BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Marksist sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Marksist sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

14 Şubat 2018 Çarşamba

Siyonizm'in Leylaları!

Tamer Ashraf
Adı, Leyla Halid…
Mavi Marmara olayından sonra "'Erdoğan bizim de liderimiz" diyen Filistinli eski hava korsanı…
Ben onun, elinde mahcup bir gelin gibi tuttuğu bayramlık tüfeğiyle kameralara sırıttığını hayal meyal hatırlarım.
Aynı Leyla, 2013'te Gezi olaylarına katılanlara: 'Talepleriniz kabul edilene kadar meydanlardan ayrılmayın." demeyi de ihmal etmemişti.
Leyla Halid, Pazar günkü HDP Kongresindeydi. Afrin'i kastederek:

"Türkiye'nin yaptığı İsrail'in yaptığıyla aynı!" diye ünledi!
Bahse girerim ki tarihte hiçbir Filistinli, İsrail'i bu kadar şereflendiren ve Filistin halkını bu kadar zillete düşüren bir cümle kurmamıştır.

İsrail'in böyle düşmanları varken ayrıca ajan beslemesine gerek yoktur.

Kızıl Şaşkınlar


Soğuk savaş dönemini yaşamış olanlar, dünyanın her yerinde Amerikan müttefiki ülkelerin iç sorunlarına, SSCB destekli rejimlerin ve Marksist örgütlerin müdahil olduklarını unutmamışlardır.

Mesela "Türkiye Halk Kurtuluş Partisi - C" Mihraç Ural vasıtasıyla Suriye istihbaratının kontrolündeydi.
PKK da aynı formatta kuruldu.

George Habaş adlı Ortodoks tarafından kurulan, "Filistin Halk Kurtuluş Cephesi" de…

Leyla Halid, bu Marksist örgütün üyesidir.

Bunların bugünlerde devam eden "ezber dayanışma"ları, oradan gelmektedir.

1967'den sonra İsrail'e karşı mücadele eden El Fetih ve FKÖ gibi örgütler, gerek İsrail'le savaşan Arap devletlerinden gerekse Sovyet yanlısı Sosyalist BAAS rejimlerinden destek almışlardır.

Ancak bu desteğin Filistin'in mi yoksa İsrail'in mi yararına olduğunu anlamak için bugünkü sonuca bakmak gerekir.
Kapitalizmin, hür dünyanın ve çok partili demokrasinin zaferi için programlanmış bir soğuk savaş sistematiği içinde Slovenler, Slovaklar, Hırvatlar, Estonyalılar, Letonyalılar, Barzaniler, Leh Walesalar, Salva Kiriler, limana, gemiye, demire, çeliğe, petrole, paraya, bankamatiğe doğru koşarken acaba neden Filistinliler sonu karanlık kızıl ufuklara doğru yelken açmışlardır?..

Yıllardır İsrail'e karşı bir mantıklı adım bile atamayan bu keleşli soytarılar, yoksa takımlarını mı satmışlardır?
Sonunda ABD'nin kucağına oturup da bizim başımıza bela olmalarının başka bir izahı var mıdır?

Kolejliler - Keleşliler!.. 


Elimdeki listede 1972'den bugüne kadar MOSSAD tarafından suikastla öldürülmüş 14 Filistinli dava adamının adı var.

Bu listede, son derecede popüler oldukları halde George Habaş'ın veya Leyla Halid'in ismini göremiyorum.

Çünkü rehine kurtarmak için ülke basan MOSSAD'ın, bu macera karikatürleri ile bir işi olmaz!

FKÖ'nün bugün hala PKK'nın toplantılarında boy gösteren Sol kanadı, Filistinlilerin İsrail'in tuzağına düşen kesimidir.

Herkes Mersin'e giderken tersine giden enayileri yani…
Marksist George Habaş gibi Leyla Halid de Beyrut Amerikan Üniversitesinde eğitim görmüşlerdir.

Beyrut Amerikan Koleji, Robert Kolej'in, Boğaziçi Üniversitesi'nin kardeşidir.

1850'lerde bu okulları kuran papazlar, Türk Devletini yıkmaya, Anadolu'yu Türklere mezar yapmaya yemin etmişlerdi.

1972'de Robert Kolej'in İngiliz Hocası Sumner Hillary Boyd'un lojmanında yakalanan Ferit İlsever'li Aydınlık ekibi de Deniz Gezmiş gibi Ürdün'deki El Fetih kamplarında eğitim görmüştü.

Hatta bunların bir kısmı, mücadeleyi kızıştırmak adına, bir İsrail baskınıyla öldürülmüştü.

Sosyalist Suriye'nin kontrolündeki Bekaa vadisinde kurulan ilk PKK eğitim merkezi de eski bir Filistin kampıydı.
Leyla Halid'in Apo ile tanışıklığı, 1970'lerde, Sosyalizmin moda, sol yumruğun havada olduğu o kızıl macera günlerinden gelir.


Siyonizm'in İkinci El Ajanları!


Çoluğuna çocuğuna, sevdiklerine doğru giden masum insanların hayatını tehlikeye atmak, dünyanın hiçbir yerinde ezilen halklara bağımsızlık getiren bir eylem biçimi olmamıştır.

1968'lerin sorumsuz hippilerine bir dönem cazip gelen bu eylem tarzı üzerine akademik çalışmalar yapılmış; uçak kaçırma eylemi, insanlığı tehdit eden bir sosyal hastalık olarak uygarlık arşivindeki yerini almıştır.

Bugün eski bir hava korsanını, ayı oynatır gibi kapı kapı dolaştırıp da desteğinden medet ummak, bir iletişim çabası gibi görülebilir.

Ancak böyle bir medya yüzü, medeniyet mecmuasına değil, ancak eli kanlı katillerin ihanet bültenine kapak olabilir!

Aslına bakarsanız 2016 tarihli bir röportajda söylenen "Emperyalizm Kürtleri Kullanıyor" sözü de aynı Leyla'ya ait…
Emperyalizmin kimi kullandığı, kimin Leyla'ya ve onun saplantılarına ne kadar yakın olduğuna bağlı!
İsrail ABD'yle el ele, Ortadoğu'da Kürtleri kullanarak ilerliyor…

Müslüman kanı döküyor. Irak'ı bölmüş; Suriye'yi de bölüyor.
Batı Şeria düşmüş, Türkiye bıraksa Kudüs başkent oluyor.
Gazze'de Filistinli açlıktan ölüyor.

Leyla gelmiş, bizim paramızla oturduğu koltuktan bize sövüyor!

İkinci el MOSSAD ajanlığı işte böyle oluyor!..

Siyonizm'in Leylaları!

KÖŞE YAZILARI / 2018-02-14 08:56:09 ŞÜKRÜ ALNI AÇIK ORTADOĞU GAZETESİ

1 Şubat 2018 Perşembe

İşte ABD'nin gerçek yüzü

Kritik rapor açıklandı...İşte ABD'nin gerçek yüzü

Polis Akademisi Başkanlığı koordinasyonunda Uluslararası Terörizm ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi'nce hazırlanan raporda, ABD ve AB'nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK, PYD, PJAK, TAK, hatta DHKP-C gibi radikal sol örgütlerle de iş birliğine gittiği vurgulandı.

Polis Akademisi Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren UTGAM tarafından hazırlanan, "PKK'nın Bölgesel Terör Ağı Yapılanması" raporu, Mardin'de düzenlenen bir çalıştayda Polis Akademisi Başkanı Yılmaz Çolak tarafından açıklandı.

Kurulduğu ilk yıllardan itibaren çeşitli isimler altında faaliyet göstermesine rağmen terör örgütü PKK'nın da El-Kaide gibi Ortadoğu'da birlikte çalıştığı yerel örgütler vasıtasıyla güvenli ve kalıcı bir alan edinme peşinde olduğuna dikkat çekilen raporda, örgütün Suriye'de faaliyet gösteren uzantılarının ve DEAŞ ile mücadele gerekçesiyle bunlara yapılan yardımların daha sonrasında batılı ülkeler için de bir tehdit olacağı vurgulandı.

