BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Özgür Özel sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Özgür Özel sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



15 Ağustos 2020 Cumartesi

İsrail ve BAE anlaşması Batı'yı memnun etti, Filistinlileri üzdü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.




Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.

AB, Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden anlaşmaya destek açıklamaları geldi.
AB Komisyonu Sözcüsü Nabila Massrali, İsrail ve BAE arasındaki anlaşmayı "memnuniyetle" karşıladıklarını ifade etti.
Normalleşmenin iki ülkenin yanı sıra bölgesel istikrara da katkı sağlayacağını savunan Massrali, İsrail ve BAE’nin AB’nin ortakları olduğunu kaydetti.
Massrali, AB’nin İsrail-Filistin sorununa ilişkin iki devletli çözümü desteklemeye devam ettiğini, taraflar arasında müzakerelerin tekrar başlaması için çalışma yürütmeye hazır olduğunu söyledi.
Arap ülkeleri arasında anlaşmadan duyduğu memnuniyeti ilk dile getiren Mısır oldu. Anlaşmayı Körfez ülkeleri arasında ilk tebrik eden de Suudi Arabistan'ın en önemli müttefiki olan Bahreyn'di. Bugün yaptığı açıklamayla Umman da anlaşmaya desteğini ilan etti.
Başta Türkiye olmak üzere Filistin, İran, Libya'dan anlaşmaya yönelik sert tepkiler geldi. Katar ve Kuveyt ise anlaşmaya ilişkin henüz açıklama yapmadı.
İsrail ile BAE arasındaki anlaşma da Filistin halkının yanında olduklarının altını çizen Erdoğan, şöyle konuştu:

"Tabii bir başka gelişme daha var. O da özellikle üçlü adım İsrail. İsrail'le şu anda burada gerek Mısır gerek Yunanistan arasındaki dayanışma ve bir taraftan da Filistin'e yönelik atılan adım yenilir, yutulur bir adım değil. Şimdi Filistin, büyükelçiliğini galiba kapatıyor ya da geri çekiyor. Şu anda aynı durum bizim için de geçerli. Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki, "Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin'i de hiçbir zaman yedirmedik, yedirtmeyeceğiz."

Türkiye Dışişleri Bakanlığı BAE'nin İsrail ile yaptığı normalleşme anlaşmasına ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada "Zaten ölü doğan ve hiçbir geçerliliği olmayan ABD planı üzerinden gizli hesaplar yapmaya çalışan BAE, bu şekilde Filistin'in iradesini de yok saymaktadır." ifadesini kullandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da düzenlediği basın toplantısında, "(İsrail-BAE anlaşması) BAE, bölgenin istikrarsızlığı için çaba sarf ediyor. Kendi çıkarları için Filistin davasına ihanet ediyor." dedi. 

Almanya

Alman hükümeti, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleşmesini öngören anlaşmadan dolayı İsrail’i tebrik etti.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin bölgedeki barışa önemli bir katkı sunacağını savundu.
Maas, İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Ashkenazi’yle telefon görüşmesi yaptığını ve bu tarihi adımdan dolayı tebrik ettiğini aktardı.
İsrail hükümetinin ilhak planlarını askıya almasının iyi bir gelişme olduğunu söyleyen Maas, "Bu anlaşmanın bölgedeki olumlu gelişmelerin başlangıç noktası olmasını ve Orta Doğu barış sürecine yeni bir ivme kazandırmasını umuyoruz."diye konuştu.
Maas, Orta Doğu’da müzakere edilen iki devletli çözümün kalıcı barış getireceğine ilişkin tutumu devam ettirdiklerini aktardı.
Avrupa’daki ve bölgedeki partnerlerle son haftalarda ilhak konusunu görüştüklerini ve doğrudan müzakerelerin yeniden başlaması için çaba sarf ettiklerini belirten Maas, böyle bir süreci etkili bir şekilde desteklemeye hazır olduklarını kaydetti.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "İsrail ve BAE hükümetlerini, aralarındaki ilişkileri iyileştirmeye yönelik yaptıkları tarihi anlaşma için sımsıcak duygularla tebrik ediyoruz." ifadesi kullanıldı.
Anlaşmanın, "diplomasi için bir zafer ve bölgenin istikrar ve güvenliğinin güçlendirilmesi açısından da önemli bir adım" olarak nitelendirildiği açıklamada, şu ifadeler yer aldı:
"Bu büyük adımın aynı zamanda, Orta Doğu halkları arasında diyalog ve karşılıklı anlayışın yerleşmesi açısından temel taşı oluşturmasını dileriz."

İngiltere

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) anlaşmasına ilişkin Twitter'dan paylaşımda bulundu.
Anlaşmanın iki ülke arasındaki normalleşme süreci için önemli bir adım olduğunu belirten Johnson, "Batı Şeria’da ilhakın durdurulması benim büyük umudumdu. Bu anlaşma ile durdurulmuş oldu. Bugün bu planın askıya alınması Orta Doğu’da barış için önemli bir adımdır." iddiasında bulundu.
İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab ise İsrail ve BAE anlaşmasının barış için önemli bir destek olduğuna işaret ederek, "İlhakın askıya alınmasına ve Birleşik Kralığın iki büyük dostu arasındaki normalleşmeye hoşgeldiniz. Filistinliler ve İsrail taraflarının görüşme zamanı, barışa giden tek yol bu." dedi.

Fransa

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ise yaptığı yazılı açıklamada, "Fransa, bölgedeki iki önemli ortağı olan İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleştiğine yönelik açıklamayı memnuniyetle karşılamaktadır." ifadesini kullandı.
İsrail'in Filistin topraklarını ilhak planını askıya almasının olumlu gelişme olduğunu vurgulayan Le Drian, bu kararın kalıcı hale gelmesi gerektiğini belirtti.
Le Drian, anlaşmanın İsrail ve Filistin arasındaki müzakerelerin tekrar başlamasını sağlaması gerektiğini kaydetti.
İtalya Dışişleri Bakanlığı da bu anlaşmayı olumlu karşıladıklarını ve Orta Doğu'daki barış için önemli bir adım olmasının umulduğunu açıkladı.

Bulgaristan

Bulgaristan Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde yayımlanan resmi açıklamada ise İsrail-BAE anlaşmasının "Orta Doğu tarihinde yeni sayfa açacak tarihi bir ilerleme" olduğu ileri sürüldü.

Kosova ve Arnavutluk

Kosova Başbakanı Avdullah Hoti yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ve BAE arasındaki ilişkilerin bütünüyle normalleştirilmesi anlaşmasını, daha sakin ve daha müreffeh bir Orta Doğu'ya doğru tarihi bir adım olarak nitelendirdiğini vurguladı.
Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda, varılan anlaşmayı "ilham verici" olarak yorumladı.
Suudi Arabistan ve Arap Birliğinden anlaşmaya ilişkin bir açıklama gelmedi
Körfez ülkeleri arasında BAE'nin önemli müttefiklerinden olan Suudi Arabistan, İsrail ile varılan anlaşmada sessizliğini koruyup herhangi bir tepki göstermedi.
Suudi Arabistan gibi Arap Birliğinden de anlaşmaya yönelik herhangi bir sert tepki veya kınama gelmedi.
Filistin tarafı ise Arap Birliğinin BAE-İsrail anlaşmasındaki sessizliğine tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Konseyi Genel Sekreteri Saib Ureykat, dün yaptığı açıklamada Ahmed Ebu Gayt'ın, BAE ile İsrail arasında imzalanan normalleşme anlaşmasını kınayan açıklama yapmadığı takdirde istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.

Mısır

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, BAE ve İsrail arasındaki anlaşmadan duyduğu memnuniyeti Twitter hesabından yaptığı paylaşımla ortaya koydu.
Sisi, "bölgesel istikrar ve kalkınmayı" sağlayacağını savunduğu gelişmeden son derece memnun olduğunu belirtti.
BAE'nin resmi ajansı WAM'daki habere göre Sisi, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ı telefonla arayarak anlaşma dolayısıyla kendisini tebrik etti.
Mısır, 1979'da İsrail ile normalleşme sürecine girip, diplomatik ilişkiler kuran ilk Arap ülkesiydi.

Bahreyn

Körfez ülkeleri arasında anlaşmaya yönelik bir destek açıklaması da Bahreyn'den geldi.
Bahreyn'in resmi ajansı BNA'da yayımlanan haberde, İsrail ve BAE arasındaki anlaşma "tarihi" olarak nitelendirilerek, bunun "bölgenin istikrarını" güçlendireceği ileri sürüldü.
Haberde, ABD'nin anlaşmanın teminatı olmasına yönelik sarf ettiği çabalarından da övgüyle söz edildi.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşunun (KAN) ismini vermek istemeyen İsrailli bir yetkiliye dayandırdığı haberde, BAE ardından İsrail'le normalleşme anlaşması imzalaması beklenen ülkenin Bahreyn olduğu belirtildi.

Umman

Umman, İsrail ve BAE arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verdi.
Dışişleri Bakanlığının, Umman resmi ajansı ONA'da yayımlanan yazılı açıklamasında, "Sultanlık, ABD-İsrail ve BAE'nin arasındaki tarihi ortak bildiri çerçevesinde, İsrail ile ilişkileri konusundaki BAE'nin kararını destekliyor." ifadelerine yer verildi.

