BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ
Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.
Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.
Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…
Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu
Whatsapp ile paylaş
2 Temmuz 2018 Pazartesi
AVRUPA'DA AŞIRI SAĞ VE İSLAMOFOBİ
24 Temmuz 2017 Pazartesi
CEMAATLERİN GÖREVLERİ NEDİR
9 Ağustos 2020 Pazar
Fransız tipi laiklikten Fransız tipi 28 Şubat’a
Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor.
Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor. Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.
Tüm bu baskıcı koşullar altında, Fransız Senatosu Araştırma Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020’de yayımladığı “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı rapor, Fransa’da İslamofobinin kamusal alanda ve medyada normalleşmesinin ardından, bir devlet idaresi düsturu haline geldiğinin de adeta kanıtı oldu. Fransa ülkenin ikinci büyük dini olan İslam’a ve Müslümanlara güvenlik politikası penceresinden bakmayı sürdürürken fişleme, temel hak ve özgürlükleri toptancı bir anlayışla kısıtlama ve Müslümanların kamusal alanda özgür birer özne olarak yer almasının önüne geçme de siyaset maharetiyle oluşturulmuş “İslam sorunuyla” başa çıkma yöntemleri olarak geçerlik kazanıyor. İşte bu noktada, Senato’nun raporu Fransız kamu otoritelerine “tehlike potansiyeli” taşıyabilecek tüm İslami cemaat ve hareketleri izlemelerini şiddetle tavsiye ederken, bu yeni ve içkin “düşmana” karşı milli ve tek elden yönetilecek bir strateji oluşturulması gerektiğinin altı çiziliyor.
Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu.
İki bölümden oluşan raporun ilk kısmında “ayrılıkçı İslam”, “cemaatleşme”, “radikalizm” gibi kavramlar etrafında, Fransa’da İslamcılığın kökeni, gelişim süreci, yöntem ve stratejileri, yer yer paranoyaya varan bir üslupla inceleniyor. Rapor, söylemiyle, Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner’in 2019 yılında başörtüsünü, sakal bırakmayı, oruç tutmayı ve camiye gitmeyi emniyet birimleri tarafından izlenmek için yeterli kriterler olarak ilan etmesini teorik alanda tamamlayarak İslamofobinin Fransız kamu otoritesinin temel motivasyonlardan biri olduğunu, gerçeküstü bir toplumsal düzlemden konuşan Fransız kamuoyuna “müjdeliyor”.
İçi her siyasi konjonktürde farklı şekilde doldurulabilecek “Cumhuriyet değerleri”, Müslümanları ötekileştirip Fransız toplumunun kenarına itmeye yönelik raporun altını pek dolduramasa da sıklıkla araçsallaştırılan kavramlardan biri. Açılması yasal olan helal marketler, içki satılmayan dükkânlar, Kur’an kursları bu değerler sistemi içinde “ayrılıkçılığın” resmî emareleri sayılıyor.
Raporun “Çocukların ve Gençlerin Korunması” başlığına sahip ikinci bölümünde, laik değerlerin spor faaliyetlerinden üniversitelere kadar geniş bir alanda yeni nesillere aktarılmasının gerekliliği vurgulanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın potansiyel tehlike oluşturacak her durum hakkında geniş bir bilgi ağına ve artırılmış yetkilere sahip olması zaruri addedilirken, oluşturulan bu fişlemeci idare mantığı doğrultusunda, Müslümanlar ancak İslam’dan “arındırıldıkları” takdirde eşit yurttaş olabilecek bir topluluk konumuna itiliyor. Bu büyük ve ironik baskının maskelenmesi için de “Fransa İslam’ı” kavramı, amaçlanan dışlamacı ve yabancı düşmanlığıyla yoğrulmuş temel siyasi gayeyi saklamak için kullanılıyor. “Fransa İslam’ı” neyi içerdiğinden çok neleri içermediğiyle kaim bir proje olduğundan, ortaya çıkan bütünün Müslümanların kahir ekseriyetini kapsadığını düşünmek de dolayısıyla imkânsız.
2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.
