BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Mustafa Kemal Atatürk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Mustafa Kemal Atatürk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

10 Kasım 2020 Salı

Büyük Önder Atatürk'ün ebediyete intikalinin 82'nci yılı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Askeri ve siyasi dehasıyla Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı'nda saat 9'u 5 geçe hayata gözlerini yumdu.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk
, 57 yıllık yaşamında milletinin ve vatanının bağımsızlığı için girdiği her mücadeleyi askeri ve siyasi dehasıyla zaferle taçlandırdı.

Büyük Önder Atatürk, 1881'de Selanik'te dünyaya geldi. Annesi Zübeyde Hanım'ın arzusu doğrultusunda ilköğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başlayan Atatürk, daha sonra babası Ali Rıza Efendi'nin isteği ile geçtiği Şemsi Efendi Mektebinde ilkokulu bitirdi.

Ortaokul eğitimi için gittiği Selanik Mülkiye Rüştiyesinden kendi isteğiyle ayrılan Atatürk, öğrenimini Selanik Askeri Rüştiyesinde sürdürdü. Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, Atatürk'ü sınıftaki diğer Mustafalar'dan ayırmak için üstün yetenekli öğrencisine ikinci ad olarak "Kemal" ismini koydu.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesini bitirdikten sonra Manastır Askeri İdadisinden ikincilikle mezun oldu. Askeri öğreniminin yanında yabancı dil eğitimi de alan Atatürk, yazları izinli döndüğü Selanik'te Fransızca dersleri gördü.

Daha sonra İstanbul'a gelerek 1899'da girdiği Harp Okulu'nu 1902'de teğmen rütbesiyle bitiren Atatürk, Harp Akademisinden de 1905'te kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.



Atatürk, kurmaylık stajı için, 1905'te Şam'da 5. Ordu emrine atandı. Suriye bölgesindeki üstün hizmetleri nedeniyle Beşinci Rütbe'den Mecidi Nişanı verilen Atatürk, 1907'de merkezi Makedonya'nın Manastır şehrinde bulunan 3. Ordu Karargahı'na atandı. Atatürk, 3. Ordu Karargahı'nın Selanik'teki kurmay şubesinde görevlendirildi.

Mustafa Kemal Atatürk, Manastır ve Selanik'te görevliyken 1909'da İstanbul'daki 31 Mart Vakası'nı bastıran Hareket Ordusu'nda görev yaptı.  

1910'da Arnavutluk'taki isyanı bastırmak için düzenlenen harekatta da görevlendirilen Atatürk, İtalya'nın 1911'de Trablusgarp'a asker çıkarması üzerine Tobruk'a gönderildi.

Tobruk ve Derne'de Türk kuvvetlerini başarıyla yönettikten sonra binbaşı rütbesiyle 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşı'na katılan Atatürk, Edirne'yi Bulgaristan'dan geri alan kolorduda görev yaptı.

Çanakkale'de üstün başarı

Atatürk, 1913'te Sofya'da ataşeliğe atandı. Ataşe olarak görev yaptığı sırada, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Atatürk, Başkomutanlık Vekaleti'ne müracaat ederek cephede görev almak istedi.

Kendisine "Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ataşemiliterliği'ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz." cevabının verilmesi üzerine Büyük Önder, Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya şu mektubu yazdı:

"Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya'da ataşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz."

Bunun üzerine Atatürk, 1915'te Esat Paşa komutasındaki 3. Kolordu'ya bağlı Tekirdağ'da oluşturulacak 19. Tümen Komutanlığına atandı.

Gelibolu Yarımadası'na asker çıkaran ve Conkbayırı'na ilerleyen düşman birlikleri Atatürk'ün komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzuyla geri çekildi. Atatürk, "Anafartalar kahramanı" olarak ün kazandı.

Atatürk, Conkbayırı taarruzu sırasında göğsüne isabet eden şarapnel parçasının göğüs cebindeki saati parçalayarak dönmesi sonucu mutlak bir ölümden kurtuldu.

Doğu Cephesi'nde 16. Kolordu Komutanlığına atanan Atatürk, 1916'da Rus saldırılarını durdurarak Bitlis ve Muş'u düşmandan geri aldı ve bu cephede generalliğe terfi etti.

1917'de Filistin ve Suriye'de görevli 7'nci Ordu Komutanlığı'na atanan Atatürk, aynı yıl Veliaht Vahdettin ile Almanya'ya giderek Alman Genel Karargahı ve Alman savaş cephelerinde incelemelerde bulundu.

1918'de yeniden görevlendirildiği Suriye cephesinde 7'nci Ordu Komutanıyken, Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra İstanbul'a döndü. Ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak amacını gizli tutarak, Ordu Müfettişliği görevi ile İstanbul'dan ayrıldı. 

Tam bağımsızlığa giden ilk adım

Karadeniz yoluyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, 22 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi'ni yayımladı. Türk milletine, "Vatanın bütünlüğünün ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu, azim ve kararlılıkla vatanın kurtarılması için Sivas'ta bir kongre toplanacağını" bildirdi. Ayrıca Osmanlı Hükümeti'nin verdiği görevden ve askerlikten istifa ederek, 23 Temmuz 1919'da Erzurum'da, 4 Eylül 1919'da Sivas'ta toplanan kongrelerin başkanlığını yaptı.

Bu kongrelerde, "Düşman işgaline karşı milletin vatanı savunacağı, bu amaçla geçici bir hükümetin kurulacağı ve bir milli meclisin toplanacağı, manda ve himayenin kabul edilmeyeceği" kararları alındı ve açıklandı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), onun çabalarıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da tarihi görevine başladı. Mustafa Kemal Atatürk, Meclis ve Hükümet Başkanı seçildi.

TBMM açılmadan 17 gün önce, 6 Nisan 1920'de, Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla Anadolu Ajansı (AA) kuruldu. "Türkiye'nin sesini dünyaya duyurmak" amacıyla kurulan AA, TBMM'nin çıkardığı ilk yasaları duyurdu, Milli Mücadele'nin ve Kurtuluş Savaşı'nın her aşamasına tanıklık etti.

TBMM açılarak milli bir hükümet kurulmasına rağmen Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması imzalandı.

Büyük Önder Atatürk, United Telegraph gazetesi muhabirine yaptığı açıklamada, Sevr Antlaşması'nı tanımadıklarını vurgulayarak, "Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve neticede yaşama hakkımızı inkara ve kaldırmaya yöneltilmiş Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir." ifadelerini kullandı.

TBMM tarafından Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması'nın kabul edilmediği dünyaya duyuruldu. 

Yunan Ordusu bozguna uğratıldı

İtilaf Devletleri'nin yardımıyla İzmir'i işgal eden Yunan kuvvetlerinin ilerlemesi, 1921'de Birinci ve İkinci İnönü savaşlarıyla durduruldu.

Yunan ordusunun 23 Ağustos 1921'de yeniden taarruz etmesiyle Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Atatürk, birliklere, "Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

Yunan ordusu bozguna uğratılarak, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği Türk ordusu, Sakarya Meydan Muharebesi'ni zaferle sonuçlandırdı. 22 gün süren bu savaşta Yunan ordusu ağır kayıplara uğratıldı. Bu zafer nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk'e, TBMM tarafından "Mareşal" rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi.

Sakarya Zaferi'nin ardından 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Hatay haricinde bugünkü Türkiye sınırının çizildiği Ankara Antlaşması imzalandı.

Atatürk'ün komutanlığında Türk ordusu, vatanı düşman işgalinden kurtarmak için 26 Ağustos 1922'de karşı saldırıya geçerek Büyük Taarruz'u başlattı.

Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği 30 Ağustos 1922'deki Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi'nde Türk ordusu, Yunan ordusunun büyük kısmını yok etti. Bozguna uğrayarak kaçan düşman kuvvetlerini izleyen Türk ordusu, 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdi.

Anadolu'yu düşman istilasından kurtaran büyük askeri zaferlerin ardından 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı ve İtilaf Devletleri işgal ettikleri Türk topraklarından çekildi. 

Lozan Antlaşması

İsmet İnönü başkanlığındaki Türkiye heyeti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandı.

Büyük Önder, Lozan Antlaşması'na ilişkin, "Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder bir vesikadır." değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı

Kurtuluş Savaşı'nın ardından TBMM tarafından 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edilirken, Mustafa Kemal Atatürk de cumhurbaşkanı seçildi. 1938'deki ölümüne dek arka arkaya 4 kez cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, bu görevi en uzun süre yürüten Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'e 14 Haziran 1926'da İzmir'de yapılması planlanan suikast girişimi engellendi. Suikast girişiminin elebaşları İzmir'de tutuklandı.

