BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Bae sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Bae sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

8 Aralık 2018 Cumartesi

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen kaosundaki rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Geride bıraktığımız yaklaşık 8 yıllık Yemen krizinde, siyasi ve insani durum ciddi şekilde karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Yemen’in stratejik önemi ve ülkenin ticari geçiş güzergahında olması, küresel güçler kadar bölgesel aktörlerin de iştahını kabartmış durumunda. Bugün Yemen küresel ve bölgesel aktörlerin ticari ve hegemonik mücadelelerinin tam ortasında kalmış durumda.
2011 yılında Yemen’de yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerinden Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) pek memnun olmadığı aşikar. Bu bağlamda BAE, statükonun sürmesi için bir yandan özgürlük taleplerinin önünü kesmeye çabalarken öte yandan da Husilerin yeni işgallerini durdurmak için askeri operasyonların başını çekiyor.
Arap isyanları ve BAE: Yumuşak güçten askeri müdahalelere Modern Ortadoğu’nun kuruluşunda Basra körfezinde yer alan 7 emirliğin anlaşmasıyla kurulan BAE’nin uluslararası politikasını karakterize eden, petrolden sağladığı gelirle dış yardımları, yatırım projelerini finanse etmesi ve uluslararası misyonlara finans sağlamasıydı.
2011 yılıyla birlikte “Arap Baharı”nın bölgede yol açtığı yeni dinamiklere karşı BAE’nin ve genel olarak Körfez ülkelerinin finansal ve diplomatik arayışların yanı sıra askeri harekâtlarla sert müdahalelere başlamış olması, özellikle BAE açısından yeni bir evreye geçildiğine işaret ediyor. Mısır, Suriye ve Irak’ta finans endeksli politikaları aşan bu yeni yaklaşımla Libya’da uçaklarını Mısır Hava Kuvvetleri ile yan yana havalandıran BAE, Kızıldeniz’e ve Aden körfezine kıyısı olan birçok ülkede askeri üs kurma peşinde. Cibuti, Somali ve Eritre’deki hamlelerinin ardından, Yemen krizindeki askeri müdahalesi, BAE’nin dış politikada yeni müdahaleci askeri yaklaşımını tarif ediyor.
BAE’nin güvenlik endeksli bu yaklaşımının altında birden fazla motivasyon yatıyor. Geleneksel BAE dış politikasında İran önemli bir yer tutsa da, özellikle Libya, Mısır ve Yemen askeri müdahalelerinde, İslami gruplara karşı hareket etmek temel teşkil ediyor. “Arap Baharı”ndan sonra, özgürlük yanlısı gruplar da (en az İran kadar) BAE tarafından ulusal güvenliğini tehdit eden temel unsurlar olarak algılandı. BAE yöneticileri bunu birçok defa dile getirmişlerdi. Körfez monarşilerinin meşruiyetine meydan okuyan bu gelişmelere karşı BAE Suudi Arabistan, Mısır ve statüko yanlısı diğer aktörlerle birlikte bölgesel bir ittifakın kurulması girişiminin başını çekiyor.
BAE’nin bu yeni yaklaşımını destekleyen birçok Batılı müttefiki de var. Askeri doktrinini büyük ölçüde ABD’den alan BAE, ABD’nin resmi kurumlardan olduğu kadar, aynı zamanda birçok Batılı güvenlik şirketinden de askeri danışmanlık hizmeti alıyor. BAE Yemen’de çeşitli yerel milis güçleri ve kendi askerî birliklerini kullanırken Blackwater ve Reflex Responses gibi güvenlik şirketleriyle de işbirliği yapıyor.
Husi karşıtı Arap Koalisyonu’nda yer almasına rağmen çoğu zaman tek başına hareket eden BAE, Yemen’e ait birçok stratejik noktayı ve limanı tek taraflı olarak ele geçirdi. BAE bugün Yemen kıyılarında (başta Aden körfezi olmak üzere) birçok limanını ele geçirmiş durumda. Babü’l Mendep deniz trafiğini kontrol altına almaya çalışan BAE, Eritre’de bir askeri tesis kurdu ve 2017 yılında Somali’de de aynı girişimde bulundu. Bu noktada BAE’nin bir diğer hedefi de Kızıldeniz’in en büyük limanı olan Hudeyde limanını ele geçirmek.
BAE bu yeni vizyonunda yerli silah endüstrisiyle askeri caydırıcılığını geliştirmeyi amaçlıyor. 2011 yılında Arap Baharı ile birlikte bölgesel düzeninin temelleri sarsılan Körfez’in, BAE önderliğinde yeni bir düzen kurma peşinde olduğunu görmek mümkün.
BAE’nin Yemen stratejisi
Arap Baharı sürecinden sonra askeri anlamda bölgeye angaje olan BAE, Arap Koalisyonu’nun motor gücü konumunda. Suudi Arabistan ile birlikte hareket eden BAE’nin Suudi Arabistan’dan farklı bir yaklaşımı var. BAE’nin amacı Yemen’in toprak bütünlüğünün sağlanması değil, o güvenlik, ekonomi ve bölgenin statükosunu korumak gibi motivasyonlarla Yemen’e yaklaşıyor.
Bu çerçevede makro planda baktığımızda, Yemen krizinde Çin ve ABD gibi küresel güçlerin yanında, bölgesel anlamda İran, Suudi Arabistan ve BAE önemli aktörler olarak ön plana çıkıyor. Yemen'deki askeri varlığı ve taşıyıcı rolünden dolayı BAE, kimi zaman Suudi Arabistan’ın yaklaşımını da yönlendiren bir aktör haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin mutlak ticari hakimiyetine meydan okuma niteliği taşıyan Çin’in yeni ipek yolu projesinin, Ortadoğu’da da önemli bir değişime yol açacağı öngörülüyor. Çin’in söz konusu projesinden etkilenecek ülkelerin başında BAE var. Yemen’in kıyılarından geçen uluslararası ticari rotaları ve uluslararası petrol nakliyatı, söz konusu krizi Çin’in yeni ticari planlarıyla yakından ilişkilendirilebilir. Dubai ve Abu Dabi gibi ticari merkezlerinin cazibeli konumlarını kaybetmesi korkusuyla BAE, Yemen’e ait sahil kentlerini ve limanlarını ele geçirmeye çalışıyor. Yemen’in istikrara kavuşması halinde, buradaki limanların potansiyel olarak BAE limanlarının yerini alabileceği senaryoları ileri sürülüyor. Bu çerçevede BAE, hâlihazırda başta stratejik Sokotra adası ve Aden körfezinin girişinde bulunan Miyun adası olmak üzere, Aden, Duba, Belhaf, Meha limanlarını ve son olarak Hudeyde limanını ele geçirmek için mücadele veriyor.
BAE 2015 yılından itibaren birçok sivilin ölümüne sebep olduğu gibi, başta stratejik adaları olmak üzere, Yemen’in limanlarını ve yer altı zenginliklerini de ele geçirmiş durumda. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığı, ele geçirdiği enerji kaynakları ve geçiş yolları, Husi karşıtlığı retoriğini aşan bir durum sergiliyor. Bu bağlamda, BAE’nin Yemen’deki temel motivasyonunun esasında Aden körfezi ve Hint okyanusundaki çıkarlarını garanti altına almak olduğunu görülüyor.
BAE ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Koalisyonu’nun askeri müdahalesini meşrulaştıran en önemli gerekçe ise İran’ın Yemen’deki varlığı. BAE’nin İran’la ticari ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Yemen’in İran’la kurduğu ilişkinin bahane edilmesine şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
BAE Yemen'de Sünni gruplara da karşı
Öte yandan, BAE’nin Yemen’e müdahalesindeki gerekçelerinin en önemli unsurunu özgürlük yanlısı grupların varlığı oluşturuyor. 2011 yılından itibaren bölgede yaşanan değişim ve özgürleşme ortamından rahatsız olan BAE, statükonun korunmasının en etkili aktörleri arasında yer alıyor.
Bir devlet olarak kuruluşundan itibaren gerek askeri gerekse siyasal elitler özelinde Batı etkisinin en açık ve net görüldüğü Körfez ülkesi BAE. Bu anlamda, statükonun ve mevcut konjonktürün muhafaza edilmesinin BAE’nin en önemli görevi olduğunu görmek mümkün. Bölgesel statükoya meydan okuyan özgürlük yanlısı yerli grupları bastırmaya çalışan BAE, son olarak Taiz ve Aden kentlerinde Sünni siyasal güçlere karşı operasyonlar başlattı. BAE Yemen projeksiyonunda kendisiyle aynı fikirde olmayan çeşitli yerel gruplara karşı da savaş açmış durumda.
Yemen’de 2015 yılında başlayan Arap Koalisyonu’nun askeri operasyonunda BAE’nin askeri varlığı 30 adet F-16 savaş uçağı, 4 bin asker, yaklaşık bin 500 özel harekât mensubu ve yüzlerce yabancı şirket “danışmanı”ndan oluşuyor. BAE Yemen’deki askeri varlığının yanı sıra binlerce yerel silahlı milisi de eğitiyor. Alternatif olarak eğitilen ve maaşı ödenen Hadi’ye bağlı bu birlikler, BAE’nin Yemen’in geleceğiyle ilgili uzun vadeli planları hakkında fikir verebilir. Birleşik bir Yemen’den ziyade kendi jeopolitik çıkarlarını önceleyen BAE’nin, eğittiği milisler sayesinde, başta liman kentleri olmak üzere, Yemen’in stratejik noktalarını elinde tutmak istediği görülebilir. Savaş sonrası güç dengelerinin şekilleneceği Yemen’de, desteklediği söz konusu gruplar sayesinde BAE’nin, “Yemen paylaşımında” payını maksimum düzeyde tutmak isteyeceğini söylemek mümkün.
BAE Yemen’de her ilde farklı yerel askeri ve siyasi grupları destekliyor, askeri eğitim vererek silahlandırıyor. Birbirinden kopuk ve habersiz bu yerel askeri gruplar, birleşik Yemen fikrini zayıflattığı gibi, orta vadede önemli sorunlara yol açacak gibi görünüyor. Kimi zaman kendi aralarında çatışan bu güçler, son olarak Hadi hükümetine bağlı devlet ordusuna karşı Aden havalimanın kontrolüyle ilgili olarak şiddetli çatışmalar yaşamıştı.
BAE’nin Yemen’deki gizli hapishaneleri
Yemen’in güney bölgelerindeki en etkin yabancı güç olan BAE ile ilgili en önemli endişe kaynağı ise başta Sokotra adası olmak üzere güney illerinde işkenceyle dolu gizli hapishanelerin varlığı. Uluslararası medyanın gündeme getirdiği gizli hapishaneler, henüz Arap Baharından önce, ABD tarafından El-Kaide’ye karşı mücadelenin bir parçası olarak kurulmuştu. 2009 yılında Obama hükümetinin kapattığı bu gizli işkence merkezlerini BAE’nin tekrar aktif hale getirdiği ifade ediliyor. Haziran ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı raporda, BAE’nin “güvenlik operasyonları” sırasında onlarca kişiyi zorla kaybetme ve keyfi gözaltında tutma gibi uygulamalar gerçekleştirdiği ifade ediliyor. Temmuz ayında benzer iddiaları Uluslararası Af Örgütü de raporlamıştı. Husiler’den ziyade, güneydeki Sünni gruplar arasında siyasi muhaliflikleriyle tanınan ve kimi zaman da BAE’nin politikalarına itiraz eden Hadi hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin ve yerel hükümet görevlilerin bu tür gizli hapishanelerde tutulduğu ifade ediliyor. Öte yandan BAE’ye itaat etmeyen kimi kabilelerin önde gelenlerinin, gazeteci ve aktivistlerin de hukuksuz bir şekilde gözaltına tutulduğu kaydediliyor. Meşru Yemen hükümetinin soruşturulmasını istediği bu iddialar karşısında, BAE’li yöneticiler gizli hapishaneler ve işkence merkezlerin varlığını reddetmişti.
BAE’nin kontrolündeki güney bölgelerinde farklı isimler altında binlerce kişiden oluşan onlarca milis grubu var. Çoğu zamanda yerel çetelerden ve başıbozuk sokak kabadayılardan oluşan bu tür gruplar, Yemen’in birlik fikrini tehdit eden önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Yemen’in geleceği hakkında bir tasavvura sahip olmayan bu grupların, savaş sonrası dönemde de Yemen’in güvenliği ve genel asayişi için önemli bir sorun kaynağı olarak kalacağı düşünülüyor.
BAE’nin Yemen müdahalesinin iç yansımaları
BAE’nin son dönemde askerileşme eğilimi gösteren dış politika yaklaşımının, emirliklerin içinde süregelen bazı iç problemlerin ve sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olacağı fikri giderek güçleniyor. Aşırı askeri harcamaların ve özellikle Yemen’deki insan hakları ihlallerinin, birçok emirlikte ciddi endişeler uyandırdığı söyleniyor. Endişelerini ifade eden Dubai eski polis müdürünün, Muhammed bin Zayid’e açık bir uyarısı olmuştu. Polis müdürüne göre, uzun süren söz konusu askeri müdahale Yemen’i “başarısız devlet” haline getirecek ve sonu gelmeyen bir savaş ihtimalini doğuracaktır.
Sonuç olarak, BAE’nin Yemen’e askeri müdahalesi ve yol açtığı insan hakları ihlalleri, birliği oluşturan emirliklerin bazılarında ciddi rahatsızlık meydana getirmiş durumunda. Yedi emirlikten oluşan BAE’nin anayasal kurumları başta olmak üzere, mevcut askeri harcamalardan ve müdahaleci politikalarından memnun olmayan bir kitle var ve bu kitle giderek daha da büyüyor. Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid’e karşı muhalefetin ve itirazların giderek artacağını öngörmek de mümkün. Zira siyasal temsil sisteminden memnun olmayan olan kimi emirliklerin, BAE’nin federal yapısını yeni bir sınav alanı haline getirme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

