![]() |
| Tamer ASHARF |
Terörizm, “basit bir eylem kapsamında değerlendirilebilecek
sıradan bir şiddet eyleminden çok ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel pek çok
ayrı nedenle tekil ya da bileşik temelde beslenen ve yarı askeri anlamda
karşılığı bulunan son derece gelişkin ve karmaşık bir olaydır.” Bu karmaşıklık
dikkate alınarak dünya huzurunu sağlamayı amaçlayan BM, şu beş kıstası terörle
mücadelenin ana hatları olarak kabul etmiş ve mücadelenin başarıyla sonuçlanması
için şart görmüştür:
Örgütün militan kazanmasının önüne geçilmeli,
Teröristlerin silah, mühimmat elde etmeleri engellenmeli,
Terör örgütlerine dış güçlerin (diğer devletlerin) sağladığı
destek kesilmeli,
Devletin mücadeledeki ve halka sunduğu yeterlilikler
arttırılmalı,
Ülke içerisinde insan hakları ihlallerinin önüne
geçilmelidir.
PKK gibi derin ve büyük bağlantıları olan bir terör
örgütünün tasfiye edilmesi, küçük ama önemli, üzerinde ayrıntılı düşünülmüş
adımların atılmasıyla gerçekleşebilir. Ancak sorun çözmekten çok İngiliz
hükümetinin zamanında yapmış olduğu gibi bastırmak ve ertelemek yolu seçilirse,
örgütün büyüyerek şiddetini arttırabileceği ve ülke istikrarını tehdit
edebilecek konuma gelebileceği de iddia edilmektedir. Türkiye’deki PKK
terörizmi ile ilgili sorunda stratejinin belirlenebilmesi için öncelikle
sorunun teşhisi doğru bir şekilde yapılmalıdır. Daha sonra ise ülke
içerisindeki sosyal ve kültürel yönden eksikliklerin teröristlerin eylemlerini
meşrulaştırmalarında en iyi malzeme olması nedeniyle toplum yapısı, eğitim,
dil, ekonomik ve sosyal refah dahilinde sorunların çözümlenmesi gerekmektedir.
Ancak sosyal ve kültürel sorunların çözülmesi terör sorunun ortadan kalkması
için yeterli olmayacağı görüşü doğrultusunda, örgütü silahlı eylem boyutundan siyaset
arenasına çekebilmek, örgüte sağlanan siyasi ve ekonomik desteğin önüne
geçebilmek, kitlelere ulaşma ve etkilemede en hızlı ve etkili yol olan kitle
iletişim araçlarına yönelik tavır gibi hukuki ve güvenlik önlemlerinin de
alınması şarttır . Bu bölümde mevzubahis olunan önlemler incelenmiştir.
Türkiye ‘ de ” Kürt Sorunu ” İle PKK Terör Örgütü ‘ nün
Birbirine Karıştırılması
Bir ülkede ortaya çıkan terör faaliyetlerinin sona
erdirilebilmesi için öncelikle bu olaylara zemin hazırlayan altyapı doğrultusunda
soruna bir isim konulmalıdır. İsim konulmadan yürütülen bir faaliyet ancak
cereyan etmekte olan olayların bir süreliğine durmasına ve sorunun altında
yatan asıl meselenin çözülmemesi nedeniyle, daha sonra tekrar ortaya çıkmasına
neden olur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki sorun, bir “Terör Sorunu” mu, ya da bir
“Kürt Sorunu” mu, veya “Doğu Sorunu” mudur? Öncelikle bu sorunun cevap bulması
ve tek bir kavramın kullanılıp, karmaşıklığa neden olması engellenmelidir.
Soruna ‘Kürt Sorunu’ adını koyabilmek için Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan
Kürtlerin, Birinci Bölüm’de bahsedilen mesleki, sivil, aleni, yerel yerleşim ve
sosyal ayrımcılıklarından en az birine maruz kalmaları gerekmektedir. Ancak,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 10’uncu maddede, herkesin dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşitliği vurgulanmış ve ayrımcılık kesin bir
şekilde reddedilmiştir. Anayasamıza göre, her Türk vatandaşı eşit haklara
sahiptir ve devletin her makamında görev alabilirler. Yapılan araştırmalar,
1923 yılından bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne giren
milletvekillerinden en az %25’inin Kürt kökenli olduğu tahmin edilmektedir .
Sırf etnik kökeninden dolayı Kürtlerin ayrımcılığa uğramadıklarının bir diğer
kanıtı ise, doğu bölgelerinde köylerini boşaltıp ülkenin batısına göç eden
Kürtlerin gerek iş alanında, gerekse eğitim, yerleşim alanında ayırımcılığa
tabi tutulmamaları ve dışlanmamış olmalarıdır. Bu dışlanmışlığa örnek olmak
üzere etnik sorunun yaşandığı Yugoslavya ele alınabilir. Yugoslavya dağılırken
her etnik grup kendi etnik kökenlilerin yanına kaçarken, PKK terör örgütü
nedenli Güneydoğu Bölgesi’nden ayrılmak zorunda kalanlar Irak’a değil, Anadolu’nun
batısına göç etmişlerdir.
PKK terör örgütünün ortaya çıkışında, ülkenin doğu
bölgesinin yarı-feodal yapısı nedenli geri kalmışlığın istismar edilmesi etkili
olmuştur. Türkiye’nin, Anadolu’da üniter bir devlet ve tek millet olarak
yaşamasını; politik, ekonomik ve askeri açıdan önemli bir güç olması
ihtimalinden rahatsız olan kimi dış güçler, terörü Türkiye’yi
istikrarsızlaştırma politikası olarak kullanmış olduğu birçok kez dile
getirilmiştir. Türkiye’nin bölgesinde bölgesel bir güç haline gelmesinin
engellenmesi için başına terör belası sarıldığı iddiasıyla, şöyle bir
değerlendirme yapılmaktadır:
“Türkiye, coğrafi konumu dikkate
alındığında, Ortadoğu, Basra Körfezi, Doğu Akdeniz ve Kafkasya’yı kontrol eder.
Bu bölgelerin, dünyanın enerji yönünden en zengin bölgeleri olduğu
bilinmektedir. Anadolu yarımadasının zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına
sahip olması, Türkiye’nin jeopolitik olarak, güçlü bir devlet olduğuna işaret
etmektedir. Anadolu yarımadası üzerinde, ulusal birlik ve beraberliği konusunda
zaafiyet yaşamayan bir devletin, önce bölgesel, sonra uluslararası bir güç
olması ise kaçınılmazdır.” Türkiye’nin bu güce erişmesine engel olmak için
ülkenin doğusundaki yapı ve o bölgelerde yaşanan sorunlar “Kürt Sorunu” varmış
gibi propaganda yapılmaktadır. Ancak, mevzubahis edilen sorunları sadece Kürt
kökenli vatandaşlar değil, aynı zamanda Türk, Arap, Zaza kökenliler de
yaşamaktadır. Tüm bu anlatılanlar ışığında sorunun, “Kürt Sorunu” değil, “Doğu
Sorunu” ya da Türkiye’nin sosyolojik bir sorunu olduğunu söylemenin daha doğru
bir tespit olduğu düşünülmektedir. Doğu Sorunu, PKK silahlı örgütüne yönelik
güvenlik güçlerinin sürdürdüğü silahlı mücadele devam ederken, bir yandan da
sosyal ve kültürel alanda reformlar yapılarak -uluslararası işbirliği
içerisinde, ancak sorunun bir iç sorun olduğunun kavranılıp dış güçlerin
müdahalesine engel olunarak- çözülmelidir.
