BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İslamofobi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
İslamofobi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

2 Temmuz 2018 Pazartesi

AVRUPA'DA AŞIRI SAĞ VE İSLAMOFOBİ

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Özellikle Avrupa'nın bu konudaki tutumunun incelendiği Muhafazakar Düşünce dergisinde, çeşitli uzmanlar tarafından yazılan analizler ile konu aydınlatılmaya çalışıldı.

Giderek artan ve olumsuz etkileri her geçen gün biraz daha hissedilen güncel bir soruna parmak basmayı hedefliyoruz. Avrupa’da son dönemde aşırı sağ siyasal partilerin güçlenmesini, aynı kapsamda çalışmalar yürüten birtakım oluşumların hem daha görünür hem daha etkili hâle gelmesini, yalnızca bu ülkelerin iç sorunu olmak görmek mümkün değil. Zira başta Müslümanlar olmak üzere, azınlıkta bulunan etnik ve dinî grupların her biri bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkileniyor. “İslamofobi” çerçevesinde ortaya çıkan yaklaşımlar ise Müslümanların adeta bir tehdit altına girmesine neden oluyor.
İslamofobik eğilimler, Müslümanların sistem dışı bırakılması ve ötekileştirilmesi yaklaşımlarını içeriyor. Dergimizin basıma gireceği günlerde, aralarında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz “aydın”ın Kuran-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılmasına yönelik talepleri bu bakış açısının en belirgin örneklerinden birini teşkil ediyor. Bu dilin hoşgörü, barış ve birlikte yaşama kültürü gibi kavramların oldukça uzağında kaldığı çok açık. Yaşanan bu son gelişme bile bu sorunun kapsamlı bir şekilde tartışılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu sayımızı, söz konusu soruna ayırmayı tarihsel ve toplumsal bir sorumluluk olarak da gördük. Karşılaşılan sorunu hem doğru şekilde tahlil etmek hem de doğru cevapları üretebilmek için dergimizin bu sayısının mütevazı bir katkı olmasını ümit ediyoruz.
Bu sayımızı yayıma hazırlarken hepimizi üzen bir vefat haberi aldık. Yayın Kurulu üyemiz Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ı kaybettik. Hüsamettin Hoca, yalnızca bir akademisyen değildi. Aynı zamanda Türkiye’de eleştirel bir sosyoloji geleneğinin oluşmasında ciddi katkısı olan bir fikir emekçisiydi. Hocamızı rahmet ve saygıyla anıyor; ruhunun şad, mekanının cennet olmasını temenni ediyoruz.

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ

Genelde Batı’da özelde ise Avrupa’da son yıllarda yükseliş trendinde olup neredeyse “Avrupa-Batı’nın yeni normali” haline gelen ve “aşırı (extrem) sağ”, “radikal sağ”, “popülist sağ” veya “yeni sağ” gibi nitelemelerle anılan “aşırı sağ”ın dinî-ideolojik ve tarihî temelleri-kökenlerini bilmek, günümüz aşırı sağcı söylem-eylem ve politikaları anlamada son derece önemlidir. Aşırı sağın popülist, göçmenfobik-islamofobik-İslâm karşıtı ve ırkçı bir yöne evirildiği özellikle 11 Eylül hadisesi sonrasında bu temelleri analiz etmek çok daha önem kazanmıştır. Bu çalışmamızda biz, öncelikle aşırı sağın temel karakteristiklerini, gelişim seyrini, özellikle Avrupa ülkelerindeki başlıca aşırı sağ grup-partileri ele alacağız. Daha sonra ise aşırı sağın dinî-tarihî-ideolojik kökenlerini “fobiler (zenofobi, göçmenfobi, İslamofobi-Türkofobi)”, “nasyonal sosyalizm (Nazizm)-ırkçılık” ve Kitâb-ı Mukaddes’in radikal yorumların aşırı sağcı Yahudi-Hıristiyan-protestan-evanjelik gruplarca kullanımı başlıkları altında ele aldık.

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK

Son çeyrek asır içinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler sistematik ve istikrarlı bir biçimde yükseliş eğilimindedir. Öte yandan aşırı sağ partiler bazı ülkelerde yükselirken diğer bazılarında farklı bir seyir izlemektedir: ya hiç prim yapmamakta veya önce yükselip sonra iniş eğilimine girmekte ya da dalgalı bir patika izlemektedir. Bu noktadan hareketle, çalışmanın ana argümanı; aşırı sağ partilerin güç kazanmasını açıklayan en önemli parametrenin, küresel ekonomik sistemdeki değişim ve dönüşümlerle beraber küreselleşmenin toplumsal dokularda ve kültürel alanda yarattığı tahribat ile ilgili olduğu şeklindedir. Aşırı sağı besleyen başlıca olay ve olgular son on yılda gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörlerdir. Bu makalede, Peter Gourevitch tarafından uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan “ikinci düzeye tersten bakış” metaforundan yararlanılmaktadır. Bu teorik modelin desteği ile aşırı sağ partilerin yükselişinin küresel dinamiklerle başarılı bir şekilde ilişkilendirilebileceği tezi savunulmaktadır. Gourevitch’e göre, merkezi bir devletin var olmadığı küresel sistemde oluşan dev dalgaların devletlere ve toplumlara doğru nüfuz etmesi kaçınılmazdır. Böylelikle aşırı sağ siyasi oluşumların gelişim ve kurumsallaşmasının anlaşılması kolaylaşacaktır. Ayrıca, aşırı sağın yükselişindeki temel sebep-sonuç ilişkisinin doğru biçimde ortaya konulması ile daha sağlıklı siyasi sistemlerin hem devletler bazında hem de küresel yönetişimde tesis edilebilmesi kolaylaşacaktır.


AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK

Son yıllarda gerçekleşen bir dizi terör saldırısı, aşırı sağın şiddete varan radikalleşmesinin son derece yıkıcı potansiyelini ortaya koyduğu için bu olgunun dinamikleri ve oluşturduğu tehditler üzerine yeni bir ilgi ve tartışma dalgası başladı. Savunmasız gruplara (Müslümanlar, Romanlar, göçmenler ve mülteciler vs.) yönelik saldırılar ve nefret söylemi vakalarındaki artışla birlikte düşünüldüğünde daha tahammülsüz, dışlayıcı ve şiddete varan aşırıcılığı normalleştiren geniş ve köklü bir temayülün Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığına dair endişeler var. Ayrıca, Avrupa siyasi bağlamında yerlici milliyetçiliğin yükselişi ve göçmenlere karşı düşmanca kamusal söylemlerin gelişmesi gibi ortaya çıkan temayüller, geleneksel olarak aşırı sağa atfedilen fikirleri ana akım tartışmaya taşıdı. Şiddet içermeyen radikal sağ siyasetin yükselişinin yanı sıra, gerek örgütlü hareketler gerekse de gayrı resmi sosyal ağlar veya bireyler eliyle gerçekleşmesi muhtemel aşırı sağ şiddetine dair kaygılar giderek artıyor. Bu arka plana rağmen şiddete varan aşırıcılık ve radikalleşme gibi olguların Avrupa’da hala büyük oranda din temelli oluşumlar kapsamında ele alındığı, aşırı sağın ise yeteri kadar bu çerçevede dikkate alınmadığı gözlenmektedir.

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET

Her siyasal ilişki bir egemenlik ilişkisidir ve bu nedenle de şiddet içerir. Siyasi rejimlerin içermiş olduğu şiddet ideolojiler yoluyla meşrulaştırılır. Liberalizm negatif özgürlük, hukuk devleti, sınırlı iktidar, serbest piyasa gibi kavramlar yoluyla egemeni gizleyerek şiddeti adeta görünmez kılar. Sosyalizm açık şiddeti komünist topluma gitmenin bir aracı olarak görür. Bu yazının konusunu oluşturan faşizm ise şiddetin siyasetin doğasından kaynaklanan bir gereklilik olduğunu kabul eder. Şiddeti bir gereklilik olarak görmesi ve hatta yüceltmesi nedeniyle egemenliğin mantığının en açık şekilde faşizmde tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Kuvvet politikası, eşitsizliğin olumlanması, toplumu ve zamanı kontrol etme arzusu, irrasyonel ve immoral politik eylem anlayışı faşizmi karakterize eden bazı özelliklerdir. Bu özelliklerin her birinde egemenliğin mantığının izini sürmek mümkündür.

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI

İslam dini, mensuplarının aynı dünyayı paylaştıkları gayrimüslimlerle münasebetleri hususunda bazı esaslar belirlemiş ve düzenlemelere gitmiştir. Bu prensipler etrafında Hz. Peygamber (SAV)’in ve ilk Müslümanların yaşadıkları tecrübeler sonraki asırlar ve nesiller için örnek teşkil etmektedir. İslam’ın inanç ve hukuk sistemindeki genel yaklaşım ve buna dair Hz. Peygamber (SAV)’in uygulamaları doğru tespit edilmeden Müslümanların diğer inançlara mensup kişi ve toplumlarla ilişkilerine dair isabetli değerlendirmelerde bulunulması mümkün değildir. Bu meyanda barış, savaş ve buna bağlı olarak şiddet kavramlarının bahsi geçen resimde yanlış noktalara yerleştirilmemesi, hem Müslümanların kendi ideal pozisyonlarını belirlemeleri, hem de gayrimüslimlerin İslamiyet ve Müslümanları tanırken/tanımlarken hakkaniyetten ayrılmamaları için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinin dayandığı esaslara dair yapılan değerlendirmelerde ön plana çıkarılan ayet ve hadisler ele alınmakta ve İslam hukukunun bakış açısını tespit edebilmek amacıyla bir perspektif geliştirilmeye gayret gösterilmektedir.

