BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Halkbank sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Halkbank sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

ABD VE TÜRKİYE HALK BANKASI KUMPASI

Türkiye'nin ihtiyacı azalınca ABD savaş açtı ABD'de süren Türkiye'ye kumpas davasının altında Türkiye'nin dolara olan ihtiyacının azalması yatıyor.
3 Ocak’ta New York/Manhattan Mahkemesi’nde jüri, Hakan Atilla’nın 6 başlıktan 5’inde suçlu olduğuna karar vermişti.
Aynı gün davaya bakan New York Güney Bölgesi Savcılığı tek paragraflık bir açıklama yaptı.
Önce açıklamada yer alan şu ifadeleri, İngilizceden çevirerek buraya aktarayım:
“Yabancı bankalar ya da bankacılar şöyle bir tercih yapabilir:
Ya, ABD hukukunu çiğneyerek İran ya da ambargo altındaki başka uluslara gönüllü olarak yardımcı olabilirsiniz.
Ya da Amerikan dolarının işlem gördüğü uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olabilirsiniz.
Ama ikisini birden yapamazsınız.”
Peki, bu lafları içi dolu, delillere sadık kalınarak yapılmış bir açıklama, ya da bir isnat olarak okuyabilir miyiz?
New York Savcılığı’nın açıklaması üzerine şöyle bir şey yaptım:
ABD’de görülmekte olan davada isnat edilen suçların gerçekten bir karşılığının olup olmadığını bilebilecek durumdaki bir kişiyle, o dönem Halkbank’ın üst kademelerinde görev yapan ve olup bitenleri bütün detaylarıyla bilen bir isimle konuştum.
New York Savcılığı’nın açıklamasından yola çıkarak akla gelebilecek bütün soruları bu kişiye sordum.
Sorduğum soruları ve aldığım yanıtları şöyle özetleyebilirim:
Soru 1: Halkbank’ın ABD’nin İran ambargosunu deldiği doğru mu?
Cevap 1: Zinhar doğru değil. Halkbank o dönemde kılı kırk yararak değil, kırk bin kere yararak hareket etmiştir.
Soru 2: İran’la ticaret ABD’nin ambargo koşullarına uygun biçimde mi yapıldı?
Cevap 2: Evet öyle yapıldı. Ambargonun 3 başlığı vardır. Yasaklı mal, yasaklı firma, yasaklı banka. Ambargo uygulanan mal, firma ve bankaların listeleri çok sık periyotlarla yayınlanır.
Halkbank, kendisine İran’dan gelen talepleri denetledikten sonra, ambargo şartlarına uygun bulunanlarla iş yaptı.
Herhangi bir sapma söz konusu olmadı.
Soru 3: Peki, İran’la bu ticaret niye yapıldı? Halkbank nasıl bir rol üstlendi?
Cevap 3: Obama döneminde İran’a ambargo kararı çıkınca, ambargoyu delmeden bu komşu ülke ile ticareti nasıl sürdürebiliriz sorusu üzerinde çalışıldı.
Türkiye’nin ambargo prensiplerine uygun olarak İran’la komşu olmaktan kaynaklanan bir takım istisnai hakları vardı.
Süreç şöyle işledi: Türkiye’nin İran’dan aldığı petrol ve doğalgazın parası, Halkbank’ta ağırlıklı olarak Türk Lirası, sınırlı bir şekilde de avro olarak tutuldu.
Buna karşılık, Türkiye’nin kendi ürettiği ve yurtdışından ithal ettiği mallar İran’a ihraç edildi.
2013’e kadar altın ihracatı ambargo kapsamı dışındaydı.
Bu tarihte altın ihracatına da ambargo gelince, o andan itibaren bu işlem durduruldu.
Soru 4: Peki bu ticaretin riski yok muydu? Neden Halkbank bu işte rol aldı? İleride sıkıntı olur diye düşünmediniz mi?
Cevap 4: Başka bankalar da bu işe girmek istedi. Halkbank’ın avantajı, Tahran’da bir temsilciliğinin bulunmasıydı.
Ayrıca İran Merkez Bankasının da Halkbank’ta hesabı vardı.
Yapılan işlemlerle ilgili herhangi bir şüpheli durum olsaydı, hiç girilmezdi zaten.
Ortada işlenmiş bir suç yok.
Soru 5: O süreçte ABD tarafından herhangi bir uyarı aldınız mı?
Cevap 5: O dönemde ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Kohen, Halkbank’a gelip bu işlemlerle ilgili araştırmalar yaptı, sorular sordu. Arkadaşlarımız bütün belgeleri önüne koyup meseleyi anlattıktan sonra kendisi ikna olduğunu belli ederek ülkesine döndü. Sonrasında da herhangi bir uyarısı olmadı.
Soru 6: Peki, o halde ne oldu da böyle oldu?
Cevap 6: Osman Zeki Canıtez isimli FETÖ soruşturmaları başladıktan sonra ABD’ye kaçan bir Bankalar yeminli murakıbı var. Bu meseleler daha Türkiye’de gündeme gelmeden bir yıl önce bu kişiye bu konuda çalışması için özel görev verilmiş. Suç üretmek için yapılmış bir işbirliği var ortada. O günlerde FETÖ’nün İngilizce yayın organı Todays Zaman’da Halkbank aleyhine bir sürü haberler çıktı. O haberlerin hangi amaçla yaptırıldığı bugün daha iyi anlaşılıyor.
Soru 7: Peki, bu durumda ABD’nin asıl derdi ne? Neden böyle bir tablo çıktı?
Cevap 7: Mesele, İran’la ticaret yaparken neden benim paramı değil de kendi paranı kullandın meselesi. ABD, uluslararası alanda doların hakimiyetine zarar verecek, bu düzene çomak sokacak bir şey görmek istemiyor. O nedenle ambargoyu delecek herhangi bir işlemimiz olmadığı halde, buradan suç üretmeye çalışıyor. İkincisi de 40 milyar dolara yakın tutarı olan bir ticaretten söz ediyoruz. Bu ticaretin parası, dolar olarak değil, Türk parası cinsinden Türkiye’de kaldı.

TÜRKİYE'NİN DOLARA İHTİYACI AZALINCA...

Bir anlamda Türkiye’nin dolara olan ihtiyacı azalmış oldu.

Başta aktardığım New York Savcılığı’nın açıklaması, bu son soruya verilen yanıtla örtüşüyor.
Bu durumda, Halkbank da, İran’la ticarette siyasi inisiyatif alan hükümet de aslında, “Sen neden benim paramı kullanmadan bu işleri yaptın” suçlamasına muhatap olmuş oluyor.
İyi de hukuk, adalet bunun neresinde kalıyor?
Bilgileri Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet köşesinden paylaştı...

20 Aralık 2017 Çarşamba

ABD'yi takan yok! Halkbank'ın %5'ini satın aldılar

ABD'de Türkiye ve Halkbank'a karşı bir operasyon olduğu açıkça ortada olan dava sürerken Halkbank'ın hisselerinin yüzde 5.04'ünü İngilizler aldı.
ABD'yi takan yok! Halkbank'ın %5'ini satın aldılar
Zarrab davası artık tamamen çöktü. İlk günlerde davayı köpürterek işi siyasi operasyona çevirmeye çalışan gazete ve internet siteleri umduklarını bulamayınca başlarını kuma gömdü. Sosyal medyada FETÖ'cüler dışında paylaşım yapan neredeyse yok. Sokaktaki vatandaş zerre kadar meseleyle ilgilenmiyor.
Keza yabancı yatırımcılar da...
Öyle olsaydı, Avrupa'da 62 milyar doları yöneten bir fon Zarrab- Atilla-Halkbank davasının olduğu sırada koşa koşa Borsa İstanbul'a gelmezdi herhalde... Ezbere bir konuşma değil, KAP'a yapılan bir açıklama var.
ABD'de 4 Aralık'ta başlayan Zarrab davasının ardından bir hafta geçmeden Mondrian Investment Partners borsada Halkbank hisselerine yatırım yapıyor. Merkezi Londra'da bulunan fon, Halkbank hisselerinin yüzde 5.04'ünü alıyor. Bu şu demek aslında, Halkbank'ın halka açık kısmının yüzde 10'u artık Mondrian'ın...
Başka bir hesapla Londralı fon ABD'deki kumpas davası sürerken bankaya 175 milyon dolar yatırım yapmış durumda.
Fonun Kuzey Amerika, Avrupa, Uzakdoğu ve Avustralya'da yatırımları bulunuyor.
Ağırlıklı olarak girdikleri ülkelerde kamu hisseleri ve bireysel emeklilik fonlar alıyorlar.
İlginç değil mi?
Biz ülkemizde, milli bankamıza sahip çıkmak şöyle dursun "Halkbank'a ceza gelirse ne yaparız?" diye naralar atarken, elin Londralı'sı gelip parasını Türk bankasına boşaltıyor.
Hepimizin bunu düşünmesi gerekir bence...

Bilgileri Sabah yazarı Dilek Güngör köşesinden paylaştı

2 Eylül 2018 Pazar

Halkbankası'na Dolar Saldırısı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Halkbank'ta dün gece neler yaşandı?


Halkbank'ta dün gece yaşanan döviz kuru olayı bankacılar ile birlikte siber uzmanları da harekete geçirdi.



Dün gece yarısı Halkbank'ta yazılım hatasından kaynaklanan ve düşük döviz kurundan alım yapılmasına yol açan sorun nedeniyle USOM ve BDDK yetkilileri sabaha kadar nöbet tuttu. 

İlk andan itibaren bankanın İstanbul'daki merkezinde USOM ve BDDK yetkilileri siber saldırı olup olmadığını araştırırken, sorunun verilerin alındığı yazılımdan kaynaklandığı tespit edildi. 

Ancak verilerin alındığı otomasyonda oynama yapılıp yapılmadığına ilişkin de inceleme başlatıldı. 

Öte yandan aynı sistemden veri alan iki bankaya daha gece ekipler gönderilirken, onların bir başka sistem daha kullanması ile bu sorunu yaşamadıkları öğrenildi.

YAZILIM HATASI


Gece sistemlerde sorun olduğu haberinin alınması üzerine ise banka yetkilileri derhal Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) ile irtibata geçerek yetkilileri konu ile ilgili bilgilendirdi.

