BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Afganistan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Afganistan sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



13 Şubat 2020 Perşembe

İran destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline geldi ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamakta.





İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten destek görmeye başlamışlardır.
İran'ın bölgede kullandığı devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuştur.
Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde (1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast eylemleri görülmüştür.
İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.
İran’ın en önemli devlet dışı aktörü Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür. 

Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. 

İran otoriterleri İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan) tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü karartmıştır.

Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12 bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz. Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.

Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar. Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde, başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen, Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin 500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.

İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze olarak geri dönmekte.

Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor. İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.

Suriye’de İran destekli gruplara baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür. İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında, İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.

ABD Hazine Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı karşıya olduğunu da göstermektedir.



17 Ocak 2020 Cuma

ABD-İran krizindeki üç kritik soru: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor.





İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak’ta öldürülmesiyle başlayan, 8 Ocak’ta ABD’nin Irak’taki iki askeri üssünün İran tarafından vurulmasıyla zirve yapan krizde henüz korkulan olmadı. Zayıf bir ihtimal de olsa “3. Dünya Savaşı” ya da “Kıyamet Savaşı” senaryolarının bir kez daha gündeme geldiği bu kriz, her iki tarafın kontrollü adımları ve sağduyulu yaklaşımıyla sıcaklığını kaybetmeye başlamış durumda. Diğer taraftan, her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, şimdilik atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Nitekim İran ve Irak’ta tekrar baş gösteren, doğrudan doğruya Dini lider Hamaney’le birlikte DMO’yu, yani rejimin bizzat kendisini hedef alan protesto gösterileri ve ABD Başkanı Donald Trump’a (delilik ve akıl/ruh sağlığındaki bozukluklar bağlamında) yöneltilen eleştirilerin dozundaki artışlarla birlikte her iki ülkenin ve (Irak devleti ve halkı gibi) üçüncü tarafların talepleri, aslında bu krizi ortaya çıkaran nedenlerin ve dinamiklerin halen yerinde durduğunu gösteriyor.
İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor.
Dolayısıyla bu tür gerginliklerin söz konusu rejimlere/yönetimlere en fazla “üç günlük” bir rahatlama, nefes alma ortamı sağlayabileceği artık anlaşılmış durumda. Daha da ötesi, özellikle İran bağlamında yaşananlar, kriz içinde kriz durumu olarak da nitelendirilebilir. Zira İran, düşürülen Ukrayna yolcu uçağıyla hem içeride hem de dışarıda sıkıntılı bir sürece girmiş durumda. Dolayısıyla cadı kazanı içten içe kayna(tıl)maya devam ediyor.
Peki, bundan sonra İran ve yakın çevresinden başlamak üzere, bölge ve tüm dünya nasıl bir krizle karşı karşıya kalabilir? Süreç nasıl bir gelişmeye işaret ediyor?