Sosyal Ve Kültürel Önlemler
Sosyal ve kültürel yönde alınabilecek önlemler hem AB’ye
Türkiye’nin katılması gerektiğini düşünenlerin, hem de bu birliğe katılmanın
karşısında olanların hemfikir olduğu önlemlerdir. Şayet Türkiye’nin AB üyeliği
gerçekleşirse, durumun nasıl bir seyir alabileceğine de bakmak gerekmektedir.
AB, kurucu antlaşmaları olan Maastricht ve Amsterdam Antlaşmalarından sonra üç
sütunda incelenmeye başlanmıştır. Birinci sütun Avrupa Toplulukları’ndan
oluşmaktadır ve bu sütun dahilindeki toplulukların amaçlarından birisi birlik
içerisindeki ülkelerde sosyal refahın sağlanması olmuştur. Ülke içerisinde
sosyal refahın sağlanması aynı zamanda Birliğe üyelik için şart koşulmaktadır.
İkinci sütun ortak güvenlik politikaları üretmeyi ve uygulamayı öngörürken,
üçüncü sütun ise Birlik içerisinde güvenlik sorunlarına yer vermemek ve
oluştuğu takdirde çözüm bulmak ile ilgilidir. Bu bağlamda hem terörizme neden
olan asıl sorunların üzerine gidilmediği takdirde terörün kökünden sökülüp
atılamayacağı inancı, hem de öncelikli amacı AB’ye girmek kabul edip, üçüncü
sütun dahilinde, PKK ile mücadele meselesini AB’ye yükleyerek çözmek
doğrultusunda bölgenin sosyal – toplum yapısı ile dil, eğitim ve kültürel
bağlamında yürütülen çalışmalar incelenmeli ve bu doğrultuda yapılması
gerekenler belirlenmelidir. Ancak ETA örneğinde de görüldüğü gibi AB üyesi
olmak terör sorunundan soyutlanabilmek anlamına gelmemektedir. Türkiye’de
sosyal ve kültürel açıdan sorunu açıklayan ayrıntılar alt başlıklar altında
incelenmiştir.
Toplum Yapısı
Ülkenin doğu bölgesinde dil, din, soy, kültür yönünden
farklı gruplar yaşamaktadır. Ancak bölgenin etnik yapısı üzerine pek fazla
ciddi araştırma yapılmamıştır. Yapılan bir araştırma ise Türkiye’nin
güneydoğusundaki yedi büyük ilde yaşayan 8.556 kişiye 2005 yılında uygulanan
anket sonucunda %43’ü etnik kökenini Kırmanç olarak bildirirken, %22’si Zaza,
%21’i Türk, %7’si Arap, %6’sı diğer olarak belirtmiştir; %1’i ise cevap
vermemeyi tercih etmiştir. Bu iki araştırma dikkate alındığında bölge halkının
etnik yapısı üzerine kesin yargılarda bulunmanın neredeyse imkansız olduğu
ortaya çıkmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sosyal bir
teşkilatlanma olan aşiret yapısı ile karşılaşmaktayız. Aşiret, dil ve kültür
yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, kan bağları ile birbirlerine bağlı,
hayvancılık yaparak yaşayan, göçebe, yarı-göçebe ya da yerleşik insan
topluluklarıdır . Milliyetleşme sürecini büyük ölçüde etkileyen husus aşiret
gelenekselliğinin kurumsallaşmasıdır. Bu aşiret yapısı kan bağı, güçlü
dayanışma duygusuyla kişileri birbirine kenetler ve bu kenetlenmenin PKK terör
örgütünün ortaya çıkışında ve gelişmesinde de etkin rol oynadığı söylenmektedir.
Çünkü aşiret yapısında aşiret liderine kesin bir bağlılık ve aşirete mensup
kişilerin kollanması mevcuttur. Bir aşirete mensup kişinin büyük kente gelip
yerleşmesi dahi aşiretten kopmasını sağlayamamaktadır. Bağlılığı sağlayabilmek
amacıyla aşiret tarafından kentlerdeki gençlerin korunmaları, eğitilmeleri
sağlanmakta, onlara burs verilmektedir. Bu şekilde millet-altı denilebilecek
aşiretler, Türk toplumunun ulus-devlet olma süreci doğrultusunda kültürel
bütünleşmeyi engellemektedir. O halde aşiret yapısının zamanla yok edilip
millet olma şuuru kişilere bir şekilde aşılanmalıdır. Aşiret düzeninin tasfiye
edilebilmesi için ise toprak reformunun yapılma mecburiyeti bulunmaktadır.
Eğitim
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün PKK terör örgüt suçlularının
dosyaları üzerinde yaptığı araştırmaya göre suçlular arasında yüksekokul
mezunlarının oranı %11, lise mezunu %16, ortaokul %13, ilkokul %39, okuryazar
%12, ve cahil %9’dur. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ulaştığı oranlar bağlamında
her ne kadar ilkokul mezunlarının terör örgütüne katılma oranı yüksek ise de,
yüksekokul mezunları da önemsenmeyecek oranda değildir. Bu durum terör örgütüne
katılma nedeninin eğitimsizlik olduğu kadar eğitim sistemindeki eksikliklerden
de kaynaklandığını akla getirmektedir .
Türkiye Cumhuriyeti, 35 yıldır terör örgütleri ile sürekli uğraşmak
zorunda kaldığı iddiasıyla, jeopolitik konumu itibariyle yeni terör
örgütlerinin Anadolu coğrafyası üzerinde ortaya çıkmasının bundan sonra da
muhtemel olacağı ileri sürülmektedir. Bu durum ise kişinin eğitim sürecinin çok
başlarında milli eğitim politikası doğrultusunda, terör örgütlerinin amacı ve
örgütlenme biçimleri yönünde bilinçlendirilmeleri için, okul ders müfredatına
terör dersinin dahil edilmesini mecbur bırakmaktadır. Bölgedeki bir saha
araştırması sırasında öğretmenlere “görev yaptıkları köyün hangi aşirete mensup
olduğu” sorusu sorulduğunda, öğretmenlerin soruya cevap verememeleri, bölgeye
ne kadar ilgisiz oldukları gerçeğini ortaya koymuştur .