USOM uzmanları da bankanın İstanbul'daki genel merkezine bir ekip gönderdi. Aynı sırada Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bilişim dairesinden de bir ekip USOM ile koordinasyon için banka merkezine gitti. 

Yapılan ilk incelemelerde bankaya yönelik bir siber saldırı olmadığı, Halk Bank'ın da açıkladığı gibi döviz kurlarının sisteme aktarılmasında kullanılan dış kaynaklı üçüncü parti bir yazılımda meydana gelen sistemsel ve operasyonel bir hata nedeniyle sorunun yaşandığı tespit edildi. 

Bankaya veri sağlayan uluslar arası finansal bir kuruluşun da çalışma kapsamında incelemeye alındığı öğrenildi.

2 BANKAYA DAHA USOM GİTTİ


Halkbank'taki sorunun yazılımdan kaynaklandığının tespit edilmesinin ardından USOM yetkilileri iki farklı bankanın daha aynı yazılımı kullandığını tespit etti. 

Bu iki bankaya da gece bilişim uzmanları gönderilirken, yetkililer her iki bankanın da ilave olarak bir başka yazılım daha kullanması ve yazılımların kendi aralarında koordineli işledikleri ve olağandışı hareketler ya da normal olmayan veriler geldiğinde sistemi durdurmak üzere programlandığını öğrendi. 

Böylece diğer iki bankada herhangi bir sorun meydana gelmedi.

İŞLEMLER İPTAL EDİLDİ


Halkbank'ta yaşanan kısa süreli olayda ise bazı kişiler alım işlemini gerçekleştirebildi. Yetkililerden edinilen bilgide tam bir rakam telaffuz edilmezken, bankada yapılan işlemin "milyonlarca dolar" ile ifade edilebileceği kaydedildi. 

İşlemlerin kimin tarafından gerçekleştirildiği tespit edilirken, o saatte para çekilemediği için işlemlerin de iptal edildiği öğrenildi. Öte yandan ilk alımı yapanlar ile yüksek alım yapanların inceleme altına alınacağı ifade edildi.

CUMA VE GECEYARISI ÖNCESİ OLMASI ŞÜPHE UYANDIRDI


Yetkililer Halkbank'taki olayın piyasaların kapanacağı dolayısıyla bankalarda daha sakin gün olan cuma günü gerçekleşmesi ve global piyasaların henüz açık olduğu gece yarısından önce gerçekleşmesini de şüpheli buldu. 

Gün içerisinde meydana gelmesi halinde saniyeler içerisinde fark edilerek bertaraf edilecek bir sorun, o gün ve saatte gerçekleşmesi nedeniyle daha uzun süre çözülemezken, işlem süresi de buna bağlı olarak açık kaldı. 

Bu süre içinde 3.5 milyon dolar ve 500 bin Euro tutarında işlem gerçekleştirildiği öğrenilirken yetkililerin geniş çaplı bir inceleme başlatıldığı kaydedildi.

HALKBANK: ALIM-SATIM İŞLEMLERİ GEÇERLİ DEĞİL


Halkbank'ın kurumsal Twitter hesabından dün konuya ilişkin iki açıklama yayınladı. 

Banka açıklamalarda döviz kurlarının sisteme aktarılmasında kullanılan dış kaynaklı üçüncü parti bir yazılımda meydana gelen sistemsel ve operasyonel bir hata nedeniyle, kısa bir süre için bankanın döviz kurlarının olması gerekenden farklı olarak yayınlandığını ve internet şubesi üzerinden hatalı kur seviyelerinden kısıtlı sayıda işlem yapılabildiğini belirterek, yapılan alım satım işlemlerinin hiçbir geçerliliğinin olmadığını açıkladı. 

Açıklamada, "Söz konusu işlemlere derhal müdahale edilerek, müşterilerimizin ve bankamızın zararına hiçbir şekilde sebebiyet verilmemiştir" denildi.

NE OLMUŞTU?


Gece yarısından önce gerçekleşen ve yaklaşık 15-20 dakika süren olayda Halkbank sisteminde dolar 3.72, Euro ise 4.32 satış kuru ile gösterilmiş ve bu süre zarfında bu kurdan alım yapılmasına sistem izin vermişti.

KAYNAK: SABAH

8 Aralık 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz: Neden, nasıl ve nereye?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2018 yazında zirveyi gören Türkiye Amerikan ilişkilerindeki kriz, son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek.





İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşıyor. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bıraktı. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmedi, aynı zamanda artan bir şekilde tırmandı ve 2018 yazında zirveyi gördü. Son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek. Peki, bu kriz neydi, nasıl gelişti, öncekilerden neden farklıydı ve muhtemel etkileri neler olacak? Yazının geri kalanı bu soruya bazı cevaplar verme çabasıdır.

Kriz nasıl başladı?

2011 yılında Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ın “nükleer sorununa” çözüm bulma girişimi ve ardından ABD’ye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargo kararına Ankara’nın “hayır” oyu kullanması bir güven bunalımına neden olmuştu. Fakat bu durum, 2013 yılı sonuna kadar ciddi bir krize dönüşmedi. 17/25 Aralık (2013) operasyonlarında Halkbank’ın hedeflerden biri olması, Türkiye’nin ABD’nin tepkisine ve uyarılarına rağmen İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delme politikasını gündemin üst sıralarına taşıdı. Türkiye’deki hükümet 17/25 Aralık’ı ve Halkbank etrafında yaşanan gelişmeleri, ABD’nin bir cezalandırma operasyonu olarak gördü. 2013 yılı ikili ilişkilerde bir başka önemli krize daha sahne oldu. Ankara ile Washington arasında, Suriye’de hangi muhalif gurupların destekleneceğine yönelik görüş ayrılıkları başladı. Bu görüş ayrılığı zamanla, ABD’nin Türkiye tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen ve terör örgütü olarak kabul edilen PYD’yi desteklemesine kadar vardı.
2014 yılı Suriye’deki görüş ayrılığını çok daha derinleştirdi. DEAŞ’ın PYD’nin kontrolündeki Kobane’yi kuşatması sırasında, PYD’yi terör örgütü olarak görmesi nedeniyle, ABD basını Türkiye’yi üstü örtülü olarak DEAŞ’ı desteklemekle suçladı. Bu suçlamayla paralel şekilde, ABD yönetimi de DEAŞ ile mücadele stratejisi olarak PYD’yi açık bir şekilde desteklemeye başladı. Dış politikada bunlar yaşanırken, 17/25 Aralık’ın ardından FETÖ’nün (bürokrasi başta olmak üzere) basın ve ekonomi aygıtlarına yönelik operasyonlar düzenlenmesi, ABD nezdinde “temel hakların ihlali” şeklinde karşılık buldu. Bu sebeple Amerikan yönetimi, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetti. Dolayısıyla, ABD bir taraftan Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını tırmandıracak bir politika izlerken, diğer taraftan da (demokratik bir devletten otoriter devlete kayış iddiasıyla) Türkiye’nin uluslararası statüsünü tahrip eden bir söylemi besledi.

Kriz neden tırmandı?

Önce İran, daha sonra Suriye konusunda Türkiye’nin açık ettiği otonomi arayışı, ABD’yi neden rahatsız etti? Truman doktriniyle birlikte Türkiye ve ABD arasında basit bir sözleşme yapılmıştı. Buna göre, ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan güvenlik kaygılarını giderecek, Türkiye de dış politikadaki otonomisinin bir kısmını ABD’ye devredecekti. Dolayısıyla Türk dış politikası önemli ölçüde ABD’nin belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar doğrultusunda şekillendi. Bu ilke ve sınırlar Kıbrıs konusunda ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirince, Ankara dış politikadaki otonomisini genişletecek şekilde, Washington ile yaptığı ilk sözleşmeyi bazı noktalarda revize etti. 1960 ve 1970’lerde yaşanan krizler iki nedenden dolayı, tırmanmak yerine Türkiye lehine revizyonla sonuçlandı. Birincisi, Türkiye hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ni güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatap olarak görmedi ve ABD ile yaptığı güvenlik sözleşmesine sadık kaldı. İkincisi, ABD Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi yaşanan bütün krizlere rağmen kaybedilmeyecek bir müttefik olarak gördü.
2013 sonrası kriz iki nedenle yatışmak yerine tırmanmaya devam etti. Birincisi, Rusya önce Gürcistan müdahalesi daha sonra Suriye ve Ukrayna müdahaleleriyle, Türkiye’nin etrafındaki bölgede ABD’nin askeri operasyon tekelini önemli ölçüde kırdı. Bu durum Rusya’yı, ABD ile kriz yaşayan bölge ülkeleri için güçlü bir dengeleyici konumuna taşıdı. Türkiye bir taraftan ABD ile ters düştüğü konularda (örneğin Suriye krizi) Rusya ile çalışırken, diğer taraftan da güvenlik temelinde işbirliğine (S-400 satın alımı) gitti. Diğer bir ifadeyle, ABD Türkiye’yi çıkarları dışında adım atmaya zorladıkça (PYD ile ilişkiler, Gülen’in iadesi, F-35 satışındaki pürüzler gibi), Ankara Moskova’yı bir dengeleyici olarak devreye sokma yoluna gitti. Bu nedenle, yani Rusya’nın bir dengeleyici olarak mevcudiyeti sayesinde, Türkiye ABD’den gelen otonomi kısıtlayıcı talepleri geri çevirdi ve otonomi arayışındaki ısrara devam etti. Dolayısıyla kriz, yatışmak yerine, özellikle 2016 darbe girişiminden sonra tırmanmaya devam etti ve 2018 yazında ABD’nin Türkiye’ye koyduğu ekonomik yaptırımlara kadar vardı.
İkincisi, ABD politikalarının (Gülen’in iadesi meselesi ve New York’taki Rıza Zarrab ve Halkbank davası gibi) hükümet açısından bir “varoluş” meselesine dönüşmesi, krizi çözmenin maliyetini Türkiye’deki iktidar açısından fazlasıyla yükseltti. 17/25 Aralık’ın hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak görülmesi ve bu operasyonun temel sorumlusu olduğu düşünülen Gülen’in ABD’de kalmaya devam etmesi “varoluş kaygısını” başlatan gelişme oldu. Daha sonra ordudaki Gülen destekçilerinin düzenlediği darbe girişimi ve ardından ABD ile Gülen’in iadesi konusunda yaşananlar, krizi hükümet için bir “beka” sorununa dönüştürdü. Krizi çözme maliyetinin aşırı yüksek olması, risk almanın maliyetini düşürdü ve hükümet (bekası ile karşılaştırıldığında) krizin beraberinde getirdiği ekonomik ve siyasi maliyetleri daha tercih edilebilir gördü.