Kuru sıkı meydan okumalar ve orantısız misilleme…

İran iç siyasetini ve onun uluslararası bazdaki yerini ciddi anlamda etkileme potansiyeli taşıyan bu gelişmeler, rejimi ve onun belkemiğini oluşturan DMO’yu yoğun bir baskı ile karşı karşıya getirmiş durumda. Halk, Süleymani suikastı sonrasında savrulan kuru sıkı tehditler ve meydan okumaların ve sergilenen orantısız misillemenin yüzünden rejime karşı bir güven kaybı içinde. Rejimi çok ciddi anlamda sorguluyor ve eleştiriyor.
Düşürülen uçakta ölenler için düzenlenen anma töreninin rejim karşıtı bir gösteriye dönüşmesi ve birçok şehre yayılması, bu hayal kırıklığının ve güven sorununun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Göstericilerin “Devrim Muhafızları utan, ülkeyi rahat bırak”, “diktatöre ölüm”, “Süleymani katildir, Rehberi (Hamaney) de haindir” türünden attığı pek çok slogan, asıl hedefi ve krizin bundan sonraki odak noktasını göstermesi açısından dikkat çekici.
Dolayısıyla İran, siyaseten ve toplumsal olarak hızlı bir kutuplaşma ve bölünmenin içine girdiğinin güçlü sinyallerini veriyor. 2011’den bu yana ev hapsinde tutulan muhalif siyasetçi Mehdi Kerrubi’nin Hamaney’e yazdığı mektup, rejim içinde ya da İran iç dinamikleri arasında bir çatışmanın olasılık olmaktan her geçen gün çıktığını ortaya koyması açısından önemli. Zira 81 yaşındaki Kerrubi, yaşanan gelişmelerden Hamaney’i sorumlu tutuyor ve uçak hadisesinin onun dönemindeki ilk “rezillik” olmadığını, kriz yönetiminde başarısız olduğunu ifade ediyor. Daha da ötesi, seri cinayetlerin onun liderliğinde gerçekleştiğini iddia ediyor.
Bundan ötürü rejimin işi düne göre çok daha zor. Bu noktada İran’ın ABD ile yeni bir kriz başlatması ne kadar akılcı olur, açıkçası tartışmalı. Zira halk, ABD ile gerçekten bir mücadele içinde olduklarına yönelik bir endişe taşımaya başlamış durumda. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler bu açıdan dikkat çekici. Özellikle de ABD ve İsrail bayrakları üzerinden geçmeyi reddeden protestocular boyutuyla. Bu endişe sadece İran içinde değil, bölgede İran’la hareket edenlerce de yüksek sesle dillendirilmeye başlanmış durumda.
Açıkçası İran’da ABD ile yaşanan kriz ve kavga konusunda kafalar fazlasıyla karışık…

ABD-İran arasındaki şey “kayıkçı kavgası” mı?

Kuşkusuz bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil, zira 1979 Devrimi’nden bu yana ABD-İran arasında inişli-çıkışlı krizlere şahit olan dünya, kendisine dayatılan senaryoların çok farklı sonuçlarıyla yüzleşmiş durumda. Bu da, haliyle başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası kamuoyunda her iki ülkenin “korkak tavuk oyununu” oynadığı ama oyunun sonunda hep kazandığı bir “kayıkçı kavgası” algısının oluşumuna yol açmış bulunuyor.
Söz konusu algı ve bu noktada yapılan eleştiriler, elbette sadece ABD ile sınırlı değil. Benzer bir husus İran-İsrail krizlerinde de kendisini gösteriyor. Zira İran’ın nükleer faaliyetlerinden dolayı İsrail de 1990’ların başından bu yana neredeyse her gün İran’ı vuracağını söylüyor, fakat her ne hikmetse günün sonunda tüm bölge kaybederken sadece bu iki ülke devamlı surette kazanıyor. Vurulan sadece “vekil aktörler” ya da taraflarca adı konulmamış “gerçek hedefler” oluyor.
Dolayısıyla İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, sadece bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor. Silah lobilerinden petrol kartellerine, sermayenin sürekli daha kazançlı çıktığı bu ortamda İsrail, (Körfez örneğinde görüldüğü üzere) çevresindeki tehditleri bir diğer tehdit üzerinden bertaraf ederken ya da kendisiyle işbirliğine mahkûm kılarken; ABD, bölgedeki askeri varlığını daha da arttırıyor ve kendisine bağımlı kılıyor. Diğer taraftan da İran’a alan açarak onu bölgesel bir tehdit ve hedefe dönüştürüyor.

Trump’ın “müzakere” vurgusu “kazan-kazana” devam çağrısı mı?

