BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Venezuela sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Venezuela sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










13 Şubat 2019 Çarşamba

Huawei: Başarı hikayesi mi, Truva atı mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Küresel çapta 180 bin çalışanı, 2018'de 100 milyar doları aşan geliri ile Huawei bugün ABD-Çin ticaret savaşının unsurlarından biri değil, bilakis Anglo-Sakson dünyası ile Çin arasında ilan edilmemiş savaşın merkezi.



Uluslararası ilişkilerin gidişatını anlamlandırma gayreti içerisinde olan ve yaklaşan jeopolitik fırtınalardan toplumları haberdar etme iddiasına sahip "stratejistlerin" son 10 yıldır kristal kürelerine bakarak haber verdikleri Çin-ABD çatışması beklenenin aksine Güney Çin Denizi’nde değil, dijital düzlemde ve telekomünikasyon uydularının cirit attığı dünyanın alçak irtifa yörüngesinde, hatta sıradan cep telefonu satış bayilerinde patlak vermiş bulunmakta. İstihbarat merkezli bu yeni çatışmada, nükleer denizaltıların taşıdığı füzeler yerine, casusluk suçlamaları havada uçuşuyor, düşman askerleri değil şirket yöneticileri, aktivistler ve hatta akademisyenler esir ya da bir nevi rehine durumuna düşüyor. Çin ve ABD... Bu iki süper güç arasındaki çatışma bir cephe hattında değil, Çin Komünist Partisi'nin gözbebeği, 1996 yılından bu yana Pekin yönetiminin ve Çin Halk Ordusu'nun güvenilir partneri Huawei telekomünikasyon şirketinin küresel hacmi ile doğru orantılı bir şekilde uluslararası bir satıhta cereyan etmekte.


Hedef ülke kuvvetli sektörlerinden vuruluyor


2019 yılı ile beraber, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik ekibinde eski başkan Reagan döneminin mirası şahinlerin sayısındaki artışla birlikte, ABD'nin tehdit olarak algıladığı ülkelere yönelik çok sayıda cephede eş zamanlı bir taarruzun başladığını izliyoruz. Cepheler şimdilik Rusya, İran, Venezuela ve Çin’le sınırlı. Önümüzdeki bir hafta içerisinde Varşova'da düzenlenecek İran ve Ortadoğu konulu toplantıda ve Münih Güvenlik Konferansı'nda verilecek mesajlar, bu cephelerdeki yeni Amerikan harekat planına dair bize bazı ipuçları verecek. Ancak, ABD'nin şu ana kadarki saldırı stratejisi, görebildiğimiz kadarıyla, hedef ülkeleri güçlü oldukları sektörlerden vurmaya odaklanmış durumda. Rusya, İran ve Venezüella'nın enerji gelirlerini hedef alacak yaptırımlar ve diplomatik manevralar peş peşe devreye sokulurken, söz konusu Çin Halk Cumhuriyeti olduğunda, düşük maliyetli teknoloji ürünleri ve telekomünikasyon altyapısında sağladıkları ilerlemelerle uluslararası pazarlarda hakimiyetlerini giderek pekiştiren Huawei ve ZTE gibi Çin markaları hedef tahtasına oturtuluyor. Tam da bu süreçte, ‘düşünce kuruluşu’ adı altında faaliyet gösteren ve 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'yi terk ettiği yönünde bilgiler yayan Stratfor’un Türkiye'nin tekstil ve sivil havacılık sektörlerinin hedef alınması gerektiğine yönelik tavsiyelerde bulunması da tesadüfe yer bırakmayacak şekilde bu bakış açısının bir parçası olarak değerlendirilebilir.
ABD'nin Huawei'yi hedef alan yaptırım ve hukuki operasyon süreci, 2018 yılında uluslararası basında ve Türk basınında yer bulmuş olsa da, Çin markasının casusluk şüphesiyle izlemeye alınması 2012 yılına uzanıyor. Burada bir parantez açarak Huawei'nin 5. nesil mobil telekomünikasyon sistemlerinin ülkelerine girişini yasaklayan ya da Huawei yöneticilerine yönelik casusluk suçlamalarını gündeme getirerek adli süreç başlatan ülkelere de değinmekte fayda var. Kronolojik olarak kısa bir özet yapmak gerekirse ilk hamle 2018 yılında Huawei marka cep telefonlarının ABD ordusu mensupları tarafından kullanılmasının yasaklanmasıyla geldi. Bunu ABD Başkanı Trump'ın Huawei ve ZTE şirketlerine Amerikan üretimi teknolojik ekipman satışının yasaklanmasına yönelik bir tasarıyı gündeme getirmesi izledi. 2018 Ağustos ayında Avustralya ve Kasım ayında Yeni Zelanda Huawei'nin 5. nesil mobil telekomünikasyon altyapısının ülkelerinde kullanılmasını yasakladılar. Aralık ayında ise Huawei'nin üst düzey yöneticisi, şirketin kurucusu Ren Zhengfei'nin kızı Meng Wanzhou Kanada'da İran'a yönelik ambargoları ihlal ettiği suçlamasıyla gözaltına alındı. Meng, kefaletle şartlı olarak serbest kaldı ancak ABD'ye teslim edilmesinin de ihtimaller arasında bulunduğu hukuki süreç devam ediyor. Çin Halk Cumhuriyeti ise Meng'in ABD'ye iade ihtimaline karşılık ülkesindeki bazı Kanada ve Avustralya vatandaşlarını çeşitli sebeplerle tutukladı. İngiltere de 7 Aralık 2018'de harekete geçerek ülkedeki 3. ve 4. nesil mobil iletişim sistemlerinin Huawei tarafından üretilmiş ekipmanlardan arındırılacağını, 5. nesil teknolojilerin ise ülkeye hiçbir şekilde sokulmayacağını ilan etti.

‘Susam parçası’ mı savaşın merkezi mi?