15 Ağustos 2020 Cumartesi

İsrail ve BAE anlaşması Batı'yı memnun etti, Filistinlileri üzdü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.




Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.

AB, Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden anlaşmaya destek açıklamaları geldi.
AB Komisyonu Sözcüsü Nabila Massrali, İsrail ve BAE arasındaki anlaşmayı "memnuniyetle" karşıladıklarını ifade etti.
Normalleşmenin iki ülkenin yanı sıra bölgesel istikrara da katkı sağlayacağını savunan Massrali, İsrail ve BAE’nin AB’nin ortakları olduğunu kaydetti.
Massrali, AB’nin İsrail-Filistin sorununa ilişkin iki devletli çözümü desteklemeye devam ettiğini, taraflar arasında müzakerelerin tekrar başlaması için çalışma yürütmeye hazır olduğunu söyledi.
Arap ülkeleri arasında anlaşmadan duyduğu memnuniyeti ilk dile getiren Mısır oldu. Anlaşmayı Körfez ülkeleri arasında ilk tebrik eden de Suudi Arabistan'ın en önemli müttefiki olan Bahreyn'di. Bugün yaptığı açıklamayla Umman da anlaşmaya desteğini ilan etti.
Başta Türkiye olmak üzere Filistin, İran, Libya'dan anlaşmaya yönelik sert tepkiler geldi. Katar ve Kuveyt ise anlaşmaya ilişkin henüz açıklama yapmadı.
İsrail ile BAE arasındaki anlaşma da Filistin halkının yanında olduklarının altını çizen Erdoğan, şöyle konuştu:

"Tabii bir başka gelişme daha var. O da özellikle üçlü adım İsrail. İsrail'le şu anda burada gerek Mısır gerek Yunanistan arasındaki dayanışma ve bir taraftan da Filistin'e yönelik atılan adım yenilir, yutulur bir adım değil. Şimdi Filistin, büyükelçiliğini galiba kapatıyor ya da geri çekiyor. Şu anda aynı durum bizim için de geçerli. Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki, "Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin'i de hiçbir zaman yedirmedik, yedirtmeyeceğiz."

Türkiye Dışişleri Bakanlığı BAE'nin İsrail ile yaptığı normalleşme anlaşmasına ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada "Zaten ölü doğan ve hiçbir geçerliliği olmayan ABD planı üzerinden gizli hesaplar yapmaya çalışan BAE, bu şekilde Filistin'in iradesini de yok saymaktadır." ifadesini kullandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da düzenlediği basın toplantısında, "(İsrail-BAE anlaşması) BAE, bölgenin istikrarsızlığı için çaba sarf ediyor. Kendi çıkarları için Filistin davasına ihanet ediyor." dedi. 

Almanya

Alman hükümeti, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleşmesini öngören anlaşmadan dolayı İsrail’i tebrik etti.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin bölgedeki barışa önemli bir katkı sunacağını savundu.
Maas, İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Ashkenazi’yle telefon görüşmesi yaptığını ve bu tarihi adımdan dolayı tebrik ettiğini aktardı.
İsrail hükümetinin ilhak planlarını askıya almasının iyi bir gelişme olduğunu söyleyen Maas, "Bu anlaşmanın bölgedeki olumlu gelişmelerin başlangıç noktası olmasını ve Orta Doğu barış sürecine yeni bir ivme kazandırmasını umuyoruz."diye konuştu.
Maas, Orta Doğu’da müzakere edilen iki devletli çözümün kalıcı barış getireceğine ilişkin tutumu devam ettirdiklerini aktardı.
Avrupa’daki ve bölgedeki partnerlerle son haftalarda ilhak konusunu görüştüklerini ve doğrudan müzakerelerin yeniden başlaması için çaba sarf ettiklerini belirten Maas, böyle bir süreci etkili bir şekilde desteklemeye hazır olduklarını kaydetti.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "İsrail ve BAE hükümetlerini, aralarındaki ilişkileri iyileştirmeye yönelik yaptıkları tarihi anlaşma için sımsıcak duygularla tebrik ediyoruz." ifadesi kullanıldı.
Anlaşmanın, "diplomasi için bir zafer ve bölgenin istikrar ve güvenliğinin güçlendirilmesi açısından da önemli bir adım" olarak nitelendirildiği açıklamada, şu ifadeler yer aldı:
"Bu büyük adımın aynı zamanda, Orta Doğu halkları arasında diyalog ve karşılıklı anlayışın yerleşmesi açısından temel taşı oluşturmasını dileriz."

İngiltere

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) anlaşmasına ilişkin Twitter'dan paylaşımda bulundu.
Anlaşmanın iki ülke arasındaki normalleşme süreci için önemli bir adım olduğunu belirten Johnson, "Batı Şeria’da ilhakın durdurulması benim büyük umudumdu. Bu anlaşma ile durdurulmuş oldu. Bugün bu planın askıya alınması Orta Doğu’da barış için önemli bir adımdır." iddiasında bulundu.
İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab ise İsrail ve BAE anlaşmasının barış için önemli bir destek olduğuna işaret ederek, "İlhakın askıya alınmasına ve Birleşik Kralığın iki büyük dostu arasındaki normalleşmeye hoşgeldiniz. Filistinliler ve İsrail taraflarının görüşme zamanı, barışa giden tek yol bu." dedi.

Fransa

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ise yaptığı yazılı açıklamada, "Fransa, bölgedeki iki önemli ortağı olan İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleştiğine yönelik açıklamayı memnuniyetle karşılamaktadır." ifadesini kullandı.
İsrail'in Filistin topraklarını ilhak planını askıya almasının olumlu gelişme olduğunu vurgulayan Le Drian, bu kararın kalıcı hale gelmesi gerektiğini belirtti.
Le Drian, anlaşmanın İsrail ve Filistin arasındaki müzakerelerin tekrar başlamasını sağlaması gerektiğini kaydetti.
İtalya Dışişleri Bakanlığı da bu anlaşmayı olumlu karşıladıklarını ve Orta Doğu'daki barış için önemli bir adım olmasının umulduğunu açıkladı.

Bulgaristan

Bulgaristan Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde yayımlanan resmi açıklamada ise İsrail-BAE anlaşmasının "Orta Doğu tarihinde yeni sayfa açacak tarihi bir ilerleme" olduğu ileri sürüldü.

Kosova ve Arnavutluk

Kosova Başbakanı Avdullah Hoti yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ve BAE arasındaki ilişkilerin bütünüyle normalleştirilmesi anlaşmasını, daha sakin ve daha müreffeh bir Orta Doğu'ya doğru tarihi bir adım olarak nitelendirdiğini vurguladı.
Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda, varılan anlaşmayı "ilham verici" olarak yorumladı.
Suudi Arabistan ve Arap Birliğinden anlaşmaya ilişkin bir açıklama gelmedi
Körfez ülkeleri arasında BAE'nin önemli müttefiklerinden olan Suudi Arabistan, İsrail ile varılan anlaşmada sessizliğini koruyup herhangi bir tepki göstermedi.
Suudi Arabistan gibi Arap Birliğinden de anlaşmaya yönelik herhangi bir sert tepki veya kınama gelmedi.
Filistin tarafı ise Arap Birliğinin BAE-İsrail anlaşmasındaki sessizliğine tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Konseyi Genel Sekreteri Saib Ureykat, dün yaptığı açıklamada Ahmed Ebu Gayt'ın, BAE ile İsrail arasında imzalanan normalleşme anlaşmasını kınayan açıklama yapmadığı takdirde istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.

Mısır

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, BAE ve İsrail arasındaki anlaşmadan duyduğu memnuniyeti Twitter hesabından yaptığı paylaşımla ortaya koydu.
Sisi, "bölgesel istikrar ve kalkınmayı" sağlayacağını savunduğu gelişmeden son derece memnun olduğunu belirtti.
BAE'nin resmi ajansı WAM'daki habere göre Sisi, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ı telefonla arayarak anlaşma dolayısıyla kendisini tebrik etti.
Mısır, 1979'da İsrail ile normalleşme sürecine girip, diplomatik ilişkiler kuran ilk Arap ülkesiydi.

Bahreyn

Körfez ülkeleri arasında anlaşmaya yönelik bir destek açıklaması da Bahreyn'den geldi.
Bahreyn'in resmi ajansı BNA'da yayımlanan haberde, İsrail ve BAE arasındaki anlaşma "tarihi" olarak nitelendirilerek, bunun "bölgenin istikrarını" güçlendireceği ileri sürüldü.
Haberde, ABD'nin anlaşmanın teminatı olmasına yönelik sarf ettiği çabalarından da övgüyle söz edildi.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşunun (KAN) ismini vermek istemeyen İsrailli bir yetkiliye dayandırdığı haberde, BAE ardından İsrail'le normalleşme anlaşması imzalaması beklenen ülkenin Bahreyn olduğu belirtildi.

Umman

Umman, İsrail ve BAE arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verdi.
Dışişleri Bakanlığının, Umman resmi ajansı ONA'da yayımlanan yazılı açıklamasında, "Sultanlık, ABD-İsrail ve BAE'nin arasındaki tarihi ortak bildiri çerçevesinde, İsrail ile ilişkileri konusundaki BAE'nin kararını destekliyor." ifadelerine yer verildi.

Filistin

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasını Filistin halkının sırtına saplanmış bir hançer olarak nitelendirdi.
Filistin yönetiminden yapılan yazılı açıklamada, BAE’nin, “işgal devleti” İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarının ilhakını geçici olarak askıya alması karşılığında ve Mescid-i Aksa’yı Yahudileştirme planları gölgesinde bu anlaşmaya vardığına vurgu yapıldı.
Hamas, Fetih ve İslami Cihad Hareketi, BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasına tepki gösterdi.

