BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Finans sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Finans sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

11 Şubat 2019 Pazartesi

Finans devleri varlıklarını İngiltere dışına çıkarmaya başladı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İngiltere'nin AB üyeliğinden ayrılmasına ilişkin tarihe 50 günden az kalmasına rağmen bu konuda herhangi bir uzlaşmaya varılmaması, şirketlerin artık en kötü senaryo olan yani anlaşmasız ayrılık için harekete geçmesine neden oluyor.


İngiltere'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğinden anlaşmasız ayrılmasına yönelik riskin artması üzerine çok sayıda uluslararası finans kuruluşu, varlıklarını ülkeden çıkarmak için harekete geçmeye başladı.

İngiltere Başbakanı Theresa May’in, ülkenin AB üyeliğinden ayrılmasına ilişkin (Brexit) birlik ile vardığı anlaşmanın İngiliz parlamentosunda reddedilmesinin ardından, Birleşik Krallığın bir parçası olan Kuzey İrlanda ile AB üyesi İrlanda arasındaki sınır meselesine bir çözüm bulunamamış olması, iş dünyasının acil eylem planlarını devreye sokmasına neden oluyor.

Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk’ın Brexit'e ilişkin birlik üyelerinin yeni teklifte bulunmayacağını açıklaması ve "güvenli bir şekilde nasıl gerçekleştirecekleri konusunda ellerinde bir plan taslağı bile olmadan, Brexit'i destekleyenlerin cehennemdeki özel yerinin neye benzediğini merak ediyorum." şeklindeki ifadeleri endişeleri biraz daha artırmış durumda.

Londra’daki finans kuruluşları, ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 80’ini temsil eden hizmet sektörünün büyük kısmını oluşturan finans sektörünün Avrupa pazarına olan erişiminin kesilmesinden büyük endişe duyuyor. Brexit'e 50 günden az kalmasına rağmen İngiltere ile AB arasında uzlaşmaya varılamaması, şirketlerin artık en kötü senaryo olan anlaşmasız ayrılık için harekete geçmesine neden oluyor.


AA muhabirinin Ernst & Young’ın konuya ilişkin araştırmasından derlediği verilere göre, İngiltere'nin AB’den resmen çıkış yapacağı (Brexit) 29 Mart tarihine kadar, finans kuruluşlarının yaklaşık 800 milyar sterlin değerindeki varlığı ülke dışına çıkarmış olması bekleniyor.

Kuruluşun araştırmasına göre, 222 finans şirketinden 80’i (yüzde 36) operasyonlarından ya da çalışanlarından bir kısmını şimdiden ya Avrupa’ya taşıdığını ya da buna hazırladığını belirtiyor. 

İngiltere'de yerleşik 48 uluslararası banka, yatırım bankası ve varlık fonu şirketlerinden ise 27’si (yüzde 56) operasyonlarını ülke dışına çıkarmayı planlıyor ya da şimdiden çıkardı.

Brexit nedeniyle Avrupa piyasalarına erişimlerinin engelleneceğini düşünen uluslararası finans kuruluşları, Londra’nın Avrupa’daki rakipleri olan Dublin, Lüksemburg, Frankfurt ve Paris’te bu zamana kadar toplam 2 bin kişi istihdam etti.


Barclays 160 milyar sterlin değerinde varlık çıkarıyor


Son olarak, İngiltere'nin önde gelen bankalarından Barclays, müşterilerine ait 160 milyar sterlinlik varlığı ülke dışına taşımak için harekete geçti. Söz konusu meblağın, bankanın Dublin’deki iştirakine aktarılması için İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne başvuran bankaya, geçen hafta izin çıkmıştı.

Bloomberg International ise kaynaklarına dayandırdığı haberinde Deutsche Bank’ın 400 milyar avro, JP Morgan’ın 200 milyar avro, Goldman Sachs’ın 60 milyar avro, Citigroup’un 50 milyar avro, Morgan Stanley’in ise 40 milyar avro değerindeki varlığı Londra’dan Frankfurt’a taşımaya karar verdiği öne sürdü. 

Bankalardan ise henüz konuya ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı.
Geçen yılın haziran ayında İngiltere Merkez Bankası (BOE) Başkanı Mark Carney, AB’nin İngiltere’nin birlikten çıkışına ilişkin gerekli düzenlemeleri yapmaması halinde trilyonlarca sterlinlik derivatif (türev) kontratın riske girebileceğini söylemişti.

BoE verilerine göre, halihazırda işlemde olan ve gerekli düzenlemelerin yapılması halinde riske girecek derivatif kontratların toplam hacmi 29 trilyon sterlin (38 trilyon ABD doları) seviyesinde.

İngiltere’de finans sektörü ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 12’sini oluşturuyor. Ülkede 2,2 milyon finans sektörü çalışanının yaklaşık 700 bini ise Londra’da bulunuyor. 

Avam Kamarası’nın verilerine göre İngiltere’nin finans ve sigortacılık hizmetlerinin ülke ekonomisine yıllık yaklaşık katkısı 126,9 milyar sterlin seviyesinde.


