BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Kıbrıs Rum Kesimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Kıbrıs Rum Kesimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Şubat 2018 Pazartesi

DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE'NİN SON ZAFERİ VE ARTAN HESAPLAR

Tamer Ashraf
Doğu Akdeniz'de yakın zamanda son derece gergin ve hareketli bir dönem yaşanıyor.
Son yıllarda birbiri ardına bölgede bulunan doğalgaz ve petrol yatakları, bölgenin Kuzey Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Kafkasya açısından değerli olan jeostratejik konumu sebebiyle yaşanan bunca hareketliliği ivmelendirdi.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Yunanistan ve İtalya arasında var olan ilişkilerin aynı nedenden ötürü giderek gelişmeye devam ederken, bu gelişim süreci ekonomi, enerji, siyasi ve askeri sahalarda da kendisini göstermeye başladı.
Söz gelimi İsrail ve Mısır arasında geride kalan haftalarda imzalanan anlaşma gereğince, İsrail'in kendi deniz sahasından çıkaracağı doğalgazı Mısır'a nakledecek bir projeye onay verildi.
Buna göre toplam tutarı 15 milyar dolar olacak anlaşma çerçevesinde 10 yıllık süre boyunca İsrail kendi gazını Mısır'da bulunan sıvılaştırma tesisine gönderip, akabinde küresel piyasaya sevk edilmesini sağlayacak.
Aynı şekilde Mısır'da kendi deniz sahasında bulduğu yeni doğalgaz kaynaklarını küresel piyasaya arz etme çabasına devam ediyor.
Böylesi bir dönemde Güney Kıbrıs Rum Kesimi de özellikle Kıbrıs adası çevresindeki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini sıklaştırmış durumda ve yalnız başına değil başta Yunanistan olmak üzere AB ülkeleri ile Mısır'ın yanı sıra İsrail'in de desteğini almış durumda.
2000'li yılların başlarında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Mısır, İsrail ve Lübnan ile yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları yapmasıyla tek taraflı ve oldu-bitti yaratma girişimleri Türkiye'nin tepkisini çekmişti. 
Zira Rum Yönetiminin hak iddia ettiği alanlarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin de hakları olması, dahası aynı sahaların ayrıldığı kimi parsellerin Türkiye'nin kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalması ortaya büyük bir sorun çıkarmıştı 
Yeri gelmişken hatırlatmak gerekir ki "Münhasır Ekonomik Bölge" bir ülkenin kendi kıyı şeridinden başlamak üzere 200 mil açığa kadar olan sahada deniz içi ve yer altı kaynaklarını araştırma ve çıkarma hakkı olarak tanımlanmaktadır.
Geride kalan hafta Rum Kesiminin KKTC'nin hemen doğu kıyısı açıklarında, Suriye'ye doğru var olan deniz sahalarında, Rumların 3. Parsel olarak adlandırdığı bölgede İtalyan ENI firmasına ait sondaj gemisinin faaliyetlerinin Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellenmesi, dikkatleri bir anda bu bölgeye çevirdi.
Türkiye haklı olarak kendi münhasır ekonomik sahası içerisinde kalan, diğer yandan Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi oldukları bir alanda bir başka ülkenin arama ve sondaj faaliyetleri yapmasına "hukuki durum" içerisinde kalmak koşuluyla mani olmuştur.
Bu çerçevede Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Rumların anlaştığı ENI firmasının sondaj ve araştırma yapacağı bölgede atış ve tatbikat faaliyetleri icra edeceğini duyurarak, ENI firmasına ait sondaj gemisinin bölgeye girişine müsaade etmediği gibi faaliyetlerini 10 Mart'a kadar devam ettireceğini ilan etti.

Bunun üzerine Rum Yönetimi, İtalya ile irtibata geçti ve Türkiye'nin tutumunu değiştirmesi için İtalya'nın devreye girmesini beklediklerini söyledi.
Bu aşamadan sonra Türkiye ile irtibata geçen İtalya'ya adres olarak KKTC gösterildi ve İtalya mecburi olarak KKTC Dışişleri Bakanlığı ile iletişime geçerek meselenin müzakere edilmesi için KKTC Dışişleri Bakanını İtalya'ya davet etti.
Yapılan görüşmelerden sonra İtalya geri adım attı ve adada diplomatik çözüm bulunmadan herhangi bir adım atmayacağı sözünü verdi.
Kuşku yok ki bu durum Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açısından Türkiye'nin elinin ne derecede güçlendiğini göstermekle beraber, alınmış olan çok önemli bir diplomatik zaferin varlığına işaret ediyor.
Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi Kıbrıs konusunda bundan sonra atılacak özellikle enerjiyle alakalı adımlarda KKTC'nin de söz hakkının olduğu istenilse de istenilmese de tescil edilmiş olmuştur. Bundan sonra her çevre adayla alakalı süreçte KKTC'nin varlığı ve potansiyelini kabul etmeye daha yakın durmak zorunda kalacaktır.
İkinci huşu ise Doğu Akdeniz'de Türkiye kendi egemenlik haklarını koruma konusunda ne derecede kararlı olduğunu her çevreye göstermiş ve bunun kabul edilmesini sağlamıştır.
Nitekim yaşanan bu olay sonrasında Rum Kesimi'nin adeta deliye dönmesi dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Türkiye'nin kararlı duruşu karşısında hiçbir adım atamayan, başta AB ve ABD olmak üzere sadece uluslararası toplumdan Türkiye'ye baskı yapılmasını ümit eden ancak çaldığı her kapıdan "bu artık mümkün değil" yanıtını alan Rumlar, "bölgeyle alakalı enerji politika ve programlarının kesin şekilde buzdolabına kalkacağını, artık Türkiye'nin tavrının her yönüyle belirleyici bir etkiye ulaştığını" itiraf etmeye başlamış durumdalar.
Rum Kesiminde yayın yapan kimi gazetelerde geride kalan hafta çıkan haberlerde, yaşanan son olayla alakalı değerlendirmelerin tamamında bu ve buna benzer ifadelere yer verilmiştir.
Doğu Akdeniz'de Türkiye sahip olduğu donanma gücünü başarılı diplomatik ve siyasi adımlarla beraber kullanarak önemli bir seviyeye ulaşmışken, çıkar çatışmalarının önümüzdeki süreçte artacağını beklemek gerektiğini de ifade etmek gerekir.

Çünkü aradan geçen her gün bu bölge içerisinde kalan sahalarda yeni doğalgaz ve petrol yataklarının bulunması sadece bunu çıkaracak ülke yahut şirketlerin kimler olacağıyla alakalı tartışmaları doğurmuyor, aynı zamanda bu kaynakların hangi yol ve güzergâhla küresel piyasaya arz olunacağı bahsini de gündeme getiriyor.
Örneğin Rusya'ya yayın yapan RF-SMI adlı bir gazetenin Türkiye ile Rum Kesimi arasında yaşanan sorunun vukuu bulduğu günlerde 3. Parsel olarak adlandırılan bölgenin hemen bitişiğinde, Suriye'nin deniz egemenlik sahasında kalan alanda son derece zengin petrol ve doğalgaz kaynağı bulunduğunu duyurması dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Bölgede bulunan petrolün miktarının 6-7 milyon varil olduğu, doğalgaz miktarının ise küresel doğalgaz piyasasında önemli ülkeler olan Katar ve Rusya ile ciddi olarak rekabet edebilecek durumda olduğu aynı haberde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Suriye'de yaşanmaya başlayan ve sadece muhalifler ile rejim arasında kalmayıp, krize dâhil olan ülkelerle beraber diğer çevre ülkelerin de hamlelerini hızlandırmasının Doğu Akdeniz denkleminden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

4 Eylül 2020 Cuma

Türkiye tahriklere rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog istiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklarını elinden alacak planlar peşinde koşan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa, arkalarına Avrupa Birliği’ni de aldı.




Türkiye, Avrupa Birliği'ni (AB) arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa'nın tüm tahriklerine rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog çağrılarını sürdürüyor.
Doğu Akdeniz'de gerginliğin fitili ilk kez, Kıbrıs Rum kesiminin adanın etrafındaki doğal zenginlikleri işletmek için kuzeydeki Türk tarafının hukuki ve meşru haklarını hiçe sayarak uluslararası anlaşmalar yapmasıyla başladı.
Doğu Akdeniz’de en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır devam eden hakça paylaşım çağrılarının dikkate alınmaması üzerine sismik araştırma gemileri ve askeri destek unsurlarını devreye soktu.
Batılı şirketler, hükümetlerinin de desteğini alarak Rumlarla geniş bir alanda doğal gaz araştırma ve sondajlarına girişti.
Türkiye ve KKTC'nin yıllarca, adanın çevresindeki zenginliklerin Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesiyle tüm halkın faydasına sunulması gerektiği yönündeki uyarıları konunun muhataplarınca görmezden gelindi.
Fransa ve Yunanistan’ın askeri tehditleri karşısında misliyle tedbirler alan Türkiye, hakça paylaşım için tüm taraflara masaya oturup diyalog yoluyla çözüm çağrılarını yineliyor.
Doğu Akdeniz'de büyük hidrokarbon sahalarının varlığı keşfedildikçe bu zenginlikleri işletmek isteyen bölge ülkeleri münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmaya yöneldi.
Yunanistan ise Fransa’nın Doğu Akdeniz’de askeri varlığını artıran adımlarına güvenerek Türkiye’ye meydan okuyan tutumunu sürdürüyor.
2003'te Mısır, 2007'de Lübnan, 2010'da İsrail ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları imzalayan Kıbrıs Rum yönetimine karşı Türkiye ve KKTC'nin uyarıları sürdü.

