BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
ABD sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
ABD sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


10 Ağustos 2017 Perşembe

ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor? 04

  • 1
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
Suriye'de Fırat Kalkanı Operasyonu devam ederken, ABD rejim askerlerini bombaladı, Tel Abyad'daki PKK-PYD mevzilerine bayrak çekti, ÖSO'dan bazı grupların ayrılmasına yol açtı. Peki son süreçte ABD'nin yaptığı bu hamleler ne anlama geliyor, Taha Dağlı değerlendirdi.
  • 2
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?




ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ÖSO'DAN AYRILAN GRUPLAR?
ABD'nin özel kuvvetlerinin Suriye'de geçtiğimiz Cuma günkü askeri varlığı Özgür Suriye Ordusundaki bazı grupların tepkisine neden oldu. Şu açık ki ABD askerleri bölgedeki PKK-PYD mevzilerini koruyor, DAEŞ karşıtı operasyonları ise TSK ile ÖSO yürütüyor. Özgür Suriye Ordusunun tepkisi buna, çünkü ABD'nin Suriye politikası onlar için inandırıcı değil.
  • 3
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ÖSO'DAKİ AYRILIKLAR FIRAT KALKANINI ETKİLER Mİ?
ÖSO'daki iki ya da üç grubun ABD askeri varlığını protesto için ayrılık kararı alması Fırat Kalkanı Operasyonunu etkilemez çünkü sayıca çok küçük gruplar. Zaten operasyon da başarıyla devam ediyor.
  • 4
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ABD'YE TEPKİ NEDEN?
Özgür Suriye Ordusuna bugüne kadar ABD'den bir çok yerine getirilmeyen sözler verildi, ve artık ABD'nin yalan politikası iyice ayyuka çıktı bu nedenle tepki var. Zira ABD Suriye'de PKK-PYD terör örgütünü destekliyor, ÖSO'yu değil. Özgür ordu burada Fırat Kalkanı operasyonunu tehlikeye atmaya sembolik bir tepki vermiş oldu. Türkiye'nin sözünden çıkma gibi bir durum ise söz konusu değil.
  • 5
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ABD'NİN REJİM ORDUSUNU BOMBALAMASI?
Cumartesi akşamı ABD öncülüğündeki koalisyon uçakları, Deyruzzor kentindeki rejim karargahını bombaladı, 60'dan fazla Suriye askeri öldü. Bu durum Rusya'nın sert tepkisine yol açtı. Konu BM Güvenlik Konseyine taşındı.
  • 6
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?




ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ABD KASTEN Mİ REJİMİ VURDU?
Rusya'ya göre ABD bilinçli olarak vurdu. Bölgede DAEŞ teröristleri varken ABD DEAŞ yerine rejim askerlerini bombalıyor, rejimden boşalan bölgeye ise DAEŞ giriyor. ABD ise hata sonucu vurulduğunu söylüyor. Ortadaki sonuç ise DAEŞ'in işine yarıyor.
  • 7
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
HALEP'TEKİ ATEŞKES ETKİLENİR Mİ?
Kurban Bayramından itibaren bir ateşkes süreci vardı, ABD'nin hata iddiasıyla rejim karargahını bombalaması Halep'teki ateşkesi olumsuz yönde etkileyebilir.
  • 8
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?




ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ABD NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?
ABD son bir haftadaTel Abyad'daki PKK-PYD mevzilerine bayrak çekti, özel kuvvetlerini bölgeye gönderdi ve DAEŞ yerine rejim askerlerini bombaladı. Buradan çıkan sonuçlar önemli, birincisi ÖSO'nun tepkisini çektiler, ayrılan gruplar olmasına yol açtılar. İkincisi ise ateşkes sürecini baltalayan bir hamleye neden oldular.
  • 9
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?




ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
ASIL AMAÇLARI NE?
Türkiye ile Rusya arasında Suriye üzerinde ciddi bir uzlaşı var ve yol haritası var, ABD bu denklemin dışında kalmamaya hassasiyet gösteriyor ve denklemin bir ucunda PYD terör örgütünü monte etmeye uğraşıyor, bunları yaparken de Suriye krizinin çözümü için değil devamı adına adımlar atıyor. ABD'nin bunları yaparken en büyük amacı Türkiye'nin Suriye'deki hareketlerini kontrol altına alabilmek bu nedenle agresif bir politika izliyor.
  • 10
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
FIRAT KALKANI ABD'NİN TÜM PLANLARINI ALT ÜST ETTİ
Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşması, Suriye'de ortak paydalarda hareket etmesi ve Fıratk Kalkanı Operasyonu, Türkiye'nin bölgedeki gücünü herkese gösterdi. ABD'nin bugüne kadar 5 buçuk yıldır Suriye'de yürüttüğü iki yüzlü politikayı ise deşifre etti. Türkiye herkese şunu gösterdi mesele DAEŞ ise bu iş halledilebiliyor. Yani ABD'nin buradaki iyi niyeti ciddi şekilde sorgulanmış oldu.
  • 11
  • 11
ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?



ABD Suriye'de ne yapmaya çalışıyor?
TÜRKİYE'NİN ABD'YE YANITI NE OLACAK?
G20'de gereken yanıt verildi, Fırat Kalkanında da sahadaki mesaj iletildi. Mesele DAEŞ ise bu iş çözülebilir ama işin içinde PYD olmayacak. Şimdi BM genel Kurulu var, Cumhurbaşkanı Erdoğan orada da gereken mesajları verecek. Türkiye'nin DAEŞ ile mücadelesi somut sonuç veriyor, insanlar evlerine dönebiliyorlar, en büyük mesaj bu aslında. ABD için bir samimiyet testi aslında bu. Mesele terörse PYD terör örgütünü desteklemeyi bırakacaklar aksi takdirde sahada bu iş karşılık bulacaktır. Zira Türkiye şu aşamada Suriye konusunda ilk kez bu kadar ciddi, kararlı ve güçlü durumda.

15 Şubat 2018 Perşembe

PYD/YPG'ye destek veren ABD, uluslararası mahkemelerde yargılanabilir

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tayyar Arı, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats'in ABD Kongresi'ne sunduğu YPG'nin, "PKK'nın Suriye'deki milis gücü" olduğu yönündeki raporunun ABD'nin uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açacağını söyledi.


Coats tarafından Kongre'ye sunulan "ABD İstihbarat Topluluğunun Dünya Genelinde Tehditler Değerlendirmesi" raporu ve ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın Ankara ziyaretini AA muhabirine değerlendiren Arı, Türkiye'nin her alanda kararlılığını göstermesi için net bir eylem planı ortaya koymak zorunda olduğunu belirterek, Afrin ve el Bab operasyonlarının bu kararlılığın en somut örnekleri olduğunu söyledi. Arı, Türkiye'nin kendisine karşı hasmane tavırlar içinde olanlara karşı bunu diplomatik açıdan ve onların anlayacağı şekilde göstermesinin önemine değindi.
Tayyar Arı, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Coats tarafından ABD Kongresi'ne sunulan YPG'nin "PKK'nın Suriye'deki milis gücü olduğu" yönündeki raporu, "ABD'nin bir terör örgütü ile iş birliği içinde olduğuna dair bir itiraf" şeklinde nitelendirdi.