Üniversitelerdeki durum ise daha katı bir tutumla ele alınıyor ve tüm Müslüman öğrencileri, sadece kimliklerinden dolayı bile zan altında bırakacak şu soruya yanıt aranıyor: “Üniversiteler tebliğ ve dini bölücülük mekanlarına mı dönüşüyor?” İşte tam da bu noktada, Fransa’da siyasetin Müslümanları sürüklediği bir diğer açmazla karşı karşıya gelmiş oluyoruz; zira hâkim devlet dili Müslümanlara topluma uyumlu olmalarını salık verirken, Fransız eğitim sistemi içinde lisans ve lisansüstü seviyelere gelmiş, yani içinde yaşadıkları toplumla kendi kimliklerinden ödün vermeden kaynaşmış ve ona değer katan Müslüman öğrenciler, her daim “gizli bir ajandası olan” ve dolayısıyla titizlikle incelenmesi gereken kişiler olarak kabul ediliyorlar. 2018 yılında başörtülü öğrenci Maryam Pougetoux’nun okuduğu üniversitenin öğrenci sendikası başkanlığına seçilmesinin medyada doğurduğu infial, dönemin İçişleri Bakanı Gerard Colomb’un öğrencinin başörtüsüyle sendika başkanı seçilmesini “skandal” olarak nitelendirmesi, raporun yazıldığı toplumsal ve siyasal atmosfere dair bizim için küçük ama epey önemli bir örnek teşkil ediyor. Öğrencilere, suni ve dolayısıyla sürekli değiştirilebilir bir kavram olan “Fransız kamu düzenini” bozmadıkları müddetçe özgür oldukları hatırlatılırken, raporun bu düzeni bozduğunu söyleyerek endişeyle izlediği faaliyetleri ise Cuma namazına gitmek, başörtüsü takmak, Kur’an okumak gibi İslami hayatın en temel saikleri oluşturuyor.
Senato raporunun kamu otoritelerine sunduğu 44 temel önerinin içinde, dernek kapatmanın kolaylaştırılması, yerel yönetimlerin bölgelerinde yaşayan Müslüman nüfusun davranışlarını izleyebilmesi için yetkilerinin artırılması, kamu güvenliği için makbul olmayan dini pratiklerin belirlenmesi, yabancı devletlerle imzalanan ve Fransa’ya din adamlarının gönderilmesini ve bu kişilerin gönderen devletlerce eğitilmesini sağlayan ikili anlaşmaların iptali yahut yenilenmemesi gibi Müslümanların yaşamını doğrudan etkileyen ve onların üzerindeki kamuoyu ve devlet baskısını artıracak maddeler var.
Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına din hizmetleri sunabilmesi amacıyla kurulan ve bulunduğu pek çok ülkede kitlelerin köktenci yahut manipülatif dini yapıların hedef kitlesi haline gelmesine karşı engel vazifesi gören Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de raporun hedef gösterdiği kurumlar arasında yer alıyor ve “Türk-İslam sentezi, yurt dışında yayılma amacı taşıyan, cemaatçi, Fransa’nın içişlerine karışmaya teşne bir aşırılık” kisvesi altında resmediliyor. Devlet izniyle kurulan dernekler, camiler ve özel liseler birer “terör ve ayrılıkçılık odağı” olarak mimlenerek aynı zamanda toplumsal nefretin olası hedefleri olarak ortaya atılıyor.
2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.
Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.
Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu. Banliyölerde ucuz işgücünden yararlanılan bu neslin dini aidiyeti, konuşan ve eyleyen birer “özne” olmadıkları için bir sorun olarak görülmüyor, göçmenler kapalı gruplar halinde yaşıyordu. Lakin Fransa’da doğup büyümüş, Fransız eğitim sistemi içinde yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesillerin uygulanmakta olan toplumsal ve devlet kaynaklı eşitsizlikleri görmesi ve sesi daha gür çıkan özneler haline dönüşmesiyle, Fransa nihayet kendi politikalarının oluşturduğu sorunla karşı karşıya geldi. Sosyal politikaların yetersizliği ve ekonomik eşitsizlikler sonucunda (ünlü Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı) “kültürel sermayeden” yoksun olan bu yeni ve yetişmiş nesil, toplumsal alanda daha etkin olmak, herkesin eşit, bazılarının ise “daha eşit” olduğu Fransız toplum yapısını dönüştürmek istiyor. Bu durum ise toplumsal yapının azınlıkların hakları lehine dönüşmesini gerektirdiğinden, Fransa, sömürge döneminden kalan devlet hafızasını devreye sokarak sorunu kendinden uzaklaştırmak, ekonomik, siyasi ve tarihi problemlerin üstünü örterek mevzuyu İslam’ın tartışıldığı teolojik bir düzleme çekmeye çalışıyor. Fransa’da Müslüman nüfus, bu ahval altında sürekli artan siyasi baskıya, mesnetsiz ve düşmanca öngörülere karşı kendini otoritelere sürekli kanıtlamak zorunda olan, masumluğu kanıtlanana kadar suçlu görülen bir topluluğa dönüştürülüyor.