Huawei şirketinin kurucusu Ren Zhengfei bu gelişmeleri, “İki büyük gücün mücadelesinde araya sıkışmış bir susam parçasıyız,” sözleriyle tanımlasa da, Huawei'nin 1980'lerde Çin ordusu ve bürokrasisinin ulusal güvenliği için kriptolu telefon imal etmek için çıktığı yolculukta bugün ulaştığı hacim, basit bir susam tanesinin ötesinde konumlandığına işaret ediyor. Küresel çapta 180 bin çalışanı, 2018 yılında 100 milyar doları aşan geliri, 2017 yılında araştırma ve geliştirme için tahsis ettiği 13 milyar dolarlık bütçesi ile Huawei bugün ABD-Çin ticaret savaşının unsurlarından biri değil, bilakis Anglo-Sakson dünyası ile Çin arasında ilan edilmemiş savaşın merkezi haline gelmiş durumda.


‘Beş Göz’


Peki bu beş üyeli Anglo-Sakson ittifakı nasıl olup da Çin Halk Cumhuriyeti'ne karşı Asya-Pasifik pazarından başlayıp bugün Avrupa'ya kadar uzanan bu hamleyi bu kadar koordineli bir şekilde başlatabildi? Bu sorunun yanıtı İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve Nazi Almanya’sının haberleşme sistemini izlemek için ABD ile İngiltere arasında oluşturulan ittifakta yatıyor. ABD ve İngiltere'nin bu ittifakı Soğuk Savaş ile beraber Kanada, Yeni Zelanda ve Avustralya'yı da kapsayacak şekilde genişleyerek “Five Eyes” (Beş Göz) adını aldı. 11 Eylül saldırıları ve küresel terörizmin tırmanışı “Beş Gözün” dijital dünyayı daha yakın takibe almasını da beraberinde getirdi. İşte Huawei'ye yönelik küresel operasyon da, Yeni Zelanda basınında yer alan iddialara göre, 2018 yılının Temmuz ayının 17'sinde Kanada'nın Nova Scotia bölgesinde, Ottawa kenti yakınlarında başlatıldı. Renkli çoraplarının yaydığı sempatik kişiliği ile ülkesinin önemli bir halkla ilişkiler figürü haline gelen Kanada Başbakanı Justin Trudeau'nun beş ülkenin istihbarat birimlerinin ( ABD-NSA, İngiltere-GCHQ, Avustralya-ASD, Kanada-CSEC ve Yeni Zelanda-GCSB) başkanları ile buluştuğu toplantı, Huawei'ye yönelik operasyonun da başlama vuruşu oldu. Kanada'daki toplantının üzerinden bir ay geçmeden ABD'den başlayarak Huawei'yi hedef alan soruşturmalar ve yaptırımlar peş peşe devreye sokuldu.
Pekin yönetimi, önce bu hamleyi, ticaret savaşlarını sona erdirmeyi amaçlayan müzakerelerde ABD'nin avantaj sağlamasına yönelik bir girişim olarak değerlendirse de, Şubat'ın ilk haftasında yaşanan gelişmeler Çin firmasının mobil iletişim pazar hakimiyetini sarsmaya yönelik saldırının Asya-Pasifik bölgesi ile sınırlı kalmayacağına işaret etti. “Beş Gözler” Huawei'nin yeni nesil mobil iletişim ekipmanlarının casusluk amacıyla kullanıldığını öne sürerek, bu markanın Avrupa genelinde de yasaklanması için baskıya başladı. Çin'e karşı dijital ve elektronik mecrada kurulan bu ittifak bir yandan da Japonya ve Almanya'yı da “Beş Gözlere” dahil etmek için girişimlerde bulunmakta. Çin Halk Cumhuriyeti'nin ‘Kuşak ve Yol İnisiyatifinin’ Avrupa kapılarına dayanması ile Çin'in Avrupa'da teknolojik hakimiyet kurmasının önlenmesine yönelik çabanın eş zamanlı bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Keza Çin Halk Cumhuriyeti ABD yönetiminin son iki yıldaki ulusal güvenlik ve strateji belgelerinde askeri açıdan bölgesel bir tehdit olarak tanımlanırken, ekonomik gücü ile de Washington ve müttefikleri için Avrupa ve Afrika'da ciddi bir tehdit haline geldiğinin vurgulandığını da hatırlatalım.


‘NATO müttefiklerine bir tehdit’


Huawei'nin mobil iletişim sistemlerinin Avrupa'da yasaklanmasına ilişkin tartışmalar, bu hafta Varşova'da ve Münih'te düzenlenecek uluslararası konferansların kulislerinde önemli gündem maddelerinden biri olacak. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Macaristan, Slovakya ve Polonya'ya bu hafta yapacağı ziyaretlerde Çin kaynaklı bir iletişim sistemini kullanmanın NATO müttefikleri için oluşturacağı tehdidi gündeme getireceğini ilan etti. Çekya Dışişleri Bakanı Tomas Petriçek de Washington'a yapacağı ziyarette bu konunun ele alınacağını söyledi. Petriçek'in açıklamalarının satır araları, Polonya gibi, Çekya'nın da kısa vadede Huawei'ye karşı önlem alan ülkeler arasına katılmaya meyilli olduğuna işaret ediyor.


Tek çatlak ses İtalya’dan


Son bir haftada, Huawei'nin engellenmesine karşı Avrupa'dan yükselen tek aykırı ses ise İtalya'dan geldi. Fransa-Almanya ikilisine karşı sesini giderek yükselten Roma'daki popülist iktidarın Huawei'yi yasaklamayacaklarına yönelik söylemi ne kadar sürdürebileceği ise meçhul. Sicili endüstriyel casusluk ve siber saldırılar konusunda pek de parlak olmayan Çin Halk Cumhuriyeti'nin önde gelen bir teknoloji markasının NATO ve Avrupa Birliği eliyle Avrupa genelinden tasfiyesinin kaçınılmaz şekilde gündeme geleceğini kabul etmek gerekiyor.