Krizin neresindeyiz?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullandı: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmeli”. Bu ifade iki şeyi açık şekilde deklare ediyor. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. Bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde yatışma emareleri olarak görülebilecek birçok gelişme yaşandı. Türkiye uzun süredir tutuklu olan Pastör Andrew Brunson’u serbest bıraktı. Ankara ve Washington bazı bakanlara uyguladıkları yaptırımları karşılıklı olarak kaldırdı. Türkiye Trump’ın İran’a yönelik yeniden başlattığı ekonomik yaptırımlardan muaf tutuldu. Fakat krizin ana konuları hâlâ çözüm bekliyor: Gülen’in iadesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu, Halkbank’a yönelik yaptırımlar, ABD’nin PYD’ye devam eden askeri yardımları, Türkiye’deki hükümetin uluslararası düzlemde karalanan imajı, ve en önemlisi de S-400 ve F-35lerin durumu.
Krizin ana konularında bir ilerleme olmaması, Erdoğan’ın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde, mevcut duruma ilişkin iki temel tespit yapmayı mümkün kılıyor. Birincisi, Türkiye’nin otonomisi dışında vereceği tavizler ABD’nin tavizleriyle aynı büyüklükte değil. Dolayısıyla bir tavizler asimetrisi durumu söz konusu. Brunson’un serbest bırakılmasından sonra, yukarıdaki sorunları lehine çözebilmek için, Türkiye üçüncü ülkelerle olan ilişkilerini (Rusya ile olan yakınlaşma) pazarlık masasına koyabilir. Fakat bu ilişkiler, otonomi imkanını ortaya çıkaran temel dinamik, diğer bir ifadeyle krizlerin temel sebebi olduğu için, böyle bir taviz, otonomi arayışından vazgeçmek anlamına gelebilir. İkincisi, krizin çözümü değil de, kontrolden çıkmamak kaydıyla devam etmesi Türkiye için daha makul bir seçenek mi? Diğer bir ifadeyle, krizin temel konularını çözmedeki zorluk, krizin devamını, kriz öncesi duruma dönmekle kıyaslandığını daha mümkün bir seçenek kılıyor.

Kriz nereye evrilir?

Krizin önünde kabaca üç temel seçenek bulunuyor: ABD ile ilişkilerde kriz öncesine dönmek, Türkiye’nin Rusya eksenine kayması ve krizin iniş ve çıkışlarla devamı. Kriz öncesine dönmek iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, Türkiye’nin saldırgan bir şekilde bölgeye dönen Rusya’yı dengeleme hususunda değerli bir müttefik olduğunu kabul eden ABD, tahrip olan statüsünü yeniden onarmak ve güvenlik kaygılarını yatıştırmak (Gülen’in iadesi ve PYD’ye desteğin sonlandırılması gibi) yoluyla Türkiye’yi kazanabilir. İkincisi, Türkiye’nin Rusya kartını kaybetmesi, Ankara’yı kriz konularında taviz vermeye zorlayabilir. Fakat bu krizlerin hükümet için temelde bir beka sorunu olduğu düşünülürse, maliyeti çok yüksek bir geri dönüş olur.
İkinci seçenek, yani Rusya eksenine kaymak, cevap bulunması zor bazı riskler taşıyor. Birincisi, ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalktığında Rusya aynı “iyiliksever” siyasetini devam ettirecek mi? Hemen yanı başındaki büyük bir güçle yalnız başına kalmak, uzaktaki bir güçle ittifakta verilen otonomi tavizinden daha büyük bir tavizi gerektirebilir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikası, Türk karar vericiler için ürkütücü bir analoji olarak ortada duruyor. İkincisi, Rusya’nın bölgeye alternatif olarak dönüşü ne kadar sürdürülebilir bir geri dönüştür? Diğer bir ifadeyle, Rusya’nın göreli zayıf ekonomisi askeri angajmanlarını sekteye uğrattığında, ABD ekseninden çıkmış Türkiye Washington’un gazabını nasıl bertaraf edebilecektir? Bu iki temel belirsizlik Rusya eksenine kayma seçeneğini önemli ölçüde zayıflatıyor.
ABD ile, bir eksen kayması yaşamaksızın, krizin devamı iki temel sebep dolayısıyla daha muhtemel görünüyor. Birincisi, yukarıda belirtildiği gibi Rusya eksenine kaymak fazlasıyla riskli, ABD ile yeniden kriz öncesi aşamaya dönmek ise fazlasıyla maliyetli. İkincisi, bir tercih yapmaktan ziyade bölgede Rusya ve ABD arasındaki rekabeti kullanmak, otonomi artışını mümkün kılabilecek en makul seçenek. Rusya’nın saldırgan siyasetine devam etmesi, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı Türkiye’ye taviz verme hususunda zorlayacaktır.


13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika’nın derdi ne?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir.

Brunson olayı Türk-Amerikan ilişkilerinde son gündem maddesi. Hem Başkan Trump hem de yardımcısı Pence Türkiye’yi en üst perdeden açıkça tehdit ettiler. Hemen ertesinde sanki bu tehdidi daha somut bir çerçeveye büründürmek istercesine Hazine Bakanlığı tuhaf ve anlamsız bir yaptırım kararı aldı. Türkiye’nin Adalet ve İçişleri bakanlarını baş sorumlular olarak ilan edip ikisinin de Amerika’da olmayan mal varlıklarına blok konulacağını duyurdu. Amerika’da herhangi bir mal varlığı bulunmayan iki bakan ise bu gayriciddi tedbir kararlarına gerekli biçimde cevap verdi. Onlar da Twitter üzerinden Amerika’da herhangi bir mal varlıklarının olmadığını yazdılar.
Daha ilk andan itibaren bu yaptırım kararının bir ciddiyeti olmadığı ortaya çıktı. Maalesef siyaseten çok etkisi olmasa da ekonomik etkileri oldu. Zaten uzun süredir yükselme eğiliminde olan döviz kuru Türkiye’de tekrar yükselişe geçti. Amerika’yla yaşanan bu gerilimin siyasi sonuçları olmasa da ekonomik sonuçları olduğu görülüyor. Dolayısıyla Türkiye tabii ki böyle bir gerilimin parçası olmak istemiyor. Ancak bu Türkiye’nin tek başına kurtulabileceği ve düzeltebileceği bir durum değil. Zira bu çatışmanın kaynağı Türkiye değil.
Aslında Türkiye Amerika’nın çatıştığı tek ülke de değil. Amerika halihazırda, Çin’le bir ticaret savaşı başlattı. Çin’in tüm yatıştırma gayretlerine rağmen geri durmadı. Hatta tırmandırmaya devam ediyor. Çin bir tur cevap verdi ama ikinci tur misillemeyi yapamadı. Buna rağmen Amerika savaşı bırakacak gibi görünmüyor. Çin dahi Amerika’yla arasındaki bu gerilimi tek taraflı düşüremiyor. Amerika aynı esnada Rusya’yla da gerilim siyaseti takip ediyor. Soğuk Savaş’ta bile eşine az rastlanır gelişmelere şahitlik ediyoruz. Taraflar diplomatik personelleri casusluk suçlamalarıyla sınır dışı ediyor. Yani Amerika Rusya’yla da kavga veriyor. Kuzey Kore’yle olanlar herkesin malumu. Nükleer silah kullanma ihtimali bile masaya geldi. Son dönemde Amerika’nın en çok yüklendiği ülkelerin başında ise İran geliyor. Trump uzun süredir tehdit ettiği İran’a karşı uygulanması planlanan geniş kapsamlı yaptırımlar için gerekli adımları attı. Kasım ayında yaptırımlar tüm hızıyla devreye girecek. O zaman asıl hedef İran haline gelecek demek mümkün.
Brunson olayı ana kriz sürecinin ürünü Fakat Amerika sadece muhtemel rakipleriyle değil klasik müttefikleriyle de kavga veriyor. Fransa, Suudi Arabistan ve İsrail hariç neredeyse tüm klasik müttefikleriyle gerilim üretmeyi başardı. Özellikle Almanya ve İngiltere bu anlamda Amerikan baskısıyla karşı karşıya. Merkel defalardır Trump’ın son derece münasabetsiz tavırlarına açıkça maruz kalıyor. Brüksel’de yapılan son NATO zirvesinde Amerika’nın müttefiklerine bakış açısı birkez daha ortaya çıktı. Trump tüm Avrupalı ortaklarını şovunun bir parçası haline getirdi. Bütçeye yeterince destek vermedikleri suçlamasını yaptı. Bunun üzerinden kendi iç kamuoyuna sinyal vererek Avrupalı ortakları dize getiriyormuş gösterisi yaptı. Halbuki NATO üyelerinin NATO bütçesine yapacağı katkı meselesi zaten 2014 Galler Zirvesi’nde Obama zamanında konuşulmuştu. Yüzde ikilik seviyeye 2024 yılı itibariyle ulaşılması bekleniyordu. Ama Trump için bunların pek önemi yok. Kendi siyasi kariyeri için kullanmaya devam etti. Aynı şekilde hemen ardından geçtiği İngiltere’de de çeşitli rezilliklere imza atmaktan çekinmedi.
Bu geniş resme bakıldığında Amerika’nın sadece Türkiye’yle sorunlu olmadığı çok net ortaya çıkar. Amerika tüm ülkelerle birer kriz süreci inşa ediyor. Tüm ülkelerle sadece anlık krizler yaşamıyor. Veya yaşanan bir kriz bir sonrakini tetiklemiyor. Aksine, uzun kriz süreçleri var ve bunların içinde çeşitli kriz göstergesi olaylar doğuyor ve batıyor. Aslında kriz süreçlerinin kendisi birer kronik durum. Onların içerisinde boy gösteren olaylar krizin akut göstergeleri ve örnekleri olarak görülebilir. Yani mesela Türkiye’yle Amerika arasında uzun bir kriz süreci var. Bu süreç Brunson davasıyla başlamadı. Dolayısıyla Brunson davası krizin kendisi değil veya bu krizin sebebi de değil. Brunson davası bu kriz sürecinin bir ürünü. Aynı şekilde bu krizin kaynağı Halkbank davası da değil. Bu krizin kaynağı Amerikan Büyükelçiliğinin aldığı vize randevularını iptal kararı da değil. Hatta daha da derine gitmek mümkün. Bu krizin sebebi tek başına FETÖ meselesi değil. Veya bu krizin nedeni Suriye de değil. Suriye’den FETÖ’ye, Halkbank davasından vize meselesine bütün olaylar ana kriz sürecinin ürünleri. Bu olaylar hep başka bir olgunun sonucu.
Bunlar aynı tarlada büyüyen, aynı topraktan beslenen ürünler gibi. Toprak kriz çıkarmak için elverişli olduğundan kriz ürünleri veriyor. Bu ürünler birbirinden bağımsız ama hepsi aynı kaynağa bağlı. Bu nedenle bahsi geçen olaylar birbirini tetiklemiyor veya birbiri üzerine birikmiyor. Yani aslında Suriye meselesi FETÖ meselesini tetiklemiyor. Veya vize meselesi Halkbank meselesini tetiklemiyor. Birinden doğan tepkinin diğerini doğurduğu zannedilebilir. Ancak bunların herhangi birinde üretilen çözüm de bir diğerine yansımıyor. Veya bunların birindeki çözümsüzlük diğerinde otomatik bir çözümsüzlük anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla bu olaylar arasında geçişkenlik olmak zorunda değil. Fakat hepsi aynı kaynağa bağlı olduğu için birbiriyle ilişkisiz de değil. Fakat söz konusu ilişki doğrudan bir ilişki değil. Dolayısıyla asıl ele alınması gereken şey, ana kriz sürecidir. Ana kriz sürecinin ne olduğu veya neden kaynaklandığı doğru düzgün anlaşılmazsa bu geçici kriz göstergesi olayların herbiri yanlış biçimde yorumlanır.
Peki nedir bu asıl kriz süreci? Ve nasıl açıklanabilir? Kriz sürecini doğru düzgün tanımlamanın birincil şartı bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkilerine has olmadığını kabul etmektir. Ki bu zaten yukarıda gösterildi. İkinci ön şart, bunun bir an değil bir süreç olduğunu düşünmektir. Yani Türkiye gibi bir ülkenin her ne yaparsa yapsın bu kriz süreci nedeniyle tek tek olayları çözse de yeni olaylarla karşılaşacağını kabul etmek gerekir. Üçüncü olarak bu kriz süreçlerinin Amerika tarafından inşa edildiğini anlamak gerekir. Amerika dostlarıyla veya düşmanlarıyla destek ya da angajman siyaseti izlemekten kaçıyor. Dostlarını yalnız bırakmaktan kaçınmıyor. Onları sorumluluk almaya ve maliyet yüklenmeye itiyor. Düşmanlarını ise sıkıştırarak bedel ödemeye itiyor. Onları işbirliğine davet edip kazan-kazan formülasyonu üretmek yerine kendisinin kazandığı düşmanın kaybettiği bir sonuç için uğraşıyor.
Bunun birçok tanımı olabilir. Ama kısaca şöyle özetlemek lazım: Amerika kâr etmenin peşinde. Bu yeni bir hadise de değil. Obama döneminde de böyleydi. Trump döneminde de böyle. Bu bakımdan Obama ve Trump birbirinin çok benzeri. Aralarındaki tek fark ise tarzları. Obama bunu çok daha incelikli bir tarzda yaparken, Trump çok daha küstah ve alışılmadık biçimde yapıyor. İkisi de Amerika’yı uluslararası sorumluluklarından çekip maliyetleri kısma peşinde. Siyasi, askeri ve diplomatik angajmanları en aza indirip dünyanın çeşitli bölgelerinde ya maşalar kullanmak ya da farklı aktörleri birbiriyle dengelemek bu siyasetin temel merkezi. Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir. Dostlarını kendinden uzaklaştırıyor. Düşmanlarını savaşmaya davet ediyor. NAFTA, NATO, AB, Dünya Ticaret Örgütü, BM gibi kendi eliyle kurduğu veya kurulmasına açıktan destek verdiği, yıllarca uluslararası sistemi idare etmede kullandığı kurumların hepsini ateşe veriyor. On dokuzuncu yüzyıldan beri desteklediği serbest ticaret, liberal değerler ve küreselleşmeyi bir kenara bırakıp korumacılığa, popülizme, ulusalcılığa yöneliyor.