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ

Anti-Semitizm ile İslamofobi arasındaki benzerliklere yönelik sürdürülen tartışmalar son zamanlarda oldukça artmıştır. Bu kapsamda akademide ve kamuoyunda “İslamofobi yeni anti-Semitizm mi?” sorusu çok fazla sorulmaya başlanmış ve iki olgu arasındaki benzerlik ve farklılıkların tartışıldığı çok sayıda çalışmanın yer aldığı zengin bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan elinizdeki makale konuyla ilgili ortaya konan çalışmalar ve yürütülen tartışmaları sınıflandırarak bu konuya dair genel bir çerçeve çizmek ve ortaya çıkan zengin literatürü değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede İslamofobi ve anti-Semitizm karşılaştırmasına yönelik ortaya konmuş olan çalışmalar ve sürdürülen tartışmalar çeşitli konu başlıkları altında tasnife tabi tutularak okuyucuya kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçeve sunulmaktadır.

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI

Yirminci yüzyıl Avrupa devletlerinin, yaklaşık on dördüncü yüzyıl Rönesans ve Reform hareketlerinden itibaren gerçekleşen Coğrafi Keşifler, askeri, bilimsel ve sanayi devrimleri vasıtasıyla, Aydınlanma Çağı olarak nitelendirilen on sekizinci yüzyıla değin sürekli ilerlemeci bir çizgide gelişme gösterdikleri genel kabul görmektedir. On sekizinci yüzyıl aydınlanma bilincinin “Aydınlanma Nedir?” sorusuyla sorgulanmaya ve şekillenmeye başladığı dönem olarak da adlandırılabilir. Avrupa devletlerinin belki hemen her biri kendisini böyle bir Avrupa medeniyetinin mirasçısı saymaktaydı. Fakat yirminci yüzyıl, Avrupa devletlerinin asırlardır biriktirdikleri maddi ve manevi değerleri birbirleriyle ve dünyanın diğer ülkeleriyle paylaştıkları bir çağ olarak anılmayacaktı. Yirminci yüzyılın ilk yarısı daha çok Avrupa’nın dünya sermayesini ele geçirmeye çalışan Avrupa medeniyeti mirasçılarının ‘taht kavgası’na şahit olurken, “en güçlünün hakimiyeti”ne dayalı evrimci bir düşünce, farklılıkları kendi içerisinde barındırmayı başarabilmiş her türlü düşünce ve sistemin ötesine geçerek, Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME

Modern Batı medeniyetinin temel kodları içerisinde antik Roma’nın şehir ve şehirli anlayışı önemli bir yer tutmaktadır. Grek polisi ve Roma civitas’ında ortaya çıkan vatandaşlığa dayalı şehir devletlerin konumları zamanla kendine özgü bir ruh ve anlayışa sahip olmuştur. Bu ruh müstakil bir teoloji ve politik anlayışla sivil tarafı teşkil ederek, ruhban ve yönetim sınıflarından ayrı bir konumu her zaman muhafaza etmiştir. Bu şehirli ruh mitoloji ile toplum yaşantısını bir araya getiren tiyatro ve opera toplanmaları aracılığı ile kendisini tezahür ettirmiş ve yönetim erkinden daha fazla pay isteyerek parlamento kurumsallığına ulaşmıştır. Roma’nın mirasını Katolik Hıristiyanlık ve aristokrasiler uzun yüzyıllar paylaşmış olsalar da sivil teoloji ve politik İngiliz Püriten iç savaşından sonra kendi özgün doğasını Protestan ve gnostik hareketlerle tüm Avrupa’da göstermiştir. Hobbes Roma sonrası Avrupa’da yaşanan değişimleri Roma Civitas’ı, şehir devleti, Commonwealth, Leviathan kavramları çerçevesinde tarihsel bir perspektifle ele almıştır. Sivil politiğin doğası iki yönlüdür. Bir yönü ile o bir Leviathan iken öte yüzü ile de civilization’dur.


TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ

İslamofobi, en basit tabiriyle İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korkudur. Bu korku tıpkı diğerleri gibi şiddetle iç içedir. Salman Rüşdî’nin kitabına gösterilen tepkilerle gündeme gelen bu kavram, Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde Müslümanlara yönelik şiddet olaylarıyla anılır hale gelmiştir. Ancak Türkiye gibi halkın büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde de İslamofobi’den söz etmek mümkündür. Türkiye’de İslamofobi, genellikle İslami kavramların suni tartışmalarla gündeme gelerek dinin itibarsızlaştırılması, Müslümanların mizah yoluyla alay konusu edilmesi, sosyal medya başta olmak üzere çeşitli mecralarda Müslümanların Peygamberine hakaret edilmesi ya da en hafifinden İslam’a ve Müslümanlara ait birçok olgunun olumsuz temsillerle sunularak toplumsal ayrışmaya neden olacak önyargıların güçlendirilmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Çalışmada mizah dergileri ve twitterdaki örneklerden hareketle Batı’daki İslamofobi kavramının beslendiği düşünce biçiminin tarihsel arka plan ile Türk medyasındaki İslamofobik benzerlikler karşılaştırılmakta, yapılan kamuoyu araştırmalarının ışığında toplumsal ayrışmaya yol açabilecek riskler hakkında önerilerde bulunularak konunun önemine dikkat çekilmektedir.

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yaşadığı yıkımın etkileri toplumsal, siyasal, ekonomik vb. farklı alanlarda uzun yıllar hissedilmiştir. Avrupa savaşta kaybedilen insan kaynağını yoğunlukla 1950’lerin ortasından 1970’li yılların ikinci yarısına kadar işgücü açısından zengin olan ülkelerden sağlamıştır. Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri Mağrip ülkeleri, Yugoslavya, Türkiye vb. ülkelerle yaptıkları ikili anlaşmalar sonucunda ihtiyaç duydukları alanlarda göçmen emeğini  yoğun şekilde kullanmıştır. Bu çalışmada yabancının sosyolojik anlamıyla birlikte koşullu konukseverlik düşüncesi ile ilişkisi, Almanya’nın göçmen işgücünü kendi ülkesine çekebilmek için Türkiye ile 1961 yılında imzaladığı İşgücü Alım Antlaşması’ndan, işgücü alımının Almanya tarafından durdurulduğu 1973 yılına kadar koşullu bir konukseverlik politikası izlediği,  1980’lerden itibaren Avrupa’da yükselen aşırı sağ  ile birlikte Türk göçmenlere karşı zenofobik söylem ve eylemlerin artması tartışılmıştır.

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ

Batı ve İslam toplumları arasında ötekileştirme üzerinden kurulan ilişki çok eski zamanlara dayanmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde değişim gösteren bu ilişki günümüzde Batılı toplumların İslam toplumlarını hem dışlama hem de dönüştürme çabalarına sahne olmaktadır. Yapılan Batılı müdahalelerin çoğu için sözde meşruiyet Batı’nın yeni diniymişçesine sahip çıktığı “demokrasi” ile sağlanmaktadır. İmparatorlukların sona ermesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber birlik bilincini tam olarak tesis edememiş olan Müslüman toplulukların çoğu ise Batılı müdahaleye açık bir toplumsal ve siyasal yapı ile kendi topraklarında yaşam haklarını büyük ölçüde yitirmektedirler. Bu kimselerin diğer kısmı ise göç etmek zorunda kaldıkları Batı’da ikincil insan statüsünde yaşamaya maruz kalmaktadırlar. Bu durum, Müslüman toplulukları Batı’ya karşı topyekûn bir tavır alışa iterken, bir kısmının da radikalleşmesine ve küresel terör örgütlerinin eline düşmesine sebep olmaktadır. Batı, radikalleşmesine sebep olduğu bu gruplar üzerinden bir yandan uluslararası operasyonlarını kendince meşru bir zeminde yürütürken, bir taraftan da Müslüman toplumları ötekileştirmeye ve yeniden ötekileştirmeye devam etmektedir.

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI

Ekoloji ve muhafazakârlığın melez bir bileşimi olarak eko-muhafazakârlık ekoloji düşüncesinin temel bazı varsayımları ile bir siyasalideoloji olarak muhafazakârlığın bünyesinde barındırdığı bazı temel siyasal temalara ve unsurlara dayanmaktadır. Bu bakımdan, eko-muhafazakârlık hem toplumsal bir hareket olarak ekolojinin teorik zenginliğini ifade eden ve bu zenginliğe işaret eden hem de muhafazakârlığın eklemleme potansiyeline temas eden kavramsal bir aracı olarak okunabilir. Bu doğrultuda söz konusu çalışma -temel kabullerine ve ilkelerine atıfta bulunarak- eko-muhafazakârlığın doğasını analiz etmeye çalışacaktır. Çalışma iki ana kısımdan meydana gelmektedir. Çalışmanın ilk kısmı basitçe eko-muhafazakârlığın nasıl tarif ve tasvir edilebileceğini ele alacak, ikinci kısım ise eko-muhafazakâr perspektifteki temel bazı imkânları ve sınırlılıkları mercek altına alacaktır. Çalışmanın ana argümanı, eko-muhafazakârlığın hem muhafazakârlığın hem de ekoloji düşüncesinin teorik ve siyasal potansiyelini anlamak ve açıklamak açısından sunduğu fırsat temelinde üzerinde düşünmeye değer bir görünüm arz ettiğidir.

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU

Batılı düşünürlerin İslam ve Hz. Muhammed yorumlamaları, batının İslam algısını oluşturacak ve evrensellik iddiasında bulunduğu için Hıristiyanlık tarafından tehlike olarak kabul edilecek İslam dininin, öteki olarak tanımlanması, yorumlanması ve konumlandırılmasına sebep olacaktır.İslam’ın “öteki” olarak yorumlanması batının kendisini “ben” olarak tanımlamasını sağlayacak ve böylece Thomas Aquinas, Pascal, R. Bacon ve Descartes gibi düşünürler ile birlikte İslam, ötekinin sahip olabileceği bir hayat felsefesi olarak kötülenecektir. İşte bu çalışmada, batının İslam ile girdiği ilk tanışma biçimiyle birlikte ortaya çıkan olgusal problemlerin yeniden tartışılması gerektiğini; batının ben idraki karşısında ontolojik olarak İslam’ın mücadelesinin nasıl olacağı; İslam’ın batı karşısında yeniden yorumlanmasının hangi anlama geldiği; mekanikleşen bir Avrupa karşısında medeniyet inşa etmede İslam’ın öncü rolünün ne olacağı ve sekülerleştirilerek güçlendirilen Hıristiyanlık karşısında sekülerleştirilmeyerek ontolojik varlığını koruyan ve daha güçlü olarak devam ettirebilen İslam’ın “ben idrakini” yeniden üretme çabasının nasıl bir yöntemle olabileceği tartışılacak ve yorumlanacaktır.


SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA

Bu çalışma, Amerika kaynaklı bir sivil toplum kuruluşu olan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu veya kısaca UNICEF olarak bilinen kurumun, video paylaşım platformu olan YouTube üzerinden dünya ile paylaştığı çizgi filmlerde mülteci çocukların temsilini incelemektedir. Çalışmada sözü edilen çizgi filmlerde, dünya çapında bir problem olan mülteciliğin, Suriyeli mülteci çocuklar özelinde temsil biçimlerinin göstergebilimsel açıdan analizine odaklanılmaktadır.
Bu bağlamda, kullanılan tema, içerik ve söylemlerin benzerliğinden yola çıkılarak, UNICEF’in YouTube üzerinden paylaşmış olduğu, “Malak ve Tekne”, “Mustafa’nın Yolu” ve “Ivine ve Yastığın Maceraları” isimli videolar analiz edilmek üzere seçilmiştir. Araştırma yöntemi olarak “Göstergebilim” kullanılacak olup, Stuart Hall’un “Kültürel Temsiller ve Anlamlandırma Uygulamalarından” da yararlanılacaktır. Genel olarak bu üç kısa çizgi filme bakıldığında, mülteci çocukların temsilleri yalnızca “mağdur çocuklar”, “arkadaşı olmayan yalnız çocuklar”, “ülkelerinden kaçan çocuklar” şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Öte yandan bu içeriklerde, çocukların sorunlarının nasıl çözüleceğine dair farkındalık kazandırmaya yönelik bir mesaj bulunmamakta; yalnızca UNICEF’e bağış yapılması talep edilmektedir.

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ

Merkezileşme yerine daha dar bir faaliyet alanında işlev yürüten yerel yönetimler, bu alanlarda yaşayan bireylerin tercihlerini yansıtmak açısından daha kolay ve daha az maliyetli hizmetler sunmaktadır. Toplum ve yönetim arasındaki mesafe daha kısa olduğundan, yerel hükümet siyasi ve idari seviyede demokratik etkinlik açısından daha etkili sonuçlar üretmektedir. “Yerel yönetişim” olarak da ifade edilebilen bu yeni idari formda yerel yönetim anlayışı, merkezi yönetimle, özel sektörle ve diğer aktörlerle (kalkınma ajansları, STK’lar vb.)  işbirliği yapmak suretiyle, özerklik ve verimlilik açısından daha fazla sorumluluk alan bir formda ifade bulmaktadır. Bu noktada insan ihtiyaç ve dezavantajlarına yönelirken, STK’ların yerel yönetimlerle işbirliği içerisinde, yerel eğitim, sosyal hizmet, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi ve insan haklarının korunması gibi temel işlevlere sahip olduğunu belirtmek gerekir. Refah politikasının çöküşünden sonra, hükümet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bakımdan, hantallık, verimsizlik ve bürokratizm gibi merkezi hükümetlerin dezavantajlı koşullarına maruz kalmadan hizmet sunma temeline sahip olma anlamında, sivil toplumun önemi gittikçe artmaktadır. Bu bağlamda Sultanbeyli sınırları dâhilinde mülteciler için oluşturulmuş ve Sultanbeyli Belediyesi, Sultanbeyli Kaymakamlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve bazı önemli STK’ları proje ortakları olarak bir araya getiren önemli bir işbirliği mekanizması, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK

İşlerimizi asra göre uydurmak fikri bizde, oldukca kadîm bir tarih-i tevellüde mâlikdir. İslâmiyet bize, dâimâ asrîlik fikrini ilhâm eden bir menbâ-ı feyyaz, bize dâimâ teceddüd yollarını gösteren bir mürşid-i kâmil iken, biz ona karşı çoktan beri gözlerimizi kapamış, kulaklarımızı tıkamış bulunuyor idik. “Mum kendi dibine ışık vermez.” ve “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” darb-ı meselleri icâbınca dâimâ gözümüzün önünde müncelî bulunan İslâmiyet bizi tenvîr edemiyordu. İçinde bulunduğumuz o deryayı hikmetin ne olduğunu anlayamıyor idik. Avrupa ile temâsımız bize bir yenilik ve asrîlik ruhu nefh etti.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

CEMAATLERİN GÖREVLERİ NEDİR

"Cemaatlerin görevi irşad etmektir. Onlar irşad görevi görecek, insanları dini konularda aydınlatacak. Hükümetlerin görevi de ülkeyi imar etmek. Herkes kendi görev alanı ile ilgili çalışmaları sürdürürse sorun yaşanmaz" 
Cemaat, birlik ve topluluk anlamına gelen bir kavramdır. Özelde bir grubu, genelde ise İslâm ümmetini ifade eder. Zira ümmet-i İslam bir bütün halinde büyük bir cemaattir.
          Ülkemizde, cemaat denilince hemen herkesin bildiği ve anladığı bir âlimin/ ârifin/mürşidin ya da bir hayır öncüsünün etrafında şekillenen dini topluluk anlaşılmaktadır.
           Zihin ve gönül dünyamızda ise “cemaat” kelimesi, Allah rızası için bir araya gelen güzîde bir topluluğu ifade etmektedir.
          Neredeyse İslam tarihi boyunca cemaatler ya da tarikatlar İslam coğrafyasında var olmuştur. Medreseler, dergâhlar, vakıflar ve dernekler yolu ile de müesseseleşmişlerdir. Günümüzde isim olarak tarikat az, cemaat ise çok kullanılmaktadır.
          Cemaat ve tarikatlar, İslam tarihi boyunca İslam’ın tebliğ ve irşadında çok önemli görevler ifa etmişlerdir. Aynı şekilde Anadolu İslâm’ının tarihinde cemaat ve tarikat tipindeki hareketler çok önemli bir yer tutar. Bu dinî hareketlerin Osmanlı tarihi boyunca da Müslümanlar üzerinde etkisi olmuştur.
         Tarihte, tarikatlar gezgin dervişler aracılığı ile Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde önemli rol oynamıştır. Tarikatlar, Osmanlı devleti zamanında fetihlere öncülük yapmış ve yeni fethedilen yerlerin İslamlaşmasına da katkıda bulunmuştur. Günümüzde de cemaatler ve tarikatlar hala da önemli ve güzel görevler ifa etmektedirler.
         Ancak önemli hizmetler gördükleri gibi bazen de bazı cemaat yapılarının, zaman zaman farklı yollara saptıkları ya da kötü emellere âlet edildiği de inkâr edilemez bir gerçektir.
         Yakın zaman da yaşadığımız FETÖ darbe kalkışması ve ihaneti bunun en bariz örneğidir. Ki bu FETÖ örgütünün ihaneti yüzünden insanlar cemaat kelimesinden korkar hale geldi, dahası toplum, cemaat kelimesine alerji duyarak nefret edecek hale geldi.
          FETÖ Terör örgütü ile İslam’a ve Müslümanlara vurulan darbe büyük yıkımlara ve hayal kırıklıklarına sebep oldu. Zihinlerde bıraktığı tahribatı onarmak ise yıllar alacaktır.
          Cemaatlerin ya da dini gurupların bu vakadan ders çıkarıp aynı hatalara düşmemeleri gerekir. Muhakkak ders alan cemaatler ve dini guruplar da vardır. Onun için bütün cemaat ve gurupları aynı kefeye koymamak gerekir. Ancak üzülerek ifade edelim ki, ders almayan ya da sorumluluğunun bilincinde olmayan kişi ya da guruplar da söz konusudur.
          Zira toplum yakın zamanda yaşadığı ihanetin travmasını daha atlatamamışken Kutlu Doğum Haftasında Programı iptal edildiği için başka cemaat ya da grubun devlete medyan okuduğunu müşahede ettik. Bir başka cemaat ya da gurubun Kâbe’de birbirine saldırdığını izledik.
          Zaten artık insanlar, FETÖ yüzünden himmet, hizmet, sadaka kavramlarını ağzına alamıyor, başka radikal guruplar yüzünden de Allah, İslam diyemiyor.
          Bütün bu olanların üzerine böyle olaylar da eklenince ister istemez insanlar, inanca, dini guruplara, cemaatlere soğuyor.
            Hatta bu hadiseler insanların korkmasına da sebep oluyor. Dahası Batıda da İslamofobi’ye kaynaklık ediyor ve İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebebiyet veriyor. Üzülerek ifade edelim ki bazı kişi ve gurupların yaptığı yüzünden İslam’a yaklaşmak isteyen Batılıları da İslam’dan soğutuyor.
          Bu ve benzeri üzücü hadiseler cemaatlere olan güven ve sempatiyi zayıflattığı gibi İslamofobi gibi Müslümanlara ve İslam dinine karşı sürdürüle gelen ön yargıya da malzeme vermektedir.
         Oysa bu yapıların vazifesi iman hizmeti ve topluma milli ve manevi değerlere sahip maneviyatı yüksek örnek insanlar kazandırmaktır.
          Üzülerek ifade edelim ki hepsini aynı kefeye koymak haksızlık olmakla birlikte bazı cemaatler bu asıl vazifelerini unutarak başka alanlara kaymakta ya da göz dikmektedir. Bu da İslam’a, Müslümanlara, devlete ve iyi niyetli iş ve hizmet yapan diğer cemaat ve guruplara da zarar vermektedir.
          Bu bağlamda yakın zamanda yaşadıklarımız bütün cemaatlere ve dindarlara şu mesajları vermiştir.
—Herkes işini yapmalıdır. Dini gurupların işi irşad ve tebliğidir. Yani yukarıda saydığımız görevlerdir. Dini guruplar, o çerçevede kalarak hizmet yürütülmelidir.
— Bir de herhangi bir cemaate mensup olmadan önce Kur’an-ı ve Sünneti tanımak gerekmektedir. Çünkü özellikle kişilerin dini bilgi eksiklikleri ile bir cemaate mensup olmaları durumunda cemaatteki doğruları ve yanlışları fark edebilmeleri nerdeyse imkansız hale gelmektedir. Bu da istismara açık bir hale gelmek demektir. Onun için bir mürşide ya da gruba mensup olan dindar kesim de, “hocamız” “şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklı, mantığı, ruhu ve nice “akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz?”gibi ilahi hitapları bir kenara bırakarak birtakım insanlara veya organizasyonlara körü körüne bağlanmamalıdır.
— “En etkili nasihat örnek olmaktır” der Malcolm X. O halde asıl işleri nasihat etmek olan kişi ve gurupların etkili olabilmesi için hayatın her alanında örnek olma zorunluluğu vardır.
          O halde mürşit de mürit de insanlara örnek olmalıdır. Kıran, döken, değil, onaran tamir eden olmalılar. Kini nefreti değil sevgiyi ve muhabbeti topluma yaymalıdır.
          Kısaca hayatın her alanında kötü değil iyi örnek olunmalıdır.
Cemaatlerin siyasetle ilişkileri nasıl olmalıdır?
Günümüzde İslami cemaatlerin toplum yapımızda ne kadar önemli bir yer tuttukları malumdur.. Peki, cemaatlerin siyasetle ilişkileri nasıl olmalıdır?
Son söyleneceği ilk söyleyelim ki, cemaatler kurumsal anlamda kesinlikle siyasete bulaşmamalıdır.. Hatta uzak durmaya büyük itina göstermelidir.. Çünkü cemaatler, bir nevi toplum yapımızın sigortası mahiyetinde ve sosyal barışın temininde öncü rol oynamaları sebebiyle milletimizin adeta gözbebeği konumundadırlar.. Siyaset kurumu şimdiye kadar her vesileyle cemaatlere ilgi göstermiş, onların desteğini almak için yoğun gayret göstermiş ve halen göstermektedir.. Siyaset erbabına denecek bir şey yok, çünkü onların görevi o.. Cemaat erbabı ise siyasetçilerin bu tuzağını görerek, mümkün olduğunca bu işten uzak durmaya özen göstermelidir. Zira cemaatlerin kuruluş amacı siyeset değildir. Bu partilerin işidir. Derneklerin ve vakıfların kuruluş maksatları ise bellidir.. Ayrıca cemaatlere omuz veren insanlar sade bir partiye mensup veya yalnızca bir siyasi görüşe sahip insanlar da değillerdir..
Bu bakımdan cemaatler açıktan siyasi angajmanlara girerek, politize olmaktan şiddetle imtina etmelidirler diye düşünüyorum..