Filistin

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasını Filistin halkının sırtına saplanmış bir hançer olarak nitelendirdi.
Filistin yönetiminden yapılan yazılı açıklamada, BAE’nin, “işgal devleti” İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarının ilhakını geçici olarak askıya alması karşılığında ve Mescid-i Aksa’yı Yahudileştirme planları gölgesinde bu anlaşmaya vardığına vurgu yapıldı.
Hamas, Fetih ve İslami Cihad Hareketi, BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasına tepki gösterdi.

İran

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Özel Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, İsrail ile ilişkileri normalleştiren BAE'yi Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmekle suçladı.
Abdullahiyan, şöyle devam etti:
"BAE'nin, sahte ve suçlu İsrail rejimiyle ilişkileri normalleştirme adına yeni yaklaşımı, barış ve güvenliği sağlamaz yalnızca siyonistlerin suçlarının devam etmesine hizmet eder. BAE yönetimi, Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmüştür ve bu tutumunun hiçbir gerekçesi yoktur. BAE, bu stratejik hata ile siyonizm ateşine yakalanacaktır."

Libya

Libya Başkanlık Konseyi Üyesi Muhammed Amari Zayid, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail ile ilişkileri normalleştirme konusunda anlaşmaya varmasını "şaşırtmayan bir ihanet" olarak değerlendirdi
Zayid, Al Jazeera televizyonuna yaptığı açıklamada, BAE-İsrail anlaşması için "BAE devletçiğinin şaşırtmayan bir ihanetidir. Libya, Suriye ve Yemen'de sürdürdüğü yıkıcı rol ile Katar, Filistin ve bölgenin özgür halklarına ambargo uygulamasının doğal bir sonucudur." ifadelerini kullandı.


9 Ağustos 2020 Pazar

Fransız tipi laiklikten Fransız tipi 28 Şubat’a

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor.


Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor. Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Tüm bu baskıcı koşullar altında, Fransız Senatosu Araştırma Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020’de yayımladığı “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı rapor, Fransa’da İslamofobinin kamusal alanda ve medyada normalleşmesinin ardından, bir devlet idaresi düsturu haline geldiğinin de adeta kanıtı oldu. Fransa ülkenin ikinci büyük dini olan İslam’a ve Müslümanlara güvenlik politikası penceresinden bakmayı sürdürürken fişleme, temel hak ve özgürlükleri toptancı bir anlayışla kısıtlama ve Müslümanların kamusal alanda özgür birer özne olarak yer almasının önüne geçme de siyaset maharetiyle oluşturulmuş “İslam sorunuyla” başa çıkma yöntemleri olarak geçerlik kazanıyor. İşte bu noktada, Senato’nun raporu Fransız kamu otoritelerine “tehlike potansiyeli” taşıyabilecek tüm İslami cemaat ve hareketleri izlemelerini şiddetle tavsiye ederken, bu yeni ve içkin “düşmana” karşı milli ve tek elden yönetilecek bir strateji oluşturulması gerektiğinin altı çiziliyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu.

İki bölümden oluşan raporun ilk kısmında “ayrılıkçı İslam”, “cemaatleşme”, “radikalizm” gibi kavramlar etrafında, Fransa’da İslamcılığın kökeni, gelişim süreci, yöntem ve stratejileri, yer yer paranoyaya varan bir üslupla inceleniyor. Rapor, söylemiyle, Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner’in 2019 yılında başörtüsünü, sakal bırakmayı, oruç tutmayı ve camiye gitmeyi emniyet birimleri tarafından izlenmek için yeterli kriterler olarak ilan etmesini teorik alanda tamamlayarak İslamofobinin Fransız kamu otoritesinin temel motivasyonlardan biri olduğunu, gerçeküstü bir toplumsal düzlemden konuşan Fransız kamuoyuna “müjdeliyor”.

İçi her siyasi konjonktürde farklı şekilde doldurulabilecek “Cumhuriyet değerleri”, Müslümanları ötekileştirip Fransız toplumunun kenarına itmeye yönelik raporun altını pek dolduramasa da sıklıkla araçsallaştırılan kavramlardan biri. Açılması yasal olan helal marketler, içki satılmayan dükkânlar, Kur’an kursları bu değerler sistemi içinde “ayrılıkçılığın” resmî emareleri sayılıyor.

Raporun “Çocukların ve Gençlerin Korunması” başlığına sahip ikinci bölümünde, laik değerlerin spor faaliyetlerinden üniversitelere kadar geniş bir alanda yeni nesillere aktarılmasının gerekliliği vurgulanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın potansiyel tehlike oluşturacak her durum hakkında geniş bir bilgi ağına ve artırılmış yetkilere sahip olması zaruri addedilirken, oluşturulan bu fişlemeci idare mantığı doğrultusunda, Müslümanlar ancak İslam’dan “arındırıldıkları” takdirde eşit yurttaş olabilecek bir topluluk konumuna itiliyor. Bu büyük ve ironik baskının maskelenmesi için de “Fransa İslam’ı” kavramı, amaçlanan dışlamacı ve yabancı düşmanlığıyla yoğrulmuş temel siyasi gayeyi saklamak için kullanılıyor. “Fransa İslam’ı” neyi içerdiğinden çok neleri içermediğiyle kaim bir proje olduğundan, ortaya çıkan bütünün Müslümanların kahir ekseriyetini kapsadığını düşünmek de dolayısıyla imkânsız.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Üniversitelerdeki durum ise daha katı bir tutumla ele alınıyor ve tüm Müslüman öğrencileri, sadece kimliklerinden dolayı bile zan altında bırakacak şu soruya yanıt aranıyor: “Üniversiteler tebliğ ve dini bölücülük mekanlarına mı dönüşüyor?” İşte tam da bu noktada, Fransa’da siyasetin Müslümanları sürüklediği bir diğer açmazla karşı karşıya gelmiş oluyoruz; zira hâkim devlet dili Müslümanlara topluma uyumlu olmalarını salık verirken, Fransız eğitim sistemi içinde lisans ve lisansüstü seviyelere gelmiş, yani içinde yaşadıkları toplumla kendi kimliklerinden ödün vermeden kaynaşmış ve ona değer katan Müslüman öğrenciler, her daim “gizli bir ajandası olan” ve dolayısıyla titizlikle incelenmesi gereken kişiler olarak kabul ediliyorlar. 2018 yılında başörtülü öğrenci Maryam Pougetoux’nun okuduğu üniversitenin öğrenci sendikası başkanlığına seçilmesinin medyada doğurduğu infial, dönemin İçişleri Bakanı Gerard Colomb’un öğrencinin başörtüsüyle sendika başkanı seçilmesini “skandal” olarak nitelendirmesi, raporun yazıldığı toplumsal ve siyasal atmosfere dair bizim için küçük ama epey önemli bir örnek teşkil ediyor. Öğrencilere, suni ve dolayısıyla sürekli değiştirilebilir bir kavram olan “Fransız kamu düzenini” bozmadıkları müddetçe özgür oldukları hatırlatılırken, raporun bu düzeni bozduğunu söyleyerek endişeyle izlediği faaliyetleri ise Cuma namazına gitmek, başörtüsü takmak, Kur’an okumak gibi İslami hayatın en temel saikleri oluşturuyor.

Senato raporunun kamu otoritelerine sunduğu 44 temel önerinin içinde, dernek kapatmanın kolaylaştırılması, yerel yönetimlerin bölgelerinde yaşayan Müslüman nüfusun davranışlarını izleyebilmesi için yetkilerinin artırılması, kamu güvenliği için makbul olmayan dini pratiklerin belirlenmesi, yabancı devletlerle imzalanan ve Fransa’ya din adamlarının gönderilmesini ve bu kişilerin gönderen devletlerce eğitilmesini sağlayan ikili anlaşmaların iptali yahut yenilenmemesi gibi Müslümanların yaşamını doğrudan etkileyen ve onların üzerindeki kamuoyu ve devlet baskısını artıracak maddeler var.

Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına din hizmetleri sunabilmesi amacıyla kurulan ve bulunduğu pek çok ülkede kitlelerin köktenci yahut manipülatif dini yapıların hedef kitlesi haline gelmesine karşı engel vazifesi gören Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de raporun hedef gösterdiği kurumlar arasında yer alıyor ve “Türk-İslam sentezi, yurt dışında yayılma amacı taşıyan, cemaatçi, Fransa’nın içişlerine karışmaya teşne bir aşırılık” kisvesi altında resmediliyor. Devlet izniyle kurulan dernekler, camiler ve özel liseler birer “terör ve ayrılıkçılık odağı” olarak mimlenerek aynı zamanda toplumsal nefretin olası hedefleri olarak ortaya atılıyor.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu. Banliyölerde ucuz işgücünden yararlanılan bu neslin dini aidiyeti, konuşan ve eyleyen birer “özne” olmadıkları için bir sorun olarak görülmüyor, göçmenler kapalı gruplar halinde yaşıyordu. Lakin Fransa’da doğup büyümüş, Fransız eğitim sistemi içinde yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesillerin uygulanmakta olan toplumsal ve devlet kaynaklı eşitsizlikleri görmesi ve sesi daha gür çıkan özneler haline dönüşmesiyle, Fransa nihayet kendi politikalarının oluşturduğu sorunla karşı karşıya geldi. Sosyal politikaların yetersizliği ve ekonomik eşitsizlikler sonucunda (ünlü Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı) “kültürel sermayeden” yoksun olan bu yeni ve yetişmiş nesil, toplumsal alanda daha etkin olmak, herkesin eşit, bazılarının ise “daha eşit” olduğu Fransız toplum yapısını dönüştürmek istiyor. Bu durum ise toplumsal yapının azınlıkların hakları lehine dönüşmesini gerektirdiğinden, Fransa, sömürge döneminden kalan devlet hafızasını devreye sokarak sorunu kendinden uzaklaştırmak, ekonomik, siyasi ve tarihi problemlerin üstünü örterek mevzuyu İslam’ın tartışıldığı teolojik bir düzleme çekmeye çalışıyor. Fransa’da Müslüman nüfus, bu ahval altında sürekli artan siyasi baskıya, mesnetsiz ve düşmanca öngörülere karşı kendini otoritelere sürekli kanıtlamak zorunda olan, masumluğu kanıtlanana kadar suçlu görülen bir topluluğa dönüştürülüyor.

Fransız tipi laiklik, çokça duyduğumuz, bu coğrafyada da yaşanan hak ve özgürlük ihlallerinin ardındaki soğuk ve sevimsiz bir kavramdı. Fransa’da yaşanan son gelişmeler artık yeni bir kavramı daha literatüre eklemeyi gerektiriyor: Fransız tipi 28 Şubat.


3 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Camii ‘kararname'yle değil ‘Haçlı Seferi'yle kapatıldı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Adnan Menderes’in 22 Mayıs 1950 tarihinde yaptığı “Ezan yasağını kaldıracağız” açıklamasından sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda, ezan yasağının başlatıldığı Ayasofya Camii’ne kadar uzanan ilginç bir olay yaşandı.
“Arkeolog” Thomas Whittemore 8 Haziran günü, ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi J.F.Dulles ve A.Dulles ile görüşmeye giderken, koridorda yere yığılıp ölmüştü.(1)
Whittemore’u bekleyen “Dulles” kardeşlerden Foster üç yıl sonra ABD Dışişleri Bakanı, Allen da iki yıl sonra CIA Şefi olacaktı ama o günlerde de yine, Ortadoğu ve Türkiye konusunda “derin” isimlerdi. Hoş Mr. Thomas da tekin bir arkeolog değildi. Bizans aşkının yanısıra, CIA’nin İstanbul’daki en önemli istihbarat noktalarından biriydi. (2)
Bu olayın bizi ilgilendiren tarafı ise bu kritik görüşmeye giderken ölen Whittemore’un, elinde bulunan ve görüşmenin de konusunu oluşturan dosyaydı. Bu dosyada, Whittemore’un 15 yılını verdiği “Ayasofya mozaikleri”nin fotoğrafları ve Ayasofya hakkında bazı “özel” bilgiler.
İstanbul’daki Bizans eserlerinin akıbetini yakından takip etmekte olan Whittemore, Menderes’in ezandan sonra Ayasofya yasağını da kaldırmasından endişe etmiş, 10 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a dönerek, mozaiklerine sahip çıkmak istemişti.

HAÇLI SEFERİNİN “BAŞKOMUTANI”YDI
Gertrude Bell’den, Thomas Lawrence’e kadar nice İngiliz casusları, Osmanlı coğrafyasını “arkeolog” ayağına tarumar etmişlerdi. Toprağın altından çıkarıp ülkelerine taşıdıkları “bonus” olup, asıl tahribatı toprağın üstünde yapmışlardı.
Bütün dünyayı Hristiyan yapmaya adanmış bir ailenin “radikal” üyesi Amerikalı “arkeolog” Thomas’ın operasyonu, İngiliz meslektaşlarınınkinden çok daha “derin” idi. Zira, başkanı olduğu “Bizans Enstitüsü”, yansıtıldığı gibi; “Bizans eserlerini ihya için kurulmuş bir gönüllü kuruluş” falan değil; ABD, İngiltere ve Fransa’nın kurduğu “derin” bir operasyon aygıtıydı. Amacı ise “İstanbul’daki Bizans eserlerini ortaya çıkarmak” gibi “sanatsal” bir ambalajla sunulsa da tek hedefi, Ayasofya’yı önce “müze”, sonra da “kilise” yapmaktı.
Nitekim bize, “Bizans Enstitüsü Başkanı Whittemore, Atatürk ile görüşerek Ayasofya mozaikleri için izin kopardı” şeklinde yansıtılan ekran görüntüsünün arkasında büyük bir “Haçlı Seferi” vardı.

“Mozaiklerin ortaya çıkarılması projesi”nin asıl sahibi ABD Dışişleri Bakanlığı idi. ABD Büyükelçiliği bu projeyi ABD adına Whitemore üzerinden yürütüyordu. Bizans araştırmacısı Natalia Teteriatnikov, Pera dergisinde yayınlanan makalesinde bu gerçeği dile getiriyor, “Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı” diyordu. (3)
Üstelik bu kültürel(!) müzakereler, Türkiye’de nedense yıllarca sır gibi saklanmıştı.

İLK KOMUT TÜRK DÜŞMANI LORD CURZON’DAN
İslam ve Türk düşmanlığıyla bilinen “derin” İngiliz Lord Curzon’un 1918’de söylediği, “Bir Hıristiyan Kilisesi olan Ayasofya elbette gene eski durumuna getirilecektir” sözünü de hatırlarsak, arkeolog Thomas’ın “mozaik operasyonu”nun, komutunu İngilizlerin verdiği bir “Haçlı Seferi” olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu “müzakereler” neticesinde Reisicumhur M. Kemal ikna edilmiş ve “Bizans Enstitüsü İttifakı” Bakanlar Kurulu’nun, 7 Haziran 1931 tarihli; “Mr. T. Whittemore’e Ayasofya Camii’nin sıvaları altında kalan muzayıkların meydana çıkarılması ve tetkikat yapılmasına müsaade verilmiştir” şeklindeki kararıyla izni koparmıştı! (4)
Türkiye’de kimsenin ruhunun duymadığı bu “taviz” Batı medyasında “flaş haber” olmuştu.
Kararnamedeki, “tetkikat da yapabilir” ayrıntısı önemliydi.
Dilden dile dolaşarak gelen “Ayasofya camiye çevrilirken, duvarlardaki mozaiklerin üstü sıvayla kapatıldı” rivayetinin gerçeklik payını kimse bilmiyordu. Ya sıva altından bir şey çıkmazsa?..
İşte o zaman “tetkikat” süreci başlayacaktı ve Whittemore bunun için de yetkiliydi.

CAMİ DUVARINDA HAÇLI KAZISI
Arkeolog Thomas hemen iskeleleri kurdurdu ve Ayasofya Camii’nin duvarlarında “kazı”ya başladı.
“Mozaikler açılınca caminin kapanacağını” bilmeyen Müslümanlar, hol ve dehlizlerden başlayan kazılar camiye yaklaşınca “namaz kılınmaz” diye endişe ediyorlardı. Neyse ki; Bizans Enstitüsü’nün “yerli” üyelerinden Halil Ethem Bey, engin dinî bilgisiyle(!) bu resimlerin namaza zararı olmayacağını(!) anlatarak meseleyi çözmüştü!..
Cami bölümünde de ahşap iskeleleri kurup icraata başlayan Whittemore, kubbe tavanında bulunan ve bir bölümünü İsviçreli mimar Fossati’nin tahrip ettiği Nur Suresi hattını, sırf altında mozaik var mı diye bakmak için kazımak istemiş, neyse ki izin verilmemişti.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin bu muhteşem hattına acımayan Whittemore, yerdeki halılara acımış(!) ve kalın perdeli iskelelere rağmen “Toz olur” diye halıları kaldırtmıştı. Tabii bu vesileyle de otomatik olarak; Ayasofya Camii ibadete geçici(!) olarak kapatılmıştı!
Kim bilirdi ki bu “geçici”nin hiç geçmeyeceğini…
Buradaki çalışmalar bir türlü bitmediği için cami de açılamıyordu!.. Bu dönemde cami polis kordonuna alındı, özellikle Türkler ve Müslümanlar yaklaştırılmadı. Whittemore, başlangıçta uzun süre “tetkikat” için zaman ve emek harcadı. İskelelerin üst bölümleri siyah bezlerle sıkı sıkıya örtüldüğü için sıva kazındıkça ortaya bir şey çıkmadığını kimse görmedi…