İran

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Özel Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, İsrail ile ilişkileri normalleştiren BAE'yi Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmekle suçladı.
Abdullahiyan, şöyle devam etti:
"BAE'nin, sahte ve suçlu İsrail rejimiyle ilişkileri normalleştirme adına yeni yaklaşımı, barış ve güvenliği sağlamaz yalnızca siyonistlerin suçlarının devam etmesine hizmet eder. BAE yönetimi, Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmüştür ve bu tutumunun hiçbir gerekçesi yoktur. BAE, bu stratejik hata ile siyonizm ateşine yakalanacaktır."

Libya

Libya Başkanlık Konseyi Üyesi Muhammed Amari Zayid, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail ile ilişkileri normalleştirme konusunda anlaşmaya varmasını "şaşırtmayan bir ihanet" olarak değerlendirdi
Zayid, Al Jazeera televizyonuna yaptığı açıklamada, BAE-İsrail anlaşması için "BAE devletçiğinin şaşırtmayan bir ihanetidir. Libya, Suriye ve Yemen'de sürdürdüğü yıkıcı rol ile Katar, Filistin ve bölgenin özgür halklarına ambargo uygulamasının doğal bir sonucudur." ifadelerini kullandı.


5 Şubat 2018 Pazartesi

BAE'nin hamleleri Ortadoğu’yu kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ortadoğu'da tamamıyla seküler bir vizyon benimseyen BAE, Suudi Arabistan'dan bağımsız bir dış politika geliştiriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ABD Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamada, Arap dünyasında sekülerizmin zaferinin, Ortadoğu’da uzun dönemli barış ve istikrarın temeli olduğunu söylemişti. Bu beyan, BAE’yi, İslami hareketlerle bağlantılı olduğu gerekçesiyle Körfez İşbirliği Konseyi'nden (KİK) çıkarılan Katar ile arasına mesafe koyarken, Mısır ve Bahreyn gibi anti-İslamcı ülkelere yaklaştırıyordu.

BAE’nin Ortadoğu’da seküler güçleri destekleme tavrı, son altı ayda ülkenin dış politikasının ana itici gücü haline geldi. BAE bu dönemde, Katar’ı bölgede izole çabaları, Yemen’de askeri operasyon ve Suudi Arabistan’a İslamcı gruplarla ilişkisini kesme çağrısı yaparak, hem Sünni İslamcı birlikteliklerin hem de İran destekli Şii militan grupların bölgedeki etkisini kırmaya yönelik ikili bir kuşatma stratejisi benimsedi. 

Bu ikili kuşatma stratejisi, aynı zamanda BAE’nin, Suudi Arabistan’ın destekçi müttefiki konumundan bağımsız jeopolitik hedefleri olan bölgesel bir güce dönüşümünü tamamlar nitelikteydi.

Katar’ın Ortadoğu meselelerinde etkisini kırmak, BAE’nin ikili kuşatma stratejisinin en önemli ayağı. Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed, Katar’ın İslamcı gruplarla bağlantısının ve İran’la güçlü diplomatik ilişkilerinin, bölgesel istikrarı tehdit ettiğini düşünüyor. Katar’ın bu ilişkilerinin sonlanması için BAE, Doha yönetimine karşı zorlayıcı diplomasi uyguluyor. 

Ülke, KİK’in Katar’a ambargo uygulamasını sağladı, ayrıca sahte bilgi yayarak Katar’ın mali sistemini istikrarsızlaştırmaya, uluslararası yatırımcıların Katar ekonomisine güvenini zedelemeye çalıştı.
Bu zorlayıcı diplomasi, Katar’ın Yemen’deki Müslüman Kardeşler fraksiyonu El-Islah ile askeri bağlarını kesmesi dışında, pek bir etki meydana getiremedi. Katar, son birkaç ay boyunca hem İran’la ticari ilişkilerini geliştirdi, hem ABD’nin Doha’daki Taliban irtibat bürosunu kapatma konusundaki baskılarına direndi, hem de Gazze Şeridi’ndeki Hamas destekli kurumlara yardımını sürdürdü.

Tüm bu olumsuz gelişmeleri dengelemek için BAE, ABD’deki lobi gücünü kullanarak Trump yönetimini Katar destekli Müslüman Kardeşler gruplarını terör örgütü ilan etmeye ve Taliban ile bağlarını koparması için Katar’a baskı yapmaya ikna etmeye çalıştı. 

Her ne kadar Katar, tüm bu baskılara direnmeyi ve ABD ile yakın ilişkilerini sürdürmeyi başarsa da, BAE ortak diplomatik baskıların, Doha yönetimini BAE’nin seküler bölge vizyonuna yönelik bir tehdit olmaktan çıkaracağını düşünüyor.

BAE'nin kendi dış politika vizyonunu gerçekleştirmek açısından kritik addettiği bir diğer cephe de Yemen. Çünkü Yemen’deki iç savaşı seküler güçler, Sünni militanlar ve İran destekli Husi milisleri arasında üçlü bir çatışma olarak görüyor. 

Bu, Yemen savaşını KİK ülkeleri ile İran arasında bir jeopolitik güç savaşı olarak gören Suudi Arabistan’ın bakışından tamamıyla farklı bir algı. Suudilerin ve Emirliklerin, Yemen savaşı konusundaki farklı perspektifleri, Abu Dabi yönetimini İslamcı düşmanlara karşı seküler güçleri desteklemeye yönelik tek taraflı askeri ve diplomatik girişimlere yöneltti.

BAE, Aralık 2017’deki ölümüne dek eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e askeri destek sağladı. 

Çünkü Abu Dabi yönetimi Salih’in geçmişte ülkedeki farklı mezheplerin çıkarları arasında pragmatik bir denge kurma konusunda sergilediği becerinin, Yemen’in siyasi yeniden inşasına yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Salih’in ölümünden sonra BAE, Yemen'i bu kez ülkenin uluslararası toplum tarafından tanınan Devlet Başkanı Abdrabbu Mansur Hadi öncülüğündeki seküler bir ulusal koalisyon etrafında birleştirme girişiminde bulundu.

Abu Dabi yönetimi, Yemen’de belirleyici rol oynamak ve ülkede seküler otoriter yönetime dönüşü sağlamak üzere, askeri güç kullanarak, sahada kendine etki alanları oluşturdu. BAE’nin Yemen’in güneyindeki milliyetçi hareketlerle güçlü bağları ve petrol zengini Hadramevt bölgesinde sürekli güçlenen varlığı, ona bölgeye doğrudan kuvvet aktarım imkanı sağlıyor. Suudi Arabistan daha çok ülkenin kuzey sınırlarına hava saldırıları düzenlerken, BAE karada stratejik cepler oluşturarak, hedeflerini daha kolay gerçekleştiriyor. Emirlik Kara Kuvvetleri, bu yolla bir yandan seküler milliyetçi güçlere doğrudan lojistik destek sağlarken, diğer yandan El Islah ve Husiler’e karşı Riyad’ın hava akınlarından çok daha hedefe yönelik saldırılar gerçekleştirebiliyor.

Askeri saldırıların yanı sıra BAE, Yemen’deki İslamcıları siyasi çözüme ikna etmek üzere diplomatik girişimlerde bulundu. Muhammed bin Zayed, 13 Aralık’ta Husi tehdidine karşı birlikte hareket etmek ve istikrarsızlık oluşturmaya yönelik hareketlerden kaçınmaya ikna etmek üzere El Islah hareketi lideri Muhammed Abdullah El-Yedumi ile bir araya geldi.

BAE, ayrıca Husi gruplar arasındaki bölünme meydana getirmeye yönelik gizli diplomatik faaliyetler de yürütüyor. Bu gizli diplomatik inisiyatifler, 8 Ocak’ta Yemen’in Hüdeyye bölgesindeki önde gelen Husi komutanlardan Şeyh Emir İbrahim komutasındaki güçlere KİK tarafına geçme talimatı verdiğinde büyük bir başarı kazanmış oldu. Husiler’e yönelik halk desteği giderek azalırken, BAE, benzer taraf değiştirme vakalarının artacağını, böylece seküler koalisyonun elinin güçleneceğini umuyor.

Her ne kadar BAE’nin Katar’ı dışlama ve Yemen’deki İslamcı grupların etkisini kırma yönündeki tek taraflı çabaları, ikili kuşatma stratejisinin en önemli unsuru olsa da, Abu Dabi yönetimi bu çabaları, Suudi Arabistan’la yakın işbirliği içinde yürütmeye dikkat etti. BAE, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ın Suudi devletini bir “ılımlı İslam” rejimi olarak yeniden kurma iradesini, olumlu bir adım olarak görüyor. Emirlik yetkilileri, bu sekülerleşme retoriğini dış politikaya yansıtma konusunda Suudi muhataplarını ikna etmeye çalışıyor.

BAE’nin Suudi Arabistan’ın dış politikasını sekülerleştirme ve ikili kuşatma stratejisini ikili işbirliği yoluyla yürütme çabaları belirgin bir başarı elde etmiş durumda. BAE’nin Katar’ın Hamas ile bağlarını kınayan tavrı, Suudi Arabistan’dan büyük destek görüyor. Bu retorik destek, Riyad ve Abu Dabi yönetimlerinin Ekim 2017’deki Hamas-Fetih uzlaşma anlaşmasının desteklemek için yakın işbirliği yapma cesareti verdi. Her ne kadar Suudi Arabistan’ın El Islah’a askeri desteği BAE’deki siyasi karar vericileri rahatsız etse de, Muhammmed bin Selman, Muhammed Bin Zayed’in 13 Aralık’ta El Islah liderleriyle Yemen’de siyasi istikrarın sağlanması için yaptığı görüşmelere katıldı.

Her ne kadar BAE’nin dış politika yönelimi, Suudi Arabistan’dan çok daha belirgin şekilde seküler olsa da, Abu Dabi ve Riyad, İran’ın Ortadoğu’daki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine karşı çıkılması gerektiği konusunda görüş birliği içinde. Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri ittifakı, İran’ın güdümlü füze programının bölgede meydana getirdiği güvenlik tehdidine dikkat çekerek, Trump yönetimine İran’ın 2015 nükleer anlaşmasında yaptığı ihlallerini tanıma konusunda baskı yaptı.

İki ülke arasında artan işbirliğine rağmen, BAE, ılımlı Şii gruplarla uzlaşma fikrine Suudi Arabistan’dan daha yakın ve Riyad yönetiminin İran yanlısı güçlere karşı tüm Sünni milisleri ayrım gözetmeden silahlandırma politikasına karşı duruşunu sürdürüyor. Buna karşın BAE ve Suudi Arabistan arasında ikili kuşatma stratejisi konusunda orta yol bulmak için yeterince ortak zemin mevcut.

[Oxford Üniversitesi St. Antony’s College Uluslararası İlişkiler Bölümünde doktora çalışmasına devam eden Samuel Ramani, düzenli olarak Washington Post ve The Diplomat’ta Ortadoğu ve Rusya politikası odaklı yazılar kaleme almaktadır]tercim: Emre Aytekin

24 Aralık 2018 Pazartesi

Ortadoğu’da krizin şifresi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Körfez bölgesi Ortadoğu’nun bir alt bölgesi olarak nitelendirilir. Bu özellik bölge siyasetinin en azından iki temel dinamikle açıklanmasına olmasına yol açmıştır. Bunlardan ilki, küresel aktörlerin devamlı olarak bölgeye yönelen ilgisinin bölge siyasetini etkileme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu anlamda Osmanlı, İngiltere ve ABD hegemonyaları, bölge ülkelerinin iç ve dış politikalarında önemli ölçüde etkinlik sağlamıştır. İkinci dinamik ise çok fazla dile getirilmeyen bölge içi güvenlik dönüşümleri ve güç mücadeleleridir. Bu anlamda bölge ülkeleri arasında yaşanan rekabetler, bölge siyasetini önemli ölçüde etkilemiştir. Rekabetin yanı sıra ittifaklar ve işbirlikleri de bölge siyasetinin şekillenmesinde rol oynamaktadır. Bu noktada özelde Körfez ve genelde Ortadoğu siyasetinin, veliahtlar üzerinden yapılan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan ittifakından etkilendiği söylenebilir.
Fakat bu ittifakta Abu Dabi veliaht prensi Muhammed bin Zayid’in (MbZ) “üst” (superior), Suudi Arabistan I. Veliahtı Muhammed bin Selman’ın (MbS) “ast” (subordinate) olduğu bir hiyerarşik ilişki söz konusu. Öyle ki 2017’de MbS’nin iç siyasette ve ekonomide güç konsolidasyonunu sağlama amacıyla başlattığı, “yolsuzlukla mücadele” adı altında siyasi muhalif ve gazetecilerin tutuklanması operasyonları da MbZ’nin telkinleriyle yapılmıştı. Bu durum, MbS’nin akıl hocasının MbZ olduğunu gösteriyor. Peki MbZ kim?