KKTC ve Türkiye'nin ortak komisyon önerisi dikkate alınmadı

Rum yönetimi, Batılı şirketlerle Türkiye ve KKTC'nin hak sahibi olduğu alanlarla çakışan şekilde hidrokarbon alanında çalışmalarına devam etti.

Mısır, Yunanistan, Rum yönetimi ve İsrail, Kahire'de oluşturdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye, Libya ve Lübnan gibi aktörleri saf dışı bırakmaya çalıştı. 
KKTC ve Türkiye, iyi niyetli bir açılım yaparak Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla Rum tarafına hidrokarbon kaynaklar konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sundu. Böylece adada adil ve kalıcı bir çözüm bulunana kadar kaynakların karşılıklı uzlaşma çerçevesinde sorunsuz şekilde işletilmesi yeni bir formül bulunabilecekti.
Ancak AB'nin desteğini arkasında gören Rum yönetimi iş birliğine açık olmadığını gösterdi.

Türkiye'nin denizlerde proaktif hamleler dönemi

Pek çok ülkenin mücadele sahasına dönüşen Doğu Akdeniz'deki en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır yaptığı diyalog çağrılarının dikkate alınmaması üzerine diplomatik ve askeri araçlarını daha yoğun şekilde devreye soktu.
Türkiye, Kıbrıs adasının batısı, doğusu ve güneyinde KKTC ile varılmış anlaşmalar çerçevesinde sismik araştırma faaliyetleri başlattı.
Türkiye, Yunan-Rum ikilisi ve Batılı şirketlere adanın zenginliklerine tek taraflı eylemlerle ve oldubittilerle el koyamayacakları, meselenin tarafların masaya oturmasıyla çözülmesi gerektiği mesajını çok daha güçlü verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer, Doğu Akdeniz'de "hakça paylaşım" için müzakere çağrıları yaptı.

Doğu Akdeniz'i Yunan-Rum gölüne dönüştürme provokasyonu

Atina yönetimi ve Rum kesimi ise niyetlerinin daha büyük olduğunu, yıllar öncesinden deniz yetki alanlarını birleştiren bir planla gösterdi.
Yunanistan, Ege Denizi üzerinden ada ve adacıklara kara suları hakkı iddia ederek, egemenlik alanını, Kıbrıs adasının tek sahibiymiş gibi hareket eden Rumların sözde yetki sahasıyla birleştirmek istedi.
"Sevilla haritasıyla" belirlenen Yunan hayallerine göre Türkiye, Antalya körfezine hapsedilecekti.
Antalya'nın Kaş ilçesine 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta bulunan 10 kilometrekarelik Meis adası üzerinden Atina yönetimi 40 bin kilometrekarelik hayali deniz yetki alanı tasarlamıştı.
Yunanistan'ın maksimalist talepleri Türkiye'yi bu planı bozmaya yöneltti.

Türkiye'nin karşı dengeyi kurması

Türkiye, Yunan-Rum ikilisinin arkasına AB'yi ve dünyanın dev enerji şirketlerini alarak sürüklediği gelişmelere, Libya yönetimiyle münhasır ekonomik bölge anlaşması yaparak yanıt verdi.
Yunan-Rum ikilisinin Anadolu yarımadası önüne çekmek istediği seddi Türkiye, deniz yetki alanlarını Libya'nınkiyle birleştirerek aşmış oldu.
Buna karşın, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i destekleyen Fransa, Yunan-Rum ikilisiyle Türkiye karşıtı ittifakını güçlendirme yoluna gitti. Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine gitmesi konusunda cesaretlendirdi. Atina'yı Ankara'ya karşı askeri tehditler dillendirmeye yöneltti.

Tükiye Almanya'ya ara buluculuk imkanı verdi, Yunanistan fırsatı çöpe attı

Türkiye, uzun yıllar sonra, kara ülkesinin ayrılmaz bir parçası gördüğü "Mavi Vatan"da, dünyanın birçok ülkesi gibi hidrokarbon kaynakları için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Oruç Reis sismik araştırma gemisi 21 Temmuz’da ilan edilen Navtex kapsamında rotasını belirledi.
Araştırma sahasının Meis ve Rodos adaları yakınında olması beklendiği için Yunanistan'da infial yaşandı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in uzlaşma çağrısı üzerine Türkiye faaliyetlerine ara vererek iyi niyetini ortaya koydu.
Türkiye, Berlin yönetiminin Yunan yetkililerle temaslarının sonuçlarını beklediği sırada iyi niyet ortamını yıkan bir hamleyle karşılaştı.
Yunanistan, 6 Ağustos’ta Mısır’la bir deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzaladığını duyurdu.
Anlaşma, Türkiye-Libya arasında kurulan deniz yetki alanı koridorunu ortadan kesecek şekilde tasarlanmıştı.
Bunun üzerine Ankara, Oruç Reis'in araştırmalarına devam etmesi kararını aldı.

Türkiye'nin askeri varlığı savaş çıkarmak için değil koruma amaçlı

13 Ağustos’ta Oruç Reis'i taciz etmek üzere harekete geçen Yunan Limnos fırkateynine, Kemal Reis fırkateyni engelleme yaptı.
Bu olay, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini askeri unsurlarla güvenliğe almasının ne kadar doğal olduğunu gösterdi.
Yunanistan, çatışmanın yaşandığı gün ayrıca Doğu Akdeniz'de Fransa ile ortak askeri tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Ankara’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de donanmasıyla varlık göstermesinin sebebinin askeri çatışma başlatma önceliği taşımadığına dikkat çekiliyor.
Amaçlarının Doğu Akdeniz’de sondaj ve araştırmalar yaparak meşru ekonomik çıkarlarını temin etmek olduğuna işaret eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, askeri varlığın bu çalışmaların güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurgulamıştı.
Akar bu durumu, AA Editör Masası’nda, "Bizim burada yaptığımız sadece sondaj ve araştırma. Biz buradan herhangi bir şekilde savaş filan çıkarmıyoruz. Biz orada hak, alaka ve menfaatlerimiz çerçevesinde tamamen barışçıl yol ve yöntemlerle, oradaki bize ait alanda, mantığın, matematiğin bize söylediği alan içinde kendi çalışmalarımızı yapıyoruz." sözleriyle özetledi.
Türkiye, Doğu Akdeniz'de meşru ekonomik çıkarları peşinde olduğunu, Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinin de devam edeceğini duyurarak göstermiş bulunuyor.

Diyalog çağrısına askeri şovlarla yanıt

Doğu Akdeniz'de artan gerilim boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun hemen hemen tüm değerlendirmelerinde "kararlılık" mesajının yanında Yunan yönetimi başta olmak üzere Doğu Akdeniz'deki taraf ülkelere masaya oturma çağrısı yer aldı.
Çavuşoğlu pek çok konuşmasında, "diyalog yoluyla çözüm", "komşuluk hukuku", "ara buluculuk girişimlerine iyi niyetli yaklaşım" ve "adil paylaşım" parametrelerine vurgu yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, son olarak dünkü konuşmasında, "Doğu Akdeniz'de herkesle masaya oturup hakça paylaşım için müzakereden yanayız." ifadelerini kullandı.
Ancak diyalog çağrıları Türkiye karşıtı cephede askeri caydırıcılık mesajlarıyla karşılık buluyor.
Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, İtalya ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde 26-28 Ağustos'ta yürüttüğü ortak tatbikatın ardından Fransa'nın bölgeye uçak gemisi ve diğer başka donanma unsurlarını göndermeye başladığı yönünde iddialar bulunuyor.
Türkiye'nin şu ana kadar çizgisi, tansiyonun çok yükseldiği anlarda dahi diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutma ve gerginliğin kontrolden çıkmasını engelleme şeklinde ilerledi.
Ankara masada çözüm bulmaya öncelik tanırken, askeri imkan ve kabiliyetlerini gerektiği an gerektiği ölçüde seferber etmekten geri durmayacağı mesajını da tutarlı şekilde vermeye devam etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin, öncelikle diyaloğa ve hakça paylaşıma hazır olduğu ancak askeri meydan okumalardan da çekinmediği görülüyor.


