BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Güneydoğu Anadolu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Güneydoğu Anadolu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Ağustos 2017 Cuma

PKK İle Mücadeleye Farklı Bir Bakış Açısı

Tamer ASHARF
Terörizm, “basit bir eylem kapsamında değerlendirilebilecek sıradan bir şiddet eyleminden çok ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel pek çok ayrı nedenle tekil ya da bileşik temelde beslenen ve yarı askeri anlamda karşılığı bulunan son derece gelişkin ve karmaşık bir olaydır.” Bu karmaşıklık dikkate alınarak dünya huzurunu sağlamayı amaçlayan BM, şu beş kıstası terörle mücadelenin ana hatları olarak kabul etmiş ve mücadelenin başarıyla sonuçlanması için şart görmüştür:
Örgütün militan kazanmasının önüne geçilmeli,
Teröristlerin silah, mühimmat elde etmeleri engellenmeli,
Terör örgütlerine dış güçlerin (diğer devletlerin) sağladığı destek kesilmeli,
Devletin mücadeledeki ve halka sunduğu yeterlilikler arttırılmalı,
Ülke içerisinde insan hakları ihlallerinin önüne geçilmelidir.
PKK gibi derin ve büyük bağlantıları olan bir terör örgütünün tasfiye edilmesi, küçük ama önemli, üzerinde ayrıntılı düşünülmüş adımların atılmasıyla gerçekleşebilir. Ancak sorun çözmekten çok İngiliz hükümetinin zamanında yapmış olduğu gibi bastırmak ve ertelemek yolu seçilirse, örgütün büyüyerek şiddetini arttırabileceği ve ülke istikrarını tehdit edebilecek konuma gelebileceği de iddia edilmektedir. Türkiye’deki PKK terörizmi ile ilgili sorunda stratejinin belirlenebilmesi için öncelikle sorunun teşhisi doğru bir şekilde yapılmalıdır. Daha sonra ise ülke içerisindeki sosyal ve kültürel yönden eksikliklerin teröristlerin eylemlerini meşrulaştırmalarında en iyi malzeme olması nedeniyle toplum yapısı, eğitim, dil, ekonomik ve sosyal refah dahilinde sorunların çözümlenmesi gerekmektedir. Ancak sosyal ve kültürel sorunların çözülmesi terör sorunun ortadan kalkması için yeterli olmayacağı görüşü doğrultusunda, örgütü silahlı eylem boyutundan siyaset arenasına çekebilmek, örgüte sağlanan siyasi ve ekonomik desteğin önüne geçebilmek, kitlelere ulaşma ve etkilemede en hızlı ve etkili yol olan kitle iletişim araçlarına yönelik tavır gibi hukuki ve güvenlik önlemlerinin de alınması şarttır . Bu bölümde mevzubahis olunan önlemler incelenmiştir.
Türkiye ‘ de ” Kürt Sorunu ” İle PKK Terör Örgütü ‘ nün Birbirine Karıştırılması


Bir ülkede ortaya çıkan terör faaliyetlerinin sona erdirilebilmesi için öncelikle bu olaylara zemin hazırlayan altyapı doğrultusunda soruna bir isim konulmalıdır. İsim konulmadan yürütülen bir faaliyet ancak cereyan etmekte olan olayların bir süreliğine durmasına ve sorunun altında yatan asıl meselenin çözülmemesi nedeniyle, daha sonra tekrar ortaya çıkmasına neden olur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki sorun, bir “Terör Sorunu” mu, ya da bir “Kürt Sorunu” mu, veya “Doğu Sorunu” mudur? Öncelikle bu sorunun cevap bulması ve tek bir kavramın kullanılıp, karmaşıklığa neden olması engellenmelidir. Soruna ‘Kürt Sorunu’ adını koyabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtlerin, Birinci Bölüm’de bahsedilen mesleki, sivil, aleni, yerel yerleşim ve sosyal ayrımcılıklarından en az birine maruz kalmaları gerekmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 10’uncu maddede, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği vurgulanmış ve ayrımcılık kesin bir şekilde reddedilmiştir. Anayasamıza göre, her Türk vatandaşı eşit haklara sahiptir ve devletin her makamında görev alabilirler. Yapılan araştırmalar, 1923 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne giren milletvekillerinden en az %25’inin Kürt kökenli olduğu tahmin edilmektedir . Sırf etnik kökeninden dolayı Kürtlerin ayrımcılığa uğramadıklarının bir diğer kanıtı ise, doğu bölgelerinde köylerini boşaltıp ülkenin batısına göç eden Kürtlerin gerek iş alanında, gerekse eğitim, yerleşim alanında ayırımcılığa tabi tutulmamaları ve dışlanmamış olmalarıdır. Bu dışlanmışlığa örnek olmak üzere etnik sorunun yaşandığı Yugoslavya ele alınabilir. Yugoslavya dağılırken her etnik grup kendi etnik kökenlilerin yanına kaçarken, PKK terör örgütü nedenli Güneydoğu Bölgesi’nden ayrılmak zorunda kalanlar Irak’a değil, Anadolu’nun batısına göç etmişlerdir.


PKK terör örgütünün ortaya çıkışında, ülkenin doğu bölgesinin yarı-feodal yapısı nedenli geri kalmışlığın istismar edilmesi etkili olmuştur. Türkiye’nin, Anadolu’da üniter bir devlet ve tek millet olarak yaşamasını; politik, ekonomik ve askeri açıdan önemli bir güç olması ihtimalinden rahatsız olan kimi dış güçler, terörü Türkiye’yi istikrarsızlaştırma politikası olarak kullanmış olduğu birçok kez dile getirilmiştir. Türkiye’nin bölgesinde bölgesel bir güç haline gelmesinin engellenmesi için başına terör belası sarıldığı iddiasıyla, şöyle bir değerlendirme yapılmaktadır:
“Türkiye, coğrafi konumu dikkate alındığında, Ortadoğu, Basra Körfezi, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’yı kontrol eder. Bu bölgelerin, dünyanın enerji yönünden en zengin bölgeleri olduğu bilinmektedir. Anadolu yarımadasının zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olması, Türkiye’nin jeopolitik olarak, güçlü bir devlet olduğuna işaret etmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde, ulusal birlik ve beraberliği konusunda zaafiyet yaşamayan bir devletin, önce bölgesel, sonra uluslararası bir güç olması ise kaçınılmazdır.” Türkiye’nin bu güce erişmesine engel olmak için ülkenin doğusundaki yapı ve o bölgelerde yaşanan sorunlar “Kürt Sorunu” varmış gibi propaganda yapılmaktadır. Ancak, mevzubahis edilen sorunları sadece Kürt kökenli vatandaşlar değil, aynı zamanda Türk, Arap, Zaza kökenliler de yaşamaktadır. Tüm bu anlatılanlar ışığında sorunun, “Kürt Sorunu” değil, “Doğu Sorunu” ya da Türkiye’nin sosyolojik bir sorunu olduğunu söylemenin daha doğru bir tespit olduğu düşünülmektedir. Doğu Sorunu, PKK silahlı örgütüne yönelik güvenlik güçlerinin sürdürdüğü silahlı mücadele devam ederken, bir yandan da sosyal ve kültürel alanda reformlar yapılarak -uluslararası işbirliği içerisinde, ancak sorunun bir iç sorun olduğunun kavranılıp dış güçlerin müdahalesine engel olunarak- çözülmelidir.

Sosyal Ve Kültürel Önlemler

Sosyal ve kültürel yönde alınabilecek önlemler hem AB’ye Türkiye’nin katılması gerektiğini düşünenlerin, hem de bu birliğe katılmanın karşısında olanların hemfikir olduğu önlemlerdir. Şayet Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşirse, durumun nasıl bir seyir alabileceğine de bakmak gerekmektedir. AB, kurucu antlaşmaları olan Maastricht ve Amsterdam Antlaşmalarından sonra üç sütunda incelenmeye başlanmıştır. Birinci sütun Avrupa Toplulukları’ndan oluşmaktadır ve bu sütun dahilindeki toplulukların amaçlarından birisi birlik içerisindeki ülkelerde sosyal refahın sağlanması olmuştur. Ülke içerisinde sosyal refahın sağlanması aynı zamanda Birliğe üyelik için şart koşulmaktadır. İkinci sütun ortak güvenlik politikaları üretmeyi ve uygulamayı öngörürken, üçüncü sütun ise Birlik içerisinde güvenlik sorunlarına yer vermemek ve oluştuğu takdirde çözüm bulmak ile ilgilidir. Bu bağlamda hem terörizme neden olan asıl sorunların üzerine gidilmediği takdirde terörün kökünden sökülüp atılamayacağı inancı, hem de öncelikli amacı AB’ye girmek kabul edip, üçüncü sütun dahilinde, PKK ile mücadele meselesini AB’ye yükleyerek çözmek doğrultusunda bölgenin sosyal – toplum yapısı ile dil, eğitim ve kültürel bağlamında yürütülen çalışmalar incelenmeli ve bu doğrultuda yapılması gerekenler belirlenmelidir. Ancak ETA örneğinde de görüldüğü gibi AB üyesi olmak terör sorunundan soyutlanabilmek anlamına gelmemektedir. Türkiye’de sosyal ve kültürel açıdan sorunu açıklayan ayrıntılar alt başlıklar altında incelenmiştir.

Toplum Yapısı

Ülkenin doğu bölgesinde dil, din, soy, kültür yönünden farklı gruplar yaşamaktadır. Ancak bölgenin etnik yapısı üzerine pek fazla ciddi araştırma yapılmamıştır. Yapılan bir araştırma ise Türkiye’nin güneydoğusundaki yedi büyük ilde yaşayan 8.556 kişiye 2005 yılında uygulanan anket sonucunda %43’ü etnik kökenini Kırmanç olarak bildirirken, %22’si Zaza, %21’i Türk, %7’si Arap, %6’sı diğer olarak belirtmiştir; %1’i ise cevap vermemeyi tercih etmiştir. Bu iki araştırma dikkate alındığında bölge halkının etnik yapısı üzerine kesin yargılarda bulunmanın neredeyse imkansız olduğu ortaya çıkmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sosyal bir teşkilatlanma olan aşiret yapısı ile karşılaşmaktayız. Aşiret, dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, kan bağları ile birbirlerine bağlı, hayvancılık yaparak yaşayan, göçebe, yarı-göçebe ya da yerleşik insan topluluklarıdır . Milliyetleşme sürecini büyük ölçüde etkileyen husus aşiret gelenekselliğinin kurumsallaşmasıdır. Bu aşiret yapısı kan bağı, güçlü dayanışma duygusuyla kişileri birbirine kenetler ve bu kenetlenmenin PKK terör örgütünün ortaya çıkışında ve gelişmesinde de etkin rol oynadığı söylenmektedir. Çünkü aşiret yapısında aşiret liderine kesin bir bağlılık ve aşirete mensup kişilerin kollanması mevcuttur. Bir aşirete mensup kişinin büyük kente gelip yerleşmesi dahi aşiretten kopmasını sağlayamamaktadır. Bağlılığı sağlayabilmek amacıyla aşiret tarafından kentlerdeki gençlerin korunmaları, eğitilmeleri sağlanmakta, onlara burs verilmektedir. Bu şekilde millet-altı denilebilecek aşiretler, Türk toplumunun ulus-devlet olma süreci doğrultusunda kültürel bütünleşmeyi engellemektedir. O halde aşiret yapısının zamanla yok edilip millet olma şuuru kişilere bir şekilde aşılanmalıdır. Aşiret düzeninin tasfiye edilebilmesi için ise toprak reformunun yapılma mecburiyeti bulunmaktadır.