Anlaşmasız ayrılık riski artıyor


AB referandumunun yapıldığı Haziran 2016'dan bu yana yatırım planlarını rafa kaldıran pek çok finans sektörü dışındaki şirket de belirsizliklerin yüksek olması nedeniyle operasyonlarının bir bölümünü alternatif ülkelere kaydırmaya başladı.

İngiliz Sanayi Konfederasyonu (CBI) Başkanı Carolyn Fairbairn, 30 Ocak'ta yaptığı açıklamada, İngiliz şirketlerin ülkenin Avrupa Birliği’nden (AB) anlaşmasız ayrılma olasılığına karşı hazırlıklarını artırdığını ifade etmişti.

Bunun son örneği, İngiltere'nin dünyaca ünlü ev aletleri markası Dyson'ın, geçen hafta açıkladığı, yönetim merkezini İngiltere'den Singapur'a taşıma kararı oldu. 

Şirket, daha önce, Singapur’da kuracağı bir tesis ile elektrikli otomobil üretimine başlayacağını, ilk aracın ise 2021 yılında piyasaya sürülmesinin planlandığını duyurmuştu.

İngiltere’nin 182 yıllık feribot ve denizcilik nakliye şirketi P&O da geçen hafta, İngiltere’deki araçların kaydının Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne geçirilmesine karar verildiğini açıklamıştı.
Dünyaca ünlü teknoloji şirketi Sony ise Avrupa operasyonlarının yönetim merkezinin Londra’dan Amsterdam’a taşınmasına karar vermişti.


"Brexit'in toplam maliyeti 15 yıl içerisinde 252 milyar sterlini bulabilir"


Uluslararası finans kuruluşları, uluslararası şirketler hatta İngiltere’nin resmi kurumları artık olası bir anlaşmasız ayrılığın maliyetlerini hesaplıyor.

The Independent gazetesinin yayımladığı ve bağımsız Bütçe Sorumluk Ofisi’nden (ONS) sızdırdığı öne sürülen bilgilere göre İngiltere’nin anlaşmasız bir şekilde birlikten ayrılması gelecek 15 yıl içerisinde ülke ekonomisine toplam maliyeti 252 milyar sterlini bulabilir. 

Yine bu belgelere göre İngiltere’nin olası zararı azaltacak bir serbest ticaret anlaşması imzalaması durumunda bile ülkenin toplam zararının 131 milyar sterlin seviyesine ulaşması söz konusu.
İngiltere’nin olası anlaşmasız ayrılığının AB ile ticaretin Dünya Ticaret Örgütü (WTÖ) kurallarına göre yapılması anlamı taşıyacağı, bunun da gelecek 15 yıl içerisinde büyümeyi yüzde 8 azaltabileceği belirtiliyor.

İngiltere Merkez Bankası da dün Brexit sürecinde belirsizliklerin yüksek seyretmesi nedeniyle 2019 yılı büyüme beklentisini yüzde 1,7'den yüzde 1,2'ye, 2020 yılı büyüme beklentisini ise yüzde 1,7'den yüzde 1,5'e düşürdüğünü duyurdu.

İngiliz Endüstri Konfederasyonu (CBI) da hafta başına yaptığı açıklamada İngiltere'nin, AB üyesi olarak birliğin yaptığı 40 ticaret anlaşmasına taraf olduğunu, birlikten anlaşmasız çıkışın gerçekleşmesi durumunda birçok pazara erişimi kaybedeceğini bildirmişti.




9 Temmuz 2018 Pazartesi

Yeni sistemde yeni bakanlıklar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle bakanlık sayısı 26'da 16'ya indiriliyor.



Yeni modele göre, etkin bir koordinasyon için bazı bakanlıklar birleştirilerek bakanlık sayısı 26'dan 16'ya düşürülecek. Yeni yapılanma kapsamında bazı bakanlıkların da isimleri değişecek.



BİRLEŞTİRİLEN BAKANLIKLAR 

Buna göre, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, "Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı" adıyla yeni bir çatı altında birleştirildi.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Kalkınma Bakanlığı ise "Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı" adıyla birleştirildi. Yeni oluşturulan bakanlığın amacı, yüksek teknoloji ile küresel ve prestijli markalar üreterek yapay zekada öncü, akıllı teknolojilerde lider, bilgiyi üretmede merkez bir ülke hedefi olacak.
İhracatın 500 milyar dolara yükseltilmesi ve İstanbul'un dünyanın finans merkezi olması hedefiyle, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile Ekonomi Bakanlığı da "Ticaret Bakanlığı" adı altında birleştirildi.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı ise "Tarım ve Orman Bakanlığı" çatısı altında bir araya geldi. Yeni bakanlık, orman arazilerinin korunarak yedi bölge, dört iklimde, her tarlanın sulandığı, yılda iki ürünün alındığı, tarımda çeşitliliğin ve verimliliğin zirveye ulaştığı, teşviklerin artarak sürdüğü, yemyeşil bir Türkiye hedefi için çalışacak.

