BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Türk ekonomisi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Türk ekonomisi sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politik amaçları ile askeri araçları arasındaki dengesizlik

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan’ın üst düzey yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Ancak ülkenin askeri gücü iddia edilen askeri kapasite ve kabiliyetlerin uzağında.




Son dönemde Doğu Akdeniz’de meydana gelen önemli gelişmeler Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde yeni bir gerginlik döneminin yaşanmasına sebep oldu. İki ülke arasında başta Kıbrıs ve Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar olmak üzere var olan birçok sorun Türk-Yunan ilişkilerinin işbirliğinden ziyade çatışma eğilimli olmasını beraberinde getiriyor. 

Bu eğilim son dönemde Atina’nın Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki meşru haklarını savunmasına verdiği tepkilerde de kendisini gösteriyor. Yunanistan’ın üst düzey askeri ve sivil yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki aktif politikasına yönelik tehdit düzeyinde açıklamalar yapıyorlar. Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos ve Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros’un açıklamaları bu duruma örnek olarak gösterilebilir. [1]

Askeri güç, devletlerin dış politikalarını uygularken kullandıkları en etkili araçlardan biridir ve Yunanistan’ın, ilişkilerinde çok sayıda sorun yaşadığı bir ülkeye yönelik politikalarını desteklemek amacıyla askeri güç kullanma tehdidinde bulunması şaşılacak bir şey değil. 

Ne var ki, ülkelerin uyguladıkları politikaların başarıya ulaşması için bir araç olarak kullandıkları askeri kapasitelerini çok iyi hesap etmeleri gerekiyor. Bu noktada ise şu sorular öne çıkıyor: Yunanistan’ın askeri gücü üst düzey yetkililerinin iddia ettikleri kapasite ve kabiliyetlere gerçekten sahip mi? Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’e yönelik dış politikası ve söylemleri askeri gücü ile uyumlu mu?
Yunanistan’ın sınırlı bütçesi ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor.

Yunanistan’ın askeri gücü radikal söylemiyle uyumsuz

Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunların köklerini Yunanistan’ın Birinci Dünya Savaşı’nın akabindeki Anadolu işgaline, 1820’lerdeki Yunan isyanına ya da daha gerilere götürmek mümkün. 

Uzun bir geçmişi bulunan bu sorunlar iki ülke arasındaki ilişkilerin temel özelliğinin karşılıklı güvensizlik olmasını beraberinde getirdi. Yunanistan’ın Türkiye’den yoğun bir şekilde tehdit algılaması ise bu ülkeyi askeri gücünü sürekli bir şekilde artırmaya itti. İki ülke arasındaki sorunların önemli bir kısmının Kıbrıs ve Ege konusunda yaşanması ise deniz gücünün önemini artırdı.

İki ülkenin deniz güçleri karşılaştırıldığında, büyük su üstü muharip platformlarda (fırkateyn ve korvet) Yunanistan’ın, Türkiye’nin yaklaşık üçte ikisi kadar kuvveti bulunuyor. Denizaltı konusunda ise Yunanistan’ın neredeyse Türkiye’ye denk bir kuvvetinin bulunduğu söylenebilir. 

Yunanistan’ın büyüklüğü ve kapasitesi düşünüldüğünde önemli bir deniz gücüne sahip olduğu düşünülebilir. Durum kâğıt üzerinde böyle olmakla birlikte ayrıntılı bir analiz iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkının çok daha büyük olduğunu ortaya koyuyor.


 Türkiye ve Yunanistan’ın Deniz Güçleri[2]
FırkateynKorvetHücumbotDenizaltıHelikopter
Türkiye1610191229
Yunanistan135201118

Kaynak: IISS verilerinden derlenmiştir.

Bu farkın en önemli sebeplerinden biri ise Türkiye’nin son dönemde savunma sanayi alanında göstermiş olduğu gelişmedir. 2019 yılında dünyanın en büyük yüz savunma sanayi şirketi arasında beş Türk şirketi yer almıştır. [3] 

Bu şirketler ve başka Türk şirketleri tarafından yapılan çalışmalar Türkiye’nin nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken aynı zamanda askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj da sağlamaktadır. 

Türkiye, deniz gücü kapasitesini artırma çalışmalarını iki boyutta sürdürüyor: Yeni muharip platformlar geliştirilmesi ve mevcut platformların yerli sistemlerle modernize edilmesi.

Modern Ada sınıfı korvetleri büyük oranda kendi imkânları ile üreten Türkiye’nin daha büyük savaş gemileri geliştirme ve üretme çalışmaları da hızla devam ediyor. 

Bununla birlikte mevcut muharip platformların kabiliyetlerinin artırılması amacıyla modernizasyon projeleri de hızla devam ediyor. Bu durumun son dönemdeki önemli örneklerinden biri olarak donanmanın önemli gemilerinden olan Barbaros sınıfı firkateynlerin modernizasyonu projesi gösterilebilir. [4] 

Bunların yanı sıra Türkiye geliştirdiği ATMACA gibi füzeler ve daha birçok sistemle bölgedeki deniz gücü üstünlüğünü koruyor. Ayrıca İ sınıfı firkateyn, TF-2000, TCG Anadolu ve REİS sınıfı denizaltı projeleri yakın gelecekte iki ülke deniz güçleri arasındaki kapasite farkını çok daha belirgin hale getirecek.

Hava gücünün deniz muharebeleri üzerindeki etkisi İkinci Dünya Savaşı’nda oldukça net bir şekilde belli olmuş ve bu dönemden itibaren de bu etki devam etmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın hava güçleri arasında da deniz güçlerindekine benzer bir durum söz konusu. 

Yunanistan kâğıt üzerinde Türkiye’nin yaklaşık dörtte üçü kadar savaş uçağına sahip görünüyor. Her iki hava gücünün de büyük kısmını F-16’ların gelişmiş Block 50 ve 50+ modelleri oluşturuyor. Her iki hava gücü de AIM-120 AMRAAM’lar gibi modern hava-hava füzeleri kullanıyor. Fakat ayrıntılı bir analiz, Türkiye’nin, tıpkı deniz gücünde olduğu gibi çok daha etkili bir hava gücüne sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Bunun en önemli sebebi de tıpkı deniz gücündeki gibi yerli savunma sanayiinin oynadığı roldür. Türkiye hem savaş uçaklarının kabiliyetlerini artırmak hem de bu uçaklar için modern mühimmatlar geliştirmek amacıyla birçok proje ve ürün geliştirmiş ve geliştirmeye devam ediyor. Türkiye seyir füzesi (SOM füzesi) üretmekte, hava-hava füzesi geliştirme çalışmaları hızla devam etmektedir. 

Bunların yanında Türkiye’nin İHA/SİHA alanında göstermiş olduğu gelişme ve bu silahları Suriye örneğinde olduğu gibi oldukça etkili kullanabilme kabiliyeti Türkiye’nin üstünlüğünü gösteren bir başka unsur. Ayrıca TF-X projesi de hava gücünü yerli imkânlarla geliştirme ve hava üstünlüğünü gelecekte de koruma kararlılığının en önemli adımlarından birini oluşturmakta. 

Atina’nın Türkiye’nin bu üstünlüğünü dengelemeye yönelik verebildiği en önemli cevap ise F-16’larının bir kısmını yabancı bir şirkete (Lockheed Martin) modernize ettirme kararı alması oldu. [5] Bu noktada ise şu soru önem kazanıyor: Yunanistan mevcut askeri gücünü destekleyebilecek ekonomik kapasiteye sahip mi?
Türkiye'nin savunma sektöründeki atılım, nitelik ve nicelik olarak üstünlüğünü korumasını ve artırmasını sağlarken, askeri gücünün dışa bağımlılığını da azaltarak Türkiye’ye büyük bir stratejik avantaj sağlıyor.

Yunanistan’ın askeri gücü ile ekonomik kapasitesi ile uyumsuz

Yunanistan’ın ekonomik, coğrafi ve nüfus göstergelerinin küçük olmasına rağmen önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu ve Türkiye karşısında en azından kâğıt üzerinde çok geride olmadığı düşünülebilir. 

Bu durumu değiştiren ve iki ülke arasındaki farkı açığa çıkaran ise Türkiye’nin hızlı ekonomik büyümesi ve savunma sanayinde gerçekleştirdiği önemli hamleler olmuştur. 2001 yılında kendisinden 1,5 kat büyüklükte bir ekonomiye sahip ve ordusunun ihtiyaçlarını kendisi gibi dışardan temin etmek zorunda olan Türkiye’ye karşı askeri gücünü belirli bir düzeyde tutmak Yunanistan için çok zor değildi. 

Ancak 2019’a gelindiğinde kendi ekonomisinin 3,5 katı büyüklükte (bu oran 2013’te yaklaşık 4’tü) bir ekonomiye ve ciddi bir savunma sanayi altyapısına sahip olan ve bunu hızla geliştiren bir Türkiye ile askeri alanda bir rekabete girmek özellikle de 2008 krizinden beri zor durumda olan ekonomisi düşünüldüğünde Yunanistan için epey zor. [6] 

Bu durum kendisini askeri harcamalarda da gösteriyor. 2019 yılı verilerine göre Türkiye’nin askeri harcaması 20,4 milyar doları bulurken Yunanistan’ın askeri harcaması 5,5 milyar dolarda kalmış durumda.[7] 

Yunanistan’ın bu sınırlı bütçe ile Türkiye’nin geliştirdiği silah sistemlerine cevap vermek bir yana, envanterindeki sistemleri harbe hazır halde tutması bile büyük bir zorluk arz ediyor. Bu da iki ülke askeri güçleri arasındaki makasın önümüzdeki dönemde giderek daha da açılacağı anlamına geliyor.