Eğitim

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün PKK terör örgüt suçlularının dosyaları üzerinde yaptığı araştırmaya göre suçlular arasında yüksekokul mezunlarının oranı %11, lise mezunu %16, ortaokul %13, ilkokul %39, okuryazar %12, ve cahil %9’dur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ulaştığı oranlar bağlamında her ne kadar ilkokul mezunlarının terör örgütüne katılma oranı yüksek ise de, yüksekokul mezunları da önemsenmeyecek oranda değildir. Bu durum terör örgütüne katılma nedeninin eğitimsizlik olduğu kadar eğitim sistemindeki eksikliklerden de kaynaklandığını akla getirmektedir .  Türkiye Cumhuriyeti, 35 yıldır terör örgütleri ile sürekli uğraşmak zorunda kaldığı iddiasıyla, jeopolitik konumu itibariyle yeni terör örgütlerinin Anadolu coğrafyası üzerinde ortaya çıkmasının bundan sonra da muhtemel olacağı ileri sürülmektedir. Bu durum ise kişinin eğitim sürecinin çok başlarında milli eğitim politikası doğrultusunda, terör örgütlerinin amacı ve örgütlenme biçimleri yönünde bilinçlendirilmeleri için, okul ders müfredatına terör dersinin dahil edilmesini mecbur bırakmaktadır. Bölgedeki bir saha araştırması sırasında öğretmenlere “görev yaptıkları köyün hangi aşirete mensup olduğu” sorusu sorulduğunda, öğretmenlerin soruya cevap verememeleri, bölgeye ne kadar ilgisiz oldukları gerçeğini ortaya koymuştur .
Bir eğitimcinin öncelikle bulunduğu bölge hakkında kültürel ve toplumsal gerçekleri öğrenmesi ilk ve önemli koşullardandır. Aksi halde görevinde pek başarılı olması beklenemez. Bu bağlamda öğretmen adaylarının, eğitim fakültelerinde sosyoloji, özellikle aşiret sosyolojisi, antropoloji gibi dallarda eğitim almaları, terörle mücadelede bilinçli eğitimciler olarak yetişmeleri için bir mecburiyettir. PKK terör örgütünün, özellikle örgütlenmesi için, dinamik gençlerin toplu bir şekilde bulunduğu yatılı okulları hedef seçtiği ve okullardaki denetimlerin yetersizliğinden dolayı, kimi örgüt yanlısı eğitimcilerin de bu örgütlenme içerisinde yer aldığı birçok kez ortaya çıkarılmıştır. Bu durum ülke geleceği için büyük tehlike arz etmektedir. Titiz çalışmalar doğrultusunda örgüt yanlısı olan eğitimciler derhal tespit edilip görevlerinden uzaklaştırılmalıdırlar. Onların yerine terörle mücadeleyi bir vatan borcu olarak kabul eden ve gerekli mücadele eğitimi almış öğretmenlerin bölge okullarına atanması ile birlikte gençlere gelecek umudu verilmesi gerekmektedir. Gençlerin kendilerine güven duymaları sağlanıp, toplumda gerekli unsurlar oldukları hissi verildiği takdirde PKK terör örgütünün örgütlenmesi çok daha dar bir zemine hapsedilmiş olacaktır.
ABD ve Sovyet Birliği, ülkelerinde yaşanan ayrılıkçı sorunların çözümünde bölge üniversiteleri ile yoğun işbirliği yapmışlardır. Üniversiteler, sahip oldukları araştırma merkezleri ile dünyanın birçok bölgesinde yerleşkelerinin bulunduğu bölgelerin meselelerinin çözümüne katkı sağlamaktadırlar. Türkiye’de de bölge üniversiteleri, bulundukları bölgelerde yöre halkını yönlendirme görevini üstlendikleri gibi, çözüm önerileri ile karar vericilere destek olmalıdırlar. Doğu Anadolu Bölgesinde böyle bir görevi Atatürk Üniversitesi üstlenmiş ve bölge karakterine uygun bir şekilde toprak kullanımı ile hayvancılık üzerine çalışmalar yapıp uygulanmasını teşvik etmiştir. Bölgelerin sosyal meseleleri, coğrafi yapısı, tarihi geçmişi gibi konuları ciddi bir şekilde incelemiştir. Halk ile bütünleşmeyi başarabilmiş üniversitelerin bulunduğu bölgeler, kısmen hiçbir şekilde üniversitelerin sorunlarına çözüm üretemediğinden şikayetçi olan Güneydoğu Anadolu Bölgesine oranla daha refah içerisinde yaşamaktadır. Üniversitelerde açılan bölüm ve anabilim dalları, bölge ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmelidir . Türkiye’de terör uzmanlarının yetişebileceği terör enstitüleri kurulmalıdır ve mücadelede bu uzmanlardan da yararlanılmalıdır. Çünkü, terörle mücadele dikkatli ve doğru adımların atılması gereken önemdedir; hata kabul edilemez, küçük bir hata mücadeleyi başlangıç noktasına geri götürebilir. Terör uzmanlarının yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti’nde birçok etnik grubu bünyesinde barındırması nedeniyle etnik sosyoloji üzerine çalışmalar yapan metodik araştırma yapma yeteneğine sahip sosyal bilimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Üniversiteler bünyesinde yürütülecek olan etnik sosyoloji üzerine çalışmalar devlet tarafından desteklenmeli ve araştırma sonuçları dikkate alınmalıdır.

Dil Meselesi

Dil, insanların birbirleri ile anlaşmasını sağlayan, milletin en önemli dayanak unsurlarından birisidir. Ortak dil ile kişiler duygularını paylaşabildikleri için birbirlerine yakınlık duyarlar. O halde, ülkede ortak bir dil yaratılamadığı takdirde, ülkeyi oluşturan milletin bölünmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak, AB 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi’nin öncelikler bölümünde ülke içerisindeki, kökenlerine bakılmaksızın, tüm vatandaşların haklarının teminat altına alınması şart gösterilmiştir. Teminat altına alınması gereken haklardan biri de azınlık dilleridir. Bu doğrultuda devletler, ülke bütünlüklerine zarar vermeyecek şekilde kimi tavizler vermek zorunda kalır, ancak bu tavizler verilirken dikkatli adımlar atılması gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin doğu – güneydoğusundaki bölgelerde tek bir dilin hakim olmadığı görülmektedir. Bu bölgelerde yaygın Türkçe yanında Kırmança, Zazaca, Arapça, Süryanice, Keldanice, Ermenice ve Yezidice gibi diller de konuşulmaktadır. Hangi dilin ne yoğunlukta konuşulduğu ancak evde konuşulan dilin tespiti ile ortaya çıkabilir. Bu doğrultuda 2009 yılında 2401 kişi ile yapılan bir ankete göre, ankete katılanların %55,7’si evde ailesi ile birlikte Türkçe, %49’u Kırmança, %5,8’i Zazaca ve %5,2’si Arapça konuşmaktadır. Bu oranlara göre ‘Kürtçe’*, AB Katılım Ortaklığı Belgesi doğrultusunda teminat altına alınması gereken bir dildir. Londra, Berlin ve Paris’teki hukuk bürolarına Türkiye’den yapılan mülteci başvurularında, “Neden ülkenizi terk ettiniz?” sorusuna verilen cevaplar hemen hemen aynı olup, “ana dillerini konuşamama”yı temel sebep olarak göstermektedirler. Bu durum Türkiye’de dil meselesini gündeme taşımıştır. Türkiye’de ‘Kırmança’ kullanımına yönelik yasak 1983 yılında getirilmiş olup, bu yasak ancak Şubat 1991’de kaldırılmıştır. Bu dönem zarfında ise, Kırmança PKK’nın önemli bir propaganda aracı olmuş ve yasağın kalkmış olmasına rağmen tartışmalar güncelliğini korumuştur.

Kürtçe
Bu konuda Kırmançaya uygulanan yasağın yanlışlığı, Bulgaristan’da Türkçeye ve Türk isimlerine yönelik tavrı örnek gösterilerek, “Biz, Bulgaristan’da Türklerin dilleri yasaklanıyor, isimleri değiştiriliyor diye kıyameti kopardık, öyle değil mi? Bulgaristan’da Türklere yasak uygulanınca sorun oluyor da, Kürtlere uygulanınca olmuyor mu?” şeklinde yorumlandığına da rastlanmaktadır. Lakin Türkiye’de, Kürtçenin kullanımının ‘Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’ ile birçok açıdan paralellik gösterdiği görülmektedir. Bu Şart’ın 7. maddesi, akit devletlerin bölgesel ve azınlık dilleri alanındaki politikalarının, yasa ve uygulamalarının belirli ilkelere dayandırılmasını sağlamayı hedeflemektedir. Şart’ın 9. maddesinde, azınlık dillerinin konuşulduğu bölgelerdeki ceza, hukuk ve idari davalarında yargılamanın selametine zarar vermeyecek şekilde, azınlık dillerinin kullanılması tavsiye edilmektedir ve Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde belirtilen adil yargılanma ilkelerinde ücretsiz tercüman hakkından bahsedilmektedir. Bu hükme göre, mahkemede kullanılan dili anlamadığı ve konuşamadığı takdirde, sanığa ücretsiz tercüman hakkı tanınacaktır. Ancak bu şart ile sözleşmedeki hükümler kimi zaman çarpıtılarak yargılamanın bölgesel ya da azınlık dilinde de yapılabileceği yorumu yapılmaktadır. Lakin yargılama, ancak devletin resmi dilinde yapılabilmektedir. Şart’ın 11. maddesi ise, radyo ve televizyon yayınları konusunu düzenlemektedir. Bu konuda da akit devletlerin, azınlık dilinde yayın yapmak üzere en az bir radyo ve televizyon istasyonu kurulmasına izin vermesi tavsiye edilmektedir. Ancak, Kırmança dilinde kurulmuş olan birçok medya kuruluşu, PKK terör örgütü lehine yayın yapmış ve ülkenin bölünmesi yönünde bir amaç edinmiştir. Denetimin daha iyi sağlanabilmesi amaçlı hükümet, Kırmança yayın yapan bir televizyon kanalı kurma yoluna gitmiş ve 2009 yılında TRT 6’nın yayın hayatına geçmesi ile bu Şart’ın 11. maddesine uyumluluk sağlanmıştır.
Kişi anadilini geliştirmek ve öğrenmek istiyorsa, bunun için açılmış kurslara gitmelidir. Bu noktada Kırmança eğitim gündeme gelmektedir. Bu bağlamda ortaya atılan planlara göre;


Kırmança dersi olmalı;
Kırmança, seçmeli ders olmalı;
Kırmançanın eğitim dili olması önerileri dikkat çekmektedir.
Sırasıyla incelendiğinde birincisini savunan kişilerin, ülkede Kırmançanın de resmi dil yapılarak, iki resmi dilin olmasını isteyenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Kırmançanın ders olarak okutulması temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin bu dersi alması ve Kırmançayı öğrenmesi amaçlanmaktadır. İkincisinin ise, Türkiye’de bir Kürt gerçeğinin farkına varan ve onların ana dillerini öğrenme ve geliştirme haklarının ellerinden alınmamasının bir gereklilik olduğunu düşünenlerin savunduğu söylenebilir. Çünkü seçmeli ders olduğu takdirde, Kırmança dersi, herkesin alması zorunlu olmayan, sadece dileyenlere sunulan bir ders statüsünde olacaktır. Üçüncü öneri ise, oldukça tehlikeli olan, sadece Kırmançaya odaklanan ve ülkenin doğusu ile batısının anlaşma aracı olan ortak dilin yok edilmesine neden olacak bir öneridir. Bu son öneri Türkçenin o bölgelerde etkinliğinin azalmasına ve zamanla kullanılmamasına yol açacaktır, bu durum ise, federalleşmeye, bölünmeye giden yolda hız verici bir etken olarak düşünülmektedir. Türkiye, AB üyeliği konusunda ısrarcılığını sürdürecekse en kısa zamanda, hiç değilse Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kırmançayı seçmeli ders olarak eğitim-öğretim müfredatına koymalı ve tehlikeli sonuçlar doğurabilecek diğer alternatiflerin önünü kapamalıdır. Kürt vatandaşlara dillerini kullanma ve öğrenme hakkı verilirken, entegrasyonun sağlanmasında sorun yaşanmasının önüne geçebilmek için İngiltere’nin Galler Bölgesi’nde de olduğu gibi tek bir ortak dilin kullanımı ve öğretilmesi titizlikle sürdürülmelidir. Aksi halde entegrasyon sorununun yaşanması yeni bir sorunun doğmasına neden olacaktır. Bu konuda, toplam 14243 anket formunun doldurulduğu bir çalışmada, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin çok fazla oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde ankete katılanların %58.9’u Kırmançanın eğitim dili olmasını isterken, DTP’nin nispeten daha az oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve ilçelerinde bu oran %16’ya düşmüştür. Batı illerinde ise %10.6’lık bir oran Kırmançanın eğitim dili olmasını istemektedir. Bu oranlardan anlaşılan ise, DTP’nin yoğun bir şekilde desteklendiği il ve ilçelerde dahi halkın neredeyse yarısının Türkçeyi bir kenara atıp, ülke bütünleşmesinden uzaklaşmak istemediğidir.
Kırmançanın anlaşma için yeteri kadar zengin bir dil olmadığı ya da kullanılmadığı için kısır kaldığı bir kaynakta şu şekilde ifade edilmektedir :
“1971’de sıkıyönetim tutukevinde eğer iki Kürt, Türkçe biliyorlarsa her türlü konuşmalarını Türkçe sürdürüyorlardı. Bunlar aslında Kürtçe de biliyorlardı, fakat konuşmalarını Kürtçe sürdürmelerinin gereği üzerinde hiç durmuyorlardı . Neden Kürtçe konuşmadıkları sorulduğunda ‘alışkanlık, Kürtçeyle her düşüncemizi ifade edemiyoruz’, vs diyorlardı …. bazen de ‘Türk arkadaşlara ayıp olmasın, onlar Kürtçe bilmiyorlar’ deniyordu.”
Bu ifadeler dikkate alındığında Kırmança üzerinde çalışılıp geliştirilmesine izin verilmediği için, bu dilin düşünceleri ifade etmede yetersiz kaldığı sonucu çıkabilir. Oysa Kırmança okullarda seçmeli ders olarak müfredata konulsa, Kürt kökenli vatandaşlar hem dillerini geliştirme fırsatı yakalamış olacaklar*, hem de bu dilin PKK propaganda malzemesi olmasının önüne geçilebilecektir. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır ki, Kırmançanın bir dil değil de Farisi dil etkisinde kalmış, büyük oranda Türkçe sözcüklerden oluşmuş bir lehçe olduğunun kimi araştırmalar sonucu ortaya konulmuş olmasıdır. Bir başka kaynakta ise, bu sonucu birçok yerli ve yabancı araştırmanın da desteklediği yönünde bir görüş bildirilmektedir. Bu araştırmalara göre Kürtçe (Kırmança) bir dil değil lehçedir ve her bir farklı bölgede birbirinden tamamen farklılaşmaktadır. Öyle ki, iki komşu köyde konuşulan dil dahi birbiri tarafından anlaşılamamaktadır . Ancak 20. yy.’da Kürtçe diye bir dilin oluşturulma çalışmaları başlatılmıştır. Bu bağlamda ilk alfabe denemesi Arapça üzerinde yapıldıktan sonra 1922 yılında Ermenice kullanılarak hazırlanmış ve son olarak 1927 yılında ise Sovyet Kürt tarzı alfabe Latin harfleriyle hazırlanmıştır. Sonuç itibariyle, bir yandan bilim adamları tarafından Kırmançanın tamamen farklı bir dil mi yoksa bir lehçe mi olduğu tartışmaları ve çalışmaları devam ederken, diğer yandan siyasi otoritelerin, ülke içerisindeki çatışmaların dil ile ilgili ayağına demokratik yollarla çözüm üretmesi gerekmektedir.