Büyük Önder, suikast girişimine ilişkin Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamada, "Alçak girişimin benim şahsımdan ziyade mukaddes Cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelerimize yönelmiş bulunduğuna şüphe yoktur. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Gazi Mustafa Kemal'e, 24 Kasım 1934'te 2587 sayılı Kanunla "Atatürk" soyadı verildi ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklandı.

Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör olarak öne çıkmasına katkıda bulundu

Mustafa Kemal Atatürk, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın etkilerini hafifletmek ve ülkenin kalkınmasını hızlandırmak amacıyla 1933'te Beş Yıllık Sanayi Planı'nı başlattı. Aynı dönemde dış politikada da önemli adımlar atıldı; Milletler Cemiyeti'ne girilmesi, Balkan Antantı'nın imzalanması, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Sadabat Paktı gibi girişimler, Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör olarak öne çıkmasına katkıda bulundu.

Atatürk, Hatay'ın anavatana katılması için yoğun diplomatik çaba sarf etti ve onun bu amacı, vefatının ardından 1939'da gerçekleşti. 

Yalnızca Türk milletinin Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yöneten bir komutan olarak değil, aynı zamanda gerçekleştirdiği devrimlerle de dahi bir devlet adamı olarak tarihe geçen Mustafa Kemal Atatürk, 57 yıl süren yaşamında, milletinin ve vatanının bağımsızlığı için yılmadan çalıştı ve girdiği her mücadeleden zaferle çıktı.

Askeri ve siyasi dehasıyla Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938'de 57 yaşındayken Dolmabahçe Sarayı'nda saat 9'u 5 geçe hayata gözlerini yumdu.

Atatürk'ün vefatı sadece Türkiye'de değil bütün dünyada büyük üzüntüyle karşılanırken, yabancı devlet adamları birçok açıklama yaptı ve mesaj yayımladı.

Atatürk'ün naaşı 10 Kasım 1953'te Anıtkabir'e nakledildi

Atatürk'ün Türk bayrağına sarılı tabutu, Dolmabahçe Sarayı büyük tören salonunda bir katafalk üzerine yerleştirilerek 3 gün süreyle milletin ziyaretine bırakıldı.

Cenaze, daha sonra 20 Kasım 1938'de Ankara'ya getirildi ve 21 Kasım 1938'de büyük törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Törende, Çanakkale'de ve diğer muharebelerde Atatürk'e karşı savaşmış yabancı generaller de yer aldı.

Atatürk'ün naaşı, ölümünün 15'inci yılı olan 10 Kasım 1953'te Anıtkabir'e nakledildi. 



4 Mart 2018 Pazar

Mustafa Kemal'in Suriye'deki son karargâhı: Raco


Zeytin Dalı Harekatı'yla terör odaklarından temizlenen Raco hakkında az bilinen tarihi bir gerçek de gün yüzüne çıktı.

Afrin Harekatı'nın 41. gününde verilen 8 şehit sonrasına dikkat çeken güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, "Geçtiğimiz gün 8 şehit verdik. Mehmetçiğimiz ondan sonra çok hırçınlaştı, hemen ertesinde 73 teröristi etkisiz hale getirdi. Bir gün sonra da 137 teröristi imha etti, ki bu harekat boyunca bir günde en çok teröristin imha edildiği günlerden biri oldu. Ardından da Raco'nun 100 yıl sonra ele geçirilmesi gibi çok önemli bir fotoğraf var." şeklinde konuştu.

MUSTAFA KEMAL'İN SURİYE'DEKİ MÜCADELESİ

Birinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında Mirliva (şimdiki tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa, 7 Ağustos 1918’de ikinci kez Filistin’de bulunan 7. Ordu Komutanlığı’na tayin edilmiş ve 1918 ağustos ayı ortalarında komutayı devralmıştı. 1 Ekim’de Beyrut’un işgalinden sonra Yıldırım Orduları’nın Halep’te toplanmasına karar verildi. 7. Ordu da, kuşatmadan kurtulmak için düzenli bir şekilde ve düşmanı karşılayarak Halep’in güneyine çekildi. 4. Ordu’nun lağvedilmesinin ardından Suriye cephesi tamamıyla 7. Ordu’ya, Mustafa Kemal’e devredildi.
Mustafa Kemal'in Suriye'deki son karargâhı: Raco

ZIRHLI ARAÇLI İNGİLİZLERE KARŞI DAĞLARDA MÜCADELE

Halep’in zırhlı araçlarla donatılan düşmana karşı savunulması zor olacağından, savunmanın kuzeydeki dağlık alanda kurulması kararlaştırıldı.







BİR SÜRE HASTANEDE YATTI

Bu sırada Mustafa Kemal, böbrek sancıları nedeniyle rahatsızlanınca bir süre hastanede yattı ancak savunmaya yönelik toplantılarını sürdürdü. Halep’te 25 Ekim 1918’de Mustafa Kemal’in deyimiyle yaşanan sokak savaşının ardından düşman kuvvetler şehirden atıldı. Ancak Mustafa Kemal, Halep içinden de kendilerine saldırıldığını gördüğü için buradan çekilmeye karar verdi.

İNGİLİZLERİ VE İŞBİRLİKÇİ ARAPLARI PÜSKÜRTTÜLER

7. Ordu, Halep’in 5 km. kuzeyine çekildi. Karargâh Katma’da kuruldu. Çekilirken önlemini alan Mustafa Kemal, 26 Ekim’de saldırıya geçen Arap ve İngiliz kuvvetlerini püskürttü.

SON KARARGÂHI

Bu arada Mondros Mütarekesi imzalanacağı için Almanların geri dönecek olması nedeniyle 7. Ordu Komutanlığı, son emriyle İskenderun ve kıyılarıyla birlikte Reyhanlı, Kırıkhan, Belen, Der el Cemal, Tel Rifat hattını korumak üzere ordu karargâhını 30 Ekim’de Raco’ya taşıdı. Böylece 1. Dünya Savaşı’nda Mustafa Kemal’in son karargâhı Raco oldu. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanınca müttefik Almanlar, Osmanlı topraklarından ayrıldı.

Raco'da 'Mustafa Kemal'in askerleriyiz' yazısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yere sahip olan Raco bölgesine "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" mesajı bırakıldı.

Afrin'in teröristlerden temizlenmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından başlatılan ve ÖSO güçlerinin de katıldığı Zeytin Dalı Harekatı'nda, Afrin istikameti üzerinde olması ve içinde çok sayıda teröristin barınmasına imkan vermesi nedeniyle kritik bir öneme sahip olan Raco beldesinde kontrol sağlandı.
TSK ve ÖSO güçlerinin girdiği Raco merkezinde teröristler tarafından kurulan bariyerlerin kaldırılmasına ve önceden tuzaklanan el yapımı patlayıcılar ile mayınların imha edilmesine başlanıldığı öğrenildi.

ATATÜRK KARARGÂH KURMUŞTU

Teröristlerden temizlenen Raco stratejik önemi yanında tarihi olarak da önemli bir yer. Raco, Mustafa Kemal Atatürk'ün 1918'de Katme Savaşı'nın ardından ordu karargâhını taşıdığı bölge olarak biliniyor.

100 YIL SONRA RACO

Türk askeri de tam 100 yıl sonra Atatürk’ün komutan olarak bir anlamda bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Güney ve Güneydoğu sınırlarını kafasında şekillendirdiği Raco’ya girdi.

12 Eylül 2017 Salı

İPİNİ KOPARAN ATATÜRK DÜŞMANLARI!

Her dönem ipini koparanın Atatürk'e saldırdığına şahit oluyoruz. 

Türk düşmanı olan hapçısı, delisi, feslisi, tarihçisi, profu, siyasetçisi, yazarı Atatürk'e düşmanlık yaparak tatmin oluyor. 

Bunların büyük bölümü de İslam'ı bahane ederek Atatürk'e saldırıyor. Oysa Atatürk bu ruhu karanlık adamlar karşısında, İslam'ın aydınlık yüzünü yaşatmaya ve korumaya çalışmıştır. 

Atatürk'ün bunlar karşısında en büyük özelliği de Haçlı Ordularını denize döken, karaya gömen komutan ve devlet adamı olmasıdır. 