İran’a açılan alanın, Sünnilik-Şiilik zemininde mezhep ihtilafını ve bu bağlamda İslam dünyasındaki bölünmüşlüğü, (“Arap-Fars”, “Arap-Kürt”, “Arap-Fars-Kürt” gibi) etnik çatışmaları daha da genişlettiği-derinleştirdiği ve Irak örneğinde görüldüğü üzere ülkelerin bölünmesini hızlandırdığı tespiti birçok kesim tarafından yapılıyor. El Kaide ve Taliban sonrasında DEAŞ üzerinden oynanan oyunun bölgede İran’ın nüfuz alanını genişletmesi bu açıdan bir tesadüf olmasa gerek. İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki varlığına, bunun Tahran açısından sağladığı meşruiyet zeminine ve bu kapsamda yapılan değerlendirmelere bakıldığında durum daha da netlik kazanıyor.
Trump’ın “İran hiç savaş kazanmadı, ama asla bir müzakereyi kaybetmedi” sözü, kuvvetle muhtemel bu gerçeği de yansıtıyor. İran’ın eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’ın “ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinde bu ülkeye yardım ettik” itirafı bu açıdan çok önemli. Nitekim rejime yönelik eleştirilerde “Direnç Cephesinin” temel hedefinin İran’a yönelik ABD saldırısını sınırları dışında tutmak olmadığı, ABD’nin bölgede yürüttüğü emperyal politikanın gerekçe gösterilmek suretiyle İran’ın kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığı hususu ön plana çıkartılıyor. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından onun aslında bir Fars milliyetçisi olduğuna yönelik iddialar ve İran’ın “Pers İmparatorluğunu” yeniden inşa peşinde olduğuna yönelik endişelerin altında da bu husus yatıyor.
Bu kapsamda tarihsel İran pragmatizmine vurgu yapılıyor ve ABD kadar İran’a da “ülkemi terk” et deniliyor. Irak halkının sokaklarda hem ABD’ye hem de İran’a karşı kullandığı temel slogan bu. Zira bugün Irak’ta “iki buçuk devlet” yapılanmasında “buçuk” Irak halkını yansıtırken, diğer ikisi ABD ve İran paralel devlet yapılanmalarına işaret ediyor.
İran’ın “kurtarıcı” olarak girdiği ülkelerde paralel devlet/yönetim inşa süreçleri elbette dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim Suriye’de İran’a karşı değişen tutumun temelinde “Irak Modelinin” kendi ülkelerinde de adım adım uygulanacağı endişesi yatıyor. İkinci bir Irak olmak istemeyen Suriye, bundan ötürü olsa gerek Rusya’yı daha güvenilir bir ortak olarak görüyor. Son dönem Türkiye-Suriye hattındaki hareketlenmede de muhtemelen bu yerinde endişe önemli bir paya sahip. Önümüzdeki dönemde Türkiye yeni Suriye inşa sürecinde “dengeleyici” bir aktör olarak Şam nezdinde makbul bir devlete dönüşürse, hiç kimse şaşırmasın.

İran şartları ve şansını fazla zorluyor…

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor. Yani, İran da Soğuk Savaş sonrası değişen şartlara ve ortaya çıkan gerçekliğe uygun olarak sahip olduğu jeopolitik ve stratejik avantajdan hareketle daha fazlasını istiyor. Bu bağlamda uluslararası sistemdeki belirsizliği, zemin kayganlığını ve kaypak ilişkileri bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Nükleer silah edinme ısrarı da bunun bir sonucu. Haliyle, şartları ve şansını fazlasıyla zorluyor.
ABD-İran arasında yaşanan sıkıntının temelinde de bu husus yatıyor.
Daha somut bir örnekle izah etmek gerekirse, İran kendisine tanınan manevra alanını içinde bulunduğu “hedefler-strateji-araçlar” ahenksizliğine rağmen daha da genişletme peşinde görünüyor. Bu da ABD’nin emperyal politikaları ile İran’ın “Pers İmparatorluğu” hedefinin kaçınılmaz bir şekilde çatışmasına yol açıyor. Cephe ülkesi olarak da karşımıza Irak çıkıyor. Son dönemde Irak’ta ABD varlığına ve hedeflerine yönelik saldırılar Washington açısından bu şekilde okunuyor. Kasım Süleymani ile Irak’taki ABD varlığına yönelik mevcut/olası terör saldırıları arasında ısrarla kurulmaya çalışılan bağın altında da bu yatıyor. ABD’nin gerçekleştirdiği suikast, bu bağlamda İran’a güçlü bir gözdağı olduğu kadar, aynı zamanda bir ihtar olması açısından da kayda değer.
Nitekim ABD’nin Süleymani suikastının 27 Aralık’ta Kerkük’te gerçekleştirilen ve bir askeri müteahhidin ölümüyle neticelenen saldırının intikamı ve Bağdat’taki Büyükelçiliğe yönelik saldırı girişimlerine bir cevap olarak nitelendirilmesi bu açıdan önemli. ABD, Süleymani üzerinden kırmızı çizgisini hatırlatıyor ve İran’ın ısrar etmesi durumunda savaşı bu ülke sınırları içine taşımaktan çekinmeyeceği mesajını veriyor. Trump’ın “ilk etapta 52 hedefi vururuz” açıklaması ve “Son 15 yılda İran Irak üzerinde gitgide daha fazla kontrol elde etti ve Irak halkı bundan mutlu değil. Bunun sonu kesinlikle iyi olmayacak!” çıkışı bu açıdan kayda değer.
Diğer taraftan İran’ın ABD’nin Irak’ı terk etme konusundaki ısrarının devam ettiği de görülüyor. Irak Parlamentosu ve içerideki birtakım gruplar (buna vekil örgütler de dahil) üzerinden ısrarı ve Amerikan üslerine yönelik saldırılar devam ederse, ABD istediği fırsatı ve meşruiyeti büyük ölçüde yakalamış olacaktır.
Bu arada, İran’ın ABD’nin başta Irak olmak üzere bölgeyi terk etmesini isterken Rusya-Çin ikilisinin desteğini arkasına alması, Trump’ı NATO’yu bölgeye daha etkin bir şekilde davet etmesine yol açmış görünüyor. Bu da krizin daha küresel bir boyuta erişebileceğiyle ilgili önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ötürü ABD’nin Irak’taki varlığı konusunda yaşanacak gelişmeler, krizin seyrini önemli ölçüde belirleyeceğe benziyor.