ŞAHESER LEVHALAR “SANAT” DEĞİL MİYİDİ?
Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaiklerin tamamı kazınmış, sonra tekrar yapılmıştı. İstanbul’un fethine ulaşanların üzeri sıvayla kapatıldığı varsayılsa bile cami Osmanlı döneminde defalarca tamir gördü. 1894 depreminde büyük çatlaklar meydana geldi ve duvarlardaki mozaik kalıntıları; sıvalarla birlikte döküldü. (5)
Batılı sanat tarihi uzmanlarıyla yapılan tetkikatla, Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaikler tespit edildi ve İstanbul’a getirilen ressamlar; kapatılmış camide siyah perdeler arkasında bunları işledi. Bu yüzden “mozaiklerin ihyası” 15 yılı buldu.
Kimin başlattığını bilmediğimiz bir “Mozaiklerin üzeri sıvayla kapatıldı” masalı üzerine, “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” hikayesi bina edildi. Bu nasıl bir “sıva” ki, 15 yılda kazınabildi!..
Bu tespitler “dikkatli” bir görgü şahidine aittir ve “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” masalından çok daha gerçekçidir.
Bunu da “Fatih’in sanata saygısı” şeklindeki; “iltifat” görünümlü bir “iftira” ile güçlendiriyorlar. Evet, Fatih Sultan Mehmed Han sanata saygılıydı. Ama camideki Hristiyan figürlerini korumanın “sanata saygı” olduğu, kimin ölçüsüydü? Ayrıca Bizans mozaikleri için “sanata saygı” muhabbeti yapanlar, aynı duvarlarda asılı olan “sanat şaheseri” levhaları, “Binanın güzelliğini örtüyor” diye indirten, kapıdan çıkarılamadığı için mahzenlerde çürüten “sanat düşmanları”na neden tek kelime söylemiyor? “Sanat” olması için illa Haçlı işi mi olması gerekiyor?
Fatih, bütün kilise ve sinagogları özgür bırakarak saygısını fazlasıyla göstermiş zaten. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi fethin tescilidir. Bu durumda mozaikleri, “Ayasofya’yı tekrar kiliseye çevirecekleri zaman zahmet çekmesinler” diye mi muhafaza edecekti?

“CAMİ KAPATILIR MI” DEDİLER AMA KAPATTILAR
Ayasofya Camii’nin kapatılmasındaki en kritik aşama “mozaikleri tetkik” iznidir. Bu karar, Ayasofya konusunda bütün inisiyatifi Haçlılara vermiştir. Nitekim hâlâ devam eden “geçici kapatma” o inisiyatifin eseridir.
İkinci kritik adım ise “Müze Komisyonu”nun, 27 Ağustos 1934 tarihinde verdiği; “Cami ibadete kapatılsın, ‘Bizans müzesi’ yapılsın” raporudur. Komisyonun tek Hristiyan üyesi İstanbul Müzesi kuratörü Prof. Unger, “İbadete devam edilmesi mabede daha iyi bakılmasını sağlar” diyerek, caminin açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve karara muhalefet şerhi koymuştur.(5)
“Müze” harekatının “mevzuat” bölümünü yöneten Maarif Vekili Abidin Özmen’den Reisicumhura kadar herkes caminin kapatılmasına karşı çıkmıştı(!) ama ne hikmetse yine de komisyonun geri çektiği(!) “kapansın” kararı uygulanmıştı!..
İhanetin üçüncü ve son aşaması ise 24 Kasım 1934 tarihinde İnönü’nün başkanlığındaki İcra Vekilleri Heyeti’nde yapılan “işbölümü” neticesinde, Whittemore ile işbirliği içerisinde; Ayasofya’nın “müze” yapılması ve caminin de gayr-i meşru olarak kapatılması sağlanmıştır.

AYASOFYA’YA “İDAM YAFTASI” ASTILAR
Zaten ibadete kapalı olan Ayasofya Camii’nin dış parmaklıklarına, 10 Aralık 1934 günü, “Müze tamir ve tasnif sonuna kadar kapalıdır” levhasının asıldığını görenler irkilmişti. Çünkü alelade yazılıp asılmış bu levha, insanların CHP diktatörlüğü döneminde sıkça gördüğü idam sehpalarında sallanan insanların boynuna asılan “idam yaftası”nı hatırlatıyordu. Bu yazıyla birlikte zaten ibadete kapalı olan Ayasofya’nın kapısına “kilit” vurulmuştu ki, zaten “caminin idamı” da böyle olurdu… Batan geminin malları gibi “geçici” kapatılan caminin halıları sağa sola dağıtıldı. Şamdanları ise eritilmek üzere dökümhaneye gönderildi.

Ve Ayasofya Camii, 1 Şubat 1935 günü açıldığında artık “Ayasofya Müzesi” idi…
Ayasofya Camii, Whittemore’un komutasında yürütülen bir Haçlı Seferi neticesinde “kanunsuz” olarak kapatılmıştı.
Çünkü 24/11/1934 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda “müze” konusunda neler yapılacağı ve Millî Eğitim Bakanlığı ile Vakıflar arasındaki koordinasyonun nasıl olacağı karar bağlanmış ve “kararname” yazılıp imzalanmış ise de “Reisicumhur” imzalamadığı için Resmî Gazetede yayınlanamamış; doğal olarak da “resmî evrak” statüsü kazanmamıştır. Ama fiiliyatta, resmiyet kazanmış gibi uygulanmış ve operasyon tamamlanmıştır.
Sonrasında bırakın Ayasofya’yı açmayı, bir yıl sonra (15 Kasım 1935) çıkardıkları bir kanunla “ihtiyaç fazlası” safsatasıyla camilerin çoğunu gazete ilanlarıyla sattılar. İslamiyet’e karşı yıllardır yürüttükleri operasyonlarla memlekette camiye gidecek cemaat bırakmadıkları için her cami “ihtiyaç fazlası” durumdaydı zaten. Öyle ki camilerin ahır yapılmasına CHP’nin yayın organı Cumhuriyet bile isyan etmişti.(6)
Sultanahmet gibi bir sanat harikasını da önce “millî kütüphane” ayağına kapatmak istediler. Sonra da iki yıl boyunca (1943-1945) asker yatakhanesi ve tuvaleti yaptılar. (7)


AYASOFYA, MOZAİK İZNİ VERİLDİĞİ GÜN KAPATILDI
Ama artık bunlar anlamsız teferruatlardır. Zaten o kararname gerçek olsa bile, formaliteden öte bir önemi yoktur. Ayasofya Camii, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın baskıları sonucunda, Ankara’nın; Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore’e “mozaikleri tahkikat izni”ni verdiği 7 Haziran 1931 günü kaybedilmiştir.
Ayasofya Camii’nin kapatılması, 1918’de İngiltere’nin başlattığı ve 1931’de Amerika’nın bitirdiği bir “Haçlı Seferi”dir. Yani bir “egemenlik” göstergesidir. Haçlı Batı, “Ankara’nın zaafları”nı kullanarak, egemenliğimizi; kendi elimizle Ayasofya’nın demir parmaklıkları arkasına kilitletmiştir.
Ayasofya Camii, Peygamber Efendimizin müjdelediği kutlu fethin sembolüydü. Bu bakımdan bütün padişahların gözdesiydi. Çünkü Ayasofya Camii’ne itibar, fetih iradesindeki kararlılığın izharıydı. O bakımdan hemen yanıbaşında sanat harikası Sultanahmet, biraz ilerisinde Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si olduğu halde padişahlar cuma, kandil ve kadir geceleri gibi müstesna vakitlerde daima Ayasofya’yı tercih etmişlerdi.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın, fetihten sonraki ilk cuma namazını burada kılması, Yavuz Sultan Selim Han’ın, peygamber hırkasını burada giymesi ve hilafeti burada devralması gibi çok özel anlara mekan olmak Ayasofya’nın değerini daha da artırmıştır. Ancak bu itibar, bir gün tekrar Ayasofya’ya kavuşmayı hayal eden Haçlıları daha da hırslandırmıştır.

HAÇLILARIN AYASOFYA İNTİKAMINI CHP ALDI
Ne vahimdir ki CHP diktatörlüğü, Ayasofya’ya karşı Osmanlı’nın tam aksi bir tutum izlemiş, adeta Hristiyanların 500 yıl boyunca biriken intikamını; hıncını almışlardır. Ezan yasağı gibi bir zulmü Ayasofya’dan başlatmış, üstelik de bütün Haçlı temsilcilerini davet ederek, onlar adına nasıl intikam aldıklarını göstermişlerdir. Tekrar Hristiyan mozaikleriyle donatarak “müze”ye çevirmek de bir cami için yine en ağır cezadır.

Ve maalesef “İstanbul’un tapusu”, İstanbul’u geri almak için yanıp tutuşanlara kolayca teslim edilmiştir. Ama sonrasında “geri almak” o kadar kolay olmamış, her teşebbüs sonuçsuz kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un fethinin 567. yıldönümü öncesinde, “Ayasofya’da Fetih Suresi okunacak” açıklanmasını Batı medyası “Ayasofya’da tahrik” şeklinde manşetledi. Bunun sebebi Hristiyan âleminin bu mabedi hâlâ kendilerine ait olarak görmesidir. Ayasofya Camii kimindir? Gerçekten bizimse orada Kur’an okumamız neden “tahrik” olmaktadır?