Türkiye’yi uzun soluklu bir maraton bekliyor


Telekomünikasyon cephesinde şiddeti giderek artan bu savaşın kısa vadede Türkiye'nin kapısını çalabileceği gerçeğini de hesap etmemek mümkün değil. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Teknokent'i ziyaretinde yaptığı konuşmada verdiği mesajlar da yaklaşan bu teknoloji savaşında Türkiye'nin alması gereken pozisyon konusunda ipuçları içeriyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, “Nasıl topraklarımıza hükmetmeden bağımsız olamazsak, teknolojiye hakim olmadan da bağımsızlığımızı sürdüremeyiz. Veri üretiminden güvenliğine, savunma, sağlık, eğitim, bilişim teknolojilerinden yapay zekaya kadar her alanda kendi ayaklarımızın üzerinde durmak mecburiyetindeyiz,” sözleri, Türkiye'nin milli savunma alanında son üç yılda zirveye taşıdığı yerlileşme hamlesinin daha geniş bir perspektife yayılmasının hayati önemine işaret ediyor. ABD ve kimi müttefiklerinin dahi casusluk yapıldığı şüphesiyle yaklaştığı yabancı kaynaklı mobil iletişim sistemlerinin millileştirilmesi konusunda Türkiye’yi cep telefonu üretiminden, füze ve uydu teknolojisine kadar uzanan geniş bir yelpazede hızla mesafe kat etmesi gereken uzun soluklu bir maraton bekliyor.


11 Şubat 2019 Pazartesi

İran Devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1979 İran Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu yıllar İran’ı birçok açından dönüştürdü. O tarihten günümüze nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşan İran, yalnızca siyasal rejimiyle değil, ekonomik örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplumsal yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Pehleviler döneminden uzaklaştı. Geride kalan yıllar, adı dünyada örneğine az rastlanan bir kombinasyonla “İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenen rejimin, ülkedeki gücünü tahkim etmesiyle geçti ve rejimin bu ikili doğasının yansımaları her zaman tartışma konusu oldu.
Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin şeriat kurallarının tahakkümü altında kaldığını savunurken, başka çevreler bilakis ülkede İslami değerlerin aşındığını ve cumhuriyetin, yahut seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savundular. Halbuki İran İslam Cumhuriyeti, kurucu zihniyete göre, tek misyonu dünyevi mutluluk getirmek olmayan, uhrevi misyonları da olan özgün bir sistemdi. Bu özgünlük “Doğu da değil, Batı da değil: İslam Cumhuriyeti” sloganıyla perçinlenmişti. Ayetullah Humeyni bu noktaya, ölümünden sonra okunmasını talep ettiği “İlahi-Siyasi Vasiyet”inde açıklık getirdi. Humeyni’nin ölümünden bir gün sonra, 4 Haziran 1989’da dönemin cumhurbaşkanı ve Humeyni’nin eli kulağında halefi olan Ali Hamaney’in Uzmanlar Meclisi kürsüsünden gözyaşları içinde okuduğu vasiyette, İslam devriminin diğer bütün devrimlerden farklı olduğu savunuluyor ve şöyle deniliyordu: “İslam ve İslami devlet ilahi bir olgudur ki tevhitçi olmayan ekollerin aksine bütün bireysel, toplumsal, maddi, manevi, kültürel, siyasi ve ekonomik işlere müdahale eder, onları kontrol eder ve insan ve toplumun terbiye ve maddi-manevi gelişiminde etkisi olan en ufak bir şeyden dahi sarfınazar etmez”.
Bunun yanında, yine vasiyette halkın yöneticileri seçme ve “yıkıcı” olanlar hariç özgürlüklerden yararlanma hakkına değinilmişti: “Hepimiz bilmeliyiz ki gençlerin, genç kız ve erkeklerin mahvına sebep olan Batı tarzı özgürlük, İslâm ve akıl nezdinde mahkumdur. İslâm’a, genel iffet ve memleket maslahatına aykırı propaganda, makale, konuşma, kitap ve dergiler haramdır […] Yıkıcı özgürlüklerden sakınılmalıdır”.

“Taahhüt” mü “tahassus” mu?

Kuşkusuz İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da her zaman önemli oldu ve hâlâ da hararetini koruyor. Fakat geride kalan kırk yıl boyunca İran’daki gelişmelere damgasını vuran kritik ve temel bir başka kavram vardı: Devrimcilik. Ülke anayasasına, stratejik kurumlara ve kurucu ideolojiye rengini veren devrimcilik, 1979 “İslam Devrimi”nin bitmemiş bir süreç olduğu, korunması gerektiği ve onu korumanın bir sorumluluk olduğu fikrine dayanıyordu. Nitekim Humeyni vasiyetinde şöyle yazıyordu: “Kuşkusuz, İslam Devrimi’nin bekasının alameti, bizatihi onun başarısının alametidir. Başarının millete malum olan ve gelecek nesillerin tarih kitaplarında okuyacağı alametinin iki esası vardır: İslami devletin taşıdığı ilahi motivasyon ile yüce maksat ve ülke çapında bütün milletin bu motivasyon ve maksadı gerçekleştirmek için yekvücut olması”.
Bir başka yerde Humeyni, devrimi ve devleti koruma konusunda silahlı güçlerin rolüne şöyle vurgu yapıyordu: “Biliniz ki bir başarıyı korumak onu elde etmekten daha zordur. Bir ülkeyi fethetmek onu elde tutmaktan daha kolaydır”. Devrimcilik, devrimden sonra kurulan Devrim Rehberliği, Devrim Muhafızları Ordusu, Besic Teşkilatı, devrim konseyleri vb. ülkenin kritik kurumlarına adını ve karakterini vermiş bir paradigmaydı. Bu paradigma, yalnızca iç ve dış politikaya ya da ekonomi yönetimine yön vermekle kalmıyor, kanun maddelerinin muğlak kaldığı noktada içtihada zemin oluyor, yani “kanunun ruhu” işlevi görüyordu.
Bu durum devrimden hemen sonra İran’da bitmek bilmeyen bir tartışmayı da başlattı: Bağlılık (taahhüt) mı uzmanlık (tahassus) mı? 18 Aralık 1980’de Birinci Medrese ve Üniversitelerin Birlik Günü vesilesiyle konuya açıklık getiren Humeyni, arzu edilen üniversite hocası ve öğrencisi profilinden bahsederken önemli olanın ülkeye hizmet ve dine bağlılık olduğuna değinmişti: “bütün uzmanlıklar bizatihi devlet hizmeti için olmalıdır. Değilse kişi uzman olsa ama bizi Amerika’nın safına çekse ya da uzman olsa ve o uzmanlığıyla memlekete zarar verse, bu uzmanlığın bir anlamı yoktur. Böylesi bir kişi ne kadar uzmansa o kadar kötüdür”.
Humeyni 1 Mart 1981’de içlerinde üniversite hocalarının da olduğu bir gruba hitap ederken şunları söylüyordu: “Öyle ki ülkemiz, İslam’a bağlılığı olmayan ve bu yoldan sapan kişilerden yediği darbeyi, Muhammed Rıza’nın ve babasının top ve tüfeğinden yememiştir”. Aslında bu ve benzer cümlelerinde, geniş anlamda bir dine bağlılıktan bahseden Humeyni, sıklıkla bu tarz bir bağlılığın uzmanlıkla perçinlenmesi gerektiğini de vurguluyordu. Örneğin vasiyetinde şöyle diyordu: “Gelecek yıllar boyunca görev yapacak içişleri bakanlarına tavsiyem, valileri liyakatli, mütedeyyin, bağlı, akıllı ve halkla geçinmeyi bilen kimselerden seçsinler”. Ne var ki Humeyni’nin konuşmalarında sıklıkla kullandığı “bağlılık” kavramı, tıpkı “dindarlık”, “Doğu ve Batı çarpılmışları” ve “sapkınlık” kavramları gibi bir hayli muğlak ve araçsallaştırılmaya müsaitti. Sonraki yıllarda siyasi bir giyotin işlevi görecek olan bu araçsallaştırma sürecine rengini tanıdık bir kavram verecekti: Devrimcilik!