Asker siyasetçi MbZ

Muhammed bin Zayid, bugün BAE denilince akla gelen ilk isim. El-Ayn (göz) şehrinde doğan MbZ, kariyerine küçük yaşlarda askeri eğitimlerle başladı. İngiltere’deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden 1979 yılında mezun oldu. Ülkeye döndüğünde, Emirlikleri oluşturan 7 eyaletten birisi olan Şarika’daki eğitim kursuna katıldı ve daha sonra ilk görevini helikopter filosunda komutan olarak icra etmeye başladı. Daha sonra 1986’da hava kuvvetleri komutanı, 1992’de ise genelkurmay başkan yardımcısı oldu. BAE Hava kuvvetleri pilotluğu, BAE’nin elit güvenlik gücü olan Amiri Birliği’nde memurluk gibi birçok askeri görev alan MbZ, siyasete Emirliklerin kurucusu ve babası Şeyh Zayid’in 2004’te vefat etmesiyle girdi. Üvey kardeşi ve BAE Emiri olan Şeyh Halife’nin sağlık sorunlarından faydalanarak ülke içinde gittikçe güçlenen MbZ, bugün Abu Dabi’nin Veliaht prensi olmasına rağmen, ülkenin de facto kralı olarak anılıyor. MbZ’nin de facto lider olarak Abu Dabi merkezinden BAE siyasetine yön vermesini, bölge siyasetine yön veren liderlerle kurduğu yakın temaslar sağlıyor. Bu yakın temasların bir göstergesi olarak, Abu Dabi Louvre Müzesi’nin açılışına birçok yabancı devlet adamı katılmıştı. Uzman Alexandre Kazerouni’ye göre söz konusu müzenin açılışın, Beni Fatıma kabilesinin lideri olan MbZ’nin aile içindeki hükümdarlığını ve ülke içindeki askeri, ekonomik, istihbari ve dış politik otoritesini ispatlama açısından sembolik bir önemi var.

ABD’nin peşine takılarak gidilen yol

MbZ’nin hiçbir siyasi projesi, ABD’den bağımsız değil. Bu anlamda, Trump dönemi ABD’nin bölge politikasının, İran’ın çevrelenmesi, İsrail’in güvenliğinin artırılması ve Türkiye’nin sınırlandırılması etrafında şekillendiğini ve her üç sütunda da BAE’nin önemli rol oynadığının altı çizilmeli. Üç sütun üzerinden gerçekleşecek gelişmelerin Türkiye’nin bölge politikasını zayıflatacak potansiyele sahip olması Türkiye’yi kaygılandırmıştır. Bu minvalde Türkiye inisiyatifler alarak, Suriye özelinde Rusya ve İran ile masaya oturarak işbirliği yapmaya başlamıştır. Söz konusu “ortaklık” BAE yönetimi tarafından olumsuz karşılanmıştır. Bu anlamda BAE- Türkiye ilişkilerindeki potansiyel gerilimli alanlardan birisi de Türkiye’nin İran politikasıyla yakından alakalıdır. Ankara’nın Tahran’a yönelik ABD yaptırımlarına uymaması ve Suriye’de Rusya paralelinde İran ile belli ölçüde birlikte hareket ediyor olması, BAE’yi ciddi manada rahatsız etmektedir. Bu bağlamda Ankara’nın BAE, İsrail ve Suudi Arabistan’ın “hasım” olarak gördüğü Tahran’a yönelik politikası ikili ilişkileri etkileyecektir.

Üç siyasi prensip

MbZ’nin bölge siyasetinde en az üç ana prensibin varlığından söz etmek mümkün. Her üç prensip de MbS’nin politik hamlelerinin anlaşılması açısından önemli. Bunlardan ilki, kurulan bölgesel ve uluslararası iletişim ağlarının korunması, sağlamlaştırılması ve bölge ülkelerinin mobilize edilerek BAE’nin dahil olduğu siyasi kamplaşmada yer almasının sağlanmasıdır. Bu noktada ABD ve İsrail ile yakın temasları olan MbZ, bölgede agresif politikalar izlemektedir. Söz konusu agresif politikalar birçok ülkede BAE’nin askeri üs edinmesinden rahatlıkla anlaşılabilir. Suudi Arabistan’dan sonra Körfez’in askeri anlamda en büyük ikinci gücü olan BAE, söz konusu askeri üslerle en azından üç politik hedefi gerçekleştirmektedir. Bunlardan ilki, Abu Dabi- BAE ve Körfez’in güvenliğini sağlamlaştırmak, ikincisi, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’da bölgesel güç mücadelesine girdiği ülkeleri sınırlandırmak ve üçüncüsü de uluslararası ticaret açısından önemli noktalara inşa edilen askeri üslerle, ABD’nin ticaret savaşına girdiği Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesine engel olmaktır. MbS de MbZ’nin peşinden giderek her üç politik hedefe de hizmet etmektedir.
Ayrıca BAE birçok ülkenin iç siyasetine müdahil olma çabası içindedir. Örneğin BAE 9,4 milyon dolar civarında parayı kaçak yollardan Somali’ye sokmaya çalışmıştı. Paraların BAE tarafından eğitilen Somalili askerlerin maaşı olduğu iddia edilse de açıklama pek inandırıcı değildi. Nitekim MbZ’nin Somali’de gerçekleşen birkaç terör saldırısında destekçi olarak ismi geçmiş ve söz konusu durum Somali’nin 2014’te BAE ile imzalanan anlaşmayı iptal etmesine yol açmıştı. MbZ’nin bölge ülkelerinin iç siyasetlerine müdahil olma politikasının bir diğer aracı da Muhammed Dahlan’dır. MbZ Dahlan gibi karanlık yüzleri kullanarak bölgede sayısız suikast ve saldırı gerçekleştirmiştir. Tam da bu noktada, Yemen’deki Islah Parti’sine mensup önemli siyasetçilere yönelik suikastları fonlayan MbZ’nin izinden giden MbS, Suud rejiminin Yemen ve Katar politikalarını eleştiren gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı vahşi şekilde öldürtmüştür. Dolayısıyla MbS, MbZ’nin ekseninde hareket ederek bir cinayetin azmettiricisi olmuştur.

İhvan düşmanlığı

MbZ’nin ikinci siyasi prensibi, bölgesel ölçekte Müslüman Kardeşler düşmanlığıdır. Özellikle Mısır’da Muhammed Mursi ile iktidara gelen İhvan’ın bölgesel mobilizasyon potansiyeli, Abu Dabi gibi monarşileri ciddi anlamda rahatsız etmişti. Bu noktada BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkeler 3 Temmuz darbesinin en önemli finansörü olmuşlardı. MbZ’nin İhvan düşmanlığı politikasının bir ayağını da Katar düşmanlığı oluşturmaktadır. İhvan’ın bölgedeki destekçilerinden olan Katar, MbZ’nin bölgenin karanlık yüzlerini kullanmasıyla bir karalanma kampanyasına maruz kalmıştı. 5 Haziran 2017’de başlatılan Katar ambargosu, bu anlamda MbZ’nin agresif politikalarının bir çıktısı olarak görülebilir. Dolayısıyla MbS’nin mimarı olduğu Körfez krizinin, MbZ’nin İhvan düşmanlığı çerçevesinde şekillendiğinin altı çizilmelidir. Nitekim MbS, Katar’a yönelik sert adımlarını MbZ’nin telkinleri doğrultusunda atmıştır. Katar’ın, BAE’den ve Suudi Arabistan’dan bağımsız bir şekilde İran ile yakınlaşması, MbZ’nin yeni bir ittifak zinciri kurmasına neden olmuştur. Bu noktada, İran’a karşı kurulan cephede MbS ve Sisi kolay yönlendirilen iki aktör olarak görüldü. Sisi’nin BAE’yi rahatsız eden bir takım İran yanlısı politikaları olsa da, MbS tam anlamıyla MbZ’nin kontrolünde hareket etti ve halen de ediyor. Türkiye ise İran karşıtı kurulan cephede yer almadı. Söz konusu durum MbZ’yi rahatsız etmişti. Öyle ki Katar’a yöneltilen 13 maddelik talep listesinde, Türkiye’nin askeri üssünün kapatılması, ablukanın kaldırılması için şart olarak koşulmuştu. Söz konusu durum, MbS’nin Türkiye karşıtlığının arkasında da MbZ’nin olduğunu gösteriyor.