Fransız tipi laiklik, çokça duyduğumuz, bu coğrafyada da yaşanan hak ve özgürlük ihlallerinin ardındaki soğuk ve sevimsiz bir kavramdı. Fransa’da yaşanan son gelişmeler artık yeni bir kavramı daha literatüre eklemeyi gerektiriyor: Fransız tipi 28 Şubat.
22 Mart 2018 Perşembe
Avrupa'nın medeniyet krizi
![]() |
| Tamer Ashraf |
15 Eylül 2018 Cumartesi
Fransa'dan sömürgeci bakış: ‘Fransa İslamı’ tartışmaları
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un talimatıyla 4-15 Eylül tarihleri arasında valilerin Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenlemesi tepki topladı
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un talimatıyla 4-15 Eylül tarihleri arasında valilerin Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenlemesi tepki topladı.
Fransa basınında yer alan haberlere göre, Cumhurbaşkanı Macron “Fransa İslamı Toplantıları” ile Müslümanları temsil edecek yeni bir kurumun hazırlıklarını yapıyor. Fakat Müslümanlar onun asıl amacının Müslümanları kontrol altına almak ve istediği şekilde yönlendirmek olduğunu düşünüyor.
Fransa’nın Müslümanlara yön verme emeli aslında çok daha eskilere dayanıyor. Daha çok İslam dünyasına yönelik haber ve yorumların yer aldığı Orient XXI adlı Fransızca haber sitesinde Jalila Sbai imzasıyla 9 Mart 2018’de yayınlan makalede, Fransa devletinin Müslümanlarla kurumsal ilişki kurma isteğinin 1902 yılında başladığı belirtiliyor. O dönemde yayınlanan raporlara göre, bu görüşmelerin amacının “Müslümanları izlemek ve denetim altında tutmak” olduğu belirtiliyor. Bunun için ise “Bölgedeki güçlü aşiretler ile iyi ilişkiler kurarak Müslümanların sempatisinin kazanılacağı” öngörülüyor. Yine aynı makaleye göre, ilk kurumsal denetim 1917’de hayata geçiriliyor. Zaman içinde birçok defa yeni kurumların ortaya çıktığını belirten yazar, geçmişten bugüne kadar aynı mantığın devam ettiğinin bariz şekilde ortada olduğunu söylüyor.
Macron’un eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin İçişleri Bakanı olduğu dönemde, 2003 yılında kurduğu Fransa İslam Konseyi’ni (CFCM) işlevsiz hale getirmek istediği iddiaları, Fransız basınında birçok kez dile getirildi. Buna gerekçe olarak ise daha önce devlete yakınlığıyla bilinen konsey başkanlarının yerine, zamanla hükümetten bağımsız hareket eden kişilerin gelmesi gösteriliyor. Şu anda CFCM başkanlığını Türk kökenli Ahmet Oğraş yürütüyor.
Geçtiğimiz Ramazan ayında CFCM’nin düzenlediği iftara katılmayan Macron, yerine Başbakan Edouard Phillippe’i göndermişti. Philippe davette konuşma yapması beklendiği halde hem geç gelmiş hem de söz almamıştı. Bu tavır sosyal medyada Müslümanlar tarafından “CFCM’nin fişi çekildi” diye yorumlanmıştı.
İçişleri Bakanlığı tarafından valiliklere gönderilen son genelgede “Fransa İslamı’nın finansmanı”, “imamların Fransa’da Fransızca eğitim alıp yetiştirilmesi”, “İslami kurum ve kuruluşlar ile camilerde yabancı ülkelerin etkisinin azaltılması”, “temsil gücü yüksek bir derneğin oluşması” gibi konular ele alındı.
Bu müzakereler devam ederken Hakim El Karoui Pazartesi günü, toplumsal konularda görüş bildiren Montaigne Enstitüsü adına hazırladığı “İslamizm Fabrikası” başlıklı raporunu cumhurbaşkanlığına sundu. 600 sayfadan oluşan ve içeriğinde çok sayıda dayanaksız iddianın yer aldığı rapor, başta sosyal medya olmak üzere birçok mecrada İslami kuruluş temsilcilerinin tepkisine neden oldu.