Rapora göre, ABD ve AB tarafından bir terör örgütü olarak listelenen PKK, Suriye devrim hareketleri sürecinde ortaya çıkan boşluğu kullandı ve PYD, YPG, YPJ ve diğer kolları aracılığı ile bölgedeki varlığını tahkim etme çabasını sürdürdü.

Öte yandan terör örgütü PKK, Öcalan'ın 1999 yılında yakalanmasından sonra istikrarlı ve tedrici bir dönüşüm süreci içerisinde girdi ve özellikle 2002'den bugüne dek geçen sürede yeni bir terör ağı yapılanmasına gitti. PKK böylece kendisini birçok örgütün üzerinde şemsiye yapı olarak konumlandırdı.

PYD'NİN VARLIĞI PKK İÇİN

Suriye'deki PYD/YPG'nin 2003'te PKK tarafından kurulduğu ve bugüne dek talimatları doğrultusunda hareket ettiğine dikkat çekildi. PYD varlığının "PKK tarafından, PKK için ve PKK sayesinde" olduğu vurgulandı.

Türkiye'nin Batılı müttefikleri ise DEAŞ terör örgütüyle mücadele için "seküler" ama bir başka terör örgütü olan PKK'nın bölgesel terör ağını desteklediği belirtildi.

Rapora göre, bu ülkeler "demokratik özerklik" ve "Rojava devrimi" adına PKK'ya siyasi, askeri, diplomatik, ekonomik ve insani sermaye yardımı yaptı.

Söz konusu ülkeler, örgütün bilinen baskıcı, otoriter, tek-tipçi tarzını Suriye Kürtleri arasında uygulamasına ve bunu yaparken de çeşitli savaş suçları işlemesini gözardı etti.
Raporda çok sayıda gözlemcinin, "Rojava deneyimi"nin uygulamada tamamen "Sovyet dönemi bir tek parti devletçiği" kurulmasından ibaret olduğuna ilişkin tespitlerine de yer verildi.

BATI RİSK ALTINDA

Rapora göre, PKK'nın bölgesel terör ağı yapılanması stratejisine yönelik Batı desteği, YPG'ye katılan Marksist, komünist, anarşist ve anarko-sosyalist batılı yabancı savaşçılar olması nedeniyle de yeni ulus-aşırı suç ve terör bağlarının kurulmasına yol açtı.

Bu durum, özellikle Avrupa güvenliğinin orta ve uzun vadede tehlikeye girmesi anlamına geldi.

Suriye'de PKK'nın yanında savaşan anarko-sosyalistlerin bir kısmı, Yunanistan'da terör saldırılarında bulunan anarşist kardeşlerine destek verdi ve Yunanistan'a döndüklerinde Suriye'de öğrendikleri şehir savaşı yöntemlerini kullanacaklarını vaat etti.

Raporda, destek verdikleri anarşistlerin, 2017'de Alman ve Fransız yetkililere mektup içerisinde bomba yollamış teröristler olduğu belirtildi.

Suriye'nin kuzeyinde PKK saflarında savaşan batılı anarşist ve Marksistlerin, Avrupa'ya dönmesiyle sağlanacak bağlantılarla PKK'nın suç ağını genişletmesi öngörüldü.

PKK'nın örgütün şantaj, adam kaçırma ve uyuşturucu gibi suçlara bulaşmış bir suç ve terör ağı olduğunun unutulmaması gerektiğine işaret edilen raporda, PKK ve bölgedeki terör ağının Avrupa'ya istikrar getirmeyeceği, Almanya gibi ülkelerin Türkiye ve Suriye politikalarını rehin almaya doğru gittiği ve PKK'nın Avrupa içinde edindiği gücün özellikle Rusya'nın giderek güçlendiği ve Avrupa'da aşırı-sol ve sağ akımların büyük alan kazandığı dönemde istismara açık olduğunun görüldüğü vurgulandı.

Raporda, mevcut uluslararası düzenin üzerinde kara bulutların gezdiği, popülizmin önlenemez yükselişte olduğu ve "orta yolun" giderek seyreldiği dönemde, global düzlemde devletsiz toplum vizyonuna sahip totaliter bir örgütü desteklemenin doğru seçim olmadığı kaydedildi.

RAPORDAN ÇARPICI TESPİT

Önemli bir kısmı NATO üyesi ülkelerden gelen yabancı terörist savaşçıların NATO üyesi ülkeleri hedef almasının NATO ve Batı ittifakı için de bir kriz anlamına geleceği uyarısında bulunulan raporda, uzmanların tespitlerinden bazıları şöyle:

"Ortadoğu'da birlikte çalıştığı yerel örgütler vasıtasıyla güvenli ve kalıcı bir alan edinme peşinde olan tek örgüt El-Kaide değildir. 

ABD ve AB'nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK da son birkaç yıl içerisinde yalnızca PYD, PJAK, TAK gibi kendi yandaşı örgütlerle değil, aynı zamanda MLKP ve yine ABD'nin terör örgütleri listesinde bulunan DHKP-C gibi radikal sol örgütlerle de iş birliğine gitti.

Suriye rejiminin PKK'ya olan desteği, zaman zaman azalsa da, süreklilik arzetmiştir. 

Esed ailesi PKK'ya Kuzey Suriye'de ve Suriye güvenlik güçlerinin kontrolünde eğitim imkanı tanımayı bir devlet politikası olarak benimsedi.

PKK için bir Kürt devletinin kurulması kendi içinde nihai amaç olmaktan çıkmış, daha ziyade enternasyonel sosyalizmi yaymak için bir araç haline gelmiştir.

Farklı çizgilere mensup marksist ve anarşist gruplar da PKK'nın bölgedeki terör ağı yapılanması içinde kendilerine yer bulabilmişlerdir. 

Batı, PKK'nın bölgesel terör ağında bulunan gruplara ekonomik, diplomatik ve askeri yardım yaptığında, bu yardım doğrudan 'anarko-sosyalistlere' 'marksistlere' verilen aktif ve tehlikeli desteğe de dönüşmektedir.

PKK'nın Avrupa'daki aşırı-sol gruplarla tarihsel bağları ve bağlantıları olduğu düşünüldüğünde, anarşist veya Marksist olarak Avrupa'ya dönen yabancı savaşçıların Batı güvenliği ve uluslararası düzen açısından diğer yabancı savaşçılardan daha az tehlikeli olmayacağı görülmelidir."

3 Kasım 2017 Cuma

Alman kanalında bomba ABD-PKK işbirliği



Amerika ile terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG ile olan işbirliği, Alman kanalı ARD'de tüm yönleriyle ortaya serildi.
Programda, Suriye'deki ABD kuvvetlerinin en üst düzey komuta merkezindeki isim olan General Raymond Thomas ile yapılan röportajda ABD'li general, terör örgütü PKK ile ''müttefik'' olduklarını kabul ediyor.
"PKK NASIL OLUYOR DA EMPERYALİST ABD İLE BİRLİKTE ÇALIŞIYOR?"
ABD'li yetkililer, YPG ve SDG gibi isimleri alsa da bu grubun tamamının PKK olduğunu bildiklerini ifade ediyor. Programda, '''Alman solunun en iyi dostu' olarak nitelenen terör örgütü PKK, nasıl oluyor da emperyalist olarak ifade edilen ABD ile birlikte çalışıyor?" sorusu yöneltiliyor.

"ABD HEPSİNİN PKK OLDUĞUNU BİLİYOR"
Almanya'da yayınlanan programda, isimleri YPG ya da SDG şeklinde olsa da bu yapılanmalarının tamamının PKK olduğu gerçeğinin ABD tarafından gayet iyi bilindiği vurgulan


PKK ile ABD arasındaki ''silah kardeşliği''nin o denli ileri gittiğine değinilirken, Amerikan ordusunun özel kuvvetlerinin terör örgütü PKK'ya ait sembolleri omuzlarına takarak basına poz dahi verdikleri kaydediliyor.

Suriye'deki ABD'li General Raymond Thomas ile yapılan röportaja da yer verilen haberde, ABD'li general, DEAŞ'a karşı verdiklerini iddia ettikleri mücadelede PKK ile ''müttefik'' olduklarını kabul ediyor.
ARD internet sitesinden programı "DEAŞ'a karşı savaş: ABD'nin Marksistlerle paktı" başlığıyla duyurdu.