Dışişleri Bakanlığı ile Avrupa Birliği Bakanlığı da birleştirilerek, "Dışişleri Bakanlığı" çatısı altında dış politikada daha etkili, uluslararası gelişmelerde daha etkin rol oynayacak.
Bu arada ekonomi alanında 6 olan ilgili bakanlık sayısı 3'e indi. Bu kapsamda, 16 yılda 3 kattan fazla artan milli geliri vizyon projelerle, ekonomik canlılık, istihdam, bilgi ve toplumsal fayda üreterek yeniden katlama hedefiyle oluşturulan sistemde ekonomi yönetimi sadeleşecek.
Başbakan Yardımcılığına bağlı Hazine Müsteşarlığı yeni yapılanmada Maliye Bakanlığı çatısı altında olacak. Maliye Bakanlığının adı ise "Hazine ve Maliye Bakanlığı" olarak değiştirildi.
Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının adı ise "Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı" oldu.




YENİ SİSTEMDEKİ BAKANLIKLAR 

Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı.


STRATEJİ VE POLİTİKA KURULLARI 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile oluşturulacak 9 kurul politika önerileri yapacak, bilimden, sağlık ve gıda politikalarına kadar stratejik ve uzun vadeli vizyonlar geliştirecek.
Yerel Yönetim Politikaları Kurulu, Sosyal Politikalar Kurulu, Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu, Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu, Hukuk Politikaları Kurulu, Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu, Ekonomi Politikaları Kurulu, Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu, Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu adlarıyla oluşturulacak yapılanma ile sivil toplum kuruluşları, akademi ve sektör temsilcileri politika yapım sürecine doğrudan dahil edilerek ortak aklın kurumsallaştırılmasını sağlayacak.
Politika önerisi geliştirecek kurullar, icra faaliyetlerini izleyerek ilerleme raporları hazırlayacak.


4 OFİS AKTİF ROL OYNAYACAK 

Yeni sistemde tüm bakanlıkları ilgilendiren konularda faaliyet yürütecek olan doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı 4 ofis kurulacak.
Finans Ofisi, İnsan Kaynakları Ofisi, Dijital Dönüşüm Ofisi ve Yatırım Ofisi adlarını taşıyacak bu birimler, insan kaynağının etkin ve verimli kullanımı, dijital dönüşüm ve hizmet kalitesinin artırılması ile Türkiye'nin yatırım alanında cazibe merkezi haline getirilmesi ve yeni finansal enstrümanların geliştirilmesinde rol alacak.
Söz konusu yapılanma ile ekonomide netlik ve büyüme esas alınacak. Yeni yönetim modelinde ekonomi yönetimi; üretim, finans ve ticaret sacayaklarına oturtulacak.
Yatırım Ofisi ile büyük yatırımlar desteklenerek yatırımcıların önü açılacak. Finans Ofisi ile İstanbul Dünya Finans Merkezi Projesi yürütülecek ve Türkiye cazibe merkezi haline getirilecek.
Dijital Dönüşüm Ofisi ile devlet dijitalleşecek ve evraklar azalacak. Büyük veri analizi ve yapay zeka uygulamalarıyla yönetim yükü hafifleyecek, bürokrasi azalacak ve devlet hızlanacak.
Bu kapsamda önceliklerden biri de Türkiye'nin siber güvenlik alanında güç kazanması olacak.
İnsan Kaynakları Ofisi ile yeteneklerin keşfi sağlanacak ve kamunun performansı artırılacak.


CUMHURBAŞKANI'NDA BAĞLI 8 BAŞKAN OLACAK 

Yeni yönetim modelinde Cumhurbaşkanlığına bağlı başkanlıklarla güçlü koordinasyon ve verimli yönetim sağlanacak.
Oluşturulacak Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile bütçe planlaması ve yönetimi daha verimli hale getirilecek, bütçe performansı yakından izlenecek. Bütçe yönetimi daha verimli hale getirilerek, bütçe disiplini pekiştirilecek ve yapısal reformlar hızlanacak.
Kurulacak "İletişim Başkanlığı" ile Türkiye'nin marka değeri daha da yukarı taşınacak.

Bu çerçevede Türkiye'nin tezleri sade, net ve güçlü şekilde sunulacak. Geleneksel ve yeni iletişim kanalları aktif kullanılarak, stratejik ve kapsayıcı bir iletişim sağlanacak. Ön alıcı (proaktif) iletişim ile yalan haber ve algı operasyonlarının engellenmesi sağlanacak.
Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) yeni sistemdeki adı "Milli İstihbarat Başkanlığı" olacak.
Cumhurbaşkanlığı bünyesinde olacak Savunma Sanayii Müsteşarlığı da başkanlığa dönüştürülecek.
Kurullar eliyle terör sorunu çok yönlü ele alınacak ve daha etkin terörle mücadele sağlanacak. Sosyal hizmetlerden savunma sanayine kadar kapsayıcı politikalar geliştirilecek.
Yeni sistemle Cumhurbaşkanlığına bağlı başkanlıklar şunlar olacak: "Genelkurmay Başkanlığı, Milli İstihbarat Başkanlığı, Savunma Sanayii Başkanlığı, Milli Güvenlik Kurulu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Devlet Denetleme Kurulu, İletişim Başkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı."