Raporda “Fransa İslamı’nın yeniden dizayn edilmesi için” sunulan öneriler arasında, camilerin finansmanının dış ülkelerce karşılanmasının yasaklanması ve “satılan her helal üründen vergi alınması” isteniyor. Bunun için de “Fransa İslam’ı için Müslüman Derneği” (AMIF) kurulması öneriliyor.
Aslında raporun en çok eleştirilen bölümü “Fransa İslamı’nın” nasıl olması gerektiği hakkında olanı. Rapora göre “Müslümanlar gitgide İslamlaşıyor”, “sosyal medya İslamcıların elinde bulunuyor”, “İslamcılar Müslümanları etkiliyor”.
Yine aynı raporda Türkiye’nin, Suudi Arabistan ile birlikte “dernekler aracılığıyla İslamcılığı” yaydığı iddia ediliyor. Türkiye’ye ayrılan bölümde ise, son dönemde “dinden uzak toplumdan dindar topluma geçildiği”, “Türkiye’nin küresel güç haline gelmek istediği”, “toplumun İslamlaştırıldığı” iddiaları yer alıyor. “Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla Fransa’da en etkin yabancı güç” olduğu belirtiliyor.
İslam Toplumu Milli Görüş (İGMG) teşkilatlarının da devlet ve hükümet yanlısı olduğu iddia edilen raporda, FETÖ Avrupa ülkeleri için “zararsız” bir muhalif grup olarak tanıtılıyor.
Öte yandan, raporda dikkati çeken en önemli konulardan biri, kurumlar ve şahısların doğrudan hedef alınarak “İslamcı üreten fabrikalara” benzetilmesi olarak değerlendiriliyor. Gençlerin gün geçtikçe internette daha çok dini sohbet dinlemeleri “İslamizm örneği” olarak gösteriliyor.
Söz konusu raporda adı geçen Alkanz adlı haber sitesinin yöneticisi Fateh Kimouche AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, raporun “Fransa’nın sömürgeci emellerinin hortladığının bir göstergesi olduğunu” söylüyor. Kimouche, Fransa’nın terör saldırısına uğradığı gerekçesiyle İslam’ı dizayn etme isteğinin kabul edilemeyeceğini, bunun resmen laik devletin İslam’ın içişlerine karışması anlamına geldiğini” belirtiyor. Kimouche’a göre Fransa’da devlet Katolik veya Yahudi kuruluşlarının program ve planlarına etki edecek herhangi bir müdahalede bulunmuyor. Devletin dini kuruluşlarla diyalog içinde olmasının hiçbir sıkıntısı olmadığını belirten Kimouche, “Bir Fransa İslamı ve imamı icat edilmek istendiğini” düşünüyor. Müslümanların yeteri kadar olgun olduğuna inanan Kimouche, “Kendi sorunlarımızı kendimiz halledebilecek kapasitedeyiz” diyerek, diğer dinlere karışılmadığı gibi İslam’a da karışılmamasını istiyor. Kimouche’u rahatsız eden en büyük sorunlardan biri ise raporu kaleme alan kişinin geçmişi ve “Müslüman diyemediği için herkesi İslamcı” olarak görmesi.
Hakim El Karoui, Tunus’un devrik diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin danışmanlığını yapmış, Macron ile birlikte Rotschild bankasında beraber çalışmış. Bu nedenle Kimouche, böyle birinin İslam adına konuşmasını Müslümanlara hakaret olarak görüyor; Karoui’nin yazdığı bir kitapta “İslam’da başörtüsü yoktur”, “Cuma namazı farz değildir”, “dinde helal et kavramı yoktur” gibi söylemler geliştirmesini gülünç bulunuyor.
Raporda İslamcı olarak gösterilen birçok sosyal medya kullanıcısının, tecavüz suçlamasıyla hapse atılan yazar Tarık Ramazan’ı #FreeTariqRamadan etiketiyle tweet atarak destekleyenlerden ve bir TV kanalındaki ses yarışmasına başörtüyle katılan genç bir kıza destek verenlerden seçilerek “kara listeye” alınması dikkat çekiyor.
“İslam’ı dizayn etmek için Müslümanlarla problemi olanların ön plana çıkartılmasının başlı başına sorun” olduğunu aktaran Kimouche, “Müslümanların sorunlarını Müslüman olmayanlar çözemez. Tıpkı avcıların sorununu hayvan koruma dernekleri çözemediği gibi” diye ekliyor.
