BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Ortadoğu politikası sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Ortadoğu politikası sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Eylül 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’deki büyük hesaplaşmanın aktörleri: Fransa ve Yunanistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dünya siyasi haritasının çizilmesinde ve uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde oldukça etkili bir yere sahip olduğu son gelişen olaylara birlikte bir kez daha teyit edilen Akdeniz havzası ve onun kalpgâhı durumundaki Doğu Akdeniz, jeopolitik-jeostratejik önemiyle tarihi rolünü oynuyor. Küresel-bölgesel güç ve güç adaylarının projelerinin kesiştiği yeni bir “hesaplaşma” adresi olarak ön plana çıkan bölge, “beka” tayin edici rolünden ötürü her geçen gün daha da keskinleşen bir güç mücadelesine sahne oluyor.
Yunanistan'a koşulsuz destek vererek krize müdahil olan Fransa, Batı’nın lejyoner gücü olarak Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmayı ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda ABD’nin küresel hegemonya hedefinin önemli bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tarihsel kodlarına hızlı bir dönüş içerisinde bulunan Çin’in Batı’ya Doğru Politikası’nda önemli bir enstrüman olan Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Çarlık Rusyası/SSCB özlemi içinde olan ve bunu Güney’e Doğru Politikası ile hayata geçirmeye çalışan Rusya’nın, Batı’ya ve Doğu’ya Doğru Politikaları ile “4. Reich’ın” hayalini kuran Almanya’nın Büyük Alman İmparatorluğu’nun geleceği büyük ölçüde bu krize kilitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla Doğu Akdeniz, çok kutuplu dünya düzeninin inşa sürecinde fazlasıyla kırılgan kavşaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölgeye taraflarca atfedilen bu jeopolitik-stratejik önem, bölgedeki doğalgaz rezervleri (ya da enerji güvenliği) ve su yollarının kontrolü üzerindeki mücadeleden çok daha öte bir anlam içeriyor. Dolayısıyla Akdeniz havzasına kimin sahip olacağı sorusu düne göre çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor.
Nitekim Doğu Akdeniz’in, Avrasya’nın batı kanadından doğu kanadına yönelmesi hedeflenen “büyük oyunun” geleceği açısından ön plana çıkan önemi, bölgedeki jeopolitik fay hatlarını harekete geçirmiş bulunuyor. 11 Eylül sonrası yaşanan diğer krizlere göre Doğu Akdeniz’deki gerginliğin daha hızlı bir seyir izlediği, adeta tarihi hızlandırıcı bir rol oynaması da bundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü Doğu Akdeniz, kriz içinde krizlere gebe bir görünüm arz ediyor. Burada, hiç kuşkusuz, ABD’nin liderliğinin tartışılır bir hale gelmesi epey önemli. Zira şu ana kadarki gelişmeler ABD’nin çok da arzuladığı bir sürece işaret etmiyor. Daha da ötesi, uygulamaya koyduğu “kaos düzeni” kontrolden çıkmaya başlamış durumda. Tüm dünyayı derinden etkileyecek, stratejik çıkarların çatışmaya evrileceği bir düğüm noktasına dönüşmüş bulunuyor. Bunun için, kırılganlaşan stratejik fay hatlarını tetikleyecek küçük bir kıvılcım fazlasıyla yeterli olacaktır. Dolayısıyla bölgedeki hakimiyet ya da yeniden paylaşım mücadelesi askeri-diplomatik anlamda oldukça gergin, sıkıntılı bir seyir izliyor.
Buradaki temel soru ya da sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz, gerçekten hedeflendiği gibi ABD merkezli Batı’nın kontrolünde mi olacak ya da derin sularında ABD hegemonyasına ev sahipliği mi yapacak? Krizin aktörleri Doğu Akdeniz üzerinden neleri hedefliyor? Türkiye bu krizin neresinde? Türkiye açısından bu kriz ne anlama geliyor? Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik aslında kimin krizi ya da bu kriz üzerinden kimler, nasıl bir hesap içerisinde? Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olması neden engellenmeye çalışılıyor?