Selam ve dua ile…

9 Ağustos 2020 Pazar

Fransız tipi laiklikten Fransız tipi 28 Şubat’a

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor.


Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor. Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Tüm bu baskıcı koşullar altında, Fransız Senatosu Araştırma Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020’de yayımladığı “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı rapor, Fransa’da İslamofobinin kamusal alanda ve medyada normalleşmesinin ardından, bir devlet idaresi düsturu haline geldiğinin de adeta kanıtı oldu. Fransa ülkenin ikinci büyük dini olan İslam’a ve Müslümanlara güvenlik politikası penceresinden bakmayı sürdürürken fişleme, temel hak ve özgürlükleri toptancı bir anlayışla kısıtlama ve Müslümanların kamusal alanda özgür birer özne olarak yer almasının önüne geçme de siyaset maharetiyle oluşturulmuş “İslam sorunuyla” başa çıkma yöntemleri olarak geçerlik kazanıyor. İşte bu noktada, Senato’nun raporu Fransız kamu otoritelerine “tehlike potansiyeli” taşıyabilecek tüm İslami cemaat ve hareketleri izlemelerini şiddetle tavsiye ederken, bu yeni ve içkin “düşmana” karşı milli ve tek elden yönetilecek bir strateji oluşturulması gerektiğinin altı çiziliyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu.

İki bölümden oluşan raporun ilk kısmında “ayrılıkçı İslam”, “cemaatleşme”, “radikalizm” gibi kavramlar etrafında, Fransa’da İslamcılığın kökeni, gelişim süreci, yöntem ve stratejileri, yer yer paranoyaya varan bir üslupla inceleniyor. Rapor, söylemiyle, Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner’in 2019 yılında başörtüsünü, sakal bırakmayı, oruç tutmayı ve camiye gitmeyi emniyet birimleri tarafından izlenmek için yeterli kriterler olarak ilan etmesini teorik alanda tamamlayarak İslamofobinin Fransız kamu otoritesinin temel motivasyonlardan biri olduğunu, gerçeküstü bir toplumsal düzlemden konuşan Fransız kamuoyuna “müjdeliyor”.

İçi her siyasi konjonktürde farklı şekilde doldurulabilecek “Cumhuriyet değerleri”, Müslümanları ötekileştirip Fransız toplumunun kenarına itmeye yönelik raporun altını pek dolduramasa da sıklıkla araçsallaştırılan kavramlardan biri. Açılması yasal olan helal marketler, içki satılmayan dükkânlar, Kur’an kursları bu değerler sistemi içinde “ayrılıkçılığın” resmî emareleri sayılıyor.

Raporun “Çocukların ve Gençlerin Korunması” başlığına sahip ikinci bölümünde, laik değerlerin spor faaliyetlerinden üniversitelere kadar geniş bir alanda yeni nesillere aktarılmasının gerekliliği vurgulanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın potansiyel tehlike oluşturacak her durum hakkında geniş bir bilgi ağına ve artırılmış yetkilere sahip olması zaruri addedilirken, oluşturulan bu fişlemeci idare mantığı doğrultusunda, Müslümanlar ancak İslam’dan “arındırıldıkları” takdirde eşit yurttaş olabilecek bir topluluk konumuna itiliyor. Bu büyük ve ironik baskının maskelenmesi için de “Fransa İslam’ı” kavramı, amaçlanan dışlamacı ve yabancı düşmanlığıyla yoğrulmuş temel siyasi gayeyi saklamak için kullanılıyor. “Fransa İslam’ı” neyi içerdiğinden çok neleri içermediğiyle kaim bir proje olduğundan, ortaya çıkan bütünün Müslümanların kahir ekseriyetini kapsadığını düşünmek de dolayısıyla imkânsız.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Üniversitelerdeki durum ise daha katı bir tutumla ele alınıyor ve tüm Müslüman öğrencileri, sadece kimliklerinden dolayı bile zan altında bırakacak şu soruya yanıt aranıyor: “Üniversiteler tebliğ ve dini bölücülük mekanlarına mı dönüşüyor?” İşte tam da bu noktada, Fransa’da siyasetin Müslümanları sürüklediği bir diğer açmazla karşı karşıya gelmiş oluyoruz; zira hâkim devlet dili Müslümanlara topluma uyumlu olmalarını salık verirken, Fransız eğitim sistemi içinde lisans ve lisansüstü seviyelere gelmiş, yani içinde yaşadıkları toplumla kendi kimliklerinden ödün vermeden kaynaşmış ve ona değer katan Müslüman öğrenciler, her daim “gizli bir ajandası olan” ve dolayısıyla titizlikle incelenmesi gereken kişiler olarak kabul ediliyorlar. 2018 yılında başörtülü öğrenci Maryam Pougetoux’nun okuduğu üniversitenin öğrenci sendikası başkanlığına seçilmesinin medyada doğurduğu infial, dönemin İçişleri Bakanı Gerard Colomb’un öğrencinin başörtüsüyle sendika başkanı seçilmesini “skandal” olarak nitelendirmesi, raporun yazıldığı toplumsal ve siyasal atmosfere dair bizim için küçük ama epey önemli bir örnek teşkil ediyor. Öğrencilere, suni ve dolayısıyla sürekli değiştirilebilir bir kavram olan “Fransız kamu düzenini” bozmadıkları müddetçe özgür oldukları hatırlatılırken, raporun bu düzeni bozduğunu söyleyerek endişeyle izlediği faaliyetleri ise Cuma namazına gitmek, başörtüsü takmak, Kur’an okumak gibi İslami hayatın en temel saikleri oluşturuyor.

Senato raporunun kamu otoritelerine sunduğu 44 temel önerinin içinde, dernek kapatmanın kolaylaştırılması, yerel yönetimlerin bölgelerinde yaşayan Müslüman nüfusun davranışlarını izleyebilmesi için yetkilerinin artırılması, kamu güvenliği için makbul olmayan dini pratiklerin belirlenmesi, yabancı devletlerle imzalanan ve Fransa’ya din adamlarının gönderilmesini ve bu kişilerin gönderen devletlerce eğitilmesini sağlayan ikili anlaşmaların iptali yahut yenilenmemesi gibi Müslümanların yaşamını doğrudan etkileyen ve onların üzerindeki kamuoyu ve devlet baskısını artıracak maddeler var.

Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına din hizmetleri sunabilmesi amacıyla kurulan ve bulunduğu pek çok ülkede kitlelerin köktenci yahut manipülatif dini yapıların hedef kitlesi haline gelmesine karşı engel vazifesi gören Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de raporun hedef gösterdiği kurumlar arasında yer alıyor ve “Türk-İslam sentezi, yurt dışında yayılma amacı taşıyan, cemaatçi, Fransa’nın içişlerine karışmaya teşne bir aşırılık” kisvesi altında resmediliyor. Devlet izniyle kurulan dernekler, camiler ve özel liseler birer “terör ve ayrılıkçılık odağı” olarak mimlenerek aynı zamanda toplumsal nefretin olası hedefleri olarak ortaya atılıyor.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu. Banliyölerde ucuz işgücünden yararlanılan bu neslin dini aidiyeti, konuşan ve eyleyen birer “özne” olmadıkları için bir sorun olarak görülmüyor, göçmenler kapalı gruplar halinde yaşıyordu. Lakin Fransa’da doğup büyümüş, Fransız eğitim sistemi içinde yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesillerin uygulanmakta olan toplumsal ve devlet kaynaklı eşitsizlikleri görmesi ve sesi daha gür çıkan özneler haline dönüşmesiyle, Fransa nihayet kendi politikalarının oluşturduğu sorunla karşı karşıya geldi. Sosyal politikaların yetersizliği ve ekonomik eşitsizlikler sonucunda (ünlü Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı) “kültürel sermayeden” yoksun olan bu yeni ve yetişmiş nesil, toplumsal alanda daha etkin olmak, herkesin eşit, bazılarının ise “daha eşit” olduğu Fransız toplum yapısını dönüştürmek istiyor. Bu durum ise toplumsal yapının azınlıkların hakları lehine dönüşmesini gerektirdiğinden, Fransa, sömürge döneminden kalan devlet hafızasını devreye sokarak sorunu kendinden uzaklaştırmak, ekonomik, siyasi ve tarihi problemlerin üstünü örterek mevzuyu İslam’ın tartışıldığı teolojik bir düzleme çekmeye çalışıyor. Fransa’da Müslüman nüfus, bu ahval altında sürekli artan siyasi baskıya, mesnetsiz ve düşmanca öngörülere karşı kendini otoritelere sürekli kanıtlamak zorunda olan, masumluğu kanıtlanana kadar suçlu görülen bir topluluğa dönüştürülüyor.