Avrupa’da İslamofobi, ırkçılık ve ayrımcılıklara karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan Eşitlik, Adalet ve Barış Konseyi (COJEP International) Genel Başkanı Ali Gedikoğlu ise “Bu tür raporların aslında Fransız toplumuna yapılan bir darbe olduğunu” söylüyor. “Korku üretilen bir toplumda yerel halkın yeni talepleri, özgürlük karşıtı yeni yasalara karşı çıkmaları, düşman üretilerek sineye çekilmesi” sağlanıyor diyen Gedikoğlu, “Batı toplumunun yeni yönetim tarzının bu korku dünyasıyla ayakta kalmak olduğunu” düşünüyor.
Raporu ve “Fransa İslamı” tartışmalarını “Fransız halkının son yıllarda bir takım konularda talepkâr olmasının önüne geçilecek bir proje” olarak yorumlayan Gedikoğlu Fransız toplumuna da çağrıda bulunuyor: “Fransızlar bu tür raporlarla oyalanmayı kabul etmemeli; Müslümanları ötekileştiren, korkuyla meşrulaştırılmak istenen yasalara karşı çıkmalı. ‘Biz ve ötekiler’ diye ayrışmayı kabul ederse, güvenlikçi politikalar nedeniyle isteklerini siyasilerden talep etmekten imtina edecek ve kendi refahını, huzurunu ve geleceğini ipotek altına sokacak”.
14 Mart 2018 Çarşamba
Yeni Avrupa'yı 'korkular' yönetiyor
![]() |
| Tamer Ashraf |
İtalya’daki seçim sürecinde “faşizmin dönüşü”nden bahsedilmeye başlandı. Geçen hafta açıklanan seçim sonuçları, bunun çok da uzak bir ihtimal olmadığını gösterdi. Zira aşırı sağ ve popülist sağ blok yüzde 50’yi aşarken, bu bloktaki en yüksek oyu yüzde 18 ile aşırı sağ LİG partisi aldı. Üçlü ve dörtlü ittifaklar halinde seçime giden sol ve sağ ittifak blokları bile hükümet kuracak çoğunluğa erişemedi. Seçimler sonrası oluşan bu siyasi tablo, diğer Avrupa ülkeleriyle ciddi benzerlikler taşıyor. Hükümet kurma çalışmalarının Hollanda’da 6, Almanya’da ise yaklaşık 5 ay sürdüğü göz önüne alınacak olursa, İtalya’yı da seçim sonrası uzun ve zorlu geçecek koalisyon görüşmelerinin beklediğini tahmin etmek güç değil. Avrupa’da aşırı sağ yalnızca seçim kampanyalarını değil, seçim sonrası hükümet kurma çalışmalarında da belirleyici aktör olarak ön plana çıktı. Almanya ve Hollanda’da, hükümet görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda yapılacak yeni seçimlerden, aşırı sağın eskisinden daha yüksek bir oyla çıkma ihtimali, merkez sağ ve sol partileri zoraki ittifaklara mecbur kıldı. Bunun başarılamaması durumunda ise bu ülkelerin siyasi bir krize girecekleri uyarıları yapılmaya başlandı.
Avrupa siyaseti dönüşüyor
Avrupa ülkelerinde yalnızca seçim kampanyalarında değil, hükümet kurma sürecinde de “korkular”ın ve aşırı sağ faktörlerinin ön plana çıktığı görülüyor. Nitekim Alman Cumhurbaşkanı Frank Steinmeier, iktidar pazarlığı yapan partileri, ülkeyi yeni bir seçim senaryosuyla karşı karşıya bırakmamaları hususunda şu ifadelerle uyarmıştı: “Büyük koalisyona ‘hayır’ demek, Almanya’yı krize sürükler”.Aşırı sağın belirlediği bu siyasi atmosfer, ülkeleri, istikrar vadetmeyen zayıf ve güçsüz siyasi iktidarlara mahkum ediyor. Hollanda’da seçimlerden ikinci büyük parti olarak çıkan aşırı sağın iktidara gelmesini önlenmek için, diğer partiler dörtlü bir koalisyon hükümeti kurmaya mecbur kaldılar. İtalya’da hükümet oluşturacak çoğunluğu sağlayamayan sağ ve sol bloğun da nihayetinde, popülist bir sosyal medya hareketiyken siyasi bir partiye dönüşen 5 Yıldız Hareketi’nin kapısını çalmaya mecbur olmaları, Avrupa siyasetinin içine düştüğü çaresizliği ortaya koyuyor.