Bir eğitimcinin öncelikle bulunduğu bölge hakkında kültürel
ve toplumsal gerçekleri öğrenmesi ilk ve önemli koşullardandır. Aksi halde
görevinde pek başarılı olması beklenemez. Bu bağlamda öğretmen adaylarının,
eğitim fakültelerinde sosyoloji, özellikle aşiret sosyolojisi, antropoloji gibi
dallarda eğitim almaları, terörle mücadelede bilinçli eğitimciler olarak
yetişmeleri için bir mecburiyettir. PKK terör örgütünün, özellikle örgütlenmesi
için, dinamik gençlerin toplu bir şekilde bulunduğu yatılı okulları hedef
seçtiği ve okullardaki denetimlerin yetersizliğinden dolayı, kimi örgüt yanlısı
eğitimcilerin de bu örgütlenme içerisinde yer aldığı birçok kez ortaya
çıkarılmıştır. Bu durum ülke geleceği için büyük tehlike arz etmektedir. Titiz
çalışmalar doğrultusunda örgüt yanlısı olan eğitimciler derhal tespit edilip
görevlerinden uzaklaştırılmalıdırlar. Onların yerine terörle mücadeleyi bir
vatan borcu olarak kabul eden ve gerekli mücadele eğitimi almış öğretmenlerin
bölge okullarına atanması ile birlikte gençlere gelecek umudu verilmesi
gerekmektedir. Gençlerin kendilerine güven duymaları sağlanıp, toplumda gerekli
unsurlar oldukları hissi verildiği takdirde PKK terör örgütünün örgütlenmesi
çok daha dar bir zemine hapsedilmiş olacaktır.
ABD ve Sovyet Birliği, ülkelerinde yaşanan ayrılıkçı
sorunların çözümünde bölge üniversiteleri ile yoğun işbirliği yapmışlardır.
Üniversiteler, sahip oldukları araştırma merkezleri ile dünyanın birçok
bölgesinde yerleşkelerinin bulunduğu bölgelerin meselelerinin çözümüne katkı
sağlamaktadırlar. Türkiye’de de bölge üniversiteleri, bulundukları bölgelerde
yöre halkını yönlendirme görevini üstlendikleri gibi, çözüm önerileri ile karar
vericilere destek olmalıdırlar. Doğu Anadolu Bölgesinde böyle bir görevi Atatürk
Üniversitesi üstlenmiş ve bölge karakterine uygun bir şekilde toprak kullanımı
ile hayvancılık üzerine çalışmalar yapıp uygulanmasını teşvik etmiştir.
Bölgelerin sosyal meseleleri, coğrafi yapısı, tarihi geçmişi gibi konuları
ciddi bir şekilde incelemiştir. Halk ile bütünleşmeyi başarabilmiş
üniversitelerin bulunduğu bölgeler, kısmen hiçbir şekilde üniversitelerin
sorunlarına çözüm üretemediğinden şikayetçi olan Güneydoğu Anadolu Bölgesine
oranla daha refah içerisinde yaşamaktadır. Üniversitelerde açılan bölüm ve
anabilim dalları, bölge ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmelidir . Türkiye’de
terör uzmanlarının yetişebileceği terör enstitüleri kurulmalıdır ve mücadelede
bu uzmanlardan da yararlanılmalıdır. Çünkü, terörle mücadele dikkatli ve doğru
adımların atılması gereken önemdedir; hata kabul edilemez, küçük bir hata
mücadeleyi başlangıç noktasına geri götürebilir. Terör uzmanlarının yanı sıra,
Türkiye Cumhuriyeti’nde birçok etnik grubu bünyesinde barındırması nedeniyle
etnik sosyoloji üzerine çalışmalar yapan metodik araştırma yapma yeteneğine
sahip sosyal bilimcilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Üniversiteler bünyesinde
yürütülecek olan etnik sosyoloji üzerine çalışmalar devlet tarafından
desteklenmeli ve araştırma sonuçları dikkate alınmalıdır.
Dil Meselesi
Dil, insanların birbirleri ile anlaşmasını sağlayan,
milletin en önemli dayanak unsurlarından birisidir. Ortak dil ile kişiler
duygularını paylaşabildikleri için birbirlerine yakınlık duyarlar. O halde,
ülkede ortak bir dil yaratılamadığı takdirde, ülkeyi oluşturan milletin
bölünmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak, AB 2003 yılı Katılım Ortaklığı
Belgesi’nin öncelikler bölümünde ülke içerisindeki, kökenlerine bakılmaksızın,
tüm vatandaşların haklarının teminat altına alınması şart gösterilmiştir.
Teminat altına alınması gereken haklardan biri de azınlık dilleridir. Bu
doğrultuda devletler, ülke bütünlüklerine zarar vermeyecek şekilde kimi
tavizler vermek zorunda kalır, ancak bu tavizler verilirken dikkatli adımlar
atılması gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin doğu – güneydoğusundaki
bölgelerde tek bir dilin hakim olmadığı görülmektedir. Bu bölgelerde yaygın
Türkçe yanında Kırmança, Zazaca, Arapça, Süryanice, Keldanice, Ermenice ve
Yezidice gibi diller de konuşulmaktadır. Hangi dilin ne yoğunlukta konuşulduğu ancak
evde konuşulan dilin tespiti ile ortaya çıkabilir. Bu doğrultuda 2009 yılında
2401 kişi ile yapılan bir ankete göre, ankete katılanların %55,7’si evde ailesi
ile birlikte Türkçe, %49’u Kırmança, %5,8’i Zazaca ve %5,2’si Arapça
konuşmaktadır. Bu oranlara göre ‘Kürtçe’*, AB Katılım Ortaklığı Belgesi
doğrultusunda teminat altına alınması gereken bir dildir. Londra, Berlin ve
Paris’teki hukuk bürolarına Türkiye’den yapılan mülteci başvurularında, “Neden
ülkenizi terk ettiniz?” sorusuna verilen cevaplar hemen hemen aynı olup, “ana
dillerini konuşamama”yı temel sebep olarak göstermektedirler. Bu durum
Türkiye’de dil meselesini gündeme taşımıştır. Türkiye’de ‘Kırmança’ kullanımına
yönelik yasak 1983 yılında getirilmiş olup, bu yasak ancak Şubat 1991’de kaldırılmıştır.
Bu dönem zarfında ise, Kırmança PKK’nın önemli bir propaganda aracı olmuş ve
yasağın kalkmış olmasına rağmen tartışmalar güncelliğini korumuştur.
Kürtçe
Kişi anadilini geliştirmek ve öğrenmek istiyorsa, bunun için
açılmış kurslara gitmelidir. Bu noktada Kırmança eğitim gündeme gelmektedir. Bu
bağlamda ortaya atılan planlara göre;
Kırmança dersi olmalı;
Kırmança, seçmeli ders olmalı;
Kırmançanın eğitim dili olması önerileri dikkat çekmektedir.