Krizin adını doğru koymak

Türkiye-Yunanistan özelinde dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan, fakat özü itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ve aktörler topluluğunu içine alan Doğu Akdeniz krizi, ikili-bölgesel bir krizden ziyade, uluslararası bir bunalıma dönüşmeye başlamış durumda. Dolayısıyla krizin tarafları sadece Türkiye ve Yunanistan değil. İki ülke krizde buz dağının sadece görünen yüzü. Nitekim bu krizin Irak, Suriye, Libya vb. krizlerden çok daha farklı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle kriz, örgütler arasında değil ya da örgütler üzerinden yürütülmüyor. Dolayısıyla vekaleten savaşlarda/hesaplaşmalarda “araç/aktör-yöntem” değişikliği söz konusu. Daha da ötesi, ulus devletler arasında gibi görülen kriz, bu niteliğini de kaybediyor ve bir ileri aşamaya taşınıyor. Türkiye-Yunanistan arasında seyreden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle Türkiye-Avrupa Birliği (AB), Türkiye-NATO ve nihayetinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları burada dikkat çekici. Krizin her geçen gün Yunanistan-Fransa ikilisi üzerinden bir Türk-Batı krizi görüntüsü arz etmesi, bu açıdan oldukça manidar. Bu da bize Yunanistan’ın krizdeki rolünün ve motivasyonunun kaynağını göstermesi açısından önemli.
Bu krizdeki bir diğer dikkat çekici husus ise, Batı’nın bir diğer “Batılı” üyeyi hedef almaya başlaması. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ve Joe Biden’ın açıklamalarıyla İsrail basınında çıkan birtakım analizleri alt alta koyduğunuzda Türkiye’deki iradenin “başarısız devlet” söylemleri bağlamında hedef alındığı çok net bir şekilde görülüyor. Burada aktörlerin Türkiye’ye yönelik muğlak tutumlarının daha belirgin bir hal almaya başlaması, en azından Ankara boyutuyla önemli bir yere sahip, özellikle de “Yeni Soğuk Savaş’ın” arifesinde. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi bir anlamda Batı’nın geleceğini etkileyen bir “Batı krizi” olarak da nitelendirilebilir.
Akdeniz, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü hakimiyet mücadelesinin batı kanadını oluşturuyor. Doğu kanadını oluşturan “Güney Çin Denizi-Malakka Boğazı” ve merkezde yer alan “Malakka Boğazı-Süveyş Kanalı’nda” yürütülen güç mücadelesinin geleceği büyük ölçüde Akdeniz’den geçiyor. Akdeniz, sahip olduğu havzanın genişliği, derinliği ve etki boyutuyla söz konusu tüm projelerin (özellikle de Kuşak ve Yol Girişimi’nin) hayata geçirilmesinde üç kıtanın deniz-kara bağlantılarını sağlayan eşsiz bir konuma sahip. Kuşak ve Yol’un belkemiği konumunda olan “Orta Koridor’un” geleceği de bu havzaya bağlı.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi, bir “kaynak paylaşım mücadelesi/savaşı” olarak ön plana çıksa da aslında “Kuşak ve Yol Girişimi” ve Rusya’nın Suriye üzerinden Libya’yı da içine alacak şekilde “Güneye Doğru” politikasında Akdeniz’e inmesiyle daha bir önem kazanan “su yollarının kontrolü/hakimiyeti” mücadelesinde ABD ve AB’nin bir ön alma mücadelesi, hatta operasyonu olarak da karşımıza çıkıyor. Bu operasyonda Türkiye ve Yunanistan’ın birer “müttefik” ülke olması, sorunu adeta “Batı’nın kendi iç krizi” gibi göstermesine ve diğer aktörlerin sürecin dışında tutulmasına gerekçe olarak gösteriliyor. Burada AB’den ziyade NATO’nun bu söylem üzerinden hareket etmesi bu yönüyle de dikkat çekici.