Devrimcilik mi, normalleşme mi? Bizzat Humeyni’nin, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, Mart 1989’da, 1980’ler boyunca kendisinin vekili ve doğal halefi olan Ayetullah Muntaziri’yi görevinden azlederken kullandığı dil, sonraki dönemin işaretlerini barındırıyordu. Humeyni “ömrümün hasılası” olarak tanımladığı, ancak bazı söylem ve tutumlarından fazlasıyla rencide olduğu Muntaziri’yi naiplikten azlettiğini ilan eden mektubunda şöyle diyordu: “Münafıkların [Mücahidin-i Halk mensuplarının] sizin aracılığınızla kitle iletişim araçlarından halka ulaşan mektup ve konuşmaları, İslam’a ve devrime ağır darbeler vurdu ve İmam-ı Zaman’ın –ruhum ona feda olsun– isimsiz askerleriyle İslam ve devrim şehitlerinin temiz kanlarına ihanete müncer oldu. Cehennemin ortasında yanmamak için hata ve günahınızı itiraf ediniz; Allah belki yardımcınız olur”.
Humeyni’nin ölümünün ardından Hamaney’in Devrim Rehberi olmasıyla bu süreç ivme kazandı ve “devrimcilik” yalnızca bir söylem aracı olarak değil, birçok noktada mihenk taşı olarak ülke siyasetinin merkezine yerleşti. Hamaney’e göre “dini ve ilahi ideallere ve devrime bağlılığa ciddiyetle özen göstermek” ülkenin gerçek kalkınması için şarttı. “Bağlılık” çemberinde, Muntaziri ve diğerlerinin tasfiye edilme sürecinde başlayan daralma sürdü ve bu daralma normalleşmenin önünde hep engel teşkil etti.
1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani’nin özellikle dış politika açılımı girişimlerinin de, halefi Hatemi’nin 2005’e kadar süren görev süresinde ülke içinde normalleşmeye gitme çabalarının da önüne hep “devrim ilkeleri” çıktı. Hatta Hatemi’nin halefi Ahmedinejad, 2013 yılında son bulan cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney ile belirli konularda ihtilafa düştüğünde, ülkenin bu ultra-muhafazakar olarak tanımlanan cumhurbaşkanına isnat edilen “Sapma Hareketi” (cereyan-i inhirafi) suçlamasının arkasında da aynı gerekçe vardı: Bağlılığını yitirme. Bu bir anlamda süregiden bir sürecin gerçek dönüm noktalarından biriydi. Zira, özellikle 2009 yılındaki Yeşil Hareket sonrasında, önce Ahmedinejad’ın rakipleri olan Musevi ve Kerrubi’yi yutan, ardından da bizzat kendisini yutan bu “kavramsal daralma” artık yeni bir muhteva kazanmıştı: Devrim Rehberi’ne bağlılık! Son yıllarda, yalnızca devletin genel politikalarının belirlenmesinde değil, neredeyse her ayrıntıya varan gündelik siyasette dahi Devrim Rehberi’nin merkezi konumu derinleşti ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde zaman zaman sorunlara neden oldu. Peki, bağlılığın tanımında gözlemlenen bu daralma nereye varacak?

Devrim tehlikede mi?

İç siyasette normalleşmenin önünde engel teşkil ettiği aşikar olan “devrimcilik” ve “bağlılık” ülkülerinin, İran’ı belirli ölçüde dış tehditten koruduğu açık. Siyasette ve ekonomide sürekli ve sıkı bir kontrol mekanizmasının işlediği ülke, ABD baskılarına ve yaptırımlara şimdiye kadar dayanmayı başardı. Kuşkusuz bu süreci fiiliyatta işleten en başat aktörler, Hamaney’li yıllarda gücü hemen her alanda düzenli olarak artan Devrim Muhafızları oldu. İktidara geldiğinde ABD ile masaya oturarak nükleer anlaşmayı imzalamanın zorunluluk olduğunda ısrar eden Ruhani, aksi taktirde ülkesinin “Venezuela’ya döneceğini” savunuyordu. Bu süreçte Devrim Muhafızlarının takındığı olumsuz tavra işaret eden Ruhani “tüfek ve medya sahibi” bu kurumla “kimse rekabet etmeye cesaret edemiyor” dediğinde, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin verdiği tepki tanıdıktı: “Biz İran devrimini ve kazanımlarını korumakla görevliyiz”.
Kuşkusuz Ruhani, rakiplerine karşı zaman zaman başvurduğu “Venezuelalaşmak” söyleminin bir psikoza dönüşeceğini ve ironik şekilde aleyhine döneceğini hesap edememişti. Trump’ın İran karşıtı sert tavrının ve yönetimindeki bazı isimlerin bu ülkedeki rejimi yıkma söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde, Venezuela’da yaşanan ABD destekli askeri darbe girişimi, İran açısından gerçek bir paradoks. İran ABD ile bir şekilde bir orta yol bulursa rejim güvende olur mu? Yoksa “devrim ilkelerinde” ısrar ederek “Büyük Şeytan”dan uzak durmak yegane yol mudur? Görünen o ki 2000’lerin başında İran’ı “şer ekseni” içine dahil eden Bush gibi Trump da İran’ın başını ağrıtmakta ısrarlı. Bu koşullarda Hamaney, 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanırken sergilediklerini söylediği “kahramanca esneklik” yaklaşımına dönene kadar İran ikinci yolu seçecek. Ancak bunda ısrarcı olmaları oldukça zor. Zira Hamaney ve diğer devrimciler, bir rejimi dış tehditlerden çok iç tehditlerin zayıflattığını çok iyi biliyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir tehdit söz konusuysa, bu bütünüyle ABD kaynaklı değil!