"MARKSİST DEĞİL DEMOKRATLAR"
Bir gazetecinin, ''PKK Marksist bir örgüt değil mi?'' sorusunu yanıtlayan ABD'li general, PKK üst düzey yöneticileri ile yaptıkları toplantıda kendilerine yeni bir isim almalarını önerdiğini itiraf ederken, ''Ben onlara Markist değil, demokrat diyorum'' ifadesinde bulunuyor.

11 Ekim 2017 Çarşamba

PKK'yı NATO kurdu, yeni patronu Amerika olacak


Abdullah Öcalan yakalanıp Türkiye'ye getirildiğinde kendisinin avukatlığını üstlenen Ahmet Zeki Okçuoğlu, PKK ve Öcalan hakkında ezber bozacak iddialarda bulundu. PKK'nın NATO tarafından kurulan bir Kürt Gladyosu olduğunu söyleyen Okçuoğlu, Karar.com'a konuştu. Okçuoğlu, "PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak" dedi.
PKK taşerondur diyorsunuz. Hatta bunu Öcalan'ın kendisi söylüyor diyorsunuz? Neyin kimin taşeronu?
Abdullah Öcalan'ın 
Almanya'da yaşayan 
eski Avukatı 
Ahmet Zeki Okçuoğlu,
Açıklamaları 
01 Eylül 2015 Salı