24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


13 Eylül 2020 Pazar

Batı’nın 'Yükselen Türkiye' hazımsızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda.


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda. [1] Türkiye’nin üyeliğine karşı olan gruplar Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını ve Avrupa kimliği, coğrafi ve kültürel sınırları için de bir tehdit olduğunu defalarca ifade etmiş bulunuyorlar.
Yine benzer bir şekilde 1968’den beri süren Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüz kalmasının faturası da Avrupa tarafından Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye çıkarıldı. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için başvurduğu 1987 yılından beri, Avrupa Konseyi raporları ve Türkiye hakkında yayınlanan tüm yıllık raporlarda Türkiye’nin üyelik süreci ve Kıbrıs’taki siyasi çözümsüzlük arasında organik bir bağ kuruldu ve Türkiye Ada’daki çözüm çabalarına destek vermesi için baskı altında bırakılmak istendi. [2] Üstelik Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ilişkilerini normalleştirmesi ve deniz ve hava limanlarını Rum tarafına açması istendi.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.
AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. 

AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor

Batı'nın Türkiye hazımsızlığının son perdesi ise Doğu Akdeniz’de sergilediği taraflı tutumdur. GKRY’nin katılımıyla artık tarafsızlığını tamamıyla yitirmiş olan AB, bir yandan Yunanistan ve GKRY’nin kendisinin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve deniz yetki alanları politikalarını manipüle etmesine sessiz kalırken diğer yandan Fransa’nın başını çektiği Türkiye karşıtı cephenin saldırgan tutumuyla çirkin yüzünü tekrar göstermeye başladı. Bu tutumun görünen sebepleri arasında Avrupa’nın enerji açığı ve bağımlılığını azaltma ihtiyacı ve mülteciler konusunda gümrük görevi yapan Yunanistan’ı desteklemek gibi faktörler görünse de aslında arka planda daha derin stratejik planlar yatıyor.
Peki, Batı’nın Türkiye’ye karşı stratejik planları nedir ve neler amaçlanmaktadır? Bu noktada öncelikle Avrupa tarihinin karanlık yüzü olan sömürü tarihine kısaca değinmek gerekiyor. Her ne kadar Batılılar bugün ulaştıkları refah seviyesini “bilim, sistem ve teknolojinin zaferi” olarak lanse etse de artık pek çok kaynak bu zenginliğin temelinde başta kölelik olmak üzere kolonilerden her türlü kaynağın sömürülmesi olduğunu kabul etmeye başladılar. Avrupalılar, dünyaya hâkimiyet kurmaya başladıkları 16. yüzyıldan itibaren bu güçlerini yerel halkların tüm zenginliklerini merkezlerine taşımak için kullandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan de-kolonizasyon (sömürgelerin bağımsızlaşması) hareketleri sonrası Batılı devletler strateji değiştirerek diğer ülkeleri işgal etmek yerine o ülkelere görünürde bağımsızlık vererek ekonomi ve kaynaklarını yönetme yolunu seçtiler. Böylelikle yerel halkların temel ihtiyaçlarını karşılama ve askeri gider gibi masraflardan kurtuldular. Günümüzde Afrika’nın önemli bir bölümünü kendi merkez bankası, ulaşım, iletişim, petrol, elektrik şirketleri ve bankalarıyla sömürmeye devam eden Fransa’nın, Türkiye’nin “Afrika Açılımı” ve Libya’da artan siyasi ve ekonomik gücünden neden bu kadar rahatsız olduğunu ve neden Libya’da meşru hükümeti destekleyen Türkiye aleyhine darbeci savaş lordu Halife Hafter’e siyasi ve askeri destek verdiğini açıklıyor.
İkinci olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin en kârlı ticaret aracının silah satışı olduğunu hatırlamakta fayda var. Silah epey pahalı bir üründür. Bu nedenle alıcı ülkelerin ekonomisini ve diğer sektörlere yatırımını ciddi anlamda engellerken, satıcı ülkelere müthiş bir katma değer sağlar. Ayrıca silah alımının modernizasyon gereksinimi nedeniyle uzun vadeli bir bağımlılık oluşturduğunun ve alıcı ülkelerin satıcı ülkelere siyasi ve ekonomik anlamda da bağımlılığına yol açtığının altı çizilmeli. Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda artan silah gücü ve sanayisinin Türkiye’yi silah satan ülkeler arasına sokmasının bu pastadan muazzam para elde eden başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Fransa gibi ülkeleri neden rahatsız ettiğini anlamak kuşkusuz güç olmayacaktır. Bunlara ilaveten, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki Rum-Yunan maksimalist taleplerini savunmasının bir başka önemli nedeni de Fransız TOTAL şirketinin Rum kesimi ile yapmış olduğu petrol antlaşmalarının yanı sıra, son yıllarda ihraç etmekte zorlandığı savaş uçaklarını ve diğer askeri malzemeleri bu ülkelere satacak olmasıdır. Aynı durum bu ülkelerle birlikte “çöl ittifakını” oluşturan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de söylenebilir.
Üçüncü olarak, Mavi Akım, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), Türk Akımı, Rusya-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı, İran-Türkiye Doğu Anadolu Doğalgaz Ana İletim Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı ile bölgenin enerji merkezi haline gelen Türkiye’nin önemini az da olsa azaltmak ve geçen ay içerisinde Karadeniz’de keşfedilen 320 milyar metreküplük Türkiye tarihindeki en büyük doğalgaz keşfinin Doğu Akdeniz’deki buluşlarla devam etmesini engellemek için, AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor. Enerji bağımlılığı azalacak, hatta uzun vadede bitecek olan bir Türkiye, dış politika hedeflerine ulaşmada çok daha güçlü ve güvenli hareket edecektir.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.

Amaç Türkiye'yi dışlayan enerji ve güvenlik düzeni

Son olarak çöl ve AB ittifakının arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini unutmamamız gerekiyor. Son zamanlarda bağımsız ve kendi öncelikleri doğrultusunda izlediği politikalar nedeniyle ABD’den belirli konularda ayrışan Türkiye, ABD yönetimi tarafından çevrelenmek istenmekte. Bunun temel nedenleri arasında Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri ve Filistin halkına verdiği destek, Rusya’dan alınan S-400 füze savunma sistemi, başta Mısır diktatörü Sisi olmak üzere Türkiye’nin ABD destekli otokratik rejimlere karşı aldığı tavır ve Türkiye’nin komşusu İran’a ambargo uygulamaması gösterilebilir. Bu noktada ABD’nin Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak sınıfta kaldığını; Suriye’de DEAŞ ile mücadele kisvesi altında Türkiye’nin ulusal güvenliğine karşı en büyük tehdidi oluşturan terör örgütü PYD/YPG’ye Fransa ile birlikte en büyük desteği verdiğini ve FETÖ terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaya devam ettiğinin altı çizilmelidir.
Özetlemek gerekirse, sözde tam üyelik aldatmacasının artık işe yaramadığı Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu kaybeden ve başta Kıbrıs olmak üzere taviz koparamayan AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. Bunun devamında Türk silah sanayi, donanması ve petrol arama faaliyetlerinin sınırlandırılmasına, akabinde de başta Libya ve Suriye olmak üzere Türkiye’nin sahip olduğu stratejik derinlik ve karar alma mekanizmalarındaki rolü kısıtlanmaya çalışılacaktır. Bu stratejik planlara karşı Mavi Vatan doktrini çerçevesinde yeniden şekillenen devlet politikasına muhalefet dâhil olmak üzere verilecek tam destek ve birlikte hareket etmek hiç kuşkusuz en güzel yanıt olacaktır.


15 Haziran 2019 Cumartesi

Bakan Çavuşoğlu: S-400'ler konusunda hiçbir şekilde geri adım atmayacağız

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Anadolu Ajansı (AA) Editör Masası'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.


Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi alımına ilişkin ve "Türkiye'nin çabalarına ve güvencelerine rağmen ABD'nin şu ana kadar ikna olmamasının başka nedenleri mi var? Washington yönetiminin, F35 programındaki ortaklığımızın bitirilmesi yönündeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki soruya Çavuşoğlu, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemine ihtiyacı olduğu yanıtını verdi.
Bu konuda Türkiye'nin, Suriye krizinden sonra müttefiklerinden yardım istediğini belirten Çavuşoğlu, bazı müttefiklerin Patriot bataryalarını, İtalya'nın da Samp-T bataryalarını gönderdiğini hatırlattı.
Türkiye'nin hava savunma sistemi alma çabalarını sürdürdüğünü ancak müttefiklerinden alamadığını belirten Çavuşoğlu, "Patriotları da alamadık. Dolayısıyla biz, başka arayışlara girdik ve en iyi teklifi, en iyi teknolojiyi Rusya'dan aldık." dedi.
Türkiye'nin S-400'leri almaya kara verdiğini, imzaları attığını, parasının bir kısmını ödediğini, bir kısımının da krediye bağlandığını belirten Çavuşoğlu, "Her şey bitti, şimdi tamamen teslim süresiyle ilgili çalışmalar devam ediyor. Türkiye'ye bunlar gelecek." diye konuştu.
ABD'nin Türkiye'nin kararlığını gördüğünü ve Türkiye'yi ABD'nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşılık Koyma Yasası (CAATSA) yaptırımlarına dahil etmeye çalıştığını söyleyen Çavuşoğlu, "Yalnız F-35'ler CAATSA yaptırımı içinde değil. CAATSA'ya baktığımız zaman, çıkan yasaya, F-35'ler yok." dedi.
F-35 pilotlarının eğitimin durdurulmaya çalışıldığını, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan'ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a mektup gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Biz onlara şunu söylüyoruz, 'Bu çabalarınız beyhude. Biz S-400'ü aldık'." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, konuya ilişkin içinde NATO'nun da yer aldığı bir çalışma grubu kurulması teklifini hatırlatan Çavuşoğlu, "Ortaya attıkları iddiaların doğru olmadığını zaten teknik bilgisi olmayan insanlar da biliyor. Neymiş efendim, S-400'ler F35'in sistemine girebiliyormuş. Eğer bu iddialar doğruysa zaten, Suriye'de S-400'ler var ve yüzde 100 Rusya'nın kontrolünde. Bize gelecekler yüzde 100 bizim kontrolümüzde olacak ve NATO'ya tehdit olmaması için biz zaten ön şartlarımızı en başından koyduk." ifadelerini kullandı.
Norveç sınırında da S-400'ler olduğuna ancak Norveç'in F-35'lerinin uçtuğuna dikkati çeken Çavuşoğlu, "Suriye'de İsrail ve ABD'nin F-35'leri S-400'lere çok yakın uçtu. Eğer bu iddia doğruysa zaten çoktan S-400 girdi. Sanki biz bir yere taarruz füzesi almışız gibi, bunu da alabiliriz bu da ihtiyacımız, sanki bir nükleer silah üretmişiz gibi bir savunma sistemi alırken bir müttefikimiz neden bu kadar problem çıkarıyor?" değerlendirmesinde bulundu.

"S-400'ler konusunda hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız"

Türkiye'nin bu konuda kararlı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız." dedi.
Türkiye'nin ABD'ye Patriotlar konusunda niyet mektubunu gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Bir konuda ABD garanti veremiyor. Fiyatta ve teslim süresinde anlaşsak bile Kongreden geçme garantisi verebiliyor musunuz? Hayır veremiyoruz. Veremiyorsanız, yarın Patriot alamazsak, yine başka sistemler alacağız." ifadelerini kullandı.
Fransa'nın Samp-T bataryasını Türkiye'ye konuşlandırma önerisinde bulunduğunu belirten Çavuşoğlu, Fransa'ya teşekkürlerini iletti ve EUROSAM ile Samp-T'lerin alınması için mutabakat zaptı imzalandığını vurguladı.
Türkiye'nin acil olarak savunma sistemine ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacı Rusya'dan karşıladığını dile getiren Çavuşoğlu, bunun iptal edilmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.
Çavuşoğlu, Türkiye'nin kimseyle bir husumeti olmadığına ve bölgesel tehditlere dikkati çekerek, "Ya başkalarına bağımlı bir ülke olacağız ya da tam bağımsız özgür bir ülke olmak için zorluklar da olsa, bunları göğüsleyerek milletimizle beraber, kendi yolumuza devam edeceğiz. Bu yoldan bizi kimse geri çeviremez." diye konuştu.
Türkiye'nin, CAATSA yaptırımıyla karşılaşması durumunda nasıl bir tutum alacağına ilişkin soruya ise Çavuşoğlu, bir ülkenin tek başına bir başka ülkeye savunma sistemine ilişkin bir kararı al ya da alma demesini reddettikleri yanıtını verdi. ABD'nin bu anlayıştan vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, bu tutumdan AB'nin de rahatsız olduğunu belirtti.

"ABD'nin olası yaptırımlarına karşı atacak karşı adımlarımız var"

Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"Bir ülkeye yönelik bir hamlede bulunursanız, olumsuz bir adım atarsanız o ülkenin de size vereceği karşılığı vardır. Biz bunu tercih etmeyiz ama ABD bize yönelik olumsuz adımlar atarsa CAATSA ile ilgili, bizim de buna karşı atacağımız adımlar vardır. Zaten bunun çalışmalarını Cumhurbaşkanımız liderliğinde yapıyoruz. Yeri geldiği zaman bunları da açıklarız, bunları da yaparız. Yani ABD bu kararları aldı, biz sessiz sedasız oturalım, ağzımızı kapatalım, ABD ne derse olur gibi bir anlayış yok artık. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil. Ne olursa olsun biz de bize yönelik bir olumsuz davranış veya bir adım olursa bunun karşılığını mutlaka vereceğiz."
NATO'nun Türkiye'nin hava sahasının sadece yüzde 30'unu koruyabildiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Elbette bu bir milli mesele." dedi.
Çavuşoğlu, muhalefetin bu yönde talebi olması halinde topluca bir bilgilendirme yapacaklarını ifade ederek, "Muhalefete bilgi verme konusunda hiçbir tereddüdümüz olmaz. Veririz. Yeter ki onlar arzu etsinler ama bu bilgileri almadan da 'Türkiye S-400'ü almasın, iptal etsin' gibi açıklamaları da doğru bulmuyoruz. Birilerine hizmet etmesinler. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk milletine hizmet etsinler." diye konuştu.

"Rejime söz geçiremiyoruz mazeretini biz kabul etmeyiz"

Bakan Çavuşoğlu, İdlib'de rejim güçlerinin dün Türk Silahlı Kuvvetlerine ait ateşkes gözlem noktasını hedef almasıyla ilgili soruyu şöyle yanıtladı:
"(Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir O.) Pedersen geldi. Astana süreci ile ilgili fikrimizi de sordu. Astana sürecinin devam etmesinde fayda var. Bugüne kadar Suriye'de sahada ve masada herhangi bir gelişme olduysa, Cenevre süreci orada hiçbir şey olmamasına rağmen canlı kaldıysa, bunun sebebi Astana'da, yer yer Soçi'de bizlerin muhalefetle, rejimle üç garantör ülke olarak, gözlemci ülkeler olarak, şimdi Irak ve Lübnan'ı da oraya davet erme kararı aldık, birlikte attığımız adımlar sayesinde olmuştur."
Çavuşoğlu, anayasa süreci, rejim ve muhalifler arasında zorla alıkonulanların takası ve diğer güven artırıcı adımların da Astana süreci sayesinde olduğuna işaret etti.
Rejimin İdlib ve Suriye genelinde garantörünün Rusya ve İran olduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Dolayısıyla 'biz rejime söz geçiremiyoruz' mazeretini biz kabul etmeyiz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, İdlib'deki radikal grupları oraya Halep'ten, Doğu Guta'dan, Humus'tan, Hama'dan silahlarıyla gönderenin Esed rejimi olduğuna ve rejimin radikal grupların burada bulunmasını bahane ederek saldırmayı amaçladığına dikkati çekti.
"Bu tacizler oldu. Rusya ile ateşkes için beraber çalışıyoruz. Rusya'nın burada sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor." diyen Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"Dünkü tacizlerden 3 askerimiz hafif şekilde etkilendi ama ne olursa olsun, hiç etkilenmese bile bu atışların, tam 10. gözlem noktasını hedef almasa bile, oraya yönelik atışların kasıtlı olduğunu düşünüyoruz. Rusya'ya ve diğer ülkelere gerekli mesajları verdik."
Çavuşoğlu, Suriye'nin geleceği için ve siyasi çözüm için İdlib mutabakatının uygulanması, ateşkesin devam etmesi gerektiğinin altını çizerek, "Güven artırıcı adımlarla beraber kalıcı bir siyasi çözüme odaklanmamız lazım." dedi.
Anayasa komitesi konusundaki tıkanıklığa da değinen Çavuşoğlu, "Sivil toplum listesinde 6 kişide problem var. Bunlar sivil toplumu temsil etmiyor." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, bu kişilerin içinde rejimin eski merkez bankası başkanı, siyasi parti başkanı, savcı olduğunu vurgulayarak, hem BM hem Türkiye'nin itiraz ettiğini aktardı.
Rusya'nın 3 artı 3, 4 artı 2 şeklinde formüller sunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, 4 kişinin kaldığı ve iki kişinin değişeceği formülü kabul ettiklerini, Rusya'dan yanıt beklediklerini bildirdi.
Çavuşoğlu, bir an önce Rusya, Türkiye ve İran olarak Cenevre'de bir araya gelip komitenin kurulduğuna yönelik açıklamanın yapılması gerektiğini belirterek, "Eğer sözlerinde dururlarsa, normal şartlarda çok yakınız." dedi.