Bu durum ise Yunanistan’ın aşırı tehditkâr açıklamalarına rağmen Doğu Akdeniz’de attığı adımlarda ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) desteğini alma çabalarını daha iyi açıklıyor. 

Ancak yakın gelecekte ABD’nin Çin’in gücünün büyümesi karşısında dikkatini ve askeri gücünü Uzakdoğu’ya daha çok odaklama zorunluluğu ve AB’nin Yunanistan’ı desteklemekten daha önemli konularla uğraşması durumunda Atina yönetiminin askeri gücü ile dış politikasını makul bir çizgide birleştirmek zorunda kalması muhtemel.

[1] “Yunanistan’dan küstah tehdit”, Hürriyet, 6 Haziran 2020, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/yunanistandan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020); “Yunanistan Genelkurmay Başkanı’ndan Türkiye’ye açık tehdit: önce yakacağız, sonra…”, Haber 7, https://www.haber7.com/dunya/haber/2987052-yunanistan-genelkurmay-baskanindan..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[2] “The Military Balance: The Annual Assessment Of Global Military Capabilities And Defence Economics 2018”, IISS, s. 112, 113, 158.
[3] “Top 100 for 2019”, Defense News, https://people.defensenews.com/top-100/, (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[4] “BARBAROS SINIFI FIRKATEYN YARI ÖMÜR MODERNİZASYONU PROJESİ”, T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA SANAYİİ BAŞKANLIĞI, https://www.ssb.gov.tr/Website/contentList..., (erişim tarihi: 10 Ağustos 2020).
[5] “Lockheed Martin to upgrade Greek F-16 fighter jets”, GREEK CITY TIMES, 13 Aralık 2018, https://greekcitytimes.com/2018/09/13/lockheed-martin-to-upgrade-greek-f-16-fighter-jets/, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[6] “GDP (current US$) – Greece, Turkey”, THE WORLD BANK, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=GR-TR, (erişim tarihi: 11 Ağustos 2020).
[7] Nan Tian, Alexandra Kuimova, Diego Lopes Da Silva, Pieter D. Wezeman ve Siemon T. Wezeman, “Trends in World Military Expenditure, 2019, SIPRI Fact Sheet, Nisan 2020, s. 2.


9 Ağustos 2020 Pazar

Mısır'ın Darbeci lideri Sisi Türkiye karşıtlığında 'birinciliğe' oynuyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ardından, Mısır bir kez daha küresel-bölgesel güçlerin vekil aktörü olarak “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde kendisine bir yer edinmeye çalışıyor ve bu bağlamda 2013’ten itibaren Türkiye karşıtlığını da içine alan hırslı bir dış politika izliyor. Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor. Türkiye karşıtlığı ekseninde buluşan cephenin silahlı gücü olarak hareket etmeye gönüllü bir profil çizen Sisi yönetimi, tüm bölgeyi ve İslam dünyasını derin bir krize sokacak tehlikeli bir oyun oynuyor.


20 Temmuz’da Libya tezkeresini çıkaran ve Sisi’nin eline tutuşturan Mısır Parlamentosu da krizin alanlarını ve boyutlarını genişletmeye dönük yeni stratejide üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Son olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yapmayı planladığı sismik araştırmaların münhasır ekonomik bölge (MEB) olarak tanımladığı alanı ihlal etme potansiyeli taşıdığını gündeme getiren Mısır “Türkiye’nin geçen ay yayımladığı Navtex, Mısır’ın egemenlik haklarına ihlal ve saldırı anlamına geliyor” diyerek buna kayıtsız kalmayacağını belirtiyor.

Türkiye’yi sahada etkisizleştirmeye, kuşatmaya ve hatta çökertmeye yönelik koalisyonun bir parçası olan Mısır ve ortakları (başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri [BAE]), Ankara’nın oyun bozucu hamleleri karşısında, meşru müdafaa söylemleri altında saldırganlaşacaklarının mesajını veriyorlar. Bu noktada Türkiye’yi kuşatmaya ve yakın çevresini istikrarsızlaştırmaya yönelik projelerin/operasyonların içinde yer alan Mısır, son olarak -her ne kadar bunu resmen yalanlamış olsa da- Suriye’de Beşşar Esed rejimine destek amaçlı 150 askerini göndermiş bulunuyor.

Sisi’yi Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor.

Bunun dışında, son dönemde yoğun bir diplomasi trafiği başlatan Kahire ve Riyad ikilisi, Türkiye ile birlikte hareket eden ya da etme eğiliminde bulunan ülkelere yönelik bir baskı, hatta mevcut yönetimleri değiştirmeye yönelik bir istikrarsızlaştırma sürecini de başlatmış durumda (burada BAE ve özellikle de Fransa’nın rolünü göz ardı etmemek gerekiyor). Hedef, hiç kuşkusuz Ankara’yı siyaseten yalnızlaştırmak, başta Libya’da olmak üzere bölgede oluşan güç dengesini bozmak ve Türkiye-Katar eksenini zayıflatmak. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Sisi ve Kral Selman görüşmesinden sonra 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirdiği Cezayir, Tunus ve Fas ziyaretlerinin zamanlaması bu tespiti fazlasıyla teyit ediyor.

Görünen o ki başta tatbikatlar olmak üzere askeri, istihbarî, siyasi ve diplomatik alanlarda faaliyetlerine hız veren Kahire, Türkiye’nin Libya merkezli olarak Kuzeydoğu Afrika ve Akdeniz, Suriye merkezli olarak da Orta Doğu-Arap dünyası politikalarını, buralardaki varlığını ve çıkarlarını hedef almış durumda. Sisi’nin bu hırslı, saldırgan politikası, elbette düne kadar düşük bir ihtimal olarak değerlendirilen Türkiye-Mısır çatışmasını yüksek bir olasılığa doğru sürüklüyor.

Nitekim Uluslararası Kriz Grubu’nun Kuzey Afrika Sorumlusu Riccardo Fabiani de buna dikkatleri çekiyor ve iki ülke arasında “önümüzdeki haftalarda ya da aylarda askeri bir çatışma yaşanma olasılığı çok yüksek” diyor. Açıkçası Fabiani çok da haksız değil. Her ne kadar taraflar arasında en azından şu an için kriz dondurulmuş gibi görünse de, birer kırılma noktası teşkil eden Sirte ve Cufra, tarafların kırmızı çizgisi olmayı sürdürüyor. Bu arada şunun da altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin Libya’da yakaladığı başarı ve bu noktada Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Sirte ve Cufra’ya yönelik hedefleri sadece Mısır’ın kırmızı çizgisi değil; Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE açısından da bir kırmızı çizgi niteliğinde. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında bir “Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” söz konusu ve Mısır burada daha çok Türkiye karşıtı koalisyonun silahlı gücü olmaya talip, rüştünü ispatlamaya çalışan bir ülke konumunda. Bunun dışında, Sirte-Cufra düştüğünde Mısır’ın, dolayısıyla da Sisi’nin askeri-siyasi olarak gücü ve liderliği de tartışılacağından, Sisi bu krizi bir beka meselesi olarak görüyor.

Sisi’yi burada Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında hiç kuşkusuz Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor. Peki, gerçekten Sisi böyle bir savaşı göze alabilir mi? Mısır’ın ve birlikte hareket ettiği koalisyonun Türkiye’ye yönelik iddiaları ne kadar gerçekçi ve meşru bir zemine sahip mi? Sisi aslında Türkiye üzerinden ne yapmaya çalışıyor? Sisi’ye Türkiye karşıtı koalisyonda biçilen rol ne?

Yersiz iddialar, jeopolitik gerçekler

Saldırgan politikasını meşrulaştırmayı hedefleyen bir söylem kullanan Mısır, Türkiye’ye yönelik ağır iddialarda bulunuyor. 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik darbe sonrası İhvan üzerinden başlayan bu süreçte, Türkiye’yi terörist örgütlere destek vererek Mısır’ı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmakla itham eden Sisi yönetimi, Ankara’nın Libya’daki meşru yönetime verdiği desteği de “yasadışı yabancı müdahale” olarak tanımlıyor ve “Türkiye Mısır’ı kuşatmaya çalışıyor” diyor. Türkiye’nin Libya’da izlediği politikayı darbeci General Halife Hafter’in ağzından “Yeni Osmanlıcılık” olarak nitelendiriyor ve Ankara’yı Arap dünyasını hedef alan emperyal politikalar izlemekle itham ediyor.