İran’a “eksen ayarı” ihtarı mı?

27-31 Aralık 2019 tarihleri arasında İran, Çin ve Rusya tarafından Hint Okyanusu ile Umman Körfezi’nde gerçekleştirilen ortak deniz tatbikatını da burada göz ardı etmemek gerekiyor. Zira Süleymani suikastı, ABD’nin su yolları ve enerji güzergâhları güvenliği bağlamında Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na hatta Malaka Boğazı’na kadarki varlığını, çıkarlarını tehdit etme potansiyeli taşıyan “denizdeki yeni güç üçgeni” oluşumuna ve “Kuşak ve Yol’a” (Çin İpekyolu) bir cevap olarak da karşımıza çıkıyor.
İran’ın “Akdeniz Koridoru Projesinin” ve “Kuşak ve Yol’un” önemli bir sacayağını oluşturan, Tahran’dan başlayıp Bağdat ve Şam’dan geçerek Beyrut’a ulaşan karayolunun açılışını gerçekleştiren Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, bu boyutuyla da sembolik bir mesaj içeriyor.

Rejimin önündeki zor tercih…

Bundan ötürü İran’ın, yeni konjonktürel duruma uygun nasıl bir cevap vereceği, krizin geleceği açısından oldukça önemli. Zira Trump da adımını buna göre atacak. Bu kapsamda Trump’ın “İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz, Ancak İran rejiminin bölgedeki vekâlet savaşları derhal sona ermelidir” açıklaması ve açık ara dünyanın en güçlü ve donanımlı ordusuna sahip olduğu çıkışı önemli. Trump bu ifadesiyle, küresel güç mücadelesinde İran’ın üstlendiği vekil güç statüsüne ve bu bağlamda bölgede yürüttüğü savaşlara dikkatleri çekerek “tercihini doğru yap” diyor.
Öyle görünüyor ki İran bu mesajı aldı. Fakat İran’ın artık eskisi gibi “kayıkçı oyununu” devam ettirebilme lüksü yok. Zira Rusya ve Çin’le son dönemde geliştirdiği ikili ilişkiler, manevra alanını fazlasıyla daraltmış vaziyette. Dolayısıyla kavganın boyutu ve geleceği büyük ölçüde şu üç soruya verilecek cevapta saklı: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?


27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın Kürt meselesi: İki ucu keskin bıçak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derece rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay değil.