ABD zenginliğini artırma gayretinde

Peki bunu neden yapıyor? Bu, normal şartlar altında beklenecek bir davranış değil. Uluslararası sistemin tepesindeki aktörler genelde statüko kendi lehlerine olduğu için statükoyu korumak isterler. Tarih boyunca birçok hegemon devlet doğmuş, büyümüş ve sonra da çökmüştür. Çöküş sürecinde genelde sistemi sürdürme maliyetleri abartılı düzeylere ulaştığından, hegemonun sağladığı istikrarlı düzende ona meydan okuyan yeni aktörler doğmuştur. Bu aktörler hegemonu yakalamadan az önce hegemonun önleyici bir savaşa girdiği düşünülür. Yeni yükselmekte olan potansiyel hegemonun başını erkenden ezmek istediği söylenir. Bu mantık üzere düşünenler Amerika’nın da böyle bir sürece girdiğini ve çöküş nedeniyle telaşla tüm dünyaya savaş açtığını iddia ediyorlar.
Ancak ampirik bulgular bu iddiayı desteklemek için yeterli değil. Aklı başında ölçüm unsurlarıyla yaklaşıldığında Amerika’nın merkezinde olduğu tek kutuplu uluslararası sistemin bozulduğuna ya da çok kutuplu bir sisteme geçildiğine dair hiçbir emare yok. Ne Çin, ne Rusya ne de bir başka aktör tek başına Amerika’nın karşısına çıkabilecek halde. Daha da önemlisi, bir araya gelip Amerika’ya karşı birleşme ihtimalleri bile yok. Mesela bugün Amerika Çin’e karşı yaptırımlarda bulunurken aynı anda Rusya ve Türkiye’ye de yaptırım yapma kararı alabiliyor. Fakat bu ülkeler kendi aralarında koordineli bir tepki belirleyebilme şansına sahip değil. Amerika Türkiye’ye Ortadoğu’da ve belli alanlarda baskı uygularken Çin’e ticaret alanında baskı uyguluyor. Ama Türkiye Çin’e Ortadoğu’da Amerikan karşıtı bir rol teklif etse Çin buna yanaşmaz. Veya Çin böyle bir role soyunsa bile Türkiye Suriye gibi bir örnekte Çin’in muhtemel pozisyonundan çok daha fazla rahatsızlık duyar. Veya Türkiye ile Çin arasında hâlâ dolar harici bir para birimiyle ticaret yapma ihtimali gerçekleştirilemiyor. Hem Çin, hem Rusya, hem Türkiye hem de diğer herkes birbiriyle sahip olduğu ilişkiden daha fazla Amerika’yla ilişkiye sahip ve kimse bu ilişkiyi sonuna kadar tehlikeye atmaya yanaşamıyor. Çünkü kimse bunun maliyetini karşılayabileceğini düşünmüyor.
Öte taraftan Amerika öylesine yüksek bir özgüvene sahip ki, diğer aktörlerin kendisine meydan okuyamayacağını veya bir araya gelemeyeceğini düşünüyor. Bu nedenle de son derece umursamaz, son derece cüretkar, son derece şımarık hareketlere girişmekte sorun görmüyor. Mesela Kudüs konusunda tüm dünyaya karşı takındığı tavrın kendisine doğrudan ve somut bir maliyet çıkaracağını düşünmüş olsa bu adımı atmazdı. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma yolundaki adımı attı çünkü bunun kendisini iç siyasette kurtarabileceğini düşündü. Dış siyasetteki maliyetin ise katlanabilir bir maliyet olduğunu hesapladı. Amerika eğer çökmekten korkuyor olsaydı, düşman sayısını artırmak yerine dost biriktirmek isterdi. Amerika şayet kendini güvenlik tehdidi altında görseydi, o zaman dengeleme siyaseti takip eder, bir tarafı diğerine karşı desteklerdi. Ancak Amerika kendini güvende ve güçlü hissettiği için güvenlik tehditlerini göz ardı edebilecek ve onun yerine iç siyasete odaklanabilecek bir lükse sahip olduğuna inanıyor. Güç ve güvenlik değil, zenginliğini artırma gayretinde. Obama Irak ve Afganistan gibi maliyetli görevleri terk ederek ve Amerika’yı içeride inşa ederek bunu yapmayı denedi. Trump ise diğer ülkelere hesap keserek bunu yapmaya çalışıyor. Suud’a silah satıyor. Çin’i sıkıştırıyor. Çin’in serbest ticaretten faydalanmasına engel olmak istiyor. En fazla kendi faydalanıyor olmasına rağmen Çin’in ikinci en fazla faydalanan aktör olmasına bile tahammülü yok. Bu tür ticari değeri olan işlemlere önem verirken, bunun dışındaki güvenlik meselelerinde son derece umursamaz bir tavır takınıyor. İran’la imzalanmış olan ve uluslararası istikrar ve güvenliğe katkı sunan bir anlaşmayı bile umursamazca bozmakta bir beis görmüyor. Bu umursamazlık sadece Trump’a has bir hal de değil. Yukarıda bahsedildiği gibi Obama da benzer bir tavır içindeydi. Mesela Suriye’de Rusya’nın böylesine güçlenmesini zerre kadar önemsemedi. Hatta ona yol bile verdi. Böylece Suriye kilitlenecek, Türkiye ve Rusya gibi taraflar birbirine düştüğü için birbirini zayıflatacaktı. Kenardan izleyen Amerika bu ülkeler bataklıkta zayıflarken göreli olarak kâra geçmiş olacaktı. Yani Obama’nın temel hedefi de kâra geçmekti. Amerikan güvenliği adına hiçbir endişesi yoktu.
Amerikan tarzı: İzolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık Ama bu, sadece Trump ve Obama’ya has bir hal de değil. Washington çevrelerinde, siyaset elitlerinde yıllardır benzerleri tekrarlanan görüşler de bu hale uygun. Washington’da yıllardır kime dokunsanız Amerika’nın gereksiz savaşlara katılmasından şikayet eder. Çin’in uluslararası düzenden kârlı çıktığından şikayet eder.
Hatta daha derine indiğinizde bu halin tüm Amerikan toplumunda yaygın biçimde var olduğunu görürsünüz. Zira Obama ve Trump bahsi geçen siyasi hali savunarak seçim kampanyası yürüttüler. Obama Bush’un zarara uğrattığı Amerika’yı diriltme sözü verdi. Irak’tan ve Afganistan’dan çekilip Amerika’yı zengileştireceğini söyledi. Trump daha da öteye geçti. Amerika’yı daha büyük yapmak için tüm dünya düzenini ateşe verebileceğini söyledi. Bu iki iddia da Amerikan toplumundan ciddi destek buldu. Çünkü Amerikan toplumu da kendini güvende hissediyor. Aslında kendisine meydan okuyacak bir gücün varlığını hep biliyor. Çin’in yükselişi hikayesi gibi hikayeler 1960’lardan beri anlatılıyor olmasına rağmen gerçekleşmeyen hikayelerdir. Amerikan halkı refah içinde dünya siyasetini umursamamak için her türlü şansa sahip.
Öylesine bir hal ki bu, sistemden en fazla faydalanan ülke olmasına rağmen en fazla şikayet eden ülkedir. Mesela 2003 Irak işgalinden Iraklılar bile bu kadar şikayet edemedi. Iraklıların ülkesi çöktü, yüzbinlerce insan öldü. Milyarlarca dolar zarar edildi. Irak talan edildi. Paramparça oldu. Ancak Amerikalıların 4 bin 500 ölüsü kadar konu olmadı. Filmi yapılmadı. Acısı çekilmedi. Haberi yapılmadı. Amerika NAFTA sayesinde hem ticari olarak çevre ülkeleri kendine bağımlı hale getirdi hem de en fazla kârı elde etti. Ancak hiçbir ülke NAFTA’dan Amerika kadar şikayetçi olmadı. Bugün Latin Amerika ülkelerinin hepsi Amerika’nın doğrudan kontrolü altında. Kontrolden çıkmaya çalışan Brezilya gibi ülkelerde yargı darbeleri yapıldı. Kontrol edilemeyen Venezula gibi ülkelerde korkunç ekonomik krizler üretildi. Ama bugün Venezuela’nın Amerika’dan çektiği değil, Venezuela’nın kötü yönetimi şikayet konusu ediliyor. NATO, Rusya’nın burnunun dibine kadar girdi. Doğu Avrupa’da yıllarca Amerika yanlısı darbeler yapıldı. Hatta bu iş Gürcistan ve Ukrayna’ya kadar uzandı. Putin cevap verince Amerika Rus yayılmacılığından yakındı. Putin’in eski Sovyet İmparatorluğu hayali kuran bir psikopat olduğu söylendi. Almanya Amerikan işgali altında ama Amerika Almanya’nın NATO bütçesine yeterince katkı sunmadığından yakınır. Ama bütün bunlara rağmen Amerika hiç bedel ödemez. Ama yine de en çok Amerika şikayet eder.