Ekonomik ve Sosyal Refahın Sağlanması

Gelişmekte olan ülkelerde kabul edilmesi gereken bir gerçek, ülke içerisindeki bölgeler arasındaki ekonomik eşitsizliklerin var olduğudur . Daha 2001’e kadar Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi Marmara ile en geri kalmış bölgesi Güneydoğu Anadolu arasında GSMH oranında 8 kata yakın bir fark vardır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde iki bin kişiye bir doktor, yirmi bin kişiye bir diş doktoru ve altı bin kişiye bir eczane düştüğü düşünüldüğünde, milli gelirden bu bölgenin almış olduğu payın daha da azaldığı ve böylelikle yaşam koşullarının elverişsiz hale geldiği ileri sürülmektedir. Bölgedeki ekonomik güçlükler, gençlerin kendilerini terör örgütünün ağının içine düşürülmesine sebebiyet vermiştir. Bu sonuca terör örgütü mensuplarının mahkemelerde verdikleri beyanatlardan ulaşılmaktadır. Yaşadıkları bölgenin ekonomik yetersizlikleri PKK terör örgütü için propaganda malzemesine dönüştürülmüştür. PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan da, gençlerin bu yetersizlikler dolayısıyla yaşadığı huzursuzluktan faydalanma telkinini sürekli dile getirmiş, gençlik bunalımı örgüt için önemli bir eleman kazanma yöntemi olmuştur .Bölge gençlerinin terör örgütlerine neden katıldıklarına ilişkin bir araştırmanın sonuçlarına göre, ankete katılan kişilerin %31,6’sı bölgedeki terör nedeni olarak, işsizliği öne sürmüştür. Ayrımcılık ise %19,7 oranıyla ikinci sıradadır. Bölgede yaşayan kişiler olarak daha yakından gözlemleme imkanı bulan %12 si ise terör nedenini yabancı güçlere bağlamışlardır. Ekonomik sorunların PKK’ya katılımı arttırdığını ispat eden bu oranlar, bölgede acilen bir ekonomik kalkınma projesinin hayata geçirilmesi gerekliliğini göstermektedir. Terör örgütü yaklaşık 25 yıldır faaliyetlerini sürdürmesine rağmen, bölgede ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için ciddi bir adım atılmamıştır. Bölgelerarası kalkınma stratejisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gereken önem verilmemiştir.  Ancak bölgesel eşitsizliğin, sorunla iç içe yaşayan yetkililerce tasarlanmış bölgesel politikalarla en az düzeye düşürülebileceği konunun uzmanları tarafından dile getirilmektedir.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde 1992 yılında kişi başına düşen milli gelir 8.087.000 lira iken, Türkiye genelinde 19.848.000’dir. OECD’nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi gelirin en düşük olduğu ildir. İşsizlik oranını düşürerek kişi başına düşen gelirin arttırılmasının gerektiği anlaşılabilmektedir. Ancak, bölgede terör faaliyetlerinin olması nedeniyle özel sektör, bu bölgeye yatırım yapmakta isteksiz davranmaktadır. Eğer devlet özel sektörü bölgeye getiremiyorsa, Anayasa’nın Birinci Kısmı 2. maddenin* de belirttiği gibi sosyal devlet olma özelliği ile bölgeye devlet, yatırımını getirmek yükümlülüğündedir. Bölgede devlet destekli üretim haneleri kurularak halk tüketici olmaktan ziyade, hem üretici olma hazzını yaşayacak hem de düzenli, iyi bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni ekonomik yönden kalkındıracak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), 1990 yılında başlatılmıştır. Bu proje tamamlandığında Türkiye, 1.82 milyon hektarlık tarım alanının sulanmasını sağlayacak ve yılda 27 milyar kilovat-saatlik elektrik enerjisi üretimini mümkün kılacak olan, toplam su potansiyelinin %28’ini kontrol altına almış olacaktır. Bu proje ayrıca, kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, turizm gibi bir bölgenin kalkınması için gerekli tüm sektörleri içine alan geniş çaplı sosyo-ekonomik gelişmeyi hedefleyen bir nitelik taşımaktadır. Ancak, tarımsal üretimi arttırarak tarıma dayalı sanayiyi geliştirmeyi ve bölge halkına ekonomiyi canlandırıp yeni istihdam alanı açmayı hedefleyen proje, 16 yıllık bir sürede tamamlanması öngörülmesine rağmen, 2010 yılı itibariyle %50’ye yakın bir bölümü tamamlanabilmiştir. Dolayısıyla anket sonuçlarına göre, devletin ülkenin doğu – güneydoğu bölgelerinde yaşayan halkın beklentilerini karşılamadığı anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin halkı, diğer bölgelere göre düşük gelir düzeyine sahip olmasına rağmen, hem çok eşliliklere, hem de ebeveynlerin sorumluluklarını üstlenemeyeceği kadar çok sayıda çocuk sahibi olmalarına rastlanmaktadır. Bu durum zaten az olan gelirin daha fazla kişi arasında paylaşılmasına ve ekonomik refahın daha da düşmesine neden olmaktadır. İşsizlik ve temel ihtiyaçların karşılanamayışı, gençlerin, kendilerini bir tür eziklik duygusu hissetmesine neden olmakta ve bu his PKK terör örgütünün eleman kazanmada kaybedemeyeceği bir fırsat olmaktadır. Bölgede uzun vadede etkisi görünebilecek bir nüfus planlaması projesinin hayata geçirilmesi ihtiyaçtır.


Türkiye’nin doğu – güneydoğu bölgelerinde hayvancılığın çok daha bilinçli bir şekilde yürütülebilmesi için modern teknik ve bakım yöntemlerinin kullanılmasının teşvik edilmesi ekonomik refahın sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Bu katkı, özellikle bölge üniversitelerinin araştırmaları ve halk ile bütünleşmesi sonucu olabilir. Üniversitelerin ekonomik refaha katkısı sadece hayvancılık yönünde değil, yer altı ve yerüstü zenginliklerin kullanılmasına yönelik projeler üretmesi ile de olmalıdır. Kişilerin, üretici konumuna ulaştıktan sonra kazandıkları parayı harcama zevkine varmaları sağlanmalıdır. Bu zevke varabilmeleri için modern tüketim kültürünün bölge imkanına sunulması gerekmektedir. Modern alışveriş merkezleri kurulmalı; tiyatrolar, sinema salonları sağlanmalı; ancak hayatın, her açıdan ülkenin batısındaki ile eş zamanlı olması sağlanmalıdır. Bu sayede bölgenin kültürel yaşamı canlı kılınacak ve örgüte katılım sayısı zamanla azalacaktır. Bu noktada, Abraham Maslow’un kişileri davranışta bulunmaya iten ve ‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ adı verilen beş basamaklı sınıflandırmaya yer vermekte yarar vardır. Bu beş basamaktan ilki fizyolojik ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlar listesi, temiz hava, yiyecek-içecek, barınma, cinsellik, sıcaklık gibi, organizma olarak varlığımızı devam ettirebilmek için ihtiyacımız olan temel unsurlardan oluşmaktadır. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ikinci basamakta birey, güvenlik ihtiyacı duymayı ister. Çünkü birinci basamakta sahip olduklarının elinden alınmasını istemez, sahip olunanların, gerek güvenlik birimleri gerek hukuk tarafından korunması gerekmektedir. Üçüncü basamakta ise bir gruba ait olma ihtiyacı duyulmaktadır. Dördüncü basamakta kişi, saygınlık kazanma arayışı içine girer; bir önceki basamaklarda öngörülen ihtiyaçları sağladıktan sonra başarılı olmayı ve bu başarısından dolayı saygınlık sahibi olmayı arzular. Son basamak da ise kişi artık kendini tanımakta ve her şeyin en iyisini başarmak için uğraş göstermektedir. İhtiyaçlar Hiyerarşisi bağlamında fizyolojik ihtiyaçlarını giderememiş bir kişi diğer ihtiyaçlara yönelemez. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde birçok kişi hem işsizlik hem de ailelerin çok çocuklu olması nedeniyle bu ilk basamaktaki ihtiyaçlarını giderememektedir. Bu ihtiyaçların giderilememesi PKK terör örgütünün eleman kazanma propagandası olarak kullanılmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar, özellikle kadın teröristlerin, acımasız bir baba ve zayıf karakterli bir anne ile mutsuz bir yaşam sürenlerden oluştuğunu doğrulamaktadır. Daha ilk basamak ihtiyaçlarını dahi karşılayamamış olan bu kişiler, güçsüz anneleri gibi olmayı istemediklerinde bunu bilen terör örgütlerinin ağına düşmektedirler.
İlk basamağı karşılayıp ikinci basamak ihtiyaçlarını gidermek isteyen kişiler ise sahip oldukları ailelerini, işlerini koruma altına almak isterler. PKK, bu basamakta olanları ise kendilerine destek vermeyenlerin elinden maddi varlıklarını ve canlarını alarak engellemeye çalışmakta ve bir üst basamağa geçmelerini istememektedir. Üçüncü basamağa geçmeyi başaranlar ise bir gruba ait olma çabası içine düşeceklerdir. Bu aşamada, ait olacakları alternatif bir grup bulamazlar ise PKK terör örgütüne katılmaları kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sivil toplum örgütleri, devlet ile işbirliği içerisinde sosyal yaşamı kuvvetlendirmek adına, yöre halkına hitap eden sosyal kulüplerin inşasına ön ayak olmalıdırlar. Çünkü bir sonraki basamak, “saygınlık görme” amaçlı olup, hedef ön plana çıkmaya çalışmaktır. Eğer sosyal içerikli birliktelikler oluşturulmazsa kişi kendini, terör örgütü içerisinde saygınlık arayan bir duruma sokmaktadır. Kimi terörist gruplarına katılanlar, özsaygıları bir şekilde zarar görmüş ve bir gruba ait olma ile onaylanma arayışı içerisinde olanlardan oluşmaktadır. Eğer devlet ya da sosyal yapı, kişiyi kendini gerçekleştirme evresine kadar koruyabilmiş ve yol gösterebilmiş ise, PKK’nın bundan böyle o kişiyi kazanma şansı yok denilecek kadar azdır. Çünkü kişi kendisini gerçekleştirmiş , tanımıştır . Kendini tanımayı becerebilen bir kimseyi ise kandırmak oldukça güçtür. Ancak, ‘Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ ışığında, kendini tanıma evresine ulaşmak terör örgütüne katılmamak için yeterli değildir; çünkü son seviye sonrasında kişi, başka bir ihtiyaç güdememekte veya bunalıma girip intihara kadar kendini sürükleyebilmekte, ya da bir görev yüklenip onu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu görev, terör örgütünden önce örgüte katılmayı engelleyebilecek özneler tarafından verilmelidir. Bu şekilde PKK terör örgütünün beyin olarak kullanılabilecek kişileri ele geçirmesinin önüne geçilebilir .

Ortak Değerler

bediuzzaman-said-nursi-mehdi
Türkiye’de herhangi bir sosyal ayrımcılık yaşanmamakta ve Türk-Kürt evliliğine sıkça rastlanmaktadır. Hem bu evlilikler hem de aynı coğrafyanın paylaşılıyor olması gelenek, göreneklerde benzerliklerin oluşmasına neden olmuştur. Örneğin Türklerin yoğun olarak yaşadığı birçok ev ve işyerinin duvarlarında Kürt bilginlerinin, dini önderlerinin resimlerine rastlanmaktadır; kız kaçırma, kız tarafı, erkek tarafı ayrışması Kürt kültürü unsurları olarak bilinmesine rağmen, aynı zamanda Türk kültürü unsurları içerisinde de mevcuttur. Hatta Anadolu Türklerinin Orta Asya Türklerinden daha çok Güneydoğu’lu Kürtlere benzediği, aynı şekilde Güneydoğu’lu Kürtlerin de, Irak’taki Kürtlerden çok Anadolu Türkleriyle kaynaşmış ve onlara benzediği ileri sürülebilmektedir.


PKK’lı ayrılıkçılar “Türk-Kürt ayrıdır” felsefesini gütmektedirler. Oysa araştırmalar, kimi aşiretlerin Kırmança konuşmasına rağmen, kültür değerleri, inanç ve töreleriyle Türklerle benzerlik göstermekte olduğunu ortaya koymaktadır. Türklerin kendilerine özgü gelenekleri olduğu gibi, Kürtlerin de farklı geleneklerinin olduğu bazı bilim adamları tarafından görmezden gelinmiştir. Bu sebeple bazı uzmanlar her şeyin benzer olduğunu dile getirip, farklılıkların reddedilmesinin, Kürtlere asimilasyon politikasını hatırlattığını ve onların bu değerlerini koruma mücadelesine girmelerine neden olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, ayrılıkçıların bazı unutulmaya yüz tutmuş Türk geleneklerini sahiplenmeye çalışmaları ve bu gelenekleri Kürt kültürüne özgü gibi göstermeye çalışmaları dikkat çekmektedir. Örneğin, kışların oldukça sert geçtiği bölgelerde yaşamış olan Türkler, tarih boyunca baharın gelişini görkemli bir şekilde kutlamışlardır. Baharın gelişinin kutlandığı Nevruz geleneksel bir Türk bayramı olup, tüm Türk ülkelerinde kutlanmakta ve günümüzde nevruz, mevris, novruz, nooruz, navrız, mart dokuzu, sultan nevruz, nevruz sultani, seyil eğlenceleri, Ergenekon bayramı, noyruz gibi isimleriyle de anılmaktadır. Türk Cumhuriyetlerinde mili bayram olarak kutlanan Nevruz, sadece Kürtlere ait bir kültür unsuru olmayıp, bu kültürün unsuru gibi gösterilmeye çalışılan Türk milli değerlerinden sadece bir tanesi olduğu söylenmektedir. Ayrılıkçı PKK’lıların farklılık propagandasının önüne geçebilmek için televizyon programlarının, tiyatroların, bilimsel çalışmaların ortak değerleri ortaya çıkaracak ve geliştirtecek düzeyde olması ve kimi farklılıkların da devlet tarafından bu çalışmalar aracılığıyla dile getirilmesi yararlı olabilir.