Bunun uluslararası hukuka göre suç olduğunu vurgulayan Arı, şunları kaydetti:
"Bu rapor, ABD'nin uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açar. PYD, ne Cenevre'de ne de Astana sürecinin içinde yer aldı. Çünkü PYD, tüm taraflar bazında bir terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Durum bu kadar net bir şekilde ortada iken ABD, bir terör örgütü ile gayrimeşru iş birliği yaparak terörist devlet pozisyonuna düşmüş oluyor. Türkiye ise Birleşmiş Milletler'in (BM) 51. maddesine dayanarak meşru müdafaa hakkını kullanıyor. Çünkü Türkiye'nin ulusal güvenlik problemi var. Sınırlarında bir terör yapılanması var ve bununla mücadele ediyor."
"Türkiye, mevcut hali daha ileriye taşıyacak kartlar açmak zorunda"
Prof. Dr. Arı, ABD'nin DEAŞ terör örgütünün, sanki Meksika sınırlarındaymış gibi kendi ulusal güvenliğini tehdit ediyormuş gibi bir algı oluşturduğunu ve bunu Türkiye'ye ve tüm dünyaya kabul ettirmeye çalıştığını savundu.
Türkiye'nin ABD ile 1980 yılında yaptığı savunma ve ekonomi iş birliğini yeniden düzenlemesi gerektiğine dikkati çeken Arı, şu değenlendirmelerde bulundu:
''Türkiye'nin, ABD'ye tahsis ettiği bir kısmı şu anda aktif olarak kullanılan dinleme veya operasyon üslerinin kullanımı askıya alınmalı. Bu Türkiye'nin bu süreçte ve bu konularda ne kadar ciddi olduğunu göstermenin önemli bir yolu olacaktır.
ABD nasıl elindeki tüm kartları kullanıyorsa biz de elimizdeki kartlarla oynamalıyız. Afrin operasyonu da bu kartlardan biriydi. Çünkü sahada varsanız masada sizi dinlerler. Dolayısıyla Türkiye mevcut hali daha ileriye taşıyacak kartlar açmak zorunda. Türkiye'nin 'Benim elimde daha çok kart var, daha fazla oynayabilirim.' dediği zaman oyun çok farklı yöne kayar. Bu nedenle ben Tillerson'ın ziyaretinin daha düşük seviyede bir görüşmeye dönüşeceğini düşünüyorum. Türkiye, Tillerson'a 'Elimizde kozlar var. PYD'ye olan desteğinizi sürdürürseniz biz de bölgede size çok ağır bedeller ödetebiliriz.'mesajını verebilir.''
Arı, Daniel Coats'in Türkiye'nin Afrin operasyonu ile ABD'li askerlerin hayatını tehlikeye soktuğuna dair açıklamasıyla ilgili şunları söyledi:
"Operasyondan sonra PYD/YPG üyelerinin bir kısmı Afrin'e doğru yöneldi. Dolayısıyla ABD'li askerler orada korumasız kaldı. Yani bir yandan PYD/YPG'ye eğit-donat kapsamında 250-300 milyon dolar savunma bütçesinden pay ayırıyor, bir yandan da PKK'nın PYD'nin uzantısı olduğunu öne süren raporlar yayınlıyorlar. Bu da ABD'nin uzun süre politikasını değiştirmeyeceğini gösteriyor.