"Suudi Arabistan Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerimizden bağımsız tutmuyor"

Bakan Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Kral Selman arasında kısa süre önce bir telefon görüşmesi yapıldı. Ayrıca Türkiye, Suudi topraklarına yönelik son füze saldırısını kınadı. İki ülke arasında bir normalleşme mi başlıyor?" sorusu üzerine, Türkiye'nin kime yapılırsa yapılsın terör saldırılarını her zaman kınadığının altını çizdi.
Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ikili bir meselesinin olmadığını vurgulayan Çavuşoğlu, "Geçmişte Mısır sebebiyle biraz vardı. Dışişleri bakanı olarak ilk göreve başladığım günlerde bunu gördüm ve kendilerine dedim ki 'Bizim sizinle ikili bir problemimiz var mı?' Hayır, yok. Mısır dolayısıyla siz bize niye bu şekilde yaklaşıyorsunuz?" dedi.
Çavuşoğlu, Türkiye ile Suudi Arabistan'ın arasının iyi olması durumunda diğer birçok konuda birlikte adım atılabileceğine dikkati çekerek, iki ülke arasındaki ilişkilerin, Kral Selman göreve geldikten sonra çok daha iyi bir noktaya geldiğini belirtti.
Bakan Çavuşoğlu, Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarını dile getirerek, burada bir cinayetin olduğunu, cinayetin İstanbul'daki başkonsoloslukta işlendiğini ve cinayeti işleyenlerin de Suudi Arabistan'dan gelen kişiler olduğunu anımsattı.
Bu kişilerin isimlerinin belli olduğunu ve Kaşıkçı'yı öldürdüklerini itiraf ettiklerini kaydeden Çavuşoğlu, "Bu gelişmelerden sonra Suudi Arabistan'ın bize yönelik yaklaşımı değişmeye başladı. Cinayetin aydınlatılması ve cinayeti işleyenlerin yargı önünde hesap vermesi konusundaki talebimizi ilettik." dedi.
Çavuşoğlu, Suudi Arabistan'ın bu konuda ortak komisyon kurulması talebinde bulunduğunu hatırlatarak, "Bu süreç de çalışmadığı gibi başkonsolosluğa girme noktasında bunu geciktirerek suistimal ettiler. Bunu söylememiz lazım." ifadelerini kullandı.

"Kaşıkçı, uluslararası bir problem"

Cemal Kaşıkçı cinayetinin uluslararası bir problem olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard'ın konuya ilişkin taslak raporunu hazırladığını, nihai hale gelmesinin ardından yakın zamanda açıklanabileceğini söyledi.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu, bir cinayet meselesi. Eğer bu cinayete göz yummamızı, kapatmamızı veya hiçbir şey söylemememizi istiyorlarsa bu, doğru bir yaklaşım değil çünkü bu bir cinayet. Bunun sorumluluğu var. Yerel işbirlikçinin kim olduğunu söylemediler. Şimdi 'Hepimiz Müslümanız' diyoruz. İslam Zirvesi de Mekke'de oldu, o da tamam. Öldürdüğünüz kişinin cesedi nerede, bunu bile söylemediniz? Müslüman ölür, öldürülür, şehit düşer, başka türlü ölür ama en azından Müslüman olmasa bile herkes defnetmek ister.
Cenaze nerede? Ceset nerede? Bu konularda hiçbir bilgi verilmedi. Bizden kaynaklanan sorunlar değil."
Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarının altını çizen Çavuşoğlu, "Ama onlar gördüğümüz kadarıyla tam bağımsız tutmuyorlar. İlişkilerimizi de buna bağlamaya çalışıyorlar." dedi.
Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımızın Kral Selman'ı bayramda araması, bizim (açımızdan) Suudi Arabistan'la ikili düzeyde hiçbir problemimiz olmadığının göstergesidir." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanlığını Suudi Arabistan'a devretmesinin de rotasyon kaynaklı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Suudi Arabistan'ın 3 yıllık dönem başkanlığında ümmet için, Filistin için ve İslam dünyası için yapacakları tüm çalışmalarda yanlarında olacağımızı söyledik." diye konuştu.

"Umman Körfezi'ndeki gerginlik konusunda ciddi bir soruşturmanın yapılması lazım"

Çavuşoğlu, Körfez'de tankerlere yönelik saldırıların son derece endişe verici olduğunu belirterek, "Ama alelacele bir ülkeye yıkmaya çalışmanın da bir faydasının olmadığını düşünüyoruz. Biz burada 'Kimse temizdir, kimse suçludur.' demiyoruz ama bunun ciddi bir şekilde soruşturulması lazım." ifadelerini kullandı.
Benzeri saldırıların daha önce de olduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, arkasında ne olduğuna iyi bakmak gerektiğini dile getirdi.
Çavuşoğlu, yaşananların bölgede tırmanmaya yol açtığına işaret ederek, İran'ın bu konuda bir sorumluluğunun olmadığı yönündeki açıklamasını anımsattı.
Bunları dikkate alarak ciddi bir soruşturma ve incelemenin yapılması gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Bunun sebebini bulmak lazım. Aksi taktirde bu bölgedeki buna benzer adımlar gerilimi daha da arttırabilir." diye konuştu.

"Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz"

Bakan Çavuşoğlu, İran'a yönelik yaptırımları doğru bulmadıklarını belirterek, AB ve Avrupa ülkelerinin de bu yaptırımları doğru bulmadığına işaret etti.
Avrupa'da bazı ülkelerin İran'a yönelik yaptırımlara ilişkin INSTEX mekanizmasını kurduklarını ancak henüz uygulamaya geçmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Biz de İran'la buna benzer bir mekanizma mı kuracağız, INSTEX'e mi dahil olacağız, onu da değerlendiriyoruz. Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, yaptırım yöntemiyle soruna çözüm bulunamayacağına dikkati çekerek, İran'la ancak angajmana girerek ve müzakere edilerek soruna çözüm bulunabileceğini kaydetti.
İran'la Türkiye'nin asırlardır komşu olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Türkiye'nin özel sektörde bazı çekinceler yaşansa da devlet olarak İran'la ticaretin devam ettirildiğini belirtti.

"ABD'nin Kudüs konusunda attığı adımların bir faydasını görmedik"

ABD'nin Kudüs meselesine ilişkin tavrına değinen Çavuşoğlu, "ABD'nin Kudüs konusunda, Filistin ve de Orta Doğu konusunda tek taraflı attığı adımların bugüne kadar bir faydasını görmedik. Esasen bir konuda bir ülkenin ya da bir kurumun inisiyatif alabilmesi, arabuluculuk yapabilmesi için tarafsız olması, objektif olması lazım. ABD taraf tutuyor. Bunu da tüm dünya görüyor." diye konuştu.
ABD'nin tavrının dünyada da destek görmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Orta Doğu sorununu çözmenin parametreleri belli. İki devletli çözüm." dedi.
Çavuşoğlu, bunun dışındaki bir alternatifin sorunu çözmeyeceğini ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu:
"Kudüs'ü, Filistin'i paraya değişen bir çözümü bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Bizim kriterimiz de şudur. Filistinlilerin kabul etmeyeceği hiçbir çözümü Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti olarak bizim de kabul etmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla burada parayla her şeyi satın alma planı görüyoruz. Bahreyn'deki konferansın da buna yönelik olduğunu düşünüyoruz. Filistinlilerin yaptığı çağrıda da bunu görüyoruz. Bu tür çabaların, 'parayla her şeyi hallederiz' düşüncesinin Kudüs meselesinde işlemeyeceğini, ABD ve İsrail'in anlaması gerekiyor."
Türkiye'nin, Filistin ve Kudüs davasını asla bırakmayacağını vurgulayan Çavuşoğlu, BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansının (UNRWA) maddi sıkıntılarını gidermek için de çalıştıklarını belirtti.