“Arap olmayan Türkiye, Arap dünyasına liderlik yapmaya niyetli” iddiası üzerinden Arap milliyetçiliğini provoke etmeye ve Arap dünyasının liderliğini kazanmaya oynayan Sisi, “İşgal hevesleriyle saldıran Yeni Osmanlıcı Türkiye’ye karşı savaşıyoruz” ifadesini kullanan Hafter’i ve bu kapsamda yürütülen “Yeni Libya” projesini destekliyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin Arap ülkelerine askeri ve siyasi müdahalesini reddettiğini bildirerek, bunların herhangi bir meşru dayanağı olmadığı ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği iddiasını da gündeme taşıyor.

Oysa başta Türkiye-Katar ilişkileri olmak üzere Ankara’nın Umman, Yemen ve diğer Arap ülkeleriyle ikili ve bölgesel ilişkileri, Mısır-Suudi Arabistan-BAE üçlüsünün Türkiye’ye yönelik Arap dünyasıyla ilgili ithamlarını boşa çıkarıyor. Türkiye ve söz konusu Arap ülkelerinin, “Arap dünyası jeopolitiği” anlayışından ziyade, başta bölge Müslümanları olmak üzere, coğrafyadaki tüm insanların birlikteliğini, huzurunu, refahını hedefleyen “İslam dünyası jeopolitiği” refleksiyle hareket ettiği görülüyor. Buna karşılık Sisi, Mısır’ı tekrar “muhteşem günlerine” taşımak için Arap milliyetçiliğini kullanmaya çalışıyor ki Sisi’nin “Arap Birliği” politikasının ne olduğu Nasır’dan bu yana biliniyor: Arapları ve İslam dünyasını bölmek, çatıştırmak ve emperyalizmin en temel prensibine hizmet etmek! Buna karşılık, Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’daki gücünün temelinde, coğrafyada bıraktığı temiz mazi ve sicil yatıyor. Daha da önemlisi, Türkiye bölgeyi emperyalizme karşı sonuna kadar savunmuş bir ülke olarak biliniyor ve kabul görüyor. Türkiye’nin saha hâkimiyetinin altında da bu yatıyor. Sisi, muhtemelen Türkiye’nin Mısır’ı da içine alan coğrafyadaki bu etkisinden, dip dalgadaki karşılığından rahatsızlık duyuyor.

Bunun dışında, Katar, Irak, Yemen, Libya ve hatta Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin, bir saldırganlık sergilememenin ötesinde, bu ülkelere yönelik olası saldırıları bertaraf etme, mevcut istikrarsızlıkları ve iç savaşları sonlandırma ve bu ülkelerin toprak bütünlüğünü koruma konusunda bir işbirliği politikası güttüğü de açık. Öyle ki Sisi yönetimi Suriye’de bir taraftan Esed ile görüşürken, diğer taraftan Suriye’nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü hedef alan, bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ürünü olan bölücü PYD-YPG/PKK terör örgütüyle işbirliği yapıyor, onlara Kahire’de ofis açıyor. Bunu Esed dışında Rusya ve İran ikilisinin de görmezden gelmesi, bir başka çelişki ve önemli bir detay. Burada diğer bir dikkat çekici husus ise İran’ın Suriye’de Mısırlı askerler konusuna destek sağladığına yönelik iddialar. Eğer bu iddia doğru ise Mısır mevzuunda İran’ın tercihi ve pozisyonu da önemli ölçüde netleşmiş oluyor.

Türkiye’nin Mısır’ı kuşattığına yönelik iddia ise 2013 darbesinin gerçekleştirilme ve Sisi’nin iktidara getirilme gerekçesiyle bire bir ters düşüyor. Zira Mısır’daki 2013 darbesi başlı başına bir BOP operasyonu olup, hedef Ankara-Kahire birlikteliğini sona erdirerek Türkiye’yi Arap dünyası ağırlıklı İslam dünyasından uzaklaştırma, yalnızlaştırma ve yıpratma olarak karşımıza çıkıyor. İhvan da hiç kuşkusuz bunun bahanesini oluşturuyor.

Türk dış politikasını akamete uğratmaya yönelik bu projede Sisi yönetimindeki Mısır’ın çok hızlı bir şekilde Camp David düzenine çekilmesi, 2009’dan itibaren Türkiye’yi kuşatma politikası güden İsrail’in yanında yer alması, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya yönelik bir politika izlemesi, BAE ve Suudi Arabistan ile askerî-istihbarî alandaki örtülü, gizli işbirlikleri, kirli operasyonları ve Rusya, İran ve Fransa ile yürüttüğü ortak operasyonlar ve işbirlikleri, açıkçası saldırgan tarafın kimliğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Mısır’ın Türkiye’ye yönelik yürüttüğü kampanyanın meşruiyet zeminindeki unsurlar sakat ve iddiaları yersiz. Peki, buna rağmen Sisi neden Türkiye karşıtlığını, hatta düşmanlığını devam ettirmekte ısrarlı?

Mercidabık-Ridaniye sendromu mu?

Öncelikle, Mısır’daki bazı çevrelerin halen Mercidabık ve Ridaniye’nin “rövanşını almaya” çalıştığı ve bu bağlamda yarım kalmış bir hesaplaşma psikolojisi içinde hareket ettiği görülüyor. Devlet kontrolündeki gazetelerden Youm7’de Türkiye’nin “tarihi düşmanlar” arasında sıralanması bu açıdan oldukça anlamlı. Gazete adeta Mısır devletinin belli bir kesiminin bilinçaltını deşifre ediyor. Bu bilinçaltı ile güncel siyaset ve jeopolitiği bir araya getirdiğimizde ise karşımıza Türkiye karşıtlığının tarihi, coğrafi, siyasi ve jeopolitik temelleri, nedenleri çıkıyor.

Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz Mısır'ı vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi.

Sisi’nin Türkiye üzerinden güttüğü hedefler

Türkiye karşıtı koalisyonun “silahlı gücü” rolüne soyunan Sisi, kendisini yönetime taşıyanlara karşı “diyet” borcunu öderken, diğer taraftan Türkiye sonrası sahada oluşacak olası güç boşluğunu doldurmaya ve böylece “Büyük Mısır” hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Arap jeopolitiğini, “Arapçılık-Arap milliyetçiliği” söylemleri üzerinden harekete geçirmeye çalışan ve Türkiye karşıtı bir eksen inşa etmeye çalışan Sisi, Suudi Arabistan ve BAE ikilisiyle birlikte koordineli bir şekilde hareket ediyor. Fakat bunun için öncelikle içeride karşı karşıya kaldığı sorunları halletmesi gerekiyor ki bunun başında da ekonomi geliyor. Zira darbe sonrası Mısır daha da yoksullaşmış vaziyette.

Ekonomisi büyük ölçüde turizme, yurt dışındaki Mısırlı işçilerin dövizine, yurt dışından gelen öğrencilerden elde edilen eğitim gelirlerine ve Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerden alınan geçiş ücretlerine dayanan bu ülke, önce darbenin artçı etkileri ve bu bağlamda yaşanan saldırılar, akabinde de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla çok ciddi bir bunalıma girmiş durumda. Sisi yönetimi “Türkiye tehdidi” üzerinden, BAE ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, söz konusu koalisyondan iktisadi-mali anlamda destek bulma peşinde.

Muhammed Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve bunun yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz ise vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi; zira 2013 askeri darbesiyle birlikte Mısır’da merkez-çevre ilişkileri derin bir darbe almış durumda. Sisi’ye yönelik muhalefet ve tepkiler sadece halk ile de sınırlı değil. Güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere, devlet içinde de Sisi’ye karşı içten içe bir tepki söz konusu ve Sisi’nin önünde bir Enver Sedat suikastı örneği duruyor.

Düne kadar Mısır’ın iç ve dış siyasetteki en temel çıkmazını/sorununu büyük ölçüde askeri ve ekonomik açıdan dışa bağımlılık oluştururken, 2013 sonrasında buna siyasi bağımlılık da eklenmiş durumda. Dolayısıyla Mısır’ın temel sorunu, merkez-çevre bağlamında yaşadığı ciddi kopukluk ve bunun yol açtığı sosyoekonomik ve siyasi istikrarsızlık. Bundan ötürü, Sisi’nin içeride gücünü artıracak ciddi bir krize, bir “öteki”ye ihtiyacı var. Bu “öteki” de Türkiye.

İhvan’ı gerekçe göstererek Türkiye’yi Körfez ülkeleriyle de karşı karşıya getiren Sisi, şimdilerde Akdeniz ve Libya üzerinden Türkiye ile yürüttüğü, şu an için kontrollü olarak adlandırılabilecek bir krizle, içerideki direnci ve muhalefeti kırmak, konsolide etmek ve aynı zamanda başta yakın çevresi olmak üzere, Arap dünyası içindeki konumunu güçlendirmek istiyor. Ankara ile yaşadığı krizde sorunu ısrarla “Türkiye-Arap dünyası” meselesine dönüştürmeye çalışmasının altında da bu yatıyor. Askeri darbenin ardından Sisi yönetimiyle birlikte tekrar Camp David sürecine çekilen/monte edilen Mısır, kendisine yönelik şüphe, temkinlilik ve tepkileri bu şekilde telafi etmeye çalışıyor.

ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisi ile Çin’e karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor.