12 Kasım 2019 Salı

Armageddon (Kıyamet) Savaşı geliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ortadoğu’da yaşanan her olayda İsrail’in kıyameti getirecek Armageddon Savaşı’nı planladı,kutsal kitaplara dayanarak İsrail'in sırasıyla Irak, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Mısır'ı hedef alacak.
İsrail’in bütün dünyayı Armageddon (Kıyamet) Savaşı için dizayn etmeye çalışıyor.

Bu savaşı Türkler  bitirecek…

Türkiye’nin de dahil olduğu Suriye meselesi, Doğu Akdeniz’de enerji atılımları, Yemen’de savaş, İran’ın durumu, Irak ve Lübnan’da ayaklanmalar, vb… Aralarında sizin geçmişte bahsettiğiniz konular da var. Ortadoğu’da neler oluyor?

Orta Doğu’da çok ciddi şeyler oluyor. Esasında, dünyanın temel meselesi. Dünyada dökülen bütün gözyaşı ve kanın asıl müsebbibi Orta Doğu’da yaşanıyor. Melhame için bütün savaşların anası denmiş. İyi ve kötünün mutlak manada birbirlerini tefrik edeceği yer. Yer yüzünün en son savaşıdır bu. Tevrat’ta geçen adıyla günlerin sonudur. Kur’an’da geçen adıyla da ''Ahiret vaadi geldiğinde...'' Bu da burnumuzun dibinde, Mercidabık, Reyhanlı, Suriye mıntıkası ve Türkiye’nin içinde kalan bölgede gerçekleşecek.

İyi ve kötünün, iki tarafı var. Bu tarafları ben İsrâ suresinin başında görüyorum. Der ki: ''Kulu Muhammed’i Mescid-i Haram'dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa’ya getiren Rabb’in şanı ne yücedir.'' Allah sonra Semî’ ve Basîr isimlerini kullanır. ''O Rahman ve Rahim’dir'' denilmez. Semî’ ve Basîr kelimelerini kullanılır. Çünkü günlerin sonunda yaşanacak hadiseler ve ıstıraplar karşısında ''Allah bunu görmüyor mu, duymuyor mu bu çığlıkları ve zulümleri'' denilecek kadar şiddetli bir fesat yaşanacak.

Orada Cenabıhak İsrailoğullarına diyor ki, ''Ben size yeryüzünde iki kez fesat çıkarma izni vereceğim'' Fesat çıkarma, yani devlet olma izni. Bu devlet olma hakkı içerisinde siz yeryüzünde büyük bir kibre kapılacaksınız, deniyor. Bu iki vaatten birincisi gerçekleşti. Kur’an’da geçtiğine göre birincisinde Ninovalılar tarafından cezalandırıldılar. Ninovalılar, Kuzey Irak’ta yaşamış bir halktır. M.Ö. 750-720 civarı ani baskınla Kuzey İsrail’e saldırdılar ve onları yok ettiler. Samiriye merkezli Yahudi devleti o kadar fazla bir fesat ve fitne içerisindeydi ki... Tarihlerini okuduğunuzda, insanın ''birileri gelse de bunları cezalandırsa'' diyesi geliyor.

''BÖLGEYİ EMANETÇİLERE VERDİLER''


İkinci fesat şimdi mi ortaya çıkıyor?

Bugün oralarda var olan ve Yahudilerden geliyor dediğimiz halklar Ester’in çocukları... Yahudi Ester, Kiros ile evlendi. Orada bir Yahudi nüfusu oluştu. Kürtlerin de İranlıların da içinde var. Bir kısmı Müslüman da olmuş olabilir ama şu an hepsinin, Allah’ın bir cilvesidir ki kökenleri Yahudi. Barzaniler için bu söylenir mesela, kökenleri Yahudi'dir. Zaten dikkat ederseniz Kuzey Irak’ı ona emanet ettiler. Yapılan operasyonlarda hiç boşluk yoktur yani. Mesela ABD güya İran’a müthiş bir düşmanlık beslediği halde Irak’ı Şii bir militan olan Maliki’ye teslim etti. Bu olacak iş değildi normalde. Ama siz tarih bilirseniz, yani siz Kiros ve daha sonra Daryus’un Ninova’da ve Babil’de sürgünde olan Yahudiler için neler yaptığını bilirseniz onların iyi bir emanetçi olduğunu da tahmin edersiniz. İsrail buraları kendisi için hazırlatıyor.


''TÜRKLER HZ. NUH'UN OĞLU YAFES'İN SOYUNDAN GELİYOR''


İsrâ suresinde ''Ey Nuh ile gemiye bindirdiklerimizin çocukları! Siz sabırlı olun'' der. Bu mana normalde Hz. Musa ve Hz. Muhammed’i de içerir çünkü hepsi Hz. Nuh’un gemisine binmişlerin zürriyetinden gelir. Yafes ya da Nuh’un çocukları dendiği zaman doğrudan Türkler kastedilir. Tevrat’ta Hz. Nuh Yafes’e diyor ki, ''Senin mekânın düzlük olsun. Ne zaman gelsen Sam’ın çadırında oturasın ve Ham sana hizmet etsin.'' Yahudiler kendilerini Sam’a dayandırıyorlar. Çünkü bir önceki ayette ''Rabb Allah sana mübarek olsun ey Sam'' deniyor. Ham ise Yafes’in soyu ve İsrailoğulları dışındaki bütün halklardır. Bu halklar sadece hizmet için yaratılmışlar. Başka da hiçbir manaları yoktur. Tevrat’ın orada ayrı tuttuğu Yafes ve çocuklarıdır. Talmud’un tercümesinde ''Türk'e ilişme, onlarla savaşma” denilir. “Onlar sana ilişmeden sen onlara bulaşma.'' Çünkü Türkler geldiği zaman Sam’ın evinde oturacak onlardır, tehdit olarak görülüyorlar.

İNANÇLARINA GÖRE TÜRKLERİ DİZAYN ETMELERİ GEREKİYOR


O zaman bizi neler bekliyor?

Hz. Nuh, ''Geldiğinde Sam’ın çadırında oturasın'' diyor. Sam’ın çadırında oturmak, sen efendisin, Sam’ı da idare et demektir. Düzen ver ona, Ham da sana hizmet etsin demektir. İsrail bunu bildiği için, Nuh’tan kastedilenin, Yafes’in çocukları olduğunu da biliyor. Bu yüzden, ''Günlerin sonunda bir Tanrı’ya hizmet edeceğiz ve Türkler bizi koruyacak'' diyorlar. Eğer Türkler İsrail’i koruyacak şekilde dizayn edilse, onların İslam’la ilgili bir dertleri kalmasa, ortada mesele kalmaz. Bu şekilde olsa, bütün İslam coğrafyalarını cayır cayır yakarlar. Arz-ı mev'ûd denilen bölgeyi Yahudi yerleşimi için açarlar.

İLK DURAKLARI IRAK OLDU


İsrailoğullarına, ''Devletinizi yıkanlara karşı size rövanş hakkı vereceğim'' diyor Cenabıhak. Yeniden yapılanmanın başlangıcı, 1800’lerin sonuna tekabül ediyor biliyorsunuz. Abdülhamid Yahudiler’e toprak vermeyince bu teklif İngiltere’ye götürülüyor ve İngiltere buna balıklama atlıyor. I. Cihan Savaşı’nın amacı, arz-ı mev’ûd’un önündeki en büyük engel olan Osmanlı yönetimi ve siyasetini yıkmaktı. 1800’lerin ortalarına kadar Yahudiler Avrupa’da gettolarda yaşıyor ve Yahudilerin yakılmadığı yer yoktur. Fakat birdenbire her şey tersine dönüyor. Çünkü Kur’an’ın vadettiği zaman geliyor. Sonra da İsrail için bir yer ayrılıyor, onları koruyalım adına. Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda mağlup olunca ve bütün o topraklarda müthiş katliamlar yaptılar. 1948’de İngiltere ve ABD’nin desteğiyle devlet kuruldu. Bu devletin kurulması için kurulan komisyonlarda 7 ülke vardı, bunlardan bir tanesi de İran’dır. Protokolleri onlar hazırladı. O devlet kurulduğunda yapılmış olan ilk açıklamaların içinde ''Bizim amacımız bu kadar değildir, biz bu sınırlara razı değiliz, Türkiye de dahil, Süleyman’ın sınırlarına talibiz ve bunu mutlaka alacağız'' ifadeleri vardır. Hakikaten de toplanmaya başladılar. Kendi devletlerini yıkanlardan intikam almaya çalışacaklar. Kuzey’i yıkan Ninova, Güney’i yıkan yıkan da Kral Nebukadnezar’dır. İkisi de bugünün Irak toprakları içerisindeydi. O yüzden Irak’ı yok etmekle başlayacaklardı.

Topraklarımızı işgal mi edecekler?

''GÜNEYDOĞU ANADOLU VE GAZZE'Yİ İLHAKA GİRİŞECEKLER''


Bedeli ne olursa olsun Türkiye’nin Suriye’ye girmesi gerektiğini söylemiştim. Çünkü girmezse yapılan operasyon olduğu gibi devam edecekler. Hatırlayın, Barzani zamanında bir referanduma giriştiler. Türkiye orada ağırlığını koymasaydı gerçekleşecekti. Türkiye ağırlığını koyunca korktular. Suriye’den sonra da sıra Güneydoğu Anadolu’ya gelecek. Dertleri bu, Asur'a sıra gelecek. Tevrat, ''Asur’u cezalandırırken, Pers ve Mısır Asur’un kralıyla biz tedbirimizi aldık ama şimdi senin tepene çökecekler diye dalga geçecekler'' diyor. Sonra şöyle devam ediyor: ''Ey Pers ve Mısır, ben Asur’un icabına baktıktan sonra seni daha rezil edeceğim.'' Bunu görmüyorlar ama. Eğer Güneydoğu Anadolu bölgesini Türkiye’den koparırlarsa sıra İran ve Mısır’ı yutmaya gelecek. Bunun akabinde paralel olarak Gazze’yi ilhak edecekler, Tevrat’ta verilen sıraya göre. Gazze’yi ilhak etmek de gündeme geldi biliyorsunuz. Güneydoğu Anadolu ile birlikte Gazze’yi ilhaka girişecekler çünkü birbiriyle irtibatlı görünüyor. Tek dertleri boşaltmak. Sonra da dünya İsrailoğullarına karşı, Hitler’de yaptıkları gibi, terör estirecekler. Bunu da yeni Siyonistler yapacak. Ta ki dünyanın hiçbir bir yeri İsrailliler, Yahudiler için yaşanabilir güvenli bir yer olmasın diye… Bu sayede onları buralara getirecekler. Yerleştirecekler. O yüzden bölge nüfuslarını boşaltıyorlar. Suriye’dekilerin bir kısmı Türkiye’ye bir kısmı Ürdün’e az kısmı İran’a gitti. Yeter ki gitsinler ve boşaltsınlar bölgeye onlar için…

''UYDURMA MEHDİLERİN HEPSİ SİYONİZM’LE BAĞLANTILI''


Peki bu savaş nasıl bitecek?

Uydurma Mehdiler çıkıyor, dikkat ederseniz bu uydurma Mehdilerin hepsinin İsrail ve Siyonizm ile bağlantıları var. Çünkü gerçek Mehdi, ''Ben Mehdi’yim'' demeyecek. Bu, kendi eylemlerinden anlaşılacak. Bir, ittihat-ı İslam’ı sağlayacak. İki, Ayasofya’yı açacak. Hz. Peygamber’in Melhame dediği, Avesta’nın iyi ve kötü dediği savaşın bir tarafı İsrail’dir. Diğer tarafı ise Yafes’in çocuklarıdır. İyiler burada, iblise ve Siyonizm'e hizmet eden herkes de öbür tarafta toplanacak. Mehdi ve Deccal ilk kez yüz yüze geldiklerinde bir minare ile bir insan savaşı olacak bu. Yine insan onu yenecek. Bu kimdir, işte Yafes’in çocukları. Bu yüzden amaçları Türk milletini sürekli meşgul ederek bölge ile ilgilenmelerine mâni olmaktır. Çünkü çok net biliyorlar ki bu savaşın neticesini değiştirecek Müslüman Türk halkıdır..

Yarabbim, Tevrat’ta öyle dehşetlerden haber veriliyor ki... ''Bu sefer size kuzeyden geleceğim ve sen onun dilini anlayamayacaksın'' deniliyor. ''Kavim kıran bir kavimle geleceğim'' diyor. ''Arslanlar yurdundan gelecekler'' deniyor, aslanlar yurdu gerçekten de Anadolu’dur.