Sırasıyla incelendiğinde birincisini savunan kişilerin,
ülkede Kırmançanın de resmi dil yapılarak, iki resmi dilin olmasını
isteyenlerin olduğunu söyleyebiliriz. Kırmançanın ders olarak okutulması
temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde herkesin bu dersi alması ve Kırmançayı
öğrenmesi amaçlanmaktadır. İkincisinin ise, Türkiye’de bir Kürt gerçeğinin
farkına varan ve onların ana dillerini öğrenme ve geliştirme haklarının
ellerinden alınmamasının bir gereklilik olduğunu düşünenlerin savunduğu
söylenebilir. Çünkü seçmeli ders olduğu takdirde, Kırmança dersi, herkesin
alması zorunlu olmayan, sadece dileyenlere sunulan bir ders statüsünde
olacaktır. Üçüncü öneri ise, oldukça tehlikeli olan, sadece Kırmançaya
odaklanan ve ülkenin doğusu ile batısının anlaşma aracı olan ortak dilin yok
edilmesine neden olacak bir öneridir. Bu son öneri Türkçenin o bölgelerde
etkinliğinin azalmasına ve zamanla kullanılmamasına yol açacaktır, bu durum
ise, federalleşmeye, bölünmeye giden yolda hız verici bir etken olarak
düşünülmektedir. Türkiye, AB üyeliği konusunda ısrarcılığını sürdürecekse en
kısa zamanda, hiç değilse Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kırmançayı
seçmeli ders olarak eğitim-öğretim müfredatına koymalı ve tehlikeli sonuçlar
doğurabilecek diğer alternatiflerin önünü kapamalıdır. Kürt vatandaşlara
dillerini kullanma ve öğrenme hakkı verilirken, entegrasyonun sağlanmasında
sorun yaşanmasının önüne geçebilmek için İngiltere’nin Galler Bölgesi’nde de
olduğu gibi tek bir ortak dilin kullanımı ve öğretilmesi titizlikle
sürdürülmelidir. Aksi halde entegrasyon sorununun yaşanması yeni bir sorunun
doğmasına neden olacaktır. Bu konuda, toplam 14243 anket formunun doldurulduğu
bir çalışmada, Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin çok fazla oy aldığı Doğu ve
Güneydoğu il ve ilçelerinde ankete katılanların %58.9’u Kırmançanın eğitim dili
olmasını isterken, DTP’nin nispeten daha az oy aldığı Doğu ve Güneydoğu il ve
ilçelerinde bu oran %16’ya düşmüştür. Batı illerinde ise %10.6’lık bir oran
Kırmançanın eğitim dili olmasını istemektedir. Bu oranlardan anlaşılan ise,
DTP’nin yoğun bir şekilde desteklendiği il ve ilçelerde dahi halkın neredeyse
yarısının Türkçeyi bir kenara atıp, ülke bütünleşmesinden uzaklaşmak
istemediğidir.
Kırmançanın anlaşma için yeteri kadar zengin bir dil
olmadığı ya da kullanılmadığı için kısır kaldığı bir kaynakta şu şekilde ifade
edilmektedir :
“1971’de sıkıyönetim tutukevinde
eğer iki Kürt, Türkçe biliyorlarsa her türlü konuşmalarını Türkçe
sürdürüyorlardı. Bunlar aslında Kürtçe de biliyorlardı, fakat konuşmalarını
Kürtçe sürdürmelerinin gereği üzerinde hiç durmuyorlardı . Neden Kürtçe
konuşmadıkları sorulduğunda ‘alışkanlık, Kürtçeyle her düşüncemizi ifade
edemiyoruz’, vs diyorlardı …. bazen de ‘Türk arkadaşlara ayıp olmasın, onlar Kürtçe
bilmiyorlar’ deniyordu.”
Bu ifadeler dikkate alındığında Kırmança üzerinde çalışılıp
geliştirilmesine izin verilmediği için, bu dilin düşünceleri ifade etmede
yetersiz kaldığı sonucu çıkabilir. Oysa Kırmança okullarda seçmeli ders olarak
müfredata konulsa, Kürt kökenli vatandaşlar hem dillerini geliştirme fırsatı
yakalamış olacaklar*, hem de bu dilin PKK propaganda malzemesi olmasının önüne
geçilebilecektir. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır ki, Kırmançanın bir
dil değil de Farisi dil etkisinde kalmış, büyük oranda Türkçe sözcüklerden
oluşmuş bir lehçe olduğunun kimi araştırmalar sonucu ortaya konulmuş olmasıdır.
Bir başka kaynakta ise, bu sonucu birçok yerli ve yabancı araştırmanın da
desteklediği yönünde bir görüş bildirilmektedir. Bu araştırmalara göre Kürtçe
(Kırmança) bir dil değil lehçedir ve her bir farklı bölgede birbirinden tamamen
farklılaşmaktadır. Öyle ki, iki komşu köyde konuşulan dil dahi birbiri
tarafından anlaşılamamaktadır . Ancak 20. yy.’da Kürtçe diye bir dilin
oluşturulma çalışmaları başlatılmıştır. Bu bağlamda ilk alfabe denemesi Arapça
üzerinde yapıldıktan sonra 1922 yılında Ermenice kullanılarak hazırlanmış ve
son olarak 1927 yılında ise Sovyet Kürt tarzı alfabe Latin harfleriyle
hazırlanmıştır. Sonuç itibariyle, bir yandan bilim adamları tarafından
Kırmançanın tamamen farklı bir dil mi yoksa bir lehçe mi olduğu tartışmaları ve
çalışmaları devam ederken, diğer yandan siyasi otoritelerin, ülke içerisindeki
çatışmaların dil ile ilgili ayağına demokratik yollarla çözüm üretmesi
gerekmektedir.
Ekonomik ve Sosyal Refahın Sağlanması
Gelişmekte olan ülkelerde kabul edilmesi gereken bir gerçek,
ülke içerisindeki bölgeler arasındaki ekonomik eşitsizliklerin var olduğudur .
Daha 2001’e kadar Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi Marmara ile en geri kalmış
bölgesi Güneydoğu Anadolu arasında GSMH oranında 8 kata yakın bir fark vardır.
Güneydoğu Anadolu bölgesinde iki bin kişiye bir doktor, yirmi bin kişiye bir
diş doktoru ve altı bin kişiye bir eczane düştüğü düşünüldüğünde, milli
gelirden bu bölgenin almış olduğu payın daha da azaldığı ve böylelikle yaşam
koşullarının elverişsiz hale geldiği ileri sürülmektedir. Bölgedeki ekonomik
güçlükler, gençlerin kendilerini terör örgütünün ağının içine düşürülmesine
sebebiyet vermiştir. Bu sonuca terör örgütü mensuplarının mahkemelerde
verdikleri beyanatlardan ulaşılmaktadır. Yaşadıkları bölgenin ekonomik yetersizlikleri
PKK terör örgütü için propaganda malzemesine dönüştürülmüştür. PKK terör örgütü
lideri Abdullah Öcalan da, gençlerin bu yetersizlikler dolayısıyla yaşadığı
huzursuzluktan faydalanma telkinini sürekli dile getirmiş, gençlik bunalımı
örgüt için önemli bir eleman kazanma yöntemi olmuştur .Bölge gençlerinin terör
örgütlerine neden katıldıklarına ilişkin bir araştırmanın sonuçlarına göre,
ankete katılan kişilerin %31,6’sı bölgedeki terör nedeni olarak, işsizliği öne
sürmüştür. Ayrımcılık ise %19,7 oranıyla ikinci sıradadır. Bölgede yaşayan
kişiler olarak daha yakından gözlemleme imkanı bulan %12 si ise terör nedenini
yabancı güçlere bağlamışlardır. Ekonomik sorunların PKK’ya katılımı
arttırdığını ispat eden bu oranlar, bölgede acilen bir ekonomik kalkınma projesinin
hayata geçirilmesi gerekliliğini göstermektedir. Terör örgütü yaklaşık 25
yıldır faaliyetlerini sürdürmesine rağmen, bölgede ekonomik kalkınmanın
sağlanabilmesi için ciddi bir adım atılmamıştır. Bölgelerarası kalkınma
stratejisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gereken önem verilmemiştir. Ancak bölgesel eşitsizliğin, sorunla iç içe
yaşayan yetkililerce tasarlanmış bölgesel politikalarla en az düzeye
düşürülebileceği konunun uzmanları tarafından dile getirilmektedir.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) bölgesinde 1992 yılında kişi
başına düşen milli gelir 8.087.000 lira iken, Türkiye genelinde 19.848.000’dir.