Kaygan zemin, kaypak işbirlikleri

Burada “taraflar” ile elbette yekpare bir yapıdan ya da ortak bir cepheden bahsetmek mümkün değil. Nitekim söz konusu aktörlere baktığımızda karşımıza ABD, Avrupa (ki burada tek bir Avrupa gücünden/ülkesinden bahsedebilmek mümkün değil), Rusya ve İsrail’in çıktığını görüyoruz. Suudi Arabistan ve BAE ikilisini ve hatta İran’ı da elbette göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu ülkeler, her ne kadar Türkiye’nin sahadaki etkisini sınırlandırma ya da sonlandırma konusunda mutabık gibi görünseler de (“Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” örneğindeki gibi), farklı çıkarlara sahip oldukları ve her an taraf değiştirebilecekleri de ortada. Hatta bir ülke konusunda ortak hareket eden iki ülke, bir diğer ülke ya da mevzuda ciddi çıkar çatışması yaşayabiliyor ve hatta bu sahaya da operasyonel anlamda yansıyabiliyor; Suriye’de Rusya ve İran, Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE arasında görüldüğü üzere.

Mısır üzerinden Türk-Batı ilişkileri en temelde eski eksenine oturtulmaya çalışılmakla birlikte, aslında “Yeni Batı” bağlamında Türkiye’yi kazanma, kontrol altına alma mücadelesinin yürütüldüğü görülüyor. Bu bağlamda, ABD dışında İngiltere, Fransa ve Almanya’nın (hatta burada İtalya’nın adı da zikredilebilir) ön plana çıktığı Avrupalı devletler arasında da Türkiye konusunda farklı çıkışlar söz konusu. Fransa Türkiye karşıtı bir duruş ortaya koyarken Almanya daha farklı bir tutum sergiliyor. Almanya zayıf, istikrarsız bir Türkiye’nin kendisi ve Avrupa Birliği (AB) açısından hiç de tercih edilir bir seçenek olmadığının çok net bir şekilde farkında ve bu jeopolitik gerçeğe uygun olarak davranıyor. Nitekim Sisi’nin Almanya’dan ve AB’den Mısır’a dönük güçlü bir destek alamamasının altında da bu yatıyor.

ABD açısından Türkiye, kaybedilmemesi gereken, yeniden kazanılması gereken bir müttefik olarak görülüyor. ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisine (ve pek tabii ki Çin’e) karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor. Türkiye’nin ABD’ye güveninin sınırları Suriye krizinde test edilmiş olmakla birlikte, şu ana kadar Akdeniz ve Kuzey Afrika’da güven arttırıcı süreç sağlıklı bir şekilde işliyor görünüyor.

Sisi Kavalalı’nın hatasına düşmemeli

Sonuç olarak, Sisi de çok net bir şekilde uluslararası ilişkilerdeki zeminin fazlasıyla kaygan ve ilişkilerin kaypak olduğunun farkında. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali çok yüksek; zira her şeyden önce Sisi’nin içerideki pozisyonu hiç de iyi değil. Ayrıca Sisi, dış güçlerin desteğiyle Osmanlı ile bir “hesaplaşma” sürecine giren Mısır’ın 1922’ye kadar İngiltere’nin sömürgesi olduğunu da muhtemelen tarih kitaplarından okumuştur.

Dolayısıyla Ankara ile kavga içine giren Kahire, büyük bir güç statüsünü tekrar elde etmek şöyle dursun, bağımsızlığını da kaybedebilir ya da ciddi bir iç savaş ortamına sürüklenebilir. Mısır her ne kadar Camp David düzenine tekrar çekilmiş olsa da İsrail’in tarihsel hafızasındaki yerini korumaya devam ediyor ve BOP tıkır tıkır işliyor. Dolayısıyla Kahire’nin Ankara ile kavgaya, savaşa değil yeni bir işbirliğine, dostluğa ihtiyacı var; daha önce olduğu gibi.





29 Temmuz 2020 Çarşamba

Gündemi yorumlayan yazarlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Libya, Doğu Akdeniz ve Yunanistan gerilimine dair son durum raporu








Mehmet Acet
                                                                                                                                                                        MEHMET ACET

Geçen hafta Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi’nin Antalya’nın Kaş ilçesinin karşısındaki Meis Adası’nın bulunduğu bölgede arama-tarama faaliyetine girişeceğinin duyurulmasının ardından Yunanistan’ın “Oralar bize ait” diyerek çıngar çıkartması üzerine yeni bir gerilim patlak vermişti.

Cumartesi günü bu köşede anlattık.

Atina’nın biraz da Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un fitillemesiyle Avrupa’yı Türkiye’ye karşı ayağa kaldırmaya çalışması üzerine Almanya Başbakanı Merkel Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak gerilimi yatıştırmak adına araştırma faaliyetlerinin ertelenmesini talep etmişti.

Erdoğan o görüşmede bağlayıcı bir taahhütte bulunmadı ama gelinen nokta itibarıyla Ankara’da krizin bir çatışma ortamına sürüklenmeden ‘diplomatik yöntemlerle’ yönetilmesi anlamında bir iradenin ortaya çıktığı anlaşılıyor.

👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩

Türk mucizesi! Okyanusa açılan iki kapıyı tutmak!






İbrahim Karagül
                                                                                                                   İBRAHİM KARAGÜL

Dört yıl önce, Türkiye’yi içeriden işgal etmek için harekete geçmişlerdi. Daha dün, şehirlerimizde bombalar patlıyor, her hafta onlarca insanımız hayatını kaybediyordu.

Türkiye hem sınırlarının sıfır noktasında hem de şehirlerinde, sokaklarında kendini savunmaya çalışıyordu.

Ama bugün şehirlerimiz güven içinde. Sınırlarımız güven içinde. Tehdit sıfır noktasına gelinceye kadar da gereken neyse yapılıyor, yapılacak.

Türkiye coğrafyayı direnç merkezleriyle donatıyor..

👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩


MİT niçin başarılı?

Ahmet Kekeç

                                                                                            AHMET KEKEÇ


Cumhurbaşkanı Erdoğan MİT’in başarılarını övüyormuş...

Bunu bile eleştiri konusu yapıyorlar.

Ne olacaktı peki?

Kendileri nasıl bir MİT özlüyorlar?

Hakan Fidan MİT Müsteşarlığı’na getirildiğinde İsrailli Ehud Barak şöyle demişti: “İran ajanıdır, tehlikeli bir adamdır, ben uyarmış olayım da…”

Sonra da, “bazı önemli sırlar”dan bahsetmişti.

Barak’a göre bu “bazı önemli sırlar” her an İran’ın eline geçebilirdi.

Hemen tahmin ettiniz:   

👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩


CHP'nin dostları ve iktidar planları

Fadime Özkan

                                                                                           FADİME ÖZKAN

CHP’nin 37. Olağan Kurultayında 10 yılda 11 seçim kaybetmesine rağmen pozisyonunu koruyan Kemal Kılıçdaroğlu “pek olağan” şekilde 6. kez genel başkan oldu.

“Tek adam”, “diktatör” yakıştırmalarının yapıldığı Kılıçdaroğlu 80 il başkanının imzasıyla tek aday gösterildi gösterilmesine ama karşısında parti yönetimine sert eleştiriler yönelten üç rakibi daha vardı aslında.

İlhan Cihaner, Aytuğ Yazıcı ve Tolga Yarman. Lakin tüzük gereği 1352 delegeden 68’inin imzasını alamadıkları için genel başkanlığa aday olamadılar.   👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩


Dost siyaseti-Yoldaş siyaseti…

Yalçın Akdoğan

                                                                                      YALÇIN AKDOĞAN


CHP 37’inci Kurultayını ‘iktidar’ sloganıyla gerçekleştirdi. 2010’da yüzde 40 hedef koyarak koltuğa oturan ama yüzde 25’i geçemeyen Kemal Kılıçdaroğlu dokuz seçim kaybetmesine rağmen oturduğu koltuğu korumayı başardı.

Bu kurultay üzerine söylenenlerden iki spot çıkarılabilir:

Birincisi, CHP’nin yüzde 25’i geçme şansı CHP’li yorumculara göre bile mümkün görünmüyor.

İkincisi, CHP’nin tek başına iktidar olma şansı CHP yandaşlarının bile imkân dâhilinde görmediği bir durum.

Bu iki somut siyasi gerçeği CHP destekçisi gazeteciler de ifade ediyorlar.👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩

Uluslararası siyasal sistemde Türkiye’nin yeri neresi?

Kemal İnat

                                                                                               KEMAL İNAT

Covid-19 salgını öncesinde uluslararası siyasal sistemin lideri konumunda olan ABD’nin salgın sonrasında bu konumunu koruyup koruyamayacağı sorusu çok soruldu. Salgının ne kadar süreceği, tahribatının hangi boyutlarda olacağı ve ABD’nin krizi yönetme becerisi bu sorunun cevabı konusunda temel belirleyicisi olacaktı.

Gelinen noktada, salgının başlamasının üzerinden yedi ay geçtiğine göre bir ara değerlendirme yapmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

Öyle görünüyor ki, salgın zannedildiğinden uzun sürecek, tahribatı büyük oluyor ve ABD’nin krizi yönetme becerisi oldukça kötü.