Dünyada yaşanan tüm olaylar, hem Orta Doğu hem de diğer bölgelerde yaşananlar, bu topraklarda yaşananlara müdahale edemesin diye kendilerine düşürmek için planlanan operasyonlardır. Başta Türkiye olmak üzere...

BU SAVAŞI TÜRKLER BİTİRECEK


Az önce bahsettiğim ikinci fesatlık dönemi 1948’de başladı ve takvimleri 2021’de bitiyor. Sonrasında ne olacağı belli değil, çünkü kıyamet çağına girdiğimizi söylüyorlar. Müslümanların kıyamet çağı da 1527’ye tekabül ediyor. Bu da miladi 2125 yılına denk geliyor. Bunun başlangıcı 2083’te dünyada ve özellikle Avrupa’da ne kadar Müslüman ve inanan halk varsa cezalandırılması ve oradan çıkarılmasıdır. Benim şöyle bir tezim var: Yarın öbür gün güçlenmek istiyorsak Siyonistler tarafından bloke ve işgal edilmiş Hristiyan ümmetini de onların tasarrufundan kurtarmak gerekiyor. Hatta varsa, İsrailoğulları içindeki iyileri de. Onları da kendi tanımıza çekebilmemiz lazım. Bu böyle bir savaş, ırklar savaşı değil. Bu ''iyiler'' ile ''kötüler'' savaşı olacak. İyiliğin merkezi de Yafes’in çocukları olacak, Müslüman Türk halkı yani. İyiler denince Araplar ve Farslar diye algılamamız lazım. Bunun merkezi Müslüman Türkler olacak ve diğerleri de onların etrafında toplanacak. Türkiye Cumhuriyeti, bu bölgede yaşanan her acı ve kurulan her terör örgütünün İsrail’in bu toprakları tamamen boşaltmaya yönelik operasyonları olduğunu bilmeli, bunu bilhassa askeriye ve stratejistler bilmeli. Bu bilindiğinde, biz de onların tezgahlarını bozarız. Çünkü elhamdülillah Türkiye sahada artık.

Şu an Kürtlerin üzerine oyunlar oynandığını görüyoruz. Onlar kimin tarafında olacak?

BOŞANAN TÜRK İLE KÜRT VAR MI



Usül şu: Önce Irak’ı üç parçaya ayıracaklar, yani Babil. 1991’de ilk yazmıştım bunu. Bir tarafta Şiiler, Kürtler ve Sünniler. Nihayetinde ayırdılar da. Her birine yer verdiler, ama Kürtlere nispeten özerk ve müstakil bir yer verdiler. Bu da Kürtleri tamamen kendi saflarına çekmek için. Kürtler, İslam’ın en samimi kavmi. Abbasiler döneminde, İslamiyet’i kabul ettiklerinden beri, hiç problem çıkarmamış, İslam’a hizmet edenlere hizmet etmiş bir kavimdir. Onların bizden ayrılmak gibi de bir derdi yok. Aykırı düşünenlerin zaten büyük bir kısmı Kürt değil. Onlar ya Pakraduni’dir ya da Ermenilerin içerinde kalmış bir gruptur, kendilerini Müslüman saymışlardır. Yani Kürtlerin bizden ayrılmak gibi bir durumu yok. Bir misal vereyim. Bosna Savaşı’ndan sonra 110 bin boşanma gerçekleştirdi. Sırplar ve Boşnakların evlilikleri sürmedi. Peki, 40 senedir burada kan dökülüyor. Güya Türkler ve Kürtler mücadele ediyor. Hiç bundan dolayı eşini bırakmış Kürt ve Türk gördünüz mü? Hayır. Çünkü bu iki millet et ve tırnak gibi birbirine geçmiş durumdalar. Adamlar bunu yıkamazlarsa arzu ettiklerini gerçekleştiremezler. Bediüzzaman diyor ki, “Kürtler bütün halkların içerisine saldığı gibi, inşallah ittihadı İslam’a zamk olacaklar.” Adam işte bu zamkı yok etmeye çalışıyor. Yine Münazarat’a baktığımız zaman Bediüzzaman diyor ki, ''Ey Türkler, dikkat edin. Kürtler sizin kuvvetinizdir. Ey Kürtler dikkat edin. Türkler sizin aklınızdır.'' Türkleri bir havuza benzetiyor, diğer kavimlerse birer çeşmedir diyor.



24 Eylül 2017 Pazar

ASIL HEDEF BÜYÜK İSRAİL-KÜRDİSTAN BAHANE İŞTE BİR İSPATI

Barzani'nin kampanyasında skandal harita! 26 ilimiz sözde Kürdistan içinde.
Yarın yapılması planlanan referandum öncesinde asılan propaganda afişlerindeki sözde Kürdistan haritası Barzani’nin gerçek hayalini ortaya koydu. PKK’nın yıllardır yayınladığı harita aynen kullanıldı, Türkiye’nin 26 ili sözde Kürdistan’ın parçası olarak gösterildi
Türkiye, İran, Irak ve Suriye ile ABD'nin uyarılarına rağmen Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani tarafından yapılacak bağımsızlık referandumu için asılan afişler gerilim yarattı. Erbil'den Süleymaniye'ye kadar Kuzey Irak kentlerinin merkezlerine, Erbil kalesine ve neredeyse tüm caddelere asılan ve üzerinde 'Bağımsızlığa evet' yazan propaganda afişlerindeki sözde Kürdistan haritası Barzani'ni asıl niyetini ortaya çıkardı. IKBY tarafından bastırılan afişlerde yıllardır PKK'nın yayın organlarında kullanılan harita yer aldı.
DÖRT ÜLKEDEN TOPRAK
Barzani'nin daha önce de dile getirdiği bağımsızlık ve büyük Kürdistan hayali referandumla birlikte tekrar gündeme geldi. Kuzey Irak'ın her tarafına asılan afişlerdeki haritada İran, Irak ve Suriye'nin bir kısmı ile Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu, Akdeniz ve İç Anadolu bölgesinde yer alan 26 kenti sözde Kürdistan haritasında yer alıyor.


TÜRKİYE'NİN ÜÇTE BİRİ
Afişlerde yer alan ve Türkiye'nin yaklaşık üçte birini kapsayan haritada Güneydoğu Anadolu bölgesinden Gaziantep, Adıyaman, Şanlıurfa, Batman, Diyarbakır, Mardin ve Siirt, Doğu Anadolu bölgesinden Ardahan, Kars, Iğdır, Erzurum, Ağrı, Van, Muş, Şırnak,Hakkari, Bitlis, Bingöl, Erzincan, Tunceli, Elazığ ve Malatya, Akdeniz bölgesinden Kahramanmaraş, Kilis ve Hatay, İç Anadolu bölgesinden ise Sivas'ın tamamı ya da bir kısmı fularlara, tişörtlere basılan, mitinglerde kullanılan 'büyük Kürdistan' toprakları arasında gösteriliyor.
IKBY'DEN AÇIKLAMA GELDİ: BİZ ASMADIK
IKBY hükümeti haritaların kendi bilgeleri dahilinde olmadığını, bazı özel şirketler tarafından kiralanan panolara asıldığını söyledi. AA muhabirine konuşan IKBY Dışilişkiler Dairesi Türkiye Masası Sorumlusu Dr. Abdusselam Stuni, "O haritaların hükümet ile bir alakası yok. Resmi olarak halkı bilgilendirmek için kullandığımız harita Irak'la sınırlıdır. Bazı özel şirketler sorumsuz bir şekilde davranıp asmış" dedi.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Türkiye Ve Dünyadan Öne Çıkan Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ






Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı kanaat önderleriyle görüştü

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz tökezlersek Avrupa'dan Amerika'ya kadar tüm Batı'da yükselişe geçen İslam düşmanları adeta zincirlerinden boşalmışa döner." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bugün Türkiye'nin 81 vilayetinin hepsinde olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki illerimizde de fiziki geri kalmışlıktan söz edilmesi artık mümkün değil." dedi.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bazı kanaat önderleriyle bir araya geldiği görüşmeye ilişkin görüntü paylaşıldı.


Cumhuriyet tarihinin en büyük deniz tatbikatı devam ediyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan2019 Tatbikatı" devam ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 geminin katılımıyla eş zamanlı gerçekleştirilen "Mavi Vatan 2019 Tatbikatı" sürüyor.
Genelkurmay Başkanlığı Yıllık Tatbikat Programı çerçevesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca planlanan ve Deniz Harp Merkezi Komutanlığı tarafından sevk ve idare edilen tatbikat, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz olmak üzere aynı anda 3 denizde ilk defa icra edilecek fiili bir tatbikat olarak gerçekleştiriliyor.


Tatbikatın Doğu Akdeniz'i kapsayan bölümüne, Marmaris Aksaz Limanı'ndan çıkan 5 fırkateyn, 4 hücumbot, 2 denizaltı, 2 mayın avlama gemisi, 1 amfibi çıkarma gemisi, 1 akaryakıt gemisi, 4 yeni tip karakol botu, 1 Sahil Güvenlik Arama Kurtarma Gemisi ve 3 yardımcı sınıf gemileri ile SAS, SAT ve Amfibi hücum timleri ve deniz ve hava kuvvetlerine bağlı unsurlar katılıyor.

ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim bir araya geldi.

ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim, Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un Vietnam'ın başkenti Hanoi'de bir araya geldi.
Akşam yemeğinde bir araya gelen iki liderin görüşmesi samimi bir atmosferde başladı.
Singapur'da geçen yıl haziran ayında düzenlenen ilk zirvenin ardından ikinci zirve için bir araya gelen iki lider, akşam yemeği öncesi el sıkışarak ve gülümseyerek basına poz verdi.
Kuzey Kore lideri Kim, burada yaptığı konuşmada, "Geçen 261 günlük süre gerçekten çok büyük çabalara sahne oldu ve aynı şekilde sabırla da bu zaman zarfı içinde çaba gösterildi." dedi.

Kim, söz konusu görüşmeye ilişkin, "Başarılı bir görüşme olmasını umuyoruz." ifadesini kullandı.

Hocalı soykırımını unutmayalım, unutturmayalım.

Hocalı katliamı, Ermeni vahşetinin zirvesidir. Hocalı’da hunharca katledilenler sırf Azerbaycan halkından oldukları için sistemli, kin dolu ve kanlı bir akıbete, soykırıma maruz kaldılar.
On dördüncü asrın ünlü İslam alimi, tarihçi ve yazar İbn Haldun “coğrafya kaderdir” der. Toplumlar kendilerini kuşatan çevresel ve sosyal şartları ve komşularını seçme hakkına sahip değildir. 

Dostluktan yana, barışçıl halklar ve devletler kelimenin tam anlamıyla şanslıdırlar. Son iki yüz senelik tarihimize dönüp baktığımızda, Azerbaycan halkı için bunlardan bahsetmek zor olduğu gibi, komşuluk ilişkilerinde şansının hiç yaver gitmediğini de söylemek mümkün. Kafkasya’ya yabancı ve sonradan gelme bir unsur olan Ermenilerle komşuluk, halkımıza iki asırdır acılarla dolu bir kader getirmiş oldu.

Unutmayalım ki Ermeni lobisinin dünya çapındaki yalan mekanizması tam kapasiteyle çalışmaktadır. Buna dur diyecek, fitnelerini kendi başlarına yıkacak tek çare yine bizim hak sesimizdir.


BAE ve Suudi Arabistan Kızıldeniz’i bir içdeniz halinegetirmeye çalışıyor.

Kızıldeniz'in Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumu, Bab el-Mendeb boğazı ve Süveyş kanalı gibi dünyanın en önemli su yollarını içinde barındırıyor olması, ekonomi ve güvenlik açısından bölgenin jeopolitik değerini arttırıyor.
Kızıldeniz bölgesindeki küresel güç rekabeti her ne kadar antik çağlara kadar uzansa da, bölgeye dönük bu rekabet, deniz ulaşımında yaşanan gelişmelere bağlı olarak 1488 yılında Avrupalıların Afrika’nın güney ucundan dolanıp Hindistan’a ulaşmalarıyla yoğunlaşmıştı


28 Şubat postmodern darbe nedir?.

28 Şubat zulmünün toplumda açtığı yaralar hala taze. Mağdurlar “Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile kazanımlar elde edildi. 28 Şubat zihniyeti farklı kimlikle pusuda. Eline fırsat geçtiğinde kazanımları ortadan kaldırma hevesinde olanlar var. Davaya sahip çıkılmalı” dedi.

Tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat'ın toplumda açtığı derin yaralar hala taptaze. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun "28 Şubat bin yıl sürecek" sözü hiç unutulmadı. Rejim ve başörtüsü tartışmalarıyla zulmedilen nice insan hafızasındaki yerini koruyor.


27. yılında Hocalı soykırımı: Nedenler ve sonuçlar.

25-26 Şubat 1992'de eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi soykırıma tabi tuttu.
Hocalı Soykırımı’nın üzerinden 27 yıl geçti. 25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet zırhlı birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında sekiz aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. 
Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı “insanlık dramı” olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Dünyayı ayağa kaldıran olay! Peş peşe açıklamalar geldi

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginlikle ilgili olarak Çin, ABD ve Fransa'dan açıklama geldi. 
Fransa, Hindistan'ın saldırısını "meşru" gördüklerini açıkladı.
Pakistan ve Hindistan arasında gerçekleşen sıcak temaslar sonrasında dünya ülkelerinden peş peşe açıklamalar geldi. 

Bugüne kadar 'Vazgeçin' diyorlardı şimdi 'Vazgeçmezseniz'demeye başladılar.

