BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Doğu Anadolu sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Doğu Anadolu sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

10 Kasım 2020 Salı

Büyük Önder Atatürk'ün ebediyete intikalinin 82'nci yılı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Askeri ve siyasi dehasıyla Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938'de Dolmabahçe Sarayı'nda saat 9'u 5 geçe hayata gözlerini yumdu.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve önderi Mustafa Kemal Atatürk
, 57 yıllık yaşamında milletinin ve vatanının bağımsızlığı için girdiği her mücadeleyi askeri ve siyasi dehasıyla zaferle taçlandırdı.

Büyük Önder Atatürk, 1881'de Selanik'te dünyaya geldi. Annesi Zübeyde Hanım'ın arzusu doğrultusunda ilköğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başlayan Atatürk, daha sonra babası Ali Rıza Efendi'nin isteği ile geçtiği Şemsi Efendi Mektebinde ilkokulu bitirdi.

Ortaokul eğitimi için gittiği Selanik Mülkiye Rüştiyesinden kendi isteğiyle ayrılan Atatürk, öğrenimini Selanik Askeri Rüştiyesinde sürdürdü. Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, Atatürk'ü sınıftaki diğer Mustafalar'dan ayırmak için üstün yetenekli öğrencisine ikinci ad olarak "Kemal" ismini koydu.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesini bitirdikten sonra Manastır Askeri İdadisinden ikincilikle mezun oldu. Askeri öğreniminin yanında yabancı dil eğitimi de alan Atatürk, yazları izinli döndüğü Selanik'te Fransızca dersleri gördü.

Daha sonra İstanbul'a gelerek 1899'da girdiği Harp Okulu'nu 1902'de teğmen rütbesiyle bitiren Atatürk, Harp Akademisinden de 1905'te kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.



Atatürk, kurmaylık stajı için, 1905'te Şam'da 5. Ordu emrine atandı. Suriye bölgesindeki üstün hizmetleri nedeniyle Beşinci Rütbe'den Mecidi Nişanı verilen Atatürk, 1907'de merkezi Makedonya'nın Manastır şehrinde bulunan 3. Ordu Karargahı'na atandı. Atatürk, 3. Ordu Karargahı'nın Selanik'teki kurmay şubesinde görevlendirildi.

Mustafa Kemal Atatürk, Manastır ve Selanik'te görevliyken 1909'da İstanbul'daki 31 Mart Vakası'nı bastıran Hareket Ordusu'nda görev yaptı.  

1910'da Arnavutluk'taki isyanı bastırmak için düzenlenen harekatta da görevlendirilen Atatürk, İtalya'nın 1911'de Trablusgarp'a asker çıkarması üzerine Tobruk'a gönderildi.

Tobruk ve Derne'de Türk kuvvetlerini başarıyla yönettikten sonra binbaşı rütbesiyle 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşı'na katılan Atatürk, Edirne'yi Bulgaristan'dan geri alan kolorduda görev yaptı.

Çanakkale'de üstün başarı

Atatürk, 1913'te Sofya'da ataşeliğe atandı. Ataşe olarak görev yaptığı sırada, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Atatürk, Başkomutanlık Vekaleti'ne müracaat ederek cephede görev almak istedi.

Kendisine "Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ataşemiliterliği'ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz." cevabının verilmesi üzerine Büyük Önder, Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya şu mektubu yazdı:

"Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya'da ataşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz."

Bunun üzerine Atatürk, 1915'te Esat Paşa komutasındaki 3. Kolordu'ya bağlı Tekirdağ'da oluşturulacak 19. Tümen Komutanlığına atandı.

Gelibolu Yarımadası'na asker çıkaran ve Conkbayırı'na ilerleyen düşman birlikleri Atatürk'ün komutasındaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzuyla geri çekildi. Atatürk, "Anafartalar kahramanı" olarak ün kazandı.

Atatürk, Conkbayırı taarruzu sırasında göğsüne isabet eden şarapnel parçasının göğüs cebindeki saati parçalayarak dönmesi sonucu mutlak bir ölümden kurtuldu.

Doğu Cephesi'nde 16. Kolordu Komutanlığına atanan Atatürk, 1916'da Rus saldırılarını durdurarak Bitlis ve Muş'u düşmandan geri aldı ve bu cephede generalliğe terfi etti.

1917'de Filistin ve Suriye'de görevli 7'nci Ordu Komutanlığı'na atanan Atatürk, aynı yıl Veliaht Vahdettin ile Almanya'ya giderek Alman Genel Karargahı ve Alman savaş cephelerinde incelemelerde bulundu.

1918'de yeniden görevlendirildiği Suriye cephesinde 7'nci Ordu Komutanıyken, Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra İstanbul'a döndü. Ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak amacını gizli tutarak, Ordu Müfettişliği görevi ile İstanbul'dan ayrıldı. 

Tam bağımsızlığa giden ilk adım

Karadeniz yoluyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal, 22 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi'ni yayımladı. Türk milletine, "Vatanın bütünlüğünün ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu, azim ve kararlılıkla vatanın kurtarılması için Sivas'ta bir kongre toplanacağını" bildirdi. Ayrıca Osmanlı Hükümeti'nin verdiği görevden ve askerlikten istifa ederek, 23 Temmuz 1919'da Erzurum'da, 4 Eylül 1919'da Sivas'ta toplanan kongrelerin başkanlığını yaptı.

Bu kongrelerde, "Düşman işgaline karşı milletin vatanı savunacağı, bu amaçla geçici bir hükümetin kurulacağı ve bir milli meclisin toplanacağı, manda ve himayenin kabul edilmeyeceği" kararları alındı ve açıklandı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), onun çabalarıyla 23 Nisan 1920'de Ankara'da tarihi görevine başladı. Mustafa Kemal Atatürk, Meclis ve Hükümet Başkanı seçildi.

TBMM açılmadan 17 gün önce, 6 Nisan 1920'de, Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla Anadolu Ajansı (AA) kuruldu. "Türkiye'nin sesini dünyaya duyurmak" amacıyla kurulan AA, TBMM'nin çıkardığı ilk yasaları duyurdu, Milli Mücadele'nin ve Kurtuluş Savaşı'nın her aşamasına tanıklık etti.

TBMM açılarak milli bir hükümet kurulmasına rağmen Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması imzalandı.

Büyük Önder Atatürk, United Telegraph gazetesi muhabirine yaptığı açıklamada, Sevr Antlaşması'nı tanımadıklarını vurgulayarak, "Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve neticede yaşama hakkımızı inkara ve kaldırmaya yöneltilmiş Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir." ifadelerini kullandı.

TBMM tarafından Osmanlı Hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması'nın kabul edilmediği dünyaya duyuruldu. 

Yunan Ordusu bozguna uğratıldı

İtilaf Devletleri'nin yardımıyla İzmir'i işgal eden Yunan kuvvetlerinin ilerlemesi, 1921'de Birinci ve İkinci İnönü savaşlarıyla durduruldu.

Yunan ordusunun 23 Ağustos 1921'de yeniden taarruz etmesiyle Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Atatürk, birliklere, "Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

Yunan ordusu bozguna uğratılarak, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği Türk ordusu, Sakarya Meydan Muharebesi'ni zaferle sonuçlandırdı. 22 gün süren bu savaşta Yunan ordusu ağır kayıplara uğratıldı. Bu zafer nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk'e, TBMM tarafından "Mareşal" rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi.

Sakarya Zaferi'nin ardından 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Hatay haricinde bugünkü Türkiye sınırının çizildiği Ankara Antlaşması imzalandı.

Atatürk'ün komutanlığında Türk ordusu, vatanı düşman işgalinden kurtarmak için 26 Ağustos 1922'de karşı saldırıya geçerek Büyük Taarruz'u başlattı.

Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği 30 Ağustos 1922'deki Dumlupınar (Başkomutan) Meydan Muharebesi'nde Türk ordusu, Yunan ordusunun büyük kısmını yok etti. Bozguna uğrayarak kaçan düşman kuvvetlerini izleyen Türk ordusu, 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdi.

Anadolu'yu düşman istilasından kurtaran büyük askeri zaferlerin ardından 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı ve İtilaf Devletleri işgal ettikleri Türk topraklarından çekildi. 

Lozan Antlaşması

İsmet İnönü başkanlığındaki Türkiye heyeti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandı.

Büyük Önder, Lozan Antlaşması'na ilişkin, "Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder bir vesikadır." değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı

Kurtuluş Savaşı'nın ardından TBMM tarafından 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edilirken, Mustafa Kemal Atatürk de cumhurbaşkanı seçildi. 1938'deki ölümüne dek arka arkaya 4 kez cumhurbaşkanı seçilen Atatürk, bu görevi en uzun süre yürüten Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'e 14 Haziran 1926'da İzmir'de yapılması planlanan suikast girişimi engellendi. Suikast girişiminin elebaşları İzmir'de tutuklandı.

Büyük Önder, suikast girişimine ilişkin Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamada, "Alçak girişimin benim şahsımdan ziyade mukaddes Cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelerimize yönelmiş bulunduğuna şüphe yoktur. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Gazi Mustafa Kemal'e, 24 Kasım 1934'te 2587 sayılı Kanunla "Atatürk" soyadı verildi ve bu soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklandı.

Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör olarak öne çıkmasına katkıda bulundu

Mustafa Kemal Atatürk, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın etkilerini hafifletmek ve ülkenin kalkınmasını hızlandırmak amacıyla 1933'te Beş Yıllık Sanayi Planı'nı başlattı. Aynı dönemde dış politikada da önemli adımlar atıldı; Milletler Cemiyeti'ne girilmesi, Balkan Antantı'nın imzalanması, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Sadabat Paktı gibi girişimler, Türkiye'nin bölgesinde ve dünyada etkili bir aktör olarak öne çıkmasına katkıda bulundu.

Atatürk, Hatay'ın anavatana katılması için yoğun diplomatik çaba sarf etti ve onun bu amacı, vefatının ardından 1939'da gerçekleşti. 

Yalnızca Türk milletinin Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yöneten bir komutan olarak değil, aynı zamanda gerçekleştirdiği devrimlerle de dahi bir devlet adamı olarak tarihe geçen Mustafa Kemal Atatürk, 57 yıl süren yaşamında, milletinin ve vatanının bağımsızlığı için yılmadan çalıştı ve girdiği her mücadeleden zaferle çıktı.

Askeri ve siyasi dehasıyla Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938'de 57 yaşındayken Dolmabahçe Sarayı'nda saat 9'u 5 geçe hayata gözlerini yumdu.

Atatürk'ün vefatı sadece Türkiye'de değil bütün dünyada büyük üzüntüyle karşılanırken, yabancı devlet adamları birçok açıklama yaptı ve mesaj yayımladı.

Atatürk'ün naaşı 10 Kasım 1953'te Anıtkabir'e nakledildi

Atatürk'ün Türk bayrağına sarılı tabutu, Dolmabahçe Sarayı büyük tören salonunda bir katafalk üzerine yerleştirilerek 3 gün süreyle milletin ziyaretine bırakıldı.

Cenaze, daha sonra 20 Kasım 1938'de Ankara'ya getirildi ve 21 Kasım 1938'de büyük törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Törende, Çanakkale'de ve diğer muharebelerde Atatürk'e karşı savaşmış yabancı generaller de yer aldı.

Atatürk'ün naaşı, ölümünün 15'inci yılı olan 10 Kasım 1953'te Anıtkabir'e nakledildi. 



6 Ekim 2020 Salı

Macron'un Türkiye karşıtı politikası nereye varacak?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iktidarda üç senesini doldurmasına rağmen iç siyasette hâlâ sağlam bir siyaset zemini bulamamış olması, dış politikada oldukça atak ve hızlı adımlar atmasına neden oluyor.



Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un iktidarda üç senesini doldurmasına rağmen iç siyasette hâlâ sağlam bir siyaset zemini bulamamış olması, dış politikada oldukça atak ve hızlı adımlar atmasına neden oluyor. Fakat içeride devam eden ekonomik krizin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) kriziyle birleşmesi sonucu işsizliğin ve bütçe açığının giderek artması ve “Sarı Yelekliler” hareketinin protestoları Macron’u daha da zor bir duruma sokmuş görünüyor.


Bir yandan ekonomide ve iç politikada uğraştığı sorunları örtme çabası, diğer yandan 2022’de yapılacak seçimler için en önemli rakiplerinden biri olan Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’in oy oranının anketlerde yüksek çıkması, Macron’un tutarsız girişimlerinin temel sebepleri arasında yer alıyor. Sorun şu ki Macron’un Fransa’nın gerek bölgesel gerekse küresel düzeyde rolünü genişletmek için uygulamaya çalıştığı politikalar, sadece Avrupa’da değil, transatlantik ilişkiler, Orta Doğu ve Afrika’da da yüksek gerilim oluşturmaya devam ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın Suriye, Libya, Irak gibi uluslararası güncel sorunların hemen hepsinde boy göstermeye çalışması ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan anlaşmazlığı Avrupa Birliği (AB) üyelerini, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) dâhil ederek ısrarla uluslararası bir sorun haline getirme gayreti, zaten Kovid-19 kriziyle boğuşan günümüz küresel siyasetinin dengelerini de sarsıyor.

ABD ve İngiltere’nin ardından NATO’daki üçüncü nükleer gücü teşkil eden Fransa’nın bu özelliği bile, Avrupa güvenliğinde ve savunmasında yönetici bir rol oynayabilmesini sağlayamayacaktır. Zira Fransa’nın güvenlikle ilgili konularda tek başına karar vermesi, başta Berlin olmak üzere, diğer AB başkentlerinde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak ve uzun vadede Birliğin bütünlüğüne zarar verecektir. İlaveten, bir yandan Kırım ve Beyaz Rusya meselelerinin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, öte yandan Avrupa’nın –özellikle Almanya’nın– Rus doğal gazına aşırı bağımlılığı söz konusuyken, hiçbir Avrupa ülkesi Rusya’ya karşı NATO’suz ve ABD’siz kalmak istemeyecektir. Bu çerçevede, Kasım 2020’de gerçekleşecek Amerikan başkanlık seçimlerinin sonucu Avrupa siyasetini de doğrudan etkileyecektir. Birlik içindeki genişlemeye yönelik adımları (Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un üyelik süreçlerini verilen sözlere rağmen veto ederek) durduran Macron, AB’nin bölgesel ve küresel düzeyde inandırıcılığına gölge düşüren bir tutum izlemektedir. AB içinde Almanya’nın Merkel sonrasında da aktif bir liderlik sergileyebilmesi, Macron’un uluslararası arenadaki çıkışlarını ve bu çıkışlarını AB’ye mâl etme girişimlerini dengeleyebilecektir.

Fransa’nın boy gösterdiği coğrafyalarda Türkiye’nin eskisine göre daha aktif politikalar üretmesi, doğal olarak iki ülke ilişkilerinde bir çıkar çatışmasına yol açmakta. Fakat bu çıkar çatışmalarının her fırsatta hasmane bir tutumla AB’ye aksettirilmeye çalışılması, Türkiye’nin kendi haklarını ve çıkarlarını savunma çabalarının saldırganlık ve “yeni Osmanlıcılık” şeklinde yorumlanması işleri çıkmaza sokuyor. Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) çatısı altında müttefik olan iki ülke arasındaki ilişkilerin son zamanlarda bu kadar kolay tırmanmasının nedenleri arasında, yukarda söz edilen iç sorunların etkisi olduğu kadar, dış faktörlerin de rol oynadığını vurgulamak gerek. Bu bağlamda, Fransa Doğu Akdeniz gibi aslında kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda dahi yer alabilmekte ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’a askeri imkânlar sunarak kışkırtıcı bir destek verebilmekte. ABD’nin ve NATO’nun bölgeye dair açıklamaları da göz önüne alındığında, bu coğrafyada son derece karmaşık ve tehlikeli bir tablonun teşkil edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Zira Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de, deniz yetki alanları paylaşımı açısından, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde, kendi kıyılarından çıkamayacak hale getirmeye çalışmak ve sürekli gerilimi tırmandırmak, Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) başı çektiği çoklu bir akıl tutulmasına işaret ediyor. Bu kötümser tabloda şimdilik sevinilecek şey ise Doğu Akdeniz sorununda diplomatik çabaların nihayet gündeme gelebilmesi. Tarafların bu müzakere alanını iyi kullanması, Avrupa ve Transatlantik aksındaki barış ve güvenlik açısından büyük bir önem arz ediyor. Bu konuda sarf edilecek gayretler, Fransa ile Türkiye arasında diğer bölgelerdeki gerilimin de azalması ihtimalini taşıyor.

Macron’un dış politikadaki tutumu AB’yi de NATO’yu da zorluyor

Donald Trump yönetimindeki ABD’nin küresel liderliğinin gerilemesi ve dolayısıyla uluslararası politikada oluşan güç boşluğu, Macron’a daha iddialı ve girişken bir dış politika için alan açmış görünüyor. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması ve Angela Merkel’in görev süresinin 2021’de dolacak olmasının getireceği değişim ise bu politik alanın daha da genişleyebileceği umudunu veriyor. 2017’de göreve gelirken içeride yapısal reformlar ve AB içinde de entegrasyonun artırılması vaatlerini sunan Macron, AB’nin kendi güvenliğini ve savunmasını sağlayarak küresel düzeyde daha fazla hareket etme yeteneğine kavuşmasını amaçlarken Fransa’nın AB’yi yönlendirebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede, uluslararası politikadaki hemen her soruna AB’nin diğer üyelerinin görüşlerini beklemeden gereğinden hızlı şekilde tepki gösteren Fransa, çoğu zaman hem AB ülkeleriyle hem de NATO içindeki müttefikleriyle farklı pozisyonlarda yer alabilmekte. Fransa’nın geçtiğimiz günlerde AB’nin Akdenizli üyelerini Korsika’da toplayarak bir blok teşkil etme girişiminin de bu durumu değiştirdiği söylenemez. Özetle, Avrupalıların geri kalanının birçok konuda Fransa ile aynı fikirde olmadığı gerçeği AB’nin geleceğine yönelik ayrışmalara neden olurken NATO’nun uluslararası sorunlar karşısında ortak tutum takınma kabiliyetini de tehlikeye düşürmektedir. Nitekim Macron’un The Economist dergisine verdiği mülakatta “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği” yönündeki ifadesi ittifakın üyeleri arasında şok etkisi meydana getirmişti. AB üyesi ülkeler için temel tehdidin hâlâ Rusya olarak algılandığı göz önünde bulundurulduğunda, NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin neden hâlâ Avrupa güvenliği için gerekli görüldüğü ve Macron’un bu talihsiz açıklamasının AB’nin geri kalanında nasıl karşılandığı daha iyi anlaşılmakta.