Fransız tipi laiklik, çokça duyduğumuz, bu coğrafyada da yaşanan hak ve özgürlük ihlallerinin ardındaki soğuk ve sevimsiz bir kavramdı. Fransa’da yaşanan son gelişmeler artık yeni bir kavramı daha literatüre eklemeyi gerektiriyor: Fransız tipi 28 Şubat.


22 Mart 2018 Perşembe

Avrupa'nın medeniyet krizi

Tamer Ashraf
Avrupa’daki eğitim sisteminden çalışma hayatına kadar farklı mekanlarda yaşanan ayrımcılıklar, azınlıkların entegrasyonunu da imkansızlaştırdı.
Oryantalizm literatürün en önemli ismi olan Edward Said’in cevapları artık içinde bulunduğumuz çağı açıklamakta yetersiz kalıyor. Said, Batının öncelikle Doğunun gizemini çözmeye çalışmakla başladığını, zamanla elde edilen bilginin hegemonyaya dönüştüğünü iddia ediyordu. Hatta sosyal darwinizmden öğrendiğimize göre, Batının hegemonyasının, üstünlük iddiasını içeren etik bir temeli de vardı. İnsanlık tarihinde “aşağıda kalmış” milletlere hükmetmek kadar doğal ne olabilirdi? Kendi toplumsallıkları içinde mesafeleri ayarlayamamış “gayri medeni” toplumlara “medeniyet götürmek” Hristiyanî hayrın gereğiydi. Geri kalmış toplumlar, kendilerine getirilenler karşısında müteşekkir olmalıydı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Pax-Americana, Avrupa’yı sömürülen toplumlardan geçim derdiyle gelen göçmenlerle doldurdu. Avrupa’nın sömürge devletlerindeki politik manevralarından etkilenen politik sığınmacılar da zamanla bu kervana katıldılar. 21. yüzyılda kontrolünü yitiren Avrupa, müdahalelerini artırınca göçmenlerin oranı da arttı. Göç artık sadece ekonominin ve sosyolojinin konusu olmaktan çıkarak politikanın da konusu haline geldi. Günümüzde özellikle Müslüman göçmenler artık güvenlik meselesi halinde algılanıyor. Örneğin Almanya’da, “Müslüman meselesi”, sosyolojik entegrasyon sorunu olarak görülmediğinden, entegrasyondan sorumlu bakanlıklara değil, güvenlikten sorumlu bir bakanlık olarak iç işlerine havale edilir. Almanya İslam Konferansı’nın yapısını Almanya'nın içişleri bakanlığı kurgulamıştır. Benzer kurumlara, benzer biçimlerde Fransa ve İngiltere’de de rastlamak mümkün.
Avrupa’nın toplumsal dengesini sarsan göçler, Avrupa tininin evrensellik iddiasını da sorgulamayı zorunlu kıldı. Avrupa değerler sisteminin dünyaya medeniyet getireceğine dair inanç, gelen göçmenlerin modernleşmelerinin metamorfoza uğraması nedeniyle şüpheyle karşılanmaya başladı. Zira “üstün Avrupa tini”ne teslim olacağı zannedilen göçmenler, kendileri olarak kalmakta direniyordu.
Aynanın diğer yüzünde ise Batının iddialarına karşı, Avrupa dışı toplumlarda 19. ve 20. yüzyıllar boyunca birbirinden farklı tepkilerin oluştuğunu görüyoruz. Sömürge ülkelerindeki tutumu “yaralı bilinçle” açıklamak zor değil. Avrupa karşısında mücadeleden vazgeçenlerin içinde bulunduğu durumu açıklayan “yaralı bilinç”, aynı zamanda kin dolu bir zihin halidir. Zira kaybetmenin yasından beslenen yaralı bilinçler tam da yaslarını kimlikleri haline getirmiştir. Bu yas kültürünün, Gandi’de olduğu gibi münzevi halleri olduğu gibi, Humeyni’de olduğu gibi aktivist halleri de vardır. İkisi de Avrupa’yla ortak bir dile sahip olmadıklarını, yaslarına dayanarak dile getirmeye çalışmaktadır. Her iki kültürel havzanın da Avrupa ile ilişkilerinin daha yakın gibi görünmesi, aslında yaralı bilinçlerin teslimiyet görüntüsünden kaynaklanmaktadır. Fakat her ikisi de derinden yaralı oldukları için, politikalarının içindeki kini bazen dışa vurmaktadır. Yaralı bilince sahip kültürler içinde bu kadar şanslı olmayanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Onların bir kısmı, Körfez ülkelerinde olduğu gibi, uzun yıllar boyunca otantikliklerini korumada zenginliklerini kalkan yapmıştır. Diğer kısımları ise, Mısır’da olduğu gibi, elitlerini yaralı bir bilinçle medenileştirmiş ama halka dokunmamıştır. Bu nedenle ahali, otantizmini korumayı başarmıştır.
Avrupa ile uzun yıllardan beri mücadele içinde olan Türklerde ise yaralı bilinç hali hakim olmamıştır. Avrupa karşısında kaybetmeye başladığımızda, öncelikle sadece teknolojik anlamda kaybettiğimizi düşünmüştük. “Tanzimat adamları” ve onların devamı olan “Cumhuriyetin kurucu nesli” kültürel olarak da kaybettiğimizi kabullendi. Fakat her iki halde de Avrupa’ya karşı “kinimiz” oluşmadı. Zira kini besleyen yas kültüründen daha ziyade, zaferleriyle kendini kuran bir kültürel köke sahiptik. Belki biraz içi iyi doldurulmamış bir özgüven sorunu taşısa da, “zafer kültürü” değişimlerini kiniyle yoğurmamaktadır. Batıya rağmen Batıcılık ya da Kopenhang kriterlerini Ankara kriteri haline getirip yola devam etme arzusu, zafer kültüründen beslenmektedir. Bu nedenle herkesin, suskunluğu “politik akıl” olarak kabullendiği dünyada, “dünya beşten büyüktür” çıkışını yapabiliyoruz. Bu tür bilinç haline belki de “bilenmiş bilinç” demek gerekir. Yani Avrupa karşısında kaybetmiş olmanın öfkesiyle -kiniyle değil- bilenmiş bilincimiz, teknolojik üstünlüğe süngüleriyle karşılık verebilmektedir. Bu halimizle ortak olduğumuz, Rus Kazaklarının ve Tokugawa Samuraylarının asabiyetidir. Avrupa açısından en güvenilmez hal, bu tür zihin dünyasından çıkmaktadır. Avrupalı gibi görünür, düşünür ve yaşar; ama ondan olamaz. Eğer coğrafya kader olmasaydı, muhtemelen Germenlerin hali de bizden farklı olmayacaktı.
Avrupa kültürü karşısında oluşan diğer bir ruh hali de “melez bilinç” olarak isimlendirilebilir. Özellikle, (din dahil olmak üzere) kendi kültürel yapılarını, üst medeniyet olarak kabullendikleri Avrupa karşısında değiştiren toplumlarda görülen bir bilinç hali olarak melez bilince, az gelişmiş ülkelerin elitlerinde de rastlamak mümkün. Avrupa’nın liberal değerler sisteminin kendi varoluşlarını da garanti ettiğini düşünen melez bilinçler, farklı olanın haklarına saygı konusunda, başta İslamofobik eylemler olmak üzere sınıfta kalan Avrupa karşısında hayal kırıklığı yaşamaktadır. Gerçekten de Karl Popper’ın da açıkça ifade ettiği gibi, Avrupa’nın liberal değerleri ancak kendileri için bir anlam ifade etmektedir. Evrensellik iddiasına inanarak, Avrupa değerler sistemiyle Avrupa’yı yargılayanlara hizmet etmeyecektir. Artık özgür ülkelerin totalitarizmle mücadelesi faşizmle ya da sosyalizmle mücadele değil, İslam’la mücadele olarak anlaşılmaktadır. Kendi değerler sistemini korumak için yeni haçlı seferlerinin ilan edilmesi boşuna değildir.
İslam karşıtlığının ise iki farklı türünden bahsedilebilir: İlki siyasi İslamofobi. Yani devletler kendi anayasal konseptlerine uymayan İslami ilkeleri ya ona uydurmaya çalışmakta ya da toptan reddetmektedir. Melez bilinçler açısından, bu tür siyasal talepler, Avrupa’da yaşamak isteyenler için gayet doğaldır. Buradan baktığımızda bilenmiş bilinçlerimizin kolay kabul edemeyeceği İslami ilkelerin seyreltilmiş halini orada yaşamanın bir gereği olarak görenleri de anlamak gerekmektedir. Avrupa’ya karşı aşk ile nefreti bir arada yaşayan yaralı bilinçlerin ise anlamlı tepkiler geliştirmesi daha da zordur.
İslam karşıtlığının ikinci türü ise toplumsal İslamofobidir. Toplumsal İslamofobinin kaynağı ise hiyerarşi isteğidir. Hakim millet-mahkum millet kodu, yani topluluklar arasında bir astlık-üstlük ilişkisinin kurulmasını şart koşan hiyerarşi talebi karşısında, melez bilinçler iddialarını çoktan kaybetmiştir. “İslam ve…” diye başlayan ikilikleri aşma ve evrensele ulaşma gayretleri, melez bilinçlerin en önemli hedefidir. “Ötekinin ötesi” evrensel kardeşliğin ve dayanışmanın mekanıdır. Yeter ki bizlerin barbar değil, medeni insanlar olduğumuzu bir kabul etsinler, gerisi kolaydır. Talep edilen hiyerarşi karşısında, göz hizasında muhataplıktan bahseden bilenmiş bilinçler ise hadsizlik örneği olarak görülmektedir.
Modern Avrupa rönesans, reform, hümanizm, rasyonalizm ve aydınlanma üzerinden oluşan değerler sistemini evrensel olarak görüyordu. Bu nedenle, Avrupa dışı kültürel havzaların asabiyetlerini korumasına anlam veremiyor. Dahası, eşitlik talepleri kendi içindeki farklı toplumsallıklardan geldiğinde hayretle karşılıyor. Yaşam biçimleri açısından kendisiyle farklarının kalmadığını düşündüğü Avrupa gettolarındaki azınlıkların, öz değerlerine sahip çıkması beklenen bir olgu değildi. Modernitenin doğal olarak onları da değiştireceği düşünülüyordu. Gerçekten de bu değişim gözle görünür nitelikteydi.