OECD’nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi gelirin en düşük olduğu ildir.
İşsizlik oranını düşürerek kişi başına düşen gelirin arttırılmasının gerektiği
anlaşılabilmektedir. Ancak, bölgede terör faaliyetlerinin olması nedeniyle özel
sektör, bu bölgeye yatırım yapmakta isteksiz davranmaktadır. Eğer devlet özel
sektörü bölgeye getiremiyorsa, Anayasa’nın Birinci Kısmı 2. maddenin* de
belirttiği gibi sosyal devlet olma özelliği ile bölgeye devlet, yatırımını
getirmek yükümlülüğündedir. Bölgede devlet destekli üretim haneleri kurularak
halk tüketici olmaktan ziyade, hem üretici olma hazzını yaşayacak hem de
düzenli, iyi bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni ekonomik
yönden kalkındıracak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), 1990 yılında
başlatılmıştır. Bu proje tamamlandığında Türkiye, 1.82 milyon hektarlık tarım
alanının sulanmasını sağlayacak ve yılda 27 milyar kilovat-saatlik elektrik
enerjisi üretimini mümkün kılacak olan, toplam su potansiyelinin %28’ini
kontrol altına almış olacaktır. Bu proje ayrıca, kentsel ve kırsal altyapı,
ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, turizm gibi bir bölgenin kalkınması için
gerekli tüm sektörleri içine alan geniş çaplı sosyo-ekonomik gelişmeyi
hedefleyen bir nitelik taşımaktadır. Ancak, tarımsal üretimi arttırarak tarıma
dayalı sanayiyi geliştirmeyi ve bölge halkına ekonomiyi canlandırıp yeni
istihdam alanı açmayı hedefleyen proje, 16 yıllık bir sürede tamamlanması
öngörülmesine rağmen, 2010 yılı itibariyle %50’ye yakın bir bölümü
tamamlanabilmiştir. Dolayısıyla anket sonuçlarına göre, devletin ülkenin doğu –
güneydoğu bölgelerinde yaşayan halkın beklentilerini karşılamadığı
anlaşılmaktadır. Bu bölgelerin halkı, diğer bölgelere göre düşük gelir düzeyine
sahip olmasına rağmen, hem çok eşliliklere, hem de ebeveynlerin
sorumluluklarını üstlenemeyeceği kadar çok sayıda çocuk sahibi olmalarına
rastlanmaktadır. Bu durum zaten az olan gelirin daha fazla kişi arasında
paylaşılmasına ve ekonomik refahın daha da düşmesine neden olmaktadır. İşsizlik
ve temel ihtiyaçların karşılanamayışı, gençlerin, kendilerini bir tür eziklik
duygusu hissetmesine neden olmakta ve bu his PKK terör örgütünün eleman
kazanmada kaybedemeyeceği bir fırsat olmaktadır. Bölgede uzun vadede etkisi
görünebilecek bir nüfus planlaması projesinin hayata geçirilmesi ihtiyaçtır.
Türkiye’nin doğu – güneydoğu bölgelerinde hayvancılığın çok
daha bilinçli bir şekilde yürütülebilmesi için modern teknik ve bakım
yöntemlerinin kullanılmasının teşvik edilmesi ekonomik refahın sağlanmasına
katkıda bulunacaktır. Bu katkı, özellikle bölge üniversitelerinin araştırmaları
ve halk ile bütünleşmesi sonucu olabilir. Üniversitelerin ekonomik refaha
katkısı sadece hayvancılık yönünde değil, yer altı ve yerüstü zenginliklerin
kullanılmasına yönelik projeler üretmesi ile de olmalıdır. Kişilerin, üretici
konumuna ulaştıktan sonra kazandıkları parayı harcama zevkine varmaları
sağlanmalıdır. Bu zevke varabilmeleri için modern tüketim kültürünün bölge
imkanına sunulması gerekmektedir. Modern alışveriş merkezleri kurulmalı;
tiyatrolar, sinema salonları sağlanmalı; ancak hayatın, her açıdan ülkenin batısındaki
ile eş zamanlı olması sağlanmalıdır. Bu sayede bölgenin kültürel yaşamı canlı
kılınacak ve örgüte katılım sayısı zamanla azalacaktır. Bu noktada, Abraham
Maslow’un kişileri davranışta bulunmaya iten ve ‘İhtiyaçlar
Hiyerarşisi’ adı verilen beş basamaklı sınıflandırmaya yer vermekte yarar
vardır. Bu beş basamaktan ilki fizyolojik ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçlar listesi,
temiz hava, yiyecek-içecek, barınma, cinsellik, sıcaklık gibi, organizma olarak
varlığımızı devam ettirebilmek için ihtiyacımız olan temel unsurlardan
oluşmaktadır. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra ikinci basamakta birey,
güvenlik ihtiyacı duymayı ister. Çünkü birinci basamakta sahip olduklarının
elinden alınmasını istemez, sahip olunanların, gerek güvenlik birimleri gerek
hukuk tarafından korunması gerekmektedir. Üçüncü basamakta ise bir gruba ait
olma ihtiyacı duyulmaktadır. Dördüncü basamakta kişi, saygınlık kazanma arayışı
içine girer; bir önceki basamaklarda öngörülen ihtiyaçları sağladıktan sonra
başarılı olmayı ve bu başarısından dolayı saygınlık sahibi olmayı arzular. Son
basamak da ise kişi artık kendini tanımakta ve her şeyin en iyisini başarmak
için uğraş göstermektedir. İhtiyaçlar Hiyerarşisi bağlamında fizyolojik
ihtiyaçlarını giderememiş bir kişi diğer ihtiyaçlara yönelemez. Doğu ve
Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde birçok kişi hem işsizlik hem de ailelerin çok
çocuklu olması nedeniyle bu ilk basamaktaki ihtiyaçlarını giderememektedir. Bu
ihtiyaçların giderilememesi PKK terör örgütünün eleman kazanma propagandası
olarak kullanılmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar, özellikle kadın
teröristlerin, acımasız bir baba ve zayıf karakterli bir anne ile mutsuz bir
yaşam sürenlerden oluştuğunu doğrulamaktadır. Daha ilk basamak ihtiyaçlarını
dahi karşılayamamış olan bu kişiler, güçsüz anneleri gibi olmayı
istemediklerinde bunu bilen terör örgütlerinin ağına düşmektedirler.