Normalleşme ama nasıl?

Ölümünden kısa süre önce Haşimi Rafsancani, 1979 anayasasının dönemi için iyi ve gelişmiş bir anayasa olduğunu, ancak artık ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini belirterek yeni bir anayasanın gerekliliğine işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Kasım 2016’da ilan ettiği “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” ile benzer bir tavır ortaya koymuştu. Din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların din ve inançlarını müdahale olmaksızın yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren metin, özünde İranlılara normalleşme vaadinde bulunuyordu.
Ne var ki gelir eşitsizliğinin ve hemen her alanda hak ve özgürlükler konusunun tartışıldığı dinamik İran toplumunun taleplerinin, devrim ilkelerinin dar bir yorumuyla karşılanması imkansız. Dahası, sistemin damarlarına işlemiş olan dar “devrimci” paradigma değişmeden yapılacak değişikliklerin etkisi de sınırlı kalacaktır. Şu an için ülkede normalleşme, devletin uygulamada belirli alanlarda “adı konmamış” bir serbestiye göz yumması anlamına geliyor. Daha yapısal adımlar açısından ise Devrim Rehberliği kurumunun ve Devrim Muhafızları’nın Hamaney’den sonra alacağı şekil belirleyici olacak. “Devrimin asli hedeflerinin ne olduğu” yönündeki bir soruya Hamaney Mayıs 2008’de şöyle cevap vermişti: “Devrimin hedefi şu arz ettiğim özelliklere sahip bir İran’ı inşa etmekten ibaretti: Bağımsız, özgür, müreffeh ve güvenli, mütedeyyin, maneviyat ve ahlaktan nasibini almış ve büyük insanlık toplumuyla ilim ve diğer alanlarda rekabette ilerlemiş”.
Mesele, birçok İranlının kolaylıkla kabul edeceği bu hedefleri ve onlara ulaşma yollarını belirleyen temeldeki paradigma, yani devrimciliktir. Ülkedeki bazı kesimler “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye fırsat kalmamasından” yakınıyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde ülke anayasasının ve temel kurumlarının daha kapsayıcı bir yaklaşımla yorumlanması konusundaki talepler artacaktır. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin seyrini de, inşa edilecek yeni paradigmanın başarı düzeyi belirleyecektir.


Yeni Soğuk Savaş'a doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, ABD ve Rusya arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı bu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesi.

Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş da sona ermiş oldu. Hatta 1990’lı yılların başında Boris Yeltsin başkanlığındaki Rusya’nın “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesinden yararlanma” kararı almasıyla birlikte “Soğuk Savaş” teriminin de tamamen tarihe karışacağı düşünülmüş, Rusya ile Batı arasında çok yönlü “romantik ilişkiler” başlamıştı.

Boris Yeltsin’in Batı karşısında teslimiyetçi bir politika izlemesinin sebebi, şüphesiz Çeçenistan başta olmak üzere iç politikada büyük sorunlar yaşaması ve Rus ekonomisinin dış destekler sayesinde ayakta kalabilmesiydi. 

Ancak, Rus devlet ve halkının en önemli özelliklerinden biri, “yıkılmak/yok olmak üzereyken” içinde bulunduğu durumdan güçlenerek çıkma becerisine sahip olmasıdır. İki buçuk asırlık Altın Orda hâkimiyeti, Napolyon ile yapılan I. Vatan Savaşı, Hitler Almanya'sı ile yapılan II. Vatan Savaşı, Çarlık Rusya'sının yıkılışı gibi süreçlerden Rusya güçlenerek çıkmıştır. 1990’lı yıllardaki kriz sonrası da aynı durum söz konusudur.

Boris Yeltsin’in yerine Vladimir Putin’in geçmesi, enerji kaynak fiyatlarının artışı, Rusya’nın SSCB’nin yıkılışının şokunu atlatması ve iç sorunların önemli bir kısmını çözmesi neticesinde Rusya, daha 2000’li yılların başında uluslararası arenada yeniden önemli bir oyuncu hâline geldi. 

Rusya daha aktif ve agresif bir siyaset izlemeye ve ABD’nin “tek kutuplu dünya düzeni inşa etme” siyasetine karşı çıkmaya başladı. 
ABD’nin bu siyasetiyle ilgili Rusya’yı en çok rahatsız eden husus, şüphesiz Washington’un Moskova’nın hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasını Rusya’dan koparmaya çalışmasıdır. NATO ve AB’nin yayılmasını da Kremlin, bu çerçevede değerlendirmektedir. 
Nitekim Rusya ile ABD’nin arasını açan ve yeniden Soğuk Savaş’tan bahsedilmesine sebep olan gelişmeler de iki eski Sovyet cumhuriyeti ile ilgilidir. 
Gürcistan ile Ukrayna’da Batı destekli renkli devrimlerin gerçekleşmesi, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerine ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakına yol açtı. Bu iki önemli olay, Rusya’nın yalnızca Gürcistan ve Ukrayna ile ilişkilerini kesmekle kalmadı, Moskova’nın Batı dünyası ile ilişkilerinin gerginleşmesine de neden oldu.