ABD ve İngiltere’nin ardından NATO’daki üçüncü nükleer gücü teşkil eden Fransa’nın bu özelliği bile, Avrupa güvenliğinde ve savunmasında yönetici bir rol oynayabilmesini sağlayamayacaktır. Zira Fransa’nın güvenlikle ilgili konularda tek başına karar vermesi, başta Berlin olmak üzere, diğer AB başkentlerinde ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açacak ve uzun vadede Birliğin bütünlüğüne zarar verecektir. İlaveten, bir yandan Kırım ve Beyaz Rusya meselelerinin herkesin gözü önünde cereyan etmesi, öte yandan Avrupa’nın –özellikle Almanya’nın– Rus doğal gazına aşırı bağımlılığı söz konusuyken, hiçbir Avrupa ülkesi Rusya’ya karşı NATO’suz ve ABD’siz kalmak istemeyecektir. Bu çerçevede, Kasım 2020’de gerçekleşecek Amerikan başkanlık seçimlerinin sonucu Avrupa siyasetini de doğrudan etkileyecektir. Birlik içindeki genişlemeye yönelik adımları (Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un üyelik süreçlerini verilen sözlere rağmen veto ederek) durduran Macron, AB’nin bölgesel ve küresel düzeyde inandırıcılığına gölge düşüren bir tutum izlemektedir. AB içinde Almanya’nın Merkel sonrasında da aktif bir liderlik sergileyebilmesi, Macron’un uluslararası arenadaki çıkışlarını ve bu çıkışlarını AB’ye mâl etme girişimlerini dengeleyebilecektir.

Fransa’nın boy gösterdiği coğrafyalarda Türkiye’nin eskisine göre daha aktif politikalar üretmesi, doğal olarak iki ülke ilişkilerinde bir çıkar çatışmasına yol açmakta. Fakat bu çıkar çatışmalarının her fırsatta hasmane bir tutumla AB’ye aksettirilmeye çalışılması, Türkiye’nin kendi haklarını ve çıkarlarını savunma çabalarının saldırganlık ve “yeni Osmanlıcılık” şeklinde yorumlanması işleri çıkmaza sokuyor. Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) çatısı altında müttefik olan iki ülke arasındaki ilişkilerin son zamanlarda bu kadar kolay tırmanmasının nedenleri arasında, yukarda söz edilen iç sorunların etkisi olduğu kadar, dış faktörlerin de rol oynadığını vurgulamak gerek. Bu bağlamda, Fransa Doğu Akdeniz gibi aslında kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir konuda dahi yer alabilmekte ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’a askeri imkânlar sunarak kışkırtıcı bir destek verebilmekte. 

21. yüzyılda diplomasi en iyi çözüm aracı

2017’de Avrupa yanlısı bir söylemle cumhurbaşkanlığını kazanan Macron’un Avrupa’daki liderlik iddiası AB üyesi diğer ülkelerde rahatsızlık oluştururken, birliğin dış politikasında da bölge barışını zora sokacak sorunlara yol açıyor. Macron kimi zaman Afrika’da, kimi zaman Libya’da, diğer AB üyelerini beklemeden hareket ederek esasen ortak çıkarları da tehlikeye sokmaktadır. Bu kapsamda Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin Doğu Akdeniz’deki Yunanistan-Türkiye deniz yetki alanları anlaşmazlığı fırsat bilinerek Fransa tarafından gittikçe gerilmesi, bunun için adeta özel bir mesai yürütülmesi, taraflar arasında iletişimin kurulmasını güçleştirirken bölgedeki sıcak çatışma riskini de artırdı. AB Dönem Başkanı Almanya’nın ve NATO’nun devreye girmesiyle bir diyalog zemini oluşturulan Doğu Akdeniz meselesinde diplomatik girişimler ve yapıcı müzakereler şüphesiz en iyi çözüm yolu olacaktır.

Dünyanın Kovid-19 krizinin yol açtığı yıkıcı sorunlarla uğraştığı bir dönemde, anlaşmazlıkların bir anda istenmeyen noktalara sürüklenmesi, kimsenin arzu edeceği bir şey değil. Bu kapsamda, başta Türkiye ve Fransa cumhurbaşkanları arasında gerçekleştirilen görüşme olmak üzere, her düzeydeki iletişimin, sorunların çözümüne katkı sağlayacağı ve bölgeyi bir yangın yerine çevirmekten uzaklaştıracağı açıktır. Diplomasi yolunun açılması ve tarafların buna uygun hareket etmesi, Doğu Akdeniz’deki mevcut gerginliğin sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimalini şimdilik ortadan kaldırmıştır. Ancak ertelenen AB zirvesinden Türkiye’ye karşı herhangi bir yaptırım kararının çıkması, çifte standartları nedeniyle Türk kamuoyu nezdinde AB’nin azalan güvenilirliğini ve inandırıcılığını tamamen yok edecektir. Böyle bir durum, AB’nin Türk muhatapları üzerinde etki doğurabilme gücünü de ortadan kaldırarak olası diplomatik girişimleri en baştan sabote edecektir. Böyle bir durumda ise Türkiye’nin de aynı şekilde karşılık vermekten başka çaresi kalmayacaktır.



28 Eylül 2020 Pazartesi

Lübnan siyasetinde Fransa açmazı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir.



4 Ağustos’taki Beyrut Limanı patlamasının ardından 1 Eylül’de Lübnan’ı ikinci kez ziyaret eden ve burada uluslararası ilişkiler literatürüne önemli etkisi olan Antonio Gramsci’nin “eski ölüyor, yeni doğamıyor” şeklindeki meşhur ifadesine atıf yaparak Lübnan’ın içinde bulunduğu çok boyutlu krizi tarif etmeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, bu söylemle aslında Paris’in yeni Doğu Akdeniz yönelimini ve bu yönelim içerisinde Lübnan’ın konumunu özetlemeye çalıştığı da söylenebilir.


Doğu Akdeniz ile herhangi bir deniz sınırı bulunmamasına rağmen Suriye ve özellikle Lübnan gibi geçmişte koloni rejimleri kurduğu ülkelerdeki etkisini tekrar canlandırmayı amaçlayan ve Akdeniz bölgesindeki siyasi-askeri girişimlerini yoğunlaştıran Macron liderliğindeki Fransa’nın “Pax Mediterranea (Akdeniz Barışı)” olarak ifade etmeye çalıştığı şey, “ölen eskinin farklı şekillerde yeniden doğmasını” mümkün kılma çabası şeklinde özetlenebilir. Lübnan başta olmak üzere Tunus, Fas ve Cezayir gibi ülkelerde de sömürge rejimleri kuran Fransa’nın, son dönemde Akdeniz bölgesinde yaşadığı etki-güç kaybının bu yönelimin temel dış besleyicisi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Macron’un Lübnan bağlamındaki girişimlerinin genel bir Akdeniz bağlamından ayrı düşünmek mümkün görünmüyor.

Libya'da kendi çıkarlarını korumak için darbeci general Hafter'i destekleyen Fransa'nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı.

Macron'un Lübnan siyasetini dizayn girişimi

Avrupa Birliği (AB) içinde Almanya ile rekabet halinde olan ve İngiltere’nin AB’den ayrılması sonrasında AB’yi kendi Akdeniz politikası ekseninde şekillendirmeye çalışan Macron’un, Akdeniz’de Rusya ve ABD gibi küresel aktörlerin ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin artan etkisinden kaygılandığı söylenebilir. Lübnan konusunda farklılaşan ABD-Fransa çatışmasının ve Rusya’nın Suriye-Lübnan gibi Levant ülkeleri üzerinde güçlenen rolünün bu kaygıları beslediği görülüyor. Bu noktada uzun yıllardır mülteci krizi, çöp krizi, uzun dönemli protestolar, sosyo-politik sarsıntılar gibi pek çok karmaşık ve her biri birbirinden ağır sorunlarla yüzleşen Lübnan’ın Fransa tarafından birden “hatırlanması” Macron’un genel Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde değerlendirilmeli. Lübnan’daki bir kesimin “yeniden Fransız sömürgesine dönme” çağrısı yapması, bu ülkedeki bazı Hristiyan grupların Fransa’ya yönelik olumlu tutumu ve ülkedeki mezhep temelli aktörlerden Hizbullah da dahil önemli bir kesiminin Fransa ile var olan güçlü temasları Macron’a, Fransa’nın bölgede bozulan imajını ve sınırlanan etkisini düzeltme fırsatı sundu. Bu çerçevede Feyruz gibi Lübnan’ın önemli simgelerinin Macron tarafından ziyaret edilerek Lübnan’daki tüm aktörleri bir masa etrafında bir araya getiren ve Lübnan’da Mustafa Edip öncülüğündeki hükümet kurma sürecini bizatihi yönlendiren Macron, Lübnan için gerekli reformları hayata geçirebilecek reform hükümetinin kurulması sonrasında bu ülkeye ekonomik yardımın sağlanması için uluslararası konferans çalışmaları yapacağını dile getirdi.