Daha çok istikrar umuduyla seçime giden Almanya ise yeniden bir “Büyük Koalisyon” hükümetiyle karşı karşıya kaldı. Almanya aslında büyük koalisyonlarla yönetilmeye alışık bir ülke. Ancak büyük koalisyonu oluşturan üyelerden, ne liderini kaybetmiş ve parti içinde ciddi kırılmalar yaşayan SPD ne de göçmen meselesiyle iyice yıpratılan Merkel, siyasi tablodaki eski ağırlığına ve gücüne sahip. 2013 yılındaki seçimlerde 41,7 oranında oy alan CDU, yeni kurulacak koalisyona sadece 32,99 oranında bir oy desteğiyle giriyor. SPD’de ise durum daha da vahim: Zira Sosyal Demokratların merkez partisi, 2013 seçimleriyle kıyaslandığında, yüzde 25,6’dan yüzde 15’lere kadar düşen seçmen desteğiyle hükümete ortak oluyor.
Avrupa’da sistem dışı yeni siyasi parti ve hareketler, halka irrasyonel seçim vaatleri ve popülizmden başka bir şey sunmayan parti programlarına rağmen kazanıyor. Avrupa’da aşırı sağ yükselirken merkez sağ ve sol partiler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, ideolojik tanımlar ciddi bir dönüşümden geçiyor. Solun ve sağın kriterleri değişiyor. Genç, popülist, ancak vizyon ve stratejisi olmayan isimler Avrupa siyasetini domine ediyor. Papa Francesco’nun geçen yıl verdiği bir demeçte ifade ettiği gibi, Avrupa akil liderlerini kaybediyor.
Aşırı sağın zaferi tepki oylarının eseri değil
Aşırı sağ partiler Avrupa’da seçimler sonrası oluşan bu yeni siyasi denklemde ana muhalefet olarak yer alıyor. Bundan daha da kötüsü ise aşırı sağ partilerin başarısının (söylenenlerin aksine) tesadüfi ve geçici bir fenomen olmadığının her geçen gün daha da iyi anlaşılması. Aşırı sağın yükselişini kabullenemeyen siyasi elit, bunu global ve lokal siyasetteki gelişmelere bağlı olarak adeta kazara elde edilmiş, geçici bir başarı gibi yansıtmaya çalışıyor. Oysa seçimlerden sonraki süreçte de, büyük merkez partiler güç ve oy kaybetmeye devam ederken, aşırı sağcı popülist partiler ise tabanlarını genişletmeye ve oylarını artırmaya devam ediyor.Kamuoyu araştırma şirketi INSA’nın 19 Şubat tarihli seçim anketi sonuçlarına göre, Almanya’da ırkçı AfD partisi yüzde 16’lık bir oy oranıyla, ilk kez yüzde 15,5’te kalan SPD’yi geçti ve ülkenin en güçlü ikinci partisi haline geldi.
Aşırı sağcı populist söylemler ve ırkçılığın yükselişi genelde ekonomik sebeplere bağlı olarak açıklanmaya çalışılır, işini kaybetmekten korkan Avrupalıların olağan bir tepkisi gibi sunulurdu. Fakat AfD’nin tam da Almanya’nın refah seviyesinin en yüksek, işsizlik oranlarının en düşük olduğu bir dönemde oylarını artırması bu argümanları geçersiz kılıyor.