İki ülkenin elindeki kozlar farklı
Rusya ile ABD’nin çıkarları her ne kadar başta yalnızca eski Sovyet coğrafyasında çatışsa da zamanla mücadele alanı genişledi. Bunun sebebi de iki ülkenin amaç ve hedeflerinin çakışmasıdır. ABD, tek kutuplu dünya düzeni inşa etme çabasının yanı sıra her yerde Batı yanlılarını iktidara getirmeye ve askerî teknoloji ve enerji pazarlarına hâkim olmak istiyor. 
Rusya ise bölgesel güç olmak, eski Sovyet coğrafyasında ve bir zamanlar Sovyetlerin güçlü olduğu coğrafyada eski gücüne kavuşmak, Avrasya’da enerji alanında hâkimiyet sağlamayı istiyor. İki ülkenin dış politikalarını söz konusu isteklerine göre yürütmesi de aralarında siyasi, askerî, ekonomi, enerji alanında, hatta dinî sahada bir mücadelenin yaşanmasına yol açıyor. Eski Soğuk Savaş günlerini aratmayan bu mücadelenin Ukrayna’dan Suriye’ye, Balkanlar’dan Venezuela’ya kadar birçok cephesi var.
Adı geçen bölgelerde güçlerini artırmak için her iki ülkenin de yaklaşımı ve ellerindeki kozlar farklı. 

ABD bu süreçte, kendisini demokratik değerleri savunan, terörle mücadele eden bir ülke olarak göstererek “kurtuluşun” da Batı ile entegrasyon veya iş birliğinde olduğunu ileri sürmekte. 
Rusya ise tam tersine mevcut iktidarları savunarak dışarıdan müdahalelere karşı çıkmakta, ayrılıkçı bölge kozunu kullanmakta, müttefik sayısını artırmak için de ülkelerin borçlarını silmekte ya da yeni krediler açmakta. 

Yine ABD, bu süreçte NATO gibi önemli bir kozunu kullanırken Rusya da ŞİÖ ve Avrasya Birliği gibi oluşumlardan istifade etmeye çalışmaktadır.
Rusya, Baltıklar hariç eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini son yıllarda şüphesiz artırmış ve dolayısıyla da ABD’nin buradaki “varlığını” minimum seviyeye indirmiş bulunuyor. 

Moskova Balkan ülkeleriyle özellikle enerji alanında sıkı iş birliği geliştirse de Rusya’nın bu bölgede siyasi alanda bir ağırlığı kalmadı. Rusya’nın Balkanlar’daki “son kalesi” Sırbistan dahi, AB üyeliğine giderek daha fazla öncelik vermeye başladı. Arap Baharı ile birlikte Rusya, Ortadoğu’da da büyük bir darbe aldı. Suriye’yi bu kadar savunmasının sebebi de Suriye’nin bölgedeki son önemli dayanaklarından olması. 

Rusya ile ABD’nin Suriye’ye yaklaşımlarındaki en önemli fark da aslında budur. Diğer bir deyişle Suriye, Rusya için arz ettiği önemi, bölgede zaten güçlü olan ABD için arz etmiyor. ABD’nin Suriye’den çekilme kararını, bu bağlamda da ele almak mümkün. Dolayısıyla Suriye özelinde bakıldığında Rusya kendisi açısından başarılı sayılsa ve bölgede prestiji artsa da bölge hâkimiyeti için verilen rekabette özellikle de Arap Baharı neticesinde ABD’nin hâkim konumda olduğu görülmekte.

Rusya, ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına olan ilgisine karşı eskiden beri Latin Amerika’ya ilgi göstermiştir. Hatta SSCB zamanında Latin Amerika, iki taraf arasında önemli bir cepheydi. 
Rusya günümüzde de kıta ülkeleriyle yakın işbirliği geliştirmeye çalışıyor. Ancak, örneğin buradaki en yakın müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya dahi ciddi bir destek vermesi söz konusu değil. Bu durum şüphesiz Moskova’nın maddî imkânlarıyla da yakından ilgili.

Her ne kadar Rusya ile ABD’nin birçok bölgede çıkarları çatışsa da her iki ülke de doğrudan askerî çatışmaya girmekten kaçınmaktalar. Suriye’de karşı cephelerde olmalarına rağmen düzenleyecekleri askerî operasyonlardan birbirlerini haberdar etmelerini de bu yaklaşımla açıklayabiliriz. 
Rusya ile ABD bölgesel mücadelelerini genelde başka ülkelerin iktidar ve muhalefetleri üzerinden yapıyor.

ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi tuzak olabilir
Taraflar arasında Soğuk Savaşı hatırlatan bir başka konu ise silahlanma ve silah pazarları konusundaki rekabet. 2013-2017 yılları arasında dünya silah ihracatının yüzde 34’ünü ABD, yüzde 22’sini Rusya yapmıştır. Aynı şekilde askerî teknoloji üretimine de en fazla yatırımı bu iki ülke yapmakta. 

Geçtiğimiz günlerde başta ABD’nin, ardından da Rusya’nın Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasını askıya aldıklarını açıklamaları da silahlanma yarışının yeniden hız kazanacağının önemli işaretlerinden. 

Bu gelişme Rusya açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Zira II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki böyle bir yarış, SSCB ekonomisinin çökmesine ve daha sonra yıkılmasına yol açmıştı. Dolayısıyla ABD’nin adı geçen bu anlaşmayı askıya almasının, zaten kötü durumda olan Rus ekonomisini çökertmeye yönelik bir tuzak olma ihtimali var. 

Bu öngörümüzü kuvvetlendiren bir başka husus ise ABD’nin aynen Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi petrol fiyatlarıyla oynaması ve Rusya’nın Avrasya’da enerji alanındaki hâkimiyetine son verme çabası içerisinde olması. Rusya’nın en önemli gelir kaleminin enerji kaynakları olduğunu bilen ABD, Kremlin’in en önemli müşterisi olan AB ülkelerine Rusya’ya olan bağımlılığı azaltma konusunda baskı yaparak, başta Kuzey Akım-2 olmak üzere, Gazprom’un projelerinin hayata geçmesini engellemeye çalışıyor. 
ABD’nin Polonya’ya sıkıştırılmış gaz ihracatını başlatmasını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yine ABD’nin Venezuela’nın seçimle iktidara gelen resmî iktidarına karşı izlediği siyasetin sebeplerinden biri de Venezuela’nın petrol yataklarında Rus şirketlerinin çalışması. 