Bu hal Amerikan izolasyonculuğu nedeniyle Amerika’da geleneksel bir tutumdur. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Amerikalılar bu duyguyla hareket ettiler. İngiltere serbest ticareti bir sömürgeci olarak sürdürürken, Amerika onun sırtına binerek yaptığı ticaretle kâra geçti. Büyüdükçe büyüdü. İngilizler masraflı savaşları yaparken, Amerikalılar kârlı ticareti yaptı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çöktü. Amerika liderlik için sahneye çıktı. Wilsoncular tüm dünyayı kontrol etmeye kalkmışken ve dünyaya barış, demokrasi vaazı verirken, onların ülke içindeki karşıtları eski güzel izolasyoncu günlere dönmenin peşindeydi. Ve istediklerini aldılar. Dünya siyasetinin ne yöne gideceğini zerre kadar önemsemeden kendi kurdukları Milletler Cemiyeti’ni terk ettiler. Hastalıklı Avrupa siyasetinden uzak durup para kazanmanın peşine düştüler. Öylesine ki, İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik anlarına kadar müdahale etmek bir yana, daha fazla silah satarak zenginlik artırmanın peşinde oldular. Savaşa dahil olduktan sonra bile ancak Sovyetlerin Almanya’yı bütünüyle elde etme ihtimali doğduğunda karşı adım attılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş başlarken, ilk günden itibaren Sovyet Rusya’yı köşeye sıkıştırmak için her türlü adım atıldı. Ortada Varşova Paktı falan yokken, NATO kuruldu. Marshal Planı’yla ülkeler Amerikan merkezli bir siyasete sürüklendi. Bretton Woods sistemiyle ekonomi kontrol altına alındı. Soğuk Savaş sonrası daha da kontrolsüz hareket edebilme şansına sahip oldu. İki kutuplu sistemin zincirlerinden kurtulan Amerika gücünü dünyanın dört bir tarafında denedi. 2009 ekonomik krizinde maliyet yüksek çıkınca işgal ettiği ülkeleri ve bölgeleri suçlamaya başladı. Zaten Obama ve Trump iktidarlarını doğuran hava da o tarihte doğdu. Genel izolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık hep bir Amerikan tarzıydı. Ancak 2009 ekonomik krizi ve Irak Savaşı sonrasında tekrar şlddetli bir hal aldı. Sonuç olarak bu toplum önce Obama’yı çıkardı. Yetmedi Trump’ı sahneye sürdü.
Kimse uluslararası sistemin mevcut krizi için Trump’ı suçlamasın. Trump bu Amerikan toplumunun bir ürünüdür. Tüm umursamazlığı, tüm küstahlığıyla bir gerçekliğe karşılık gelmektedir. Amerikan profilini gayet başarılı biçimde yansıtmaktadır. Bırakın telaşla karar almayı, dünya yıkılsa umrunda olmayacak bir tavırla hem her ülkeyi tehdit ediyor, hem bunların bir araya gelme ihtimalini göz ardı ediyor hem de kendi kurduğu uluslararası düzeni ateşe veriyor. Önemsediği şey iç siyaset. Amerikan kıtası. Çünkü dışarıdaki maliyet katlanılabilir bir maliyet gibi görülüyor.
Bunun yanlış bir hesap olma ihtimali hep var. Belki gerçekten Amerika kendine bu kadar fazla güvenerek büyük hata yapıyor olabilir. Belki böyle davrandığı müddetçe kendi çöküşünü getirebileceği de iddia edilebilir. Ancak henüz o noktada değiliz. Ne Amerikalı siyasetçiler ne bürokratlar ne de Amerikan toplumu böyle bir algıya sahip. Aslında böyle bir algıyı destekleyecek yeterli gösterge de yok. Bakmayın zaman zaman Amerikan akademisinde ve siyasetinde “Amerikan çöküşü” başlıklı yazılar yazıldığına, konuşmalar yapıldığına. Aynı hikaye on yıllardır anlatılır. İlk kez 60’lı yılarda ortaya saçılan bu söyleme göre Amerika 70’lerde çökecekti. Ama 80’lerde tekrar doğdu Amerika. Doksanlarda tek güç haline geldi. Ama 90’larda bile bu çöküş hikayesi anlatıldı. O da gerçek değildi. Japon mucizesi hiçbir zaman gerçek olmadı. Şimdi Çin aday gösteriliyor. Halbuki Çin’in öylesine stratejik ve yapısal sorunları var ki, anlatmakla bitmez. Bu apayrı bir ampirik değerlendirmenin konusudur.
Amerika gerçekten bir güvenlik tehdidi hissetmiş olsa ya güvenlik ya da güç arayışına düşerdi, zenginlik arayışına değil. Amerika’ya dair değerlendirmeler yaparken bu gerçeklik üzerinden hareket etmeyen her analiz kendini çıkmaz sokakta bulur. Boş inançlar veya umutlu beklentiler çerçevesinde Amerika’nın çöktüğü gibi bir önyargı üretilecek olursa bu yanlış hesabı yapmanın bedeli olur. Bir kimsenin düşmanını küçümsemesi yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Ancak gücünün abartılması da aynı derecede hatalı bir yöntemdir. Evet Amerika hâlâ tek süpergüç. Ancak bir değil 200 ülkeyle ve çok daha fazla sayıda konuyla baş etmek zorunda. Hiçbir aktör kâdir-i mutlak değildir.
Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda Mesela Amerika sadece Türkiye’yle başbaşa kaldığına Türkiye için hiç de hoş olmayan sonuçlar doğar. Ancak Amerika’nın tek sorunu Türkiye’yle değil. Dolayısıyla buraya uygulayabileceği baskının bir üst sınırı var. Rusya, İran ve Çin gibi ülkelere bile saldırmayan Amerika Türkiye’ye savaş falan açacak değil. Evet, darbe yapanları organize edebilir. Onlara destek verebilir. Koruma sağlayabilir. Ancak Türkiye direndikçe deviremez. Suriye’de Rusya’ya karşı Türkiye’yi yalnız bırakabilir. Ama Türkiye Rusya’yla müzakereyi becerebildiği müddetçe Suriye’deki güvenliğini yeniden inşa edebilir. Bu örneğin de gösterdiği gibi, böylesi bir süpergüçle baş etmenin yolları vardır. En garantili yöntem onu ne tek dost ne de tek düşman olarak görmektir. Eğer tek dostunuz olursa yalnız bırakır, tek düşmanı olursanız ciddi zarar verir. Mümkün olduğunca başka hedeflere yüklenmesi tercih edilir ama peşine takılmaktan da kaçınılır.
Amerika tüm dünyayla böylesine kriz süreçleri inşa ettiği için Türkiye adına da bunun devam edeceğini öngörmek lazım. Amerika bu umursamaz tavrını sürdürdüğü müddetçe Türkiye Amerika’nın her türlü isteğine boyun eğse de krizler bitmeyecektir. Hep yenileri çıkacaktır. Çünkü sorunun bizatihi kendisi Amerika’dır. Amerikan umursamazlığı ve küstahlığı FETÖ’yü de Suriye’yi de doğuran haldir. Vize kararının kaynağıdır. Brunson davasındaki ciddiyetsizliğin göstergesidir. F-35’ler ve S-400’ler etrafında kopartılan fırtınanın sebebidir. Türkiye hem Amerika’yla hem de diğerleriyle olmak istedikçe Amerika ‘ne benimle ne de bensiz’ tutumunu benimsemeye devam edecektir. Türkiye’ye ne yardımcı olacaktır ne de başkasıyla iş yapmasını kabul edecektir. Her meseleyi krize çevirmek isteyecektir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir sorunla uğraşmasının en iyi yolu da yine sorunun kaynağındadır. Amerika umursamazlığıyla dünyayı sallayıp Türkiye’ye zarar verirken, Türkiye bu umursamazlıktan faydalanarak kendi dik duruşunu sürdürebilir. Çünkü bir davranışın maliyeti artıp elde edilebilirliği azaldıkça bu umursamaz aktörün ona yönelik kararlılığı da azalacaktır. Amerika için Suriye haritada bir ülkedir. Türkiye içinse ölüm-kalım meselesidir. Kararlılık dengesi genelde güç dengesinin tersine çalışır. Güçlüler daha az maliyete bile katlanmak istemezlerken, onlar kadar güçlü olmayanlar her şeyi göze almak zorunda kalabilirler. Döviz kurlarının yükselmesi gibi maddi zararlar çok can yakıcı olmasına rağmen öldürücü değildir. Bu gibi salvoları atlattıkça Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda ilerleyecektir. Türkiye her bir krizde yeniden müzakereye oturmalı ama teslim olmamalı. Almadan vermemeli.