2019 öyle bir yıl ki, yerel seçim gündemine boğulmadan etrafta neler olup bittiğini çok yakından takip etmek tercihten öte bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda.
Bugün, 31 Mart ve sonrası için Türk Amerikan ilişkilerine dair bir 'Senaryo analizi' yapma niyetindeyim.
Önce, gözümüzün önünde gelişmekte olan bir takım meseleleri veri olarak kabul edip öyle ilerleyelim.
Soçi’de yapılan Türkiye/Rusya/İran üçlü zirvesinin hemen öncesinde, Ankara’daki ABD büyükelçiliğinden isminin verilmesini istemeyen yetkili bir isim gazetecilere şöyle şeyler söyledi: 

Necmettin Erbakan 8.ölüm yıl dönümünde anılıyor

Eski başbakanlardan Pof. Dr. Necmettin Erbakan vefatının 8.yılındı anılıyor. Hayatı mücadelelerle geçen Refah Partisinin kurucu lideri Erbakan Saadet Partisi'nin genel başkanı iken 2011 yılında hayatını kaybetti.

Eski başbakan Necmettin Erbakan, ölümünün 8. yılında birçok devlet adamı ve vatandaşlar tarafından anılıyor. Peki Necmettin Erbakan kimdir? İşte Necmettin Erbakan'ın hayat hikayesi...


8 Ağustos 2017 Salı

EN ÇOK KONUŞULAN KONU ALEVİLİK

Tamer ASHRAF
Alevilik tam olarak bir mezhep değildir. insan sevgisini, ahlaklı olmayı, hoşgörülü olmayı,dürüst olmayı amaçlayan bir dünya görüşü, bir hayat felsefesidir. soydan gelen bir özelliktir. aleviler'in hepsi horasan'dan gelme oğuz türk'üdür. şimdi kendini kürt zanneden bazı alevi kesimler, kürtlerle iç içe yaşayarak kendilerini kürt zannetmektedirler. bunlar kürtçe bilen türklerdir. aleviliğin şiilik ile arasında fark vardır. şiilikte saz yoktur, cem evi yoktur, semah yoktur. şiilikte '' eline, diline, beline sahip ol. '' gibi bir hayat felsefesi yoktur. aleviler öz be türklerdir. şu videodan da anlayacağımız gibi, saz ile semahlar, ibadetler oğuz türklerinden gelme bir özelliktir. video'dakiler orta asya türkleri, dilleri ise türk dil'idir.
Türk Tarih Kurumu Başkanı da aşağı yukarı sizin söylediklerinizi söyledi ama uzun bir bildiriden kala kala birkaç satır kalıp o da haber metnine sığması için ilgi çekici hale getirilince böyle oldu.
- TTK Başkanı, Kürtlerin varlığını reddetmedi.
- Aleviliğin inanç itibariyle eski Türk inanç sistemleri ile bağlantısına vurgu yaptı.
- Aleviliğin Türkmenlerden Kürtlere geçtiğini söyledi.
-Bir kısım Türkmenlerin Kürtleştiğini, bir kısım Kürtlerin de Türkleştiğini vs. anlattı.
-Bazı Ermenilerin kendini Kürt ve Alevi olarak gösterdiklerini söyledi.
(Bu söz, daha önce Asala Terör Örgütündeki gibi PKK'da da birçok Ermeni terörist olduğu kanıtlanmıştı. Bu da onun bir başka yönüdür.)
Ben de bu konuşmanın etkisiyle kendi sayfamda şunları yazmıştım….
TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI NE DEDİ?
Aslında Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu, yeni bir şey söylememişti. Yıllardır bu ülkede söylenen, tartışılan, araştırılan bir konu hakkında birkaç söz söyledi.
Basitçe anlatacak olursak Türkiye’yi kuran 24 Oğuz boyuna mensup insanların diğer adı Türkmen’dir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminde Oğuzlar, Anadolu’da ve bu coğrafyanın Irak, Suriye, Mısır, İran ve Kafkasya  gibi bölgelerinde birçok mücadele ve savaş yaşadılar. Bu mücadele her zaman dışa karşı yaptıkları mücadeleler ve savaşlar şeklinde olmamıştır. Oğuzların (Türkmenlerin) kendi aralarında da mücadeleler ve savaşlar da çok kanlı olmuş, kardeş kanı maalesef durmamıştır. Türkmenlerin bir bölümü, canını kurtarmak için uzaklaşmak, kaçmak zorunda kalmışlardır. Bugün İran’da, Azerbaycan’da, Suriye’de, Balkanlarda bu durumda çok miktarda Türkmen vardır. Ya sürgün gönderilmişlerdir ya da canlarını kurtarmak için kaçmışlardır. Hem de kardeş kavgasının acı neticeleri olarak…
Oğuzların (Türkmenlerin) bir bölümü, İran’da Farsça konuşmaya başlamıştır ve zamanla Farslılaşmıştır. Irak, Suriye ve Mısır’da Arapların arasında kalan Türkmen boylarının bir bölümü Anadolu’ya tekrar göçmüş, göçemeyenler maalesef bugün Türkçeyi unutmuş ve Araplaşmışlardır.  Kafkaslarda, Balkanlarda, Afganistan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de yaşananlar hadiseler hakkında Tarihi belgeler yeterince ipucu veriyor ve Oğuazların uğradığı asimilasyonu gözler önüne seriyor. Türk Tarih Kurumu Başkanı aslında basit bir gerçek olarak bunu anlatıyor. Ama işin içine bilim ötesi söylemleri sokanlar onun sözlerini de çarpıtmaktan geri durmuyorlar.  Kızdıkları şey şunadır aslında. Nasıl olurda Kürtleşen Türkmenlerden bahsedersin. Bunu söyleyen kim? Ahmet Türk isimli milletvekili… Ahmet Türk, Türkan aşiretine mensup olduğu için Türk soyadını almış. Türkan aşiretinin adı Türk kelimesi ile Farsça –lar çoğul ekinin karşılığı olan –an ekinin birleşmesinden oluşuyor. Yani bu aşiretin adı Türkler demektir. Türkler aşireti, bir Kürt aşireti olarak neden Türkler adını almış olabilir? Bunu düşünmek ve araştırmak işlerine gelmiyor sanırım.
Atatürk’ün “Türk demek Türkçe demektir” sözünü asla unutmayalım. Maalesef bir halk dilini kaybedince milleyetini de kaybediyor. Öz beöz Türkmen (Oğuz) boylarının ana dilleri Türkçeyi unuttukları zaman nasıl bir felakete uğradıklarını biliyoruz. Çünkü, milliyetlerini de kaybettiler. Bugün Güneydoğu’daki Karakeçili aşireti Türkçe konuşmuyor ama aynı aşiretin Söğüt’teki akrabaları her yıl Osmanlı Devletinin kuruluş yıldönümünü kutluyor. Geçen yılların şenlik fotoğraflarına bakarken geçit esnasında çekilmiş bir fotoğrafta “Urfa Karakeçilileri” diye bir afiş gördüm. Sevindim. Çünkü, nihayet akrabalar birbirini bulmuş dedim. Yavuz Sultan Selim zamanında Söğüt’ten alınıp Urfa’ya gönderilen ve Osmanlı’yı kuran boy olan Kayılardan gelen Karakeçililerden Urfa’da kalanlar kendilerine Kürt diyecek, Söğüt’tekiler ise özbeöz Türküm diyecekler. Bunu hangi vicdan kabul edebilir?
Kayseri ve Yozgat bölgesinden Van’a yerleştirilen Celali aşireti bugün Van’da oturuyor. Onlarla da görüştüm. Şükürler olsun ki kendi köklerini biliyorlardı. Bugün Ağrı Patnos’tan, Urfa’dan, Elazığ’dan mesaj gönderen ve Beydili (Badıllı) aşiretine mensup Türkmenlerle görüştüm. Onlar da kendilerinin Oğuzların Beydili boyundan geldiğini bulmuşlar. Iğdır’da oturanlar, Oğuzların “İğdir” isimli boyundan geldiklerini biliyorlar. Ardahan’ın adının Türk Hakanı Arda’dan geldiğini anlatanlar, Mardin’in İdil ilçesinin adının Orta Asya’daki İdil Derya isimli ırmaktan geldiğini söyleyenler var. İnsanlar, gerçekten son dönemde, özellikle gençler, köklerini arayıp buluyorlar.
Gençler demiştim, Urfa’dan Mahmut isimli kardeşim mesaj atmış, yahu hocam bizim Türklerden ayrı gayrı ne adetimiz var diye yazmış. Çadırımız, kilimimiz, camimiz, kıblemiz, mezarlarımız, mezartaşlarımız, seccademiz, yediğimiz, içtiğimiz hep aynı diyor. Haklı.
Şairin dediği gibi “tefrika girmiş bir kere”… Bu ayrılıkları yok etmenin yolu şudur: Doğudaki, Batıdaki, Güneydeki, Kuzeydeki bütün Türkmenlere Türkçeyi öğretmektir. Türkçe, Türklüğün temel taşıdır. Türkçeyi unutanlar, Türklüğünü de unutuyorlar.
Alevilik konusuna gelince… Alevilik konusunda da TTK başkanı çok haklı… Çünkü, Alevilik Türklüğe has bir kavramdır. Türkmenlerin büyük bölümü, eski inançları ile İslam’ı birleştirip Alevilik inancını ortaya koymuşlar. Hacıbaktaş gezim sırasında kendim bizzat müşahade ettim. Hacı Bektaş’ın, Balım Sultan’ın, Güvenç Abdal’ın türbelerini ziyaret eden insanların yaptığı şeyler, diğer Türkmenlerle aynıdır ve bu gelenek kaynağını eski inanışlarımızdan alır. Atalar ruhu, ağaç kültü, su kültü, ruhun mekanla kutsanışı… Türk Kültürüne ait birçok unsuru gidip Hacı Baktaş’ta bulabilirsiniz.
Kürtlere Alevilik Türkmenlerden geçmiştir ya da Kürtleşen Alevi Türkmenlerle o civarda yayılmış olmalıdır. Güneydoğuda bazı Ermenilerin kendilerini Kürt ve Alevi olarak göstermeleri de yeni bir hadise değildir. Özellikle “gizli kimlik” konusunda yapılan araştırmalar bunu açıkça göstermiştir.
Mehmetçik, sadece Türk evlatlarından meydana gelmiyor ki… Kürt, Çerkez, Arap, etnik kökeni ne olursa olsun her Türk vatandaşı, o kutsal elbiseyi giyince Mehmetçik oluyor, öyle değil mi? Ben, mehmetçiğe kurşun sıkan ellerin Türk, Kürt ya da Çerkez gibi bize ait bir kökenden olabileceğine inanmıyorum. Onların kendi kardeşlerine elleri kalkmaz. Asala militanları şimdi PKK militanı olmuştur ve bunlar TTK Başkanının dediği gibi kendilerini gizleyen insanlardandır. Bu militanların birçoğunun sünnetsiz oluşu bunu göstermeye yeter de artar bile.