Dolayısıyla ABD, bir taraftan Rusya’yı en önemli gelir kaynağından mahrum bırakmak isterken diğer taraftan da gittikçe daha fazla silah yarışına çekmeye çalışıyor.
Rusya ile ABD arasındaki söz konusu mücadelenin II. Dünya Savaşı sorasındaki Soğuk Savaş’tan farkı, bu sefer denklemde belirgin bloklaşmaların bulunmayışı. 

Her ne kadar ABD, kendi siyasetinde NATO’yu aktif olarak kullansa ve AB’ye Rusya ile ilişkileri konusunda baskı yapsa da AB Rusya ile iş birliğini özellikle enerji alanında azaltmak istemiyor. Zira Rus gazına alternatif bulunmadığı gibi, Rusya’ya Ukrayna meselesi yüzünden uygulanan ambargodan da zararı ABD değil, AB ülkeleri görmekte. 
Yine AB içerisinde Rusya’ya yaklaşım konusunda hâkim ortak bir görüş yok. Rusya cephesi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Rusya’nın da ABD ile mücadelesinde belirgin güçlü bir destekçisi bulunmuyor. 

Dolayısıyla yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, iki ülke (ABD ve Rusya) arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı söz konusu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesidir. Nükleer silahlarla ilgili alınan kararlarla enerji alanında izlenen siyasetlere bakıldığında iki ülke arasındaki gerginliğin önümüzdeki yıllarda da çok yönlü olarak devam edeceği öngörülebilir.



5 Şubat 2019 Salı

Türkiye'yi karıştırarak dış müdahaleye zemin hazırlamak istiyorlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim kampanyasının ilk televizyon programında “beka” dedi.

Cumhur İttifakı için “İnşallah pazara kadar olmaz, mezara kadar olur” cümlesini kurdu.
Ak Parti’nin düzenlediği programda 11 maddelik seçim manifestosunu açıklarken, yeni şehircilik anlayışından tutun da çevre bilincine kadar birçok konuda vaatlerini paylaşan Erdoğan, televizyon programında Türkiye’nin bir beka meselesi olduğunun altını kalın çizgilerle çizme ihtiyacı hissetti.

Neden acaba?

Cumhur İttifakı’nın Ankara ve İstanbul’dan birini kaybetmesi halinde “Başka bir Türkiye” düşüncesini çok uzun süre önce satın almış olanlar, sokakları hareketlendirmeyi düşünüyor olabilir mi?

Hatta bu sokak hareketleriyle dışarıya selam çakıp, onlardan “müdahale” bekleme cihetine gidebilirler mi?
Venezuela örneği karşımızda duruyor. Venezuela ile ilgili tartışmada oluşan karşılıklı cephelerin argümanlarına baktığımızda da kimilerinin Türkiye’ye de bir Amerikan müdahalesi beklentisi içinde olduğunu görebiliriz.

Peki bu mümkün mü?

Öncelikle şunu söyleyeyim Ak Parti ve MHP’nin kurduğu Cumhur İttifakı şeffaf bir ittifaktır. İki partinin de müşterekleri ön plana çıkarılmaktadır ve bir hedefe doğru yürünmektedir.

Sayın Erdoğan’ın ilk canlı yayınında “İstiklal Marşı’na ve 15 Temmuz”a vurgu yapmasının ana nedeni Cumhur İttifakı’nın ortak paydasına işaret etmektir.
Yine “beka” meselesini iki partinin öncelediğine şahit oluyoruz. Hem Sayın Bahçeli, hem Sayın Erdoğan içerideki ve yanı başımızdaki olup bitene işaret ederek, “Türkiye’nin bir beka meselesi” olduğunu söylüyorlar. Aynı kanaatteyim.


YAKIN GEÇMİŞİ UNUTABİLİR MİYİZ?


Gezi provokasyonundan bu yana yaşadıklarımızı hatırlayalım. 17/25’i hatırlayalım. 7 Haziran seçim sonuçlarını “zaaf olarak görüp” hendek kazanları hatırlayalım. 15 Temmuz darbe ve işgal girişimini hatırlayalım.

FETÖ ve aparatlarının…
PKK ve türevlerinin…
DAEŞ ve tüm terör örgütlerinin nasıl da sırtlan gibi çullandığını hatırlayalım.
Adalet Divanı ile tehdit edenleri…
“NATO müdahalesi” bekleyenleri…
Avrupa Birliği’ni göreve çağıranları hatırlayalım..!

Suriye’nin kuzeyinde Amerika eliyle PYD/YPG-PKK’ya kurdurulmak istenen terör koridorunu, o koridor üzerinden Türkiye’nin tehdit edilmesini hatırlayalım.
Amerikan Başkanı Trump’ın attığı bir tivit ile başlayan “ekonomik saldırı”yı hatırlayalım. Faizlerin, enflasyonun ve döviz kurunun dar gelirlinin belini büktüğünü hatırlayalım.
Bütün bunların Türkiye’nin bekası ile doğrudan ilişkisi yok mudur?
Vardır. Ve bu tehdit güncelliğini korumaktadır.


CHP’Yİ İP’E, İKİSİNİ HDP’YE, TÜMÜNÜ SP’YE ENTEGRE EDEN KARANLIK AKIL


Hal böyleyken, 31 Mart yerel seçimlerine gidilirken Cumhur İttifakı’nın karşısında bir “tuhaf” ittifak inşa edilmiştir.
Seçim sathı mailinde gördük ki, Suriye’nin kuzeyindeki “terör koridoru”na sesini yükseltmeyenlerle, ona destek verenler kol kola girmiştir.

Yine 15 Temmuz’dan hemen önce, “Gör bak neler olacak ben başbakan olacağım” diyen siyasal aktör ile, “YPG terör örgütü değildir, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşum” diyen siyasi akıl kafa kafaya vermiştir.
Dahası CHP’yi İP ile; ikisini HDP ile; tümünü SP ile entegre edebilen bir akıldan söz etmekte yarar var.