Bölgenin sekülerleştirilmesi

MbZ’nin üçüncü siyasi prensibi ise bölgeyi sekülerleştirmek [1] ve bu sekülerleştirme projesine katılmayan İslami akımları ve onları destekleyen ülkeleri karşısına almak. BAE, Arap Baharı'yla aktifliği kurumsallaşan ve mobilize olan İslamcı grupların ve ABD hegemonyasından bağımsız olarak yürütülen siyasal projelerin karşısında durmuştur. Dolayısıyla gerek İslamcı gruplar gerekse ABD’den bağımsız siyasi projeler bağlamında Türkiye, Abu Dabi için bölgede önüne geçilmesi ve sınırlandırılması gereken bir aktör olarak görülmüştür. Bu noktada, son dönemde bir hayli gerilimli olan Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerindeki sorunlar önem arz etmektedir. MbZ’nin ABD hegemonyasından bağımsız siyasal projelerin karşısında durma politikasına paralel olarak Türkiye’yi karşısına alan MbS, Türkiye’yi İran ve Katar ile birlikte “şer ekseninde” görmüştür. Ayrıca Erdoğan’ı karalamak için “hilafeti geri getiriyor” şeklinde iddialarda bulunmuştur.
MbS’nin Türkiye karşıtı bölgesel hamleleri de MbZ’nin üç siyasi prensibine paralel doğrultuda ilerlemiştir. Suriye’de Esed rejimi ile istihbari işbirliğinde bulunan, Şam’a tekrar büyükelçilik açma planları olan ve PKK-PYD’ye sempati duyan BAE’nin peşinden giden Suudi Arabistan birçok üst düzey PKK’lı teröristle görüşmüştür. Türkiye’nin Suriye’de desteklediği gruplar, BAE’nin seküler Ortadoğu vizyonuna uymadıklarından dolayı, BAE ve Suudi Arabistan, ABD’nin İran’ı ve Türkiye’yi sınırlandırmak için en elverişli gördüğü “seküler” PYD’yi desteklemiştir. Bu noktada Enver Gargaş’ın BAE’nin Suriye politikasına dair açıklamaları önem arz etmektedir. Gargaş, BAE’nin Suriye’de Esed ve muhalifler arasında bir yerde durduğunu ve çözümün askeri yollarla değil, siyasi yollarla gerçekleşebileceğini dile getirmiştir.
Bölgenin sekülerleştirilmesi hususunda ABD’ye bağımlı siyasal projeler üreten MbZ, Türkiye’deki iktidarın İhvan ile yakın ilişkiler kurmasından rahatsızlık duymaktaydı. Bu noktada MbZ’nin 15 Temmuz darbe girişiminde ciddi anlamda rol oynadığı iddia edilmekteydi. BAE’nin Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’ye ait maillerin basına sızdırılmasıyla, Abu Dabi’nin darbe sürecindeki pozisyonu ortaya çıkmıştı. BAE, 15 Temmuz darbe girişimini destekleyerek, bir süredir bölgedeki politikasından rahatsızlık duyduğu Ankara hükümeti yerine, ABD ve Siyonistlerle yakın işbirliğinde olan FETÖ’yu iktidara getirmeyi hedefledi. Ayrıca BAE güdümünde siyaset izleyen ve veliaht prens MbZ ile yakın ilişkilerini sürdüren Muhammed Dahlan da, girişim öncesi darbecilere maddi destek sağladı ve örgüt lideri Fetullah Gülen ile görüştü. Öte yandan BAE merkezli Skynews gibi haber kanalları, darbenin başarılı olduğuna ve Erdoğan’ın yurtdışına kaçtığına dair asılsız haberler yaptı. BAE hükümetinin darbe girişiminden 16 saat sonra darbeyi kınayıcı açıklamalar yapması da ilişkilerin daha kötü bir hal almasına neden oldu.
Tam da bu noktada, MbS’nin de MbZ’ye paralel politikalar izlediği görülebilir. De facto lider MbS kontrolündeki Suudi Arabistan da 15 Temmuz darbe girişimini 15 saat sonra kınamıştı. Ayrıca Somali, Sudan, Filistin, Libya ve Yemen gibi bölgesel meselelerde Türkiye’den farklı politikalar izleyen Suudi Arabistan’ın dış politikası da MbZ’nin üç siyasi prensibinden etkilenmektedir. MbS, MbZ’yi takip ederek bölge politikasını şekillendirmektedir.
MbZ’nin İngiltere’de askeri okullarda okuyup bölge siyasetini etkileyen şahıslarla yakın ilişkiler kurmasının aksine, MbS Riyad’da Kral Suud Üniversitesi’nde okumuştur. Söz konusu durum, 32 yaşındaki MbS’nin küresel çapta tanınmasının önünde bir engel oluşturmuştur. Tam da bu noktada, MbZ’nin uluslararası bağlantıları yardımıyla tanıtım çalışmaları yaparak Batı’da ve ABD nezdinde imaj tazeleyen MbS, “ılımlı İslam” söylemleriyle de BAE’nin bölgenin sekülerleştirilmesi projesine hizmet etmektedir. Fakat 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunda gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesi, Batı’ya şirin görünen MbS imajını yerle bir etmiştir. Bu noktada MbZ, Kaşıkçı cinayetinde MbS’yi savunan bir pozisyon almıştır. Dolayısıyla bölgesel ve küresel ölçekte MbS’nin MbZ tarafından kontrol edildiği ve MbZ’ye endeksli bir siyaset izlediği söylenebilir. Kaşıkçı cinayeti sonrası iç siyasette eleştirilen ve ABD tarafında da soru işaretlerine konu olan MbS’nin, elde ettiği gücü kaybetmemesi için MbZ’ye bağımlı politikalara devam etmesi gerekmektedir.


30 Temmuz 2018 Pazartesi

BAE'nin dış politikası ve gizli gündemi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Siyasal iddiası olan tüm İslami hareketleri terör örgütü kapsamına sokan BAE, bu hareketlerle silahlı-silahsız her türlü mücadeleyi temel politikası haline getirmiş durumda.

31 Mayıs’ta bu mecrada yayımlanan “BAE: Körfez’in ‘ithal akıl’la güçlenen ülkesi” başlıklı yazımızda, boyundan büyük hesapların peşinde koşan BAE’nin siyasi hedeflerini sıralarken, “Arap Baharı” sürecinde çürümüş seküler milliyetçi rejimlerin en önemli alternatifine dönüşen MüslümanKardeşler (İhvan-ı Müslimin) başta olmak üzere, siyasi iddiası olan İslami hareketlerin tamamını terör örgütleri kapsamına sok(tur)arak onlarla içte ve dışta topyekûn mücadele etmek olduğu vurgulanmıştı. Bu yazımızda BAE’nin İslami ideolojilere/hareketlere karşı aşırı alerjisinin, bilhassa İhvan’la amansız mücadelesinin nedenlerini sorgulayacağız. Bu mücadeleyi meşrulaştırmak için benimsediği söylemleri ve kullandığı yöntemleri ele alıp muhtemel sonuçlarını analiz edeceğiz.

BAE, İhvan’a ve İslamcılara niçin düşman?

Onlarca yıldır seküler Arap rejimlerinin baskısı altında dizginlenen İhvan menşeli hareketlerin, “Arap Baharı”yla birlikte katıldıkları ilk serbest seçimlerde sandıklardan zaferle çıkması, daha da önemlisi halka dayalı alternatif bir yönetim modelini ortaya koyma ihtimalleri, iktidarın babadan oğula geçtiği bütün monarşileri ve otoriter rejimleri alarma geçirdi. Zira Mısır’da İslamcıların ilk iktidar deneyiminden başarıyla çıkması halinde bu dalgadan Ortadoğu ülkelerinin hiçbiri muaf kalamazdı; hele de devletlerini ve saltanatlarını, İngiltere ve ABD’yle kurdukları derin ilişkilere borçlu olan ve okumuş-yazmış dindar nüfusu büyük ölçüde İhvan’a sempati besleyen BAE gibi yönetimler. Dolayısıyla beka kaygısı en temel nedendi.
İkincisi, 2011-2012 yılı itibarıyla İhvan menşeli hareketlerin Fas’tan Irak’a kadar Arap coğrafyasında yükselişe geçip tek başına veya koalisyonlar içinde yönetime gelmeleri, -AK Parti’yi rol model almaları nedeniyle- Türkiye’nin bölgedeki nüfuz alanını genişletecekti. Keza Katar da bölgedeki değişim sürecine başından itibaren en aktif desteği veren aktörlerdendi. “Arap Baharı”nı farklı bölgesel vizyonların çatışması üzerinden okuduğumuzda, gerek yüzyıl sonra Türk unsurun bölgede yeniden etkin hale gelmesi gerekse rakip komşu Katar’ın Körfez’deki dengeleri sarsacak şekilde Ortadoğu’yu yönlendirmesi BAE’nin kabullenebileceği bir gidişat değildi. Nitekim bu süreçte Türkiye ile Katar’a tam zıt pozisyonda yer alan aktör, bir süre sonra karşı-devrimcilerin operasyonel üssüne dönüşecek BAE’ydi.
Düşmanlığın üçüncü (şahsi) nedenine geçmeden İhvan’ın BAE’deki geçmişine kısaca değinmek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Nasırcı ve/ya Baasçı seküler Arap milliyetçiliğinin Ortadoğu’yu derinden sarstığı 1950’lerden 1970’lere -tıpkı Körfez’in diğer Arap monarşileri gibi- BAE de İhvan’ı ve Selefi akımları bu tehdide karşı bir kalkan olarak kullandı ve destekledi. İhvan’ın BAE kolu Islah Cemiyeti, bağımsızlıktan üç sene sonra, 1974’te Mısır ve Kuveyt’te üniversite eğitimi almış BAE’li gençler tarafından kuruldu. Başta eğitim ve hukuk alanı olmak üzere devletin kurumsal temellerinin atılmasında –Mısır, Suriye, Filistin kökenli– İhvan mensubu akademisyenler ve profesyonel meslek sahipleri en büyük katkıyı sağladı ve 1970’lerde Islah Cemiyeti mensupları hükümetlerde bakan olarak yer aldı.
BAE yönetimi ile İhvan/Islah’ın arasının açılması ise cemiyetin nüfuzunu artırıp adeta “devlet içinde devlet”e dönüştüğü, daha katılımcı bir hükümetin tesisi ve servetin daha adil dağıtımı konusunda siyasal taleplerini açıkça dillendirdiği ve İhvan düşmanlığıyla meşhur Mısırlı eski güvenlik görevlilerinin BAE güvenlik teşkilatını şekillendirdiği 1980’lere denk düştü.? 1990’larda Islah ile Abu Dabi yönetimi arasındaki ilişkiler daha da gerginleşti. İslami hareketlerle ilişkilerde asıl dönüm noktası ise ABD’deki 11 Eylül saldırılarına iki BAE vatandaşının karışması oldu. Daha evvel Afganistan’daki Taliban rejimini tanıyan üç ülkeden biriyken, bundan sonra Abu Dabi yönetimi, –dönemin terörle mücadele ruhuna uygun bir şekilde– bölgede İslami hareketlerle topyekûn mücadelenin öncülüğünü üstlendi. On yıl sonra “Arap Baharı” ile birlikte BAE, bu politikasını çok daha agresif ve dışarıdan geniş bir destekçi ağıyla yürütme imkânı buldu. İslamcı ideolojilerin ve hareketlerin her türlüsüne karşı “sıfır hoşgörü” politikasını benimsedi. Özellikle Mart 2011’de farklı görüşlerden 133 entelektüelin siyasi reform ve daha fazla katılım talebini içeren dilekçesi, ülke tarihinin en ciddi bastırma harekâtını tetikledi. Islah Cemiyeti 2012’de çeşitli STK’larla birlikte kapatıldı, 100’e yakın mensubu tutuklandı ve 2014’te ilan edilen terör örgütleri listesinde yer aldı.
İşte bütün bu süreçte BAE’nin İslamcı hareketlerle tavizsiz mücadelesinin asıl mimarı, 1990’larda silahlı kuvvetlerin başına geçerek Abu Dabi’de iktidar iplerini yavaş yavaş ele geçiren ve 2014’ten bu yana ülkeyi fiilen yöneten Veliaht Prens Muhammed Bin Zayid’dir. Kendisi daha 1990’larda “İslamcı aktivizmin kaynaklarını kurutma” planını devreye soktu. Bu çerçevede İslamcılar memuriyetten atılmaya ve kamusal alandaki faaliyetleri kısıtlanmaya, üniversiteler siyasetten arındırılmaya, camilerdeki Kur’an kurslarının yanısıra çeşitli yardım kuruluşları ve STK’lar kapatılmaya başlandı. 1994’te Islah Cemiyeti'nin birçok şubesi kapatılarak dış faaliyetleri yasaklandı.
Öte yandan BAE’nin İslamcı hareketlere alerjisinin Abu Dabi Emirliği ve Veliaht Prens Muhammed bin Zayid’le büyük ölçüde bağlantılı olduğunu vurgulamak gerekir. Zira Dubai, Re’su’l-Hayme ve Fuceyre emirlikleri, 1970’lerden itibaren İhvan’a kucak açtı. 11 Eylül 2001’den sonraki süreçte Islah cemiyeti faaliyetlerini Re’su’l-Hayme emirliğinin himayesinde sürdürebildi. Ancak hâlihazırda bu emirlikler, gerek Abu Dabi’nin muazzam bir silahlı gücü ve istihbarat aygıtını elinde tutmasının yol açtığı tedirginlik, gerek petrol servetinin asıl sahibi bu emirliğe iktisaden bağımlılıkları, gerekse 2008 finans krizinin akabinde Dubai’nin borç sarmalına girerek Abu Dabi’yi dengeleme rolünü yitirmesi yüzünden Veliahtın aşırı politikalarına ses çıkaramıyorlar. Öyle ki Islah Cemiyeti'nin liderliğini yürüten Re’su’l-Hayme Emirinin kuzeni Sultan bin Kayed el-Kâsımi, 2012 Nisanında bu yana hapiste.