 ŞİMDİ YUSUF HALAÇOĞLUNUN NE DEDİĞİNE BAKALIM....
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bir hafta önce Kayseri’de bir konuştu pir konuştu. Prof. Halaçoğlu “bugün Kürt olarak bilinen hâttâ hâttâ söyleyeyim, Alevî Kürt olarak bilinen insanlar maâlesef Ermeni’den dönmedir” demişti. Onun sözleri günümüzün önemli bir sorununun tartışılmasının da önünü açtı.
Şimdi soru şudur: Türkiye’de Kürt Alevî var mıdır? Ermeni’lerin bâzıları 1915 sürgününden sonra Alevî olup Kürt Alevîsi hâline mi gelmişlerdir?
RESMÎ TARİH GİZLİYOR
Bugün resmî tarihçi Yusuf Halaçoğlu’nun da PKK çizgisindeki Kürtçülerin de “Alevî Kürt” veya “Kürt Alevîsi” gibi terimlerle anlattığı kesim, özbeöz Türk’tür.
1501 yılında, Anadolu’dan giden Türkmenler, İran’da Safevî Devleti’ni kurdular. Bu devleti daha 15 yaşında kuran Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla şiirler yazıp deyişler söylüyordu. O, bugün bile Anadolu Alevîleri için çok kutsal bir kişiliktir. Cem törenlerinde Hatayi’nin üç nefesi okunmazsa tören yürütülemez.
Şah İsmail, İran’daki devleti, Anadolu’da bulunan şu Türkmen boylarının yardımı ile kurmuştur: Ustaclu, Şamlu, Bayat, Afşar, Beğdili, Döğer, Yüreğir, Kınık, Bayındır, Salur, Eymir, Halep Türkmenleri, Rumlu, Çepni, Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Karadağlu, Çapanlı, Turgutlu, Karamanlı, Dulkadırlı, İspirli, Hınıslı, Tokaçlı, Varsaklar… Bu aşiretlerin büyük bölümü Alevî idi (bu konudaki ayrıntılar için Bakın: Prof. Faruk Sümer; Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolü, TTK Yayını).
1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile İran’daki Türk Safevi Devleti’nin sultanı Şah İsmail kapıştılar. Savaşı, Osmanlı kesimi kazandı.
Bu çatışmada Anadolu’daki göçebe Türkmenler (Alevî Türkmenler), Şah İsmail’in yanında yer almışlardı.
Kürt aşiretleri ise Osmanlı Devleti’nin tarafında kılıç sallamışlardı. Kürt’lerin bu yardımı yüzünden Yavuz Sultan Selim Doğu Anadolu’yu aşiret reislerine taksim etti. Kürt beyleri artık bulundukları şehrin hâkimi olacaklar; bu mülkiyet hakkı babadan oğula kalacak ve dışarıdan kimse onlara karışamayacaktı.
Fakat Yavuz Sultan Selim’in bir isteği vardı: Kürt aşiretleri Şah İsmail adlı Kızılbaş’a yardım eden bu Türk aşiretlerin hakkından gelecekler; onlara aman vermeyeceklerdi.
ŞU AŞİRETLERE BAKIN
Bugün Alevî Kürt denilen aşiretlerin büyük bölümünü işte bu Osmanlı Devleti ile Kürt aşiretlerinin ezdiği Alevî Türk aşiretleri oluşturmaktadır. Örneğin, Afşarlar’ın Doğu’da kalan kolu zaman içinde Kürtleşmiştir. Afşarlar Türk, Fars ve Arap kaynaklarında geçen ve padişah çıkartan çok büyük bir Türk boyudur. Afşarlar’ın bu özelliğini öğrenmek isteyenler Prof. Faruk Sümer’in “OĞUZLAR (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilâtı-Destanlar” isimli kitaba bakabilirler.
Hülya Avşar, eğer âilesi Afşar boyundan ise, kesinlikle Türk’tür. Âilesinde Kürtçe konuşuluyor olması, sözünü ettiğimiz bu tarihî değişimin ürünüdür.
Diğer bir örnek de Beğdili (Beydili: Badıllı) aşiretidir. Alevî olan bu aşiret de Oğuz boylarından birisidir. Bu aşiretin Balaban Kolu tarihî kayıtlarda 100 âile olarak yer almaktadır. İşte bu Balabanlı kolundan olan ve DTP’den milletvekili seçilen Sabahat Tuncel de bugün kendisini Kürt sanmaktadır. Kürt Alevîsi denilen bu insanlar aslında Türk Alevisî’dir.
Bugün Doğu Anadolu’daki kolları Kürtleşmiş olan Iğdır, Bayat, Eyva (Yıva) gibi boylar da hakiki Türk topluluklarıdır.
Bugün Kürt sayılan Şikak aşireti, Kürt tarihi Şerefnâme’de, Türk aşireti gösterilmiştir. Bu aşiretin sol kolunu oluşturan ve Hakkâri yöresinde bulunan Ertuşîler de Türk’tür. Ertuşlu demek olan bu isim İrtişli anlamına gelir. İrtiş, Türk’lerin anayurdundaki ırmaklardan birisidir.
Günümüzde Tunceli yöresinde yaşayan Alevîler ise Türkler’in Hun kolundandır. Tunceli halkı ile Kürt halkı arasında ne dil, ne kültür ne tarih bağı vardır.
Ünlü Türkmen boylarından Karakeçili aşiretinin Batı’daki kolu Türkçe konuşurken, Urfa bölgesindekiler Kürtçe konuşmaktadırlar. Küresinliler Samsun bölgesinden Van civarına yerleştirilmiş Türkler olmalarına karşın zamanla dillerini yitirmişlerdir. Kürt kökenliler ile sonradan Kürtleşenler arasında bir statü farkı bile oluşmuş idi. Van çevresindeki Kürt aşiret reislerinden Kinyas Kartal Kürtleşmiş Türkler ile ilişki kurmadıklarını, onlara kız vermediklerini dile getirmiştir. (Bakınız: Macit Gürbüz; Kürtleşen Türkler, s. 149).
Örneğin, Türkan adı Türkler anlamına gelen aşiret bile Kürtleşmiş bulunuyor. Kürdili oymağının da Barak Türkmenleri’ne bağlı olduğu biliniyor. Öz Türk boyu olduğu adından bile anlaşılan Döğer aşireti de Urfa bölgesinde Kürtleşmiştir.
Ayrıca Gaziantep ve Kilis dolaylarında Musabeyli, İlbeyli, Okçu İzzeddin boyları; Şanlıurfa’da Torunlar; Sincar Dağı çevresindeki Saçlılar; Sekiz Büklüler, Amik Ovası’ndaki Kırıklar ve hatta Akkoyunlu, Karakoyunlu gibi büyük Türk boyları bugün Kürtleşmiş durumdadır.
Sivas yöresinde Koçgiri diye bilinen büyük aşiret de bâzılarınca Kürt sayılıyor. Gel gör ki dünyâ çapında bir otorite olan Türkiyatçı İrene Melikoff bu bölgede yaptığı araştırmada bunların Türk kimliğini net biçimde tesbit etmiştir.
MİLLET-İ SÂDIKA: ERMENİLER
Ermeni halkı, milâttan öncesinden beri Kuzeydoğu Anadolu ile Kafkas hattında yaşamaktadır. En eski Hristiyanlardan birisi Ermeni halkıdır ve bunlar dinlerini asla terk etmemişlerdir. Türkler bölgeyi ele geçirdikten sonra Ermeniler’le dost olarak yaşamaya başlamışlardır. Osmanlı Devleti, Türkmenler’i topluca katlederken, Ermeniler’i “Millet-i Sâdıka (Sâdık Millet)” ilan etmiş, devletin yönetim katında bunlara her türlü olanağı tanımıştır. Meşhur 1915 sürgünü, Ermeniler’in devlet içinde olay çıkarmaması için yapılmıştır.
Bu sürgünden kaçanlar, kendilerini gizleyenler, hemen hemen yok denecek kadar azdır. Kalan Ermeniler, devletin ve halkın bilgisi dâhilinde kalan âilelerdir. Bunları Alevîler’in içine gizlenmiş olarak göstermek tarihi çarpıtmaktır.
Kürtler ise tarihte, adı çok az geçen bir kavimdir. Bunlar Doğu Anadolu’nun dağlık kesiminde yaşayan göçebelerdir. Bir devlet kuramamışlardır. Ancak 1514’ten sonra aşiret reisleri güç kazanmışlardır. Kürtler inanç olarak İslâm’ın Şâfii kolundandır. Tarikat olarak da büyük ölçüde Nakşibendîliği seçmişlerdir. Bu yönüyle de Alevîler’le Kürtler arasında derin uçurum bulunmaktadır.
ANADOLU ALEVÎLİĞİ
Anadolu’daki Alevîlik özü itibârıyla Türk kimliklidir. Bu topraklardaki Alevîliğin kendisini anlatma aracı, “bağlamadır“. Bu saz Türk’e özgüdür. Alevîler, bağlamayı kutsamış; ona “Telli Kur’ân” denilmiştir. Kürtler’de bağlama olmadığı gibi, onun kutsanması da yoktur.
Anadolu Alevîleri’nin ibâdeti olan cem töreni de Türkçe ibâdet biçimidir. Bu topraklarda asla Kürtçe cem yapılmamıştır. Bugün Kürt Alevî diye bilinen veya kendilerini öyle sananlar bile cemlerini Türkçe yapmaktadırlar. Sâdece bu olgu bile Kürt Alevî’nin, Türk Alevî olduğunu göstermeye yeter.
Yine Anadolu Alevîliği’nin “Yedi Ulular” diye kutsadığı ozanların tamamı Türk’tür. Seyyit Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Kul Himmet Türkçe yazan ozanlardır. Günümüzde bile Kürt kökenli bir Alevî ozanı yoktur. Anadolu Alevîleri’nin kutsal kişileri arasında Kürt kökenli kimse bulunmamaktadır. Kürtler’de kadının durumu ile Alevîler’de kadının durumu birbirine hiç benzememektedir. Ayrıca sivil yaşam modeli de birbirine taban tabana zıttır.
Bu yüzden Anadolu’da dikkat çekecek bir kitle olarak Kürt Alevîsi veya Alevi Kürt olmamıştır. Bu terimler, son yirmi yılda ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Osmanlı zihniyetindeki resmî tarihçiler, bir taraftan, Alevîler’i de Kürt göstermeye çabalayan PKK’lılar Alevî Kürt terimini icat etmişlerdir.
Bâzı Alevî’nin Ermeni olduğu iddiası da tamamen yanlıştır. Çünkü Ermeni milleti, Hristiyan olarak kalmıştır. Bunlardan İslâm’ı seçenler de çok azdır. Bu gibi Ermeniler’in Alevî nüfus içinde belirleyici olduğunu düşünmek, tarihi tersyüz etmekten başka şey değildir.

HAMİDİYE ALAYLARI DARBESİ
1826’da Osmanlı padişahı 2. Mahmut, Yeniçeri Ordusu’nu kaldırdıktan sonra bütün Alevî dergâhlarını yıktırıyor; Bektaşî babalarını astırıyor; dedeleri sürüyor; imparatorluk içinde Alevîler’i yeniden dağlara kaçırıyordu. Dağ başlarına sığınan çâresiz insanlar, meşe ağacının palamutlarını öğütüp yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Alevîler’e yönelik yeni bir saldırı dalgası da Hamidiye Alayları ile geliyordu. Padişah 2. Abdülhamit, 1894 yılında Doğu Anadolu’da Kürt aşiret reislerine 26 kadar alay kurdurttu. Bu alaya girenler uzun ve tehlikeli askerlik hizmetinden ve vergi vermekten kurtuluyorlardı. Ayrıca bölgede astığı astık, kestiği kestik hâle geliyorlardı.
Ermeniler’e karşı kurulduğu iddia edilen Hamidiye Alayları, bulundukları yerde direnen son Alevî aşiretlerini de bastırıp yağmaladılar… Çünkü bu aşiretler Şâfii Kürtler’den oluşturulmuştu. Bugün Kürt gösterilen Alevî aşiretlere bu hak verilmemişti. Hamidiye Alayları’na ilişkin ayrıntılı bilgiler, o günleri yaşayan M. Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında bulunmaktadır.
En az 500 sene süren bu ezme politikası sonucunda Alevî Türkmenler dillerini unutup Kürtçe konuşmaya başladılar. Özbeöz Türk olan bu Alevîler zamanla kendilerini Kürt sandılar.
***
“EŞEK TÜRK(!)”
Osmanlı Devleti’ni yönetenler zamanla bu devleti kuran Türk’ün düşmanı hâline gelmişti. İstanbul yönetimi, Türkmenler’i, “Eşek Türk, Akılsız Türk, Kaba Türk” diye aşağılıyordu. Şehirden beslenen Osmanlı şâiri de şöyle söylüyordu Türkmen’e:
“Türk’ün dilberidir gâyetle inat
Şehir dili bilmez lisanı kubat
Lisanından eyler Türklüğün isbat
Hayvan gibi gözün diker samana”
Türkmen ise Osmanlı zorbalarına şöyle cevap veriyordu:
“Şalvarı şaltag Osmanlı
Eyeri kaltag Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortag Osmanlı”
Halk kendisini sömüren Osmanlı’ya karşı onun en güçlü olduğu dönemde isyan ediyor; bu isyana da Bozoklu (Yozgatlı) eşkıya Celâl’in adından dolayı “Celalî İsyanları” adı veriliyordu. Bu Celâl dahi Alevî idi. Osmanlı şeyhülislâmları da Türkmenler için “bu Kızılbaş tâifesi Müslüman olmadıklarından, öldürülmeleri dine uygundur” diye fetva veriyorlardı. Bunun belgelerini arşivlerden bulup “Osmanlı’da Karşı Düşünce ve İdam Edilenler” isimli kitabımda vermiş bulunuyorum.


Alevilik Göktürk İnancından günümüze kadar insan ve Doğaya verilen değerin inançsal biçimidir.İşte sizler Bugün bile Orta Asyada Alevi Müslümanların cem töreni,

Bu yazı üzerine Kaan Kanatarci arkadaşın yorumu aşağıda dır.... 