Fakat Avrupa’daki eğitim sisteminden çalışma hayatına kadar farklı mekanlarda yaşanan ayrımcılıklar, azınlıkların entegrasyonunu da imkansızlaştırdı. Azınlıklar entegre olamadıkça güvenlik sorunu olarak tanımlanmaya başlandılar. Güvenlik sorunu olarak görülmek ise diasporaları yaşadıkları toplumdan soğuttu ve kriminalizasyon daha da arttı. Bugün Avrupa’da DEAŞ saldırılarına katılan faillerin ithal edilmedikleri, bizatihi Avrupa’da doğup büyüdükleri artık bilinen bir olgu. Hatta yaşam biçimleri açısından, bu kişilerin çoğunun Avrupalı gençlerin yaşam tarzlarından farklı olmadıkları bile iddia edilebilir. Dahası, ayrımcılıkla yoğrulmuş kinleri derin olan gençleri, Avrupa değerler sistemine sadık tutmak da çok mümkün görünmüyor.
Avrupa’nın aynasında biz ise kendi içlerindeki sorunlara uzun elini sokmuş meraklı komşularız. Hatta onların içişleri ve güvenlik sorunlarını aşmalarına değil, çeşitlenmesine sebep olmaktayız. Başta camiler ve dernekler olmak üzere, devletin uzun elini, onların toplumsallıklarını tehdit etmek için kullanmaktayız. Diasporadaki Türk azınlıkları kullanarak Avrupa ülkelerine şantaj yapıyor oluşumuz da işin cabası.

Oysa asıl sorun, başta bizler olmak üzere, dünyanın Avrupa değerler sisteminin evrenselliğine artık inanmaması. Bizleri dünyanın eşit bireyleri yaptığına inanmadığımız bu değerler sisteminin yeniden güncellenmesi gerekiyor. Her çağın yeniliği karşısında (dinlerini olmasa da) anlayışlarını güncelleyen Müslümanlara karşı, Avrupa da kendi değerler sistemini gözden geçirmelidir. Avrupa ise Avrupa-merkezci düşünceden vazgeçecek gibi değildir. Dahası artık tek merkez de Avrupa’dır. Onun dışında bir hakikat yoktur. Olan hakikatin de dışa açılabilir bir hali bulunmamaktadır. Avrupa artık kendi kendine moderndir, hukuktur, kültürdür, kimliktir ve siyasettir. Bu kadar içe kapanan Avrupa’yı bekleyen iki farklı kader var: Ya savunma hattını çok gerilerde kurduğu için asabiyeti yüksek “gayri medeniler”/”kültürsüzler” tarafından yıkılmaya razı olacak ya da kendi aydınlanmacı geleneği dahilinde gerçek anlamla çok-kültürlü bir toplumsallığa “cesaret gösterecektir”.

15 Eylül 2018 Cumartesi

Fransa'dan sömürgeci bakış: ‘Fransa İslamı’ tartışmaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un talimatıyla 4-15 Eylül tarihleri arasında valilerin Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenlemesi tepki topladı


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un talimatıyla 4-15 Eylül tarihleri arasında valilerin Müslümanlar tarafından kurulan dini ve kültürel derneklerle müzakere toplantıları düzenlemesi tepki topladı.

Fransa basınında yer alan haberlere göre, Cumhurbaşkanı Macron “Fransa İslamı Toplantıları” ile Müslümanları temsil edecek yeni bir kurumun hazırlıklarını yapıyor. Fakat Müslümanlar onun asıl amacının Müslümanları kontrol altına almak ve istediği şekilde yönlendirmek olduğunu düşünüyor.

Fransa’nın Müslümanlara yön verme emeli aslında çok daha eskilere dayanıyor. Daha çok İslam dünyasına yönelik haber ve yorumların yer aldığı Orient XXI adlı Fransızca haber sitesinde Jalila Sbai imzasıyla 9 Mart 2018’de yayınlan makalede, Fransa devletinin Müslümanlarla kurumsal ilişki kurma isteğinin 1902 yılında başladığı belirtiliyor. O dönemde yayınlanan raporlara göre, bu görüşmelerin amacının “Müslümanları izlemek ve denetim altında tutmak” olduğu belirtiliyor. Bunun için ise “Bölgedeki güçlü aşiretler ile iyi ilişkiler kurarak Müslümanların sempatisinin kazanılacağı” öngörülüyor. Yine aynı makaleye göre, ilk kurumsal denetim 1917’de hayata geçiriliyor. Zaman içinde birçok defa yeni kurumların ortaya çıktığını belirten yazar, geçmişten bugüne kadar aynı mantığın devam ettiğinin bariz şekilde ortada olduğunu söylüyor.

Macron’un eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin İçişleri Bakanı olduğu dönemde, 2003 yılında kurduğu Fransa İslam Konseyi’ni (CFCM) işlevsiz hale getirmek istediği iddiaları, Fransız basınında birçok kez dile getirildi. Buna gerekçe olarak ise daha önce devlete yakınlığıyla bilinen konsey başkanlarının yerine, zamanla hükümetten bağımsız hareket eden kişilerin gelmesi gösteriliyor. Şu anda CFCM başkanlığını Türk kökenli Ahmet Oğraş yürütüyor.

Geçtiğimiz Ramazan ayında CFCM’nin düzenlediği iftara katılmayan Macron, yerine Başbakan Edouard Phillippe’i göndermişti. Philippe davette konuşma yapması beklendiği halde hem geç gelmiş hem de söz almamıştı. Bu tavır sosyal medyada Müslümanlar tarafından “CFCM’nin fişi çekildi” diye yorumlanmıştı.

İçişleri Bakanlığı tarafından valiliklere gönderilen son genelgede “Fransa İslamı’nın finansmanı”, “imamların Fransa’da Fransızca eğitim alıp yetiştirilmesi”, “İslami kurum ve kuruluşlar ile camilerde yabancı ülkelerin etkisinin azaltılması”, “temsil gücü yüksek bir derneğin oluşması” gibi konular ele alındı.

Bu müzakereler devam ederken Hakim El Karoui Pazartesi günü, toplumsal konularda görüş bildiren Montaigne Enstitüsü adına hazırladığı “İslamizm Fabrikası” başlıklı raporunu cumhurbaşkanlığına sundu. 600 sayfadan oluşan ve içeriğinde çok sayıda dayanaksız iddianın yer aldığı rapor, başta sosyal medya olmak üzere birçok mecrada İslami kuruluş temsilcilerinin tepkisine neden oldu.

Raporda “Fransa İslamı’nın yeniden dizayn edilmesi için” sunulan öneriler arasında, camilerin finansmanının dış ülkelerce karşılanmasının yasaklanması ve “satılan her helal üründen vergi alınması” isteniyor. Bunun için de “Fransa İslam’ı için Müslüman Derneği” (AMIF) kurulması öneriliyor.

Aslında raporun en çok eleştirilen bölümü “Fransa İslamı’nın” nasıl olması gerektiği hakkında olanı. Rapora göre “Müslümanlar gitgide İslamlaşıyor”, “sosyal medya İslamcıların elinde bulunuyor”, “İslamcılar Müslümanları etkiliyor”.

Yine aynı raporda Türkiye’nin, Suudi Arabistan ile birlikte “dernekler aracılığıyla İslamcılığı” yaydığı iddia ediliyor. Türkiye’ye ayrılan bölümde ise, son dönemde “dinden uzak toplumdan dindar topluma geçildiği”, “Türkiye’nin küresel güç haline gelmek istediği”, “toplumun İslamlaştırıldığı” iddiaları yer alıyor. “Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla Fransa’da en etkin yabancı güç” olduğu belirtiliyor.

İslam Toplumu Milli Görüş (İGMG) teşkilatlarının da devlet ve hükümet yanlısı olduğu iddia edilen raporda, FETÖ Avrupa ülkeleri için “zararsız” bir muhalif grup olarak tanıtılıyor.

Öte yandan, raporda dikkati çeken en önemli konulardan biri, kurumlar ve şahısların doğrudan hedef alınarak “İslamcı üreten fabrikalara” benzetilmesi olarak değerlendiriliyor. Gençlerin gün geçtikçe internette daha çok dini sohbet dinlemeleri “İslamizm örneği” olarak gösteriliyor.