IMF’in tahminlerine göre, 2020 yılı sonunda Amerikan ekonomisi yüzde 5,9 küçülecekken kriz döneminde bile Çin ekonomisi büyümeye devam edecek ve 2020’yi yüzde 1,2 büyüme ile kapatacak.

Bu, ABD ile Çin arasındaki GSYH büyüklüğü makasının daha da daralacağı ve Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olma hedefine bir adım daha yaklaşacağı anlamına geliyor.

👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩

Kılıçdaroğlu dostlarıyla iktidara yürüyecekmiş?!..

Hikmet Genç

                                                                                           HİKMET GENÇ

İlhan Cihaner ve Aytuğ Atıcı’yı tanıyoruz. Bir de Tolga Yarman adında bir aday varmış. İlk defa duydum ismini. Delege imzalarında yüzde 5’in altında kaldılar. (Beni de aday gösterselerdi o kadar toplardım yahu!)

Hacı Muharrem olsaydı biraz heyecanlı olurdu. O da n’apsın. ‘Yenmiş de yenmiş’.., nereye kadar?!..

Değişen de bi’şey olmayacağı için bu sefer kurultaya bir isim uydurdular.

‘İktidar kurultayı…’

Hani sanırsın CHP’yi iktidara götürecek kurultayı yapıyorlar… Bu kurultayla, yüzde 20-25’ler, 45’lere, 50’lere falan çıkacak CHP?!

Öyle değilmiş. ‘Dostlarla’ birlikte ‘iktidara’ yürüyeceklermiş…

İyi fikir.., biz de arkadaşlarla yürüyoruz bazen, iyi geliyor!..

👆YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYIN⏩






13 Şubat 2020 Perşembe

İran destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline geldi ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamakta.





İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten destek görmeye başlamışlardır.
İran'ın bölgede kullandığı devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuştur.
Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde (1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast eylemleri görülmüştür.
İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.
İran’ın en önemli devlet dışı aktörü Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür. 

Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. 

İran otoriterleri İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan) tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü karartmıştır.

Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12 bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz. Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.

Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar. Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde, başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor. 

Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen, Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin 500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.

İran destekli terör grupları, özellikle Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze olarak geri dönmekte.

Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor. İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.

Suriye’de İran destekli gruplara baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür. İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında, İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.

ABD Hazine Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı karşıya olduğunu da göstermektedir.



27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


30 Temmuz 2019 Salı

Türkiye ekonomisi bu yıl pozitif büyüyecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak: Türkiye ekonomisi bu yıl pozitif büyüyecek

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, "Türkiye ekonomisi bu yıl pozitif büyüyecek. Yıl sonu hedefine yakınsayacak bir büyüme bekliyorum." dedi.


Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, haber ajansları, gazete ve televizyonların ekonomi haber müdürleriyle bir araya geldiği toplantıda ekonomide son bir yıldaki gelişmeleri değerlendirdi, gelecek döneme ilişkin beklentileri aktardı, soruları yanıtladı.

Albayrak, Türkiye'nin son bir yılda çok güçlü bir politika başarısı ortaya koyduğunu, reform niteliğinde bir yılı geride bıraktığını söyledi.
Bağışıklık sistemini, altyapısını çok daha güçlü inşa etmiş bir Türkiye olduğunu aktaran Albayrak, spekülatif adım atanların 100 kere düşünmesi gereken bir sürece girildiğini bildirdi.

"Faizlerde düşüş olacak"

Türkiye'de önümüzdeki dönemde faizlerde düşüş trendi olacağını belirten Albayrak, "Kamu bankalarında bunu daha kısa sürede izleyeceğiz." diye konuştu.
"Enflasyonu yıl sonunda Yeni Ekonomi Programı'ndaki (YEP) hedefin altında kapatacağımızı ifade edebilirim." diyen Albayrak, özetle şu mesajları verdi:
"Mayıstan bu yana 10 milyar dolardan fazla yabancı yatırımcı girişi var. Türkiye'ye güvenen yatırımcı kazandı. Türkiye ekonomisi bu yıl pozitif büyüyecek. Yıl sonu hedefine yakınsayacak bir büyüme bekliyorum. Konut sektörünü yakından takip ediyoruz. Bugün itibarıyla sıkıntı oluşturan bir resim olduğunu düşünmüyorum. (Petrol ve gaz aramaları) Türkiye, Doğu Akdeniz'de çok önemli adımlar atıyor. İnşallah olumlu haberleri de yakında duyarız. İşsizlikle ilgili en kötüyü yüzde 14,7 ile geride bıraktık. Yaz aylarıyla birlikte yüzde 11-12'lere geldik."

"Faizlerdeki her türlü iyileşme ve gevşemeye olumlu bakacağım"

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının (TCMB) faiz konusundaki adımları benzer örneklere, iktisadi faaliyete, enflasyondaki iyileşmelere dayalı değerlendirmelerine göre attığını anlatan Albayrak, kendisinin de reel sektörün maliyetlerinin düşmesi açısından faizlerdeki her türlü iyileşme ve gevşemeye olumlu bakacağını söyledi.
Albayrak, faizlerde aşağı yönlü sürecin daha net şekilde devam edeceğini gördüklerini belirterek, şu ifadeleri kullandı: 
"Bizler de politika yapıcılar ve işin teknik ayağı olarak uyum noktasında, gerek bütçe ve vergi politikalarıyla eş güdümü yürütüyoruz. 2019 için ortaya koyduğumuz Yeni Ekonomi Programı'ndaki yüzde 15,9 enflasyon hedefini göz önünde bulundurarak, bu hedefin altında enflasyonla bu yılı kapatacağımızı çok net ifade edebilirim. Temmuz ayında baz etkisine dayalı hafif yükselme görsek de tahmin ediyorum, ağustos, eylül ve ekimdeki baz etkisinin güçlü cereyan edeceğinden kaynaklı, önümüzdeki süreç bu trendin daha da aşağı olduğunu gösteriyor. Burada kendisini rahat hissettiği marj nedir? Reel faiz noktasındaki benzer örneklere dayalı Merkez Bankası nasıl bir para politikası uygular? Bunu süreç içinde göreceğiz." 

"Önümüzdeki süreç ekonominin genelinde çok daha pozitif cereyan edecek"

Türkiye'nin 1 yıllık dengelenme sürecinde artık enflasyon ve faizlerde aşağı yönlü trendin içine girdiğini vurgulayan Albayrak, "Özellikle büyüme, iktisadi faaliyet, her türlü politik belirsizliğin geride kalmasından da kaynaklı, bundan sonra artık talepten, iç tüketim dinamiklerinden başlayarak, yılın ikinci yarısında bunların da etkisiyle, ekonomideki dengelenmenin de başlamasıyla önümüzdeki yılın ikinci yarısının daha pozitif bir döneme gireceğini ifade edebiliriz. Önümüzdeki süreç beklenti ve gelecek açısından, istikrarlı sürecin sadece kur ve faizler üzerinde değil ekonominin genelinde çok daha pozitif cereyan edeceğinin delili." diye konuştu. 
Albayrak, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında tutulan yedek akçenin Hazineye aktarılmasına yönelik soruya, "Biraz bu konudan anlayan herkes, sadece Merkez Bankası bilançosuna bakıp, bilançodaki bir kalemin yer değiştirmesinde kaynaklı bu sürecin para basmayla yakından uzaktan alakası olmadığını, bunun tamamen normal iktisadi faaliyet içindeki bir adım olduğunu çok net görür. Bu işlem tamamen normal ekosistem içindeki işlem. Para basmayla yakından uzaktan alakası yok." yanıtını verdi. 

"Vergi reformuyla ilgili çalışmalar çok yoğun şekilde devam ediyor"

Albayrak, Ticaret Bakanlığı koordinasyonunda, ilgili paydaşlarla iletişim halinde "Hal Yasası" konusunda çalışmaların sürdüğünü anımsatarak, "Takip ediyoruz, yetişirse bu yıl, olmazsa önümüzdeki yıl bununla ilgili önemli adımlar atacağız." dedi. 
Vergi hususuna yönelik sürecin de devam ettiğine işaret eden Albayrak, "Yapılandırma başka, af başka bir şey. Af dönemini artık geride bıraktık. Farklı dönemlerde farklı ihtiyaçlara dayalı adımlar atılabilir. Talepler geliyor değerlendiriyoruz. Burada olumsuz bir süreç yok. Vergi reformuyla ilgili çalışmalar çok yoğun şekilde devam ediyor. Sonbahara bununla ilgili bir paketi hazırlamaya çalışıyoruz. Türkiye'deki vergi sisteminin küresel örneklere, gelişmekte olan ülkelere göre daha rekabetçi bir mimariye kavuşması için çok detaylı ve titiz bir çalışma yürütüyoruz. Koordineli toplantılarla güncelleyerek süreci yürütüyoruz ve ciddi mesafe kat ettik." diye konuştu.
Albayrak, otomotiv sektörüne yönelik yapılan ÖTV indirimlerine değinerek, "Büyüme noktasında olumsuz etkilendiğimiz bu dönemde ekonomide attığımız adımların faydasını gördük. Yılın ikinci yarısının çok daha olumlu olmasını bekliyoruz. Sektör ve temsilcileriyle iletişimimiz devam ediyor. Süreci yakından takip ediyoruz, bu noktada atılması gereken bir adım olursa atarız." değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye'nin son bir yılda çok güçlü bir politika başarısı ortaya koyduğunu vurgulayan Albayrak, yatırım ortamının iyileşmesiyle ilgili belirsizliklerin ortadan kaldırıldığını, ekonomik istikrarın ortaya çıktığını, faizlerde ve enflasyonda dengelenmeye dayalı iktisadi faaliyetlerin ciddi şekilde iyileştiğini aktardı.