Evet, “PKK taşerondur" sözü onun kurucusu ve halen lideri olan Abdullah Öcalan'a ait. Öcalan bunu, İmralı’ya getirildikten sonra, sorgulama adı altında çekilen ve Aydınlık Gazetesi tarafından deşifre edilen video kayıtlarından birinde söylüyor. Ancak ben bu sözü, Türk yönetim çevrelerinin yıllardır tekrarladığı, PKK'nin TC'ye karşı bazı dış mihrakların taşeronluğunu yaptığı anlamında ifade etmedim. Tam tersine PKK kurulduğu günden beri TC devletinin güdümünde. PKK kurulduğu günden beri Kürdistan'ı kolonileştirerek paylaşan bölgesel ve milletlerarası güçlerin taşeronluğunu yapıyor.
PKK'yı NATO kurdurdu
PKK'nın kuruluşu nasıl oldu bu durumda? Öcalan kimdir?
PKK’nin kuruluşuyla ilgili iki resmi, bir de gayrı resmi üç hikaye var... Resmi hikayelerden biri TC'ye ait. Bu hikayede PKK, bölücü ve terörist bir organizasyon olarak tarif ediliyor. Bu organizasyonun amacı son Türk devletini bölerek yok etmek. İkinci resmi hikaye PKK’ye ait… Bu hikayede PKK, klasik bir milli kurtuluş organizasyonu olarak tarif ediliyor. Hikayeye göre, parçalanan ve milletlerarası koloni statüsüne mahkum edilen Kürdistan'ı kurtarmak ve bağımsız-birleşik Kürdistanı kurmak amacıyla kurulan PKK, bu amacı gerçekleştirmek için TC devletine karşı silahlı mücadele başlatıyor. Karşıt gibi görünse de bu iki resmi hikaye aşağı yukarı aynı.
Gerçek hikaye nedir sizce?
PKK’nin gayrı resmi hikayesi ise tamamen farklı. Bu hikayenin de müellifi yine Abdullah Öcalan. Öcalan, kitaplaştırılan konuşmalarında (Erkeği Öldürmek, Devrimin Dili ve Eylemi) ve Türk gazetecileriyle yaptığı muhtelif röportajlarda PKK’yi MİT’in talimatı ve onun verdiği paralarla kurduğunu açıklıyor. PKK'nin ikinci adamı Cemil Bayık, gazeteci İsmet İmset'in "PKK" adlı kitabında yer verdiği beyanında, PKK’yi kurmak için MİT’in kendilerine verdiği süreyi geçirdiklerini ve bu yüzden MİT mensubu Ağrılı Abdurrahman’ın yanlarına gelerek kendilerini azarladığını ve kendilerine altı aylık ek bir süre verdiğini ve kendilerine, "Bu süre zarfında da kurmazsanız öldürülülürsünüz!” dediğini söylüyor. 12 Mart askeri darbesinin ünlü savcısı Baki Tuğ, 12 Mart’ta bir bildiri nedeniyle tutuklanan Öcalan’ı, MİT’ten gelen “Elemanımızdır!” yazısı üzerine serbest bıraktıklarını müteaddit defa açıkladı. Bu derin ilişkinin derin bir arka boyutu daha var: NATO… Abdullah Öcalan MİT’le ilişkisinden söz ederken NATO’dan da söz eder.
Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bu gibi durumlarda NATO deyince akla GLADIO gelir. Geçmişte Gladio, Kontr Gerilla adıyla anılıyordu. Öcalan’ın verdiği bilgilerden yola çıkarak PKK için, NATO’nun Kürdistan planı çerçevesinde evrensel Gladio sistemi içinde Türk Gladio’suna bağlı olarak oluşturulan bir birim (Kürt Gladiosu) olduğunu söyleyebiliriz. PKK’nin Batı dünyasında gördüğü büyük hoşgörü, Öcalan'ın bu beyanını desteklemektedir. PKK, NATO’ya bağlı Türk Gladiosu tarafından kurulduktan sonra Kürdistan’ı bölüşen diğer bölge devletleri ve Barzaniler (PDK) ve daha sonra da Talabani (YNK) bu projeye dahil edildi. PKK lideri bu büyük mutabakata bağlı olarak Suriye'ye, ondan sonra da Güney Kürdistan’a yerleştirildi. Daha sonra yine aynı mutabakatla Suriye’den çıkarılarak TC’ye getirildi. Şu günlerde ise PKK için, tarihinin yeni bir döneminin hazırlıkları yapılıyor.
Taşeronun amacı olmaz
PKK'nın amacı nedir peki?
PKK'nin bir amacı yok, onu kuranların amacı var. Taşeronun amacı olmaz. Patronu önüne ne koyarsa o, onu yapmakla mükelleftir. Yap der yapar, yık der yıkar. Bu yüzden de PKK zaman zaman farklı (hatta tamen zıt) şeyler savunuyor. Bu organizasyon, Kürt milliyetçisi ve Marksist bir kimlikle sahneye çıkarıldı ve Kuzey Kürdistan’da 15 yıl bu kimlikle silahlı faaliyet yürüttü. Abdullah Öcalan TC’ye getirildikten bir süre sonra, sözde Kürt milliyetçisi ve Marksist PKK’nin siyasi çizgisi Türk milliyetçiliğine, Ergenekon’un tasfiyesinden ve AKP iktidara hakim olmasından sonra da İslamcılığa evrildi.
Hedef düşük yoğunlukta çatışmaydı
Öyleyse şöyle sorayım, PKK’yi kuranların amacı nedir?
ABD Kürt milliyetçiliğini 1960 ve 1970'li yıllarda Mustafa Barzani vasıtasıyla kontrol ediyordu. 1975’te Güney Kürdistan’da Mustafa Barzani liderliğinde silahlı direniş hareketi tasfiye edilince ABD'nin kontrol mekanizması çöktü ve Kürt milliyetçiliği hızla Sovyetler Birliği'ne yönelmeye başladı. Jeopolitik bakımdan Ortadoğu'nun en önemli ve en dinamik bölgesi olan Kürdistan’daki bu gelişme bölgede güç dengesini ABD aleyhine çevirecek bir nitelikteydi. Bunun önüne geçmek için bir dizi tedbirin yanında PKK projesi devreye kondu. PKK vasıtasıyla Kuzey Kürdistan’da (gerektiğinde Kürdistan’ın diğer parçalarında da) “düşük yoğunlukta çatışma” ortamı yaratılacak ve bu sayede bu coğrafya kontrol altına alınacaktı. O dönemde ABD ve NATO’nun “düşük yoğunlukta çatışma” stratejisiyle Kürdistan'da ulaşmak istediği bir başka hedef de, bu çatışmaya bağlı olarak bu coğrafyada nüfus göçü, ekonomik ve sosyal çöküntü yaratarak Kürdistan meselesinin çapını küçültmekti. Proje NATO gözetimi altında TC tarafından uygulamaya kondu. Bu, TC'nin arayıp da bulamadığı bir şeydi. 12 Eylül askeri darbesiyle start verildi. Askeri darbeden kısa bir süre sonra Kuzey Kürdistan’da “düşük yoğunluklu çatışma” ortamının psikolojik şartları yaratıldı. Geriye PKK'nin "ilk kurşun"u patlatması kalıyordu. O zaman henüz çok zayıf olduğu için PKK, Barzani peşmergesinin de yardımıyla, 14-15 Ağustos 1984'te "ilk kurşun"u patlattı. PKK'nin ilk kurşunu patlattığı gün PDK'nin kuruluşu ve Mesut Barzani'nin doğum gününe denk geliyordu.
Soğuk Savaş'tan sonra Batı çözüme odaklandı
Peki ya Soğuk Savaş'tan sonra?
PKK'nin kurulması ve Kürdistan'da "düşük yoğunlukta çatışma" stratejisinin uygulanması Soğuk Savaş politikasıydı. Soğuk Savaş bitince, bu politikaya da ihtiyaç kalmadı. Başka bir deyişle Amerika ve AB, Körfez Savaşı’ndan sonra, Kürdistan için güvenlikçi politika yerini çözüm yanlısı bir politika izlemeye başladı. Ancak bunu TC’ye kabul ettirmek kolay değildi. Daha doğrusu TC onların her dediğine tamam diyordu, ama uyulamaya gelice ipe un seriyor ve verdiği sözlerden hiçbirini yerine getirmiyordu. PKK, TC'nin geleneksel politikasını sürdürmesi için ele geçmez bir enstrümandı ve bu mesele var oldukça onu yitirmek istiyordu. Kürdistan konusunda ABD ve AB'nin TC’den istediği bir şey de, Körfez Savaşı’ndan sonra yarı bağımsız bir statü kazanan Güney Kürdistan’ın federal bir statüyle TC’ye bağlanmasıydı. TC buna da yok demiyordu, ama bu konuda da bugüne kadar kayda değer bir adım atmadı. Türk yönetiminin ipe un serme politikasını uygulamasında Abdullah Öcalan ve PKK bugüne kadar ona paha biçilmez yardımlarda bulundu. TC devleti, Abdullah Öcalan ve PKK’nin kendisine sunduğu bu fırsatlar sayesinde “çözüm süreci”ni yirmiyedi yıl sürüncemede bırakma imkanına sahip oldu.
PKK'nın dış mihraklarca Türkiye'yi zayıflatmak için kullanıldığına katılıyor musunuz?
PKK'nin sahneye çıkarıldığı günden beri söylenen bu sözün gerçekle bir alakası yok. TC devleti Lozan statükosunun aynen devam etmesini istiyor. Bu yüzden de Kürdistan meselesi konusunda herhangi bir çözüm önerisini, varlığına yönelik bir komplo olarak görüyor. PKK’nin yukarda gerçek öyküsünü anlattım. PKK NATO’nun icazetiyle Türk Gladio’su tarafından kuruldu ve halen de ipleri Türk yönetiminin elinde. “Düşük yoğunlukta çatışma” tamamen Kürdistan’la sınırlı bir proje. Kürdistan’ın ötesi PKK’nin askeri faaliyetlerine yasaklıydı. Otuz yıl süren bu savaş süresince PKK Kürdistan dışında Türklere yönelik infial uyandıracak kanlı bir eylem gerçekleştirmedi.
HDP kirli kimliğini demokrasi ile gizliyor
HDP'yi denklemin neresinde tutuyorsunuz?
HDP, adında "demokrasi" olan bir parti. Parti programının neredeyse her satırında "demokrasi" sözcüğü var. Üstelik diğer partilerden farklı olarak demokrasiyi, tavandan değil, tabandan inşa etmekte söz ediyor. HDP'de demokrasi aşkı, ultra demokratik “öz yönetim”i savunacak kadar ileri bir boyuta. Şüphesiz bu tamamen sahte bir görüntü. HDP’nin gerçek zihniyetinde demokrasinin "d"si bile yer yok. Terörizm yardakçısı, hileli ve gizli servis güdümlü olan HDP, demokrasi kavramıyla bu kirli kimliğini gizlemeye çalışmaktadır.
Öcalan'ın avukatı oldum, çünkü...
Sizin Öcalan'ın avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu? O zamanlar kendisine inanıyor muydunuz?
Öcalan'ın devlet görevlisi olduğunu silah patlattığı ilk günden beri söylüyorum. Bu nedenle ona karşı hep sert bir muhalefet yürüttüm. Öcalan beni açıkça ölümle tehdit etti. Bunlara rağmen rağmen Öcalan TC'ye getirildiğinde iki nedenle onun avukatlığını üstlendim… Birincisi, o günlerde herkes gibi bende de TC'nin Öcalan'ı artık gözden çıkardığı kanaati hakimdi. Onun bu durumundan yararlanarak mahkemede en azından Kürt karşıtı bir tutum izlemekten onu alıkoymayı umuyordum. Çünkü getirilirken uçakta sözler ve video kayıtları çok ürkütücüydü. Gerçek kimliği ne olursa olsun Öcalan mahkemede Kürtleri temsil edecekti. Onun göstereceği olumsuz bir tutum hem Kürtler arasında büyük bir moral çöküntüsü yaratacaktı, hem de onların dünya alem nezdinde Küçük düşmesine neden olacaktı. Beni onun avukatlığını üstlenmeye sevk eden ikinci ve asıl neden, PKK'nin onun ve Türk gizli servislerinin güdümünden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Şüphesiz benimkisi ham bir hayaldi. Mahkeme tiyatroydu ve senaryosu çok önceden hazırlanmıştı. Beni de oyuna dahil etmek istiyorlardı. Bunu farkettiğim an Öcalan'ın avukatlığını bıraktım.
Bağımsız Kürdistan'ı destekliyorsunuz. Bunun Kürtlere ve bölgeye ne katkısı olabilir sizce?
Bağımsızlık her milletin hakkıdır. Kürtler de bir millet olduğu için doğal olarak onların da hakkı. Üstelik Kürtler Ortadoğunun en kadim halkı. Çağımız millet-devlet çağı. Bağımsızlık mücadelesinde hukukun sınırları içinde kalınmalı. Kürtler büyük bir millet. Barışçıl yöntemlerle bu hakkı elde etmesi çok daha rahat olacaktır.
PKK YPG’leştirilecek, yeni patron Amerika olacak
Peki PKK'nın bundan sonrası ne olacak? Tahmininiz var mı?
PKK ile ilgili gelişmeleri sadece bu organizasyonla TC arasında ilişkilerle sınırlı ele alırsanız doğru sonuçlara ulaşamazsınız. Gelişmeler daha çok kapalı kapılar arkasında cereyan ediyor. Bize yansıyan devede kulak. Ayrıca bu ilişkinin bir de milletlerarası boyutu var. Gelişmeleri değerlendirirken Amerika’yı ve Avrupa Birliğini mutlaka hesaba katmanız gerekiyor. Son yıllarda TC'nin PKK siyasetinde çok önemli bir değişim oldu ve hiç kimse bunun üzerinde durmadı. Türk yönetimi eskiden, PKK’nin silah bırakması, kendisini feshetmesi ve üyelerinin teslim olmasını istiyordu. Son yıllarda Türk yönetimi bu şartlarından vazgeçti ve yerine, PKK'nin TC’ye karşı silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi ile sınırlı bir talepte bulunmakla yetindi. Başka bir ifadeyle Türk yönetimi PKK'ye, "Bana dokunma, nereye gidersen git beni ilgilendirmez” diyordu. PKK öyle nereye gidersen gitsin denecek bir organizasyon değil. Ayrıca TC de bunu kolay kolay söyleyecek bir devlet değildi. Rolü gereği PKK, "Türkün karşı durulmaz gücü" karşısında bir kez daha diz çökecek ve sonra da silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan’dan (muhtemelen Güney Kürdistan’dan da) Batı Kürdistan'a kaydırılacak. Bu PKK için hem bir son, hem de yeni bir başlangıç. Rojava’da PKK tarihinin yeni bir dönemi başlıyor. PKK, YPG’leştirilecek. Yeni oluşumun patronu ise NATO adına Amerika olacak.
HDP’ye ne olacak sizce?
PKK’nin silahlı gücünün Kuzey Kürdistan’dan çıkarıldıktan sonra TC’nin elinde ondan geriye, lideri Abdullah Öcalan ve onun legal boyutu olan HDP kalacak. Abdullah Öcalan liderliğinde devletin Kürt partisi olarak Türk siyaset sahnesine katılacak. Bunun için de Öcalan “ev hapsi”ne alınacak ve oradan partisini ve Kürtleri yönetmeye devam edecek.