Söz konusu raporda adı geçen Alkanz adlı haber sitesinin yöneticisi Fateh Kimouche AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, raporun “Fransa’nın sömürgeci emellerinin hortladığının bir göstergesi olduğunu” söylüyor. Kimouche, Fransa’nın terör saldırısına uğradığı gerekçesiyle İslam’ı dizayn etme isteğinin kabul edilemeyeceğini, bunun resmen laik devletin İslam’ın içişlerine karışması anlamına geldiğini” belirtiyor. Kimouche’a göre Fransa’da devlet Katolik veya Yahudi kuruluşlarının program ve planlarına etki edecek herhangi bir müdahalede bulunmuyor. Devletin dini kuruluşlarla diyalog içinde olmasının hiçbir sıkıntısı olmadığını belirten Kimouche, “Bir Fransa İslamı ve imamı icat edilmek istendiğini” düşünüyor. Müslümanların yeteri kadar olgun olduğuna inanan Kimouche, “Kendi sorunlarımızı kendimiz halledebilecek kapasitedeyiz” diyerek, diğer dinlere karışılmadığı gibi İslam’a da karışılmamasını istiyor. Kimouche’u rahatsız eden en büyük sorunlardan biri ise raporu kaleme alan kişinin geçmişi ve “Müslüman diyemediği için herkesi İslamcı” olarak görmesi.
Hakim El Karoui, Tunus’un devrik diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali’nin danışmanlığını yapmış, Macron ile birlikte Rotschild bankasında beraber çalışmış. Bu nedenle Kimouche, böyle birinin İslam adına konuşmasını Müslümanlara hakaret olarak görüyor; Karoui’nin yazdığı bir kitapta “İslam’da başörtüsü yoktur”, “Cuma namazı farz değildir”, “dinde helal et kavramı yoktur” gibi söylemler geliştirmesini gülünç bulunuyor.

Raporda İslamcı olarak gösterilen birçok sosyal medya kullanıcısının, tecavüz suçlamasıyla hapse atılan yazar Tarık Ramazan’ı #FreeTariqRamadan etiketiyle tweet atarak destekleyenlerden ve bir TV kanalındaki ses yarışmasına başörtüyle katılan genç bir kıza destek verenlerden seçilerek “kara listeye” alınması dikkat çekiyor.

“İslam’ı dizayn etmek için Müslümanlarla problemi olanların ön plana çıkartılmasının başlı başına sorun” olduğunu aktaran Kimouche, “Müslümanların sorunlarını Müslüman olmayanlar çözemez. Tıpkı avcıların sorununu hayvan koruma dernekleri çözemediği gibi” diye ekliyor.

Avrupa’da İslamofobi, ırkçılık ve ayrımcılıklara karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan Eşitlik, Adalet ve Barış Konseyi (COJEP International) Genel Başkanı Ali Gedikoğlu ise “Bu tür raporların aslında Fransız toplumuna yapılan bir darbe olduğunu” söylüyor. “Korku üretilen bir toplumda yerel halkın yeni talepleri, özgürlük karşıtı yeni yasalara karşı çıkmaları, düşman üretilerek sineye çekilmesi” sağlanıyor diyen Gedikoğlu, “Batı toplumunun yeni yönetim tarzının bu korku dünyasıyla ayakta kalmak olduğunu” düşünüyor.

Raporu ve “Fransa İslamı” tartışmalarını “Fransız halkının son yıllarda bir takım konularda talepkâr olmasının önüne geçilecek bir proje” olarak yorumlayan Gedikoğlu Fransız toplumuna da çağrıda bulunuyor: “Fransızlar bu tür raporlarla oyalanmayı kabul etmemeli; Müslümanları ötekileştiren, korkuyla meşrulaştırılmak istenen yasalara karşı çıkmalı. ‘Biz ve ötekiler’ diye ayrışmayı kabul ederse, güvenlikçi politikalar nedeniyle isteklerini siyasilerden talep etmekten imtina edecek ve kendi refahını, huzurunu ve geleceğini ipotek altına sokacak”.

14 Mart 2018 Çarşamba

Yeni Avrupa'yı 'korkular' yönetiyor

Aşırı sağ partiler Avrupa’da seçimler sonrası oluşan yeni siyasi denklemde ana muhalefet olarak yer alıyor. Bundan daha da kötüsü ise aşırı sağ partilerin başarısının tesadüfi olmadığının her geçen gün daha da iyi anlaşılması.
Tamer Ashraf
Geçen yıl Avrupa’da adeta seçim yılıydı ve pek çok Avrupa ülkesinde gündemi seçimler belirledi. Aşırı sağın damgasını vurduğu bu seçimlerin doğurduğu sonuçlar, Avrupa’daki siyasi sistem ve mevcut merkez partiler üzerinde yıkıcı ve dönüştürücü bir etki yaptı. Avrupa genelinde seçim kampanyalarında hakim olan AB karşıtlığı, İslam ve yabancı düşmanlığı gibi söylemler, Avrupa ülkelerini bir siyasi kriz ve toplumsal ayrışmanın eşiğine getirdi.
İtalya’daki seçim sürecinde “faşizmin dönüşü”nden bahsedilmeye başlandı. Geçen hafta açıklanan seçim sonuçları, bunun çok da uzak bir ihtimal olmadığını gösterdi. Zira aşırı sağ ve popülist sağ blok yüzde 50’yi aşarken, bu bloktaki en yüksek oyu yüzde 18 ile aşırı sağ LİG partisi aldı. Üçlü ve dörtlü ittifaklar halinde seçime giden sol ve sağ ittifak blokları bile hükümet kuracak çoğunluğa erişemedi. Seçimler sonrası oluşan bu siyasi tablo, diğer Avrupa ülkeleriyle ciddi benzerlikler taşıyor. Hükümet kurma çalışmalarının Hollanda’da 6, Almanya’da ise yaklaşık 5 ay sürdüğü göz önüne alınacak olursa, İtalya’yı da seçim sonrası uzun ve zorlu geçecek koalisyon görüşmelerinin beklediğini tahmin etmek güç değil. Avrupa’da aşırı sağ yalnızca seçim kampanyalarını değil, seçim sonrası hükümet kurma çalışmalarında da belirleyici aktör olarak ön plana çıktı. Almanya ve Hollanda’da, hükümet görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda yapılacak yeni seçimlerden, aşırı sağın eskisinden daha yüksek bir oyla çıkma ihtimali, merkez sağ ve sol partileri zoraki ittifaklara mecbur kıldı. Bunun başarılamaması durumunda ise bu ülkelerin siyasi bir krize girecekleri uyarıları yapılmaya başlandı.

Avrupa siyaseti dönüşüyor

Avrupa ülkelerinde yalnızca seçim kampanyalarında değil, hükümet kurma sürecinde de “korkular”ın ve aşırı sağ faktörlerinin ön plana çıktığı görülüyor. Nitekim Alman Cumhurbaşkanı Frank Steinmeier, iktidar pazarlığı yapan partileri, ülkeyi yeni bir seçim senaryosuyla karşı karşıya bırakmamaları hususunda şu ifadelerle uyarmıştı: “Büyük koalisyona ‘hayır’ demek, Almanya’yı krize sürükler”.
Aşırı sağın belirlediği bu siyasi atmosfer, ülkeleri, istikrar vadetmeyen zayıf ve güçsüz siyasi iktidarlara mahkum ediyor. Hollanda’da seçimlerden ikinci büyük parti olarak çıkan aşırı sağın iktidara gelmesini önlenmek için, diğer partiler dörtlü bir koalisyon hükümeti kurmaya mecbur kaldılar. İtalya’da hükümet oluşturacak çoğunluğu sağlayamayan sağ ve sol bloğun da nihayetinde, popülist bir sosyal medya hareketiyken siyasi bir partiye dönüşen 5 Yıldız Hareketi’nin kapısını çalmaya mecbur olmaları, Avrupa siyasetinin içine düştüğü çaresizliği ortaya koyuyor.
Daha çok istikrar umuduyla seçime giden Almanya ise yeniden bir “Büyük Koalisyon” hükümetiyle karşı karşıya kaldı. Almanya aslında büyük koalisyonlarla yönetilmeye alışık bir ülke. Ancak büyük koalisyonu oluşturan üyelerden, ne liderini kaybetmiş ve parti içinde ciddi kırılmalar yaşayan SPD ne de göçmen meselesiyle iyice yıpratılan Merkel, siyasi tablodaki eski ağırlığına ve gücüne sahip. 2013 yılındaki seçimlerde 41,7 oranında oy alan CDU, yeni kurulacak koalisyona sadece 32,99 oranında bir oy desteğiyle giriyor. SPD’de ise durum daha da vahim: Zira Sosyal Demokratların merkez partisi, 2013 seçimleriyle kıyaslandığında, yüzde 25,6’dan yüzde 15’lere kadar düşen seçmen desteğiyle hükümete ortak oluyor.
Avrupa’da sistem dışı yeni siyasi parti ve hareketler, halka irrasyonel seçim vaatleri ve popülizmden başka bir şey sunmayan parti programlarına rağmen kazanıyor. Avrupa’da aşırı sağ yükselirken merkez sağ ve sol partiler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, ideolojik tanımlar ciddi bir dönüşümden geçiyor. Solun ve sağın kriterleri değişiyor. Genç, popülist, ancak vizyon ve stratejisi olmayan isimler Avrupa siyasetini domine ediyor. Papa Francesco’nun geçen yıl verdiği bir demeçte ifade ettiği gibi, Avrupa akil liderlerini kaybediyor.

Aşırı sağın zaferi tepki oylarının eseri değil

Aşırı sağ partiler Avrupa’da seçimler sonrası oluşan bu yeni siyasi denklemde ana muhalefet olarak yer alıyor. Bundan daha da kötüsü ise aşırı sağ partilerin başarısının (söylenenlerin aksine) tesadüfi ve geçici bir fenomen olmadığının her geçen gün daha da iyi anlaşılması. Aşırı sağın yükselişini kabullenemeyen siyasi elit, bunu global ve lokal siyasetteki gelişmelere bağlı olarak adeta kazara elde edilmiş, geçici bir başarı gibi yansıtmaya çalışıyor. Oysa seçimlerden sonraki süreçte de, büyük merkez partiler güç ve oy kaybetmeye devam ederken, aşırı sağcı popülist partiler ise tabanlarını genişletmeye ve oylarını artırmaya devam ediyor.
Kamuoyu araştırma şirketi INSA’nın 19 Şubat tarihli seçim anketi sonuçlarına göre, Almanya’da ırkçı AfD partisi yüzde 16’lık bir oy oranıyla, ilk kez yüzde 15,5’te kalan SPD’yi geçti ve ülkenin en güçlü ikinci partisi haline geldi.
Aşırı sağcı populist söylemler ve ırkçılığın yükselişi genelde ekonomik sebeplere bağlı olarak açıklanmaya çalışılır, işini kaybetmekten korkan Avrupalıların olağan bir tepkisi gibi sunulurdu. Fakat AfD’nin tam da Almanya’nın refah seviyesinin en yüksek, işsizlik oranlarının en düşük olduğu bir dönemde oylarını artırması bu argümanları geçersiz kılıyor.