Barış Pınarı harekâtı sırasında İran’ın takındığı Türkiye karşıtı tavır, belki Suriye’de güç dengelerinin yeniden şekillenmesi sırasında öngörülebilirdi. 

Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle "çatlak seslerin" bu denli çıkması, hem de etnik bir yaklaşımla meselenin yoğun bir propagandaya aleti edilmesi, İran’ı takından takip edenleri bile şaşırttı. Söz konusu sınır operasyonuyla PKK/YPG'ye karşıtı harekete geçen Türkiye’yi eleştiren İran'ın bu davranışı anlamlandırılmaya çalışıldı. Zira terör örgütünün İran'da da bir uzantısı olduğu biliniyordu. İşte tam bu noktada, "Kürt dostu" İran’ın "Kürt meselesi" en çok merak edilen konuların başına taşındı.

İran farklı etnik grupların bir arada toplanması açısından Orta Doğu’nun en renkli ülkelerinden biri. Rıza Pehlevi’nin 1925 yılında şah ilan edilmesiyle birlikte, İran Türklerinin yönetimdeki etkisi fiilen sona ermişti. Düşük rütbeli askerlikten şahlık mertebesine getirilen Rıza Şah Pehlevi, Fars halkının merkeze alınarak egemen bir İranlı üst kimlik inşa etme konusunda, etrafındaki radikal Fars milliyetçileri tarafından ikna edilmişti. 

Ulus devlet akımının kulağa hoş geldiği zamanlarda, İran da büyük ve köklü değişikliklere tanık oldu ve kısaca Fars olmayanlar dışlandı. Bu politikanın diğer etnik gruplar tarafından hazmı tabii ki pek kolay olmadı. 

Türkler nüfus ve nüfuz yoğunlukları itibarıyla yoğun kültürel asimilasyona tabi tutulurken, diğer azınlıkların en ufak hak talep arayışları, “sıcak kurşunla” cevaplandı. 

Çoğunlukla Kuzey Irak ile ortak sınırlara yerleşmiş olan Kürtler de daha farklı bölgelere göç ettirildi. Bunların en etkin örneklerinden biri, günümüzde Batı Azerbaycan eyaletinin demografisinin Kürtleştirilmesi olarak incelemeye değer bir hadisedir. Bu yöntemle hem Kürtler yoğun oldukları bölgelerden dağıtılmış hem de İran Türklerinin Türkiye ile sınır hattına adeta bir insan barajı inşa edilmiş oldu.

1945'de ise Azerbaycan Demokrat Fırkası’nın gölgesinde Kadı Muhammed öncülüğünde Mahabad Cumhuriyeti de kurulma imkânı buldu. Ancak Muhammed Rıza Pehlevi de babasının yolundan giderek her iki harekâtı kanlı bir şekilde bastırmayı başardı. Ancak 1979 İslam Devrimi yıllarında, Fars olmayanlar da demokratik bir rejimde haklarının resmi olarak tanınması konusunda umutlandılar. 

Fakat bu sefer de değişikliklerden zararlı çıktılar. İslam Cumhuriyeti "velâyet-i fakîh" anlayışını idari rejim olarak benimseyince ortalık yine karıştı. Azerbaycan’da Humeyni’den farklı düşünen bir diğer Şii din adamı olan Muhammed Kazım Şeriatmedari taraftarlarının başkaldırısının bastırılıp susturulması çok zor olmadı. 

Kendilerini devrimin sahibi bilen ve çoğunlukla Şii inancına mensup Azeri Türkleri yönetimden pay alma umut ve beklentisiyle kısa süre sonra merkeze yöneldiler. Fakat bu süreç özellikle Sünni Kürtler ve güneydoğudaki Türkmenler için o kadar da kolay olmadı.
Kendilerini sol kanatta tanımlayan ayrılıkçı Kürt hareketlerinde zaman zaman Kürtçülük baskın gelerek etnik çarpışmalara meydan verebiliyordu. Bu tip hareketler devrimin ilk aylarında Batı Azerbaycan eyaletinin Sulduz [Nekede] şehrinde Kürt-Türk çatışması şeklinde de patlak verdi. Merkezi hükümet silahsız ve savunmasız yerli Türk halkını silahlı Kürt örgütlerine karşı savunsa da ihale yine bölge halkına kaldı. Günümüzde bile ciddi etnik gerginliğe ve kanlı çatışmalara gebe bir ortamın oluşması da o tarihten kalma acı mirasın parçası olarak bilinir.