Seküler Arap milliyetçiliği ve 'otoriter istikrar'

Abu Dabi yönetimi, “Arap Baharı”nı ılımlılık ve hoşgörüye karşı radikalliği körükleyen bir süreç olarak algılıyor. Bu süreçte siyasal ve toplumsal alanı dönüştürmek isteyen İslamcı hareketlerin her türlüsünü radikalleşmeye, şiddete başvuran aşırıcılığa doğru bir sıçrama tahtası olarak görüyor. BAE’ye göre İhvan-ı Müslimin, kökü dışarıda olan, tek bir çatı altında İslami hilafet kurmayı hedefleyerek devletlerin egemenliğini ihlal eden ve siyasi sistemlerini istikrarsızlaştıran yıkıcı ve terörist bir örgüt. Onu, Körfez liderlerinin altını oymak ve bölgenin muazzam zenginliklerine el koymak için “uluslararası komplo”lara girişmekle suçluyor. İhvan’ı İran’dan bile daha büyük bir tehdit olarak algılıyor. Sahip olduğu siyasi nüfuzu abartarak ve terör örgütü gibi sunarak hem bölgesel hem de küresel alanda İhvanofobiyi körüklüyor. Yine Suudi Arabistan’ın Vehhabi anlayışını da bölgedeki terörün ve radikalizmin temel kaynağı olarak görüyor.
Siyasal iddiası olan tüm İslami hareketleri terör örgütü kapsamına sokan ve onlarla silahlı-silahsız her türlü mücadeleyi temel politikası haline getiren BAE, bölgede barış ve istikrarın teminatı olarak gördüğü sekülerliği ve din-devlet ayrışmasını hararetle savunuyor. Keza seküler Arap milliyetçiliğini İslamcılığa ve yükselen Türkiye ile İran 'tehdidine' karşı bir panzehir olarak destekliyor; “Arap Devrimleri”yle devrilen seküler otoriter yönetimleri geri getirmeyi ve bölgede “otoriter istikrar”ı yeniden tesis etmeyi hedefliyor. Aslında komşularından İran Şiiliği, Suudi Arabistan Vehhabi-Selefiliği, Katar da İslamcılığı himaye eden bir politika izlerken BAE’nin elinde güçlü rakiplerine karşı başkaca bir alternatif de bulunmuyor.

İslamcı dalgayı boğmak için kullandığı yöntemler



BAE, “Arap Baharı”nı ve İslamcı dalgayı boğmak adına yumuşak ve sert güç unsurlarını 2011’den itibaren içeride ve dışarıda devreye sokmuş, 2014’ten bu yana giderek çeşitlendirmiş ve dozajını artırmış durumda. Abu Dabi’nin amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçları dini alanı yönlendirip tanzim etmekte de kullandığını belirtilmeli.
Abu Dabi yönetimi, -“karşı-devrimci ılımlı Arap rejimleri” ekseniyle birlikte- bir yandan askeri darbe, vekâlet savaşı veya doğrudan askeri müdahale gibi yöntemlere başvurarak İslamcıları bastırmaya; diğer yandan onları terörle özdeşleştiren yoğun propaganda ve psikolojik harp taktikleriyle geniş halk kitlelerinin akıllarında ve gönüllerinde bitirmeye, bir ümit ve alternatif olmaktan çıkarmaya çalışıyor. İslamcılarla mücadele ederken (tıpkı Mısır ve Tunus’taki Temerrüd Hareketi veya Yemen’de güneyli ayrılıkçılar gibi) yereldeki seküler, milliyetçi, kabileci, geleneksel veya gayrimüslim unsurlarla işbirliği yapıyor, maddi destek sağlıyor. Son yıllarda tasavvufi gruplara ve Selefilerin siyaseti ve isyanı caiz görmeyen Medhaliler gibi kollarına desteği dikkat çekiyor; hatta cihadi Selefi gruplarla savaşta bu türden “zararsız” dini grupları silahlandırıyor. Öte yandan kendisi başarılı bir seküler siyasal model kurarak ve ılımlı-itaatkâr bir din anlayışının bayraktarlığını yaparak İslamcıların çözüm olduğu algısını yıkmaya odaklanıyor. Kamusal alanda siyasal talepleri dillendirmeyen, rejimlere itaatkâr ve apolitik bir Müslüman toplum oluşturmayı hedefliyor. Ayrıca genç nüfusu haz ve eğlence kültürüne daldırarak apolitize etmeye, böylelikle hem radikalizme kayışlarını engellemeye hem de değişim-dönüşüm taleplerini baltalamaya çalışıyor. Bu noktada BAE’nin en dikkat çekici başarısı, genç Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı resmi dini anlayış olan Vehhabilikle arasına mesafe koyup ülkesini “ılımlı İslam” çizgisine getirmesi ve yüzde 70’e varan genç nüfusunu eğlence kültürüyle tanıştırmaya iknası oldu. Bütün bu süreçte BAE, İslami hareketlerle mücadelede uzman Batılı ve Arap -Muhammed Dahlan gibi- sicili bozuk danışmanlardan istifade ediyor.

Sekülerlik ve “ılımlı İslam” örtüsü altında dinin bir araç olarak kullanımı

Bir yandan Ezher gibi rejimlere sadık geleneksel dini müesseselere ve ulemanın siyasete doğrudan girmesini onaylamayan kesimlere destek verirken, diğer yandan mevcut birçok dini yapıyı terör örgütleri listesine koy(dur)arak sistem dışına itiyor, öte yandan da “ılımlı, orta yolcu, hoşgörülü, ilerici ve reformist” dini anlayışı üzerinden Atlas Okyanusu’ndan Körfez’e kadar uzanan coğrafyada hem yeni dini müesseseler kuruyor hem de mevcutları finanse ve himaye ediyor.
Bu bağlamda BAE’nin en dikkat çekici adımı, İhvan’a yakın durup devrim sürecine en güçlü desteği veren (Yusuf el-Karadavi’nin liderlindeki) Dünya Müslüman Âlimler Birliğini terör örgütleri listesine alması, bu birliğin başkan yardımcılığından istifa etmiş Şeyh Abdullah bin Beyye’nin başkanlığında -İhvan’ın ve Selefilerin artan nüfuzunu kırıp “ılımlı İslam”ı yaymak üzere- Müslüman Toplumlarda Barışı Güçlendirme Forumunu ve Müslüman Âkiller Meclisini (2014) kurdurması.
Keza uluslararası alanda radikalleşmeyi önleme çabalarına, özellikle Küresel Terörizmle Mücadele Forumuna (2011) büyük destek veriyor; bu çerçevede Şiddete Varan Aşırıcılıkla Mücadele Merkezine (Hidayet-2012) ev sahipliği yapıyor. Şiddete başvuran radikal ve nihilist ideolojilerle, özellikle de DEAŞ'la sosyal medya üzerinden mücadele etmek ve radikalleşme temayülü olan gençleri önceden tespit edip İslam’ın hoşgörülü yüzüyle tanıştırmak üzere dijital bir platform olan Savab Merkezini (2015) -ABD’yle birlikte- açtı. Son olarak fetvaların resmi mercii kılmak ve diğer otoritelerin verdiği fetvaları denetlemek üzere dünyanın dört bir yanından “aydın ve ılımlı” âlimleri toplayarak BAE Fetva Konseyini kurdu (2018).
BAE, Batı’daki İslami söylemi, dini faaliyetleri ve hareketleri de benzer yöntemlerle tanzim etmeye çalışıyor. ABD’deki Müslümanların haklarını savunan en etkili ve köklü kuruluşlardan Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR-1994) ve Kuzey Amerika İslam Cemiyeti (ISNA-1982) ile İtalya, Finlandiya, İsveç, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerindeki önemli İslami cemiyetleri ve insani yardım kuruluşlarını 2014’te kendi terör örgütleri listesine aldı. Aynı istikamette adım atması için ABD ve Avrupa’ya da uzunca bir süredir baskı yapıyor. İslami hareketlerle nasıl baş edilmesi gerektiği konusunda Amerikan yönetimine politika tavsiyelerinde bulunuyor. Önümüzdeki günlerde BAE’nin etkisiyle Trump yönetiminin İhvan-ı Müslimin’i terör örgütü ilan edeceğine dair güçlü emareler var.