Bu ülkenin semalarında bugün ezanlar yankılanıyor, insanlarımız ibadetlerini rahatlıkla yerine getiriyorsa bu Mustafa Kemal Atatürk'ün her manada vizyonu sayesindedir.

Sözünü, heykelini, ismini, fotoğrafını ve eserlerini görünce cinnet geçirebilirsiniz ama bu sizin sadece dininizi, soyunuzu, kanınızı sorgulatır. Bir Müslüman Türk'ün Atatürk'e düşmanlık beslemesi mümkün değildir.

Ebul Gazi Bahadır Han'ın yüzyıllar önce söylediği "Türk'ün düşmanı çoktur; ama onu korumak isteyenin düşmanı daha çoktur."  Sözü aslında Mustafa Kemal Atatürk'e yapılan saldırıları da özetlemektedir.

Atatürk'ün İslam'a yaptığı hizmetin yüzde birini yapmamış adamların İslam üzerinden Atatürk'e saldırması ayrı bir kahpeliktir.

"Keşke Yunan galip gelseydi" diyen adamlar bugün Atatürk düşmanlığı yapıyor gerisini siz düşünün…

Mustafa Kemal Atatürk'ün 27.07.1937 tarihinde T.B.M.M'nde yapmış olduğu konuşmasında şunları demişti:

"Araplar'ın Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. 

Araplar'ın arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar'dan uzak kaldık.

Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Museviler'in ve Hristiyanlar'ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.
Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.

Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla itham edildik.

Fakat bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.

Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlar'la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz.

Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

Bunları söyleyen ve Haçlı Ordularına karşı cephede savaşarak her manada inancını ve imanını ispat etmiş Atatürk bunlara göre kâfir olurken, "Keşke Yunan galip gelseydi" diyen adamlar nasıl oluyorsa dindar oluyor.

Kadir Mısıroğlu isminde ömrünü Atatürk düşmanlığına adamış bir fesli bir deli var…

"Belli ölçülerde deliyim" ifadesi de ona aittir.
Bunun bir de  "Irak işgali için AKP'yi ben ikna ettim. Büyük Ortadoğu Projesi Türkiye için nimettir." sözü var. 

Şimdi bir Atatürk'ün sözü ve uygulamalarına bakın, birde "belli ölçülerde deli olan" bu adamın açıklamalarına bakın…

Atatürk, Haçlı Ordularına karşı "Allah Allah" diye çarpışan Türk Ordusuna komutanlık ederken, Kadir Mısıroğlu milyonlarca Müslümanın öldürüldüğü, sakat, evsiz, barsız bırakıldığı, tecavüze uğradığı Büyük Ortadoğu Projesinin nimet olduğunu söylüyor ve AKP'yi bu projeyi desteklemeye ikna ettiğini ifade ediyor.

Türkiye'nin sözde İslamcıları da işte böyle bir rezil haldedir.
En acı olanı da böyle bir adam, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından geçmişte Saray'da konuk edilerek itibar gördü ve meşrulaştırılan bu adam gençleri zehirlemeye hala devam ediyor. 

Yeri tımarhane olacak adamın, sarayda ne işi vardır?
Umarım onun sarayda konuk edilmesi, sadece geçmişte yaşanmış bir rezalet olarak kalmıştır ve böyle bir adam artık muhatap alınmayacaktır.

Kadir Mısıroğlu böyle itibar görünce, diğer Atatürk düşmanları da ipini kopararak, kudurarak saldırılarını sürdürüyor.

Geçtiğimiz günlerde de Şanlıurfa'da da bir kansız "Dinimizde putperestliğe yer yoktur." diyerek Atatürk heykelini kırmaya çalışırken karşımıza çıktı.

 "Allah" diyor, "peygamber" diyor, "put" kırdığını söylüyor ama ne hikmetse uyuşturucu kullanıcısı çıkıyor.

Bu türlerin her şeyi tezat, herşeyi kansızlık, herşeyi soysuzluk üzerine kurulmuştur.

Bunlar Atatürk'e saldırdıkça, Türk milletinin Atatürk'e olan sevgisi kat kat artıyor.

Bu kansızlar, soysuzlar elbette durmayacak ama milyonlarca Atatürk sevdalısı onun emanetlerini korumak için görev başındadır.

Bir Atatürk'ün duruşundaki asalete bakın, birde ona saldıran tipsizlerin haline… 

Görünce insanın kusacağı tipler, Atatürk düşmanı olarak ortada dolaşıyor.



"Keşke Yunan Galip Gelseydi"
O kanı taşımadan, Yunan aşkı mümkün mü?

4 Kasım 2018 Pazar

'Türkiye bir umut coğrafyası oldu'

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Irak'ın ilk kralı Faysal el-Haşimi'nin torunu Prenses Nesrin el-Haşimi, Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye'ye umut bağlandığını söyledi.



Irak'ın ilk kralı Faysal el-Haşimi'nin torunu Prenses Nesrin el-Haşimi, Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye'ye umut bağlandığını söyledi.
Prenses Nesrin el-Haşimi, geçen hafta vefat eden ve vasiyeti üzerine Ankara'da defnedilen babası Prens Muhammed'in Türkiye'ye bakışı, Irak ile Türkiye'nin tarihi ilişkilerine dair AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Kral Faysal'ın oğlu Prens Muhammed bin Faysal'ın Türkiye ile nasıl bir ilişkisi vardı? Türkiye'ye bakışı nasıldı?
Nesrin el-Haşimi: Arap dünyasının dini ve siyasi alanlarda bölünme yaşadığı bu dönemde Türkiye bir umut coğrafyası oldu. Bu bölünmüşlük durumundan kurtulmak ancak ilmi ve kültürel donanımla mümkündür. 

Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin geleceğinden umutluyum. Geçen hafta hayatını kaybeden babam Prens Muhammed bin Faysal, mütemadiyen, Türkiye'yi hedef alan şer odaklarından bahsediyordu. 

Vefatından bir gün önce babamla Türkiye'deki ekonomik ve siyasi durumlardan konuştuk. Bana 'Bu şer odaklarının hepsi Türk bayrağını indirmek istiyor. Ancak o bayrak gökyüzünde ilelebet dalgalanmaya devam edecek' dedi. Ben de Osmanlı Türkçesi bilen babam sayesinde Türkiye sevgisi kazandım. Türkiye'deki olayları takip ettim.

Babam son sözlerinde Erdoğan ve Türk halkı için hayır dualarda bulundu. Ben de onun yolunu izliyorum. Allah'tan Erdoğan'a uzun ömür, direnç ve sabır vermesini diliyorum. Çünkü Türkiye bir umut ülkesi. Enaniyetin egemenliğinde paramparça olmuş kendi ülkemle ilgili çok ümitvar olamıyorum. Arapların durumu âdeta Tevbe suresinin 67. ayetinde ifade edildiği gibi: 'Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.' Irak muhalefeti rahmetli babama gelip kendisini kral yapmayı teklif ettiklerinde bunun ülkenin bütünlüğü ve halkın birliği açısından faydalı olmayacağını söyledi.

Türkiye babamın iyi duygularına karşılık verdi. Bağdat'taki Kraliyet kabristanına defnedilmesi mümkün olmazsa Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yanına defnedilme vasiyetini Türkiye gerçekleştirdi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türk hükümeti ve halkına bu konuda yardımcı olan asil tutumundan dolayı teşekkür ediyorum.
"Kral Faysal'ın Türkiye ile ilişkileri hiç kopmadı"
Prens Muhammed'in Türkiye ile iletişimi var mıydı? Yoksa iletişim kesilmiş miydi?

Nesrin el-Haşimi: Burada köklerimiz var. Ortak geçmişe sahibiz. Ailemin Türkiye ile ilişkilerini daima vurguluyorum. Bazıları 1916'daki Arap isyanıyla Arap-Osmanlı ilişkilerinin koptuğunu düşünse de dedem Kral Faysal'ın Türkiye ile ilişkileri hiç kopmadı. Bu doğru değil. Çünkü isyan Osmanlı devletine karşı yapılmadı, Cemal Paşa'ya karşı başlatıldı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile dedemin aynı karede yer aldığı pek çok fotoğraf var. Hatta dedem kendisine bir şey olursa babamı Mustafa Kemal Atatürk'e emanet etmişti. Babam çocukluğunun bir dönemini Mustafa Kemal'in yanında geçirdi. Babam'ın Türkiye ile ilişkisi atalarına dayanıyor.
Bunun yanı sıra halam ve çocukları da Türkiye'de medfun. Ayrıca ailede Türkiye'yle alakası olan yalnızca babam ve dedem değil. Dedemin amcasının oğlu ünlü udi ve musiki üstadı Şerif Muhiddin Targan ya da Arap dünyasında bilinen ismiyle Şerif Muhyiddin Haydar gibi ailenin başka fertlerinin de Türkiye ile bağları var.