İran-Irak savaşı yıllarından sonra, Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde de İran’ın etnik gruplara bakışı aynıydı ve konu neredeyse hiç gündeme getirilmedi. Ama büyük umutlar ve heyecan uyandıran Muhammed Hatemi ve İran’da reformcuların iktidara gelişi, Fars olmayanların meselelerinin de gündeme gelmesi açısından önemliydi. Hatemi’nin gelişiyle basın, belki de İran İslam Cumhuriyeti tarihinin (ilk aylar hariç) en çoğulcu ve ferah günlerini yaşadı. 

Her ne kadar Fars ve Şii olmayanlar ana akıma medyada yer bulmakta ve kendilerini ifade etmekte zorlansalar da, yerel basında ve bolca açılıp hızla politikleşen öğrenci dergilerinde yazıp çizme fırsatı buldular. Bu dönemi değerlendiren Kürt aydınları da toplumla silahsız bir diyalog kurmayı denemiş oldular; ama yönetimden pratikte yeterli açılımı göremeyince, yine kökü yıllar öncesine dayanan silahlı örgütlerin karşısında sesleri kısık kaldı.

Açılımdan umudunu kesen silaha sarılıyor

Hatemi döneminin nispi açılımıyla birlikte Kürtlerin de hak arayışı toplum içinde yaygınlaştı. Fakat Tahran’da somut bir çözüm yönelimi göremeyince, önceden uzun bir geçmişe sahip olan ve İslam Cumhuriyeti rejimi içinde çözüm arayışını yanlış bulan silahlı grupların konumu toplum nezdinde yükselmeye başladı. Radikal gruplar ön plana çıktıkça aralarındaki rekabetin dozu da arttı. PKK’nın İran uzantısı PJAK’ın 2004 yılında kurulması bu iddiaya bir örnek teşkil edebilir.

İran Kürtleri Tahran otoritesiyle sadece etnik olarak değil, mezhep olarak da ayrılıyordu. Şii inancının "velâyet-i fakîh" yorumunu devletin resmî ideolojisi olarak benimseyen İran İslam Cumhuriyeti, çoğunlukla Sünni Şafiî inancında olan Kürtlerle ortak bir noktada buluşmayı daha da zor hale getirdi. Öte yandan modernleşme sürecinde çok geç ve yavaş adımlarla ilerleyen Kürt toplumunda seküler, sol merkezli devrimci örgütlerin de kapsayıcı rağbet görmesi zor görünüyordu. 

Bu yüzden, doğusundaki Afganistan’da el-Kaide'nin ve batısındaki Irak’ta DEAŞ’ın ortaya çıkması gibi hadiselerin, ötekileştirilmiş Sünni azınlıklarda da belli derece karşılık bulması kimseyi şaşırtmadı. Bu iddianın ne derece geçerli olduğuna bir örnek olarak, 2017’de Tahran'daki parlamento binasına ve Humeyni’nin türbesine gerçekleştirilen ve DEAŞ’ın üstlendiği silahlı saldırılarda ölü ele geçirilen saldırganların Kürt kökenli olmaları gösterilebilir.

Silahlı Kürt gruplar arasındaki bu rekabet, diğer ülkelerde tanık olduğumuz gibi, İran’da da zaman zaman gerçekleşen kanlı çatışmalarla ne derece ciddi bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Tahran’ın bu meseledeki rolüyle ilgili ortaya atılan iddiaların doğrulanması kolay olmasa da, İran yönetiminin gruplar arası dengeyi sağlamak için sarf ettiği çaba da gözlerden kaçmıyor. Özellikle Kuzey Irak ile İran arasında kurulan kaçak koridorlar -ki bölgedeki aktif silahlı örgütlerin finans kaynaklarından sayılır- yetkililerin “adamına göre” bir göz yumma politikası uygulamasıyla, örgütler arası ihtilafları da tırmandırabiliyor.