Dolayısıyla Tillerson'ın Ankara ziyareti bir şey değiştirmeyecek. Sadece aba altından sopa göstermeye devam edecekler muhtemelen. Yunanistan sorununuz var, papazı serbest bırakın, konsolosluk görevlimiz içeride onu yargılamayın, gibi pişkince birtakım konuları gündeme getireceklerdir. Türkiye ciddi bir mücadele veriyor, şehit veriyor. Türk halkı tek yürek olmuş bu şehit haberlerini yüreğinde hissediyor. ABD'li bir yetkili gelecek ve eften püften meselelerle Türkiye'yi oyalayacak, 'Gelin bu Afrin operasyonunu daha fazla uzatmayın.' diyecek. Ben Türkiye'nin bu konuda ne kadar ciddi olduğunu göstermesi açısından Türkiye'nin Tillerson'a 'Senin bu tehditlerini hiç umursamıyorum. Eğer rakibin Rusya veya İran ise eğer güvenlik politikanın içinde İsrail de varsa tüm bunları Türkiye'siz yapmazsın.' mesajını vermesi gerekiyor.''
"ABD'nin asıl hedefi Rusya'yı engellemek"
Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'nin derdinin Afrin değil, Mümbiç olduğunu, Tillerson'un ziyaretinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Küntay, "Şu ana kadar Afrin'de ABD'yi ilgilendiren bir durum olmadı. Çünkü ABD'nin burada herhangi bir mevcudiyeti yok. Ama Mümbiç'te kampları var. Dolayısıyla Tillerson ziyaretinde 'Mümbiç'te birliğimiz var.' diyerek, Türkiye'den daha fazla ilerlememesi talebinde bulunabilir." dedi.
ABD'nin Suriye'de genel anlamda ise bölgede ne aradığını, ne yaptığını anlamak için ABD Kongresi'nde ve Temsilciler Meclisi'nde yapılan konuşmaların çok iyi analiz edilmesi gerektiğini belirten Kuntay, şöyle devam etti:
"Kongre'de yapılan konuşmalara bakıldığı zaman Suriye resmi oldukça net. 'Rusya, Orta Doğu bölgesinde daha aktif olmaya başladı, biz burada olmak zorundayız.' ABD'nin tek amacı bu. Bir dış politika uzamanın tespiti değil bu. ABD Başkanı Trump'ın politikası hatta eski ABD Başkanı Barack Obama'nın da politikasıydı. ABD bölgede Rusya'yı dengelemek için duruyor ve durmaya da devam edecektir."
"ABD bölgede 'öl' dediğinde ölecek bir güç peşinde''
Doç. Dr. Burak Küntay, ABD Kongresi'ne sunulan raporda yer alan "PKK'nın Suriye'deki milis gücü olan YPG, muhtemelen bir tür otonom yapı arayışında olacak" itirafının yeni bir şey olmadığını söyledi.