Doğu Akdeniz krizinde tarafların hedefleri

Peki, Batı bu krizde istediği sonucu ede edebilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Zira karşımızda yekpare bir Batı yok. “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı öncesi çok kutuplu yapıda olduğu gibi Batı çok parçalı bir yapıya sahip ve her geçen gün kendi içinde bölünüyor. Bu bölünmeyi genel anlamda Arap Baharı sonrası Akdeniz merkezli krizlerde de görebiliyoruz. Bunun dışında diğer rakip güçlerin tutumları da artık belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk 10 yıllık dönemdeki politik-askeri üstünlüğü ve manevra kabiliyeti rahatlığı, lüksü artık söz konusu değil. Söz konusu aktörlerin Doğu Akdeniz üzerinden yürüttüğü jeopolitik-jeostratejik hedeflere bakıldığında bu husus daha net bir şekilde görülüyor.
Doğu Akdeniz’de, Türkiye-Yunanistan özelinde yaşanan krizde ABD’nin güttüğü hedefler şu şekilde sıralanabilir: Kendi içinde bölünme ve güç mücadelesi yaşayan Batı’yı ortak bir “öteki” üzerinden yeniden yekpare bir yapıya kavuşturmak; böylece Batı üzerindeki liderliğini pekiştirirken, Türkiye’yi de “eski eksenine” çekmek, Batı Kulübü’nün “uysal çocuğuna” dönüştürmek. Kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, liderliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi tekrar kazanmış bir güç olarak Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmak, Baltıklar-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında kuşatmak ve Çin’den kopmaya mecbur bırakmak. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesindeki en kritik bölgede güç projeksiyonu yapabilme kapasitesini kuvvetlendirmek.
Doğu Akdeniz krizinde Almanya’nın hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB’nin geleceği ve kendi pozisyonu konusundaki tartışmalara büyük ölçüde son vermek. Birliği siyasi ve güvenlik noktalarında güçlü bir aktör haline dönüştürmek; NATO’yu ve ABD’nin liderliğini bu tür krizler üzerinden zayıflatmak suretiyle ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak, bağımsız bir aktöre dönüşmek; Türkiye’yi kazanmak. Fransa’nın hedefleri ise siyasi ve askeri açıdan rüştünü ispatlamak; Batı’nın lejyoner gücü olarak ABD-İsrail’in kendisine BOP’ta biçtiği rolü oynamak; bu noktada “AB Ordusu” projesini hayata geçirme konusunda ABD’yi ikna etmek; Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmak ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmek olarak kendini gösteriyor.
Krizde Rusya’nın hedefleri ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Suriye’deki kazanımlarını korumak; Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek ve böylece güneye doğru politikasında yakalamış olduğu avantajı muhafaza etmek; Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya hattındaki pozisyonunu kuvvetlendirmek; Türkiye-Yunanistan krizi üzerinden her iki tarafı ama özellikle de Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmak; Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasını teşvik etmek; kriz üzerinden başta NATO olmak üzere, Batı ittifakına darbe vurmak.

Türkiye niçin hedef?