DIŞ MÜDAHALEYE BEL BAĞLAYANLAR

Bu aklın aktörlerinden biri yakın geçmişte bir üniversitedeki konuşmasında geçmiş bir konuşmasına atıf yaparak aynen şöyle demişti, “(…) evimizin içini düzene koymamız gerekir. Bunu koymadığımız süre içerisinde bir gün gelir ya insanlar ayaklanır ya da dış müdahaleler kaçınılmaz hale gelir.”

Görüyorsunuz ya Türkiye’yi Venezuela ile karşılaştıranlar.
Oradaki Amerikan müdahalesini “amalı, fakatlı” ifadelerle haklı görenler, Türkiye’nin içinde düzenin bozulması halinde ya ayaklanma beklemektedir ya da bir dış müdahalenin olacağı umudunu taşımaktadır.

Kılıçdaroğlu ve arkasındaki akıl 24 Haziran seçimlerinde HDP’yi Meclis’e taşıdı. Böylece PKK terör örgütünün uzantısı bir parti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatışı altına girdi. Cumhur İttifakı çoğunluğu bıçak sırtında kazandı.
Aynı Kılıçdaroğlu ve arkasındaki akıl, bu kez de CHP eliyle PKK terör örgütünün elemanlarını belediye kadrolarına taşımak için harekete geçti.
İlginç olanı Kılıçdaroğlu sadece PKK/HDP kadrolarını değil, Cumhur İttifakı karşısında kim konuşlanmışsa “ideolojisi”ne ve yetkinliğine bakmadan bu ittifakın çatısı altına alıyor.
Partisindeki geleceğini bile tehlikeye atarak hem de…

Kılıçdaroğlu’nun kurduğu ittifak, Türkiye’nin beka meselesini önemseyen Cumhur İttifakı’nın tüm savlarını boşa çıkarma üzerine.
Dahası, Ankara veya İstanbul’u almaları halinde, “meşru iktidarı”, “gayri meşru” ilan etmek üzerine kurulu bir ittifak bu!
Aklı verense, “Evin içini düzeltmezseniz, dış müdahale kaçınılmaz olur” diyenlerdir.
1 Nisan’da sokakları harekete geçirmek üzerine kurulan “kirli ittifak”ın nihai amacı, meşru iktidarı gayri meşru yöntemlerle düşürmektir.
Çünkü onlar “Başka bir Türkiye” düşüncesini çoktan satın almışlardır.
Allah fırsat vermesin.

Muhalefetin seçmeni uyutarak seçim kazanma stratejisi

31 Mart seçimlerine ‘Beka tehdidi’ bağlamında mı bakmalıyız?
Yoksa, "Alt tarafı bir yerel seçim işte. Bir takım belediyelerin başkanları değişecek, 4 yıl seçim yapılmayacak, haliyle bu durum ülkenin gidişatını nasıl etkileyebilir ki" diye mi düşüneceğiz?

Beka meselesinin daha çok MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin yaklaşımında karşılık bulduğunu görüyoruz.
Ak Parti çevrelerinde de çok baskın biçimde olmasa da, yerel seçimlerin yerel seçimlerden ibaret olmadığını ihsas eden bir duruş sergilenmekte olduğuna tanıklık ediyoruz.
Öbür yanda, yani muhalefet cephesinde ise, “Acaba burada bir bit yeniği mi var” diye düşünmeye sevk edecek kadar, 31 Mart’a olduğundan fazla anlam yüklenmemesi gerektiği yönünde yapılmakta olan çağrılar var.

Normalde tersi olması beklenmez mi?

İktidarın, yerel seçim sonuçları ne olursa olsun, 4 yıl genel seçim yapılmayacak demesi, muhalefet cephesinin ise, “31 Mart’ta sallayıp, erken seçimde yıkacağız” demesi gibi.
Ama ‘Türkiye gerçekleri’ denkleme girince, tezatlar silsilesi seçim dönemlerinde de karşımıza çıkabiliyor.
Peki, başta sorduğumuz iki soruyu yerel seçimleri baz alarak yanıtlamaya çalışırsak, neler söylenebilir?
“Beka meselesi” mi, yoksa “Alt tarafı bir yerel seçim işte” mi?


SEÇİMLER VE BEKA MESELESİNE DAİR GEÇMİŞTEN İKİ TANE ÖRNEK


Biraz dışarılardan dolanıp gelerek konu üzerinde fikir egzersizi yapmayı deneyelim.
Önümüzde, yakın dönemde yapılan biri seçim, diğeri referandum günlerine ait, atılan adımla zamanlaması dikkat çeken, üzerinde durduğumuz konu bağlamında da fikir verebilecek iki tane örnek var.
7 Haziran 2015 günü yapılan milletvekili seçimlerinde sandıktan ‘belirsizlik’ tablosu çıkınca, o tabloyu fırsata dönüştürebileceğini gören ABD, bir işaretle Tel Abyad kentinin PKK/YPG’nin eline geçmesini sağladı.

Nüfusu Araplardan oluşan, ismini bugünlerde ezbere bildiğimiz bu kent, YPG’nin eline geçince, orada yaşayan insanların büyük bölümü karşı taraftaki Akçakale üzerinden Türkiye’ye kaçıp geldi.
Daha önemlisi, YPG’nin ‘Sözde Kantonlarını’ ortadan ikiye ayıran Tel Abyad’ın düşmesiyle, o bölgedeki harita homojenleşti, Fırat’ın Doğusu bütünüyle PKK’nın uzantısı olan örgütün eline geçti.
Bu gelişmeyi seçimlerle ilişkili kılan gerekçe, seçim sonuçlarının belli olmasından hemen sonra düğmeye basılıp harekete geçilmesi olmuştu.

Yani bir akıl, “Türkiye’de yapılan seçimler nedeniyle Ankara’da bu aralar kimsenin buralarla ilgilenmeye mecali yok, o halde bunu fırsata dönüştürelim” diye düşünmüş, bu mantık bu şekilde hesap yapanları kazançlı çıkarmıştı.

YENİ ŞAFAK GAZETESİ


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html