"10 milyar dolardan fazla yabancı yatırımcı girişi oldu"

Albayrak, mayıs ayından bu yana Türkiye'ye 10 milyar dolardan fazla yabancı yatırımcı girişi olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
"Özellikle mevcut potansiyeli açısından baktığımızda rekabetçi sektörler başta olmak üzere Türkiye'nin yeni bir büyüme modeline geçeceğinden bahsetmiştik. İhracat ve üretim odaklı bir süreçten bahsediyoruz. Türkiye'nin yurt dışındaki cari açık kaynaklı oluşacak finansman ihtiyacını minimize edecek stratejik bir dönüşümden bahsetmiştik. Bir yıl önce bu kadar hızlı bir iyileşmeyi ben bile beklemiyordum. Beklediğimizden iyi gerçekleşti. Bu dengelenme süreci 2009, 2001 gibi süreçlere benzemiyor. Özellikle üretim ve ihracat açısından pozitif yöndeki seyrin güçlenerek devam ettiği, özellikle 'köpük ithalatın' ciddi anlamda düşmeye başladığı, ihracatın ithalatı karşılama oranının cari dengeye pozitif katkı açısından başka bir dönem."
Albayrak, son bir yılın hem Türkiye hem de kendisi açısından tarihi bir yıl olduğunu söyledi.

Berat Albayrak, "Bir önceki bakanlık dönemimde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevine başladığım gün, resmi anonsun yapılmasından 30 dakika önce başlayan Rusya jet krizi ile 'hoş geldin kriz' algısıyla hakikaten çok değişik bir tecrübe olmuştu." diye konuştu.

Ekonomi tarafında daha farklı bir tecrübe olduğunu aktaran Albayrak, küresel süreçteki gelişmeler ve Türkiye ekonomisine yönelik saldırı veya spekülatif ataklarla son bir yıllık sürecin "tarihi bir yıl" olduğunu belirtti.

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, "İlginç bir yıl geçirdik ama geriye dönüp baktığımızda tüm bu yaşananlar üzerinde Türkiye açısından, Türkiye'nin ekosistemi açısından, Türkiye'yi çok güçlü bir noktaya taşıyan engin tecrübeleri edindiğimiz bir yıl oldu. Tüm paydaşlar ile çok kıymetli başarılara imza attığımız bir süreç oldu." şeklinde konuştu.

Türkiye ekonomisinin yapısal anlamda reform niteliğinde bir yılı geride bıraktığını anlatan Albayrak, "Bölgesel olsun, kendi ekonomisine has olsun, küresel anlamda olsun, oluşabilecek mevcut ve potansiyel ataklara karşın çok güçlü bir direnç altyapısı geliştirdiği bir yıl oldu. Geçmiş bir yılın muhasebesini bir cümle ile özetleyip, gelecek bir yıl nasıl gerçekleşecek diye baktığımızda, Türkiye açısından önümüzdeki bir yıl, yaşananların meyvelerini topladığımız, sürecin çok daha iyi ve başarılı bir yıl beklendiğini ortaya koyuyor." ifadesini kullandı.

Yeni Ekonomi Programı'nın (YEP) ilk fazı ekonomide dengelenme sürecinin çok güçlü bir şekilde, beklentilerinin, hedeflerinin de ötesinde neticelendiğini aktaran Berat Albayrak, "Burada dengelenmeden kastettiğimiz nedir? Dönem dönem farklı yorumlarla karşı karşıya kalıyoruz ama bunun da altını açmak lazım. Sadece cari dengelenme değil, bugün itibarıyla Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bütün bu risklerin bertaraf edilerek dengelenmeyi vurguluyoruz. Bu sadece cari anlamda değil, aynı zamanda enflasyon, faizler, büyüme anlamında dengelenmenin de altını çizdiğimiz bir süreç." değerlendirmesinde bulundu.

"Hiçbir 'en kötü senaryo' gerçekleşmedi"

Albayrak, 2019 hedefleri açısından bakıldığında, temmuz ayı itibarıyla birçoğunun çok daha ötesinde bir netice ile yılı kapatacaklarını ifade ederek, şunları kaydetti:

"İnşallah beklentinin de ötesinde başarılı bir yıl olarak ortaya koyacağız ve 2020 ve 2021 özelinde 3 yıllık güncellenmiş Yeni Ekonomi Programı'nı da eylülde inşallah açıklayacağız. Özellikle değişim sürecinin önümüzdeki yılın dengelenmesinin daha güçlü oturması ile birlikte 2020 ve 2021'de hem enflasyon, hem faizler, hem büyümede çok daha güçlü bir şekilde hayata geçeceğini göreceğiz. Dolayısıyla çok şeyler yaşandı, çok engin tecrübeler edindik, çok zor bir yıl oldu, kolay bir yıl olmadı. Ama tüm bu resme geriye dönüp baktığımda, çok hayatiyet addedeceğimiz birçok gelişme ışığında Türkiye açısından başarılı bir yıl olduğunu ifade edebiliriz tüm yaşananlara rağmen. Gerçekten tüm yaşananlara kıyasla çok daha etkin bir şekilde bu süreci başarılı bir şekilde yönettiğini, çok daha hızlı bir şekilde bu süreci bertaraf ettiğini görebiliriz. Gerek büyümede, gerek istihdamda, gerek ekonomik iktisadi faaliyette birçok negatif tahminleri bir kenara olacak şekilde, beklenen hiçbir 'en kötü senaryo'nun gerçekleşmediğini de şükürler olsun çok daha iyi bir neticeyle bu bir yılı kapatacağımızı ifade edebilirim."

Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, değerlendirmesinin ardından soruları da yanıtladı.

"Merkez Bankasının faiz indirimi kararı sonrası bankalardan faiz indirme konusunda bir beklentiniz var mıdır?" şeklinde soru üzerine Albayrak, referans olacak datalara bakıldığında faiz indiriminin olduğu gün öncesinde bile bir faiz indirimi sürecinin, enflasyona dayalı reel faizlerin aşırı yüksek olmasından kaynaklı bir trende girdiğini gözlemlediklerini söyledi.

Albayrak, "En yakın dönemde zannediyorum bu hafta bu çerçevede kamu bankaları başta olmak üzere bu indirimleri çok net göreceğiz. Tabii ki özel bankalar özellikle son bir kaç gündür kredi kullandırım miktarlarına ve cinslerine baktığımızda onlarda da ciddi bir hareketlenme başladığını görüyoruz. Sanki bu hafta değil, önümüzdeki haftada faizlerdeki düşüş trendinin daha da iyileşme yönünde olacağını çok daha somut göreceğiz. Kamu bankalarından zannediyorum ağustos ayı itibarıyla çok daha somut, net adımları daha kısa sürede göreceğimizi ifade etmek istiyorum." şeklinde konuştu.

"Merkez Bankasının 425 baz puanlık indirimini nasıl değerlendiriyorsunuz, totalde ne kadarlık daha bir indirim beklentisi içerisindesiniz?" şeklindeki soru üzerine Berat Albayrak, Merkez Bankasının bu çerçevede ciddi anlamda data setine dayanarak faiz kararını verdiğini söyledi.

"Türkiye'de özellikle son dönemde faizlerin ciddi anlamda gevşemesiyle önümüzdeki süreçte faiz trendinin daha da net ve sert bir şekilde aşağıya geleceği gerçeğinden hareketle bir faiz indirimi sürecine girdik." diyen Albayrak, şöyle devam etti:

"Ama zaten bu süreçte de resme baktığımızda, uluslararası birçok çalışmaya baktığımızda, gelişmekte olan ülkelerin reel faiz marjına baktığımızda, Türkiye açık ara çok büyük bir reel faiz marjıyla önde görünüyor. Dolayısıyla Türkiye'nin bu süreçte özellikle ciddi bir faiz indirimine gideceğini de enflasyonda yaşanacak iyileşmelere dayalı bu çerçevede bir trende girdiğini çok net görüyoruz. Bunun makası, marjı nedir, ne değildir bunları bizim belirlememiz, bilmemiz, karar vermemiz mümkün değil. Merkez Bankası bu çerçevede gerek benzer örneklere bakarak, gerek Türkiye'deki iktisadi faaliyet, enflasyondaki kalıcı iyileşme, enflasyondan çıkış süreci ile ilgili değerlendirmelerine dayalı olarak bu adımları atıyor. Ben işin icra tarafında, siyaset tarafında olan biri olarak reel sektörün bu resme baktığında maliyetlerinin düşmesi açısından ortaya çıkacak olan her türlü iyileşme, gevşemeye olumlu bakarım. Buna Türkiye'de zannetmiyorum ki bir kişi olumsuz baksın. Ama bunun doğru bir dengelenme içerisinde cereyan etmesi önemli."