Irkçılık aşevlerine kadar indi
Avrupa’nın bir krizin eşiğinde olduğunu düşündüren yalnızca siyasi gelişmeler değil. Toplumsal alanda da alarm sayılabilecek pek çok gelişme yaşanıyor. Hayat tarzı ve ifade özgürlüğü gibi konularda, doğu toplumlarına bir rol modeli olarak sunulan Avrupa ülkeleri, ayrımcı uygulamalarla, insanları yemek hakkından dahi mahrum bırakan aşırılıklara sahne olmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda Almanya’nın Essen şehrindeki Tafel isimli aşevinin yöneticileri sadece Alman vatandaşlarına yemek dağıtacaklarını duyurdular. Bu uygulamaya gelen tepkilere rağmen, aşevi yöneticileri kararlarından geri adım atmadılar. Merkel bizzat belediye başkanını arayarak bu durumun düzeltilmesi yönünde ricada bulunmak zorunda kaldı. Artık Alman vatandaşı olmayanlara yemek dağıtılması için dahi devlet başkanının araya girmesi gereken bir toplumsal ve siyasi atmosferle karşı karşıyayız. İddia edilenlerin aksine, bu olay marjinal ve bireysel olarak geçiştirebilecek bir vaka da değil. Aksine, buz dağının sadece görünen kısmı.Avrupa’da Irkçı saldırılar her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında sadece Türk misyonlarına yönelik 50 civarında ırkçı saldırı gerçekleşti. Bu trajik tablonun baş sorumlusu, şüphesiz çoğulculuğu bir türlü kabul edemeyen ve yıllardır Avrupa öncü kültürü ekseninde söylem ve siyaset yürüterek sağlıksız bir toplumsal atmosfer oluşturan siyasiler. Yıllar boyu yabancı göçmenlerin tek taraflı olarak Avrupa toplumuna uyum sağlamasını öngören yanlış uyum siyasetleri, Avrupa toplumlarının kabul ve beklentilerini de yanlış doğrultuda yönlendirdi. Sokakta yürüyen bir Avrupalı, kültürel farklılıkları doğrudan “entegre olamamış unsurlar” olarak algılamaya ve dışlamaya başladı. Şimdilerde aşırı sağın yükselişine sahne olan Avrupa, işte yürütülen bu yanlış siyaset ve uyum politikalarının “meyvesini” topluyor. Elbette yabancı dostu olarak bilinen eşitlikçi kesimler ve Avrupa solu bu gelişmeleri içine sindiremiyor. Fakat onların da, söz konusu Müslüman göçmenler hele de Türkler olunca, iyi yabancı/kötü yabancı ayrımına gittikleri ve populist söylemlere ortak oldukları görülüyor.
Aşırı sağ ve populist hareketlerin yeniden hortlaması ve giderek güç kazanmasından daha tehlikeli olan ise bunların giderek normalleşmeye başlaması. Artık baba Le Pen döneminde gösterilen tepkiler, ondan daha radikal söylemlere sahip kızı Marine Le Pen’e gösterilmiyor. Eskiden olsa toplumu ayağa kaldıracak ırkçı uygulamalar, artık Avrupa sokaklarını harekete geçirmeye yetmiyor.
Terkedilen rüya: Avrupa
Geçen yıl Mart ayında, dünyaca ünlü bilim adamı Fuat Sezgin’in kitaplarına Frankfurt hava limanında el konulduğu haberi gündemi meşgul etmişti. Basında yer alan haberlere göre, Almanya’da İslam bilim tarihi alanında çalışma ve öğrenci yetiştirme imkanları elinden alınan ve üniversitedeki çalışma odası mühürlenerek üzerinde çalıştığı kitaba dahi erişimine izin verilmeyen bilim tarihçisi, 40 bin kitabı kapsayan kütüphanesini, yıllardır yaşadığı ve çalıştığı Almanya’da çalışmaları için artık bir gelecek görmeyerek Türkiye’ye taşıma kararı aldı. Türkiye bu beyin göçüyle büyük bir değer kazanırken, Almanya alanında isim sahibi 93 yaşındaki bir profesörü kaçakçılık ve zimmete mal geçirme gibi adi suçlarla itham etmek utancıyla anılmaya mahkum oldu.Dijitalleşme konusunda oldukça geri kalan ve bilgisayar alanında kalifiye insan kaynağına ihtiyaç duyan Almanya’nın Hintli mühendisleri ülkeye çekmek için 2012 yılında yürürlüğe koyduğu “mavi kart” projesine yapılan başvuruların, 2016 yılı itibariyle hedeflenenin çok altında kaldığı biliniyor. Kamuoyunda konuya yönelik yürütülen tartışmalarda ise projenin başarısızlığa uğramasına sebep olarak yabancı düşmanlığının ön plana çıktığı görülüyor.
Avrupa’da yaşam alanlarının daraltıldığını düşünenler yalnızca bilim adamları değil, Goethe Enstitüsü ve Türkiye Araştırmaları Vakfı tarafından “Almanya’daki Türkiye Kökenli Kalifiye Personelin Göç Eğilimi” başlıklı çalışmada yer alan veriler, farklı sosyal kesimlerden çok sayıda Türkün, yaşayacakları zorluklara rağmen, yaşam alanı olarak doğdukları ya da yıllardır yaşadıkları Almanya’yı değil Türkiye’yi tercih ettiğini gösteriyor. Raporda görüşlerine yer verilen göçmenler, her gün yabancı olduklarının hatırlatıldığı, Türk ve Müslüman kimliklerinden dolayı sürekli olarak savunmaya geçmek zorunda bırakıldıkları bir ülkede yaşamaktansa, tüm zorluklarına rağmen Türkiye’de yaşamayı tercih ettiklerini ifade ediyorlar.