23 Mayıs 2019 Perşembe

HDP, Kürt partisi değildir!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

19 Mayıs’ta HDP Şişli örgütünün yayınladığı mesaj:
“19 Mayıs Pontus Rum Soykırımı Anma Günü. 353 bin Rum öldürüldü, 1 milyon 250 bin Rum mübadeleyle sürgün edildi. #BuAcıHepimizin”
TBMM’de yer alan bir partinin örgütü yayınlıyor bunu…
Y-CHP’nin PKK sevicisi İstanbul İl Başkanı'nın şu mesajından farkı yok:
“23 Nisan’dan bir sonraki gün neydi? Bilmek istemeyenler için ipucu: 1915”.
El ele, kol kola bir ihanet ve utanç!
19 Mayıs’ta Samsun’da Atatürkçülük gösterisi yapan İmamoğlu’nun müttefiki…
HDP, Kürt olmayan ve Kürtçe bile bilmeyen Marksist-Leninistlerin, DHKP-C’lilerin yönettiği bir parti…
PKK uzantısı HEP’ten ÖZDEP’e, ÖZDEP’ten HADEP’e, HADEP’ten DEHAP’a, DEHAP’tan DTP’ye, DTP’den BDP’ye ve BDP’den HDP’ye uzanan bölücü bir siyasî hareket…
Bu militan hareketi Meclise taşıyan da Y-CHP… 1991’de SHP listelerinden seçilip sonra istifa ettiler… DEP, Meclise giriverdi…
Y-CHP, o tarihî hatasını şimdi de PKK’yı belediyelere taşıyarak tekrarlıyor ve aldıkları sonucu da halkın iradesi olarak ilan ediyor…
Bu PKK uzantısı hareketin ilk başkanı Yaşar Kaya idi. Bir süre Almanya’da kaldı, Erbil’de öldü, Özgür Gündem’in sahibi idi…
HADEP kongresinde PKK paçavraları ve bebek katilinin posterlerini astıran Murat Bozlak tutuklandı, sonra vekil oldu, sonra da kanserden öldü.
Ahmet Turan Demir, defalarca tutuklandı, hapis cezası aldı.
DTP’nin eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’tu.
Sonra piyasaya Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak ve Sabahat Tuncel çıktı.
ÖDP’li fırıldak Ufuk Uras, Mehmet Metiner, Altan Tan, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Osman Baydemir ve Figen Yüksekdağ yeni figüranlardı…
Kürtçe konuşamayan ve belediye başkanlığı yapan Kışanak ve Tuncel yargılanıp hapse gönderildi. Şimdi açlık grevi yapan Tuncel, bir ara şu nutukları atıyordu:
“Türkiye halklarına da çağrımız 'Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz.' Bu sadece bir slogan değil, bir gerçekliktir. Eğer bugün Kürtler özgür değilse Türkler de özgür değildir.”
Figen Yüksekdağ, Kürtçe bilmeyen bir Marksist-Leninist… Şimdi hapiste… HDP eş başkanı idi ve şu küstahlığı unutulmayacak:
“Biz sırtımızı YPJ'ye, YPG'ye ve PYD'ye yaslıyoruz bunu söylemekte ve savunmakta hiçbir sakınca görmüyoruz!”
Ne Ertuğrul Kürkçü ne de Sırrı Süreyya Önder, Kürt… Kürkçü Dev-Genç’li… Çayan’ın öldürüldüğü olayda samanlıkta saklanmış biri. Kürt olmayan Kürtçü solcu Önder ise şimdi hapiste…
HDP, hiç Kürt halkının derdi ile dertlenmedi. Ne aş, ne iş, ne huzur…
Çözüm sürecinde kirli emelleri için Güneydoğu’yu köstebek yuvası yapıp kan gölüne çevirdiler… Bölge esnafını tehdit ederek sürekli kepenk kapattırdılar.
Yasa dışı eylemlerinde sürekli polisle çatıştılar…
Halkın kendilerine teslim ettiği belediyelerin imkânlarını PKK’ya taşıdılar, yataklık yaptılar…
Mesela eş başkan kızıl Sezai Temelli Kürt değil ve KHK ile İstanbul Üniversitesinden atılanlardan… ÖDP’den ayrılıp HDP’nin kuruluşunda yer aldı. HDP’nin eş başkanı…
“23 Haziran’da CHP’ye oy verirseniz Kandil’in yolu açılır” itirafı ile “Bugün Türkiye’nin en bereketli toprakları burası. Buralar vadedilmiş topraklar. Musa bütün ömrünü bu toprakları arayarak geçirdi. Geldiler bu toprakları da kuruttular” küstahlığı ona ait…
Bu kızıl Temelli, 31 Mart sonrası “İstanbul ve Ankara’yı İmamoğlu ve Yavaş değil HDP yönetecek” diyen adam…
Şimdi de “Kayyımları nasıl süpürdüysek İstanbul’u da süpüreceğiz” diyor…
Kürtçü Buldan, Hakkari’de memur iken daha sonra öldürülen, teyzeoğlu eski bir uyuşturucu kaçakçısı PKK’lı ile evlendi…  İstanbul’da “cumartesi anneleri”nin elebaşılarındandı. HDP eş başkanı…
Kürtçü Buldan demokrasi ittifakı dediği “zillet ittifakı”nın adayı İmamoğlu’nun aldığı oy için şöyle diyor: “İmamoğlu'nun başkanlığında 'Kürdistani partiler’in payı var.”
Kürdistani partiler kim? Müttefikleri Y-CHP/İP/SP…
HDP, asla bir Türkiye partisi olmadığı gibi asla Kürt kardeşlerimizi de temsil edemez…
Bunlar, TBMM araçları ile terörist ve silah taşıma ihanetini gösteren taşeronlar…
Birçok Ermeni'yi barındıran PKK’nın siyasî uzantısı ve maşası…
19 Mayıslarda  “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” çığlığı atan Y-CHP’liler nasıl bir kirli iş birliğinin içindeler?
Kürtçü Sakık’ın kendilerine yaptığı “İt sürüleri” hakaretine razılar mı?
Ve Y-CHP’ye bir uyarı daha:
Zırt pırt başvurduğunuz meşhur “367 mucidi” Yargıtay Başsavcısı Kanadoğlu, 2002’de DEHAP'ın seçimlere girmesini engellemek için başvurmuş ancak YSK, DEHAP'ın seçimlere katılmasına karar vermişti…

Haberiniz ola!

Türk milleti bu tuzağa düşmez


Türk milleti üzerinde oyun oynayanların, sonu hep hezimet, hep bozgun, hep de acı olmuştur. Bir seçim kazanmanın telaşında değiliz. Ülkemize, milletimize, bekamıza, geleceğimize sahip çıkmanın derdindeyiz.

Birkaç belediye ele geçirdiler ya, gerisini getirip ülkeyi kaosa sürükleyeceklerine olan inançları iyice arttı. Şimdi çok daha hevesli saldırıyor, akla hayale gelmeyecek yalanlara başvuruyor, gafletten ihanete her yolu deniyorlar. 23 Haziran İstanbul seçimlerinde istedikleri sonucu elde etmeleri durumunda daha da azacak ve ülkeyi kilitleyeceklerdir.