ABD'nin bunu gayet net bildiğini ifade eden Küntay, "PKK'nın YPG'nin bir kolu olduğunu ABD bilmiyor mu? ABD bunun çok net bir şekilde biliyor. Ama bu ABD için bir detay, çünkü ABD'nin bölgede işini yürütecek, hiçbir şekilde uyguladığı politikalara karşı çıkmayacak bir güce ihtiyacı var. Yani ABD 'öl' dediğinde ölecek, asla sorgulamayacak bir güç olarak terör örgütü YPG'yi kullanıyor.'' görüşünü paylaştı.
Küntay, ABD'nin bölgede neden müttefik olarak Türkiye'yi tercih etmediğine dair söylemlerin yersiz olduğuna dikkat çekerek, ''Edemez çünkü Türkiye büyük bir devlet. Türkiye kendi vatandaşına zarar verecek veya kendi ulusal menfaati ile çelişen bir durum ortaya çıktığı zaman doğal olarak büyük devlet refleksini ortaya koyar. Bu bağlamda tabii ki ABD kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebileceği, kullanabileceği bir güçle çalışmak istiyor." tespitinde bulundu.
Doç. Dr. Küntay, ABD'nin bölgede varlık mücadelesi vermesinin en önemli nedenlerinden birinin Rusya'nın bölgede aktif rol alma kaygısından kaynaklandığını belirtti.
ABD'nin Rusya'yı dengelemek, gücünü sınırlandırmak için bölgede bir takım gruplarla iş birliği yaptığı değerlendirmesinde bulunan Kuntay, şöyle konuştu:
''İdlib'in güneyinde yani rejimin daha aktif olduğu bölgelerde zaten Rusya, Esed rejimi ile iş birliği içinde. Dolayısıyla ABD, PYD ile süslenmiş adıyla Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte orada bir yer kapma derdinde. Şu ana kadar Afrin'de ABD'yi çok çok ilgilendiren bir durum söz konusu olmadı. Orada herhangi bir kampı ya da birliği yok. Yani bir mevcudiyeti yok. Ama Mümbiç'te ABD kampları var. Dolayısıyla Tillerson ziyaretinde ABD'nin talebini gündeme getirecek, bu çok net. ABD, bizim Mümbiç'te birliğimiz, kampımız var diyerek, Türkiye'nin müdahalede bulunmamasını, daha fazla ilerlememesini isteyecek.''
"Afrin operasyonu sorgulanamaz"
Doç. Dr. Küntay, Türkiye'nin Suriye'de ne yaptığını, ABD'nin ve dünyanın anlamakta zorlanmadığını ama işine gelmediği için anlamamazlıktan geldiğini söyledi.
Türkiye'nin içinde yaşadığı sürecin açık ve net olduğunun altını çizen Küntay, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türkiye kendi ulusal bekasını, ulusal güvenliğini korumak için Suriye'de. Biz bugün Afrin'de olduğumuz için şehit vermiyoruz. Biz Afrin'e girmeden önce de PKK terörüyle uğraşıyorduk, şehit veriyorduk. Ve aynı şekilde bugün de terör örgütü ile ciddi mücadele etmek için Afrin'deyiz. 'Türkiye neden orada?' sorusunun elbette bir yanıtı var. Kendi sınırımızı, canımızı, malımızı, hayatımızı idame ettirmek için bugün oradayız. Dolayısıyla Türkiye’nin buradaki mevcudiyetinin sorgulanacak bir tarafı yok.
"ABD, PKK meselesini masaya taşımak istemiyor"
ABD, Türkiye'nin terörle mücadelesinin nedenini çok net bilmesine rağmen bunu masada tartışmaya açmamasının nedenin ise ABD çıkarlarıyla örtüşmemesinden kaynaklandığını belirten Küntay, şöyle devam etti:
"Burada esas sıkıntı ABD’nin PKK terörünü masada Türkiye ile konuşmaması. Yoksa Türkiye'nin bu konudaki tezinin ne olduğunu net bir şekilde biliyor ve algılıyor. Ama ABD’nin önceliği olmadığını için bunu masaya almıyor ve kabul etmiyor. O zaman da Türkiye’nin çıkarları ABD ile uyuşmuyor. Burada bir şeyin daha altını çizelim. İşin etik ve hukuki tarafıdır. Türkiye, ABD için tehdit olan DAEŞ’e herhangi bir destek vermiyor. DAEŞ Türkiye için de terör örgütü ve problem. Ama ABD, Türkiye’nin terör örgütü olarak adlandırdığı PKK, PYD, YPG’ye silah desteği sağlıyor.
Tillerson geldiğinde ne diyecek? Ne var ajandasında çok fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. En fazla 'Mümbiç konusunda itidalli olun ve bu operasyonla birlikte DEAŞ'la mücadelenin önünü kesmeyin.' Peki, Türkiye için tehdit olan PKK ile mücadele konusu ne olacak? Bu noktada Tillerson nasıl bir vaade bulunacak? Bu soru masaya geldiği zaman ABD ikircikli politikasını sürdürüyor ve net bir anlayış sergileyemiyor."