30 Eylül 2018 Pazar

Suriye’de işlenen bütün katliamların ilk şahidi biziz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Beyaz Baretliler'in Başkanı Salih, "Suriye’de işlenen bütün katliamların ve hak ihlallerinin ilk şahidi biziz. Rus ve rejim uçaklarının saldırılarının hepsine şahit olduk." dedi.



HABERİN VİDEOSU İÇİN TIKLAYINIZ

Suriye Sivil Savunması Beyaz Baretliler'in Başkanı Raid Salih, kuruluşlarının bugüne kadar Suriye'de Beşşar Esed rejimi ve destekçilerinin insanlığa karşı işlediği suçlara ilk elden tanıklık edip kanıt topladığını, bu nedenle Rusya ve benzer ülkelerin ithamlarına maruz kaldıklarını söyledi.

Suriye iç savaşında bir mihenk taşı olan Beyaz Baretli gönüllüler, aynı anda iki mücadele veriyor. Bir yandan her çeşit bombardımana maruz kalan sivilleri kurtarmaya çalışıyorlar, diğer taraftan Beşşar Esed rejimi ve Rusya tarafından "meşru ve açık hedef" haline getirilmelerinden kaynaklı tehlikelere göğüs geriyorlar.
Beyaz Baretliler'in verdiği bir diğer mücadele ise kendileri hakkındaki iftira ve karalama kampanyalarına karşı.
Resmi adıyla Suriye Sivil Savunması, dünya çapında bilinen adıyla Beyaz Baretliler'in Başkanı Raid Salih, insanlık adına verdikleri mücadeleyi AA'ya değerlendirdi.
Öncelikle bu mülakat için teşekkür ediyoruz. 
Beyaz Baretliler kimdir? 
Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 
Beyaz Baretliler’i ne zaman ve ne amaçla kurdunuz?
Beyaz Baretliler, 2012 yılının sonu ve 2013 yılının başında Halep’te işe başladı. Bizler, farklı geçmişlere sahip, çeşitli meslek gruplarından bir grup Suriyeli genciz. Ekiplerimizde marangoz, terzi, demirci ustası, tüccar ve doktorlar var. Farklı arka planlara sahibiz.