SİZİ BİRARAYA GETİREN ŞEY NEDİR?

  Bütün bunları yapıyorlar, sonra da dönüp büyük bir pişkinlikle, erdemden, ahlaktan, davadan, dürüstlükten, samimiyetten dem vuruyorlar. Kendilerine, “bırakın işbirliği yapmayı, bir araya gelmeyi aynı havayı bile teneffüs etmeye tahammül gösteremediğiniz halde, sizi bir araya getiren şey nedir?” diye soruyoruz, duymazdan geliyorlar. Sicillerinin büyük bölümünü oluşturan belgeli yalanlar, hukuk kararları ile kesinleşmiş hırsızlıklar sanki kendilerinin değilmiş gibi, üste çıkıyorlar. Yaptıklarını gizlemek ve ihanetlerini milletten kaçırmak için de, arkadan dolanıyor, “MHP geçmişte şunları söylemişti, AK Parti şöyle yapmıştı” gibi ezberleri tekrarlayıp zihin bulandırmaya uğraşıyorlar.

BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜK

  Bin defa anlattık, aslında çok da iyi anladılar, ama işlerine gelmediği için aynı sakızı çiğneyip duruyorlar. Be hey gafiller, MHP hangi söylediğini inkar etti, hangi yaptığından vazgeçti? MHP’nin tarihi şan ve şerefle yazılmıştır. Geçmişte söylediklerinin hepsi kendi sitesinde duruyor. Ülkemizin ve milletimizin menfaatleri o zaman onu gerektiriyordu. Söylenenlerin doğruluğu ve haklılığı ispatlandı.Sonra 15 Temmuz gibi dünya tarihinde görülmemiş bir ihanet yaşandı. Türkiye ile meselesi olan içeride ve dışarıda her kim varsa, saldırıya geçti. MHP gibi bu ülkenin teminatı olan bir parti, AK Parti’nin gitmesi uğruna memleketimizin felakete sürüklenmesini göze alacak mı zannettiniz?Bunu siz yapabilirsiniz, zaten yapıyorsunuz, ancak MHP için ülkenin bölünmez bütünlüğü her şeyin önünde ve üstündedir. Anlamadığınız, anlasanız da işinize gelmeyen şey tam olarak budur. MHP siyasi menfaatlerinin, küçük oy hesaplarının peşinde koşmuyor, bekamıza sahip çıkıyor.

BİRBİRİNİZE YAKIŞIYORSUNUZ

  Hadi sizde çıkın, ne dünya görüşü, ne siyaset gerçekleri, ne geçmişte, ne gelecekte hiçbir şekilde aynı hedefte olmadığınız halde, sizi bir araya getiren şeyin ne olduğunu bu millete bir anlatın. İhanet derseniz, alası sizin aranızda yaşandı. PKK’dan başlayıp FETÖ’ye uzanan terör örgütlerini temize çıkarma gayretini büyük bir fedakârlıkla yapanlar sizler değil miydiniz? Selahattin Demirtaş’a güzellemeler için aranızda yarışa girmediniz mi? Hakaret derseniz, su katılmamışını birbirinize karşı kullandınız. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu PKK ve uzantılarına kol kanat germekte bir sakınca görmüyor, ama ortaklık kurdukları İP’in Genel Başkanı için, “Kişisel olarak ben, Meral Akşener’in geçmişte namussuz ve aktif siyaset yaptığı, devlet yöneticiliği yaptığı dönemlerdeki duruşunu unutmayanlardanım. Meral Akşener gibi geçmişin kirli siyasetçilerinden Türkiye’nin merkez sağını dolduracak gibi çok umut vadeden cümleler kurmayı da siyasetçi olarak her şeyden önce kendime yakıştıramıyorum.” diyebiliyor. Kim kime ne yakıştırır onu bilemem, ama birbirinize çok yakıştığınız muhakkak.

İSTANBUL’UN KAYBA TAHAMMÜLÜ YOK

  Erdemden uzaklaşmış, utanma duygusundan mahrum kalmış, doğruluğu kaybolmuş siyasi ihtiras sahiplerinden dürüstlük ve samimiyet beklemek beyhudedir. İstanbul gibi, fethi Peygamber Efendimiz tarafından müjdelenmiş bir mübarek şehir böyle bir zihniyete, böyle bir kirli ortaklığa teslim edilemez. Bir defa daha altını çizerek söylüyorum, İstanbul’un zilletin eline geçmesi kaybın ötesinde, çok büyük bir yıkım olur. Zaten büyük sorunları olan bu müstesna şehrimizin 5 yıl gibi bir zamanı kaybetme lüksü yoktur. İddia edilenin tersine, İstanbul’un zillete teslimi halinde çok, ama çok kötü şeyler olacak.

HUKUK GEREĞİNİ YAPTI

  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri, bir ilin alanıyla sınırlı değildir. Bu seçimler aynı zamanda geleceğimizin seçimidir. Sayın Bahçeli’nin belirttiği gibi, İstanbul iftiharımızın mihveri, istiklal haklarımızın mektebidir. Bu aziz kenti hukuksuzluklara rehin bırakamayız. Bu aziz kenti ihanet senaryolarına, sandık yolsuzluklarına kurban veremeyiz. Unutmayalım ki, 31 Mart’ta İstanbul’un önü kesilmek için hesap üstüne hesap yapıldı. İstanbullu kardeşlerimizin iradeleri gasp edilmek için tezgah kuruldu. Sahada kazanamayanlar, sandık oyunlarına teşebbüs ettiler. Sonuç itibariyle İstanbul seçimlerine şaibe karıştığı netleşti, teyit edildi ve hukuk gereğini yaptı.

YİNE ÖYLE OLACAK  


  Zilletin hesapları, bu kirli oyunun içinde olanların beklentileri kendilerini bağlar. Türk milleti bu tuzağa düşmeyecektir. Türk milleti üzerinde oyun oynayanların, sonu hep hezimet, hep bozgun, hep de acı olmuştur. Yine öyle olacaktır. Bir seçim kazanmanın veya kaybetmenin telaşında değiliz.Ülkemize, milletimize, bekamıza, geleceğimize sahip çıkmanın derdindeyiz. Ve bu yoldan hiçbir şekilde, hiçbir şartta dönmemiz mümkün değildir.