"Sondaj gemilerimizi gönderince paniklediler"

Doğu Akdeniz'deki gelişmelere de değinen Çavuşoğlu, "Akdeniz'deki tüm ülkelere mesajımız şudur, 'Türkiye'yi dışlayan, Türkiye'nin içinde olmadığı hiçbir anlaşma geçerli değildir.' Akdeniz’de biz de varız, bizim de kıta sahanlığımız var. Kıta sahanlığımızın sınırları bellidir. Bunu da BM'ye kaydettik. İkincisi biz, kendi kıta sahanlığımız içerisinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) ruhsat verdiği alanlarda sismik araştırma ve sondaj yapıyoruz . Eskiden sadece sismik araştırma yapardık çünkü bizim sondaj gemimiz yoktu. Şimdi FATİH1 gemimiz hemen Kıbrıs'ın batısında sondaja başladı." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, bölgeye ikinci sondaj gemisinin de geleceğini dile getirerek, şunları kaydetti:
"İkinci gemimiz Karadeniz'e gidecekti, o bölgeye kaydırdık. Bunun sebebi, yıllardır tüm uyarılarımıza rağmen Rum kesiminin tek taraflı bir şekilde Kıbrıs etrafında arama, sismik arama ve şimdi de sondaj çalışmalarına başlamasıdır. Neden tek taraflı diyoruz, çünkü burada KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının da hakkı var. Bunu da Rum kesimi ve AB kabul ediyor. Biz onlara 'Kıbrıs Türk halkının haklarını garanti altına aldıktan sonra bu tür adımları atın' dedik. 'Efendim yaparsak tanımış oluruz.' diyorlar. Hayır, bugün Tayvan’ı herkes tanımıyor ama herkes Tayvan ile ticarette yapıyor, anlaşma da. Özel şirket üzerinden olsun, AB üzerinden olsun, her türlü esnekliği gösterdik. 'Efendim şimdi değil de satarken garanti altına alacağız.' diyorlar. Şimdi yapamıyorsan satarken de yapamazsın. Yapmazsın ve garanti altına almazsın. Biz güvenmiyoruz."
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile yapılan müzakerelerde, Rumların mutabakata varılan konularda bile geri adım attığını belirten Çavuşoğlu, söz konusu tarafın, müzakerelerde verdikleri sözlerin hiçbirini tutmadığını dile getirdi.
Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"O yüzden biz de kendi adımımızı kendimiz atıyoruz. Burada Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının menfaatlerini korumak için bölgeye sondaj gemilerimizi gönderdik. Eskiden Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma yapıyordu. Onlar da 'Türkler yine böyle yapacak bir şey olmaz.' dediler ama gemileri gönderince şimdi paniklediler. Önce bazı tepkiler oldu. Bu tepkilere biz de cevabımızı verdik. Onun dışında herkesi bilgilendirdik. Mesela İngiltere'yi bilgilendirdikten sonra bu bölgeleri tartışmalı bölge olarak açıkladık. Amerika'nın açıklamasına baktığımız zaman AB'nin açıklamalarına göre dengeli bir açıklama olduğunu görüyoruz. Biz, tüm Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Daimi üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve de AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve (AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) Federica Mogherini'ye mektup gönderdik. Hukuki gerekçeleriyle beraber oradaki Türkiye, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının haklarını açıklayan bir mektup gönderdik. Ayrıca Bakanlıktaki arkadaşlarımızla Ankara'daki tüm büyükelçileri davet ederek aynı kapsamda bilgilendirmelerde bulunduk ve çok etkilendiler."

"AB'yi defalarca uyardık"

AB’ye birçok kez uyarıda bulunulduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Biz AB'ye bu işi siz çözün, aksi takdirde biz adımlarımızı atarız ve gerginlik olur uyarısını defalarca AB’ye ilettik. Aynı bilgilendirmeyi Brüksel’de de arkadaşlarımız yaptı. Bizim burada uluslararası hukuk bakımından da haklılığımız ortadadır ve bu konuda da kararlıyız. Kararlılığımızı da herkes gördü." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Rusya'dan şu ana kadar Doğu Akdeniz konusunda bir açıklama göremediklerini vurgulayarak, "Rusları da buradaki haklarımız ve Kıbrıs Türk halkının hakları konusunda bilgilendirdik. Ruslar, Kıbrıs sürecinde kalıcı bir çözüm olması konusunda görüşlerini söylediler. Hatta müzakerelere P5 ülkeleri katılsın diye de taleplerini iletiyorlar ama biz, BM ve AB gözlemci konumunda. Çünkü herhangi bir çözüm olduğu zaman AB ve AB hukukunu da ilgilendiren konular olduğu için onlar gözlemci olarak duruyorlar ve garantör ülkeler olarak bu müzakereleri sürdürdük. Sondaj konusunda Rusya'nın bir taraf tutan bir açıklamasını ya da tutumunu görmedik." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, "Kıbrıs Rum kesimi bizim vatandaşlarımızı tutuklayacak, biz de buna müsaade edeceğiz, bu mümkün değil." dedi.
"Hak hukuk çerçevesinde herkesin menfaati garanti altına alındığı zaman ve paylaşmayı da bildiği zaman sorun yok." ifadelerini kullanan Çavuşoğlu, Türkiye'nin tek taraflı adımlara itiraz ettiğini vurguladı.
Çavuşoğlu, "Bu noktaya mecbur gelecekler. Rum Kesimi de gelecek, Yunanistan da gelecek, Avrupa Birliği de gelecek, Akdeniz'deki ülkeler de gelecek. Bunun başka çıkar yolu yok. Ama tabii Suriye'den dolayı, Rusya'nın oradaki mevcudiyeti, ABD'nin, Batılıların oradaki mevcudiyeti gibi konulardan dolayı şu an herkesin gözü Doğu Akdeniz bölgesinde." tespitini yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, bölgedeki doğal gazın Avrupa ve dünya piyasalarına ulaşması için tek alternatifin Türkiye olduğunun altını çizdi.

"Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi gündemde değil"

Türkiye ile İsrail ilişkilerinin normalleşme şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığına ilişkin soruya Çavuşoğlu, "Şu anda bu gündemde olan bir konu değil. Maalesef İsrail'in Filistin ve Gazze'ye yönelik agresif politikaları, özellikle Trump'ın aldığı kararlar ve Amerika'nın attığı adımlar yüzünden en son Golan Tepeleri kararı dahil, Netanyahu yönetimindeki İsrail'in saldırgan tutumu ve vahşice insanları öldürmesinden dolayı bizim de ilişkilerimiz gerildi." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Filistin meselesinin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğinin altını çizerek, geçmişte Mavi Marmara sürecinde yaşanan gerginliğin ardından yapılan anlaşmalarla normalleşme sürecine girildiğini hatırlattı.
Bu normalleşme sürecinden sonra Türkiye'nin İsrail'e yönelik herhangi bir olumsuz tutumu olmadığını kaydeden Çavuşoğlu, "Fakat Filistin'e ve Gazze'ye yönelik bu vahşice saldırıları da görmezden gelemeyiz." dedi.
Çavuşoğlu, İsrail vatandaşlarıyla veya Yahudilerle hiçbir problemleri olmadığının altını çizerek, Türkiye'de de toplumun ve devletin, Musevi toplumunun yanı sıra diğer azınlıklar konusunda hoşgörülü olduğuna işaret etti.

"Esas sıkıntı, ABD ve Fransa'nın Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır"

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'den çekilme kararını açıklamasının ardından bu işin koordinasyonu için Türkiye ve ABD'nin bir görev gücü kurduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, "Bu görev gücü birkaç defa bir araya geldi. Önce ABD'den bize bir kağıt geldi. Biz, cevabımızı verdik. Şimdi bizim verdiğimiz cevaba yönelik ABD, kendi düşüncelerini bizimle bu hafta içinde paylaşacaklarını söylediler. Güvenli bölgenin oluşturulması, güvenli bölgenin derinliği ve güvenli bölge içinde kimlerin güvenliği sağlayacağı ana konular." diye konuştu.
Güvenli bölgenin derinliği konusunda çok büyük sıkıntının olacağını düşünmediklerini belirten Çavuşoğlu, içeride kimlerin olacağı konusunda henüz bir netlik olmadığını söyledi.
Çavuşoğlu, "ABD ve koalisyonun içindeki bazı ülkeler Fransa dahil, bu YPG terör örgütüyle çok iç içe oldular. İş birliği yaptılar ve bu terör örgütüne hep destek verdiler, angajmana girdiler. Şimdi bu güvenli bölgenin içinden onları çıkarma konusunda zorlukların olduğunu görüyoruz." dedi.
Aynı şeyin Münbiç'te de görüldüğüne dikkati çeken Çavuşoğlu, 90 günde uygulanması planlanan Münbiç yol haritasının üzerinden bir yılın geçtiğini hatırlattı.
Fransa'nın, Fransa içindeki PKK'lılara yönelik adımlar attığını, şu anda ülkede cezaevinde bulunan PKK'lılar olduğunu ve belli sayıda PKK'lının mal varlığının dondurulduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Fransa PKK'ya yönelik bu adımları atarken, PKK'dan hiçbir farkı olmayan YPG ile niye iş birliği içinde? İki seçenek var ya çok bağımlılar, bunu reddediyorlar ya da PKK ve YPG ile birlikte Suriye'ye yönelik hedefleri var." diye konuştu.
Türkiye'nin, Suriye konusunda Fransa ile bu konunun dışında bir görüş ayrılığı olmadığını söyleyen Çavuşoğlu, "Ama bu görüş ayrılığı da basit bir görüş ayrılığı değil yani, bir terör örgütüne verdikleri destekten bahsediyoruz. Buradaki esas sıkıntı hem ABD'nin hem de Fransa'nın sahada Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır." dedi.

"Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk"

"Her şeyden önce Sudanlılar onurlu bir millettir." diyen Çavuşoğlu, Sudan halkının taleplerinin son derece meşru olduğunu vurguladı.
Çavuşoğlu, Sudan halkının bir an önce sivil bir yönetimin başa gelmesini istediğine işaret ederek, Sudanlıların artık istikrar, barış ve güçlü bir ekonomiye sahip olmak istediklerini söyledi.
Bu kapsamda ülkenin potansiyeli de bulunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, "Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk. Bu kritik süreçte de her zaman, açıklamalarımıza da baktığınız zaman, hiç taraf tutmadan Sudan halkı ve Sudan halkının beklentilerine vurgu yaptık." şeklinde konuştu.
Çavuşoğlu, Sudan'da bir an önce sivil bir yönetime geçilmesi çağrısında bulunduklarını belirterek, taraflar arasında temaslarını sürdürdüklerini bildirdi. Türkiye'nin temsilcilerinin Sudan'da taraflarla görüştüklerini ancak bunu içişlerine müdahale etmeden yaptıklarını vurgulayan Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde taraf tutmadan bunu yapıyoruz." dedi.
Bakan Çavuşoğlu, Sudan halkının da dışarıdan müdahalelere tepki gösterdiklerine işaret ederek, "Biz kardeş Sudan halkının barışını, huzurunu, istikrarını istiyoruz." ifadesini kullandı.

"(Libya'da) Hafter gücü paylaşmak istemiyor"

Çavuşoğlu, "Libya'da Hafter güçleri, bölgesel destekçileri ve bazı Batılı müttefikleri ile süreci oldu bittiye getirme çabasında. Libya ve bölgesel istikrar için bunun ne gibi sonuçları olur?" sorusuna Libya'da Hafter'in, ikinci bir (ulusal diyalog) konferansın toplanması aşamasında saldırdığını hatırlattı.
Şu anda ulusal mutabakat hükümetinin, yapılan konferansların ardından Libyalıların kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de meşru olarak tanıdığı bir hükümet olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Tüm Libya'nın birleştirilmesi çabalarına BM'nin önceki özel temsilcilerinin ve şimdiki BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame'nin çabalarına biz çok güçlü destek verdik." dedi.
Çavuşoğlu, öte yandan Türk firmalarını teşvik ederek, Libya'nın enerji ve elektrik gibi ihtiyaçlarını karşılama konusunda destek verdiklerinin altını çizerek, İtalya ile Türkiye'nin, buradaki büyükelçiliğini tekrar açan iki Avrupa ülkesi olduğuna işaret etti.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Herkesi birleştirme amacıyla düzenlenecek bir konferans öncesinde Hafter niye saldırdı? Çünkü Hafter gücü paylaşmak istemiyor. (Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz) Es-Serrac ve şu andaki ulusal mutabakat hükümeti gücü, Hafter dahil tüm Libyalılarla paylaşmak istiyor ama Hafter ise bazı komşu ülkelerin desteğiyle Libya'yı ele geçirmek istiyor. O yüzden bu konferansı engellemek için saldırıya geçti. Onların hedefleri vardı. Kısa süre içinde o ülkelerin de desteğiyle Trablus'u da ele geçirerek tüm Libya'ya hakim olmak ama sahada öyle olmadıklarını gördüler. Ne oldu? İnsanlar yerinden edildi, öldü. Ne gerek vardı buna?"
Halihazırda bir konferansın düzenlenmesi konusunda umut ışığının görüldüğünü dile getiren Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Serrac ile telefonda görüştüğünü ve Erdoğan'ın ikinci konferansın düzenlenmesinden önce verdiği tavsiyeleri yine Serrac'a ilettiğini aktardı.
Çavuşoğlu, "Burada taraf tutma yerine, Libya'nın birliği ve beraberliği yönünde ülkelerin de adım atması gerekiyor. Biz burada temel kriter olarak BM'nin çabalarını destekliyoruz ki Libya'yı birleştirmenin tek yolu da budur. Aksi taktirde Libya Allah korusun Yemen'e, Suriye'ye dönüşebilir." dedi.
Bu durumun, Avrupa'ya yansımasının da çok daha şiddetli olabileceğini ve Avrupalıların da bundan haberdar olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Avrupa ülkelerinin içinde de daha önce değişik tutum sergileyenler oldu ama şimdi herkes daha dengeli olmaya başladı. Bunu da memnuniyetle karşılıyoruz." ifadelerini kullandı.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Türkiye Akdeniz'de! teyakkuzda

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


12 savaş gemisi Akdeniz'de! Türkiye teyakkuzda
İskenderun Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, "Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaza hem potansiyeli hem konumu nedeniyle herkes göz dikiyor ama Türkiye ve KKTC sahiplik hakkını uluslararası hukuktan alıyor" dedi.
Doğu Akdeniz’de sular ısınmakta. Bölgedeki doğalgaz yatakları öyle heyecan yarattı ki Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile bölgeye demir atmış durumda. Türkiye de işe çoktan koyuldu. Azeri SOCAR’ın 6,3 milyar dolar tutarındaki yatırımı STAR Rafineri işe başladı. Barbaros Hayrettin ve ilk sondaj gemimiz Fatih de öyle. Hava ve deniz kuvvetlerimiz ise 7/24 teyakkuzda. Ne oluyor? Nasıl bir potansiyelden bahsediyoruz? Sahiplik durumu ne? Sondaj ve transfer için avantaj ve dezavantajlarımız neler? 2010’da keşfedilen kaynak, Akdeniz’de yeni bir gerilim mi demek? İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE), Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Petrol ve Doğalgaz Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ergül Yaşar, Akdeniz'de gelişmeleri anlattı.
Gündem hızla Doğu Akdeniz’e kayıyor. Söyler misiniz Doğu Akdeniz’de neler oluyor?
Doğu Akdeniz’de çok sayıda petrol ve doğalgaz yatağının tespit edilmesi nedeniyle bütün dünyanın dikkati bölgeye çekilmiş durumda. Doğu Akdeniz sadece petrol ve doğalgaz varlığı açısından değil aynı zamanda enerji dağıtımının “enerji ipek yolu” olmasından dolayı, dünyanın her tarafına kolayca dağıtım ve transfer olabileceği için de bütün dünyanın gözü burada.

Nasıl bir enerji potansiyeli var bölgede?