Bildiğiniz üzere 2012 yılı sonunda Suriye’de bazı bölgeler rejimin kontrolünden çıkmaya başladı. Bunun ardından rejim, sivil yerleşimleri karadan ve havadan saldırı başlattı. Bu durumda sivilleri, saldırıların geride bıraktığı enkazdan kurtarmak için çalışan bir ekibe ihtiyaç doğdu. Yani bu şekilde başladık. 2013 yılında gönüllü ekipler olarak birçok şehirde işe koyulduk. Ben de bu ekibe 2013 yılının ortasında katıldım.
Daha sonra 25 Ekim 2014’te kuruluş kurultayımız yapıldı. Sivil Savunmanın, Suriye dışında bilinen adıyla Beyaz Baretliler’in kuruluş toplantısı, Adana’da yapıldı.
Toplantıya Suriye’deki arama kurtarma ekiplerinin yönetici kadrolarından 70 kişi katıldı. Kurumumuzun tüzüğünü hazırladık. O toplantıda Suriye halkına hizmet eden Sivil Savunma ekiplerinin üst yapısı olmak üzere ulusal bir çatı kuruluşu üzerinde uzlaştık. Buna da Suriye Sivil Savunması adını verdik.
2015 yılının başlarında ise arama ve kurtarma çalışmaları sırasında giydiğimiz "beyaz baretlerden" dolayı bize Beyaz Baretliler denilmeye başladı.
2017 yılına geldiğimizde sayımız 4 bin 300 gönüllüye ulaştı. Bunların içerisinde 400 kadın gönüllü çalışanımız vardı. Ancak rejim güçlerinin birçok bölgeyi sözde anlaşmalar yaparak ele geçirmesiyle çalışan sayımız 2 bin 975 kişiye düştü. Şu an gelinen noktada ulaşabildiğimiz bütün bölgelerde arama kurtarma çalışmaları yürütüyoruz.
Suriye'nin her yerinde çalışma yapabiliyor musunuz?
Hayır, bizler sadece ulaşabildiğimiz bölgelerde faaliyet gösteriyoruz. Çalışmalarımıza engel olunmayan her bölgede var olmaya çalışıyoruz. Şimdilerde Suriye’nin kuzeyinde, kuzeybatısında, Fırat Kalkanı Bölgesi'nde ve Afrin’de hizmet veriyoruz. Bununla birlikte bazı bölgelerde çalışamıyoruz. Rejim bizleri terörist olarak nitelendirdiği için hakim olduğu bölgelerde çalışamıyoruz. Defalarca tehdit edildik. Beşşar Esed de bizi tehdit edenlerin en başında geliyor.
Ayrıca YPG’nın kontrol ettiği bölgelerde de çalışamıyoruz. Çünkü YPG, 2015 yılı sonunda çalışanlarımızı tutukladı. O dönemde ayrıca Afrin’de ambulanslarımıza ve arama kurtarma ekipmanlarımıza el koydular. Benzer sebeplerle DEAŞ’ın kontrol ettiği bölgelerde de çalışamıyoruz. Bilindiği üzere DEAŞ da 2015 yılında Beyaz Baretliler'i tutukladı.
Beyaz Baretliler'in idari işleyişi ve yönetimi nasıl? 
Başkanınız, yönetim kurulunuz, farklı yönetsel komisyonlarınız ve diğer yapılarınızdan bahseder misiniz? Ekiplerimizi Suriye’nin idari yapılanmasına göre tanzim ediyoruz. Genel merkezimiz Suriye’nin kuzeyinde yer alıyor. Ekiplerimizin güvenliği açısından konuşlandığımız yerlerin isimlerini söyleyemeyeceğim. Bunun için beni mazur görün. Genel idaremiz Suriye’nin kuzeyinde. Genel merkeze bağlı her ilde müdürlüklerimiz var. İl müdürlüklerinin altındaki daha küçük yerleşimlerde yine ana ve yan ofislerimiz var.
"Tek şart siyasi ya da askeri dayatma yapılmaması"
Hakkınızda çeşitli ithamlar var. Farklı ülkelerin ve kuruluşların sizi finanse ettiği söyleniyor. Bu ithamlarla ilgili ne dersiniz? Finansmanınızı nasıl sağlıyorsunuz?
İthamlarla finans konusu farklı şeyler. Biz Suriye halkına destek olmak isteyen herkesten yardım ve destek kabul ediyoruz. Bizim açımızdan buna bir mani yok. Tek şartımız bu yardımlar yapılırken bize siyasi ya da askeri konularla alakalı dayatmaların yapılmaması.
Yani bize destek olarak verilen finans, şartsız ve dayatmasız olduğu sürece biz onu kabul ediyoruz. Bu çerçevede çok sayıda ülkeden finans alıyoruz. Ayrıca halktan ve hayır kurumlarından da destek alıyoruz. Yani bizim 3 ana finans kaynağımız var. Ülkeler, hayır kurumları ve halk kampanyaları.
Sivil Savunmaya destek veren ülkeler Katar, İngiltere, ABD, Hollanda, Danimarka ve Almanya. Bugünlerde Fransa ile de imza aşamasındayız.
Bazı ülkelerden doğrudan destek almanın dışında kurumlardan destek alıyoruz. Türk Kızılayı ve İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı bizi destekledi. Katar el-Hayriyye ve diğer Katarlı hayır kurumlarından destek geldi. Kanada’da faaliyet gösteren Kanadalı hayır kurumlarından ve Avrupa’da çok sayıda kurumdan destek aldık.
Halk kampanyalarını ise internet üzerinden gerçekleştiriyoruz. Çok şükür çok iyi sonuçlara ulaştık bu kampanyalardan. Buralardan gelen finansmanı acil durumlar, şehit aileleri ve yaralılar için kullanıyoruz. Ekiplerimizden şehit düşenlerin ailelerine yardım amaçlı da kullanıyoruz.
"Çelişkili suçlamalar güvenilir çalışmalara imza attığımızı gösteriyor" 
Suçlamalarla ilgili ne söyleyeceksiniz?
Delili olan bir tek itham olsa da ben de bu sorunuza cevap versem, bir şeyler söylesem. Bize yönelik birden fazla itham var. Yani birinin çalışmasını gözlemleyip bir kusur bulamazsan onu suçlayabilmek için bocalayıp durursun.
Türk istihbaratı olduğumuzu söyleyenler oldu. Katar ve Suudi Arabistan istihbaratı için çalıştığımızı söylediler. Amerikan istihbaratı olduğumuz söylendi. İngiliz istihbaratı, MOSSAD, DEAŞ, Nusra ile bağlantılı olmakla suçladılar. Bu çelişkili suçlamalar, bizim Suriye’de güvenilir çalışmalara imza attığımızı gösteriyor. Suriyeli halkımıza hizmet gayesiyle, kendimizi uğruna adadığımız bu çalışmanın mottosu; "Ve kim bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur" şeklindeki Maide suresinin 32. ayetidir. Yani alemlerin Rabbi olan Allah’ın sözleri apaçık ortada. Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmaktır.
İnanıyorum ki yaptığımız iş çok büyük ve büyük fedakarlıklar gerektiriyor.
Siz İngiliz istihbaratına bağlı MI6’in Suriye’deki kolu musunuz? 
Size yöneltilen bir suçlama da Beyaz Baretliler’i bir İngiliz güvenlik uzmanı ve eski istihbarat subayının kurduğu yönünde. Bu iddia hakkında ne dersiniz?
Öncelikle bizim kurucularımızdan biri değil. Kurucumuz hiç olmadı. Böyle bir şey yok. Yani Beyaz Baretliler’in kurucusu diyebileceğimiz kimse yok. Sanıyorum siz James Le Mesurier’den söz ediyorsunuz. Mayday Rescue’nın kurucusu. Mayday Rescue, Beyaz Baretliler’i destekleyen kurumlardan sadece biridir.
Sivil Savunma (Beyaz Baretliler) 2013’te kuruldu. Mayday Rescue ise daha sonra, sanıyorum 2014’te kuruldu. James, Beyaz Baretliler’e destek olan kurumlardan birini yönetiyor. Dolayısıyla bu, Beyaz Baretliler’i bu kişinin kurduğu anlamına gelmez.
Az önce de ifade ettiğim üzere Beyaz Baretliler’i kuranlar Suriyeli gençlerdir. Ve halen, Beyaz Baretliler içerisinde Suriyeliler haricinde kimse çalışamaz.
"Açıklık ve şeffaflık temelinde çalışıyoruz"
Çalışmalarınızı finanse eden ülke ya da kurumlarla nasıl bir ilişkiniz var?
Bize destek sağlayan, dostlar ve ortaklarımızla ilişkilerimiz karşılıklı saygı üzerine kurulmuştur. Bu çerçevede bize kimse şart koşamaz. Kurum içinde çalışmalarımızı şeffaflık ilkesi üzerine sürdürüyoruz. Çalışmalarımızı adalet ve sorgulama ilkelerine göre devam ettiriyoruz.
Yolsuzluğa karışan herkesi sorguluyoruz. Kurum içinde hukuki denetim var. Dış yardımları almamızın prosedürleri var.
Finansörlerimizle periyodik toplantılar yaparak bütçeyi ve kullanılacağı alanları belirliyoruz. Açıklık ve şeffaflık temelinde çalışıyoruz. Yıllık bütçeyi oluştururken, bize finans desteği sağlayanlarla toplantı gerçekleştiriyoruz. Nelere ihtiyacımız olduğunu belirliyoruz. Onlar da uygun bir şekilde bu finansal desteği sağlıyorlar. Yıllık çalışmalarımıza da bu şekilde başlıyoruz.
Beyaz Baretliler hakkında konuştuğumuzda, her zaman gençleri görüyoruz. 
Ekibinizde kadınlar da var mı?
Evet var. 2017 yılının sonlarında 450 gönüllü kadın çalışanımız vardı. Maalesef büyük bir kısmını kaybettik. Hayat şartları gereği ayrılmak durumunda kalanlar oldu. Şu an yaklaşık 240 gönüllü kadın çalışanımız var.
YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