29 Nisan 2018 Pazar

AMERİKA'NIN DERDİ NEDİR ?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran bahane hedef Türkiye!
Kurulduğundan itibaren gittiği coğrafyaları kana bulayan Uzak Batı ülkesi Amerika, Ortadoğu’da bölgesel ve küresel çıkarlarını Türkiye üzerinden gerçekleştiremeyeceğini anladı.

Türkiye’nin millileştiğini, boyun eğen profil dışına çıktığını anlayan ABD, terör örgütleriyle işbirliğiyle bölgedeki çıkarlarına ulaşmayı amaçlıyor.
Emperyalist niyetlerini uygulamama hazımsızlığına düşen Amerika, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi devletler ile yeni blok oluşturdu. ABD ve yeni blok ülkeler ile işgalci İsrail’i de içine alan ittifak girişimlerinin en önemli hedef Türkiye.
Güvenlik Stratejileri ve Terör Uzmanı Osman Kaya, ABD’nin küresel ve bölgesel çıkarlarını, bölgedeki hedefini, Suriye’den çekilip çekilmeyeceğini Diriliş Postası’na anlattı.
Kaya, ABD’nin başından beri, Türkiye ile olan münasebetlerini daima kendi çıkarları ekseninde şekillendirdiğini belirtti. ABD’nin işine geldiğinde ya da konjonktüre göre yaptıklarını veya yapacaklarını terörle mücadele gibi evrensel meşruiyet kavramlarıyla paketlediğine dikkati çeken Kaya, şunları söyledi:
“ABD, işine gelmediğinde ‘haydut’ yöntemlerine, hibrit savaş taktiklerine başvurmaktan imtina etmez. Her durumda da netice; kaos, terör, darbe, işgal, savaş, katliam, tehdit olarak ortaya çıkar. Üstelik bütün bunları hem dünyanın hem de muhatabının gözünün içine bakarak, hiçbir şey yokmuş, olmamış, olmuyormuş gibi yapar.”

ABD, Türkiye’yi bir müttefik olarak görüyor mu? ABD, Türkiye ile ilişkilerinde ne kadar samimi?

ABD başından beri, Türkiye ile olan münasebetlerini bölgesel ve küresel politikalarının mütemmim cüzü olarak görmüş, daima kendi çıkarları ekseninde şekillendirmiştir. ABD için Türkiye’nin müttefiklik vasfı ve değeri bu gerçekliğe tekabül eder. ABD içeride-dışarıda ister NATO gibi kurumsal oluşumlar kapsamında isterse doğrudan ikili ilişkilerinde, ilişkinin şartlarını reel politik üzerinden belirler ve yürütür.
ABD işine geldiğinde ya da konjonktüre göre yaptıklarını ya da yapacaklarını demokrasi, özgürlük, insan hakları, terörle mücadele gibi evrensel meşruiyet kavramlarıyla paketler, işine gelmediğinde “haydut” yöntemlerine, hibrit savaş taktiklerine başvurmaktan imtina etmez. Her durumda da netice; kaos, terör, darbe, işgal, savaş, katliam, tehdit olarak ortaya çıkar. Üstelik bütün bunları hem dünyanın hem de muhatabının gözünün içine bakarak, hiç bir şey yokmuş, olmamış, olmuyormuş gibi yapar.

ABD’nin yürüttüğü diplomasiyi, terör örgütleriyle işbirliğini nasıl okumak gerekir?