Diğer taraftan Macron tarafından tanınan sürenin dolmasına rağmen Lübnan’da “partili olmayan” hükümet kurulamadı, hükümeti kurma görevini alan Edip istifa etti ve bunun üzerine Macron Lübnan’daki siyasi düzeni elinde tutan siyasi güçleri “ihanetle” suçladı fakat yaptırım konusunu gündeme getirmedi. Dahası bu konuşmasında Hizbullah’ı hedefe koyan Macron, bu oluşuma “hem Lübnan demokrasisinde siyasi bir aktör hem de İsrail’e karşı savaşan hem de Suriye’de mücadele eden bir oluşum” olamazsın şeklinde hitap ederek mevcut sorunların çözümsüzlüğünde Hizbullah’ı işaret etti. Bu durum Fransa’nın Hizbullah konusunda AB ülkelerine benzer daha sert tavır takınmasına ve bu oluşuma yönelik çeşitli kararlar almasına yol açabilir. Dolayısıyla Fransa’nın yumuşak güç stratejisine dayalı ve Lübnan’daki kronik istikrarsızlığı çözmeye yönelik girişimi de böylelikle sonlanmış oldu. Yine de Macron, Lübnan’a yönelik uluslararası konferans çağrısıyla ilgili olumlu mesaj verdi ve Lübnan’daki 1989 Ta’if Anlaşması’na dayalı güç dengesinin değişmesi gerekliliğine vurgu yaparak buradaki gelişmelerde aktif olacağına işaret etti. Lübnan’daki krizin çözülmesinden ziyade bu girişimiyle yumuşak güç durumuna ve zarar gören uluslararası-yerel imajı düzeltme çabalarına yatırım yapmayı hedefleyen Macron’un Lübnan yaklaşımın bazı reel-politik kaygıları da taşıdığı ve daha bütüncül bir yaklaşımın bir unsuru olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Lübnan'ın ardından Irak’ı da ziyaret eden Macron’un, öncelikle Levant ve Doğu Akdeniz bölgesini içeren alanda Fransa'nın eski nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı aşikar. Kuzey Afrika, Sahel bölgesi ve Levant’taki bazı ülkelerde eski sömürgeci güç ve uzun yıllar bağımsızlık mücadelesi veren (1954-1962) Cezayir halkı gibi bazı topluluklara yönelik katliamlarıyla bilinen Fransa’nın mevcut girişimlerini “Akdeniz Barışı” olarak ifade etmesi ve yine bizatihi Lübnan’daki mezhepsel ve kırılgan siyasi sistemi oluşturan başat aktör olmasına rağmen Lübnan’da ironik şekilde çözüm girişimlerini yönlendirmesi Fransa’nın Doğu Akdeniz politikasına yönelik temel açmazlar olarak karşımıza çıkmakta. Diğer bir ifade Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir. 

Fransa ile hareket eden Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin faaliyetlerini “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç bir tutum.

Fransa bölgede yeniden doğmaya çalışıyor

Kendisini Akdeniz bölgesindeki başat aktörlerden biri olarak konumlandırmayı amaçlayan Fransa’nın en temel reel-politik kaygısı bölgedeki enerji denkleminden izole olmama durumudur. Cezayir, Fas ve Tunus’ta geçmişe kıyasla belirleyici olma durumunu yitiren ve Muammer Kaddafi rejimini sonlandıran öncül aktörlerden biri olmasına rağmen burada diğer bir otoriter ve meşru Libya hükümetine karşı darbe girişiminde bulunan Halife Hafter gibi bir figürü destekleyerek Libya’da da diplomatik anlamda ve saha gerçekliklerinde bir gerileme yaşayan Fransa’nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı. Diğer bir ifadeyle Fransa’nın özellikle Akdeniz bölgesinde genel itibarıyla Abdulfettah es-Sisi ve Halife Hafter gibi otoriter figürlerle işbirliğine yönelen Fransa’nın Lübnan’daki demokrasi ve istikrar vurgusunun da sadece idealist politikalar çerçevesinde değerlendirilmesi yanıltıcı olacaktır. Lübnan’ın Doğu Akdeniz bölgesinde sahip olduğu kıyı şeridi, İsrail-Filistin, Suriye ve Kıbrıs Adası ile deniz sınırları ve son dönemde Rusya temelli doğalgaz şirketleri başta olmak üzere uluslararası şirketlerin Lübnan’ın muhtemel doğalgaz rezervlerine yönelik ilgi Fransa’nın Lübnan’ı tekrar “hatırlaması”na yol açan reel-politik kaygılardan en önemlisi olarak zikredilebilir. Bu nedenle Fransa’nın özellikle Kuzey Afrika ve Sahel bölgesinde karşılaştığı önemli meydan okumaları Levant bölgesindeki aktörlerle telafi etme arayışında enerji kaynaklarına sahip olma ve bu kaynakları dünya pazarlarına ulaştırma açısından stratejik konumdaki Lübnan’a ayrıca önem atfettiğinin altı çizilmeli. Halihazırda bu ülkedeki pek çok aktörün ve özellikle Fransa’nın 100 yıl önceki Lübnan kolonyal dizaynı neticesinde burada uzun yıllar başat aktör konumunda yer alan Maruni Hıristiyanların Fransa ile yakın temasları, Macron’a Akdeniz bölgesinde belirli oranda bozulan Fransa’nın imajını burada güçlendirme alanı oluşturdu.

Diğer taraftan Lübnan’da yumuşak güç unsurlarıyla oluşturulmaya çalışılan Fransa imajının konu Türkiye-Yunanistan arasındaki karmaşık sorunlara geldiğinde sert güç unsurlarına da evrilebildiği ve Fransa’nın diyalog ve müzakere öneren Türkiye’nin çağrılarına rağmen hukuksuz ve temelsiz taleplerde bulunan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörlerle birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Diğer bir ifadeyle Fransa, genel olarak Akdeniz ve özel olarak Doğu Akdeniz’de güç merkezi haline dönüşme isteği çerçevesinde ülkelere ve meselelere göre değişen taktikler geliştirmekte. Bu durum Almanya gibi AB ülkeleri tarafından açıkça eleştirilmemesine rağmen Fransa’nın Lübnan başta olmak üzere bu bölgede oluşturmaya çalıştığı ve eski kolonyal gücün farklı şekilde yayılmacı anlayışına işaret eden bu politikaların Avrupa içinde de bazı sorunlara yol açması muhtemel. Enerji meselesinin yanı sıra Fransa’nın genel olarak Akdeniz ve özel olarak Lübnan yaklaşımında olası mülteci problemi ön plana çıkıyor. Halihazırda Fransa’da 1975-1989 dönemindeki Lübnan iç savaşı nedeniyle önemli sayıda Lübnanlı göçmenin bulunduğunu ve bunların adeta bir diaspora oluşturduğunu düşündüğümüzde Lübnan’daki bir iç savaş durumunun Fransa’yı tekrar aynı kaygı ile karşı karşıya bırakması durumu söz konusu. Dolayısıyla Libya, Tunus ve Suriye gibi ülkelerdeki istikrarsızlıklar nedeniyle göç sorunu ile karşılaşan ve bunun neticesinde aşırı sağ akımların yükselişiyle iç politik mücadele içerisinde olan Fransa’nın Lübnan’daki istikrarsızlığı giderme konusunda bu şekilde bir reel politik kaygıya sahip olduğu söylenebilir.

Aşırı sağın yükselişinin yanı sıra başta yeni tip koronavirüsle (Kovi-19) mücadele sürecindeki yetersizlikler olmak üzere bir dönemdir Fransız halkından önemli destek gören, “Sarı Yelekliler” şeklinde tanımlanan oluşumların da Macron iktidarından rahatsız olması, Macron’u başta Lübnan olmak üzere Akdeniz bölgesinde aktif olmaya iten öncül diğer iç sebepler olarak belirtilebilir. Özellikle Lübnan girişimlerinde tüm aktörleri bir araya getirmesi, ekonomik-siyasi önerilerde bulunması ve Lübnanlı bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanması Macron’un Fransız iç siyasetinde değerlendirebileceği “kazanımlar” olabilir. Diğer taraftan Lübnan başta olmak üzere Macron öncülüğündeki Fransa’nın Akdeniz’de yeniden merkezi aktör olma hedefinde Türkiye’yi en önemli meydan okuma olarak gördüğü son girişimlerinde anlaşılıyor. Fransa’nın Lübnan ziyaretine yönelik destek ileten ülkeleri, Yunanistan-GKRY ile yoğunlaşan askeri-siyasi temasları, Kuzey Afrika bölgesinde Türkiye’nin faaliyetlerine yönelik olumsuz tavırları dikkate aldığımızda Macron’un, Türkiye karşısında konumlanan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Yunanistan gibi aktörlerle Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de en azından şu ana kadar etkisizleştirme çerçevesinde politikalar yürüttüğü görülüyor. Bu bağlamda Fransa ile hareket eden bahsi geçen Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin Lübnan başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki faaliyetlerini temelsiz ve ilgisiz şekilde “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç diğer bir durum. Sonuç olarak Fransa bölgede kolonyal mirası hatırlatır şekilde “yeniden doğmaya” çalışırken Lübnan’a vurgulanan nedenlerle ayrıca önem veriyor ve Türkiye’yi ise yeni bölgesel dizaynında en önemli meydan okuyucu olarak düşünüyor.


13 Eylül 2020 Pazar

Batı’nın 'Yükselen Türkiye' hazımsızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda.