Irkçılık aşevlerine kadar indi

Avrupa’nın bir krizin eşiğinde olduğunu düşündüren yalnızca siyasi gelişmeler değil. Toplumsal alanda da alarm sayılabilecek pek çok gelişme yaşanıyor. Hayat tarzı ve ifade özgürlüğü gibi konularda, doğu toplumlarına bir rol modeli olarak sunulan Avrupa ülkeleri, ayrımcı uygulamalarla, insanları yemek hakkından dahi mahrum bırakan aşırılıklara sahne olmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda Almanya’nın Essen şehrindeki Tafel isimli aşevinin yöneticileri sadece Alman vatandaşlarına yemek dağıtacaklarını duyurdular. Bu uygulamaya gelen tepkilere rağmen, aşevi yöneticileri kararlarından geri adım atmadılar. Merkel bizzat belediye başkanını arayarak bu durumun düzeltilmesi yönünde ricada bulunmak zorunda kaldı. Artık Alman vatandaşı olmayanlara yemek dağıtılması için dahi devlet başkanının araya girmesi gereken bir toplumsal ve siyasi atmosferle karşı karşıyayız. İddia edilenlerin aksine, bu olay marjinal ve bireysel olarak geçiştirebilecek bir vaka da değil. Aksine, buz dağının sadece görünen kısmı.
Avrupa’da Irkçı saldırılar her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında sadece Türk misyonlarına yönelik 50 civarında ırkçı saldırı gerçekleşti. Bu trajik tablonun baş sorumlusu, şüphesiz çoğulculuğu bir türlü kabul edemeyen ve yıllardır Avrupa öncü kültürü ekseninde söylem ve siyaset yürüterek sağlıksız bir toplumsal atmosfer oluşturan siyasiler. Yıllar boyu yabancı göçmenlerin tek taraflı olarak Avrupa toplumuna uyum sağlamasını öngören yanlış uyum siyasetleri, Avrupa toplumlarının kabul ve beklentilerini de yanlış doğrultuda yönlendirdi. Sokakta yürüyen bir Avrupalı, kültürel farklılıkları doğrudan “entegre olamamış unsurlar” olarak algılamaya ve dışlamaya başladı. Şimdilerde aşırı sağın yükselişine sahne olan Avrupa, işte yürütülen bu yanlış siyaset ve uyum politikalarının “meyvesini” topluyor. Elbette yabancı dostu olarak bilinen eşitlikçi kesimler ve Avrupa solu bu gelişmeleri içine sindiremiyor. Fakat onların da, söz konusu Müslüman göçmenler hele de Türkler olunca, iyi yabancı/kötü yabancı ayrımına gittikleri ve populist söylemlere ortak oldukları görülüyor.
Aşırı sağ ve populist hareketlerin yeniden hortlaması ve giderek güç kazanmasından daha tehlikeli olan ise bunların giderek normalleşmeye başlaması. Artık baba Le Pen döneminde gösterilen tepkiler, ondan daha radikal söylemlere sahip kızı Marine Le Pen’e gösterilmiyor. Eskiden olsa toplumu ayağa kaldıracak ırkçı uygulamalar, artık Avrupa sokaklarını harekete geçirmeye yetmiyor.

Terkedilen rüya: Avrupa

Geçen yıl Mart ayında, dünyaca ünlü bilim adamı Fuat Sezgin’in kitaplarına Frankfurt hava limanında el konulduğu haberi gündemi meşgul etmişti. Basında yer alan haberlere göre, Almanya’da İslam bilim tarihi alanında çalışma ve öğrenci yetiştirme imkanları elinden alınan ve üniversitedeki çalışma odası mühürlenerek üzerinde çalıştığı kitaba dahi erişimine izin verilmeyen bilim tarihçisi, 40 bin kitabı kapsayan kütüphanesini, yıllardır yaşadığı ve çalıştığı Almanya’da çalışmaları için artık bir gelecek görmeyerek Türkiye’ye taşıma kararı aldı. Türkiye bu beyin göçüyle büyük bir değer kazanırken, Almanya alanında isim sahibi 93 yaşındaki bir profesörü kaçakçılık ve zimmete mal geçirme gibi adi suçlarla itham etmek utancıyla anılmaya mahkum oldu.
Dijitalleşme konusunda oldukça geri kalan ve bilgisayar alanında kalifiye insan kaynağına ihtiyaç duyan Almanya’nın Hintli mühendisleri ülkeye çekmek için 2012 yılında yürürlüğe koyduğu “mavi kart” projesine yapılan başvuruların, 2016 yılı itibariyle hedeflenenin çok altında kaldığı biliniyor. Kamuoyunda konuya yönelik yürütülen tartışmalarda ise projenin başarısızlığa uğramasına sebep olarak yabancı düşmanlığının ön plana çıktığı görülüyor.
Avrupa’da yaşam alanlarının daraltıldığını düşünenler yalnızca bilim adamları değil, Goethe Enstitüsü ve Türkiye Araştırmaları Vakfı tarafından “Almanya’daki Türkiye Kökenli Kalifiye Personelin Göç Eğilimi” başlıklı çalışmada yer alan veriler, farklı sosyal kesimlerden çok sayıda Türkün, yaşayacakları zorluklara rağmen, yaşam alanı olarak doğdukları ya da yıllardır yaşadıkları Almanya’yı değil Türkiye’yi tercih ettiğini gösteriyor. Raporda görüşlerine yer verilen göçmenler, her gün yabancı olduklarının hatırlatıldığı, Türk ve Müslüman kimliklerinden dolayı sürekli olarak savunmaya geçmek zorunda bırakıldıkları bir ülkede yaşamaktansa, tüm zorluklarına rağmen Türkiye’de yaşamayı tercih ettiklerini ifade ediyorlar.
Farklı umutlarla Avrupa’ya giden mültecilerin bir kısmı da tüm tehlikelere rağmen, gönüllü olarak Avrupa’yı terk ediyor. Ailelerini yanlarına almalarına izin verilmeyen küçük yaştaki mülteci çocuklar ve hiçbir özel hayat alanı sunulmadan uzun süre kapalı spor salonlarında yaşamak zorunda bırakılan Suriyeli göçmenlerin bir kısmı, iltica taleplerinin sonuçlanmasını beklemeden geri dönüyor.
Aşırı sağı Avrupa siyasetinde başat unsur haline getiren gelişmelerde, elbette adeta istikrara bağımlı hale gelmiş, her türlü hareket ve değişimi korku ve kaygıyla karşılayan, tutucu Avrupa toplum yapısının önemli bir rol oynadığı açık. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeleri, sadece mülteci meselesi ve global krizlerle açıklamak mümkün görünmüyor. Zira mülteci meselesi Avrupa’nın köklü sorunlarını ortaya çıkaran bir turnusol vazifesi görmüş olsa da, sorunun kaynağı çok daha derinlerde.

Avrupa sömürgeci geçmişiyle hesaplaşmıyor

“Deve güdücü Türkler defolup geldikleri yere geri gitmeli” (Almanya), “Göçmen partileri (DENK ve NİDA) anayasal düzeni tehdit ediyor” (Hollanda), “Gelecek sefer fırınlayacağız” (Fransa) gibi söylemler Neo-Nazi kahvehanelerinde değil, partilerin grup toplantılarında ve çok okunan gazetelerin köşelerinde dile getiriliyor. Daha da vahimi, bu söylemler işe de yarıyor. Aşıra sağ söylemelere kanan seçmenler, ülkelerini siyasi krizin ve istikrarsızlığın eşiğine getiren seçim tercihlerinden pişman değil. Aksine, seçim sonrasında da aşırı sağ partiler ve marjinal hareketler oy kazanmaya devam ederken, merkez sağ ve sol partiler giderek eriyor.
Rusya İmparatoru I. Nikola “Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’yı sırtımızda taşıyoruz” diyeli 160 yılı aşkın bir süre geçti. Geldiğimiz noktada Avrupa’nın tek bir hasta ülkesinden bahsetmek oldukça güç. Zira Avrupa ruhu bütünüyle aşırı sağ hastalığına yakalanmış görünüyor.
Esasında yabancılar ve mülteciler, özellikle ekonomik anlamda güçlü olan Avrupa ülkeleri için bir fırsattı. Ancak kültürel bariyerleri aşamayan Avrupa, bu fırsatı bir tehdide dönüştürdü. Avrupa, Almanya özelinde “Nazi Almanyası” ile hesaplaşmaya giderek Yahudiler gibi hiç değilse “Avrupa” sınırları içinde kalan farklılıkları kabulde bir basamak atlamıştı. Ancak ne Almanya ne de sömürgecilikte ondan çok daha karanlık bir tarihe sahip olan diğer Avrupa ülkeleri, sömürgeci geçmişleriyle hesaplaşmaya yanaşmadı. Sömürgecilik konusunda Avrupa henüz günah çıkarmadı, kendi coğrafi ve kültür havzası dışındaki kültürlerle ilişkisinde, zihni olarak bir “dekolonizasyon” aşamasına geçemedi.
Hasta adam Avrupa, ırkçılığın faturasını Nazi geçmişi nedeniyle Almanya’ya havale etmek yerine, bu karanlık geçmişi doğuran sakat anlayışlar ve yanlış zihni tutumlarla vakit çok geç olmadan topyekûn hesaplaşmalı, sömürgeci geçmişini unutmak ve unutturmak yerine, onunla açıktan yüzleşmelidir.
[Şarkiyat, Avrupa ve Müslüman toplumlarda azınlıklar, İslamofobi ve Almanya’nın dış siyaseti konularında araştırmalar yapan Zeliha Eliaçık SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır]
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html