Farklı umutlarla Avrupa’ya giden mültecilerin bir kısmı da tüm tehlikelere rağmen, gönüllü olarak Avrupa’yı terk ediyor. Ailelerini yanlarına almalarına izin verilmeyen küçük yaştaki mülteci çocuklar ve hiçbir özel hayat alanı sunulmadan uzun süre kapalı spor salonlarında yaşamak zorunda bırakılan Suriyeli göçmenlerin bir kısmı, iltica taleplerinin sonuçlanmasını beklemeden geri dönüyor.
Aşırı sağı Avrupa siyasetinde başat unsur haline getiren gelişmelerde, elbette adeta istikrara bağımlı hale gelmiş, her türlü hareket ve değişimi korku ve kaygıyla karşılayan, tutucu Avrupa toplum yapısının önemli bir rol oynadığı açık. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeleri, sadece mülteci meselesi ve global krizlerle açıklamak mümkün görünmüyor. Zira mülteci meselesi Avrupa’nın köklü sorunlarını ortaya çıkaran bir turnusol vazifesi görmüş olsa da, sorunun kaynağı çok daha derinlerde.
Avrupa sömürgeci geçmişiyle hesaplaşmıyor
“Deve güdücü Türkler defolup geldikleri yere geri gitmeli” (Almanya), “Göçmen partileri (DENK ve NİDA) anayasal düzeni tehdit ediyor” (Hollanda), “Gelecek sefer fırınlayacağız” (Fransa) gibi söylemler Neo-Nazi kahvehanelerinde değil, partilerin grup toplantılarında ve çok okunan gazetelerin köşelerinde dile getiriliyor. Daha da vahimi, bu söylemler işe de yarıyor. Aşıra sağ söylemelere kanan seçmenler, ülkelerini siyasi krizin ve istikrarsızlığın eşiğine getiren seçim tercihlerinden pişman değil. Aksine, seçim sonrasında da aşırı sağ partiler ve marjinal hareketler oy kazanmaya devam ederken, merkez sağ ve sol partiler giderek eriyor.Rusya İmparatoru I. Nikola “Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’yı sırtımızda taşıyoruz” diyeli 160 yılı aşkın bir süre geçti. Geldiğimiz noktada Avrupa’nın tek bir hasta ülkesinden bahsetmek oldukça güç. Zira Avrupa ruhu bütünüyle aşırı sağ hastalığına yakalanmış görünüyor.
Esasında yabancılar ve mülteciler, özellikle ekonomik anlamda güçlü olan Avrupa ülkeleri için bir fırsattı. Ancak kültürel bariyerleri aşamayan Avrupa, bu fırsatı bir tehdide dönüştürdü. Avrupa, Almanya özelinde “Nazi Almanyası” ile hesaplaşmaya giderek Yahudiler gibi hiç değilse “Avrupa” sınırları içinde kalan farklılıkları kabulde bir basamak atlamıştı. Ancak ne Almanya ne de sömürgecilikte ondan çok daha karanlık bir tarihe sahip olan diğer Avrupa ülkeleri, sömürgeci geçmişleriyle hesaplaşmaya yanaşmadı. Sömürgecilik konusunda Avrupa henüz günah çıkarmadı, kendi coğrafi ve kültür havzası dışındaki kültürlerle ilişkisinde, zihni olarak bir “dekolonizasyon” aşamasına geçemedi.
Hasta adam Avrupa, ırkçılığın faturasını Nazi geçmişi nedeniyle Almanya’ya havale etmek yerine, bu karanlık geçmişi doğuran sakat anlayışlar ve yanlış zihni tutumlarla vakit çok geç olmadan topyekûn hesaplaşmalı, sömürgeci geçmişini unutmak ve unutturmak yerine, onunla açıktan yüzleşmelidir.
[Şarkiyat, Avrupa ve Müslüman toplumlarda azınlıklar, İslamofobi ve Almanya’nın dış siyaseti konularında araştırmalar yapan Zeliha Eliaçık SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır]