Gerek Türkiye Petrolleri gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile beraber doğu Akdeniz’de yapmış oldukları anlaşma gereği petrol ve doğalgaz arama sahaları ve ruhsat noktaları için ortak çalışma belirlemiş durumdalar. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 12 blok olarak ayırdığı Doğu Akdeniz’de petrol arama planı yapmıştır. Kısa süre önce birçok firma ile ortaklık halinde, örneğin Amerika’nın Exon Mobil, Fransa’nın Total, İtalya’nın Eni firmalarıyla petrol arama çabasına girdi GKRK. Afrodit sahası diye adlandırılan sahada petrol arama programı yaptı. Aynı bölgede İsrail Tamar ve Levithan sahalarında doğalgaz rezervleri tespit etti, üretim yapmak üzere planlamalarını yürütüyor. Ayrıca Mısır’ın Zohr ve Noor sahalarında çok büyük petrol rezervlerine rastladığını biliyoruz.
3,5 TRİLYON METREKÜP DOĞALGAZ
Ne kadarı tespit edildi şu ana kadar?
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz açısından çok büyük rezervlerin olduğu noktasında yapılan jeolojik ve jeofizik etütleri ile bu noktada ümit vaat eden sahalar mevcut. Doğu Akdeniz’de İsrail’in açıklarında Hayfa limanı bölgesinden Tamar sahasında 260 milyar m3, Levitan sahasında 450 milyar m3, Kıbrıs açıklarında Afrodit sahasında 200 milyar m3 doğalgaz rezervinin olduğu yapılan çalışmaları ile tespit edilmiş durumda. Doğu Akdeniz’de bugüne dek tespit edilmiş sahalarda 3,5 trilyon m3 doğalgaz olduğuna dair bilimsel ve teknik veriler var. Ayrıca Mısır, açıklarında Zohr ve Noor sahalarında çok büyük doğal gaz rezervi tespit etmiş ve bölgeden doğalgaz üretimini sağlayarak ihracatını gerçekleştirmektedir.
SONDAJI-TRANSFERİ ÇOK MU PAHALI?
Biliyoruz ki enerji potansiyeli kadar kaynaktan çıkarma ve taşınma maliyeti de belirleyici oluyor rezervin kıymetinde. Doğu Akdeniz doğal gazının bu açıdan durumu ne?
Akdeniz’deki petrol ve doğalgazın aranması, bulunması ve işletilmesi oldukça zor. Ancak denizde sondaj masraflarının ilk başlangıçta yüksek olmasından dolayı yatırımcıları kara aramacılığına veya başka hedeflere doğru yöneltiyor. Off shore sondaj açılması karalara göre çok daha maliyetli ancak gemilerde spot olarak taşınması ve boru hattı döşenmesi ile kolayca doğalgazın ve petrolün transferi sağlayabilmektedir. Bu nedenle denizlerde yapılan ve üretilen petrol ve doğalgazın başlangıçta masraflı olmasına rağmen işletmesi cazip olabiliyor.
ENERJİ HATLARI AVANTAJIMIZ
Türkiye için de işletmesi cazip mi?
Türkiye gerek Rusya’dan gerekse İran’dan gelen doğalgazın dağıtımını sağladığından şu anda kurulu bir doğalgaz dağıtım ağ sistemi mevcut. Doğalgaz dağıtımı noktasında özellikle TANAP projesi ile Avrupa’ya taşınması noktasında yeni bir atılım yapmış durumundayız. Dolayısıyla Akdeniz’den gerek İsrail’in gerekse diğer devletlerin ve ülkemizin doğalgaz üretmesi hem iç piyasada kullanılacağı gibi hem de aynı zamanda Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır.
İsrail’den yapılacak boru hattı ile Türkiye’de mevcut bulunan boru hattı ile kolayca transfer olabilecektir. Akdeniz’de tespit edilecek doğalgazın dünyaya transferinde gerek denizden spot olarak tankerler vasıtasıyla gerekse Türkiye üzerinden Avrupa’ya transferinde hiçbir sıkıntı yaşanmayacaktır. O nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz ülkemiz açısından çok önemlidir, hassasiyetle üzerinde durmamız enerjide dışa bağımlılığımızı minimize etmek açısından çok önemlidir.
YUNANİSTAN’IN TAVRI HUKUK DIŞI
Ya hukuki ve siyasi açıdan?
Buradan çıkarılacak her metreküp doğalgazın ülkemiz için çok önemli olduğunu vurgulamak gerek. Bugüne dek denizlerde yeterince sondaj açamadı Türkiye ve maalesef Akdeniz’deki varlığı konusunda özellikle GKRK’nin ve Yunanistan’ın manevralarıyla karşılaştı, Akdeniz’i tamamen kendi insiyatifinde hukuk dışında kullanmak istemesi ülkemiz için sıkıntılı bir süreç idi.
Bu süreci aşmanın yolu nedir?
Fiziki olarak sahip olamadığın yer senin değil mantığıyla, bugün sondaj çalışmaları başlamıştır. Ülkemiz oradaki varlığını ve Akdeniz’deki Birleşmiş Milletler hukuk çerçevesi içerisinde kendi kıta sahanlığı içinde araştırmalarını özgür bir şekilde yapmak ve ülkenin menfaatlerine dönüştürmek durumundadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki petrol sondajı Türkiye açısından Kıbrıs’taki varlığımız ve Doğu Akdeniz’e sahip çıkmamız açısından son derece önemli. Ayrıca buradan çıkarılacak hidrokarbonların ülkemizin ihtiyaçlarını gidermesi noktasında çok büyük katkıları olacaktır.
ENERJİ ÇEŞİTLİLİĞİ VE GÜVENLİĞİ
Avantaj ve dezavantajları nedir Akdeniz’de doğalgazın?
En önemli avantajı ise ülkemizin dışa bağımlılığını da minimize edecek olması ve Doğu Akdeniz’den çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın dünyaya ve Avrupa’ya rahat bir şekilde transfer edilecek olması. Ayrıca enerji arz güvenliği açısından sadece Rusya’ya ve İran gazına bağımlı olan Türkiye enerji çeşitliliğini arttıracak. Dolayısıyla hem Avrupa’nın hem de Türkiye’nin doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak. Ülkemiz açısından büyük avantajlar sağlayacaktır. Doğu Akdeniz’de GKRK ve Yunanistan kendi suları gibi davrandı, yalnız başına uluslararası şirketlerle petrol ve doğalgaz aramaya kalktı, KKTC ve Türkiye’yi bertaraf etmek istedi ama Türkiye deniz hukukundan ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarını koruyor. Fatih-1 sondaj gemisi ile Doğu Akdeniz’deki petrol araması Türkiye için stratejiktir.
EN BÜYÜK PAZAR TÜRKiYE OLUR
Doğu Akdeniz gazı Rus doğal gazıyla rekabet edebilir mi?
Doğu Akdeniz gazı Rus ve İran gazına alternatif değildir. Ama enerji çeşitliliğini arttırmak ve arz güvenliğini sağlamak ülkemiz için bir kazanım. Ülkemizin milli doğal gazı olması sebebiyle önemi büyük. Bugün sadece Trakya bölgesinden yüzde 2’lik doğalgaz üretebiliyoruz. Oranın arttırılması çok önemli.
Doğalgazın çıkması halinde en büyük pazar ülkemizdir. Ayrıca mevcut doğalgaz boru hatlarımızla ülkemiz bu gazı Avrupa’ya pazarlayabilir. Herhangi bir pazarlama sıkıntısı olmaz. Ama Doğu Akdeniz’deki İsrail gazının ülkemiz üzerinden Avrupa’ya transferi dışımızdaki bazı güçleri rahatsız etmekte. Bundan taviz verecek değiliz, gerekirse İsrail ile gerekli anlaşmaların yapılması suretiyle bölgedeki gazın transferinde aktif rol almalıyız.
15 TEMMUZ’UN ARDINDA DOĞU AKDENiZ GAZI VAR
Yaşadıklarımızla Doğu Akdeniz doğalgazı arasında nasıl bir bağ var?
Kuzey Suriye Deyri-Zohr bölgesindeki petrol yataklarının rafinezasyon ve işletmesini DAEŞ ve PYD terör örgütleri yürütüyor. Suriye’nin petrol ihtiyaçları maalesef buradan karşılanıyor, bu petrol Lazkiye limanından Akdeniz’e ulaşıyor ve dağıtılıyor. Irak’tan ve Azerbaycan’dan gelen ham petrolün Ceyhan ve Dörtyol Botaş tesislerinden dünyaya açılımı ise global güçleri rahatsız ediyor. Türkiye’yi dışlayarak insiyatifi elinden almak amacıyla Kuzey Suriye’de istikrarsız bir bölge kurarak enerji koridoru oluşturmanın çabası içindeler.
Bu çerçevede Türkiye’nin Hatay bölgesini de içine almak için ve Türkiye’de istikrarsız bir yönetim oluşturmak maksadıyla 15 Temmuz darbe süreciyle Hatay’ın işgal edilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgal edilmesi planlanmaktaydı. Çok şükür ki devletimiz ve milletimiz hem içte hem dışta buna fırsat vermedi ve vermeyecektir de.
DEVLET DURUMA HAKİM
Akdeniz bir kaynayan kazan. 12 ülkenin savaş gemisi maalesef Akdeniz’de. Sebebi doğalgaz yataklarının hakimiyeti ve Ortadoğu’daki enerji koridorunun gerçekleştirilmesi. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Kesiminin sondaj çalışmaları var, Amerikan Exxon mobil, Fransız Total ve İtalyan Eni firmalarıyla. Ancak Türkiye Fatih-1 sondaj gemisi ile bu bölgedeki fiziki çalışmalara doğrudan başlaması ve Barbaros Hayrettin Paşa sondaj gemisine Rum hücum botlarının taciz etmesiyle durum değişiyor. Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge içinde uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan haklarımız çerçevesinde sondaj çalışmalarına başladı.
EMPERYAL GÜÇLER RAHATSIZ
“Doğalgaz arama çalışması Türkiye ve KKTC’ye enerji yönüyle bağımsızlık sağlayacaktır. Doğalgaz ve petrol alanında arz güvenliğini sağlayacaktır, Türkiye’nin enerji alanındaki inisiyatifini arttırmış olacaktır, tam bağımsız, bölgesinde hakim olan bir güç olmayı sağlayacaktır. İşte bundan rahatsız olan emperyal güçler kesinlikle bizim bu çalışmalarımızı baltalamaya çalışacaklardır. Ancak devletimiz ilgili çalışmaları savunmak ve çatışma alanı oluşturmamak için gerekli tedbirleri alacaktır ve almak zorundadır”.
TÜRKİYE BÖLGESEL GÜÇ OLUYOR
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın asıl hedefi Türkiye’yi emperyal güçlerle beraber köşeye sıkıştırmak ve Türkiye’nin enerji alanındaki insiyatifini minimize etmeye çalışmak. 15 Temmuz darbe süreci ve Suriye savaşı, ayrıca TANAP projesi ile insiyatifi eline alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bunlara pabuç bırakacak değildi ve bırakmadı. Enerji insiyatifini en iyi şekilde kullanmaya çalışıyor. Doğalgaz dağıtımında insiyatif alan Türkiye Cumhuriyeti devleti bölgesel güç olma yolunda hızla ilerlemektedir.”
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html