Dediğim gibi dedem kendisine bir şey olursa babamı Atatürk'ün himaye etmesini vasiyet etmişti. Atatürk ile dedem arasında çok güçlü bağlar vardı. İyi ilişkileri vardı. Dedem burada büyüdü. Şerif Hüseyin Türkiye'de zorunlu ikametteyken üç oğlu da (Abdullah, Ali ve Faysal) yanındaydı. Burada büyüdüler, burada eğitim gördüler. Dedem de burada eğitim gördü. Dedem ile Mustafa Kemal akrandı. Dedem burada eğitim gördü. İlişkileri siyasetten öteydi. Aralarında kan kardeşliği, dostluk ve sevgi vardı. Aynı zamanda ortak geçmişe sahiplerdi.
Burada siyasi ilişkilerin ötesinde kavi bir dostluk ilişkisinden bahsediyoruz. Bu ilişkiler babam üzerinde de izler bıraktı. Babam da Bağdat'taki Kraliyet Kabristanı'nda dedemin yanına defnedilmeyi, eğer bu mümkün olmazsa Ankara'da Atatürk'ün yanına defnedilmeyi vasiyet etti. 
Irak'ta defnedilmesi politik malzeme olarak kullanılacaktı. Siyasi çekişmeler içinde cenazenin araçsallaştırılması ihtimali vardı.
Irak'taki durumu biliyorsunuz. Allah babamın buraya defnedilmesini murad etti. 
Babam Türkiye'nin Ehl-i Beyt muhabbetinden sitayişle bahsederdi. 'Türkler Ehl-i Beyt'e çok değer verir' derdi. Ben de Türkiye sevgisini babamdan aldım.

"Etnik ve mezhep temelli ayrımcılık ümmeti yiyip bitiren bir kanser"

İran ve ABD Irak'ta karar mekanizmasını kontrol altına almak için yarışıyorlar. Irak'ın, uluslararası çekişmelerden ve etnik ve mezhepsel çatışmalardan bağımsız bir şekilde kendi yolunu çizme ve İslam dünyasındaki eski stratejik derin konuma dönme imkanı var mı?
Nesrin el-Haşimi: Irak'tan ve bugün ülkede birçok sektörde etnik ve mezhep temelli ayrımcılık nedeniyle yaşanan gerilemeden bahsedeceksek kraliyet dönemi ile karşılaştırmaktan geri duramam. 
'Bir ülkede etnik ve mezhep temelli ayrımcılık kapıdan girerse istikrar pencereden kaçar' diye bir söz var. Bu söz bugün Irak'ta gerçekleşiyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Nesrin el-Haşimi: Etnik ve mezhep temelli ayrımcılık ümmeti yiyip bitiren bir kanser. Bunun arkasında yatan amaç Irak'ı harap etmek. 
Dedem yönetimi süresince vefatına kadar Irak halkının birlik ve bütünlük içinde yaşaması için çalıştı. Bir gün dahi hiçbir vatandaşın nereli olduğunu sormadı. Çünkü bu soru kişinin mezhebi ya da partisel bağlılığını ortaya çıkarır.

SORU: Haşimi ailesinin Irak'ta halkın din, ırk, etnik kökenli değişik kesimlere karşı muamelesi nasıldı?
Nesrin el-Haşimi: Kral Faysal, kimsenin dinine ya da mezhebine bakmaz ehliyet ve liyakate itibar ederek işi ehline verirdi. O sebeple o zaman Irak'ta ayrımcılık yoktu. 
Amcam Gazi Faysal döneminde de böyleydi. Ancak amcamın oğlu II. Faysal döneminde bazı şeyler değişti. O dönemde ipler daha ziyade Nuri es-Said ve Abdülillah’ın elindeydi. 
Ben dedem I. Faysal ve amcam Kral Gazi dönemlerini kastediyorum. Bu nedenle Irak o zamanlar özellikle eğitim başta olmak üzere birçok alanda gelişmiş ülkeler sınıfındaydı.
Uzaktan eğitim vardı o zaman Irak'ta. Dedem, Irak'taki öğrencilerin istifade etmesi için İngiltere üniversitelerindeki konferansların kayıt ve dokümanlarını Bağdat'a getirtiyordu. 
Ülkede sempozyumlar yapılıyor ve bilimsel dergiler çıkıyordu. 1920'de tıbbi araştırmalar dergisi çıkıyordu Irak'ta. Kadınların bilinçlendirilmesi için çalışmalar yürütülüyordu. 
1923 Irak'ında 'Leyla' adında bir kadın dergisi yayınlandığını düşünebiliyor musunuz!
Irak'ın kaderi tamamen değişse ve bugün de Haşimi Ailesi yönetimde olsaydı Irak'ta şu anki durumlar ne kadar değişirdi?

Nesrin el-Haşimi: Dedem, ümmetin geleceğinin öğretmenler ve münevverlerin elinde olduğunu söylerdi. Ama maalesef günümüzde cehalet hükm-i ferma olduğu için artık yalnızca makam mevkiye itibar edilir oldu.

Biliyorsunuz bu günler Erbain günleri. Şimdi 10 Muharrem ve Erbain zamanı geldiğinde bakıyorsunuz hepsi ağlıyor. 
Hazreti Hüseyin'e mektup yazarak Yezid'in zulmüne karşı yardım isteyenler Hazreti Hüseyin'in katli karşısında sessiz kalmışlardı. Şimdi rivayetin bir kısmını alarak ağlama, dövünme ve yasla sınırlı bir merasime döndü her şey. 

Taff hadisesine, Kerbela'ya bakalım. Hazreti Hüseyin son nefesine kadar geri çekilmemiştir. Iraklı bugün sırtını zincirle dövmek, bağrını yumruklamak yerine Taff hadisesini doğru okuyabilse özgür olur. Iraklı kadın bağrını dövmek yerine Zeyneb binti Ali'nin mücadelesini anlasa ne Amerika ne İran ne de başka bir ülke Irak'a hükmedebilir.

13 Kasım 2019 Çarşamba

Sahte sosyal medya hesaplarının Atatürk iftiraları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



         MHP Lideri Devlet Bahçeli’ye atmadıkları bir “Atatürk düşmanı” iftirası kalmıştı, onu da yaptılar. 

En ilginç olan ise bu iftirayı CHP-İP karışımı paylaşımları olan, klasik bir FETÖ taktiğiyle çalışan, yabancı bir bayanın fotoğrafıyla Aslı ismini kullanan bir trol hesaba yaptırmaları. “Trol hesabın nesini dikkate alıyorsunuz?” diye düşünenler olacaktır. 


Asıl meselemiz, bozuk Türkçe yazımı ile aynen şunları yazması ve 35 bin kişinin bunu beğenmesidir:


        “Devlet bahçeli, 10 kasım için tek bir tweet atmadı her zaman, yıllardır böyle yapıyor milli bayramların hiçbirini kutlamıyor 10 kasım da anma törenlerine katılmıyor fakat bu kişiyi milliyetçi, Türkçü zannedip peşinden gidenler var hiç sorgulamıyor ve bunu fark etmiyorlar.”







         Bu iftira cümlelerini beğenen ve yorum yaparak destekleyen 35 bin kişi içinde, binlerce gerçek isimle yorum yapanların olması çok ilginçtir. Bir insan, bir trolün ipiyle kuyuya inecek kadar mı beyinsiz, çapsız, dangalak olur?


        MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Atatürk’e olan sevgi ve saygısını böyle bir iftiraya kurban vermeleri bir yana, açıklamalarını takip etmedikleri bir lider hakkında nasıl böyle abuk sabuk yorumlar yapabiliyorlar?



       MHP Lideri Devlet Bahçeli, 10 Kasım dolayısıyla “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihe yön veren, talihe yol açan, yaşadığı zamanın dışına çıkıp ülkesinin ve milletinin yol başçısı olan büyük bir kumandan, imrenilecek bir devlet adamı, eşsiz bir siyaset ve dava insanıdır. 