İlk basamağı karşılayıp ikinci basamak ihtiyaçlarını
gidermek isteyen kişiler ise sahip oldukları ailelerini, işlerini koruma altına
almak isterler. PKK, bu basamakta olanları ise kendilerine destek vermeyenlerin
elinden maddi varlıklarını ve canlarını alarak engellemeye çalışmakta ve bir
üst basamağa geçmelerini istememektedir. Üçüncü basamağa geçmeyi başaranlar ise
bir gruba ait olma çabası içine düşeceklerdir. Bu aşamada, ait olacakları
alternatif bir grup bulamazlar ise PKK terör örgütüne katılmaları kaçınılmaz
olacaktır. Dolayısıyla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sivil toplum
örgütleri, devlet ile işbirliği içerisinde sosyal yaşamı kuvvetlendirmek adına,
yöre halkına hitap eden sosyal kulüplerin inşasına ön ayak olmalıdırlar. Çünkü
bir sonraki basamak, “saygınlık görme” amaçlı olup, hedef ön plana çıkmaya
çalışmaktır. Eğer sosyal içerikli birliktelikler oluşturulmazsa kişi kendini,
terör örgütü içerisinde saygınlık arayan bir duruma sokmaktadır. Kimi terörist
gruplarına katılanlar, özsaygıları bir şekilde zarar görmüş ve bir gruba ait
olma ile onaylanma arayışı içerisinde olanlardan oluşmaktadır. Eğer devlet ya
da sosyal yapı, kişiyi kendini gerçekleştirme evresine kadar koruyabilmiş ve
yol gösterebilmiş ise, PKK’nın bundan böyle o kişiyi kazanma şansı yok
denilecek kadar azdır. Çünkü kişi kendisini gerçekleştirmiş , tanımıştır .
Kendini tanımayı becerebilen bir kimseyi ise kandırmak oldukça güçtür. Ancak,
‘Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ ışığında, kendini tanıma evresine ulaşmak terör
örgütüne katılmamak için yeterli değildir; çünkü son seviye sonrasında kişi,
başka bir ihtiyaç güdememekte veya bunalıma girip intihara kadar kendini
sürükleyebilmekte, ya da bir görev yüklenip onu gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Bu görev, terör örgütünden önce örgüte katılmayı engelleyebilecek özneler
tarafından verilmelidir. Bu şekilde PKK terör örgütünün beyin olarak
kullanılabilecek kişileri ele geçirmesinin önüne geçilebilir .
Ortak Değerler
bediuzzaman-said-nursi-mehdi
Türkiye’de herhangi bir sosyal ayrımcılık yaşanmamakta ve
Türk-Kürt evliliğine sıkça rastlanmaktadır. Hem bu evlilikler hem de aynı
coğrafyanın paylaşılıyor olması gelenek, göreneklerde benzerliklerin oluşmasına
neden olmuştur. Örneğin Türklerin yoğun olarak yaşadığı birçok ev ve işyerinin
duvarlarında Kürt bilginlerinin, dini önderlerinin resimlerine rastlanmaktadır;
kız kaçırma, kız tarafı, erkek tarafı ayrışması Kürt kültürü unsurları olarak
bilinmesine rağmen, aynı zamanda Türk kültürü unsurları içerisinde de
mevcuttur. Hatta Anadolu Türklerinin Orta Asya Türklerinden daha çok
Güneydoğu’lu Kürtlere benzediği, aynı şekilde Güneydoğu’lu Kürtlerin de,
Irak’taki Kürtlerden çok Anadolu Türkleriyle kaynaşmış ve onlara benzediği
ileri sürülebilmektedir.
PKK’lı ayrılıkçılar “Türk-Kürt ayrıdır” felsefesini
gütmektedirler. Oysa araştırmalar, kimi aşiretlerin Kırmança konuşmasına
rağmen, kültür değerleri, inanç ve töreleriyle Türklerle benzerlik göstermekte
olduğunu ortaya koymaktadır. Türklerin kendilerine özgü gelenekleri olduğu
gibi, Kürtlerin de farklı geleneklerinin olduğu bazı bilim adamları tarafından
görmezden gelinmiştir. Bu sebeple bazı uzmanlar her şeyin benzer olduğunu dile
getirip, farklılıkların reddedilmesinin, Kürtlere asimilasyon politikasını
hatırlattığını ve onların bu değerlerini koruma mücadelesine girmelerine neden
olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, ayrılıkçıların bazı unutulmaya yüz tutmuş
Türk geleneklerini sahiplenmeye çalışmaları ve bu gelenekleri Kürt kültürüne
özgü gibi göstermeye çalışmaları dikkat çekmektedir. Örneğin, kışların oldukça
sert geçtiği bölgelerde yaşamış olan Türkler, tarih boyunca baharın gelişini
görkemli bir şekilde kutlamışlardır. Baharın gelişinin kutlandığı Nevruz geleneksel
bir Türk bayramı olup, tüm Türk ülkelerinde kutlanmakta ve günümüzde nevruz,
mevris, novruz, nooruz, navrız, mart dokuzu, sultan nevruz, nevruz sultani,
seyil eğlenceleri, Ergenekon bayramı, noyruz gibi isimleriyle de anılmaktadır.
Türk Cumhuriyetlerinde mili bayram olarak kutlanan Nevruz, sadece Kürtlere ait
bir kültür unsuru olmayıp, bu kültürün unsuru gibi gösterilmeye çalışılan Türk
milli değerlerinden sadece bir tanesi olduğu söylenmektedir. Ayrılıkçı
PKK’lıların farklılık propagandasının önüne geçebilmek için televizyon
programlarının, tiyatroların, bilimsel çalışmaların ortak değerleri ortaya
çıkaracak ve geliştirtecek düzeyde olması ve kimi farklılıkların da devlet
tarafından bu çalışmalar aracılığıyla dile getirilmesi yararlı olabilir.