Albayrak, farklı medya, sosyal medya mecraları üzerinden, "Dolar 10 lira olacak, 20 lira olacak" diyenler, negatif algı yaratmaya çalışanlar bulunduğunu belirterek, bunları yakından takip ettiklerini söyledi. Albayrak, farklı ülkelerin istihbarat altyapısına hizmet eden kişilerce de bu sürecin yürütüldüğünü aktardı.

Kurda olduğu gibi büyüme konusunda da negatif algı yürütmeye çalışanların bulunduğunu anlatan Albayrak, "Türkiye bu yıl pozitif büyüyecek. Büyüme 2019 yılı hedefine yakınsayacak çerçevede olacak." diye konuştu. Albayrak, yılın 3 ve 4. çeyreğinde çok daha olumlu döneme girilmesini beklediklerini dile getirdi. 

"ÖTV artışı gündemde değil"

ÖTV artışıyla ilgili şu anda spesifik bir artışın gündemlerinde olmadığını ifade eden Albayrak, bütçe ile büyüme dengelerinin hassas bir şekilde yürütülmesinin zorunluğuna dikkati çekti.

Albayrak, istihdam ve üretimin bir tarafta, Türkiye'nin uyguladığı bütçe disiplini politikalarının diğer tarafta olduğunu ama bunlardan birini tercih etme lükslerinin bulunmadığını kaydetti.

İkinci yarıyıldaki iyileşmeyle bütçe performansındaki beklentinin, çok daha dengeli cereyan edeceğini belirten Albayrak, bu konuda bir endişe taşımadığının altını çizdi.

Albayrak, 2019'un, bütçedeki faiz rakamının altında bir faiz ödemesiyle kapatılacağını ifade ederek, bu konuda borçlanma stratejisinin katkısının görüldüğünü dile getirdi.

"Türkiye çok iyi bir şekilde süreci püskürttü"

Albayrak, algı ve iletişim açısından negatif hava yaratılmaya çalışılmasına rağmen Türkiye'nin çok iyi bir şekilde süreci püskürttüğünü söyledi.

Bütçe performansı açısından bakıldığında, dengelenme sürecinin neticelerinin çok daha somut bir şekilde görülmeye başladığını anlatan Albayrak, söz konusu sürecin 2020'de çok daha güçlü bir şekilde görüleceğini bildirdi.

Bu yılın yüzde 3'ün altında bir büyüme rakamıyla bitirileceğini dile getiren Albayrak, büyüme, istihdam ve üretim dengesini eş güdümle yürütecek hassas terazide 2019'u nihayete erdirmeye çalışacaklarını söyledi.

"Yapılandırma bankacılık sektörüne ciddi bir alan açtı"

Albayrak, yapılandırmayla ilgili çıkan yasal düzenlemenin, bankacılık sektörüne ciddi bir alan açtığına işaret ederek, sektörün düzenlemeyi çok olumlu karşıladığını söyledi.

Albayrak, her sektörün talebine, reel gerçeklik içinde, dengeli şekilde destek vereceklerini dile getirerek, "Kimse bu noktada kolaycılığa kaçmasın. Bankacılık sektörü de kolaycılığa kaçmasın. Bankacılık sektörü de yeni dönemde zaten bu manada hakiki bankacılık yapma noktasında çok daha meydan okuyucu, çok daha rekabetçi döneme girecek." değerlendirmesinde bulundu.

Albayrak, bankacılık sektörünün hem küresel hem de iç piyasadaki rekabet açısından çok daha etkin olacağını, bankacılık sektörünü daha ileriye taşıyacak yeni bir döneme girileceğini bildirdi. 

Olası yaptırım kararı

Rusya'dan S400 hava savunma sistemi almıyla ilgili ABD'den gelecek olası yaptırımların ekonomiye etkisinin sorulması üzerine Albayrak, "Yapılan açıklamalarda, görüşmelerde artık sürecin daha pozitif cereyan ettiğini, olası etkilerin artık minimize olduğunu ve bu etkilerin ekonomimize de çok daha düşük düzeyde olacağı yönünde genel oluşmuş bir beklenti var. Sayın Trump ile Cumhurbaşkanımızın ilişkileri açısından daha pozitif bir sürece girdiğimizi söyleyebiliriz." değerlendirmesinde bulundu.

Albayrak, işçi ve memur sendikalarıyla yürütülen toplu iş sözleşmesiyle ilgil soruyu yanıtlarken de süreci Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının yürüttüğünü söyledi.

Tüm toplu sözleşmelerde adaletli bir süreç yürüttüklerini vurgulayan Albayrak, şu ifadeleri kullandı:

"Türkiye enflasyon noktasında bakıldığında bugüne kadar ne işçisini ne memurunu hiç ezdirmedi. Bu görüşmelerde mümkün olduğunca nasıl iyileştirme yapılabilir noktasında görüşmeler devam ediyor, edecek. Adaletli bir şekilde yani Türkiye'nin içinden geçtiği durumu da göz önünde bulundurarak, Türkiye çok hassas bir dönemden geçiyor, mümkün olduğu kadar, elimizden geldiği kadar yapabileceğimiz kadar, Bakanımız zaten bu görüşmeleri yürütüyor. Enflasyondaki iyileşmenin de göz önünde bulundurulduğu çerçevede orta yolda buluşulacağını temenni ediyorum." 

Albayrak, ekonomik verilerdeki iyileşmeye dikkati çekerek, "Bugünkü datalarla Türkiye'ye yatırım yapan bir yıl sonra yine kazanacak. Faiz trendinin daha da aşağı indiği böyle bir ortamda Türkiye bu anlamda çok büyük bir potansiyel ortaya koyuyor." değerlendirmesinde bulundu.

AB tarafından Türkiye'ye verilmesi beklenen finansal yardımlara ilişkin bir soru üzerine Albayrak, "Suriyelilerle ilgili verilen sözler, ekonomik sözler, rakamlar maalesef ortada. Gönül istiyor ki daha samimi siyaset güdülsün ve Türkiye'ye verilen vaatler yerine getirilsin, finansal yardımlar yapılsın. Bu süreci yakından takip ediyoruz." ifadesini kullandı.

Albayrak, Merkez Bankasının rezerv artış politikasına kendilerinin de olumlu bakacağına işaret ederek, "Keşke çok eski dönemlerde Merkez Bankalarımız, başkanlarımız daha fazla rezerv biriktirselermiş." diye konuştu.

Kur politikalarına yönelik soru üzerine Albayrak, "Ne yüksek ne düşük, şahsi kanaatim rekabetçi kur politikası olmalı." dedi.

Albayrak, Kurban Bayramı tatilinin uzatılıp uzatılmayacağına ilişkin ise "Açıkçası şahsi kanaatim sorulursa, ben bayram tatilinin uzatılmasına çok olumlu bakmıyorum. Benim tasarrufum değil, hükümetin genel tasarrufu olur. Zaten tatil döneminden geçiyoruz. Tam tersine üretim odaklı süreç oluşturursak şahsi kanaatim daha uygun olur." ifadesini kullandı.

Eski Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla'ya bir görev verilip verilmeyeceği konusunda ise Albayrak, Atilla'nın şu anda dinlendiğini ve dönüşünün ardından bu konunun oturulup konuşulabileceğini söyledi. Albayrak, "Bugüne kadar kamuda çok farklı pozisyonlarda çalıştı, performansı malum. Bununla ilgili en güzel şekilde değerlendirilir." dedi.

Türkiye'ye güvenip gelen yatırımcıların son bir yıl içinde gerek Türk lirası gerek döviz bazında yüzde 20 ila yüzde 60 arasında kazandıklarını anlatan Albayrak, "Ama birileri de Türkiye'nin çok daha kötü gideceği yönünde bir senaryo çizerek farklı yatırım tavsiyelerinde bulundu, Türkiye’ye güvenmeme yönünde bir oyun oynadı. Peki bunlar ne kaybetti? Yüzde 10 ila 15 arasında." ifadesini kullandı.

Albayrak, yeni dönemde özellikle küresel süreçte yaşananları da dikkate alarak çok daha farklı etkin dengelenme sürecine girileceğini dile getirdi.

Faizlerin yüzde 20-25 civarında olduğu bir ortamda yatırım ve tüketim yapılamayacağını vurgulayan Albayrak, faiz trendinin yönü aşağı kırılarak yatırım ortamıyla küresel, politik ve bölgesel belirsizlik sürecinin geride bırakılacağını kaydetti.

Albayrak, Türkiye'de dövize ve piyasalara yönelik farklı manipülasyonlar yapılamayacağının altını çizerek, "Amacımız, istikametimiz ve niyetimiz istikrarlı bir Türkiye ekonomisinin oluşmasıyla birlikte makro, mikro politikalarla ekonomide dengeli bir sürecin yaşanması." diye konuştu.

Kurumların finansman ve borçluluk düzeyi itibarıyla Türkiye’nin birçok rakibine göre daha iyi durumda olduğunu söyleyen Albayrak, iç ve dış piyasada borçccedil;lanma konusunda bir sorun yaşanmadığını ifade etti.