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda. [1] Türkiye’nin üyeliğine karşı olan gruplar Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını ve Avrupa kimliği, coğrafi ve kültürel sınırları için de bir tehdit olduğunu defalarca ifade etmiş bulunuyorlar.
Yine benzer bir şekilde 1968’den beri süren Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüz kalmasının faturası da Avrupa tarafından Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye çıkarıldı. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için başvurduğu 1987 yılından beri, Avrupa Konseyi raporları ve Türkiye hakkında yayınlanan tüm yıllık raporlarda Türkiye’nin üyelik süreci ve Kıbrıs’taki siyasi çözümsüzlük arasında organik bir bağ kuruldu ve Türkiye Ada’daki çözüm çabalarına destek vermesi için baskı altında bırakılmak istendi. [2] Üstelik Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ilişkilerini normalleştirmesi ve deniz ve hava limanlarını Rum tarafına açması istendi.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.
AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. 

AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor

Batı'nın Türkiye hazımsızlığının son perdesi ise Doğu Akdeniz’de sergilediği taraflı tutumdur. GKRY’nin katılımıyla artık tarafsızlığını tamamıyla yitirmiş olan AB, bir yandan Yunanistan ve GKRY’nin kendisinin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve deniz yetki alanları politikalarını manipüle etmesine sessiz kalırken diğer yandan Fransa’nın başını çektiği Türkiye karşıtı cephenin saldırgan tutumuyla çirkin yüzünü tekrar göstermeye başladı. Bu tutumun görünen sebepleri arasında Avrupa’nın enerji açığı ve bağımlılığını azaltma ihtiyacı ve mülteciler konusunda gümrük görevi yapan Yunanistan’ı desteklemek gibi faktörler görünse de aslında arka planda daha derin stratejik planlar yatıyor.
Peki, Batı’nın Türkiye’ye karşı stratejik planları nedir ve neler amaçlanmaktadır? Bu noktada öncelikle Avrupa tarihinin karanlık yüzü olan sömürü tarihine kısaca değinmek gerekiyor. Her ne kadar Batılılar bugün ulaştıkları refah seviyesini “bilim, sistem ve teknolojinin zaferi” olarak lanse etse de artık pek çok kaynak bu zenginliğin temelinde başta kölelik olmak üzere kolonilerden her türlü kaynağın sömürülmesi olduğunu kabul etmeye başladılar. Avrupalılar, dünyaya hâkimiyet kurmaya başladıkları 16. yüzyıldan itibaren bu güçlerini yerel halkların tüm zenginliklerini merkezlerine taşımak için kullandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan de-kolonizasyon (sömürgelerin bağımsızlaşması) hareketleri sonrası Batılı devletler strateji değiştirerek diğer ülkeleri işgal etmek yerine o ülkelere görünürde bağımsızlık vererek ekonomi ve kaynaklarını yönetme yolunu seçtiler. Böylelikle yerel halkların temel ihtiyaçlarını karşılama ve askeri gider gibi masraflardan kurtuldular. Günümüzde Afrika’nın önemli bir bölümünü kendi merkez bankası, ulaşım, iletişim, petrol, elektrik şirketleri ve bankalarıyla sömürmeye devam eden Fransa’nın, Türkiye’nin “Afrika Açılımı” ve Libya’da artan siyasi ve ekonomik gücünden neden bu kadar rahatsız olduğunu ve neden Libya’da meşru hükümeti destekleyen Türkiye aleyhine darbeci savaş lordu Halife Hafter’e siyasi ve askeri destek verdiğini açıklıyor.
İkinci olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin en kârlı ticaret aracının silah satışı olduğunu hatırlamakta fayda var. Silah epey pahalı bir üründür. Bu nedenle alıcı ülkelerin ekonomisini ve diğer sektörlere yatırımını ciddi anlamda engellerken, satıcı ülkelere müthiş bir katma değer sağlar. Ayrıca silah alımının modernizasyon gereksinimi nedeniyle uzun vadeli bir bağımlılık oluşturduğunun ve alıcı ülkelerin satıcı ülkelere siyasi ve ekonomik anlamda da bağımlılığına yol açtığının altı çizilmeli. Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda artan silah gücü ve sanayisinin Türkiye’yi silah satan ülkeler arasına sokmasının bu pastadan muazzam para elde eden başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Fransa gibi ülkeleri neden rahatsız ettiğini anlamak kuşkusuz güç olmayacaktır. Bunlara ilaveten, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki Rum-Yunan maksimalist taleplerini savunmasının bir başka önemli nedeni de Fransız TOTAL şirketinin Rum kesimi ile yapmış olduğu petrol antlaşmalarının yanı sıra, son yıllarda ihraç etmekte zorlandığı savaş uçaklarını ve diğer askeri malzemeleri bu ülkelere satacak olmasıdır. Aynı durum bu ülkelerle birlikte “çöl ittifakını” oluşturan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de söylenebilir.
Üçüncü olarak, Mavi Akım, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), Türk Akımı, Rusya-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı, İran-Türkiye Doğu Anadolu Doğalgaz Ana İletim Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı ile bölgenin enerji merkezi haline gelen Türkiye’nin önemini az da olsa azaltmak ve geçen ay içerisinde Karadeniz’de keşfedilen 320 milyar metreküplük Türkiye tarihindeki en büyük doğalgaz keşfinin Doğu Akdeniz’deki buluşlarla devam etmesini engellemek için, AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor. Enerji bağımlılığı azalacak, hatta uzun vadede bitecek olan bir Türkiye, dış politika hedeflerine ulaşmada çok daha güçlü ve güvenli hareket edecektir.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.

Amaç Türkiye'yi dışlayan enerji ve güvenlik düzeni

Son olarak çöl ve AB ittifakının arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini unutmamamız gerekiyor. Son zamanlarda bağımsız ve kendi öncelikleri doğrultusunda izlediği politikalar nedeniyle ABD’den belirli konularda ayrışan Türkiye, ABD yönetimi tarafından çevrelenmek istenmekte. Bunun temel nedenleri arasında Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri ve Filistin halkına verdiği destek, Rusya’dan alınan S-400 füze savunma sistemi, başta Mısır diktatörü Sisi olmak üzere Türkiye’nin ABD destekli otokratik rejimlere karşı aldığı tavır ve Türkiye’nin komşusu İran’a ambargo uygulamaması gösterilebilir. Bu noktada ABD’nin Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak sınıfta kaldığını; Suriye’de DEAŞ ile mücadele kisvesi altında Türkiye’nin ulusal güvenliğine karşı en büyük tehdidi oluşturan terör örgütü PYD/YPG’ye Fransa ile birlikte en büyük desteği verdiğini ve FETÖ terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaya devam ettiğinin altı çizilmelidir.
Özetlemek gerekirse, sözde tam üyelik aldatmacasının artık işe yaramadığı Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu kaybeden ve başta Kıbrıs olmak üzere taviz koparamayan AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. Bunun devamında Türk silah sanayi, donanması ve petrol arama faaliyetlerinin sınırlandırılmasına, akabinde de başta Libya ve Suriye olmak üzere Türkiye’nin sahip olduğu stratejik derinlik ve karar alma mekanizmalarındaki rolü kısıtlanmaya çalışılacaktır. Bu stratejik planlara karşı Mavi Vatan doktrini çerçevesinde yeniden şekillenen devlet politikasına muhalefet dâhil olmak üzere verilecek tam destek ve birlikte hareket etmek hiç kuşkusuz en güzel yanıt olacaktır.


9 Eylül 2020 Çarşamba

Fransa'nın Türkiye siyasetinin sorunlu tarihi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye ile Fransa arasında son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve AB içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron son günlerde Türkiye karşıtı söylemlerini sıklaştırdı. Fakat bu gerilimin uzun yıllardır belirli aralıklarla devam ettiği söylenebilir. Son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve özellikle Avrupa Birliği (AB) içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Türkiye ve Fransa, bugün Doğu Akdeniz ve Libya politikaları üzerinden birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Fakat bu gerginliğin kökeninin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. İki ülke arasındaki gerginliğin ilk çıkış noktalarından biri Ermeni sorunu olarak karşımıza çıkıyor. 1980’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu'nun (ASALA), Türk diplomatlarını hedef alması ve Fransa’nın, örgütün Fransa’daki terör eylemlerine göz yumması Paris ve Ankara arasında gerginlik yarattı. Ayrıca bu saldırılar sonucu birçok Türk diplomatı şehit edilmişti. 2000’li yılların başından bu yana ise sözde Ermeni soykırımının var olduğunu iddia eden Fransa hükümetleri bu gerginliğin devam etmesinde rol oynadı. Yaklaşık 700 bin Ermeni’nin yaşadığı tahmin edilen Fransa, 2019’da 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Fransa hükümetleri ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk kökenli vatandaşı oy potansiyeli olarak değerlendirmezken, 700 bin Ermeni vatandaşını önceliyorlar. Bu da Türkiye-Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Fransa hükümetlerinin Kürt sorununa yönelik tutumu