Bugün ülkemizde olanları anlayabilmek için, Gök Tanrı inancındaki Şamanist Türk` ün nasıl olupta islam dinini benimsediğiyle başlayarak, Aleviliğe ve bugün resmen ilan edilmese de, içten yozlaştırılıp çökertilen Türkiye Cumhuriyeti` ne kısaca bakmamız şarttır. Atalarımızın islam dinini benimsemesiyle ilgili resmi masal ya da yalan söyledir : “ Araplarla birlikte Çinlilere karşı Talas savaşı` na katılan Türkler, bu savaştaki işbirliğinden sonra Arapları ve islamı tanıyıp benimsediler ! “ Kuyruklu yalan ! Birincisi; Talas savaşı 751 yılının Temmuz ayında yapılmıştır ve Araplarla birlikte savaşan Türklerin karşısındaki ordu yanlızca Çinlilerden değil, Şamanist Türklerden de oluşuyordu; yani ,Türk Türke karşı da savaşmıştır ( ki bu gerçek hemen hemen hiç söylenmez !) . İkincisi ise, bu savaştan yaklaşık 100 yıl önce, işgalci Arap birlikleri sayısız kereler Ceyhun ırmağını aşıp Türk topraklarına saldırmışlardı. Daha Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki 2700 kişilik bir müslüman Arap ordusu Ceyhun`u aşıp Fergana`ya kadar ilerlemiş; ama, Türk kuvvetleri bu işgalcileri , başındaki komutandan son askerine kadar yok etmişlerdi. Talas Savaşı` ndan 78 yıl önce de, ( 673 yılında ) Ubeydullah bin Ziyad komutasındaki 24 bin kişilik bir Arap ordusu, Kıbaç Hatun isimli Türk kadının yönetimindeki Buhara`yı kuşatarak ilk önemli işgal hareketini başlatmıştı; yani Türklerin, müslüman Araplarla karşılaşması çok daha önce, çetin savaşlarla gerçekleşmişti. İşte bu yüzden, bu acı dolu yıllar ( yaklaşık 630 ile 720 yılları arası ) saklı tarihimizdir; resmi kitaplarda yer almaz !
Biraz samimi ve gerçekçi olalım : 90.000 den fazla kadın, çocuk, yaşlı, genç Türkün öldürüldüğü Talkan Katliamı ve Cürcan Katliamı ` nı kimler yaptı ? Uzaylılar mı, yoksa Kuteybe bin Muslim ve Yezit bin Muhelleb gibi komutanların başında olduğu İslam Arap orduları mı ? Buhara surlarının önünde ordusuna, “ Her kim Türklerden kesik baş getirirse 100 dirhem ödül vereceğim ! “ diyen Arap vali kimdi ? Enderhiz vadisindeki bir ırmağın kıyısında 12.000 savaş esiri Türkü kılıçlarla doğrayıp, o kanlı suyla dönen bir değirmende öğütülen undan ekmek yaptırıp yiyen müslüman Arap komutan kimdi ? Türk kızlarına tecavüz eden, onları haremlerine katmak ve Arap zenginlere satmak için ailelerinden ve yurtlarında koparanlar kimlerdi ? Hutel, Hocent, Soğd, Kes, Necef, Baykent, Numişkent, Ramitan, Faryap, Talkan, Belh, Suman, Buhara, Harzem, Cürcan, Taşkent, Semerkant gibi Türk şehirleri nasıl Arapların eline geçti ? Atalarımız, acımasız Arap ordularını “ iyi ki geldiniz, Gök Tanrımızdan sıkılmıştık ! “ diyerek çiçeklerle mi karşıladılar ? Mallarını , mülklerini, eşlerini ve kızlarını gönüllü olarak mı işgalci Araplara verdiler ? !
Tarihi bir gerçek ki, Göktürk İmparatorluğu`nun zayıfladığı bir dönemde, imparatorluğun batıdaki sınırlarında bulunan bugünkü Güney Türkistan bölgesi, hile, yalan, savaş, katliam gibi yöntemlerle Arapların eline geçti ve halk korku ile, zor ile, para ile ve diğer yollarla zamanla ( bu zaman dediğim yaklaşık 90 yıldır ve hemen hemen T.C. yaşına eştir. ) inançlarını değiştirdi. Yani, resmi masalımız Talas Savaşı ` na kadar müslüman olan zaten olmuştu ! Resmi masalımızın ya da yalanımızın en tehlikeli sonuçlarından biri de : O dönemin bir çok önemli Türk kahramanının bilinmesini engellemek olmuştur. Bu engelleme, ulusumuzun tarihine karşı yapılmış en büyük ihanetlerden biridir. Arap ordularının kabusu olan Türgişlerin Su Lu Kağan` ını bugün çoğu kimse bilmez; O , Su Lu Kağan ki,Türk toprağındaki tüm işgalci müslüman Arapları Ceyhun`un öte yakasına kadar kıra kıra kovalamış bir efsaneydi ve o efsane insan, bir iç komplo ile öldürüldüğünde, Araplar sevinçten kurbanlar kesip , üç gün şükran orucu tutmuşlar ve ölüm haberini getirenlere mujdelikler dağıtmışlardı.
İşte, Arapların dini yayma kılıfı altında yaptıkları 90 yıllık kanlı yağma ve talan saldırılarından sonra ortaya çıkan tablo: Bugün hala, az da olsa Gök Tanrı inancına sahip olanlar Kuzeydoğu Asya ve Orta Asya`da varlığını sürdürmektedir. Kahramanca direnen ama yenilen Hazar Türkleri de, önce İslamı, sonra Yahudi dinini ve en son olarakta Hıristiyanlığı seçmişlerdir. Araplara karşı savaşan ama , yenilen atalarımızın bir kısmı da islamı benimsemişlerdir ve bu sonuç , Türklük için yaşadığımız coğrafyada tam bir yıkım olmuştur ki, bugüne kadar da bu yıkımdan ( Atatürk devrimleri devam ettirilmediği için ) kurtulunamamıştır. Şöyle ki : Önce Türk toplumunun değerleri, töreleri ve dili hızla aşındırılarak değiştirildi. Orta asyadaki kadınımızın bugünkünden bile daha ileri bir sosyal statüsü olduğunu vurgulamaya gerek var mı ? O zamanki Türk kadını , ninja savaşçıları gibi kara çarşaflara sarılıp görevi çocuk doğurmak olan bir cinsel obje , yani ev kölesi değildi. Kadınımız, evde bir anne ve eş iken, gerektiğinde , savaşta at sırtındaydı; toplumdaki yeri, tam erkeğinin yanındaydı. Bir çok kadın vali, komutan, iş kadını vardı. Toplumumuz tek evlilik yapardı; cariye, köle ve bir tavuk çiftliğini andıran Harem`i bilmezdi atalarımız. Yeni doğan çocuklara Türkçe isimler verilirdi; bugünkü gibi kullandığımız isimlerin % 80 `i Arap ve Fars isimleri değildi. Bir başka önemli şey : Türk devletlerinin ve halkın kullandığı dil, islamı kabul etmeden önce Türkçe idi; islamı kabulden sonra, devlet dili ,Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Büyük Selçuklular, Osmanlılar dönemlerinde, yaklaşık 1200 yıl boyunca ( Mustafa Kemal Atatürk` e kadar ) Türkçe değil, bazen Farsça, bazen Arapça ve bazen de birkaç dilin karışımı Osmanlıca denen ucube bir dil oldu. Türk dilini yok eden anlayış, Türk tarihini, Türk`ü yaşatır mı ? Herşey büyük bir hızla yok edildi ! Türk, aşağıya rasgele seçip koyduğum şu iki şiir kıtasındaki gibi anılıyordu o karanlık 1200 yıl boyunca ki, bugünkü AKP iktidarının hedefi de aynıdır .
“sakın türkü insan sanma.
bir an bile olsa türkle birlikte olma.
türk eline şeker olsa o şeker zehir olur.
türkün başını keserken sakın gam yeme.
baban da olsa türkü öldür.”
“türk değil mi, merzifon’un eşeği,
eşek değil, köpekten de aşağı.”