Kürtler dış siyasete alet ediliyor

ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derecede rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye ve Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay olmayacaktır. 

Bu tutumun şimdilik sırf taktiksel olarak değerlendirilmesi de gerçekçi görünmüyor. Çünkü İran’ın devletçilik anlayışına bakıldığı zaman, en az Şiilik kadar Fars (Pers) milliyetçiliğinin de güçlü olduğu görülür. Bu husus Türkiye’de de en üst düzeyde dile getirilmiş, 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’ın yayılmacı politikasını "Pers milliyetçiliği" bağlamında eleştirmiş, bu meselenin özellikle Suriye konusunda dikkate alınmasını istemişti.

Fars [Pers] milliyetçiliğinin özüne ve kökenine indiğimizde ise temel olarak Türk ve Arap karşıtlığı üzerine inşa edildiğini, bu karşıtlıktan beslendiğini ve küçümsenmeyecek kadar önemli bir husus olduğunu görürüz. Ayrıca “Nerede Kürt varsa orası İran’dır”, “Kürtler en asil Aryan ırkından bir halktır” gibi sözlerin günümüzde yeniden seslendirilmesi, bu görüşün halen ne derece benimsendiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. İşte bu parçaların hepsini yan yana koyduğumuzda, Ayn el-Arab [Kobani] olaylarında İran’ın dört bir yanında Türkiye karşıtı eylemlerin yapılmasına neden yeşil ışık yakıldığı da daha anlamlı hale gelecektir. 

Barış Pınarı harekâtı esnasındaki Türkiye karşıtı propagandanın da özellikle Kürtler üzerinden yapılmasının sebepleri değerlendirirken bu meseleler dikkate alınmalıdır.
Özellikle İran yönetimi bünyesindeki siyasilerin hep bir ağızdan sergiledikleri Türkiye karşıtlığı ve Türkiye’nin (sayıları az da olsa) İran parlamentosundaki Türk vekiller tarafından da protesto edilmesi, işin bu bağlamdaki önemini artırmış oluyor.

İran hükümetinin, uzlaşmaz düşmanları olan, Avrupa ve Kuzey Amerika’da faaliyet gösteren Farsça medya organlarının, Tahran yönetimiyle aynı safta yer alarak Türkiye karşıtı cepheye katılması, bütün bunların sadece hükümetin tavrı olarak açıklanamayacağının kanıtıdır. 

Tam da bu noktada, suyun akışını tersine çevirmeye çalışanların ağır baskıya maruz kalmaları anlam bulacaktır. Örneğin İran Türklerinin yoğun ilgisini kazanan Traktör futbol takımı taraftarlarının maç esnasında Türkiye lehine tezahürat yaparak Türk ordusuna asker selamı göndermelerinin Farsça medyada ağır bir ihanet olarak yansıtılması, gündemi takip edenleri şaşırtmadı. Olayların üzerinden günler geçmesine rağmen, halen hem hükümet hem de rejim değişikliğini savunan Batı’daki Farsça medya bu gelişmenin üzerinde durduğuna göre, meselenin kendi çapındaki oyun bozma potansiyeli hafife alınmamalı. 

Türk basınının Traktör stadyumunda yaşananları aktarmasına bile tahammül göstermeyenler, Türklerin "ayrılıkçı" hareketlerinin Türkiye tarafından finanse edildiği iddialarını söylemekten çekinmedi. Anlaşılan, Türkiye’de dış haberciler “Tebriz’in Kızıl Kurtları” şeklinde bir başlık atarak bir grup ateşli futbol holiganını okuyucuya cazip göstermeye çalışırken, karşı taraf bu potansiyelin fark edilip ciddiye alınma ihtimalinden bile bir hayli rahatsız olmuş. Benzer bir durumu fırsat bilip değerlendiren Tahran, aynı kartların Türkiye tarafından da dikkate alınmasından endişeli. Ayrıca verdiği tepkiler, ateşle oynandığının az da olsa fark edilmiş olmasının bir işareti olarak değerlendirilebilir.




google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html