BAE sorunun kaynağını yeni bir pakette çözümmüş gibi sunuyor



Bugün Ortadoğu’da hem seküler Arap milliyetçiliği hem de İslam ümmeti vurgusu üzerinden birlik ve beraberliği savunan tüm geleneksel akımlar ve örgütlü yapılar sarsılmış durumda. Dahası Sünni Arap dünyası çok boyutlu derin bir kriz içinde; bu sadece siyasi, sosyo-ekonomik ve hukuki değil, aynı zamanda fikri, felsefi, dini ve ahlaki bir kriz. Kimlik/aidiyet krizi de cabası. BAE ve müttefiklerinin karşı-devrimci politikaları ve barışçıl İslamcı hareketleri terörle özdeşleştirerek sistem dışına iten uygulamaları, Sünnilik içi kutuplaşmayı ve krizi ağırlaştıran faktörlerin başında geliyor. İhvan’ı bitirmek üzere açtıkları topyekûn savaş, Sünni İslamcılığın barışçıl ve halk egemenliği anlayışına bağlı daha kuşatıcı, köklü, orta yolcu ve entelektüel bir formunu tükettiği gibi, bunun doğurduğu boşluk ve tetiklediği hayal kırıklıkları ve korkular dindarı-seküleri tüm kesimlerde uçlara doğru savrulmalara ve radikalleşmeye yol açtı. El-Kaide’nin yükselişi ve DEAŞ'ın alan hâkimiyeti tam da bu süreçle eşzamanlı gelişti; siyaset ve sandıkla barışçıl dönüşümün önünün tıkanması, özellikle genç kitlelerde değişim için silahtan başka çare kalmadığı düşüncesini besledi ve cihadi Selefi akımların önünü açtı.
İhvan’ı diğer Sünni İslamcı hareketlerden ayıran en temel özellik, 90 yıllık geçmişiyle bu tür hareketlerin en eskisi ve köklüsü olması, tabanda ciddi bir karşılık bulması ve en önemlisi, yozlaşmış otoriter rejimlere alternatif arayışındaki İslami hassasiyeti olan eğitimli ve entelektüel kesimlerin birçoğunu bünyesinde barındırmasıydı. 20. yüzyıla damgasını vurmuş Sünni İslamcı neredeyse tüm fikri-örgütsel hareketler bir şekilde İhvan’dan türemiş, adeta bir okul vazifesi icra etmişti. İdealleri, örgütlenmesi ve kitleleri harekete geçirebilme kabiliyeti bakımından daha yaygın ve etkili bir başka toplumsal hareket ortaya çıkmamıştı. Tabii ki İhvan menşeli hareketler, diğer birçok İslamcı örgüt gibi, kendi içlerinde -çoğulculuk ve kapsayıcılığı sağlayamama, yasaklı olmaları yüzünden gizli faaliyet alışkanlığı, söylemlerinin sloganik kalması, siyasette naiflik ve tecrübesizlik, Selefiliğe kayış gibi- birtakım problemlerle maluldüler. Ancak terör örgütü ilan edilerek lider kadrolarının ve mensuplarının ölüm, hapis veya sürgüne maruz bırakılması, aslında Arap dünyasının beynine ve kalbine indirilmiş en ağır darbedir. Zira eğitimli kadroların tasfiyesi, Arap dünyasında entelektüel sermayeyi tükettiği gibi, toplumsal dinamizmin taşıyıcılarını da sindirdi. Doğan boşluğun yol açtığı çapsızlıkların ve travmaların sonuçlarını Ortadoğu daha uzun yıllar çekecektir.
BAE, Sünni Arap dünyasının derin krizlerini çözebilecek anlamlı bir alternatif sunmadığı gibi, böyle bir kapasiteye de sahip değil. Arap milliyetçiliğini, sekülerliği ve otoriter istikrarı yeniden tedavüle sokmaya çalışsa da bunlar tam da “Arap Devrimleri”ni tetikleyen o ağır sorunların temel müsebbibiydi. BAE’nin bugünkü çıkışları, –bütün alternatiflerin tüketildiği bir ortamda– sorunun kaynağını yeni bir pakette çözümmüş gibi sunmaktan ibaret. Daha da önemlisi, BAE bu krizlerden bizzat nemalanarak Ortadoğu ve Afrika’da yayılmaya ve yeni bir bölgesel güç olarak sivrilmeye çalışıyor, tabii ki ABD ve İsrail’in taşeronluğunu üstlenerek.
BAE bölgede seküler rejimler istediğini sık sık vurgulasa da her seküleri bağrına basmış değil. Filistin lideri Mahmud Abbas seküler ve milliyetçi bir lider olmasına rağmen BAE’nin bölgesel vizyonuyla tam uyumlu bir teslimiyet içinde olmadığından onu devirip de yerine İsrail’in ve kendisinin has adamı Muhammed Dahlan’ı geçirmek için fırsat kolluyor. Öte yandan Şii ve Selefi hareketlerden nefretine ve çeşitli cephelerde doğrudan veya dolaylı çatışmasına rağmen baş düşmanı İhvan’a karşı bunlarla zaman zaman işbirliğine girmekten hiç çekinmiyor.
BAE “ılımlı İslam’ın yeni yüzü” olarak kendi dini anlayışını pazarlarken oturtabileceği köklü ve meşru bir zemine sahip değil. Mekke-Medine gibi kutsal mekânları da Ezher gibi köklü dini-ilmi kurumları da barındırmıyor, bir tarihsel meşruiyeti de bulunmuyor. Ama bunlara ev sahipliği yapan ülkeleri -içine düştükleri zafiyetleri fırsat bilerek- kendisini rol model kılacak şekilde yönlendiriyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan’ın Sünni dünyanın dini ağırlık merkezi olma iddiasını, rejimin Vehhabiliğe dayanan 270 yıllık dini-tarihi temellerini sarsarak ve kendisi gibi sekülerleştirerek boşa çıkarmaya uğraşıyor. Keza Mısır’da Ezher’in yanısıra rejime sadık dini müesseseleri ve ulemayı mali desteklerle ve kendi açtığı dini kurumlarda önemli görevler vermek suretiyle kontrolü altında tutuyor.
Bugün bir yandan Sünnilik-Şiilik üzerinden yürüyen Suud-İran mezhepçi rekabeti, diğer yandan İslamcılar ve -BAE’nin başını çektiği- karşıtları üzerinden Sünnilik içi rekabet Ortadoğu’yu paramparça etmiş durumda. Aslında din, hiçbir aktör için başlı başına bir amaç değil; bölgedeki siyasi, jeopolitik ve jeoekonomik mücadelede kullandıkları etkili bir araçtan ibaret. Rejimler rakiplerini saf dışı bırakmak, bölgesel liderliğe oynamak ve milli menfaatlerini erişmek için kendine has bir İslam anlayışını pazarlayarak kitleleri yönlendirme çabası içinde. BAE’nin politikaları da bu genel çerçevenin dışında değil.
Dinin iktidarlar tarafından siyasi amaçlarla istismarı, hem buna alet olan âlimlerin ve dini müesseselerin güvenirliğine hem de İslam’ın bizzat kendisine büyük zarar veriyor. Din üzerinden yürütülen siyasi kavgalar ve savaşlar, Arap gençlerin bir kısmını radikalleştirirken, diğer bir kısmını da İslam’dan soğutup uzaklaştırıyor. Ortadoğu’daki mevcut kutuplaşma ve güvenlik eksenli politikaların baskın olduğu ortamında maalesef ki zamanın ruhuna uygun anlamlı, kapsayıcı ve güvenilir alternatifler üretecek dini önderler ve âlimler de siyasi liderler de yok. BAE’nin din-devlet ayrışması ve “ılımlı İslam”a dayalı modeli de kendisinin gizli siyasi gündemi ve kirli ittifak ilişkileri nedeniyle uzun vadede başarısız kalmaya mahkûm.

1 Haziran 2018 Cuma

BAE BÜYÜK OYNUYOR

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

BAE perde arkasından Arap coğrafyasını yönlendiren aktör olmakla övünüyor... Arap dünyasındaki çalkantılı dönemde Türkiye ve İran'ın söz sahibi olmasını istemeyen BAE bu iki ülkenin Arap coğrafyasındaki etkisinin artışını önlemek için türlü politikalar sergiliyor.
Bunlardan ilki, Arap dünyasının iç çatışmalarla parçalandığı ve Kahire, Şam, Bağdat gibi kadim medeniyet merkezlerinin güçten düştüğü bir dönemde doğan boşluğu doldurmak ve nüfuz alanı genişleyen Türkiye ve İran'ın önünü kesmek.
Birleşik Arap Emirlikleri Ülke Bilgileri

Son yıllarda sessiz ama derinden bir yayılma politikası izleyerek, Ortadoğu ile Kuzey ve Doğu Afrika'yı şekillendiren bir bölgesel güce dönüşme arzusunda yeni bir aktör var: Birleşik Arap Emirlikleri. BAE, bölgedeki hemen her mücadelenin bir kenarında doğrudan veya dolaylı yer alıyor. Peki ama nüfus ve yüzölçümü bakımından bu küçücük ülke, geçmişteki aktif tarafsızlık politikasını bırakıp, gücünü aşan şekilde müdahaleci bir politika benimsemekle hangi temel hedefleri güdüyor? Amaçlarına ulaşmak için hangi araçları ne şekilde kullanıyor? Başarı şansı var mı?

BAE 'BÜYÜK OYNUYOR'

BAE'nin hedeflerinden ilki iktisadi. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 10'una sahip ve petrol ihracatında dünya yedincisi olan BAE için Körfez'deki enerji kaynaklarının dışarıya güvenli arzı kritik bir mesele. Yine Ortadoğu ticaretinde ve finans sektöründe Dubai önemli bir merkez konumunda. Dolayısıyla Asya-Avrupa arasındaki deniz ticaret yollarını ve enerji güzergâhlarını kontrol etmek, hele de ABD'nin küresel jandarma rolünden yavaş yavaş el etek çektiği, buna mukabil diğer küresel ve bölgesel güçlerin boşluğu doldurmak için birbiriyle yarıştığı bir ortamda BAE için hayati önemde.

'DENİZ İMPARATORLUĞU' KURMAYA ÇALIŞIYOR

Bu amacına erişmek için Körfez'den başlayıp Kızıldeniz ve Akdeniz'e uzanan güzergâhtaki stratejik boğazlar, adalar ve ticaret yolları üzerinde limanlar, askeri üsler ve lojistik ikmal hatları kurarak iktisadi ve askeri olarak gücünü yaymaya, adeta bir "deniz imparatorluğu" kurmaya çalışıyor.

CEBEL ALİ'DEN LİMASOL'A KADAR...

BAE'nin oyununu ne denli iddialı oynadığını anlamak için kontrol etmeye çalıştığı noktalara bir göz atmak yeterli: Dubai'nin Cebel Ali limanından başlayarak Yemen'in Aden, Mokha, Mukalla ve eş-Şihr limanları, Sokotra ve Perim/Meyun adaları; Eritre'nin Assab limanı; Somali'nin Puntland ve Somaliland/Berbera bölgeleri; Kıbrıs'ta Limasol limanı; Libya'nın Bingazi bölgesine uzanıyor. Bu üslerin bir kısmını İran'ın ve silahlı devlet dışı aktörlerin yayılmasına karşı askeri amaçlı kullanıyor.

HEDEF BOŞLUĞU DOLDURUP TÜRKİYE VE İRAN'IN ÖNÜNÜ KESMEK



BAE'nin diğer hedefleri ise siyasi nitelikli. Bunlardan ilki, Arap dünyasının iç çatışmalarla parçalandığı ve Kahire, Şam, Bağdat gibi kadim medeniyet merkezlerinin güçten düştüğü bir dönemde doğan boşluğu doldurmak ve nüfuz alanı genişleyen Türkiye ve İran'ın önünü kesmek.

MUHAMMED DAHLAN'A BİLE MİSYON VERİLDİ

İkinci siyasi hedefi, gelecekte kendi rejimini de tehdit edebileceğinden Ortadoğu'daki değişim dalgasına her türlü araçla karşı durmak ve mümkünse süreci geri çevirmek. Abu Dabi yönetimi, bunun için "Arap Baharı"nın başından itibaren eski rejimlerin adamlarına kucak açtı; hatta kilit isimler, BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid'e danışman yapıldı. Böylelikle BAE karşı-devrim dalgasının operasyonel üssüne dönüştü. 2013'ten bu yana bölgede değişimi savunan güçlere karşı askeri darbeden psikolojik harbe, siber savaştan tehdit ve şantaja, vekâlet savaşından doğrudan askeri müdahaleye kadar her yönteme başvuruluyor. Muhammed Dahlan gibi Arap dünyasının kirli ve karanlık adamları, veliaht prensin danışmanı sıfatıyla bu misyonlarda aktif bir şekilde kullanılıyor.

SİYASİ İDDİASI OLAN İSLAMİ HAREKETLER TERÖR LİSTESİNE ALINDI

Üçüncüsü, "Arap Baharı" sürecinde çürümüş seküler milliyetçi rejimlerin en önemli alternatifine dönüşen Müslüman Kardeşler başta olmak üzere, siyasi iddiası olan İslami hareketlerin tamamını terör örgütleri kapsamına sokturarak onlarla içte ve dışta topyekün mücadele etmek.

ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİ DİRİLTİP TÜRKİYE VE İRAN'A KARŞI İSRAİL VE BATI İLE İŞ BİRLİĞİ YAPIYOR

''Arap Baharı''nın yol açtığı siyasi, iktisadi ve askeri meydan okumalarla mücadelede BAE öncü bir rol üstleniyor. Ortadoğu'da güvenlik için "otoriter istikrar"ın yılmaz savunucusu olup kendisini radikalizme karşı ılımlılığın ve hoşgörünün timsali, "liberal otoriterliğin" rol modeli olarak sunuyor. Ayrıca siyasal İslam'a karşı sekülarizmi ve din-devlet ayrımını destekliyor. Aslında komşularından İran Şiiliği, Suudi Arabistan Vehhabi-Selefiliği, Katar da İslamcılığı himaye eden bir politika izlerken BAE'nin elinde güçlü rakiplerine karşı başkaca bir alternatif de bulunmuyor. Yine çoktandır ölüm döşeğindeki Arap milliyetçiliğini yeniden diriltmeye çalışıyor ve "Arapların meseleleri Arap dünyası içinde çözülmeli" görüşünü savunuyor. Aslında bu politikayla hedeflediği, hiç şüphesiz Türkiye ve İran'ın bölgede artan nüfuzuna engel olmak; yoksa Arap meselelerine Batı'nın ve İsrail'in müdahil olmasından hiç rahatsız olmadığı gibi, rakiplerine karşı onlarla sıkı bir işbirliği yapıyor. Keza "Arap milliyetçiliği" kisvesi altında kendi yayılmacı emellerinin de üzerini örtüyor.