Yani, kısaca, sünni islamı benimseyen atalarımız daha ilk yıllardan başlayarak , hızla , üzerlerinde Türke ait ne varsa onu atıp unutmaya ve islam Arap gömleğini giymeye başladılar; ruhsal – dilsel – kültürel – yaşamsal olarak gerçekleşen Araplaşma, kız alıp vermelerle genetik ( J1, J2 haplogrup) Araplaşmaya da yol açtı. Bu değişim ve dönüşüm, Osmanlı padişahlarının Halife cübbesini giymeleriyle doruğa ulaştı ! Türklük her şeyiyle birlikte yok edildi sanıldı ki, kaya gibi bir engel çıktı karşılarına : Alevi Türkler !
İşgalci Arapın keskin kılıcı dağlar gibi kelleler uçurmuştu, sağ kalanlara da diz çöktürmüştü; ama, köklerinden , inançlarından kopmayan Horasanlı ve Harzemli bir kısım atalarımız hala eski töre ve yaşam tarzlarını koruyorlardı. Bunlar, uzun yıllar sonra, İslamın dördüncü halifesi olan Ali soyundan gelen ve Türk topraklarına sığınanlardan da etkilenerek, Şamanizm – İslam karışımı diye adlandırdığım yeni bir yaşam ve inanç tarzını ( kimileri buna İslamın bir mezhebi der ) oluşturdular : Alevilik.
Allah`a, Peygambere, Kuran`a ve dördüncü halife Ali`ye bağlı olan bu atalarımızın en belirgin özelliği ise, Türk gelenek ve göreneklerini hep ön planda tutmalarıydı : Gök Tanrı inancındaki ataları gibi , göklerin, yerlerin, akarsu ve göllerin, dağların, kısaca tüm doğanın bir ruhu olduğuna inanıyorlardı ki, hala da “ ziyaret “ adı verilen yerlerde, ulu ağaçları, dağları ve gölleri kutsal kabul edip ipler bağlarlar, kurbanlar keserler. Alevi Türk kadının yeri , 5000 yıl önceki hemcinsleri gibi, erkeğinin yanıydı ve başı açıktı ; onlar, Türk tek evlilik geleneğini de kesintisizce bugüne kadar devam ettirdiler ve yabancılarla ve hatta sünni Türklerle bile evlilikten uzak durdular ki, bu, günümüzde Türk genetik kodlarına ( Q, N, R1a haplogrup) en fazla sahip olan topluluk olmaları sonucunu vermiştir. Kara çarşaf, kölelik, cariye, Harem gibi Türk`e ait olmayan hiçbir şey Alevilerin yaşamına girmemişti. Bu topluluk, sünni islamı benimseyen kandaşlarının tam zıttı davranarak 1200 yıllık Türkün karanlık çağında, hep Türkçe konuştu, köklerine bağlı kaldı ve doğal olarak , “ baban da olsa türkü öldür.” , “türk değil mi, merzifon’un eşeği, eşek değil, köpekten de aşağı.” diyen mayası bozukların hedefi oldular ! Selçuklu, Osmanlı ve ne yazık ki , Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde katledildiler ! 2012 yılında, Türkiye Cumhuriyeti` nde , Malatya’nın Doğanşehir İlçesine bağlı Sürgü Beldesinde, ” Sürgü Alevilere mezar olacak ! ” diye haykıranlar ile, Osmanlı İmparatorluğu`nda “ baban da olsa türkü öldür.” diye şiirler yazanlar aynı Türk düşmanları, aynı mayası bozuklardır !
Bozuk maya ya da sentez kokar ; o kokuyu bastırmaya yarayan yalan, hile, cehalet gibi baharatlar da gün gelir işe yaramaz olurlar ! Gerçek ise, doğru bir tarih bilinci geliştikçe, er ya da geç açığa çıkar ! Allah`a, Peygambere, Kuran`a ve dördüncü halife Ali`ye bağlı olan Alevi bir Türkü öldüren ve bundan gurur duyan, cennete gideceğini düşünen bir başka Türk (!) , Bağa Tarkan, Kapağan Kağan, Kültegin, Tonyukuk, Bilge Kağan , Bumin Kağan, Su Lu Kağan gibi, hepsi “ kafir “ (!) olan atalarıyla ve tarihiyle nasıl gurur duyabilir ? ! Alevi Türke tahammül edemeyen, öldüren Türk ( !), müslüman Arap ordularını Türk yurdundan kovalayan şamanist Su Lu Kağan`a, Bağa Tarkan`a nasıl sahip çıkabilir ?! İşte, bozuk mayanın ya da sentezin koktuğu ve tutmadığı yer burasıdır ! Alevi Türkü öldürerek cennete gideceğini sanan bir Türkün (!) mantığı, aslında, Talkan Katliamı ve Cürcan Katliamı `nı yapan Arapların, Kuteybe bin Müslim ve Yezit bin Mühelleb`in mantığıdır !
Peki, Kuteybe bin Müslim ve Yezit bin Mühelleb`in mantığı, nasıl oldu da 2013`ye kadar Türkiye Cumhuriyet`inde hayat ve taraftar bulabildi ? Yanıt oldukça basit . O hayaletin ürediği cehalet bataklığı bilim ile , gerçek bir tarih ve ulus bilinciyle kurutulamadı ! Çünkü, 10 Kasım 1938 saat 9 u 6 geçe, Cumhuriyet devrimlerinden geriye doğru gidişin başladığı tarih olmuştur ! Detaylara ve örneklemelere gerek yok ! Eğer, ileride Milli bir hükümet iktidara gelirse, kuruluş amaçlarından sapmış, ama üç bakanlığın bütçesinden daha fazla bir bütçeye sahip olan DİYANET ile, yine “ aydın din adamı “ yetiştirme amaçlarından sapmış ( istisnalar hariç ) Cumhuriyet düşmanları yetiştiren İMAM HATİP OKULLARI, tahrikatların ve fettullahçıların dersane ve kuran kursları gibi ihanet yuvalarının tümünün hemen kapatılması gerektiğini söylemeliyim ! Yapılacak yeni düzenlemede, Cumhuriyet devrimlerinin bekçileri olan Alevi Türk inancı mutlaka yer almalıdır; yoksa, 30- 40 yıl sonra, bugün yaşadıklarımızdan daha beterini yaşayacağımız kesindir ! İhanetin ve hainlerin kanser hücreleri gibi hızla çoğaldığı ve yayıldığı bu topraklarda, toplumun aydın öncüleri de, bu olanların bir maya bozukluğu sonucu olduğunu söylemek zorundalar, tabulara dokunmak zorundalar ! Bu tahlil ya yapılacak ve tedaviye geçilecek ya da bu Cumhuriyet ama bugün, ama yarın kesinlikle musalla taşına yatırılacaktır ! Başka yol yok ! Çıbanın başını tıraşlamak tedavi değildir ! Neşteri , kanserli hücrenin ta dibine kadar derine vurmak şarttır !
Bu yazı https://turkalevi.com/2012/04/23/kurt-alevi-yoktur/.adresinden alınmıştır.