13 Kasım 2017 Pazartesi

Asıl Savaş şimdi başlıyor! Dünyada sular ısındı

Yazar Ercan Yıldırım,

Bugün Ortadoğu'da cereyan olayları dünya perspektifi açısından değerlendirdi.Yıldırım, asıl medeniyetler çatışmasının şimdi başladığını ve dünyadaki yerleşik güçlerin kurdukları kukla örgütlerle yeni bir din inşa ettiklerini vurguladı.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI ŞİMDİ BAŞLIYOR
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI’NIN HASILASI TOPLANIYOR
Suudi Arabistan’da yakın zamanda gerçekleşen ve “Saray Darbesi” olarak tarihe geçen olayda sadece Aramco şirketinin ABD’ye kazandırılması ve Amerika’ya milyarlarca petro-doların akması mı hedeflenmiştir?
Ortadoğu’da ya da dünyada meydana gelen olayları kendi başına ele alma gibi bir hatamız var. Bu tür çok yönlü, çok fonksiyonlu coğrafyaları dünyadaki eko-politikten ayıramazsınız. Bu ülkelerdeki siyasi olayları, değişimleri kendi dinamiklerine bağlayamazsınız. Saray darbesi kavramı görüntüde çok doğru fakat özüne baktığınızda en azından bir yüzyıllık dönüşümün fitilinin ateşlenmesidir. İktisadi açıdan petrol gelirlerinin Amerika’ya bağlanması da bir yönüyle haklı... Fakat bu sebeplerin hiçbiri kendi başına süreci izah etmeye yetmiyor. Suudi Arabistan’ın Arap Baharı aşamasına geçtiği yorumları elbette önemli...
Esasında mesele hususen Ortadoğu’nun, genel manada İslam aleminin, İslam düşüncesinin toptan değiştirilmesi, kapitalist zihni dönüşümü her yönüyle tamamlamasıyla ilgili...
FİNANS KAPİTALİZM GÜÇLÜ SİYASAL ALANLARA TAHAMMÜL EDEMEZ
Sizin sürekli üzerinde durduğunuz yeni dünya düzeninde istenen mikro devletçikler meselesinde şimdi olay Suudi Arabistan’a mı geldi?
Yeni sınırların oluşmasının önünde hiçbir engel yok. Açıkça söylemek gerekir ki sadece İslam ülkelerinde değil dünyada da ulus devletler çatırdıyor, çatırdayacak ve güçlü devletler kendilerini koruyabilecek. Arabistan’ın 4’e bölüneceğine dair haritalar yayınlandı bile... Zaten ortalıkta bildiğimiz manada bir Arabistan devleti “Suudi milleti” yok... Milliyet, din, mezhep, etnik aidiyetleri bir şekilde tutabilen devletler geleceğe bütün olarak kalabilecek. Bu sağlam bir tarih, bilinç, aidiyet gerektiriyor... Daha özelde ise dünya sisteminin gittiği yeri doğru anlayıp ona entegrasyonu tam sağlayıp sağlayamamayla da ilgili...
Nasıl bir entegrasyon?
Şimdi 1. Dünya Savaşı, endüstriyel kapitalizmden finans kapitalizme geçiş sürecinde İmparatorluk yapılarının tasfiyesiyle ilgiliydi, bunu sağladı. Finans kapitalizm büyük ve güçlü siyasal alanlara tahammül edemez...
2. Dünya Savaşı ise sömürge altındaki etnik yapıların “özgürleşmesi”ni, bağımsızlıklarını kazanmasını beraberinde getirdi. Görüntüde bağımsızlık savaşları verildi, ulus devletler kuruldu yeni yeni... Bunların pek çoğu Mısır, Cezayir gibi İslam ülkeleri. Birleşmiş Milletler kurulduğunda 50 civarında üyesi vardı, bugün 200’ü buldu...
İçinde bulunduğumuz savaş belirli bir statükoya oturduğunda bu sayının 500’lere çıkmayacağını kimse söyleyemez.
1. Dünya Savaşı faşizmleri üretmişti, 2. Dünya Savaşı demokrasileri getirdi. Bir farkla... bugünkü Ortadoğu-Kuzey Afrika coğrafyasında yani postkolonyal sahalarda demokrasi şekillenmedi, diktatörlükler kuruldu.
YENİ BİR DİN ANLAYIŞI İNŞA ETMEK İSTİYORLAR
Soğuk Savaş şartları bunların yaşatılmasını gerektiriyordu. Duvar yıkıldıktan sonra Saddam’ın, Esed’in, Kaddafi’nin meşruiyetleri tartışıldı, çatışmalar başgösterdi. Yeni süreç sadece Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesini değil İslam düşüncesinin şekillenmesini de beraberinde getirecek.
Yeni bir din anlayışına doğru mu gidiyoruz?
Elbette... DAEŞ, selefi hareketler, Batılı yıkımcıların sevdiği ve etkili kullandıkları radikal hareketler İslam ülkelerini, Müslümanları kapitalistleştirecek. Burada hiç şu yoruma girmeyelim; zaten diktatörler döneminde de Batıya bağlıydılar, gibi... Bu farklı... artık yapısal dönüşümden söz etmeliyiz.