OLMAYAN KARARNAMENİN DAVASI MI OLUR?
“Bakanlar Kurulu Kararnamesi” diye ortalıkta dolaşan “eskitilmiş” evrak, Atatürk’ün ölümü ve çok parti dönemle birlikte insanların CHP operasyonlarını sorgulamaya başlaması üzerine, dönemin (1947) Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve ekibinin tanzim ettiği “sahte evrak”tır. İnönü ve ekibi, “kanunsuz” müzeyi ve fiilî bir işgal olan “ibadete kapatma” faciasını savunamadıklarından, M. Kemal’in gücünü kullanmak için imzasını taklit etmiş ve suçüstü yakalanmışlardır.

Resmî gazetede yayınlanmayan ve arşivlenmesi zorunlu olan hiçbir kurumda aslı bulunmayan bu fotokopinin, CHP diktatörleri tarafından; giderayak üretildiği bir “çakma kararname” olduğu “devlet” tarafından da doğrulanmıştır. Sahte kararnamenin davası mı olur? Devletin “Yok” dediği evrakı yargının ciddiye alması bir çelişkidir.

DEFALARCA SÖYLENDİ AMA AÇILAMADI
Bugün “Haçlı kilidi”nin açılması çabaları da yine egemenlik meselesidir. Gücünüz varsa gerisi teferruattır. Bu yüzden geçmişte defalarca teşebbüs edilmiş ama netice alınamamıştır. En son 2013’te yine benzer tartışmalar olmuş, bugünlerde konuşulan “sahte imza” meselesi dahil her şey konuşulmuş, kanun teklifleri verilmiş hatta “açılış” için tarih zikrederek, “2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce; hayırlı olsun” diye yazanlar olmuştu. Ama 7 yıl sonra yine aynı şeyleri konuşuyoruz.(8)
Bugün bu gerçek çok daha net ortaya çıkmıştır. Kuyruğuna basılmış yılan; uyuyandan çok daha tehlikelidir. Artık bu seviye ve tondaki seslendirmelerden sonra yine geri dönüş olursa egemenlik ve bağımsızlığımız ciddi anlamda tartışılacaktır.
Haçlı-Siyonist ittifak zaten Türkiye’ye diş bilemekte, elinden gelse bir bardak suda boğmak istemektedir. İstanbul’un fethinin tapusu olan Ayasofya Camii’ndeki işgali sürdürmenin hiçbir diplomatik veya siyasî getirisi yoktur, tam aksine zararı çoktur.
Ayasofya nasıl müze oldu, Türkiye, 7 Şubat 2016
https://opinionator.blogs.nytimes.com/2014/08/27/a-scandal-at-the-c-i-a-maybe/#more-153989
Holder A. Klein, Theodoros Metokhites'ten Thomas Whittemore'a, Pera Müzesi Yayınları
Ziyad Ebuzziya, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilişi, İslam Mecmuası, 1987
Ayasofya Kimin Meselesidir, Türkiye, 1 Haziran 2020
Cumhuriyet gazetesi, 20 Nisan 1936
Cumhuriyet gazetesi, 7 Eylül 1934
Derin Tarih, Aralık 2013, s. 66

Nuh Albayrak / Star Gazetesi


15 Haziran 2019 Cumartesi

Bakan Çavuşoğlu: S-400'ler konusunda hiçbir şekilde geri adım atmayacağız

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Anadolu Ajansı (AA) Editör Masası'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.


Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi alımına ilişkin ve "Türkiye'nin çabalarına ve güvencelerine rağmen ABD'nin şu ana kadar ikna olmamasının başka nedenleri mi var? Washington yönetiminin, F35 programındaki ortaklığımızın bitirilmesi yönündeki adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?” şeklindeki soruya Çavuşoğlu, Türkiye'nin S-400 hava savunma sistemine ihtiyacı olduğu yanıtını verdi.
Bu konuda Türkiye'nin, Suriye krizinden sonra müttefiklerinden yardım istediğini belirten Çavuşoğlu, bazı müttefiklerin Patriot bataryalarını, İtalya'nın da Samp-T bataryalarını gönderdiğini hatırlattı.
Türkiye'nin hava savunma sistemi alma çabalarını sürdürdüğünü ancak müttefiklerinden alamadığını belirten Çavuşoğlu, "Patriotları da alamadık. Dolayısıyla biz, başka arayışlara girdik ve en iyi teklifi, en iyi teknolojiyi Rusya'dan aldık." dedi.
Türkiye'nin S-400'leri almaya kara verdiğini, imzaları attığını, parasının bir kısmını ödediğini, bir kısımının da krediye bağlandığını belirten Çavuşoğlu, "Her şey bitti, şimdi tamamen teslim süresiyle ilgili çalışmalar devam ediyor. Türkiye'ye bunlar gelecek." diye konuştu.
ABD'nin Türkiye'nin kararlığını gördüğünü ve Türkiye'yi ABD'nin Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşılık Koyma Yasası (CAATSA) yaptırımlarına dahil etmeye çalıştığını söyleyen Çavuşoğlu, "Yalnız F-35'ler CAATSA yaptırımı içinde değil. CAATSA'ya baktığımız zaman, çıkan yasaya, F-35'ler yok." dedi.
F-35 pilotlarının eğitimin durdurulmaya çalışıldığını, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan'ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a mektup gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Biz onlara şunu söylüyoruz, 'Bu çabalarınız beyhude. Biz S-400'ü aldık'." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, konuya ilişkin içinde NATO'nun da yer aldığı bir çalışma grubu kurulması teklifini hatırlatan Çavuşoğlu, "Ortaya attıkları iddiaların doğru olmadığını zaten teknik bilgisi olmayan insanlar da biliyor. Neymiş efendim, S-400'ler F35'in sistemine girebiliyormuş. Eğer bu iddialar doğruysa zaten, Suriye'de S-400'ler var ve yüzde 100 Rusya'nın kontrolünde. Bize gelecekler yüzde 100 bizim kontrolümüzde olacak ve NATO'ya tehdit olmaması için biz zaten ön şartlarımızı en başından koyduk." ifadelerini kullandı.
Norveç sınırında da S-400'ler olduğuna ancak Norveç'in F-35'lerinin uçtuğuna dikkati çeken Çavuşoğlu, "Suriye'de İsrail ve ABD'nin F-35'leri S-400'lere çok yakın uçtu. Eğer bu iddia doğruysa zaten çoktan S-400 girdi. Sanki biz bir yere taarruz füzesi almışız gibi, bunu da alabiliriz bu da ihtiyacımız, sanki bir nükleer silah üretmişiz gibi bir savunma sistemi alırken bir müttefikimiz neden bu kadar problem çıkarıyor?" değerlendirmesinde bulundu.

"S-400'ler konusunda hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız"

Türkiye'nin bu konuda kararlı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde bu konuda geri adım atmayacağız." dedi.
Türkiye'nin ABD'ye Patriotlar konusunda niyet mektubunu gönderdiğini hatırlatan Çavuşoğlu, "Bir konuda ABD garanti veremiyor. Fiyatta ve teslim süresinde anlaşsak bile Kongreden geçme garantisi verebiliyor musunuz? Hayır veremiyoruz. Veremiyorsanız, yarın Patriot alamazsak, yine başka sistemler alacağız." ifadelerini kullandı.
Fransa'nın Samp-T bataryasını Türkiye'ye konuşlandırma önerisinde bulunduğunu belirten Çavuşoğlu, Fransa'ya teşekkürlerini iletti ve EUROSAM ile Samp-T'lerin alınması için mutabakat zaptı imzalandığını vurguladı.
Türkiye'nin acil olarak savunma sistemine ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacı Rusya'dan karşıladığını dile getiren Çavuşoğlu, bunun iptal edilmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.
Çavuşoğlu, Türkiye'nin kimseyle bir husumeti olmadığına ve bölgesel tehditlere dikkati çekerek, "Ya başkalarına bağımlı bir ülke olacağız ya da tam bağımsız özgür bir ülke olmak için zorluklar da olsa, bunları göğüsleyerek milletimizle beraber, kendi yolumuza devam edeceğiz. Bu yoldan bizi kimse geri çeviremez." diye konuştu.
Türkiye'nin, CAATSA yaptırımıyla karşılaşması durumunda nasıl bir tutum alacağına ilişkin soruya ise Çavuşoğlu, bir ülkenin tek başına bir başka ülkeye savunma sistemine ilişkin bir kararı al ya da alma demesini reddettikleri yanıtını verdi. ABD'nin bu anlayıştan vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, bu tutumdan AB'nin de rahatsız olduğunu belirtti.