Vefatının ardından geçen 81 yıllık zaman diliminde, Türk milletinin ona duyduğu hürmet ve bağlılık hiç azalmamış, eserlerine ve mücadele ahlakına yönelik muhabbet ve sadakat hiç aşınmamıştır.” 

şeklinde başlayan ve yaklaşık iki sayfalık açıklama yaptığı halde, bir iftirayı destekleyen 35 bin kişi içindeki o beyinsizlerin gündemle hiç mi alakası yoktur?

      Kendine milli konularda çok hassas süsü veren, büyük ihtimal FETÖ’cü bu trol hesabının gerçek kimliğini savcılık ortaya çıkardığında her şey daha net anlaşılacak ve iftirayı beğenen 35 bin kişi ve yorum yapan beyinsizlerin hali de netleşecektir.


      “Atatürk düşmanlığıyla- Devlet Bahçeli” ismini yan yana getirmek gerçekten sıradan bir alçaklık değildir. Bunu yapsa yapsa CHP-İP paylaşımları yapan FETÖ’cü bir alçak yapar. Ama bakalım altından kim çıkacak…


      MHP Lideri Devlet Bahçeli, milli bayramlarda ve 10 Kasım günlerinde üzerine düşen tüm vazifeleri bugüne kadar yerine getirmiş ve bu günlere dair yaptığı tüm açıklamalar MHP’nin resmi internet sayfasında yayınlanmıştır.



      İlk defa bu 10 Kasım’da, geçirdiği rahatsızlıktan dolayı, hava şartlarına bağlı olarak katılamamıştır. Bu da insani bir durumdur.


      MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin, bu 10 Kasım’da “Hâlâ onun ismine bile tahammül edemeyen hayırsızlara, 57 yıllık hayatını kötülemek ve kötü göstermek için fırsat kollayan hayâsızlara tesadüf etmek acıklı bir hüsrandır. 


Gazi Mustafa Kemal Atatürk inanmış bir Türk milliyetçisi, çağını kavramış bir inkılapçı, değişim dinamiklerinin yönünü iyi okumuş, bölgesel ve küresel gelişmeleri milli gerçeklere muvafık şekilde yorumlamış bir siyaset dehasıdır. 


Ona karşı yapılan saldırıların, atılan iftiraların, aslı astarı olmayan ithamların temelinde Türklüğün bekasına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik hazımsızlık olduğu ayan beyan bellidir, hatta belgelidir. 

Devletimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten kim ya da kimler rahatsızsa onlara dikkat etmek, tuzaklarına karşı uyanık olmak büyük bir mecburiyettir.” açıklaması, aslında bu gibi iftira merkezlerinin de muhatap olacağı bir açıklamadır.

       MHP Lideri Devlet Bahçeli, Atatürk’e atılan iftiralardan, ona yapılan saldırılardan, ona yönelik düşmanlıktan bahseden açıklama yaparken bile iftiraları, saldırıları, düşmanlıkları bizzat kendisi yaşıyor.

       Bu iftira merkezlerinin derdi zaten Atatürk’e olan sevgi, bağlılık değildir. 


Öyle olsa MHP Lideri Devlet Bahçeli 10 Kasım’a yönelik çok anlamlı bir basın açıklaması yaptığı halde “10 Kasım için tek bir tweet atmadı” diyen sahte hesaplar, Türkiye Cumhuriyeti'ni bölmek için mücadele eden terörist Demirtaş için “Vicdan kardeşliği” çağrısı yapan İP Genel Başkan  Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın paylaşımlarını kendi sayfasında paylaşmazdı.


        Bu sahte sosyal medya hesaplarının hali de CHP’yi terör örgütü PKK’nın siyasi kampı haline getiren, terör örgütünün yardım ve yaltakçısı HDP’nin yol arkadaşlığını yapanların Atatürk’ü anması, onun ismini ağızlarına alması gibidir.


        MHP ve Lideri Devlet Bahçeli iftiralara alışıktır. Ama bu iftiracı şerefsizlerle mücadele edilmediği anlamını taşımamalıdır. Sahte isim, gerçek isim fark etmez, her türlü iftiracıyla mücadelemiz sürecektir.













