değer bir görünüm arz ettiğidir.

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU

Batılı düşünürlerin İslam ve Hz. Muhammed yorumlamaları, batının İslam algısını oluşturacak ve evrensellik iddiasında bulunduğu için Hıristiyanlık tarafından tehlike olarak kabul edilecek İslam dininin, öteki olarak tanımlanması, yorumlanması ve konumlandırılmasına sebep olacaktır.İslam’ın “öteki” olarak yorumlanması batının kendisini “ben” olarak tanımlamasını sağlayacak ve böylece Thomas Aquinas, Pascal, R. Bacon ve Descartes gibi düşünürler ile birlikte İslam, ötekinin sahip olabileceği bir hayat felsefesi olarak kötülenecektir. İşte bu çalışmada, batının İslam ile girdiği ilk tanışma biçimiyle birlikte ortaya çıkan olgusal problemlerin yeniden tartışılması gerektiğini; batının ben idraki karşısında ontolojik olarak İslam’ın mücadelesinin nasıl olacağı; İslam’ın batı karşısında yeniden yorumlanmasının hangi anlama geldiği; mekanikleşen bir Avrupa karşısında medeniyet inşa etmede İslam’ın öncü rolünün ne olacağı ve sekülerleştirilerek güçlendirilen Hıristiyanlık karşısında sekülerleştirilmeyerek ontolojik varlığını koruyan ve daha güçlü olarak devam ettirebilen İslam’ın “ben idrakini” yeniden üretme çabasının nasıl bir yöntemle olabileceği tartışılacak ve yorumlanacaktır.


SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA

Bu çalışma, Amerika kaynaklı bir sivil toplum kuruluşu olan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu veya kısaca UNICEF olarak bilinen kurumun, video paylaşım platformu olan YouTube üzerinden dünya ile paylaştığı çizgi filmlerde mülteci çocukların temsilini incelemektedir. Çalışmada sözü edilen çizgi filmlerde, dünya çapında bir problem olan mülteciliğin, Suriyeli mülteci çocuklar özelinde temsil biçimlerinin göstergebilimsel açıdan analizine odaklanılmaktadır.
Bu bağlamda, kullanılan tema, içerik ve söylemlerin benzerliğinden yola çıkılarak, UNICEF’in YouTube üzerinden paylaşmış olduğu, “Malak ve Tekne”, “Mustafa’nın Yolu” ve “Ivine ve Yastığın Maceraları” isimli videolar analiz edilmek üzere seçilmiştir. Araştırma yöntemi olarak “Göstergebilim” kullanılacak olup, Stuart Hall’un “Kültürel Temsiller ve Anlamlandırma Uygulamalarından” da yararlanılacaktır. Genel olarak bu üç kısa çizgi filme bakıldığında, mülteci çocukların temsilleri yalnızca “mağdur çocuklar”, “arkadaşı olmayan yalnız çocuklar”, “ülkelerinden kaçan çocuklar” şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Öte yandan bu içeriklerde, çocukların sorunlarının nasıl çözüleceğine dair farkındalık kazandırmaya yönelik bir mesaj bulunmamakta; yalnızca UNICEF’e bağış yapılması talep edilmektedir.

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ

Merkezileşme yerine daha dar bir faaliyet alanında işlev yürüten yerel yönetimler, bu alanlarda yaşayan bireylerin tercihlerini yansıtmak açısından daha kolay ve daha az maliyetli hizmetler sunmaktadır. Toplum ve yönetim arasındaki mesafe daha kısa olduğundan, yerel hükümet siyasi ve idari seviyede demokratik etkinlik açısından daha etkili sonuçlar üretmektedir. “Yerel yönetişim” olarak da ifade edilebilen bu yeni idari formda yerel yönetim anlayışı, merkezi yönetimle, özel sektörle ve diğer aktörlerle (kalkınma ajansları, STK’lar vb.)  işbirliği yapmak suretiyle, özerklik ve verimlilik açısından daha fazla sorumluluk alan bir formda ifade bulmaktadır. Bu noktada insan ihtiyaç ve dezavantajlarına yönelirken, STK’ların yerel yönetimlerle işbirliği içerisinde, yerel eğitim, sosyal hizmet, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi ve insan haklarının korunması gibi temel işlevlere sahip olduğunu belirtmek gerekir. Refah politikasının çöküşünden sonra, hükümet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bakımdan, hantallık, verimsizlik ve bürokratizm gibi merkezi hükümetlerin dezavantajlı koşullarına maruz kalmadan hizmet sunma temeline sahip olma anlamında, sivil toplumun önemi gittikçe artmaktadır. Bu bağlamda Sultanbeyli sınırları dâhilinde mülteciler için oluşturulmuş ve Sultanbeyli Belediyesi, Sultanbeyli Kaymakamlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve bazı önemli STK’ları proje ortakları olarak bir araya getiren önemli bir işbirliği mekanizması, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK

İşlerimizi asra göre uydurmak fikri bizde, oldukca kadîm bir tarih-i tevellüde mâlikdir. İslâmiyet bize, dâimâ asrîlik fikrini ilhâm eden bir menbâ-ı feyyaz, bize dâimâ teceddüd yollarını gösteren bir mürşid-i kâmil iken, biz ona karşı çoktan beri gözlerimizi kapamış, kulaklarımızı tıkamış bulunuyor idik. “Mum kendi dibine ışık vermez.” ve “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” darb-ı meselleri icâbınca dâimâ gözümüzün önünde müncelî bulunan İslâmiyet bizi tenvîr edemiyordu. İçinde bulunduğumuz o deryayı hikmetin ne olduğunu anlayamıyor idik. Avrupa ile temâsımız bize bir yenilik ve asrîlik ruhu nefh etti.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html