5 Aralık 2017 Salı

Sarraf'ın telefon görüşmesi her şeyi değiştirecek

Rıza Sarraf'ın dayısıyla yaptığı telefon görüşmesi kumpas davasının seyrini değiştirecek.
Sarraf'ın telefon görüşmesi her şeyi değiştirecek
Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 17-25 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirmek istediği yargı darbesi girişimi ABD'de sürdürülüyor.
Dün Rıza Sarraf'ın davanın seyrini değiştirecek ses kayıtları ortaya çıktı. Sarraf'ın ABD'de tutuklu olduğu 15 Eylül 2016'da telefonda görüştüğü dayısı Ahad Khabbaz Tamimi'ye "Eğer ABD'de hapsedilmişsen, çıkmak için ya yalan söyleyeceksin ya da kurtulabilmek için işlemediğin suçları kabul edeceksin" dediği mahkeme tutanaklarına girdi. ABD'deki kumpas davasında tutuklanan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın avukatları, söz konusu ses kaydını New York Güney Bölge Hakimi Richard Berman'a mektupla sundu.
Reuters haber ajansı da Atilla'nın avukatlarının yazdığı bu mektubun ayrıntılarını yayımladı. Mektupta Sarraf ile Ahad Khabbaz Tamimi'nin 15 Eylül 2016'da gerçekleştirdiği telefon görüşmesine yer verildi. Söz konusu telefon görüşmesinde, Sarraf'ın ihtiyaç durumunda hapisten çıkmak ya da daha az ceza almak için yalan söyleme konusunu Tamimi ile konuştuğu aktarıldı.

Mektupta, "Sarraf, daha az ceza almak için bir ifade uydurmak konusunda istekli olduğunu ifade ediyor" denildi. Duruşmayı takip eden The Daily Beast muhabiri Katie Zavadski, hakime sunulan bu kayıtların, bir süre sonra ABD Mahkemeleri Elektronik Belge Erişim Sistemi'nden (PACER) kaldırıldığını bildirdi. İşadamı Sarraf 22 Mart 2016'da, son 3 yılda 7 defa ABD'ye giden ve hakkında herhangi bir işlem yapılmayan Atilla da 29 Mart 2017'de ABD'de tutuklandı. 8 Eylül 2017'de ise eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan hakkında tutuklama kararı verildi.

16 Ağustos 2018 Perşembe

Bakan Albayrak yatırımcılarla ilk mesaj!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın, 6 binin üzerinde yabancı yatırımcıya seslendiği dev zirve sona erdi. Albayrak konuşmasında, "IMF'e başvurma planımız yok." dedi.



Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak telekonferans yöntemiyle 6 civarında yakın yabancı yatırımcıyla görüştü. Bakan Albayrak, Citi, Deutsche Bank, HSBC ve DOME koordinasyonunda düzenlenen zirvede Türkiye'deki ekonomik gelişmeler ve yeni ekonomi yaklaşımını yabancı yatırımcılara anlattı. Telekonferansa, ABD, Avrupa ve Ortadoğu'daki yatırımcılar başta olmak üzere tüm dünyadan katılım gerçekleşti. Konferansta Bakan Albayrak, yatırımcılara şu an piyasadaki düzensizliklerle uğraştıklarını ancak Türk bankacılık sisteminin güçlü olduğunu ve bankaların açık döviz pozisyonu olmadığını belirtti. Bakan Albayrak, "Sermaye kontrolleri ajandamızda değil ve olmayacak. IMF ile işbirliği planımız yok" ifadelerini kullandı.
Bakan Albayrak'ın konuşmasından satır başları:

TÜM BANKALARA GÖREV VERİLDİ


Türk Bankacılık sistemi sağlıklı ve güçlü. Şu an piyasa düzensizliği ile uğraşıyoruz. Bankacılık sisteminin açık döviz pozisyonu yok. Şirketler kısa vadeli yükümlülükleri karşılayabiliyor. TCMB mali politika ile paralel adımlar atacak. İddialı tasarruf programı için tüm bankalara görev verildi. Vergi yapılandırmalarından önemli gelir bekliyoruz. Enflasyonu düşürmek en önemli önceliğimiz.Yapısal reformlar önceliklerimiz arasında.

IMF İLE İŞBİRLİĞİ PLANIMIZ YOK


Sermaye kontrolleri ajandamızda değil ve olmayacak. IMF ile işbirliği planımız yok. Yatırımcılarla açık ve şeffaf diyalog geliştireceğiz. Sürdürülebilir büyüme için ekonomi yeniden dengelenmeli. Ekonomide ılımlı bir büyüme oranı bekliyoruz.

HALKBANK İLE İLGİLİ CEZA BEKLEMİYORUZ


Halkbank ile ilgili ceza beklemiyoruz. ABD Hazine Bakanı Mnuchin ile iyi iletişim içerisindeyiz. Eğer kamu bankalarının yardıma ihtiyacı olur ise hükümet arkalarında durur. Bankalardan son dönemde büyük bir mevduat çıkışı yaşanmadı. FX borçlanmasını kısacak önlemleri zaten almıştık.

EK FONLAMA KAYNAKLARI AÇIKLANACAK


Önümüzdeki iki hafta içinde ek fonlama kaynakları açıklayacağız. Yeni makro ihtiyati tedbirler, sıkı makro ve mali politikalar ile daha sürdürülebilir büyümeyi başaracağız.

ÜLKELERE ABD ÇAĞRISI


Katar anlaşmasının farklı bileşenleri var. Doğrudan yatırımlar da var. Katar yatırım paketi swap kanallarını da içeriyor, doğrudan yatırımları da içeriyor. Birçok farklı ülke ABD yaptırımları ile karşılaşıyor, koordinasyon içinde olmamız gerekli.

Dün Bakan Albayrak'ın da bulunduğu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani arasında toplantıdan 15 milyar dolarlık doğrudan yatırım çıkmıştı.

18 Kasım 2018 Pazar

ABD önce terörü desteklemekten vazgeçmeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
ABD’nin bu terörist başını iade etmemek için ileri sürdüğü gerekçelerin hiçbiri akla ve hukuka uygun değildir. ABD eğer Türkiye ile iyi geçinmek ve gerçek anlamda bir stratejik ortaklık kurmak istiyorsa, ivedilikle bu terör örgütün korumaktan ve kollamaktan vazgeçmelidir.

Kaşıkçı cinayetiyle ilgili hergün yeni bir gelişme yaşanıyor. Türkiye’ye gelen Suudi savcı, cinayeti işleyen ekibin içinde yer alan 5 kişi için idam istedi. Bu önemli bir gelişmedir, ancak olayın üzerindeki perdeyi tamamen kaldırmaya yetmiyor. Cesedin nerede olduğu hala belli değil. Türkiye artık uluslararası bir mesele hale gelen olayın, kararlılıkla üzerine gidiyor. Yargılanmanın Türkiye’de yapılmasını istiyor.

SUUD’DA PRENS ÇOK!


ABD’nin bu kararlılık karşısında Prens Selman’ı korumak ve Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı azaltmak için Türkiye’ye FETÖ elebaşı üzerinden havuç uzattığı iddiaları konjonktüre uygun olsa da, akla uymuyor. ABD, Prens Selman’a özel bir önem veriyor, ileriye yönelik planlarını bu isim üzerinden yapıyor olabilir. Ancak, Selman için risk alacağı kanaatinde değilim. Zira, Suudi Arabistan’da bir tane Prens yok. Sayısını bilmediğimiz kadar isim var ve her biri sıranın kendisine gelmesi için her şeye razı durumda. Bu şartlarda Fetullah Gülen’i havuç olarak uzatmanın çok daha başka ve önemli sebepleri olmalıdır.

CİDDİ MESELELERİMİZ VAR


Türkiye’nin ABD’den hayati önemde beklenti ve talepleri var. FETÖ elebaşının iade edilmesi bunlardan bir tanesidir ve son derece haklı ve hukuki sebeplere dayalıdır. ABD’nin bu terörist başını iade etmemek için ileri sürdüğü gerekçelerin hiçbiri akla ve hukuka uygun değildir. Bir ajan papaz için dünyayı ayağa kaldırdılar, ama bütün dünya televizyonlarının canlı yayınladığı bir darbe girişimi ile Türkiye’nin doğrudan varlığına ve birliğine kast eden bir terör örgütünün başı için sudan bahane üretiyorlar. Bu iki yüzlülüğü anlamamız ve kabul etmemiz imkansızdır. ABD ile çözülmesi gereken başka meselelerimiz de var. Hakan Atilla orada hala haksız ve hukuksuz bir şekilde tutukludur. Aynı şekilde Halkbank kararı tamamen kasıtlıdır. Daha önce yapılmış protokole rağmen F-35 savaş uçaklarının teslimi konusunda büyük zorluk çıkarılmaktadır.Menbiç’deki PYD’li teröristlerin temizlenmesi için verilen sözler hala tutulmamıştır.