10 Kasım 2017 Cuma

Mustafa Kemal Atatürk'ü Anıyoruz

UNUTMAYACAĞIZ
“Hangi partiye, hangi görüşe, hangi bölgeye ait olursanız olun; unutmayın ki bu ülkede başı dik yaşamakta oluşumuzu, tarihin en büyük insanlarından birisi olan Gazi Mustafa Kemal'e borçluyuz. Atatürk istismarcılarına kanmamaya ve onun fikirlerine doğrudan doğruya ulaşmaya çalışın.
● Büyük Atatürk! tarih seni bağımsızlığın baş mimarı olarak yazmakta, bütün uluslar senin manevi şahsiyetin önünde saygıyla eğilmektedir.
● Türk milletinin büyük kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü vefatının 79. yıl dönümünde saygı ve rahmetle anıyorum.
● Ulusumuzun güvenine layık olacak bir şekilde millet adına çalışmalarımıza bütün gücümüzle devam edeceğimize manevi huzurunda söz veriyoruz.
● Atatürk'ün büyük eseri, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza kadar bağımsız ve özgür yaşayacaktır.
● Yalnızca yurtta değil, dünyada da barış diyen Büyük Önder Atatürk, tüm dünyanın takdir ettiği büyük bir devlet adamıdır.
● Türk Milletinin her bir ferdi Atatürk'ün getirdiği ilke ve devrimlerin gönüllü ve azimli birer koruyucusu olmaktan büyük bir onur duymaktadır.
● Dünyanın ender yetiştirdiği eşsiz bir komutan ve dahi bir yönetici olan büyük Atatürk'ün dünya milletlerine bıraktığı bağımsızlık ve eşitlik düşüncesi, sonsuza değin takdirle tatbik edilecektir.
● Ey yüzü gibi kalbi de güzel insan emanetlerine sahip çıkacağımıza söz verirken bir On Kasım'ı daha seni yâd ederek anıyoruz. Seni çok seviyor ve çok özlüyoruz.
● Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve yeniliklerin sahibi olan Atatürk, fikirleri ile her zaman yaşayacak ve yaşatılacaktır.
● Rüzgâr ağırdan eser, her 10 Kasım sabahı, her bir yere savurur, sararmış yaprakları. Hüzünlenir milletim, her 10 Kasım sabahı, çiçeklerle donanır, Anıtkabir yolları.
● Boğazımızda kocaman bir düğüm olur her On Kasım'da. Geçen her yıl seni daha da çok aratır oldu. Sen bize bu cennet vatanı bıraktın Allah da seni cennet yurtlarında barındırsın.
● Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk Milleti'nin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı.
● Unutturamaz seni hiç kimse unutulsak da biz. Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem. Atam rahat uyu. Emanetini çiğnetmeyiz. Her birimiz Mustafa Kemal'in askerleriyiz.
● 10 Kasım'da ben üzgünüm neden? Çünkü bizden ayrıldı Atatürk'üm, bizden kalbimiz kırık gönlümüz buruk çünkü bizden ayrıldı en güzel varlık.
● Her 10 Kasım'da olduğu gibi bu 10 Kasım'da da Atatürk'e olan bağlılığımızı ve sevgimizi ortak düşünce ve duygularla bir kez daha dile getiriyor, büyük önderimizi özlemle anıyoruz.
● Gidiyor Ata'm, gidiyor eller üstünde, yürüyor kalbimizin en derinine, ağlıyorken bizler yediden yetmişe, söz veriyoruz Ata'm izinden gitmeye. Şimdi sensizliğe üzülmenin zamanı, şimdi fikirlerini daha iyi anlamalı, kurduğun cumhuriyetin değerini bilip, her zaman en yükseğe, ileriye taşımalı.
● Atatürk, şahsiyet ve yeteneğin dev gibi bir simgesi idi, o, yirminci yüzyılın en görkemli olayını yaratan adamdı.
● Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma özelliğini hiçbir zaman yitirmeyecektir.
● Kurmuş olduğun demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni ebediyete kadar yaşatacağımızı, ilke ve devrimlerinin yılmaz koruyucuları olacağımızı bir kez ifade eder, ülkemizi hak ettiği çağdaş seviyeye getireceğimize manevi huzurunda söz veririz.
● 10 Kasım 1938 yılının üzerinden 79 yıl geçti. Yıl 2017, aradan geçen bunca zaman sadece özlemimizi biraz daha arttırdı. Çok özledik Atatürk'ü. Rahat uyu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk.
ATATÜRK SÖZLERİ
● Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar!
● Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur.
● Amerika, Avrupa ve bütün uygarlık dünyası bilmelidir ki Türkiye halkı her uygar ve kabiliyetli millet gibi kayıtsız şartsız hür ve müstakil yaşamaya kesin karar vermiştir. Bu haklı kararı bozmaya yönelik her kuvvet, Türkiye'nin ebedi düşmanı kalır.
● Anadolu, en büyük hazinedir.
● Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.
● Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız.
● Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir.
● Ben, 1919 yılı mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.
● Ben manevî miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.
● Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.
● Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.
● Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.
● Bir hükûmet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükümetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, "Hükümetten gaye nedir?" bunu düşünmek lazımdır. Hükûmetin iki hedefi vardır. Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükûmet iyi, edemeyen fenadır.
● Bir kelime ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir; halkın devletidir. Mazi kurumları ise bir şahıs devleti idi, şahıslar devleti idi.
● Bir toplumun eksikliği ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve geliştiren güçler vardır: Düşünce güçleri, sosyal güçler. Düşünceler, anlamsız, yararsız, akla sığmaz saçmalarla dolu olursa o düşünceler hastalıklıdır. Bir de toplumsal yaşayış, akıldan mantıktan uzak, yararsız, zararlı birtakım görenek ve geleneklerle dopdolu olursa yaşama sayılamaz. İlerleyemez, gelişemez, inmeliler gibi olduğu yerde bocalar kalır.
● Birbirimize daima gerçeği söyleyeceğiz. Felaket ve saadet getirsin, iyi ve fena olsun, daima gerçekten ayrılmayacağız.
● Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir.
● Biz, her vasıtadan yalnız ve ancak bir tek temel görüşe dayanarak yararlanırız. O görüş şudur: Türk milletini medenî dünyada lâyık olduğu mevkie yükseltmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha çok güçlendirmek ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek...
● Bizce, Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın düzeyde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır.
● Bizi yanlış yola sevk eden kötü yaradılışlılar, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir.
● Bizim barış ülküsüne ne kadar bağlı olduğumuzu, bu ülkünün güvenlik altına alınmasındaki dileğimizin ne kadar esaslı bulunduğunu izaha lüzum görmüyorum.
● Bizim milletimiz esasen demokrattır. Kültürünün, geleneklerinin en derin maziye ait evreleri bunu doğrular.
● Bugünkü hükümetimiz, devlet örgütümüz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet örgütü ve hükumettir ki onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükumet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.
● Bugünün ihtiyaçlarına uygun kanun yapmak ve onu iyi uygulamak refah ve ilerleme vasıtalarının en mühimlerindendir.
● Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, milletlerin bilgisizliğinden ve taassubundan istifade ederek binbir türlü siyası ve şahsı maksat ve menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, içeride ve dışarıda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten ne yazık ki henüz uzak bulundurmuyor.
● Bütün Dünya bilsin ki benim için bir taraflılık vardır: Cumhuriyet taraftarlığı, fikri ve sosyal inkılap taraftarlığı. Bu noktada, yeni Türkiye topluluğunda bir ferdi, hariç düşünmek istemiyorum.
● Bütün ilerlemeler, insan fikrinin eseridir. Fikri harekete getirmek, birinci işimiz olmalıdır. Bir kere millet benliğine hakim olsun ve düşünebilsin, yeter! Başlangıçta hatalı düşünse de, az zaman sonra bu hatayı düzeltebilir. Fikir bir kere faaliyete başladı mı, her şey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise, ancak bireyin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü girişimde bulunmak serbestisine sahip olmakla mümkündür.
● Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve cihana bildirmek bizim için bir borçtur.
● Büyüklük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda karşı koyuşları yok eden olacaksın. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır. Kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana "büyüksün" derlerse, bunu diyenlere de güleceksin.
● Cumhuriyet, ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.
● Cumhuriyet idaresini, Cumhuriyetten söz etmeksizin milli hâkimiyet esasları içinde her an Cumhuriyet'e doğru yürüyen şekilde toplamaya çalışıyorduk.
● Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Cumhuriyet ilkelerini sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı ihmal etmeyiniz.
● Yurtta sulh, cihanda sulh.
● Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır.
● Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk milletini emin ve sağlam bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle, büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.
● Cumhuriyetçilik ve toplumsal inkılâp, lâiklik ve yenilikseverlik, Türk'ün öz malı ve özelliği hâline geldiğini görmek, benim için büyük bir bahtiyarlık olacaktır.
● Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lazım olanı yapmaya hazırız.
● Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir.
● Çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiç birini yapamazdım.
● Demokrasi ilkesi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi ilkesi, siyasi kuvvetin, egemenliğin kaynağına ve meşruiyetine temas etmektedir. Demokrasinin tam ve en belirgin hükumet şekli Cumhuriyettir.
● Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır medeniyete teinin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdani olduğundan cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet görür.
● Devrimin ereğini (hedefini) kavramış olanlar, onu daima koruyup gözetme gücünde olacaklardır.
● Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.


17 Ocak 2020 Cuma

Libya’nın jeo-stratejik önemi ve Türkiye-Libya ilişkilerinin arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM'ce meşruiyeti tanınan UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir.



Libya'nın başkenti Trablus'un kalbi konumundaki Şehitler Meydanı'nda toplanan Trabluslular, Hafter saflarındaki milis ve paralı askerlerin gerçekleştirdiği saldırılara tepki gösterdi. Trabluslular, Türk bayrağı taşıdı. Fotoğraf: Arşiv/Hazem Turkia/AA


Ahmed Cevdet Paşa “Tarih bilmeyen siyasetçi pusula bilmeyen gemi kaptanı gibidir” diyerek devlet adamlarının karşılaştıkları sorunlara tarihi perspektiften bakarak isabetli çözümler bulacaklarını kuvvetli bir şekilde ifade etmiştir. Biz de bugün burada tarihi bir perspektif sunmaya çalışalım.
Fenike, Kartaca, Yunan, Roma ve Bizans hâkimiyetinden sonra, Hz. Ömer devrinde, Amr bin As kumandasındaki ordu 642 yılında Mısır’ın ardından Trablus ve Tunus’a doğru hareket etti. 647’de Ukbe bin Nafi ile Trablus’ta zafer kazanıldı. Kuzey Afrika’nın fethi Hassân bin Nu’mân ve Musa bin Nusayr eliyle 707 yılında tamamlandı. Tarık bin Ziyad 711 yılında İspanya’yı fethederek İslam’ı güneybatıdan Avrupa’ya ulaştırdı.
Kuzey Afrika’da iç huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla Harun Reşid, emirlerinden birinin oğlu olan İbrahim bin Ağleb’i 800 yılında vali tayin ederek Libya ve Tunus’u Abbasi halifesine bağlı olarak yönetecek Ağlebiler (800-909) hanedanını kendi eliyle kurdu. Fâtımî Devleti (909-1049) ve Muvahhidler Devleti (1160-1178) egemenliğinden sonra, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin emri altındaki Kölemen komutan Şerefeddin Karakuş 1174 yılında başlattığı seferlerle Trablus, Kayrevan ve Tunus gibi Kuzey Afrika şehirlerini yeniden Mısır’a dahil etme siyaseti çerçevesinde hareket etti. 1185 yılında Trablus şehrini ele geçirdi. Karakuş ve arkadaşlarının sürdürdüğü seferlerin ve 1212 yılına kadar devam eden hakimiyetinin en önemli sonucu, Kuzey Afrika seferine katılan birliklerindeki Oğuzların varlığını kalıcı kılmasıdır. Oğuzlar Muvahhidler devletinde “guz” ve “gazaz” adındaki askeri birlikler olarak varlıklarını sürdürdüler. Bugün Yefrin’de yaşayan Gazaz kabilesi büyük ihtimalle o günlerden kalmadır. Muvahhidler’den sonra, aradaki fetret devri dışında, Hafsîler uzunca bir süre Libya’ya egemen oldu (1228-1323 ve 1369-1510).