"ABD'nin olası yaptırımlarına karşı atacak karşı adımlarımız var"

Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"Bir ülkeye yönelik bir hamlede bulunursanız, olumsuz bir adım atarsanız o ülkenin de size vereceği karşılığı vardır. Biz bunu tercih etmeyiz ama ABD bize yönelik olumsuz adımlar atarsa CAATSA ile ilgili, bizim de buna karşı atacağımız adımlar vardır. Zaten bunun çalışmalarını Cumhurbaşkanımız liderliğinde yapıyoruz. Yeri geldiği zaman bunları da açıklarız, bunları da yaparız. Yani ABD bu kararları aldı, biz sessiz sedasız oturalım, ağzımızı kapatalım, ABD ne derse olur gibi bir anlayış yok artık. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil. Ne olursa olsun biz de bize yönelik bir olumsuz davranış veya bir adım olursa bunun karşılığını mutlaka vereceğiz."
NATO'nun Türkiye'nin hava sahasının sadece yüzde 30'unu koruyabildiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Elbette bu bir milli mesele." dedi.
Çavuşoğlu, muhalefetin bu yönde talebi olması halinde topluca bir bilgilendirme yapacaklarını ifade ederek, "Muhalefete bilgi verme konusunda hiçbir tereddüdümüz olmaz. Veririz. Yeter ki onlar arzu etsinler ama bu bilgileri almadan da 'Türkiye S-400'ü almasın, iptal etsin' gibi açıklamaları da doğru bulmuyoruz. Birilerine hizmet etmesinler. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk milletine hizmet etsinler." diye konuştu.

"Rejime söz geçiremiyoruz mazeretini biz kabul etmeyiz"

Bakan Çavuşoğlu, İdlib'de rejim güçlerinin dün Türk Silahlı Kuvvetlerine ait ateşkes gözlem noktasını hedef almasıyla ilgili soruyu şöyle yanıtladı:
"(Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Geir O.) Pedersen geldi. Astana süreci ile ilgili fikrimizi de sordu. Astana sürecinin devam etmesinde fayda var. Bugüne kadar Suriye'de sahada ve masada herhangi bir gelişme olduysa, Cenevre süreci orada hiçbir şey olmamasına rağmen canlı kaldıysa, bunun sebebi Astana'da, yer yer Soçi'de bizlerin muhalefetle, rejimle üç garantör ülke olarak, gözlemci ülkeler olarak, şimdi Irak ve Lübnan'ı da oraya davet erme kararı aldık, birlikte attığımız adımlar sayesinde olmuştur."
Çavuşoğlu, anayasa süreci, rejim ve muhalifler arasında zorla alıkonulanların takası ve diğer güven artırıcı adımların da Astana süreci sayesinde olduğuna işaret etti.
Rejimin İdlib ve Suriye genelinde garantörünün Rusya ve İran olduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Dolayısıyla 'biz rejime söz geçiremiyoruz' mazeretini biz kabul etmeyiz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, İdlib'deki radikal grupları oraya Halep'ten, Doğu Guta'dan, Humus'tan, Hama'dan silahlarıyla gönderenin Esed rejimi olduğuna ve rejimin radikal grupların burada bulunmasını bahane ederek saldırmayı amaçladığına dikkati çekti.
"Bu tacizler oldu. Rusya ile ateşkes için beraber çalışıyoruz. Rusya'nın burada sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor." diyen Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"Dünkü tacizlerden 3 askerimiz hafif şekilde etkilendi ama ne olursa olsun, hiç etkilenmese bile bu atışların, tam 10. gözlem noktasını hedef almasa bile, oraya yönelik atışların kasıtlı olduğunu düşünüyoruz. Rusya'ya ve diğer ülkelere gerekli mesajları verdik."
Çavuşoğlu, Suriye'nin geleceği için ve siyasi çözüm için İdlib mutabakatının uygulanması, ateşkesin devam etmesi gerektiğinin altını çizerek, "Güven artırıcı adımlarla beraber kalıcı bir siyasi çözüme odaklanmamız lazım." dedi.
Anayasa komitesi konusundaki tıkanıklığa da değinen Çavuşoğlu, "Sivil toplum listesinde 6 kişide problem var. Bunlar sivil toplumu temsil etmiyor." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, bu kişilerin içinde rejimin eski merkez bankası başkanı, siyasi parti başkanı, savcı olduğunu vurgulayarak, hem BM hem Türkiye'nin itiraz ettiğini aktardı.
Rusya'nın 3 artı 3, 4 artı 2 şeklinde formüller sunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, 4 kişinin kaldığı ve iki kişinin değişeceği formülü kabul ettiklerini, Rusya'dan yanıt beklediklerini bildirdi.
Çavuşoğlu, bir an önce Rusya, Türkiye ve İran olarak Cenevre'de bir araya gelip komitenin kurulduğuna yönelik açıklamanın yapılması gerektiğini belirterek, "Eğer sözlerinde dururlarsa, normal şartlarda çok yakınız." dedi.

"Suudi Arabistan Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerimizden bağımsız tutmuyor"

Bakan Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile Kral Selman arasında kısa süre önce bir telefon görüşmesi yapıldı. Ayrıca Türkiye, Suudi topraklarına yönelik son füze saldırısını kınadı. İki ülke arasında bir normalleşme mi başlıyor?" sorusu üzerine, Türkiye'nin kime yapılırsa yapılsın terör saldırılarını her zaman kınadığının altını çizdi.
Türkiye'nin Suudi Arabistan ile ikili bir meselesinin olmadığını vurgulayan Çavuşoğlu, "Geçmişte Mısır sebebiyle biraz vardı. Dışişleri bakanı olarak ilk göreve başladığım günlerde bunu gördüm ve kendilerine dedim ki 'Bizim sizinle ikili bir problemimiz var mı?' Hayır, yok. Mısır dolayısıyla siz bize niye bu şekilde yaklaşıyorsunuz?" dedi.
Çavuşoğlu, Türkiye ile Suudi Arabistan'ın arasının iyi olması durumunda diğer birçok konuda birlikte adım atılabileceğine dikkati çekerek, iki ülke arasındaki ilişkilerin, Kral Selman göreve geldikten sonra çok daha iyi bir noktaya geldiğini belirtti.
Bakan Çavuşoğlu, Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarını dile getirerek, burada bir cinayetin olduğunu, cinayetin İstanbul'daki başkonsoloslukta işlendiğini ve cinayeti işleyenlerin de Suudi Arabistan'dan gelen kişiler olduğunu anımsattı.
Bu kişilerin isimlerinin belli olduğunu ve Kaşıkçı'yı öldürdüklerini itiraf ettiklerini kaydeden Çavuşoğlu, "Bu gelişmelerden sonra Suudi Arabistan'ın bize yönelik yaklaşımı değişmeye başladı. Cinayetin aydınlatılması ve cinayeti işleyenlerin yargı önünde hesap vermesi konusundaki talebimizi ilettik." dedi.
Çavuşoğlu, Suudi Arabistan'ın bu konuda ortak komisyon kurulması talebinde bulunduğunu hatırlatarak, "Bu süreç de çalışmadığı gibi başkonsolosluğa girme noktasında bunu geciktirerek suistimal ettiler. Bunu söylememiz lazım." ifadelerini kullandı.

"Kaşıkçı, uluslararası bir problem"

Cemal Kaşıkçı cinayetinin uluslararası bir problem olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) Yargısız ve Keyfi İnfazlar Özel Raportörü Agnes Callamard'ın konuya ilişkin taslak raporunu hazırladığını, nihai hale gelmesinin ardından yakın zamanda açıklanabileceğini söyledi.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu, bir cinayet meselesi. Eğer bu cinayete göz yummamızı, kapatmamızı veya hiçbir şey söylemememizi istiyorlarsa bu, doğru bir yaklaşım değil çünkü bu bir cinayet. Bunun sorumluluğu var. Yerel işbirlikçinin kim olduğunu söylemediler. Şimdi 'Hepimiz Müslümanız' diyoruz. İslam Zirvesi de Mekke'de oldu, o da tamam. Öldürdüğünüz kişinin cesedi nerede, bunu bile söylemediniz? Müslüman ölür, öldürülür, şehit düşer, başka türlü ölür ama en azından Müslüman olmasa bile herkes defnetmek ister.
Cenaze nerede? Ceset nerede? Bu konularda hiçbir bilgi verilmedi. Bizden kaynaklanan sorunlar değil."
Kaşıkçı olayını ikili ilişkilerden bağımsız tuttuklarının altını çizen Çavuşoğlu, "Ama onlar gördüğümüz kadarıyla tam bağımsız tutmuyorlar. İlişkilerimizi de buna bağlamaya çalışıyorlar." dedi.
Çavuşoğlu, "Cumhurbaşkanımızın Kral Selman'ı bayramda araması, bizim (açımızdan) Suudi Arabistan'la ikili düzeyde hiçbir problemimiz olmadığının göstergesidir." şeklinde konuştu.
Türkiye'nin, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanlığını Suudi Arabistan'a devretmesinin de rotasyon kaynaklı olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Suudi Arabistan'ın 3 yıllık dönem başkanlığında ümmet için, Filistin için ve İslam dünyası için yapacakları tüm çalışmalarda yanlarında olacağımızı söyledik." diye konuştu.