Üç soruda dağıldı gitti

Ekrem İmamoğlu’nun gerçek yüzü Ahmet Hakan’ın sunduğu programda tamamen ortaya çıktı. Yani maskesi düştü. 31 Mart seçimleri öncesi “herkesi kucaklayan, sevgi pıtırcığı, hoşgörülü” diye pazarlanan Ekrem İmamoğlu’na dikkat ederseniz mazbatası elinden alındığı günden bu yana çok gergin, çok stresli, sesini gereğinden çok yükseltiyor, kızıyor, bağırıyor, sinirlerine hâkim olamıyor.
Belli ki bir kaygısı var. Rahat değil…
Ahmet Hakan’ın programı Ekrem İmamoğlu’nun bugüne kadar nasıl rol yaptığının ispatı olmuştur. Ben kendisini tanıdığım ilk günden itibaren “yapmacık, sinsi, kurnaz” diyordum ama tam tanıyamamış olanlar için bu program bir ölçü olacaktır.
Şişirilen bir balon ve hormonlu kahramanlık yüklenilen biri olduğu çok net görülmüştür.
Programda olmayanları “oldu” diye, olanları “olmadı” diye sunması ve bugüne kadar inkâr ettiklerini kabul etmesi en çok göze batanlar olmuştur.
Esenler Belediye Başkanı ve İBB Meclisi AKP Grup Başkanvekili Tevfik Göksu Yunan medyasında çıkan haberleri hatırlatarak aynen şunları demişti:  “Yunan medyası İstanbul’u Yunan kazandı diyor! Bir dakika ya bu arkadaş nereli? CHP’nin adayı nereli? Trabzonlu! Ee nasıl olur, Yunan medyası İstanbul’u Yunan kazandı dedi. Bunlardan bir ses çıkmadı?”
Ahmet Hakan da Ekrem İmamoğlu’na programda bu konuyu sordu.
Bu konuyla ilgili Ahmet Hakan ve Ekrem İmamoğlu arasında geçen diyalog aynen şöyle:
Ekrem İmamoğlu :‘’Uydurma bir yerel gazete, bana diyorlar ki niye cevap vermiyorsun? niye cevap vereceğim? Yunansa yunandır, Rumsa Rumdur, bu ülkede Rum var mı? Var, Yunanlı var mı? Var, işte ne biliyim Ermeni vatandaşımız var mı? Var, herkes var benim de secerem belli yani. İmamoğlu ailesini kime sorsan Trabzon’da tanırlar. Seceresinin nereden geldiğini, ben şimdi oturup da seceremi mi anlatacağım? Kime? Aklı kıt bir belediye başkanına, “aklı kıt”, “cahil”, iftira atıyor ya. Kim derse ona “aklı kıt” derim, kim derse bakın.
Ahmet Hakan: Diyor ki “Bir Yunan medyasında bir haber çıkmış, Ekrem İmamoğlu İstanbul’u fetheden Yunanlı diye, Ekrem İmamoğlu nereli? Trabzonlu, e niye cevap vermiyor bu habere? Ben Trabzonluyum kardeşim bana nasıl böyle bir şey dersin” diye.
Ekrem İmamoğlu: Siz anladınız ne demek istediğimi diyor böyle göz işareti yapıyor, iyi izleyin o zaman.
Ahmet Hakan: Ben izledim, 80 defa izledim.
Ekrem İmamoğlu: Yani “Yunanistan’daki bir yerel gazeteye Ekrem İmamoğlu ne için cevap vermedi? Anladınız onu.”
Ahmet Hakan: Anladınız onu demiyor.
Ekrem İmamoğlu: İzleyin, izleyin.
Ahmet Hakan: Peki beraber izleyelim programdan sonra.
 Ekrem İmamoğlu hem hakaret ediyor, hem de söylenenler ortada iken resmen yalan söylüyor. Buyurun o videoyu tekrar tekrar herkes izlesin. Bakın bakalım Ekrem İmamoğlu’nun dediği gibi mi?
 Ahmet Hakan, “maddi hataların neden büyük bir çoğunluğu Binali Yıldırım’ın aleyhine?” diye sorduğunda Ekrem İmamoğlu itiraf gibi  “O bilgisayar başındaki insanların hatası.” açıklamasını da yaparak aslında oyların çalınma sistemini de göstermiştir.
CHP geçersiz oyların yeniden sayılması için AKP'nin yaptığı başvurunun kabulünün hukuka aykırı olduğu ve durdurulmasını talep ettiği halde bunu inkâr eden şu diyaloğu yaşattı.
Ahmet Hakan: Neden "oylar yeniden sayılsın" demediniz, neden itiraz ettiniz oyların tümünün sayılmasına?
Ekrem İmamoğlu: İtiraz etmedik biz.
Ahmet Hakan: Siz dilekçe vermediniz mi tümü sayılmasın diye?
Ekrem İmamoğlu: Tabii ki.
Ekrem İmamoğlu’na niye güvenilmez gözüyle baktığımı bu programda bir kez daha anladım.
Ekrem İmamoğlu “kazanan” olmak için her yola başvuracak, her türlü karanlık odaklarla işbirliği yapacak karakterde birisidir. Mazbatasını alır almaz “Demirtaş’ın çizgisini çok beğeniyorum” demesi aslında onun çakma bir Trabzonlu ve Karadenizli olduğunun ispatı olmuştu. Trabzon’a HDP giremezken “HDP aday çıkarmıyor beni destekliyorsa, HDP seçmeninin başımın üstünde yeri var” diyen Ekrem İmamoğlu üzerinden Trabzon ve Karadenizlilik tartışması bile zaman kaybıdır.
Ekrem İmamoğlu bir projedir. Ama kendinin dediği gibi “Ben bir projeyim. Tümüyle bir proje aslında, bu proje Atatürk Cumhuriyeti’nin projesi.” şeklinde değil…
Ekrem İmamoğlu Atatürk’ün miras bıraktığı Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak isteyenleri başının üstünde taşıyan, onların çizgisini çok beğenen bir projedir.
Öyle bir proje ki Ahmet Hakan gibi 2-3 gazeteci daha soru sorarsa dağılıp gidecek…
Ne diyordu o meşhur şarkının sözlerinde…
Of bu ne sinir bu öfke
Aman bir telaş bir acele
Herkes birbirini boğacak
Bu gidişle sonumuz ne olacak
Şişt şişt sakin ol sinirlerine hâkim ol
Şişşt Şiişt sakin ol sinirlerine hâkim ol

Sana armağan ediyoruz bu şarkıyı Ekrem İmamoğlu…





8 Şubat 2018 Perşembe

Türkiye'de Kumpasın sonu

Afrin operasyonu sürüyor. Mehmetçik, cansiparane, ulusal çıkarlarımız için kelle koltukta mücadelede. Lakin gelin görün ki ana muhalefet CHP büyük bir aymazlık ve gaflet ve dahi hıyanet içinde...

Tamer Ashraf
Türkiye’nin Suriye’deki Zeytin Dalı harekâtı 20. gününe giriyor.
Türkiye kimseyi ters köşeye yatırmadı, yalan dolanla iş görmedi. Harekâtın tarihini, hedefini daha baştan söyledi. Uluslar arası anlaşmaların hepsine uydu. Suriye’de 2011’den beri süren Ali Cengiz oyununa bir son verdi.
Türkiye’nin bu açık ve net tavrı, bölgedeki oyunu bozunca herkesin ayağı yere basmak zorunda kaldı:
6 yıldır DEAŞ ile savaşıyorum diyen 63 devletli DEAŞ karşıtı koalisyon ne iş yapıyor?
DEAŞ bittiğine göre ABD, DEAŞ ile savaşın doruğunda bile göndermediği binlerce TIR silahı ve mühimmatı neden şimdi gönderiyor? Bunlar kime karşı kullanılacak? Ayrıca ABD’nin artık bölgede ne işi var?
Rusya’nın niyeti ne? Beşar Esad’ı tekrar başa getirecekse bunca kan neden döküldü?
İran, burada tekrar Şii’leri iktidara getirecekse, yine aynı soru, birin kareköküne dönmüyor muyuz?
Türkiye orada bir metrekare yerde gözü olmadığını, güvenli bir bölge oluşturarak kendisine sığınan 3,5 milyon Suriyeliyi vatanına kavuşturmayı planladığını söyledi. Üstelik Türkiye “güvenli bölge” önerisini daha savaşın birinci haftasında yapmıştı. Şimdi ülkesine bir tane bile mülteci almak istemeyen ABD bunun neresine itiraz ediyor?
Türkiye bu harekâta çok önceden başlayacaktı. Hayır, geç kalmadı, engellendi. Gezi haydutlukları, 17-25 Aralık kumpasları, hendek fareleri ve nihayet kanlı darbe girişimi ile eli kolu bağlanıp teslim alınmaya çalışıldı.
Ama Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir darbeyi durdurdu ve ilk kez halk değil darbeciler hapse girdi.
Bütün bu kumpaslar olmasaydı, Türkiye “güvenli bölge” oluşturmaya çok önceden başlayacak, ne bu boyutta mülteci sorunu yaşanacak, ne de bu kadar kan dökülecekti.
Oradaki her şehidimizin mübarek kanı yukarıda saydığım kumpasları planlayanların, uygulayanların ve uygulamada kullanılan “kullanışlı eblehlerin” ellerindedir.
Yakın günlerde Suriye sorununda kritik bir dönüm noktası yaşanacak. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson önümüzdeki hafta, Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster ise haftasonu Türkiye'ye gelecek.
Neden kritik?
Çünkü bütün bu kumpasların arkasındaki “Suriye’de etnik mühendislik yapıp, Arapların kovulduğu yerlere Kürtleri yerleştirme ve en kısa zamana Türkiye’nin de bir bölümünü alacak Kürt devleti kurma planı” akamete uğradı.
Ne güzel, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt koridoru oluşturulup bölge petrolleri Afrin çıkışı ile Akdeniz’den emilecekti. Türkiye bypasslanacak, enerji hatlarının üzerinde oturması engellenecekti.
“Ama PKK Marksist, değil mi? Orada Sosyalist bir devlet kurmayacak mıydı?” mı dediniz?
Yok yahu, ABD sizin kadar saf değil. Bu devirde sosyalizmin esamisinin okunmayacağını gayet iyi biliyor ve dalga geçer gibi PKK için “Bizim Marksist müttefiklerimiz” diyor.
PKK’nın laik faşist bir dikta kuracağını, AB/D tarafından bunun için çok sevildiğini bizim solculardan başka herkes biliyor artık.
Bir an terörist başı Öcalan’ın veya PKK elebaşlarından birinin çıkıp “biz bölgede İslami bir devlet kuracağız” dediğini düşünün. Bir hafta içinde Afrin’den Kandil’e kadar bütün PKK inleri AB/D tarafından yok edilir ve PKK bir haftada tarih olur, kimse adını bile hatırlamaz.
Özetle bütün bu kumpasları ana muhalefetin başı dışında herkes anladı, bir tek o “Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmak için güzelim Esad rejimine saldırdığına” inanıyor.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde böyle bir aymazlık, böyle bir gaflet, delalet ve hatta hiyanet görmedi.