Hafsîler ve Osmanlılar

Haçlı ideolojisi ile hareket eden İspanyollar, Endülüs’teki İslam varlığına adım adım son verdikten sonra tüm kuvvetleriyle Kuzey Afrika’ya yöneldiler. Kastilya ordusu 1510 yılında Hafsîler’in egemen olduğu Trablusgarb’ı işgal ettiği gibi halkını da kılıçtan geçirdi. Canını kurtaranlar Trablusgarb’ı boşaltarak ülkenin içlerine doğru kaçtı veya sürüldü.
 sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. 
1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman, babası Sultan Selim zamanında, 1519’da Tacura’dan gelen heyetin bizzat talep ettiği askeri yardımı sağladı. Murad Ağa kumandanlığında bir askeri filo gönderdi. Murad Ağa Tacura’da kuvvetli bir direniş merkezi kurdu. Trablus’un İmparator Şarlken tarafından 1530 yılında Malta şövalyelerine verilmesinden üç sene sonra, Kaptanıderyâ Barbaros Hayreddin Paşa şehri yeniden fethetti. Ancak bu fetih de İspanyolların karşı saldırılarıyla uzun ömürlü olmadı ve şehirde hakimiyet kurmak için mücadeleye devam edildi. Tam 32 yıl süren bu mücadelenin sonunda, Kaptanıderyâ Sinan Paşa, Turgut Reis ve Murad Ağa’nın kuvvetleriyle Trablusgarb 15 Ağustos 1551’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Fetihten sonra Murad Ağa Trablusgarb valisi oldu (1551-1553). Onun vefatından sonra ise Turgut Reis (1553-1565) valilik makamına gelince ülkenin sahil kısmıyla çöl bölgesini sosyal, siyasi ve ekonomik olarak birleştirdi. Trablusgarb onun döneminde huzur ve refaha kavuştu. Bugün “Libya” olarak isimlendirilen coğrafyada Osmanlı devletinin Trablus, Bingazi ve Fizan adıyla ayrı ayrı idari merkezleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ocaklarına hep birlikte “Garp Ocakları” deniliyordu. Bu ocaklar merkezî devlet için kayda değer bir üretim ve gelir kaynağı oluşturmamakla birlikte, Osmanlı devletinin ve İslam âleminin savunması açısından Akdeniz’de bir ileri karakol görevi görüyordu.
Osmanlı devleti merkezî askerî teşkilatına Balkanlardaki Hristiyan kökenli genç erkekleri devşirme usulüyle dahil ederken, Kuzey Afrika’daki topraklarını savunmak amacıyla Anadolu’dan genç erkekleri asker olarak Garp Ocaklarına gönderiyordu. Osmanlı böylece, askerlik mesleği bakımından insan kaynağı sınırlı olan bölgenin askerî kapasitesini geliştirmeye çalışmıştı. Libya, Tunus ve Cezayir’de görev yapan bu profesyonel askerlerin yerel halktan kızlarla evlenmesine müsaade edilerek, sayıları bugün milyonlarla ifade edilen bir “Kuloğlu” nesli ortaya çıktı. “Kuloğulları” babaları Anadolu kökenli asker ve anneleri yerel halktan kişiler demektir. Her yıl ocağa yazılan 1000-2000 civarındaki askere ek olarak, Kuloğulları’nın da sayısı aritmetik olarak artmış ve devlet kademelerinde çeşitli memuriyetlerde ve ülke savunmasında ayrı bir askeri kuvvet kaynağı olarak istihdam edilmişlerdir.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.
On yedinci yüzyıla girilirken, İstanbul’dan gönderilerek Trablusgarb beylerbeyi tayin edilen kişiler, dünyadaki ve Akdeniz’deki değişen dengelere karşı kendi pozisyonlarını korumakta güçlük çektiler. Dünya ticaretinin kapasite ve değer bakımından artması ve mevcut dengelerin sarsılmasıyla, Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama mecburiyeti, beraberinde yeni riskler de getirdi. Ocaklılar ve arkalarında yeni toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olarak ortaya çıkan Kuloğulları, beylerbeyilik makamında oturanlara karşı öne geçtiler. Zira beylerbeyi üç yıl, yani geçici bir süre görev yaptıktan sonra başka bir göreve gideceğini bildiğinden, uzun vadeli icraat yapmak yerine, asıl sorumluluğu “Ocaklı dayıya” bırakıp temsilî bir pozisyonda kalmayı tercih ediyordu.
1711 yılında dayı olan Karamanlı Ahmed Bey, padişahın bu temsilî pozisyondaki beylerbeyilik uygulamasına son veren bir kararı almasını sağladı. Ahmed Bey’e “sultan naibi” benzeri bir imtiyaz verilerek Trablusgarb’da bir Karamanlı hanedanı kurmasına imkân verildi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar kısmen de olsa Osmanlı devletinin Garp Ocaklarına katkı sağlayan deniz akıncılığı, silahlı modern ticaret gemileri karşısında önemini kaybetti. Hatta Vali Yusuf Paşa Trablusgarb beylerbeyi tarafından güvenliği belli bir bedel karşılığında garanti edilen gemilerin korsan baskınları sebebiyle uğradığı zararları tazmin etme konusunda zor durumda kalıyordu. Yusuf Paşa’nın Mısır’a saldıran Napolyon’a karşı pozisyon almaması da İstanbul’da tenkit edildi.
1827 yılına gelindiğinde, Libya’da yaşanan yönetim krizinin üstüne Osmanlı donanması Navarin’de Avrupalı devletlerin ortak donanması tarafından yakıldı. Bunlara Doğu Akdeniz’deki Yunan isyanı, Cezayir’in 1830’da Fransa tarafından işgali ve Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi gelişmeler de eklenince, Trablus’a yapılması gereken müdahale gecikmiş oldu. Nitekim 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile eyalet merkeze bağlandı. Fransa’nın Cezayir’in yanında Tunus ve Libya’ya yönelik emperyalist emelleri biliniyordu. Bu yüzden Fizan ve Orta Afrika’ya uzanan güzergahta yer alan Gat, Tuareg (Tevârık), Ezgar ve Hoggar aşiretleriyle sıcak ilişkiler kuruldu. Sudan-Senegal, Sudan-Fas kervan ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak adımlar atıldı. Ancak 1882 yılında Mısır, ardından da Sudan İngiliz işgaline uğrayınca, Osmanlılar’ın kurduğu istikrar ve güvenlik ortamı ağır bir darbe aldı. Böylece eyalet mühim bir gelir kaybına uğradı ve merkezden gelecek yardımları bekler oldu.
1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil gönderdi. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Hums’tan bir, Bingazi’den iki, Trablusgarb’tan üç, Fizan’dan bir ve Cebeligarb’tan bir vekil olmak üzere toplam sekiz milletvekili Meclis’te Libya’yı temsil etti.

II. Abdülhamid’in Libya politikası

Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocukları ve Kuloğullarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde çaba harcandı. Sahilden yapılacak saldırıları püskürtmek amacıyla, Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde, stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu. Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmekle birlikte, Osmanlı devletine bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda, bölgedeki kabileler üzerinde etkisi bulunan, Şâzeliyye tarikatının bir kolu olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir Efendi, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışmanı unvanını aldı. Sultan Abdülaziz devrinde Senûsî zaviyelerine verilen destek artırılarak sürdürüldü. Zira Senûsiyye tarikatı Bingazi ve Çad yolu ile Akdeniz’den Sahra altına ve oradan bir ucu Sudan’a, diğer ucu Senegal ve Fas’a uzanan ve “Bilâdü’s-Sudan ticareti” adıyla bilinen ticaret yolu üzerindeki zaviyeleriyle bölgenin ekonomik, siyasi ve sosyal hayatında etkiliydi. Nitekim Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler.