Tarihsel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki diğer anlaşmazlık konusu ise Kürt sorunu. Fransa’nın geçmişten günümüze PKK terör örgütünün ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermesi ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kürt sorununun bir gerginlik olarak ortaya çıkması, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand (1981-1995) döneminde Kürt hareketine verilen açık destekle başlamıştır. Günümüzde Fransa, PKK terör örgütünün kolu olan PYD ve YPG üyeleriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve bu durum iki ülke arasındaki sorunlardan bir diğeri olarak öne çıkıyor. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgilenirken Irak veya İran’da bulunan Kürt toplumuyla ilgili bir politika yürütmemesi de dikkat çekici olmuştur.
Türkiye, Fransa ile AB üyeliği konusunda da sorunlar yaşamıştır. 1995-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Jacques Chirac her ne kadar Türkiye’nin AB adaylığını ve müzakere sürecinin başlamasını desteklemiş olsa da 1959’dan 2007 yılına kadar görev yapan Fransız cumhurbaşkanları arasında Türkiye’yi ziyaret etmeyen tek Fransız cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Chirac 2006 yılında Ermenistan’a gerçekleştirdiği resmi ziyarette Türkiye’nin AB’ye üye olmak için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca 2004 yılının Ekim ayında Türkiye’nin olası bir AB üyeliği için Fransa’da bir referandum düzenlenmesini önermiştir. Buna ek olarak, Charles De Gaulle döneminde Fransa’nın 1963 ve 1967 yıllarında İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva atı olarak algılandığı gerekçesiyle reddetmesi, yıllar sonra 2007 yılında Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da öne sürülmüş bir ön yargı olarak karşımıza çıkmıştır. Buna ek olarak Sarkozy, Türkiye’yi Avrupalı olarak değil Asya’da küçük bir ülke olarak görmekteydi. Sarkozy ayrıca, Türkiye’yi Avrupa dışında gördüğü için Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa halkına savunamayacağını da vurgulamıştır. Bu tarihsel süreç Fransa’nın Türkiye-AB ilişkisine bakışını açıkça ortaya koymaktadır. 
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor.

Fransa uluslararası ilişkilerde lider devlet olmak istiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’ye karşı izlediği karşıtlık politikasının nedenleri arasında Ermeni ve Kürt sorunları var olsa da günümüzde bu iki soruna yeni başlıklar eklenmiş durumda. Göreve geldiği 2017 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde Fransa’nın oyun kurucu pozisyonda olmasını hedefleyen Macron, AB içinde baskın devlet ve bölgesel konularda politika belirleyici bir ülke pozisyonuna ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca, Kasım 2019’da Macron NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek ABD ile NATO müttefikleri arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunu dile getirdi. Kasım 2018’de ise Macron, AB Ordusu’nun kurulmasını önererek bir nevi NATO’dan vazgeçerek Fransa’nın etkin güç olarak yer aldığı bir uluslararası ordunun kurulmasını talep etmiş oldu. Bu da Macron’un uluslararası ilişkilerde lider devlet konumuna erişmek istemesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmeli.
Merkel’in 2021 yılında görevinden ayrılacak olması ve Almanya içinde Merkel’e alternatif bir liderin henüz ortaya çıkmamış olmasının uluslararası arenada bir güç boşluğu oluşturacağını düşünen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu boşluktan yararlanarak Fransa’yı özellikle AB içinde lider ve baskın bir ülke kılmayı hedefliyor. Almanya’nın ve Şansölye Angela Merkel’in lider konumunda olduğu AB’de yeni dönemde bu rolü üstlenmek isteyen Macron, bu nedenle aktif bir siyaset uygulayarak AB çıkarlarını önemsediğini göstermek istiyor.
Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. AB içinde lider olmak isteyen Fransa, AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlere karşı çıkıyor. Macron, AB çıkarlarının etkileneceğini savunarak Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiğini öne sürüyor.
AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki krize karşı bir çözüm getirmek amacıyla arabuluculuk görevi üstlendi. Fakat bu arabuluculuk görevi, özellikle Fransa tarafından eleştirildi ve Almanya bu göreve ne yazık ki son vermek zorunda kaldı. Görünün o ki, objektif bir dış politika yürütemeyen Fransa başta olmak üzere AB üyeleri, Türkiye’yi bölgeden dışlamanın peşinde. Bu çerçevede başka bir gerçeğe de dikkat çekmek gerekiyor. Son günlerde ortaya çıkan Türkiye-Yunanistan sorununa üçüncü ülkelerin dahil olması sorunun çözülmesini imkânsız hale getiriyor.

Mağrip bölgesinde nüfuz çatışması

Bir diğer uyuşmazlık alanı ise Libya konusu olarak göze çarpıyor. Mağrip bölgesiyle tarihsel bir bağı olan Fransa, bölgede varlığını sürdürmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliğini arttırması ve bu nedenle Libya’daki anlaşmazlık durumuna dahil olması iki ülke arasında gerginlik meydana getiriyor. Türkiye’nin bu bölgede aktif rol almasını Fransa, nüfuz alanına bir tehdit olarak algılıyor. Bu da bizi Macron’un Türkiye’ye karşı politikalar izlemesi ve AB’yi devreye sokarak bir yaptırım uygulanması istemesi sonucuna ulaştırıyor.
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarlarından vazgeçmeyeceği gibi Fransa’nın da bu politikalardan vazgeçmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmemekle birlikte, gerginliğin belirli aralıklarla tırmanabileceğini öngörmemiz yanlış olmayacaktır.
[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]


Macron'un düşmanca siyaseti bölgede çatışma riskini artırıyor



Macron’un Türkiye karşıtı tehlikeli ve düşmanca tutumu, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor.



Gün geçmiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası kamuoyu önünde Türkiye karşıtı bir hamlede ve açıklamada bulunmasın. Bir gün Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor, ertesi gün her ikisi de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) üyesi olan ülkelerden Yunanistan’a Türkiye’ye karşı savunma desteği sözü verebiliyor. Ancak bunları yaparken Macron Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e en uzun kıyısı olan ve Fransa’nın NATO müttefiki bir devlet olduğunu -en hafif tabiriyle- unutuyor. Benzer şekilde Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Suriye ve özellikle Afrika’daki girişimleri de Macron’u rahatsız ediyor görünüyor. Türk dış politikasıyla Macron’un politikaları arasındaki bu çakışmayı sadece Türkiye’ye karşı basit bir düşmanlıkla açıklamaya kalkışmak, bir yandan uluslararası ilişkiler disiplinine haksızlık teşkil edecek, öte yandan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın etki alanını yanlış değerlendirmek olacaktır. Öyleyse Macron’a Türkiye söz konusu olduğunda uluslararası hukukun temel prensiplerini ve “düşmanca tutum” sergilediği ülkeyle aynı güvenlik ittifakında bulunduğunu unutturan sebeplerin neler olduğunu nasıl açıklayabiliriz?

Son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye aleyhtarlığını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda Macron’un Türkiye’ye yönelik izlediği siyasetin gerçek sebeplerini görebilmek, Türkiye’nin de doğru hamleler yapabilmesini sağlayacaktır. Zira uluslararası ilişkilerdeki değişmeyen en temel gerçekten hareketle 21. yüzyılda da bitmeyen dostluklar ve düşmanlıklar değil, devletlerin temel çıkarları söz konusudur. Yeni yüzyılın getirmesi gereken değişiklik ve mecburiyet bu çıkarları uluslararası hukuk çerçevesinde adilane ve hakkaniyet prensibine göre gerçekleştirmenin zorunluluğudur. Bir başka ifadeyle yerel risk ve tehditlerin hızla küreselleştiği günümüzde “doğru stratejiyi tespit etmek” tüm devletler için hayati önemdedir.
Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Trump’ın izlediği "Önce Amerika" politikası da Fransa dış siyasetindeki iddialı çıkışlarla doğrudan bağlantılı.