ABD, ekonomik, teknolojik, askeri ve siyasi gücünden beslenen diplomasi retoriğini pişkince kullanır. ABD, özellikle dışarıya karşı “yumuşak güç/soft power” ve “sert güç/hard power” olgularını kombine ederek uygular. İçeride de, yani Amerikan kamuoyuna karşı da kamu diplomasisini etkin şekilde kullanarak yaptıklarını Amerikan halkı nezdinde meşru ve kabul edilebilir hale getirmeye çalışır.
Bir de ABD, kendi düşmanlarını ya da düşman olarak lanse ettiklerini insanlığın sözde ortak düşmanıymış gibi kabul ettirmeye alışmıştır. Bir başkasının durumu ABD’nin ilgilenme alanı dışındadır. ABD kendisini hedef alanları terör örgütü olarak görür. Diğerlerinin de öyle görmesi gerektiğini dayatır. Onu hedef alanlar insanlığın ortak düşmanıyken, ötekine saldıranlar ABD’nin en sıkı dostu pozisyonuna sahip olabilir.
ABD etnik ayrılıkçı cinayet şebekesi PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine karşın, bu güne kadar tek bir kurşun atmamış tek bir tutuklama gerçekleştirmemiş olmasının izahı başka ne olabilir. FETÖ ile ilgili pişkin tavrı nasıl ile tevil edilebilir…
ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı politikaların ifade etmeye çalıştığım mahiyeti öteden beri değişmemekle birlikte, özellikle, PKK/PYD-YPG terör örgütü ile ittifakı, FETÖ meselesindeki tavrı ile iyice gün yüzüne çıkmış, somutlaşmıştır. Kıbrıs konusunda uyguladığı Türkiye düşmanlığına varan politikalarının etkisi ise henüz kaybolmamıştır.
ABD’nin Suriye’de yürüttüğü, işgalci İsrail’e de güvenlik kalkanı olarak gördüğü politikaların hedef nedir? Bölgede Amerika’nın asıl hedefinde kim veya kimler var?
ABD’nin Suriye konusundaki niyeti ve pratiğinin başta İsrail’in güvenliği, İran nüfuzunun kırılması, engellenmesi, Rusya’nın dengelenmesi olarak görülse de ABD doğrudan Türkiye’yi hedef almaktadır. Zaten ABD’li yetkililer satır aralarında da olsa bu gerçeği itiraf etmektedirler.
Son olarak Suriye’den çekilme-kalma tartışmalarında, Türkiye’nin ABD’nin emperyalist niyetlerinin ve çıkarlarının zararına olacak şekilde genelde bölgedeki, özelde Suriye’deki etki alanının genişlediği ve bunun engellenmesi gerektiği mealinde açıklamalar duyduk. ABD’nin Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi devletleri ile oluşturmaya çalıştığı yeni blok, cephe oluşturma politikalarının altında da bu gerçeklik yatmaktadır. Saydığım ülkelerin son dönem politik tercihlerinde ve İsrail’i de içine alan ittifak girişimlerine İran faktörü ön plana çıksa da en önemli hedef Türkiye’dir.
Bölge ve Batılı ülkelerin gelişmeler ışığında duruşunu, ABD’nin çıkarları açısından nasıl değerlendirebiliriz?
ABD, İsrail’in güvenliği, enerji kaynaklarının kontrolü, küresel politikaların sıklet ve denge merkezi olarak görüyor, kıymetlendiriyor Ortadoğu’yu.
Bu nedenle ABD, bir taraftan saydığım ülkelerin mevcut idareleri üzerinden yerleşmeye, kalıcılaşmaya çalışırken bölgede, diğer yandan etnik ayrılıkçı iddialarına heyecan üfleyen herkes ile aynı torbaya girmeye teşne Barzani, PKK/PYD gibi grupları ve terör örgütlerini de etkili şekilde kullanıyor. ABD, bölgede nüfuz sahibi olmanın zeminini DAEŞ üzerinden kaybeden Suudi Arabistan’a lejyon yazılmaya bile razı şu anda. Bazen de Fransa, İngiltere gibi zaten bölgede var olan, ancak tarihsel gerekçelerle siyasi olarak da varlıklarını kurumsallaştırmaya çalışan ülkeler sahada görünür hale geliyor. Tabi bütün bunlar ABD ile işbirliği içinde, koordineli yürüyor.

Türkiye’nin tercihleri, politikası Amerika’yı nasıl etkiledi?

ABD, eskiden olduğu gibi bölgesel ve küresel çıkarlarını, müttefiklik, NATO üyeliği gibi yaklaşımlarla Türkiye üzerinden gerçekleştiremeyeceğini, Türkiye açısından soğuk savaş parametrelerinin önemli ölçüde anlamsızlaştığını, Türkiye’nin karar, tercih ve reflekslerinin klasik, boyun eğen profilin dışına çıktığını, millileştiğini, bağımsız karar alabildiğini, devlet olma vasfına sahip olduğunu, kendi göbeğini kendisinin kesmeye başladığını görüyor.
Bunun için göz göre göre Türkiye’yi hedef alan terör örgütleriyle işbirliğine gidiyor. Yeni rotalar belirliyor. Hazımsızlık çekiyor.