Biz neler yaşıyoruz son 10 , 20 , 30 yıldır ve hatta yüzlerce yıldır ? Alevi Türklerin Türk topraklarında katledilmelerini ! Yaklaşık 900 yıllık önyargıların ve cehaletin, dinsiz din adamlarının fetvalarıyla, cami ve belediye hoperlörlerinden yapılan çağrılarla nefrete dönüştürülmesini, cinayetleri, toplu katliamları okuduk, duyduk, yaşadık ! … Dün yobazların ve o yobazlara silahşörlük yapan , kendi sentezleriyle kendi ruhunu, genetiğini bozmuş döneklerin hedefi küçüktü : Alevi Türkler ! Bugünse, hedef daha büyük : Türk ismiyle, T.C. tabelasıyla birlikte tüm Türkiye Cumhuriyeti !
Bugün ülkemizde olanları anlayabilmek için, Gök Tanrı inancındaki Şamanist Türk` ün nasıl olupta islam dinini benimsediğiyle başlayarak, Aleviliğe ve bugün resmen ilan edilmese de, içten yozlaştırılıp çökertilen Türkiye Cumhuriyeti` ne kısaca bakmamız şarttır. Atalarımızın islam dinini benimsemesiyle ilgili resmi masal ya da yalan söyledir : “ Araplarla birlikte Çinlilere karşı Talas savaşı` na katılan Türkler, bu savaştaki işbirliğinden sonra Arapları ve islamı tanıyıp benimsediler ! “ Kuyruklu yalan ! Birincisi; Talas savaşı 751 yılının Temmuz ayında yapılmıştır ve Araplarla birlikte savaşan Türklerin karşısındaki ordu yanlızca Çinlilerden değil, Şamanist Türklerden de oluşuyordu; yani ,Türk Türke karşı da savaşmıştır ( ki bu gerçek hemen hemen hiç söylenmez !) . İkincisi ise, bu savaştan yaklaşık 100 yıl önce, işgalci Arap birlikleri sayısız kereler Ceyhun ırmağını aşıp Türk topraklarına saldırmışlardı. Daha Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki 2700 kişilik bir müslüman Arap ordusu Ceyhun`u aşıp Fergana`ya kadar ilerlemiş; ama, Türk kuvvetleri bu işgalcileri , başındaki komutandan son askerine kadar yok etmişlerdi. Talas Savaşı` ndan 78 yıl önce de, ( 673 yılında ) Ubeydullah bin Ziyad komutasındaki 24 bin kişilik bir Arap ordusu, Kıbaç Hatun isimli Türk kadının yönetimindeki Buhara`yı kuşatarak ilk önemli işgal hareketini başlatmıştı; yani Türklerin, müslüman Araplarla karşılaşması çok daha önce, çetin savaşlarla gerçekleşmişti. İşte bu yüzden, bu acı dolu yıllar ( yaklaşık 630 ile 720 yılları arası ) saklı tarihimizdir; resmi kitaplarda yer almaz !
Biraz samimi ve gerçekçi olalım : 90.000 den fazla kadın, çocuk, yaşlı, genç Türkün öldürüldüğü Talkan Katliamı ve Cürcan Katliamı ` nı kimler yaptı ? Uzaylılar mı, yoksa Kuteybe bin Muslim ve Yezit bin Muhelleb gibi komutanların başında olduğu İslam Arap orduları mı ? Buhara surlarının önünde ordusuna, “ Her kim Türklerden kesik baş getirirse 100 dirhem ödül vereceğim ! “ diyen Arap vali kimdi ? Enderhiz vadisindeki bir ırmağın kıyısında 12.000 savaş esiri Türkü kılıçlarla doğrayıp, o kanlı suyla dönen bir değirmende öğütülen undan ekmek yaptırıp yiyen müslüman Arap komutan kimdi ? Türk kızlarına tecavüz eden, onları haremlerine katmak ve Arap zenginlere satmak için ailelerinden ve yurtlarında koparanlar kimlerdi ? Hutel, Hocent, Soğd, Kes, Necef, Baykent, Numişkent, Ramitan, Faryap, Talkan, Belh, Suman, Buhara, Harzem, Cürcan, Taşkent, Semerkant gibi Türk şehirleri nasıl Arapların eline geçti ? Atalarımız, acımasız Arap ordularını “ iyi ki geldiniz, Gök Tanrımızdan sıkılmıştık ! “ diyerek çiçeklerle mi karşıladılar ? Mallarını , mülklerini, eşlerini ve kızlarını gönüllü olarak mı işgalci Araplara verdiler ? !
Tarihi bir gerçek ki, Göktürk İmparatorluğu`nun zayıfladığı bir dönemde, imparatorluğun batıdaki sınırlarında bulunan bugünkü Güney Türkistan bölgesi, hile, yalan, savaş, katliam gibi yöntemlerle Arapların eline geçti ve halk korku ile, zor ile, para ile ve diğer yollarla zamanla ( bu zaman dediğim yaklaşık 90 yıldır ve hemen hemen T.C. yaşına eştir. ) inançlarını değiştirdi. Yani, resmi masalımız Talas Savaşı ` na kadar müslüman olan zaten olmuştu ! Resmi masalımızın ya da yalanımızın en tehlikeli sonuçlarından biri de : O dönemin bir çok önemli Türk kahramanının bilinmesini engellemek olmuştur. Bu engelleme, ulusumuzun tarihine karşı yapılmış en büyük ihanetlerden biridir. Arap ordularının kabusu olan Türgişlerin Su Lu Kağan` ını bugün çoğu kimse bilmez; O , Su Lu Kağan ki,Türk toprağındaki tüm işgalci müslüman Arapları Ceyhun`un öte yakasına kadar kıra kıra kovalamış bir efsaneydi ve o efsane insan, bir iç komplo ile öldürüldüğünde, Araplar sevinçten kurbanlar kesip , üç gün şükran orucu tutmuşlar ve ölüm haberini getirenlere mujdelikler dağıtmışlardı.
İşte, Arapların dini yayma kılıfı altında yaptıkları 90 yıllık kanlı yağma ve talan saldırılarından sonra ortaya çıkan tablo: Bugün hala, az da olsa Gök Tanrı inancına sahip olanlar Kuzeydoğu Asya ve Orta Asya`da varlığını sürdürmektedir. Kahramanca direnen ama yenilen Hazar Türkleri de, önce İslamı, sonra Yahudi dinini ve en son olarakta Hıristiyanlığı seçmişlerdir. Araplara karşı savaşan ama , yenilen atalarımızın bir kısmı da islamı benimsemişlerdir ve bu sonuç , Türklük için yaşadığımız coğrafyada tam bir yıkım olmuştur ki, bugüne kadar da bu yıkımdan ( Atatürk devrimleri devam ettirilmediği için ) kurtulunamamıştır. Şöyle ki : Önce Türk toplumunun değerleri, töreleri ve dili hızla aşındırılarak değiştirildi. Orta asyadaki kadınımızın bugünkünden bile daha ileri bir sosyal statüsü olduğunu vurgulamaya gerek var mı ? O zamanki Türk kadını , ninja savaşçıları gibi kara çarşaflara sarılıp görevi çocuk doğurmak olan bir cinsel obje , yani ev kölesi değildi. Kadınımız, evde bir anne ve eş iken, gerektiğinde , savaşta at sırtındaydı; toplumdaki yeri, tam erkeğinin yanındaydı. Bir çok kadın vali, komutan, iş kadını vardı. Toplumumuz tek evlilik yapardı; cariye, köle ve bir tavuk çiftliğini andıran Harem`i bilmezdi atalarımız. Yeni doğan çocuklara Türkçe isimler verilirdi; bugünkü gibi kullandığımız isimlerin % 80 `i Arap ve Fars isimleri değildi. Bir başka önemli şey : Türk devletlerinin ve halkın kullandığı dil, islamı kabul etmeden önce Türkçe idi; islamı kabulden sonra, devlet dili ,Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Büyük Selçuklular, Osmanlılar dönemlerinde, yaklaşık 1200 yıl boyunca ( Mustafa Kemal Atatürk` e kadar ) Türkçe değil, bazen Farsça, bazen Arapça ve bazen de birkaç dilin karışımı Osmanlıca denen ucube bir dil oldu. Türk dilini yok eden anlayış, Türk tarihini, Türk`ü yaşatır mı ? Herşey büyük bir hızla yok edildi ! Türk, aşağıya rasgele seçip koyduğum şu iki şiir kıtasındaki gibi anılıyordu o karanlık 1200 yıl boyunca ki, bugünkü AKP iktidarının hedefi de aynıdır .
“sakın türkü insan sanma.
bir an bile olsa türkle birlikte olma.
türk eline şeker olsa o şeker zehir olur.
türkün başını keserken sakın gam yeme.
baban da olsa türkü öldür.”

“türk değil mi, merzifon’un eşeği,
eşek değil, köpekten de aşağı.”

Yani, kısaca, sünni islamı benimseyen atalarımız daha ilk yıllardan başlayarak , hızla , üzerlerinde Türke ait ne varsa onu atıp unutmaya ve islam Arap gömleğini giymeye başladılar; ruhsal – dilsel – kültürel – yaşamsal olarak gerçekleşen Araplaşma, kız alıp vermelerle genetik ( J1, J2 haplogrup) Araplaşmaya da yol açtı. Bu değişim ve dönüşüm, Osmanlı padişahlarının Halife cübbesini giymeleriyle doruğa ulaştı ! Türklük her şeyiyle birlikte yok edildi sanıldı ki, kaya gibi bir engel çıktı karşılarına : Alevi Türkler !
İşgalci Arapın keskin kılıcı dağlar gibi kelleler uçurmuştu, sağ kalanlara da diz çöktürmüştü; ama, köklerinden , inançlarından kopmayan Horasanlı ve Harzemli bir kısım atalarımız hala eski töre ve yaşam tarzlarını koruyorlardı. Bunlar, uzun yıllar sonra, İslamın dördüncü halifesi olan Ali soyundan gelen ve Türk topraklarına sığınanlardan da etkilenerek, Şamanizm – İslam karışımı diye adlandırdığım yeni bir yaşam ve inanç tarzını ( kimileri buna İslamın bir mezhebi der ) oluşturdular : Alevilik.
Allah`a, Peygambere, Kuran`a ve dördüncü halife Ali`ye bağlı olan bu atalarımızın en belirgin özelliği ise, Türk gelenek ve göreneklerini hep ön planda tutmalarıydı : Gök Tanrı inancındaki ataları gibi , göklerin, yerlerin, akarsu ve göllerin, dağların, kısaca tüm doğanın bir ruhu olduğuna inanıyorlardı ki, hala da “ ziyaret “ adı verilen yerlerde, ulu ağaçları, dağları ve gölleri kutsal kabul edip ipler bağlarlar, kurbanlar keserler. Alevi Türk kadının yeri , 5000 yıl önceki hemcinsleri gibi, erkeğinin yanıydı ve başı açıktı ; onlar, Türk tek evlilik geleneğini de kesintisizce bugüne kadar devam ettirdiler ve yabancılarla ve hatta sünni Türklerle bile evlilikten uzak durdular ki, bu, günümüzde Türk genetik kodlarına ( Q, N, R1a haplogrup) en fazla sahip olan topluluk olmaları sonucunu vermiştir. Kara çarşaf, kölelik, cariye, Harem gibi Türk`e ait olmayan hiçbir şey Alevilerin yaşamına girmemişti. Bu topluluk, sünni islamı benimseyen kandaşlarının tam zıttı davranarak 1200 yıllık Türkün karanlık çağında, hep Türkçe konuştu, köklerine bağlı kaldı ve doğal olarak , “ baban da olsa türkü öldür.” , “türk değil mi, merzifon’un eşeği, eşek değil, köpekten de aşağı.” diyen mayası bozukların hedefi oldular ! Selçuklu, Osmanlı ve ne yazık ki , Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde katledildiler ! 2012 yılında, Türkiye Cumhuriyeti` nde , Malatya’nın Doğanşehir İlçesine bağlı Sürgü Beldesinde, ” Sürgü Alevilere mezar olacak ! ” diye haykıranlar ile, Osmanlı İmparatorluğu`nda “ baban da olsa türkü öldür.” diye şiirler yazanlar aynı Türk düşmanları, aynı mayası bozuklardır !
Bozuk maya ya da sentez kokar ; o kokuyu bastırmaya yarayan yalan, hile, cehalet gibi baharatlar da gün gelir işe yaramaz olurlar ! Gerçek ise, doğru bir tarih bilinci geliştikçe, er ya da geç açığa çıkar ! Allah`a, Peygambere, Kuran`a ve dördüncü halife Ali`ye bağlı olan Alevi bir Türkü öldüren ve bundan gurur duyan, cennete gideceğini düşünen bir başka Türk (!) , Bağa Tarkan, Kapağan Kağan, Kültegin, Tonyukuk, Bilge Kağan , Bumin Kağan, Su Lu Kağan gibi, hepsi “ kafir “ (!) olan atalarıyla ve tarihiyle nasıl gurur duyabilir ? ! Alevi Türke tahammül edemeyen, öldüren Türk ( !), müslüman Arap ordularını Türk yurdundan kovalayan şamanist Su Lu Kağan`a, Bağa Tarkan`a nasıl sahip çıkabilir ?! İşte, bozuk mayanın ya da sentezin koktuğu ve tutmadığı yer burasıdır ! Alevi Türkü öldürerek cennete gideceğini sanan bir Türkün (!) mantığı, aslında, Talkan Katliamı ve Cürcan Katliamı `nı yapan Arapların, Kuteybe bin Müslim ve Yezit bin Mühelleb`in mantığıdır !
Peki, Kuteybe bin Müslim ve Yezit bin Mühelleb`in mantığı, nasıl oldu da 2013`ye kadar Türkiye Cumhuriyet`inde hayat ve taraftar bulabildi ? Yanıt oldukça basit . O hayaletin ürediği cehalet bataklığı bilim ile , gerçek bir tarih ve ulus bilinciyle kurutulamadı ! Çünkü, 10 Kasım 1938 saat 9 u 6 geçe, Cumhuriyet devrimlerinden geriye doğru gidişin başladığı tarih olmuştur ! Detaylara ve örneklemelere gerek yok ! Eğer, ileride Milli bir hükümet iktidara gelirse, kuruluş amaçlarından sapmış, ama üç bakanlığın bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahip olan DİYANET ile, yine “ aydın din adamı “ yetiştirme amaçlarından sapmış ( istisnalar hariç ) Cumhuriyet düşmanları yetiştiren İMAM HATİP OKULLARI, tahrikatların ve fettullahçıların dersane ve kuran kursları gibi ihanet yuvalarının tümünün hemen kapatılması gerektiğini söylemeliyim ! Yapılacak yeni düzenlemede, Cumhuriyet devrimlerinin bekçileri olan Alevi Türk inancı mutlaka yer almalıdır; yoksa, 30- 40 yıl sonra, bugün yaşadıklarımızdan daha beterini yaşayacağımız kesindir ! İhanetin ve hainlerin kanser hücreleri gibi hızla çoğaldığı ve yayıldığı bu topraklarda, toplumun aydın öncüleri de, bu olanların bir maya bozukluğu sonucu olduğunu söylemek zorundalar, tabulara dokunmak zorundalar ! Bu tahlil ya yapılacak ve tedaviye geçilecek ya da bu Cumhuriyet ama bugün, ama yarın kesinlikle musalla taşına yatırılacaktır ! Başka yol yok ! Çıbanın başını tıraşlamak tedavi değildir ! Neşteri , kanserli hücrenin ta dibine kadar derine vurmak şarttır !
Bu yazı https://turkalevi.com/2012/04/23/kurt-alevi-yoktur/.adresinden alınmıştır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html