Macron'un Türkiye karşıtlığında iç ve dış faktörler

Fransa’da üç sene evvel gerçekleşen seçimlerin ardından 14 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı makamına gelen Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politika, Fransa dış politikasındaki iddialı çıkışların bir kısmını anlamamızı sağlayabilir. Trump’ın uluslararası sistemde ABD’nin liderlik rolünden geri çekilen dış siyasetinin gerek Avrupa’da gerekse İsrail meselesi dışında kalan Ortadoğu sorunlarında yarattığı güç boşluğu Fransa’yı cesaretlendirdi ve bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerinin ön plana çıkmasına yol açtı. Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinden sonra ABD’de muhtemel bir başkan değişikliğinin, Fransa’nın dış politikada sergilediği tutumun çerçevesini belirlemeye yönelik mühim bir etkisi olabilir. Öte yandan Angela Merkel’in 2021 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da Macron’un izleyeceği politikaların AB içindeki liderlik dengesini Almanya’ya karşı kendi lehine çevirmek için anahtar bir durum teşkil ediyor. Tarihi Fransa-Almanya rekabeti Avrupa Birliği (AB) potası içinde eritildiği düşünülse de Almanya’nın AB içinde bilhassa 1990’lardan sonra yükselen gücüne karşılık Fransa’nın etkisi azaldı. 2003’te Almanya’da Merkel’in başbakan olmasıyla denge Fransa aleyhine biçimlendi ve İngiltere’nin AB’den çıkması dahi bu durumu değiştiremedi. Fransa’nın, Doğu Akdeniz anlaşmazlığında Yunanistan’ın yanında yer alan, hatta kışkırtan ve AB’nin diğer üyelerinin de kendisi gibi davranmasını isteyen şahin tutumu bu şekilde okunduğunda, Türkiye’nin AB içindeki dengeleri doğru analiz etmesinin önemi de anlaşılacaktır. Olaylara müdahil olmaya çalışan AB’nin ve dönem başkanı olan Almanya’nın “arabuluculuk” rolünün neden hep Yunanistan lehine kaydığını anlayabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Nitekim AB, yaptığı son açıklamada, 24-25 Eylül’de gerçekleştireceği toplantıda Türkiye’ye karşı “havuç ve sopa” araçlarını belirleyeceklerini ve topluca Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını ilan etmiş durumda.
Fransa cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik izlediği politikaların bir diğer sebebi ise iç politikada yaşadığı sıkıntıların artmış olması. Bir yandan aşırı sağcıların oylarının artması, diğer yandan “sarı yelekliler” olaylarının yarattığı etkiler ve şimdi de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin yol açtığı sorunlar göz önüne alındığında, Macron’un ekonomik ve siyasi açıdan kendi iktidarını sürdürmeyi destekleyecek girişimleri önem taşıyor. Örneğin dış siyasette Yunanistan’ı veya Libya’daki darbeci General Halife Hafter güçlerini desteklemesi, bir yandan Fransa’nın bu ülkelere silah satışlarını artırarak ekonomik getiri sağlamaya yöneliktir. Öte yandan, siyasi olarak içeride aşırı sağcılara karşı elini güçlendirecek, dışarıda ise Fransa’nın AB’de ve NATO’daki rolünün, dolayısıyla Avrupa’daki rolünün de güçlenerek büyümesine yol açacaktır.
Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye karşı sergilediği tutum hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de NATO açısından kabul edilmeyen Hafter yönetimi ve onun diğer destekçisi Rusya nezdinde muteber olmakla birlikte AB tarafından bu tutuma göz yumulmakta. Bu noktada aşırı sağcıların Avrupa genelinde artan oy ve etki alanlarına bir kez daha vurgu yapmak önem taşıyor. Aşırı sağ partilerin Avrupa’da gittikçe daha “normal” hale gelmesi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olması merkezdeki partileri de dönüşüme zorluyor. Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ve birçok Avrupa ülkesinde yapılan son yerel ve genel seçimlerde Yeşiller partilerinin aldığı oy oranları merkezdeki partilerin işini iyice güçleştirmekte. Dolayısıyla Macron’un takip ettiği siyasette olduğu gibi yabancı ve/veya Türk düşmanlığı, kamuoylarının ilgisini ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlardan başka konulara yöneltmeye yarıyor ve seçimlerde prim yapıcı bir malzeme olarak kullanılıyor. Bu bağlamda, Fransa’daki son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Macron’un, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı yatırımlardan birinin Türkiye’ye karşı takındığı tutum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Macron'un Batı Balkanlar çıkışı

Macron’un Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye dışında Türkiye ile karşılaştığı ve Türkiye’nin etkinliklerinden endişe duyduğu bir diğer coğrafya, Balkanlar. Nisan 2018’de AP’de yaptığı “Avrupa’nın Geleceği” konulu konuşmasında Macron, “Türkiye ya da Rusya’ya kayan bir Balkanlar istemiyorum” cümlesiyle Balkanlar’daki Türk varlığından rahatsız olduğunu belirtmiş ve Fransa’nın dış politika önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyarken bu tutumuna AB’yi de ortak etmek istemişti. Macron Batı Balkan devletlerinin Rusya veya Türkiye’ye yönelmesini AB’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik bir risk şeklinde değerlendirirken, NATO üyesi ve dolayısıyla müttefiki Türkiye’yi bir kez daha AB için bir tehdit olarak yorumlayarak adeta bir akıl tutulmasına daha imza atmış oldu. Bu noktada Balkanlar’da Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin artan gücüne değil de, tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan Türkiye’nin etkinliğine dikkat çekilmesi, Macron’un yaklaşımındaki sakatlığı da ortaya koyuyor ve bir kez daha NATO müttefikliğinin Avrupa güvenliğinde oynayacağı rolün tartışılması ihtiyacına işaret ediyor.
Fransız dış politikasının Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği potansiyel coğrafyalardan bir diğerini ise Fransa’nın eskiden beri güçlü ilişkiler kurduğu Afrika kıtası teşkil ediyor. Eski sömürgeci dönemden kalan ayrıcalık ve üstünlüklerini korumaya özel bir önem atfeden Fransa, hâlâ sömürge dönemi refleksleriyle hareket etmekte ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerini ve kendisinin liderlik iddiasını dış politikasında daima önemli bir yerde konumlandırmakta. Nitekim Fransız kabinesinde, Afrika’daki ülkelerle ilişkileri yürüten bir bakanlık dahi (İşbirliği Bakanlığı) mevcut. Fransa, özellikle askeri varlığının da bulunduğu Sahel bölgesinde etkin bir ülke. 54 ülkenin bulunduğu kıtada 29 ülkede Fransızca konuşuluyor; bunlardan 21’inde ise resmi dil olarak statüsünde. Ayrıca “Afrika Fransız Sömürgeleri (CFA) frangı” 2020 itibarıyla tedavülden kalkarak “eko” para birimine geçilse de Fransa’nın kıtadaki ekonomik ve mali kontrolü devam ediyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü açılımın, Fransa’nın Afrika’yı kendi etki alanı olarak garanti altına alma siyasetine potansiyel bir tehdit olarak algılanması da Macron’un Türkiye’ye karşı yaklaşımını şekillendiren unsurlardan biri. Bu bağlamda Fransa ABD, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Afrika’da giderek daha görünür olmasından rahatsızlık duyuyor.
Sonuç olarak, Fransa sadece Doğu Akdeniz’de değil, Afrika’da, Balkanlar’da, Libya’da Türkiye ile stratejik bir çatışma sergilemekte ve gerek iç siyasetindeki sorunlarını yumuşatmada gerekse AB içinde liderliğe oynama girişimlerinde Türkiye’yi bir araç olarak değerlendirmekte. Macron’un her fırsatta sergilediği Türkiye’ye karşı “düşmanca tutum” da bu çıkarların çatışmasından kaynaklanıyor.
Fransa’nın düşmanca tutumu karşısında İngiltere’nin ne dediği/diyeceği ise ayrı bir analizi gerektirecek önemde.
Macron’un izlediği bu tehlikeli ve düşmanca tutum, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor. Son dönemde AB yetkililerinin ve AB üyesi liderlerin sağduyudan yoksun ve tek taraflı açıklamalarını da göz önüne alırsak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir. Bu noktada olması gereken, AB’deki âkil insanların fotoğrafı doğru görebilmeleri ve acilen diplomasi dilini hızlı ve adilane bir şekilde çalıştırabilmeleridir. Türkiye ise yukarıda özetlenen stratejik denklemin parametrelerini doğru okuyabilmeli ve sert gücü masada tutarken, yumuşak gücünü ve diplomasi alanını daha etkin bir şekilde kullanmaya devam etmelidir.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]


Enerji projesiyle Türkiye’yi kuşatmak: EastMed’in dönüşümü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın yönetmenliğinde, AB, Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr.



"Avrupa Konseyi’nin ay sonundaki toplantısında başlıca gündem Türkiye dosyası olacak. Bu dosyayı birkaç gün önce dışişleri bakanları olarak Berlin’de hazırladık. Dosya Türkiye’ye karşı yürürlüğe konabilecek yaptırımlar dizisini içeriyor.”
Fransa Dışişleri Bakanı Jeans-Yves Le Drian Libya’dan Irak’a kadar ülkesinin Türkiye’yi doğrudan hedef alan çevreleme harekatının yaklaşan hamlesini France Inter Radyosu’na 6 Eylül Pazar günü verdiği demeçte işte bu sözlerle duyurdu.

27 Kasım 2019’da Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın Akdeniz’de değiştirdiği dengeler, Türkiye’ye karşı diplomatik çözüm arayışı görünümü altında askeri bir ittifakın gün yüzüne çıkışını tetikledi. Bu ittifakın boyutunu ve içeriğini anlamaya çalışırken 2019-2020 yıllarını irdelemekle yetinmek hata olur. Öncelikle 2013 yılına geri giderek Avrupa’nın refahını temin etme gayesiyle başlatılıp bugün Akdeniz’de ABD ve Fransa tarafından da desteklenen ve Türkiye karşıtı bir askeri ittifaka dönüşen “EastMed Boru Hattı Projesi”ne bir göz atmak gerekir.

Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle başlatılan projenin ilk katılımcıları İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) iken Orta Doğu’da Türkiye aleyhtarı politikaların platformu haline gelen Mısır da bu yapıya eklemlendi. Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı ve Avrupa’ya taşınması konusunda Türkiye ile bu dörtlü arasında yaşanan ihtilaflar, Libya’daki gelişmelere bağlı olarak son bir yılda enerji rekabetinden çıkarak askeri boyuta taşındı. 2019 yılının son çeyreğinde küresel ekonomideki yavaşlama ve yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının sanayi üretimine yaptığı olumsuz etkinin enerjiye duyulan talebi düşürmesine bağlı olarak EastMed Boru Hattı Projesi’nin geçerliliğini yitirmesi de garip bir şekilde krizin ivme kazanmasını engellemedi. Bilakis, “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adı altında yeniden şekillenen bu ittifaka 2020 yılının Ocak ayında İtalya, Filistin ve Ürdün dahil edilirken, Fransa ve ABD de üyelik için başvurdu. Fransa ve ABD’nin bu ittifaka katılım girişimi, uzlaşmazlığın enerji rekabeti olmaktan çıkıp askeri boyut kazanmasına etki eden en önemli adımdı.