Unutmayalım Soğuk Savaş sonrasında tüm Avrupa kapitalistleşti... 2. Dünya savaşı sonrası ABD dünya sistemi Avrupa’da finans kapital dışında düşünme şartlarının tümünü tüketti, bitirdi. Prag Baharı’nı Sovyetlerin bastırdığını mı zannediyorsunuz; Dubcek başarılı oldu.
VAROLUŞ SORUNUYLA KARŞI KARŞIYAYIZ
“Güler yüzlü sosyalizm” sloganının karşılığı ılımlı İslam... İktisadi açıdan merkez-çevre modeli üzerinden bir entegrasyon var ama bir gün Müslümanlar tamamıyla, zihnen, psikolojik, epistemolojik açıdan İslami olandan uzaklaşacak, belki de ontolojik olarak.
Çok ciddi bir varoluş sorunuyla karşı karşıyayız, anlaşılan...
Öyle tabi... Soğuk Savaş’ı iyi okumalıyız... Jan Palach Wenceslas Meydanı’nda kendini yaktıktan yaklaşık 20 yıl sonra tüm Avrupa Amerikan hinterlandının üyesi oldu; bugüne de Tunus’ta kendini yakan Muhammed Buazizi’nin eylemi getirdi, kıvılcımı çaktı. Komünizm çöküşüne Batı, Tarihin Sonu dedi... sonrasında da bugünleri anlatan bir Medeniyetler Çatışması tezi geldi.
Şu anda Medeniyetler Çatışması’nın tam içindeyiz, bir farkla, çatışan taraflar yok, Batı, İsrail-ABD cephesi İslam’ı, Müslümanları dönüştürüyor.
Amerika ve diğer güçler bir yandan İran karşıtı görülürken bu tür bölünmeler bir tek bölgeyi Şiileştiren İran’a yaramaz mı; ya da İran için plan ne zaman işler?
İran için plan işliyor, önceden başlamıştı zaten. Bugünü ister Medeniyetler Çatışmasının fiilen başlaması ister hasatlarının alınması olarak yorumlayın, bölgede üç önemli gelişme olacak.
İSRAİL TOPRAKLARINI GENİŞLETECEK
İlkin İslam düşüncesi dizayn edilecek –İslam dünyası demiyorum, İslam düşüncesi.
İkinci olarak klan-kabile devletler kurulacak.
Son olarak İsrail yavaş yavaş toprak genişletmeye başlayacak.
Şimdiye kadar Batı, İran ve Suudiler “kendi toprakları dışında” savaşıyorlardı, bu tersine işleyecek gibi... DAEŞ, Barzani, Esed vasıtasıyla zaten taraflar birbirini iyice kırdı, İsrail kendini unutturdu, hiç ses çıkarmadı. Şimdi herkes zayıfladı, İran ve Suud birbirine girince topraklarını genişletecek muhtemelen.
Bu olayın Türkiye’ye yansıması ve etkisi ne olur?
Türkiye, gavurların ve onların distribütörlerinin sıkça dediği gibi seküler-laik damarıyla bu “radikallerin temizliği”nden uzak kalabilir. Fakat ben burada temel amacın “Türkiye’nin çevrelenmesi” olduğunu düşünüyorum.
DÜNYA SİSTEMİNİN KARŞISINDAKİ TEK ÜLKE TÜRKİYE
Türkiye çevreleniyor, Balkanlardan, Kafkaslardan ve Ortadoğu’dan.
Türkiye hala dünya sistemine karşı bilkuvve potansiyel taşıyan tek ülke, biz Türkler Batı dışı dünyayı geliştirecek tek milletiz. Bu çevrelemeden her şey çıkar, Barzani gitti diye Kürt devleti ihtimali ortadan kalkmadı, daha da güçlendi bence, unutmayalım ki PYD özerkliğine Esed bile rıza gösteriyor.
JAPONLAR TEKNOLOJİ KÖLELİĞE İTİLİYOR
Şimdi pek sevdiğimiz Japon modernleşmesinden söz etmek istiyorum; 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonların kimliklerine işleyen “milli dini” Şintoizm devletin resmi dini olmaktan çıkarıldı, ona özgü ritüeller, kutlamalar yasaklandı. Japonlar şu an harıl harıl kapitalist merkeze teknoloji köleliği yapıyor.
İran malum kendini Şiilikle bütünleştirip ifade eder, Suudi Arabistan dediğimiz yapı Suud aşireti ve Vehhabilik mezhebi-doktrini üzerine kuruludur. Mısır bir anlamda selefilikle özdeşleştirilmiştir, Suud’dan ayrı bir selefilik, tabi Müslüman Kardeşler daha farklı bir ekoldür.
YASAKLAR TÜRKLÜĞÜMÜZÜ ENGELLEMEDİ
Süreç milli kimliklerle dini anlayışlarının arasındaki bağlantıları da çözecek... Aynen Türkiye’de yapıldığı gibi...
Cumhuriyet inkılapları bizim Türklüğümüzü çözmüştü, Anayasamızda dinimiz yazmıyordu, Hilafet elimizden alınmıştı, Türklük etnik kimliğe indirgenip gaza fikri yok edilmişti. Yasaklar Türklüğün bilkuvve uhdemizde kalmasını engellemedi.
Bu çevreleme hareketi uhdemizdeki bu varlığı tamamen almak isteyecektir; onu “açığa” çıkarmadıkça çevreleme işgale dönüşür!