ABD’nin İncirlik’ten çekilmeye başladığı şeklinde iddialar var. Bu iddialar gerçeği yansıtıyor mu?

Diğer yandan, Türkiye’nin gerek jeopolitik gerekse jeostratejik konumu itibarıyla, hem Ortadoğu hem de küresel politikalar açısından hayati önemini kabul ediyor. Dolayısıyla her şeye rağmen ABD Türkiye’den vazgeçmek istemiyor ve müttefiklik retoriği ve NATO üzerinden yanında tutmaya çalışıyor.
Bu nedenle, ABD İncirlik’teki varlığını sonlandırmak bir yana, sonuna kadar orada kalmak için uğraş verecektir. Türkiye’nin Rusya, İran gibi ülkelerle ittifak etmesi de çıkarları ve bölgesel nüfuzu açısından hiç istemeyeceği bir gelişmedir. Türkiye’nin Rusya ile özellikle son dönemde ittifak boyutuna varan politikaları ABD’yi ziyadesiyle endişelendiriyor ve ABD, Rusya’yı Türkiye ile ilişkilerini zehirlemekle suçluyor.

ABD çark etti

ABD Başkanı Trump Suriye’den çekileceklerini, zira zarar ettiklerini açıkladı bir işadamı olarak. Ne var ki hemen ABD devleti araya girerek DAEŞ yenilene kadar ABD’nin Suriye’den çekilmeyeceğini açıkladı ve başkan görünümlü işadamı da doğal olarak çark etmek zorunda kaldı.
DAEŞ Suriye’de yenilse de ABD terk edemez. Çünkü bunca yatırım çekilmek üzerine yapılmamıştır. DAEŞ yenilse de muhtemelen başka bir adla yenilenir ve mutlaka ABD’nin kalıcılığına dönük bir proje geliştirilir.
Sonuç olarak ABD, eskiden olduğu gibi Türkiye için güvenilir de değildir, müttefik de.
“Hazımsızlık çekiyor”

Kaya, eskiden olduğu gibi bölgesel ve küresel çıkarlarını, Türkiye üzerinden gerçekleştiremeyeceğini anlayan ABD’nin, Türkiye’nin boyun eğen profilin dışına çıktığını, millileştiğini, bağımsız karar alabildiğini, devlet olma vasfına sahip olduğunu, kendi göbeğini kendisinin kesmeye başladığını gördüğünü belirtti. Kaya, “Bunun için göz göre göre Türkiye’yi hedef alan terör örgütleriyle işbirliğine gidiyor. Yeni rotalar belirliyor. Hazımsızlık çekiyor” şeklinde konuştu.

CİNAYET ŞEBEKESİNE KARŞI ABD’nin TAVRI



ABD’nin bu tutumunu irdeleyen Kaya, “ABD’nin etnik ayrılıkçı cinayet şebekesi PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine karşın, bugüne kadar tek bir kurşun atmamış tek bir tutuklama gerçekleştirmemiş olmasının izahı başka ne olabilir” şeklinde konuştu. Ülkesinin genel niyetine ilişkin ABD’li yetkililerin satır aralarında da olsa gerçeği itiraf ettiklerine işaret eden Kaya, şunları kaydetti:
“Son olarak Suriye’den çekilme-kalma tartışmalarında, Türkiye’nin ABD’nin emperyalist niyetlerinin ve çıkarlarının zararına olacak şekilde genelde bölgedeki, özelde Suriye’deki etki alanının genişlediği ve bunun engellenmesi gerektiği mealinde açıklamalar duyduk. ABD’nin Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi devletleri ile oluşturmaya çalıştığı yeni blok, cephe oluşturma politikalarının altında da bu gerçeklik yatmaktadır. Saydığım ülkelerin son dönem politik tercihlerinde ve İsrail’i de içine alan ittifak girişimlerinde İran faktörü ön plana çıksa da en önemli hedef Türkiye’dir.”

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html