"Umman Körfezi'ndeki gerginlik konusunda ciddi bir soruşturmanın yapılması lazım"

Çavuşoğlu, Körfez'de tankerlere yönelik saldırıların son derece endişe verici olduğunu belirterek, "Ama alelacele bir ülkeye yıkmaya çalışmanın da bir faydasının olmadığını düşünüyoruz. Biz burada 'Kimse temizdir, kimse suçludur.' demiyoruz ama bunun ciddi bir şekilde soruşturulması lazım." ifadelerini kullandı.
Benzeri saldırıların daha önce de olduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, arkasında ne olduğuna iyi bakmak gerektiğini dile getirdi.
Çavuşoğlu, yaşananların bölgede tırmanmaya yol açtığına işaret ederek, İran'ın bu konuda bir sorumluluğunun olmadığı yönündeki açıklamasını anımsattı.
Bunları dikkate alarak ciddi bir soruşturma ve incelemenin yapılması gerektiğini vurgulayan Çavuşoğlu, "Bunun sebebini bulmak lazım. Aksi taktirde bu bölgedeki buna benzer adımlar gerilimi daha da arttırabilir." diye konuştu.

"Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz"

Bakan Çavuşoğlu, İran'a yönelik yaptırımları doğru bulmadıklarını belirterek, AB ve Avrupa ülkelerinin de bu yaptırımları doğru bulmadığına işaret etti.
Avrupa'da bazı ülkelerin İran'a yönelik yaptırımlara ilişkin INSTEX mekanizmasını kurduklarını ancak henüz uygulamaya geçmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Biz de İran'la buna benzer bir mekanizma mı kuracağız, INSTEX'e mi dahil olacağız, onu da değerlendiriyoruz. Hem İran'la görüşüyoruz hem Avrupalılarla görüşüyoruz." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, yaptırım yöntemiyle soruna çözüm bulunamayacağına dikkati çekerek, İran'la ancak angajmana girerek ve müzakere edilerek soruna çözüm bulunabileceğini kaydetti.
İran'la Türkiye'nin asırlardır komşu olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, Türkiye'nin özel sektörde bazı çekinceler yaşansa da devlet olarak İran'la ticaretin devam ettirildiğini belirtti.

"ABD'nin Kudüs konusunda attığı adımların bir faydasını görmedik"

ABD'nin Kudüs meselesine ilişkin tavrına değinen Çavuşoğlu, "ABD'nin Kudüs konusunda, Filistin ve de Orta Doğu konusunda tek taraflı attığı adımların bugüne kadar bir faydasını görmedik. Esasen bir konuda bir ülkenin ya da bir kurumun inisiyatif alabilmesi, arabuluculuk yapabilmesi için tarafsız olması, objektif olması lazım. ABD taraf tutuyor. Bunu da tüm dünya görüyor." diye konuştu.
ABD'nin tavrının dünyada da destek görmediğini anımsatan Çavuşoğlu, "Orta Doğu sorununu çözmenin parametreleri belli. İki devletli çözüm." dedi.
Çavuşoğlu, bunun dışındaki bir alternatifin sorunu çözmeyeceğini ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu:
"Kudüs'ü, Filistin'i paraya değişen bir çözümü bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Bizim kriterimiz de şudur. Filistinlilerin kabul etmeyeceği hiçbir çözümü Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti olarak bizim de kabul etmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla burada parayla her şeyi satın alma planı görüyoruz. Bahreyn'deki konferansın da buna yönelik olduğunu düşünüyoruz. Filistinlilerin yaptığı çağrıda da bunu görüyoruz. Bu tür çabaların, 'parayla her şeyi hallederiz' düşüncesinin Kudüs meselesinde işlemeyeceğini, ABD ve İsrail'in anlaması gerekiyor."
Türkiye'nin, Filistin ve Kudüs davasını asla bırakmayacağını vurgulayan Çavuşoğlu, BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansının (UNRWA) maddi sıkıntılarını gidermek için de çalıştıklarını belirtti.

"Sondaj gemilerimizi gönderince paniklediler"

Doğu Akdeniz'deki gelişmelere de değinen Çavuşoğlu, "Akdeniz'deki tüm ülkelere mesajımız şudur, 'Türkiye'yi dışlayan, Türkiye'nin içinde olmadığı hiçbir anlaşma geçerli değildir.' Akdeniz’de biz de varız, bizim de kıta sahanlığımız var. Kıta sahanlığımızın sınırları bellidir. Bunu da BM'ye kaydettik. İkincisi biz, kendi kıta sahanlığımız içerisinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına (TPAO) ruhsat verdiği alanlarda sismik araştırma ve sondaj yapıyoruz . Eskiden sadece sismik araştırma yapardık çünkü bizim sondaj gemimiz yoktu. Şimdi FATİH1 gemimiz hemen Kıbrıs'ın batısında sondaja başladı." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, bölgeye ikinci sondaj gemisinin de geleceğini dile getirerek, şunları kaydetti:
"İkinci gemimiz Karadeniz'e gidecekti, o bölgeye kaydırdık. Bunun sebebi, yıllardır tüm uyarılarımıza rağmen Rum kesiminin tek taraflı bir şekilde Kıbrıs etrafında arama, sismik arama ve şimdi de sondaj çalışmalarına başlamasıdır. Neden tek taraflı diyoruz, çünkü burada KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının da hakkı var. Bunu da Rum kesimi ve AB kabul ediyor. Biz onlara 'Kıbrıs Türk halkının haklarını garanti altına aldıktan sonra bu tür adımları atın' dedik. 'Efendim yaparsak tanımış oluruz.' diyorlar. Hayır, bugün Tayvan’ı herkes tanımıyor ama herkes Tayvan ile ticarette yapıyor, anlaşma da. Özel şirket üzerinden olsun, AB üzerinden olsun, her türlü esnekliği gösterdik. 'Efendim şimdi değil de satarken garanti altına alacağız.' diyorlar. Şimdi yapamıyorsan satarken de yapamazsın. Yapmazsın ve garanti altına almazsın. Biz güvenmiyoruz."
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile yapılan müzakerelerde, Rumların mutabakata varılan konularda bile geri adım attığını belirten Çavuşoğlu, söz konusu tarafın, müzakerelerde verdikleri sözlerin hiçbirini tutmadığını dile getirdi.
Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"O yüzden biz de kendi adımımızı kendimiz atıyoruz. Burada Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının menfaatlerini korumak için bölgeye sondaj gemilerimizi gönderdik. Eskiden Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma yapıyordu. Onlar da 'Türkler yine böyle yapacak bir şey olmaz.' dediler ama gemileri gönderince şimdi paniklediler. Önce bazı tepkiler oldu. Bu tepkilere biz de cevabımızı verdik. Onun dışında herkesi bilgilendirdik. Mesela İngiltere'yi bilgilendirdikten sonra bu bölgeleri tartışmalı bölge olarak açıkladık. Amerika'nın açıklamasına baktığımız zaman AB'nin açıklamalarına göre dengeli bir açıklama olduğunu görüyoruz. Biz, tüm Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Daimi üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve de AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarına ve (AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) Federica Mogherini'ye mektup gönderdik. Hukuki gerekçeleriyle beraber oradaki Türkiye, KKTC ve Kıbrıs Türk halkının haklarını açıklayan bir mektup gönderdik. Ayrıca Bakanlıktaki arkadaşlarımızla Ankara'daki tüm büyükelçileri davet ederek aynı kapsamda bilgilendirmelerde bulunduk ve çok etkilendiler."

"AB'yi defalarca uyardık"

AB’ye birçok kez uyarıda bulunulduğunu anımsatan Çavuşoğlu, "Biz AB'ye bu işi siz çözün, aksi takdirde biz adımlarımızı atarız ve gerginlik olur uyarısını defalarca AB’ye ilettik. Aynı bilgilendirmeyi Brüksel’de de arkadaşlarımız yaptı. Bizim burada uluslararası hukuk bakımından da haklılığımız ortadadır ve bu konuda da kararlıyız. Kararlılığımızı da herkes gördü." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Rusya'dan şu ana kadar Doğu Akdeniz konusunda bir açıklama göremediklerini vurgulayarak, "Rusları da buradaki haklarımız ve Kıbrıs Türk halkının hakları konusunda bilgilendirdik. Ruslar, Kıbrıs sürecinde kalıcı bir çözüm olması konusunda görüşlerini söylediler. Hatta müzakerelere P5 ülkeleri katılsın diye de taleplerini iletiyorlar ama biz, BM ve AB gözlemci konumunda. Çünkü herhangi bir çözüm olduğu zaman AB ve AB hukukunu da ilgilendiren konular olduğu için onlar gözlemci olarak duruyorlar ve garantör ülkeler olarak bu müzakereleri sürdürdük. Sondaj konusunda Rusya'nın bir taraf tutan bir açıklamasını ya da tutumunu görmedik." şeklinde konuştu.
Bakan Çavuşoğlu, "Kıbrıs Rum kesimi bizim vatandaşlarımızı tutuklayacak, biz de buna müsaade edeceğiz, bu mümkün değil." dedi.
"Hak hukuk çerçevesinde herkesin menfaati garanti altına alındığı zaman ve paylaşmayı da bildiği zaman sorun yok." ifadelerini kullanan Çavuşoğlu, Türkiye'nin tek taraflı adımlara itiraz ettiğini vurguladı.
Çavuşoğlu, "Bu noktaya mecbur gelecekler. Rum Kesimi de gelecek, Yunanistan da gelecek, Avrupa Birliği de gelecek, Akdeniz'deki ülkeler de gelecek. Bunun başka çıkar yolu yok. Ama tabii Suriye'den dolayı, Rusya'nın oradaki mevcudiyeti, ABD'nin, Batılıların oradaki mevcudiyeti gibi konulardan dolayı şu an herkesin gözü Doğu Akdeniz bölgesinde." tespitini yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, bölgedeki doğal gazın Avrupa ve dünya piyasalarına ulaşması için tek alternatifin Türkiye olduğunun altını çizdi.

"Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi gündemde değil"

Türkiye ile İsrail ilişkilerinin normalleşme şartlarının olgunlaşıp olgunlaşmadığına ilişkin soruya Çavuşoğlu, "Şu anda bu gündemde olan bir konu değil. Maalesef İsrail'in Filistin ve Gazze'ye yönelik agresif politikaları, özellikle Trump'ın aldığı kararlar ve Amerika'nın attığı adımlar yüzünden en son Golan Tepeleri kararı dahil, Netanyahu yönetimindeki İsrail'in saldırgan tutumu ve vahşice insanları öldürmesinden dolayı bizim de ilişkilerimiz gerildi." ifadelerini kullandı.
Çavuşoğlu, Filistin meselesinin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğinin altını çizerek, geçmişte Mavi Marmara sürecinde yaşanan gerginliğin ardından yapılan anlaşmalarla normalleşme sürecine girildiğini hatırlattı.
Bu normalleşme sürecinden sonra Türkiye'nin İsrail'e yönelik herhangi bir olumsuz tutumu olmadığını kaydeden Çavuşoğlu, "Fakat Filistin'e ve Gazze'ye yönelik bu vahşice saldırıları da görmezden gelemeyiz." dedi.
Çavuşoğlu, İsrail vatandaşlarıyla veya Yahudilerle hiçbir problemleri olmadığının altını çizerek, Türkiye'de de toplumun ve devletin, Musevi toplumunun yanı sıra diğer azınlıklar konusunda hoşgörülü olduğuna işaret etti.

"Esas sıkıntı, ABD ve Fransa'nın Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır"

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'den çekilme kararını açıklamasının ardından bu işin koordinasyonu için Türkiye ve ABD'nin bir görev gücü kurduğunu hatırlatan Çavuşoğlu, "Bu görev gücü birkaç defa bir araya geldi. Önce ABD'den bize bir kağıt geldi. Biz, cevabımızı verdik. Şimdi bizim verdiğimiz cevaba yönelik ABD, kendi düşüncelerini bizimle bu hafta içinde paylaşacaklarını söylediler. Güvenli bölgenin oluşturulması, güvenli bölgenin derinliği ve güvenli bölge içinde kimlerin güvenliği sağlayacağı ana konular." diye konuştu.
Güvenli bölgenin derinliği konusunda çok büyük sıkıntının olacağını düşünmediklerini belirten Çavuşoğlu, içeride kimlerin olacağı konusunda henüz bir netlik olmadığını söyledi.
Çavuşoğlu, "ABD ve koalisyonun içindeki bazı ülkeler Fransa dahil, bu YPG terör örgütüyle çok iç içe oldular. İş birliği yaptılar ve bu terör örgütüne hep destek verdiler, angajmana girdiler. Şimdi bu güvenli bölgenin içinden onları çıkarma konusunda zorlukların olduğunu görüyoruz." dedi.
Aynı şeyin Münbiç'te de görüldüğüne dikkati çeken Çavuşoğlu, 90 günde uygulanması planlanan Münbiç yol haritasının üzerinden bir yılın geçtiğini hatırlattı.
Fransa'nın, Fransa içindeki PKK'lılara yönelik adımlar attığını, şu anda ülkede cezaevinde bulunan PKK'lılar olduğunu ve belli sayıda PKK'lının mal varlığının dondurulduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Fransa PKK'ya yönelik bu adımları atarken, PKK'dan hiçbir farkı olmayan YPG ile niye iş birliği içinde? İki seçenek var ya çok bağımlılar, bunu reddediyorlar ya da PKK ve YPG ile birlikte Suriye'ye yönelik hedefleri var." diye konuştu.
Türkiye'nin, Suriye konusunda Fransa ile bu konunun dışında bir görüş ayrılığı olmadığını söyleyen Çavuşoğlu, "Ama bu görüş ayrılığı da basit bir görüş ayrılığı değil yani, bir terör örgütüne verdikleri destekten bahsediyoruz. Buradaki esas sıkıntı hem ABD'nin hem de Fransa'nın sahada Suriye'de YPG ile bugüne kadar girdiği angajmandır." dedi.

"Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk"

"Her şeyden önce Sudanlılar onurlu bir millettir." diyen Çavuşoğlu, Sudan halkının taleplerinin son derece meşru olduğunu vurguladı.
Çavuşoğlu, Sudan halkının bir an önce sivil bir yönetimin başa gelmesini istediğine işaret ederek, Sudanlıların artık istikrar, barış ve güçlü bir ekonomiye sahip olmak istediklerini söyledi.
Bu kapsamda ülkenin potansiyeli de bulunduğunu kaydeden Çavuşoğlu, "Biz eskiden beri Sudan ve Sudan halkının yanında olduk. Bu kritik süreçte de her zaman, açıklamalarımıza da baktığınız zaman, hiç taraf tutmadan Sudan halkı ve Sudan halkının beklentilerine vurgu yaptık." şeklinde konuştu.
Çavuşoğlu, Sudan'da bir an önce sivil bir yönetime geçilmesi çağrısında bulunduklarını belirterek, taraflar arasında temaslarını sürdürdüklerini bildirdi. Türkiye'nin temsilcilerinin Sudan'da taraflarla görüştüklerini ancak bunu içişlerine müdahale etmeden yaptıklarını vurgulayan Çavuşoğlu, "Hiçbir şekilde taraf tutmadan bunu yapıyoruz." dedi.
Bakan Çavuşoğlu, Sudan halkının da dışarıdan müdahalelere tepki gösterdiklerine işaret ederek, "Biz kardeş Sudan halkının barışını, huzurunu, istikrarını istiyoruz." ifadesini kullandı.

"(Libya'da) Hafter gücü paylaşmak istemiyor"

Çavuşoğlu, "Libya'da Hafter güçleri, bölgesel destekçileri ve bazı Batılı müttefikleri ile süreci oldu bittiye getirme çabasında. Libya ve bölgesel istikrar için bunun ne gibi sonuçları olur?" sorusuna Libya'da Hafter'in, ikinci bir (ulusal diyalog) konferansın toplanması aşamasında saldırdığını hatırlattı.
Şu anda ulusal mutabakat hükümetinin, yapılan konferansların ardından Libyalıların kabul ettiği ve Birleşmiş Milletlerin (BM) de meşru olarak tanıdığı bir hükümet olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, "Tüm Libya'nın birleştirilmesi çabalarına BM'nin önceki özel temsilcilerinin ve şimdiki BM Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame'nin çabalarına biz çok güçlü destek verdik." dedi.
Çavuşoğlu, öte yandan Türk firmalarını teşvik ederek, Libya'nın enerji ve elektrik gibi ihtiyaçlarını karşılama konusunda destek verdiklerinin altını çizerek, İtalya ile Türkiye'nin, buradaki büyükelçiliğini tekrar açan iki Avrupa ülkesi olduğuna işaret etti.
Bakan Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Herkesi birleştirme amacıyla düzenlenecek bir konferans öncesinde Hafter niye saldırdı? Çünkü Hafter gücü paylaşmak istemiyor. (Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz) Es-Serrac ve şu andaki ulusal mutabakat hükümeti gücü, Hafter dahil tüm Libyalılarla paylaşmak istiyor ama Hafter ise bazı komşu ülkelerin desteğiyle Libya'yı ele geçirmek istiyor. O yüzden bu konferansı engellemek için saldırıya geçti. Onların hedefleri vardı. Kısa süre içinde o ülkelerin de desteğiyle Trablus'u da ele geçirerek tüm Libya'ya hakim olmak ama sahada öyle olmadıklarını gördüler. Ne oldu? İnsanlar yerinden edildi, öldü. Ne gerek vardı buna?"
Halihazırda bir konferansın düzenlenmesi konusunda umut ışığının görüldüğünü dile getiren Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Serrac ile telefonda görüştüğünü ve Erdoğan'ın ikinci konferansın düzenlenmesinden önce verdiği tavsiyeleri yine Serrac'a ilettiğini aktardı.
Çavuşoğlu, "Burada taraf tutma yerine, Libya'nın birliği ve beraberliği yönünde ülkelerin de adım atması gerekiyor. Biz burada temel kriter olarak BM'nin çabalarını destekliyoruz ki Libya'yı birleştirmenin tek yolu da budur. Aksi taktirde Libya Allah korusun Yemen'e, Suriye'ye dönüşebilir." dedi.
Bu durumun, Avrupa'ya yansımasının da çok daha şiddetli olabileceğini ve Avrupalıların da bundan haberdar olduğunu söyleyen Çavuşoğlu, "Avrupa ülkelerinin içinde de daha önce değişik tutum sergileyenler oldu ama şimdi herkes daha dengeli olmaya başladı. Bunu da memnuniyetle karşılıyoruz." ifadelerini kullandı.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html