TÜRKİYE İÇİN AĞIR TEHDİT


ABD ile aramızdaki sorunları alt alta sıralayacak olsak, en başa PKK uzantısı PYD’ye yapılan desteğin sona erdirilmesi, verilen silahların geri alınması yazılır.
ABD’nin terör örgütü PYD’yi kendi elleriyle beslediği, donattığı, eğittiği artık bütün dünyanın bildiği açık bir gerçektir. PYD terör örgütüne Suriye’nin kuzeyinde bir devletçik kurduracak kadar imkan verdiler. Bu durum Türkiye için ağır bir tehdittir. O terör örgütü sınırlarımızda oldukça bize huzur yoktur. Ne görmezden gelebiliriz, ne böyle bir yapının oluşmasına izin verebiliriz. Dolayısı ile ABD eğer Türkiye ile iyi geçinmek ve gerçek anlamda bir stratejik ortaklık kurmak istiyorsa, ivedilikle bu terör örgütün korumaktan ve kollamaktan vazgeçmelidir. Bizim ABD’den öncelikli ve hiçbir şartta vazgeçemeyeceğimiz talebimiz budur. Çeşitli uyarılar yapılmış, defalarca teklif götürülmüştür.

ALTIN KASEDE ZEHİR


ABD’den bu kanlı örgütle yaptığı işbirliğini sonlandıracak ne bir işaret, ne bir söz vardır. Tam tersine PKK ile PYD’nin aynı şey olmadığını söyleyerek, PKK’lı terör başları için sözde ödüller koyarak aklımızla alay ediyor, bu kanlı yapıyı bize hazmettirmeye çabalıyorlar. Şu tesadüfe bakınız ki, tam da bunlar yaşanırken, birileri yeni bir çözüm sürecinden bahsetmektedir. Yeri gelmişken, Sayın Bahçeli’nin bu konudaki uyarısını bir defa daha hatırlatmakta fayda görüyorum: “Türkiye’yi kurnazca ve kurulan tuzaklarla yeni bir çözüm sürecine çekme, yeni bir çözülme fırtınasına sokma arayış ve çabaları varsa, bilinmelidir ki, Türk milleti altın kase içinde servisi yapılan öldürücü zehri asla içmeyecek, bu oyuna kesinlikle gelmeyecektir. Terörle masa kurulmaz, teröristlerle müzakere yapılmaz, aman dileyerek, seri tavizler vererek akan kan durmaz, cinayetler son bulmaz. Geçmişte yaşananlar tecrübedir ve hamd olsun Türkiye badireli günleri atlatmıştır. Terörizmin bitişi konuşmayla olmaz, hainleri yok etmeden milli huzur ve sükûnet gerçekleşemez.”

ABD ATEŞLE OYNUYOR


ABD aklımızla daha fazla alay etmesin. Yapılacak olan bellidir. Türkiye kendi hukukunu da, varlığını ve güvenliğini de her şart altında korumak durumundadır. Kaşıkçı cinayeti Türkiye’de işlenmiştir ve dava da Türkiye’de görülmelidir. Terör başlarına ödül oyunları ile FETÖ tiyatroları ile bizi oyalayıp, sınırımızda bir terör devleti kurdurmaya uğraşılmaktadır. Yine sayın Bahçeli’nin dediği gibi, komşu ülkelerin sınır ve haritalarıyla oynamaya kalkışarak Türkiye’yi kafeslemek için zaman ve zemin yoklamak; bunu da kukla ve maşa örgütler IŞİD, PKK, YPG’yle yapmak vahşettir, kaostur, ateşle oynamaktır. Türkiye müttefiklik hukukuna her türlü olumsuzluğa ve aleyhe gelişmeye rağmen saygı duymuş, riayet göstermiştir. Aynı tutum ve tutarlılığı ABD’den beklemek en tabii hakkımızdır.

Bitip Tükenmediniz!


Ne bereketli toprakmış arkadaş…
Bitip tükenmek bilmiyorlar! İhanet memlekette kol geziyor… Kahpelik meslek olmuş gerine gerine dolaşıyor… Müfteri, sahtekâr, dolandırıcı üreyecek bataklığı bulmuş… Kalleşlik, nankörlük geçer akçe bu toprakta… Bin yıllık kardeşini düşman diye dikmişler karşına efeleniyor…

Ne bereketli toprakmış arkadaş…
Onca nadasa, kara, dona, çapaya, ilaçlamaya rağmen “ayrık otları” bitip tükenmek bilmiyorlar! Allah ile aldatıp “iman pazarlayan” kâfir sürüsü, seni beni cehennemle yargılıyor… Müslümanlık taslayıp ölülerimize küfreden ahlâksızlar, kul hakkından bahsediyor… Mürekkep yerine lağım akan kalemini cüzdanının emrine veren satılmışlar, adam beğenmiyor… Sırtında cüppesi, minberden belediye başkanlığı adaylığını açıklayacak kadar dünyevi zevke dalmış münafıklar adalet ahkâmı kesiyor… Tasması başkasının elinde bazı devşirmeler, milleti laik-dinci tahrikiyle bölmeye uğraşıyor… İlim adamı maskeli utanmazlar, yalan, iftira ve bilim dışı beyanlarıyla milletin beynini yıkamak için çabalıyor…

Ne bereketli toprakmış arkadaş…
İçeriden dışarıdan bitip tükenmediler! Kur’an’ın neresinde varsa, gözlerine kadar kara çarşafa bürüdükleri şarlatanları sokağa saldı, heykel parçalatıyor… Ar damarı çatlamış sözde profesör etiketli meczup Said-i Kürdî’ye övgü düzüp Mustafa Kemal’e çamur atıyor… Muhafazakâr etiketli kadınlar, edepsizce kocalarını bırakıp ona buna eş olmaya hazır olduklarını beyan ediyor… Mübarek dini şeyhine indirgemiş zavallı sürüleri, Allah’ı görecek, Hz. Ali ve Fatıma’yı misafir edecek kadar akıl ve imandan uzak… Mektep bitirememiş sahte tarihçiler, milletin, devletin, millî değerlerin temellerini oyuyor… Türk’ü, Türk milletini, Türkçeyi ikinci plana atmış, Arap sevicisi Osmanlıcılar, özgürce yaşadıkları cumhuriyete iftira yağdırmakta sakınca görmüyor… İnsan hakları, adalet, eşitlik naraları atıp kundaktaki bebelerin hakkını gasp eden siyaset erbabının liyakat ve sadakati kalmamış…

Uyan ey Türk milleti…
Haini, kalleşi, kahpesi bitmeyen bu topraklar senin… Bu bataklığı kurutmak zorundayız… Vicdanın, merhametin, şefkatin, adaletin, hak ve hukukun bu topraklardaki tecellisi biraz daha gecikirse… Dağda donan Mehmetçik haberinin, şarkıcı bilmem kimin dayak yemesinin önüne geçmesi biraz daha gecikirse… Hainle vatanseveri, zalimle mazlumu, şirretle iffetliyi, safsatayla bilimi aynı kefelere koymaktan vazgeçilmesi biraz daha gecikirse… Mensubu olduğun Türklüğün soyu sopu, tarihi ve kültürü, bu topraklardaki kökleri deşifre edilmesi biraz daha gecikirse… Ona buna yaranmak için vazgeçtiğin bu mübarek toprağa vurulmuş Türk mührünü göstermesi biraz daha gecikirse… Demokrasi kılıflı yıkıcıların, özgürlük teranecisi emperyalist iş birlikçilerinin, milleti lime lime doğrayan din simsarlarının işgal ettiği bu bataklığın kurutulması biraz daha gecikirse… İnan düşmanın topla tüfekle yapamadığını yapacaklar… Ne dilin, ne dinin, ne ezanın, ne vatanın, ne bayrağın, ne işin bu bereketli topraklarda olmayacak!

Tehdit büyük, tehlike yakında, durum vahimdir!
Onlar asla bitip tükenmeyecekler… Bir gün ASALA, bir gün DHKP-C, bir gün Ermeni meselesi, bir gün PKK/PYD, bir gün IŞİD, bir gün FETÖ olarak mutlaka göreceksin… İçerideki uzantıları kâh gazeteci, kâh siyasetçi, kâh şeyh, kâh hoca, kâh profesör, kâh iş adamı kılığında… Varsın bitip tükenmesinler… Yılma, yıkılma, vazgeçme, uyan, diri ol, iri ol… Evlatlarına, bayrağına, imanına, Türklüğüne güven… Bunlar mutlaka geldikleri gibi gideceklerdir!


20 Kasım 2017 Pazartesi

HAÇLININ ÇOCUKLARI HEP KAYBEDECEK!