29 Ocak 2018 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN TERÖRLE MÜCADELE DE ASIL MUHATABI İSRAİL’DİR.

ABD'YE VERİLEN ROL VE TERÖRLE MÜCADELE DE ASIL MUHATAP İSRAİL’DİR.
Tamer Ashraf
Amerika Birleşik Devletlerinde, 1981-89 yılları arasındaeski bir filmyıldızı olan Ronald Reagan, Başkanlık yapabilmiştir.
Baba ve oğul Bushlarla, Bill Clinton'un da ondan daha zeki olduğu söylenemez.
Buna rağmen 1983'ten 2009'a kadar geçen çeyrek yüzyıl, ABD'nin "altın çağı" olmuştur.
39. Başkan Jimmy Carter döneminde, 1979'da Afganistan'ı işgal etme cesaretini gösteren SSCB, 40. Başkan Reagan döneminde başlayan Glasnost ve Perestroika politikaları sonucunda 1991'deçökmüştür.
ABD'yi zafere götürenhücum borusunun 70'lerde çalındığı da bir gerçektir.
"BAŞKANCIK"LAR!
70'lerde Beyaz Saray'da yaşanan en sıra dışı olay "WatergateSkandalı"dır.
Yani ABD'nin 80'lerdeki "tek kutuplu dünya" yürüyüşünün ilk adımlarını, 1974'te Nixon'un istifasıyla sonuçlanan bu olayda aramak gerekir.
ABD tarihinin "seçilmeden göreve gelen tek başkanı" Gerald Ford'dur.
Ford'un başkan yardımcısı "Nelson Rockefeller"dır.
Gerald Ford döneminin en ilginç siyasi figürü ise 1973'teki Arap-İsrail savaşından sonra yaklaşık dört yıl ABD Dışişleri Bakanlığı yapan"HanryKissinger"dir.
Kennedy, Johnson veNixon'a da danışmanlık yapan Kissinger Harward'dan doktoralı bir Alman Yahudisidir.
İşte SSCB'nin dağılmasının da Arapların bir daha İsrail'e saldıramayacak hale getirilmesinin de 11 Eylül Saldırılarından sonra başlayan Ortadoğu'yu tanzim sürecinin de mimarı bu ekiptir.
Başkan Bush'un 78 yaşındaki emekli hariciyeci Kissinger'ı "11 Eylül Saldırılarının Sebeplerini Araştırma Komisyonu"nun başına getirmesi, olayın hangi sırlarla dolu bir tezgâh olabileceğinin göstergesidir!
KİSSİNGER NE ANLATIYOR?
Kissinger hem sembolik değeri olan "markalaşmış bir Yahudi"dir.
Hem "açık sözlü bir Siyonist"tir.
Hem de hâlâ konuşmaktadır.
20 Kasım 2017 tarihli gazete haberlerinde 94 yaşındaki Kissinger'ın "3. Dünya Savaşı çok yakın" sözü manşete çıktı.
"Eğer savaş tamtamlarını duymuyorsanız sağırsınız demektir" sözleri incelenmeye değer görünüyor.
Ona göre:
"Üçüncü dünya savaşı yakındır ve bunun başlangıç noktası da İran olacaktır!"
Kissinger'a göre ardından İsrail bütün silahlarıyla öldürebildiği kadar Arap öldürecek; işler yolunda giderse Orta Doğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır!..
Kissinger, Müslümanları küle çevirecek silahlardan bahsederek belli ki "Nükleer güç"le muhataplarının gözünü korkutmaya çalışıyor.
Bunu yaparken de "Nobel Barış Ödülü sahibi" eski bir diplomattan asla beklenmeyen, çocuksu bir dil kullanıyor.
Yani bir Siyonist'in ölmeden önce yapabileceği en iyi şeyi yapıyor!
Korkaklara korku pompalıyor.
GERÇEK MUHATAP TRUMPDEĞİLDİR!
ABD'nin PKK'ya yardım politikasının ardında Trump değil İsrail vardır.
Dolayısıyla "PYD ve Afrin" konusunda Trump'la uğraşmaktan vazgeçmeli ve gözlerimizi, İsrail'e çevirmeliyiz. 
İsrail kendisini güvende hissetmediği sürece ABD'ninOrtadoğu'daki oyunlarıbitmeyecektir.
Bu yüzden de "koskoca Amerika…" diye başlayan soru cümlelerinin bir manasıyoktur.
İsrail'in PKK'ya, PYD'ye ve PJAK'a ihtiyacı vardır.
1967 Savaşında dört kat büyüyen İsrail, SSCB destekli Mısır ve Suriye karşısında 1973'te neredeyse yeniliyordu.
74'te Nixon devrildi, 85'te SSCB'de Glasnost başladı, 91'de SSCB dağıldı, 2001'de son haçlı seferi başladı, 2005'te Irak Parçalandı.
2010'da Arap baharı başladı, 2011'de Libya parçalandı, Takip eden yıllarda Suriye darmadağın oldu.
Komünizm her tarafta çökerken nasıl olduysa "Marksist terörizm" Şam'da yaşadı. Sonra da ABD eliyle İmralı'ya taşındı!
Kissinger'ın çömezleri her yerde "Medeniyetler Çatışması"nı alevlendirirken "dinler arası diyalog ve ılımlı İslam" aynı yıllarda ABD'ye taşındı.
Ardından, FETÖ+PKK kumpaslarıyla TSK zayıflatıldı.
Ve 15 Temmuz 2016'da, misyonu Kürdistan olan "Wilson Center" Büyükada'da toplandı!..
NEDEN PYD?
Bütün bu gelişmeler ışığında düşündüğümüz zaman ABD, petrol koridoru peşinde koşarken "Kissinger aklı"nınPYD'denfarklı beklentiler içinde olduğu ortaya çıkmaktadır:
1- İsrail'i rahatlatacak ve koşulsuz destekleyecek bir stratejik müttefik kazanmak.
2- Suriye'nin iç savaştan İran + Rusya desteğiyle tek parça çıkmasına mani olmak.
3- Türkiye'nin emrine girebilecek Sünni muhalifler yerine, kendi emrindeki Marksist Kürtler vasıtasıyla Suriye'yi bölmek ve zayıflatmak…
4-PYD'yi Türkiye'ye karşı savaştırarak Anadolu'daki bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini bozmak.
5-Bütün bu açık ihanetlerden sonra Türk-Amerikan ilişkilerini bozarak Türkiye'yi "geleceğin mağlupları" safına doğru yuvarlamak…
Kissinger ve adamlarının senaryosu budur.
Şimdi bizim yılanın başını neden küçükken ezmemiz gerektiği doğru anlaşılmalı ve Siyonistlerin bu oyunu özellikle Kürt vatandaşlarımıza çok iyi anlatılmalıdır. 

"Zeytin Dalı" Operasyonunun gerçek başarısı buna bağlıdır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html