Aradan dokuz ay geçtikten sonra bugün, Fransa’nın, olası bir hava çatışmasında Yunanistan’a Türkiye’ye karşı nispi üstünlük sağlamasını temin edebilecek Rafale savaş uçakları satışını ve ABD’nin GKRY’ye 33 yıl sonra kaldırdığı silah ambargosunu konuşmaktayız. 10 Eylül’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasında gerçekleşecek görüşme, Türkiye’ye yönelik kuşatma planının boyutları konusunda daha net bir perspektif verecek. Bu ziyarette, Fransa’nın Yunanistan’a savaş uçağı satışının yanı sıra, ABD’nin ardından Fransa askerlerinin de Batı Trakya’ya konuşlandırılması ve ortak askeri tatbikatların yapılmasına dair anlaşma imzalanması bekleniyor. Yunanistan, Fransa’dan alacağı savaş uçaklarının finansmanı için Macron’un gelişini beklemeden 2 Eylül Çarşamba günü uluslararası piyasalara 2,5 milyar avroluk tahvil satışı gerçekleştirdi. Mısır, Yunanistan ve GKRY’nin silahlanma programlarının dolaylı olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği dikkate alındığında, bu tahvillerin alıcılarının adreslerini de tahmin etmek zor olmuyor. 

İşte bu tablo, Doğu Akdeniz’de giderek saldırganlaşan bu ittifaka Birleşmiş Milletler’in (BM) sessiz kalmasını beraberinde getirirken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye ile Yunanistan arasında diyalog başlatmak için harcadığı çabaların da Yunanistan tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedilmesini de kolaylaştırıyor. Yunanistan’ın mevcut şartlar altında hangi mali ve askeri kaynaklara güvenerek diyalogdan kaçındığını hatta kimi Avrupa yayın organlarını kullanarak Türkiye’yi her an saldırıya hazır taraf olarak göstermeye çalıştığını da paranın ve silah ticaretinin izini takip ederek tespit etmek mümkün. Yunanistan’ın diyalogdan kaçışını anlamaya çalışırken, NATO’nun aslında gözümüzün önünde herkesin bildiği ancak dile getirmediği bir sır gibi değişmekte olan kimliğini irdelemekte de yarar var.

NATO dönüştürülürken Türkiye dışarıda mı bırakılıyor?

Türkiye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki ihtilafın çözümünde NATO müttefikliğinin önemine vurgu yaparken bizzat ittifak üyesi ülkelerin saldırgan tavır ve suçlamalarına maruz kalıyor. NATO genel sekreterinin diyalog çağrılarına Atina hiçbir somut yanıt vermeden ipe un serebiliyor. Acaba, NATO’nun Soğuk Savaş dönemi ihtiyaçlarına göre inşa edilmiş paradigmasında, bazı üyelerine bilgi verilmeden bir değişiklik mi yapılmakta? Belki de Doğu Akdeniz’deki gidişatı anlamak için bu sorunun yanıtını düşünmek gerekiyor.

Savunma harcamalarına Berlin’in yeterli katkıyı yapmadığını bahane ederek Almanya’daki askerlerini azaltma kararı alan ABD’nin bu hamlesi Kuzey Atlantik İttifakı’nın gidişatı konusunda Türkiye’ye de fikir verebilir. ABD, Almanya’daki hava unsurlarını Libya merkezli olarak Kuzey Afrika ve Akdeniz’de artan Rus hava tehdidine karşı İtalya’ya yönlendirirken, zırhlı birlik ve piyadelerini Polonya ile Baltık ülkelerine sevk etti. Bu esnada Yunanistan Dedeağaç’a yapılan ABD askeri konuşlanmasını da not etmek gerekiyor. Orta Avrupa’da Polonya merkezli olarak, Rusya’ya karşı yeni bir askeri yapılanmaya gidiliyor. ABD’nin B-52 bombardıman uçakları, Rusya tarafından ilhak edilen Kırım ile Ukrayna sınırı ve Karadeniz üzerinde uçuş yapıyor. İngiltere de Rusya’ya karşı organize edilen bu yeni yapılanmada ABD’nin en yakın ortağı durumunda. Bu esnada Akdeniz, Lübnan ve hatta Irak’ın (ABD askerlerinin çekilmesine paralel olarak) Fransız etkisine terk edildiği gözleniyor.

Fransa, 4 Ağustos’ta Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen bir “endüstriyel kazayı” kullanarak (aksi yönde bir delil henüz olmadığından bunu ancak bir “endüstriyel kaza” olarak nitelendirebiliyoruz) bu ülkeyi Orta Doğu’ya bir giriş kapısı haline getirdi. Fransa, Lübnan’a bu kazanın yaralarını sarmak için insani yardım yapmanın ötesine geçerek bir ay içerisinde bu ülkenin siyasi ve mali yapısını kökten değiştirecek, Lübnan’daki İran etkisini tasfiye edecek bir pozisyona konumlandı. Eş zamanlı olarak NATO’ya dahil etmek istediği ancak başaramadığı GKRY’yi de enerji işbirliği görünümü altında bir askeri ittifaka eklemlemiş oldu. ABD ve Fransa, nüfuz alanlarını bu şekilde paylaşmış görünürken, İran ve Rusya tehditlerine karşı inşa edilen bu yeni yapılanmayı Körfez bölgesine ulaştıracak bir hamle daha yapıldı. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın duyurduğu BAE ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin tesisine yönelik atılan adımın bu ittifaklar zincirinin dışında tasarlanmış bir karar olduğunu düşünmek mümkün değil. Hatırlanacağı gibi 2019 yılının Aralık ayında da Londra’daki NATO Liderler Zirvesi’nde ittifakın Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı devreye girmesinin gündeme geldiği iddia edilmişti. Üyeleri haricinde işbirliği yaptığı ülkelerle bölgesel ittifaklar oluşturmaya yöneldikleri anlaşılan NATO’nun bazı başat ülkelerinin Filipinler, Kanada, Avustralya donanmalarını yanlarına alarak yakın zamanda Güney Çin Denizi’nin kapısına dayanmaları bu perspektifte ihtimal dahilinde görülüyor. Yüksek sesle ilan edilmeyen bu dönüşümde Brüksel’deki NATO karargâhı bir şemsiye organizasyon haline gelirken, ABD, Fransa ve İngiltere’nin NATO bayrağı altında kendi küresel çıkar alanlarında farklı yapılanmalara yöneldikleri anlaşılıyor. Doğu Akdeniz’deki bilmeceyi çözmek için de hükümetler-üstü bir süreç olduğu anlaşılan bu dönüşümde Türkiye’nin yerinin neresi olduğu sorusunun yanıtını bulmak gerekecek.

1919 paradigması tekerrür edebilir mi?

Tarih, Ön Asya’ya (Anadolu, Suriye ve Lübnan ile Nil Deltası) hâkim olan siyasi gücün Avrupa merkezli güç odakları tarafından istikrarsızlaştırılmasına yönelik nice girişimlere tanıklık etti. Bu girişimlerden bizi en çok ilgilendirenleri hatırlamak gerekirse, Rus Çarlığının 1770’de St. Petersburg’dan yola çıkarak Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakması, buna paralel olarak Mora yarımadasına ayak basarak buradaki Rumları bağımsızlık için kışkırtmaları, 1832’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa eliyle Mısır merkezli olarak Akdeniz’de dengeleri değiştirmeleri ve 19. yüzyıldaki Osmanlı-Yunan çatışmaları zincirinin 1919’da İzmir’e çıkarılan Yunan askerleri eliyle Anadolu’nun işgali girişimi ile zincirin tamamlanması hedeflenmişti.

İngiltere’nin, silah, mühimmat, istihbarat desteği 1919’da kurulan paradigmanın sonuca ulaşmasını sağlamaya yetmedi. Bugün, Türkiye ile Yunanistan arasındaki potansiyel ihtilaf konularına yenilerini ekleyerek bu paradigmanın tekrarlanmaya çalışıldığı bir tiyatroyu izliyoruz. Fransa’nın yönetmenliğinde, Avrupa Birliği (AB), Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr. Türkiye’nin tüm yaptırım baskılarına ve askeri tehditlere rağmen bugün dirayetle savunduğu diplomasi ve diyalog yolunda ısrarı, “1919 Paradigması”nın tekerrürü hayalini kuranların yolunun çıkmaz sokak olduğunu ispatlayacaktır. Bu paradigmayı hayata geçirmeye çalışan ve başını Fransa’nın çektiği odakların ise halihazırda Lübnan ve Irak’taki ekonomik ve siyasi krizler devam ederken, Suriye ve Libya’daki çatışmalar sürerken, bölgede yeni bir istikrarsızlık alanı doğurmanın maliyetinin ne olacağını iyi hesaplamaları gerekir. BAE tarafından finanse edilmiş silahlarla bir Yunanistan vatandaşının kendini ateşe atması ya da 2022’de yeniden cumhurbaşkanı seçileceğine dair ufukta hiçbir ümit görünmeyen Macron uğruna üstlenilecek riskler, Yunanistan’daki Miçotakis hükümetinin satacağı devlet tahvillerinin parasıyla karşılanamayacak maliyetlere neden olacaktır.
[Gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]


4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html