Tamer Ashraf
Avrupa ve özellikle ABD müttefikimiz falan değil...
NATO'nun da güvenilecek bir teşkilat olmadığı kaçıncı defadır görülüyor.
Kahpelikleri bir değil, iki değil…
Vazgeçilmez olduklarını sanıyorlar…
Haçlının Bozkurt bakışlı Atatürk'ün zaferinden beri bitmeyen kini, Türk'ü Anadolu'dan atma histerisi açıktan doruğa ulaşmış vaziyette…
12 Eylül'de, 28 Şubat'ta kazandıklarını sanıyorlardı.
Türk milliyetçiliği karşılarına yine dikildi…
MHP lideri Bahçeli, "Teröre net tavır alamayan, mazeret üreten ülkeler bilsin ki; zulme ortak olan potansiyel düşmanlardır" uyarılarını sık sık yapmıştı!
Ayrıca şu ikazlarda da bulunuyordu:
"NATO bugüne kadar herhangi bir yaramıza merhem olmuş değildir. Üstelik Türkiye'ye kurulan tuzaklarda adı sıklıkla geçmiştir. Bilhassa darbeler tarihi incelendiğinde henüz aydınlanmamış çok sayıda iddia ve itham NATO'yu direkt kapsamına almıştır."
Mübalağa değil…
Ülkücü Hareket ve Türkmen Beyi'nin yıllardır süren direnişiyle…
Arap baharı'nın Türkiye ayağı çuvalladı, BOP tökezledi…
"Çocukları 15 Temmuz'da kaybeden" Coni, yine olmadık hileler peşinde…
Ama "Türkiye'nin üyesi olduğu uluslararası ittifaklar, yüzümüze gülerken sırtımıza hançeri saplamak, ayağımıza ve bahtımıza pranga vurmak için çalışmış, çabalamış ve oyun içinde oyun planlamışlardır. Açıkça ifade etmem gerekirse NATO bunlardan birisidir. NATO yıllardır altımızı oymuş, hassasiyetlerimizi kaşımış, siyasal ve toplumsal kaosların kışkırtıcısı, azmettiricisi olmuştur" diyebilen bir Bozkurt yine dikildi karşılarına…
İlk denemeleri askerin başına çuval geçirmekti.
Mukabilinde sessizliği, çözüm süreci hikâyelerini görünce "çocukları FETÖ'nün alçakları"nı devreye soktular.
CIA'in cemaatçi ve liberal solcularla işbirliği aşikâreydi artık…
Türkiye FETÖ alçağı ile mücadele ederken giden ABD büyükelçisi, vize çomağı soktu.
Amerikalı papaz ve konsolosluk görevlisi 2 hainin tutuklanması olay oldu…
Alçak Barzani'nin referandum oyununa çanak tuttular…
Biz "Afrin" dedikçe, ABD, "YPG/PYD" inadındaydı…
Sonunda Erdoğan "IŞİD'le PYD'yi icat eden aynı" diyordu.
Coniler, züzlerce katil IŞİD'linin Rakka'dan çıkışına izin verdi.
ABD'li küstah bir Albay, "Türkiye'nin Afrin'deki PYD/YPG'lileri hedef alması halinde karşısında kendilerini bulacağı" tehdidini bile savurdu...
Yine Devlet Bey, "Terör örgütleriyle NATO'nun ne işi var?" uyarısını yapıyordu!
Peş peşe Türk ve Türkiye düşmanlığı sahnelenir oluverdi.
AB, almamak için fırıldak üzerine fırıldak çeviriyor.
Almanya, Ermeni anıtı dikip iğrenç bir Erdoğan karikatürüne ödül verirken…
Suudi Arabistan ve Lübnan'da yeni bir tezgâh çıktı…
Doların ateşi çıkarıldı, Halkbank hisseleriyle oynanıyor…
ABD'de Zarrab davası çetrefilli hale geldi.
ABD'de Erdoğan'lı, Fethullah'lı dizi televizyonlara sürüldü…
ABD'nin taşeronu NATO için Bahçeli'nin dedikleri bir bir çıktı…
NATO, FETÖ üssü gibiydi.
Rus'un S-400'lerine NATO rest çekerek, Türkiye'yi tehdit etmeye kalktı.
ABD'li Heidi Grant, "Rusya'dan S-400 füze savunma sistemleri satın alması halinde Türkiye'nin NATO teknolojilerine erişiminin kısıtlanacağını ve Türkiye'nin F-35 tipi 5. nesil bombardıman uçaklarını edinme ve kullanma imkânlarına yönelik tedbirler alınacağı" tehdidinde bulunmaya kalktı…
Devlet Bey, yine "Türkiye bağımsız bir ülkedir ve kimden istersek alırız" restiyle hükümete destek verdi.
Norveç'teki NATO tatbikatında kahpelik doruğa çıktı…
Gerçek yüzlerini gösterdiler.
Tam bir Türkiye husumetiydi!
Norveçli bir FETÖ'cü Kürtçü, bile bile Atatürk ve Erdoğan'ı "düşman hedef tahtası" yapmıştı…
Kıyamet koptu!
Türk askeri çekildi.
Erdoğan en sert şeklide cevap verdi.
NATO Genel Sekreteri özür diledi, Norveç özür diledi…
Atatürk ve Erdoğan fotoğrafını seçen alçağın işten atıldığını açıkladılar…
Olan biten Devlet Bey'in deyimiyle "Tamir ve telafisi olmayan bir rezillik"ti…
Biz alttan aldıkça bunların devam edeceği yine ispatlanmıştı…
Edirne'de "sandalyede namaz gösterisi" yapan "NATO'cular"a inat…
Bu korkunç kumpastan çıkışta Türkiye'nin güvencesi…
MHP ve Bahçeli'nin "ittifak"ı Türk milleti üzerine kurulu kirli oyunu bozmak içindir…
Bunu Ülkücü Hareket iyi kavramalıdır!
Devlet Beyin şu sözleri "Türk'ün özgüveni"nin ta kendisidir:
"NATO yokken biz vardık, şayet ve gerekirse biz bu yapının içinde olmazsak da dünyanın sonu değildir."

22 Kasım 2017 Çarşamba

ABD, Türkiye'nin Rıza Sarraf sorularını yanıtsız bıraktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı, "Rıza Sarraf davasının delillerinin kaynağı" ile ilgili sorulara cevap vermekten kaçındı.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı, AA muhabirlerinin, "Rıza Sarraf davasının delillerinin ne şekilde elde edildiği"ne ilişkin sorularına yanıt vermekten kaçındı.
Gelecek hafta jürili duruşmasının başlaması beklenen Sarraf davasındaki delillerin kaynağıyla ilgili soru işaretleri cevap bekliyor.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ'ın konuyla ilgili, "Dosyada kullandığınız sözde deliller, nerede, ne zaman nasıl ve kimden elde ettiniz? Dosyadaki sözde bu delillerin aslı mı var, yoksa kopya mı veya oluşturulmuş sahte deliller mi?" şeklindeki açıklamasının ardından Sarraf dosyasındaki deliller bir kez daha odak noktası oldu.
ÜÇ KURUMDAN DA "YORUM YOK"
AA muhabirleri, söz konusu delillerle ilgili, "Sarraf dosyasındaki deliller ABD yetkili makamları tarafından ne şekilde elde edilmiştir? Söz konusu deliller casusluk faaliyeti sonucunda mı elde edildi?" şeklindeki soruları ABD Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı yetkililerine yöneltti.
Her üç kurum da AA muhabirlerinin sorularına "yorum yapmayı reddettikleri" şeklinde yanıt verdi.
ABD Adalet Bakanlığı, Sarraf davasıyla ilgili sessizliğini korurken, AA'nın sorularını New York Bölge Savcılığına yönlendirmeyi tercih etti. Bölge Savcılığı ise "Bu konuda şu anda bir yorum yapmayı reddediyoruz." değerlendirmesini yaptı.
Doğrudan New York Bölge Savcılığına yöneltilen "delillerin kaynağı"na ilişkin soru da yetkililer tarafından "yorum yok" şeklinde cevaplandı.
ABD Dışişleri Bakanlığı benzer şekilde bir tutum takındı. AA muhabirine yaptığı yazılı açıklamada, Bakanlık Sözcüsü Heather Nauert'in günlük basın brifingindeki "Bu konu Adalet Bakanlığının alanına girmektedir." sözlerine atıf yaparak, başka bir değerlendirmede bulunmayacaklarını bildirdi.
Basın brifinginde Nauert ayrıca, "Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişimiyle ABD'nin herhangi bir şekilde ilgisi bulunmamaktadır. Bu iddialar gülünçtür." açıklamasını yapmıştı.
JÜRİ SEÇİMLERİNİN ARDINDAN DURUŞMALAR BAŞLAYACAK
New York'ta tutuklu yargılanan iş adamı Rıza Sarraf ve Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davasının esastan görülmesine 27 Kasım'daki jüri seçimleri tamamlandığında başlanacağı duyurulmuştu.
Sarraf ve Atilla'nın yargılanmasına başlanmadan önce son kez ara duruşması yapılmış, duruşmaya katılmayan Sarraf'ın "suçunu kabul ederek savcılıkla işbirliği yapacağı yönünde haberler" medyaya yansımıştı.
İran'a yönelik yaptırımları delme, banka dolandırıcılığı ve kara para aklamakla suçlanan Sarraf geçen yıl mart ayından bu yana New York'ta tutuklu bulunuyor. Atilla ise 27 Mart'ta JFK Havalimanı'ndan Türkiye'ye gitmek üzereyken gözaltına alınmış ve ardından tutuklanmıştı.
Savunma ekibinden ABD'li yetkililerin sunduğu delillere itiraz
Öte yandan Atilla'nin avukatlarından Cathy Fleming, ABD'nin New York Güney Bölge Mahkemesi'ne ekim ayında sunduğu yeminli dilekçelerde ABD'li yetkililerin delil olarak sunduğu tartışma yaratan bilgi, belge ve kayıtların "çalıntı ve sahte olduğuna inandıklarını" belirtmişti.
Mahkemeye sunulan ses kayıtlarının delil olarak kullanılamayacağını kaydeden Fleming, "Ses kayıtları ABD'de delil kabul edilebilirlik standartlarını karşılamıyor, eksiklik kuralı altındaki minimum standartlara uymuyor ve ayrıca ses kayıtlarının güvenilir olmadığını gösteren önemli kanıtlar var. Bu da ses kayıtlarının delil olarak kabulünü imkansız kılıyor." ifadelerini kullanmıştı.
"SES KAYITLARI TÜRK HÜKÜMETİNE YÖNELİK DARBE GİRŞİMİNİN BİR PARÇASI"
Ses kayıtlarının "tartışmalı ve şüphe uyandırıcı" olduğuna dikkati çeken Fleming, bunların orijinal olup olmadığının adli olarak kanıtlanmadığını ve ses kayıtlarında eksik kısımlar bulunduğunu belirtmişti. "Ses kayıtlarının Türk hükümetine yönelik darbe girişiminin bir parçası olduğunu ve dinlemeleri yapanların görevden alındığını ve haklarında soruşturma başlatıldığını, bazılarının ülkeden kaçtığını öğrendim." ifadesini kullanan Fleming, kayıtların ABD yönetimi tarafından alınmadığını ve ABD'li yetkililere orijinallerinin (birileri tarafından) ulaştırılıp ulaştırılmadığının sorgulanması gerektiğini anlatmıştı.

Atilla'nın avukatı Fleming'in duruşmalar sırasında da söz konusu belgelere yönelik itirazlarda bulunarak iddianameden çıkarılmasıyla ilgili talepleri davanın yargıcı Richard Berman tarafından reddedilmişti.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html