Albayrak, cari açık konusunda da haziran ayında Türkiye’nin yıllık bazda cari fazla vereceğini belirterek, şunları kaydetti:

"Türkiye cari dengeden kaynaklı finansman ihtiyacını da minimize edecek bir dengelenme süreci yaşıyor. Türkiye, dengelenme sürecinin finansman ihtiyacı, likidite ihtiyacı, iç piyasadaki üretim destekleri, teşvik politikası, üretim dönüşümüne dayalı uygulanan vergi, gümrük, hukuk süreçleri tüm bunların hepsinde bütünleşik bir yaklaşımla bu sürecin dönüşümünü çok daha güçlü yürüteceği bir sürece giriyor. En kötüsü geride kaldı."

"Bütçe performansı yüzde 3'ün altında gerçekleşecek"

Yılın ilk yarısında bütçe gerçekleşmelerine bakıldığında, 2019 bütçesinde planlanan şekilde ilerlediklerini kaydeden Albayrak, "İlk 6 ayda bütçede planlanana göre giderlerde yüzde 50, gelirlerde yaklaşık yüzde 46 gerçekleşme var. Dengelenme sürecinin üzerine koyacağımız 3 ve 4. çeyrekteki iyileşmeyi somut bir şekilde görmeye başladığımızda gelir artışlarına dayalı olarak bütçe performansının her koşulda yüzde 3'ün altında gerçekleşeceğini söyleyebilirim." dedi.
Albayrak, ilk 6 ayda Türkiye'de iki seçim yapıldığına ve uluslararası gündemde kötü kriz senaryoların dillendirildiği bir sürecin yaşandığına dikkati çekerek, esas iyileşmenin yılın ikinci yarısında görüleceğini vurguladı.

Bütçede ortaya koyulan tablonun, kamunun ve reel sektörün yeni yatırımları fonlanması açısından, bankacılık ve finans sektöründe atılan adımların neticesi olduğuna işaret eden Albayrak, şöyle devam etti:

"Son bir yılda birçok yapısal dönüşümü ortaya koyduk. Türkiye bu yüzden bugün oluşan türbülanslara karşı çok daha farklı ve güçlü refleks veriyor. Birileri bundan rahatsız olabilir, yapacak bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti Devleti 3. dünya ülkesi değil. Dünyada örnek aldığı ve benzerlik gösterdiği birçok ülkeye ve pazara göre en doğru metotları gözlemleyip ülkemizin menfaati için en iyisini bulmak durumunda olan bir ülke. Burada her geçen gün daha net karar alıp somut ve cesur bir şekilde adım atıyoruz, atmaya da devam edeceğiz."

Türkiye ekonomisinin gelecek yıllarda daha da güçleneceğinin altını çizen Albayrak, toplumun bu güçlenmeyi gördüğünü söyledi.

Albayrak, küresel süreçte ekonomilerin zor bir döneme girdiğini belirterek, "Bu süreçte, Türkiye gibi hızlı hareket edebilen güçlü ve rekabetçi bir reel sektör üretim portföyüne sahip ve benzeri gelişmekte olan ülkeler açısından tehdit olduğu kadar fırsat olan resmi de daha iyi okuyoruz." dedi.

Doğu Akdeniz'de yaşanan sürecin önemine değinen Albayrak, "3 sene önce bu sürecin ilk temellerinin atılmasıyla birlikte atılan adımların ne kadar önemli olduğunu bugün ortaya çıkan resimde görmüş oluyoruz." diye konuştu.

Albayrak, Türkiye'nin bölgesinde en fazla enerji tüketen ülke olduğuna dikkati çekerek, ülkenin kendi kara suları başta olmak üzere enerji alanında etkin bir süreç yürüttüğünü anlattı.

Türkiye'nin gelecek dönemde gerek deniz gerek kara aramacılığı ve sondaj konusunda 2020'li yıllarda olumlu haberlere gebe bir sürece ilerlediğini altını çizen Albayrak, "Türkiye'nin son 10 yıllarda farklı anlamda oyun değiştirici bir konuma gelmesine de katkı sağlayacak bir süreci yürütüyoruz. Toplumumuz, paydaşlarımız ve ticaret ilişkisinde olduğumuz bütün kesim bunun farkında. Cesur ve uluslararası hukuk içinde hareket edeceksek, bu adımı atmalı. Doğu Akdeniz hususunda Türkiye çok önemli adımlar atıyor ve hakkını sonuna kadar kullanıyor ve kullanmak zorunda." değerlendirmesinde bulundu.

Albayrak, Türkiye'de üretilen elektriğin yerlilik oranının yüzde 40'lardan yüzde 65'lerin üzerine çıktığına işaret ederek, "Bu müthiş bir rakam. Ne kadar yerli payı artarsa ithal payı düşer. Yerliliğe pozitif katkı yapar. Türkiye enerjide önemli gelişmeleri beraberinde yaşıyor. Bunun için Doğu Akdeniz konusu çok önemli." şeklinde konuştu.

"Türkiye'nin belki 100 yılını etkileyecek bir konu"

Kıdem tazminatına yönelik bir soruyu da yanıtlayan Albayrak, şöyle konuştu:

"Türkiye'deki emeklilik sistemi reformu uzun yıllardır süre gelen bir konu. Türkiye'nin belki 100 yılını etkileyecek bir konu. Bunu öyle bir sonuçla sona erdirmemiz lazım ki bütün paydaşların mutlu olacağı ve kazanacağı bir adım atılması gerekiyor. Yeni dönemde bununla ilgili somut adımlar atacağımız bir süreç var. Bu adımı attığımızda tüm paydaşların samimi olarak kazanacağı süreç olmalı."

Albayrak, konut sektörünün faizlerin düşmesiyle normalleşmesi sürecine gireceğini belirterek, "Yakından takip ediyoruz. Bu alanda bugün itibarıyla çok sıkıntı olan bir resim olduğunu düşünmüyorum." ifadelerini kullandı.

"İstanbul finans piyasalarının merkezi"

Albayrak, İFM ile ilgili süreci özellikle Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve sektör paydaşlarının yürüttüğünü ifade ederek, "Hedefimiz 2021'de projeyi bitirmek, bu süreci fiziki olarak tamamlamak. Hem fiziki hem de yasal düzenlemeler anlamında İstanbul Finans Merkezinin daha kapsayıcı olması için çalışıyoruz." diye konuştu.
Hazine ve Maliye Bakanlığının bazı birimlerinin bölgesel ve küresel ihtiyaçlar kapsamında İstanbul'a taşınmasına olumlu baktıklarını dile getiren Albayrak, Bakanlığın İstanbul'a taşınması gibi bir durumun söz konusu olmadığını kaydetti. Albayrak, "Ankara'da olması gereken birimler var, İstanbul'da olması gereken birimler var. İstanbul finans piyasalarının merkezi. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde de taşınmalar olabilir." dedi.
İşsizlikle ilgili en kötü dönemin geride bırakıldığını vurgulayan Albayrak, "İşsizlikle ilgili en kötüyü yüzde 14,7 ile geride bıraktık. Yaz aylarıyla birlikte yüzde 11-12'lere geldiğimiz gözüküyor." değerlendirmesinde bulundu. Albayrak, yılın ikinci yarısındaki pozitif gelişmelerin istihdama yansıyacağını tahmin ettiklerini belirtti.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile üstün performans

"Türkiye, son bir yılda yaşadığı olayları parlamenter sistemin olduğu dönemde yaşasaydı, bu kadar güçlü bir yönetim ortaya koyamazdı." diyen Albayrak, özellikle hızlı karar alma konusunda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde daha iyi refleks gösterildiğini vurguladı. Albayrak, yeni sistemin etkisiyle ekonomide tüm paydaşların üstün performans sergilediğinin altını çizerek, son 1 yılda reform niteliğinde çok büyük adımlar atıldığını kaydetti.
Geçen yıl açıklanan Yeni Ekonomi Programı'nda (YEP) dengelenme sürecinin 2020'ye kadar süreceğini belirttiklerini anımsatan Albayrak, "2020 enflasyonun daha stabilize olduğu bir yıl olacak. Büyüme ve enflasyon tarafında dengelenmenin oturacağı bir dönem olacak. 2020 dengelenmenin daha güçlü oturacağını tecrübe edeceğimiz bir dönem olacak." diye konuştu.
Kabine değişikliğiyle ilgili soruyu da Albayrak, "Kabinenin üyelerinden biriyim. Dolayısıyla bu soruyu bana değil kabineyi kuran iradeye, yani Cumhurbaşkanı'na sormak lazım." diye yanıtladı.
Bankacılık sektöründe güçlü adımlar attığının altını çizen Albayrak, gelinen noktada, bugüne kadar yapılan sermaye enjeksiyonlarının ötesinde son dönemdeki adımlarla birlikte bankaların sermayelerini daha da güçlendirdiğini söyledi. Albayrak, bankacılık sektörünün son bir yıllık süreci, geçmiş dönemlerin hiçbirine benzemeyecek şekilde çok başarı şekilde geçirdiğini anlatarak, sektörün artık yeni ekonomik dönüşüme çok daha etkin katkıda bulunması gereken bir sürece girildiğini kaydetti.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html