İTTİFAKLARDAN SİLAHLI KUVVETLERE, PARADAN PROPAGANDAYA BAE'NİN DIŞ POLİTİKA ARAÇLARI



Türkiye ve İran ile İslamcı akımların yükselişini, yine terör örgütleri ile Ortadoğu'daki anarşik ortamı birer tehdit olarak algılayan, ama küçük bir ülke olması hasebiyle gücünün sınırlarının da farkında olan BAE, hem bu tehditleri kendi sınırına dayanmadan yerinde bertaraf etmek hem de bölgesel bir denge kurmak için ittifaklar ağına öncelik veriyor. Bu çerçevede bölgede, Suudi Arabistan ve Mısır'la birlikte "ılımlı Arap rejimleri" ekseninin başını çekerken; dışarıda ise BAE'nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe'nin 2008'den itibaren sarf ettiği çabalarla- ABD'yle, özellikle de Amerikan sağı (neoconlar), Yahudi lobisi ve İsrail'le yakın ilişkiler ağı kurdu. Obama yönetiminin yerel ortakları sahaya sürerek "geriden yönetme" politikası ve Trump'ın müttefiklerin ellerini taşın altına koydurma taktiği için BAE biçilmiş bir kaftandı. Bu süreçte Amerikan politikalarını uygulatmaya en hevesli aktör olarak sivrildi; İsrail'in Arap dünyasıyla ilişkilerini güçlendirme noktasında hayati bir rol oynadı.

ABD ÇEKİLİNCE DUYDUĞU KAYGIYLA 2011'DEN SONRA BATILI UZMANLARLA ÇALIŞMAYA BAŞLADI

BAE, uzun yıllardır bekasını ve güvenliğini ülkesindeki Amerikan üslerine borçluydu. Ancak "Arap Baharı"yla birlikte hem ülke içinde hem de bölgede yükselen tehditler karşısında ABD'nin geri çekilmesinden de duyduğu kaygıyla kendi polis, ordu ve istihbarat teşkilatlarını ya sıfırdan kurdurtmaya ya da Batı modeli temelinde yenileyerek etkinliğini artırmaya odaklandı. Bunun için 2011'den itibaren Blackwater'ın kurucusu Erik Prince başta olmak üzere çeşitli yabancı özel güvenlik şirketleriyle ve Amerikalı, Fransız, İngiliz ve Avustralyalı emekli askerler ve istihbaratçılarla çalışmaya başladı.

ORDU HALA GENELDE YABANCI PARALI ASKERLERDEN OLUŞUYOR

İlk kez 2014'te kendi vatandaşlarına zorunlu askerliği getirse de ordusu halen büyük ölçüde savaşla yoğrulmuş coğrafyalardan seçilen Asyalı, Afrikalı ve Latin Amerikalı paralı askerlerden oluşuyor. Son teknoloji ürünü silahlara da muazzam yatırım yapıyor. Dünyada en çok silah ithal eden üçüncü ülke konumunda. Bu silahları ve ordusunu Amerikalı yetkililerin deyimiyle "en ideal şekilde kullanıyor". Hem 1991 Körfez Savaşı'ndan bu yana neredeyse tüm Amerikan harekâtlarına muharip birlikler yolluyor ve bu sayede operasyonel tecrübe kazanıyor hem hâlihazırda Yemen'den Libya'ya ve Suriye'ye birçok alanda DEAŞ, el-Kaide, Husi Ensarullah ve diğer İslamcı gruplara karşı savaş yürütüyor hem de komşusu İran'ı caydırma amacı güdüyor. Kısaca BAE, artık yumuşak güçle yetinmeyip ordusunu sınırları ötesinde gücünü yayacak şekilde kullanmaya çalışıyor. Bu politikanın mimarı ise uzun süredir ülkeyi fiilen yöneten asker kökenli Veliaht Prens ve Başkomutan Yardımcısı Muhammed bin Zayid.
BAE'nin yumuşak ve kaba gücünün asıl kaynağı ise petrolden ve ticaretten kazandığı servet. Gerek Batı'da gerekse Orta Asya'dan Balkanlara, Ortadoğu'dan Afrika'ya gelişmekte olan ülkelerde, servetini büyük yatırımlara sermaye olarak kullanıyor. Ayrıca "çek defteri diplomasisi"yle gelişmekte olan ülkelere yardım, yatırım veya borç mahiyetinde para akıtarak â€"veyahut para musluklarını kapatma tehdidiyleâ€" iç ve dış politikalarını yönlendiriyor. İngiltere'yi ve ABD'yi Müslüman Kardeşler menşeli hareketleri terör örgütleri listesine almaya zorlamak için milyar dolarlık yatırımlarla silah ve petrol anlaşmalarını baskı aracı olarak kullanıyor. Mısır örneğinde görüldüğü üzere karşı-devrimleri finanse ediyor. Abu Dabi yönetimi bu aracı sadece dış politikada kullanmıyor; "Arap Baharı"nın başında, kendi içinde daha fakir olan emirliklerde çıkabilecek huzursuzlukların önüne geçmek ve siyasal İslam'ın yayılmasını engellemek için kesenin ağzını açarak halkına milyonlarca dolarlık ilave destek sağlamıştı.

BATI'LI MEDYA ÜZERİNDEKİ BAĞIŞ POLİTİKASI BİLGİ KİRLİLİĞİ YAPMASINI SAĞLIYOR

BAE, Batı'da birçok medya kuruluşunun, STK'nın, üniversitenin, düşünce kuruluşunun, akademik derginin finansörü veya bağışçısı olarak bilgi üretimini de doğrudan veya dolaylı olarak etkiliyor, zaman zaman yönlendiriyor. Ayrıca çok sayıda uydu kanalına ev sahipliği yaparak ve birçok medya kuruluşuna maddi kaynak aktararak Arap dünyasının medya merkezine dönüşmeye çalışıyor. El-Cezire'ye karşı Sky News Arapça başta olmak üzere kurduğu veya sponsor olduğu haber kanallarıyla Katar'ın bu alandaki gücünü kırma ve kendi vizyonu doğrultusunda Arap sokaklarını şekillendirme hedefi güdüyor.

LOBİCİLİK FAALİYETLERİNDE KÖRFEZ'İN BİR NUMARASI



BAE'yi diğer zengin Körfez ülkelerinden ayıran en önemli fark ise uzun yıllardır lobicilik faaliyetlerine muazzam paralar ayırarak başta ABD olmak üzere Batı'da karar alıcı çevreler üzerinde nüfuz kurup Ortadoğu politikalarını yönlendirmeye çalışması. Bu noktada Yahudi lobilerini örnek aldığı gibi bizzat onlarla işbirliği de yapıyor. Bu faaliyetlerinde o kadar ileri gitti ki ABD'de Başkan Trump'ın seçim kampanyasına usulsüz para akıttığı ve siyasi nüfuz kurmaya çalıştığı iddiası, özel savcı Robert Mueller'ın soruşturma dosyasına girmiş bulunuyor.

ÇALIŞMALAR SON SÜRAT DEVAM EDİYOR

Son olarak BAE, önümüzdeki yıllarda çok daha önemli hale gelecek alanlara da yine Batılı uzmanlar sayesinde muazzam yatırımlar yapıyor. Nükleer enerji projesini başlatırken BAE Uzay Ajansını kurmak için NASA'yla temas içinde. Siber alana odaklanarak bilgisayar korsanlarından elit bir görev gücü ve sosyal medya trollerinden oluşan güçlü bir ağ kuruyor. Bu noktada attığı en kritik adım, Doha'yı diplomatik ve ekonomik tecrit altına almadan evvel Katar Haber Ajansı'nı hackleyerek Katar Emiri'nin ağzından sahte içerik yaymasıydı.

NÜFUSUN SADECE YÜZDE 12'Sİ YERLİ

BAE -vitrinde Suudi Arabistan görünse de- perde arkasından Arap coğrafyasını yönlendiren aktör olmakla övünüyor. Ancak gücünün kat kat üzerinde oynadığından ve aşırı yayıldığından orta ve uzun vadede başarı şansı düşük görünüyor. En büyük zaafı 9,4 milyonluk nüfusunun sadece yüzde 12'sinin yerli halktan oluşması. Ekonomisini Asya'dan gelen işçiler ayakta tutarken, bütün o iddialı politikalarının akıl hocası ve uygulayıcısı ise dolgun maaşlar sayesinde veliaht prensin emrine giren yabancılar.
''KÜÇÜK SPARTA''NIN BAŞARI ŞANSI
BAE, askeri gücü ve savaşma istekliliğiyle Amerikalı yetkililerin "Küçük Sparta" övgüsüne mazhar olsa da bunu dışarıdan ithal silahlar, ileri teknolojiler, paralı savaşçılar ve danışmanlarla elde etmiş durumda. 1820'lerden itibaren imzaladığı anlaşmalarla (Osmanlı ve İran'a karşı) güvenliğini ve dış politikasını İngiliz himayesine devretmesinden gelen bir alışkanlıkla, bugün de Batı'nın güvenlik yapılanmalarını ve savunma stratejilerini kopyalamaya ve bizzat Batılıları kiralamaya çalışsa da bunları kendi bünyesine uyduramadığı gibi yerli ve bütüncül bir vizyondan da yoksun. Dışarıda askeri üsler ve limanlarla kurmakta olduğu o büyük "deniz imparatorluğu"nu da kendi başına yönetmesi imkânsız.

YENİ ÇATIŞMALARIN TOHUMLARI ATILIYOR

BAE, "Arap Baharı" sürecine en büyük sekteyi vuran aktörlerden olsa da Mısır'dan Libya'ya ve Yemen'e kadar desteklediği kadroların ülkelerine istikrar getiremeyeceği gibi birlik ve bütünlüğü de koruyamayacağı aşikâr. BAE'nin özellikle stratejik önemi haiz Yemen ve Somali'de ayrılıkçı grupları eğitip silahlandırarak ve gerekli kurumsal altyapıyı hazırlayarak bölünmelerinin önünü açtığı ve bölgede yeni yeni çatışmaların tohumlarını attığı bariz bir şekilde görülüyor. Ancak yedi emirlikten müteşekkil bir federasyon olarak, önümüzdeki dönemde parçalanan Ortadoğu'da kurulabilecek yeni federatif yapılar için ideal bir model olacağı beklentisinde. Dahası Ortadoğu'da kendisi gibi küçük devletçiklerin ortaya çıkması BAE'nin bölgesel aktörlüğünü sürdürebilmesinin de bir teminatı.

MISIR, LİBYA, YEMEN VE KATAR'DA HEDEFLERE ULAŞAMADILAR



Öte yandan BAE'nin destek çıktığı karşı-devrimlerin o kadar da başarılı olduğu söylenemez. On milyarlarca dolar akıtılmasına rağmen Mısır hala daha istikrara kavuşamadığı gibi her an patlamaya hazır bir bomba olarak Arap dünyasının göbeğinde duruyor. Libya'da muazzam yatırım yaptığı General Halife Hafter dört yıldır hala daha ülkeyi kontrolü altına alabilmiş değil. Yemen'de kurdukları oyunlar her defasında ellerinde patladığı gibi üç yıldır devam eden bombardımana rağmen Husiler hala daha başkenti kontrol ediyor. Birçok ülkede planladıkları darbe tezgâhları tutmuş değil. En son Katar'da yönetimi devirme ve 2013'te Sisi darbesiyle başlattıkları karşı-devrim sürecini tamamlayarak kendi bölge vizyonlarını hâkim kılma amaçlı kuşatmadan da henüz istedikleri sonucu alabilmiş değiller. BAE-Suud baskısıyla Katar'la diplomatik ilişkileri kesip tecrit kervanına katılan Arap ülkelerinin bir kısmı -kendileri de bu süreçten zarar görerek Doha'yla ilişkileri yeniden rayına oturtmanın şu an yollarını arıyor.
Ortadoğu'da halkların ihtiyaçlarını ve çağın icaplarını dikkate alan gerçek ve yerli bir oyun kurmak yerine, dışarıdan ithal akıllar ve araçlarla eski düzeni geri getirmeye ve Suudi Arabistan'ı öne sürerek dikkatleri fazla üzerine çekmeden bir bölgesel güce dönüşmeye odaklanan BAE'nin başarı fazla görünmüyor. Tam da Middle East Eye'ın baş editörü David Hearst'ün ifadeleriyle, "Onlar, kumpas kurabilirler ve devirebilirler; ama idare edemezler ve istikrara kavuşturamazlar. Onların gerçek bir bölge vizyonu yok."

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html