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Erdoğan Tartışmalara Noktayı Koydu: Berat Albayrak, Görevi Başarıyla Sürdürecektir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Başkan Erdoğan, uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın görevi başarıyla sürdüreceğine inandığını belirtti.

Azerbaycan ve KKTC ziyareti dönüşü uçakta soruları yanıtlayan Başkan Erdoğan, uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak'ın görevi başarıyla sürdüreceğine inandığını belirtti.

"ALBAYRAK'IN FİNANS SEKTÖRÜYLE HEM PRATİKTE HEM TEORİDE GEÇMİŞİ VAR"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomi yönetiminin başına Berat Albayrak'ın getirilmesini de değerlendirdi.
"Berat Albayrak Bey'in finans sektörü ile hem pratikte hem de teoride geçmişi var" diye konuşan Erdoğan, "Böyle bir geçmişi olmuş bir arkadaşımız olması sebebiyle bu işi çok daha seri derleyip, toparlayacağına ve başarıyla yürüteceğine inanıyorum. Bu adımla birlikte Hazine ve Maliye Bakanlığı, devlete finans temininde çok daha güçlü bir kaynak oluşturacak" ifadelerini kullandı.

"BANKALAR ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYACAK

Mehmet Şimşek'in kabinede yer almamasına dönük yabancı basında çıkan olumsuz eleştiriler için "Onların yaklaşımlarını umursamıyorum" diyen Erdoğan, faiz ve kurla ilgili önemli mesajlar verdi:


"Birileri bu işi tırmandırmaya çalışsa da, bunun düştüğünü göreceksiniz. Bu kadar emin konuşuyorum. Hazine ve Maliye Bakanımız elbette ne gerekiyorsa yapacaktır. Burada birçok enstrümanlarımız var. Ben eminim, sadece devlet bankalarımız değil, özel bankalarımız da gerektiğinde taşın altına eline koyacaktır."

"DOLAR ÇOK KISA SÜREDE DÜŞECEK"

Erdoğan ekonomiye yönelik de mesajlar verdi. Erdoğan doların yükselişine ilişkin, "Dolar çok kısa sürede düşecek, göreceksiniz" dedi.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar 1.bölüm

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünya daki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.



ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;


DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben İş adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
Sevgi ile kalın...
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html