Atatürk ve Libya

Fizan sancağı Osmanlı devletinin Jön Türkler’i sürgün ettiği bir yerdi. Fakat İtalyanların sömürgeci saldırıları karşısında, Fizan’da o sırada sürgün bulunan tıbbiyeli ve harbiyeli Jön Türklerin vilayetin çeşitli alanlarında istihdam edilmeleri sağlandı. Böylelikle vilayetin doktor, öğretmen ve idari memurluk pozisyonlarında Libyalılara hizmete başladılar. Libya’daki halkla kaynaşan bu kişilerin varlığı, yerel toplulukların Osmanlı halifesine bağlılıklarını zayıflatmak yerine kuvvetlendirdi. Öyle ki 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Libya halkı, Trablus’taki Jön Türklerin büyük sevinç gösterilerine katılmadığı gibi tepki gösterenler dahi oldu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Meşrutiyet idaresi, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramların ne anlama geldiğini anlatmak üzere Mustafa Kemal’i Libya’ya gönderdi. Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı düşünsel düzeyde karşı koymak için faaliyette bulunan Mustafa Kemal, burada özgürlük tohumlarını ekti. 1911 yılında yüz bin civarında askeriyle Libya’yı işgale kalkışan İtalyanlara karşı sadece 5 bin 500 askerle karşı koyan Mustafa Kemal, yerel asker sayısını olabildiğince artırmak için halkı direnişe katılmaya davet etti. Trablus kumandanı Kurmay Albay Neş’et Bey, Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar) Bey, Yüzbaşı Nuri (Conker) Bey, Bingazi Kumandanı Enver (Paşa) Bey, Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi önemli isimlerin başarılı çalışmalarıyla, İtalyanlar sahil kısımlarına adeta hapsedildiler ve Libya’nın iç bölgelerine giremediler.
Balkan Savaşlarının başlaması, Libya’daki durum adına, Osmanlı devletini acil bir çözüme icbar etti. 18 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalandı. İtalyanların Libya’daki hakimiyeti tanınırken, Müslümanları temsil etmesi için “Nâibü’s-sultan” unvanlı bir yetkili atandı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, İtalya’nın İngiliz-Rus-Fransız ittifakına girmesini önleyici politikalar bağlamında Osmanlı devleti, hiçbir zaman tam olarak uygulanmayan Uşi Antlaşması hükümlerini açıktan ihlal etmemeye özen gösterdi. İtalyanlara karşı canla başla savaşan Ahmed Şerîf es-Senûsî (1873-1933), Senûsî ailesinden Seyyid İdris’in İngiliz ve İtalyanlarla antlaşması üzerine, 30 Ağustos 1918’de bir denizaltıyla İstanbul’a intikal etmek durumunda kaldı. VI. Mehmed (Vahdettin) için Eyüp Sultan Camii’nde yapılan tahta geçme töreninde kılıç kuşatma vazifesini yaptı. Bu görev Ahmed Şerîf’e İstanbul’da gösterilen itibarın ne derecede yüksek olduğunun en açık kanıtıdır.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.

İtalyan sömürgeciliğinden bağımsız Libya’ya

Libya’daki İtalyan işgal dönemi 1911’den 1943 yılına kadar sürdü. 1943’te İtalyan-Alman birlikleri yenilip Libya’yı terk ettikleri zaman, Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan ise Fransız askerlerince işgal edildi. BM tarafından Libya’nın geleceğine karar verilmesi aşamasında Libya-Türkiye ilişkileri yeniden başladı. Berka kentinde geçici olarak bir devlet yapılanması gerçekleştirdi. Libya adına Şeyh İdris es-Senûsî Türkiye’ye başvurarak üst düzeyde görevlendireceği uzman kişiler talep etti. Bu bağlamda, Libya hükümetine başkanlık eden Sadullah Koloğlu başta olmak üzere çok sayıda üst düzey görevli Türkiye’den gitti. 24 Aralık 1951’de Libya devletini ilan eden Kral I. İdris es-Senûsî o sırada dünyanın en fakir ülkesinin kralıydı. Libya 1953’te İngiltere ve 1954’te ABD ile yaptığı anlaşmalarla bu ülkelere askeri üsler verdi. Karşılık olarak bu ülkelerden aldığı kira ve tazminatlarla ülke bütçesine mali katkı sağladı. 1960’ların başında Libya’da zengin petrol yatakları keşfedilince ülkenin kaderi değişti. Dünyanın en fakir ülkesi durumundan zengin ülkeler arasına girmeye aday oldu. Bunun ardından Libya’da 1969’da devrim yapıldı. Türkiye ile ilişkiler bir süreliğine dondurulsa da, devrim lideri Kaddafi Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’na destek vererek ikili dostluk ilişkilerini tazeledi.

Libya Türkiye için neden önemlidir?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Libya ile var olan tarihi ve kültürel bağları yanında, coğrafi açıdan komşuluk ilişkileri de kayda değer önemdedir. Bir ülkenin tarihten gelen sorumluluklarını bilmesi, deniz sularındaki haklarını korumak için ikili anlaşmalar yapması, savaşmak için diğer güçlere meydan okuması anlamına gelmez. Ne pahasına olursa olsun haklarını ve çıkarlarını korumak için iradesini beyan etmesi ve ikili ilişkilerinde ahde vefa göstermesi, o devletin gücünü ve caydırıcılığını ifade eder. Türkiye’nin Libya ile gündemde olan ilişkilerinin temelinde 500 yıl öncesine dayanan bir arkaplan vardır. Bu koskoca tarihi geçmişte Kanuni’den II. Abdülhamid’e, Mustafa Kemal’den Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümetine uzanan hatıralar vardır. Bunun yanında Libya’nın bugünkü dinî, siyasi ve kültürel kimliğini müstahkem kılan Murad Ağa, Turgut Reis gibi büyük komutan ve amirallerin türbesi ve kurdukları mimari eserler orada varlıklarını bütün ihtişamlarıyla sürdürmektedir. İspanyol ve Maltalı şövalyelerin yıkamadığı bu eserler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombalara karşı bile direnmiştir. Bugün ise türbeleri birer tarihi miras olarak görmek yerine “şirk merkezi” olarak tanımlayan fanatiklerin saldırılarına rağmen, Turgut Reis’in türbesi Türk-Libya dostluk tarihinin ortak anıtı olarak ayaktadır.
Öte yandan, Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlayıp milleti emperyalist işgalcilere karşı örgütlemeden önce Libya’daki halkı 1911 yılında direnişe hazırlaması, üstünde ayrıca önemle durulması gereken bir durumdur. Mustafa Kemal 30 yaşında edindiği bu tecrübenin ardından, 34 yaşında Anafartalar Kahramanı oldu ve 38 yaşında Samsun’dan Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Canı pahasına imdadına koştuğu Libya’da gözünden yaralanmasına rağmen yılmadı. Bütün varlığını ortaya koyarak vatan coğrafyasının merkezini işgale yeltenenlere karşı Mustafa Kemal Anadolu halkıyla karşı mücadele başlattığında, Libya’dan gelen dostu Ahmet Şerîf es-Senûsî de yanındaydı. Türkiye-Libya dostluğu, bu tecrübelerden hareketle, bölgede barışın tesis edilmesinde yine belirleyici olacaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de olup bitene kayıtsız kalması, iktidarda hangi hükümet olursa olsun, Ankara’nın jeopolitik ve jeostratejik konumunu doğrudan olumsuz etkileyecektir. Osmanlı devletinin çöküşünü etkileyen faktörlerden biri de Akdeniz’deki deniz egemenliğini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen buna karşı bir çözüm geliştirememesiydi. Bugün Türkiye’nin Libya’da bulunması, “İskenderun Körfezi’ne sıkıştırılma projesinin” akamete uğratılması anlamını taşıyor. Öyle ki Türkiye Akdeniz’de varlığını sürdüremezse, Doğu Akdeniz’de Türk gemi ve uçaklarının izinsiz seyirleri bile tehlikeye girecektir. Bu bağlamda sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. Ayrıca emperyalist ülkelerle birlikte hareket eden, fakat Arap ve İslam dünyasının derdine deva olacak en ufak bir adım bile atmayan BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya’daki varlıkları da sorgulanmalıdır.
Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur.
Şüphesiz Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM nezdinde meşruiyeti tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir devletin siyasal sınırları yanında jeopolitik ve jeokültürel sınırları da vardır. Bu bağlamda, Akdeniz’deki varlığını ve çıkarlarını koruyabilmesi açısından, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik sınırlarının Libya’dan başladığını ifade etmek abartı değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından birinin, Kanuni Sultan Süleyman devrinde olduğu gibi güçlü bir deniz gücü kapasitesine sahip olmaya bağlı olduğu apaçık bir gerçekliktir. ABD’nin en büyük filolarından 6. Filo’nun Akdeniz’i kontrol için Sicilya’da konuşlanması, Rusya’nın Lazkiye’deki Tartus üslerini tahkim etmesi göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz’de en büyük kıyıya sahip bir ülke olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da olan biteni kollarını kavuşturarak izlemesi beklenemez. Türkiye’nin teşebbüsleri, ülke çıkarlarını ve bölge barışını korumak adına çok mühimdir ve tarihi öneme sahiptir.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html