Krizde tüm aktörlerin tek bir ortak hedefi var ise, o da yukarıda görüldüğü üzere Türkiye’dir. Türkiye’nin küresel güç mücadelesinin seyrini, çerçevesini belirleyici rolü, onu tüm aktörler tarafından paylaşılamayan, kontrol edilmesi gereken bir ülke konumuna sokuyor. Bu çerçevede söz konusu aktörlerin Türkiye’ye yönelik tutumları şu şekilde sıralanabilir: Enerjide dışa bağımlılığının devam ettirilmesi ve enerji piyasasında bir oyuncu olmasının engellenmesi; Türkiye’yi güneyden kuşatmak ve Orta Doğu-Afrika’ya ulaşımını engellemek; Kuşak ve Yol Projesi’nde elini zayıflatmak; su yolları güzergahını ve enerji güvenliğini sabote etmek; Kıbrıs, Akdeniz/Ege adaları üzerindeki varlığını-tezlerini bitirmek; Akdeniz’de güç statüsünü yakalayan Türkiye’nin deniz aşırı bir güç, dolayısıyla da küresel bir aktör olmasının önüne geçmek.
Özellikle son madde çok önemli. Zira Osmanlı’nın büyük güç statüsünü bitiren hadise, aslında doğrudan doğruya denizlerdeki güç vasfını yitirmesiyle ilgili. Kıbrıs ve Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesi bağlamında İnebahtı deniz muharebesinde (1571) donanmasını kaybeden Osmanlı, bu tarihten itibaren kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Sakal ne yazık ki daha gür çıkmamış ve İnebahtı yenilgisiyle sadece Akdeniz’deki hakimiyetin sona ermediği anlaşılmıştır. Akdeniz’in kaybının maliyeti “Cihan Devleti” olmuştur.
Günümüzde de dönemin Venedik’i rolünü üstlenen Yunanistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olmasının ve küresel yükselişinin önüne geçilmek istenilmekte. “Mavi Vatan” ve bu bağlamda Akdeniz, yeniden dirilişin adeta merkez adresi. Dayatılmaya çalışılan rollere karşı Ankara tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “Merkez Ülke” çıkışının temeli de burası. “Dengesizliğin Dengeleyici Gücü” rolüne talip Ankara’nın bu çıkışı ve ortaya koyduğu kararlılık, onu “riskli ortak/müttefik” konumuna taşımış durumda. Doğu Akdeniz’deki krizin asıl nedeni budur.

Türkiye neler yapabilir?

Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na kadar uzanan hatta yaşanan güç mücadelesinin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu krizin sıklet merkezinin bir kez daha Türkiye ve onun çizdiği “Mavi Vatan” olması bu açıdan tesadüf değil. Zira Türkiye ve onun denizlerdeki Misak-ı Millisi olan Mavi Vatan’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’i ön plana çıkartan havza ile örtüşmekte. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika olarak ön plana çıkan bölgede yaşanan tüm krizlerde (Rusya-Gürcistan, Rusya-Ukrayna ve Kırım, Azerbaycan-Ermenistan, Irak, Suriye, Libya vb. örneklerde görüldüğü üzere) Türkiye’nin “oyun bozucu-oyun kurucu rolü”, haliyle onu “paylaşılamayan” bir aktör konumuna taşımıştır. Bu husus, Türkiye açısından bir avantaj oluşturmakta olup, askeri ve diplomatik boyutta geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
Bu noktada Akdeniz eksenli yeni ittifak-işbirliği arayışları dikkatlerden kaçmamalı. Türkiye öncelikle Batı’yla olan ilişkilerini son ana kadar diplomasi-askeri güç (caydırıcılık) bağlamında dengeli bir şekilde yürütmeli. Krizdeki Batı’ya karşı haklarını-çıkarlarını ön planda tutan etkin bir denge politikası kaçınılmaz. Batı’nın böylesi hassas bir konjonktürde Türkiye’yi kaybetme riskinin olmadığı bilinmeli. “Yeni Batı” oluşumunda Türkiye belirleyici bir yere sahip. İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumları bu açıdan önemli. Dolayısıyla ABD-Almanya/AB, Almanya-Fransa arasındaki rekabeti daha da kızıştıracak bir politika ve yeni bir arayış içerisinde bulunan İngiltere ile geliştirilecek karşılıklı çıkarları gözeten, “kazan-kazan” prensibine dayalı işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını daha da genişletecek ve üzerindeki baskıyı azaltacaktır.
Türkiye, Batı ile daha dengeli ve sağlıklı bir zeminde yeni işbirliği temellerini atmada, Akdeniz’de Batı dışı diğer aktörlerle de ortak tatbikatlar süreci başlatabilir. Yunanistan ile krizin seyri ve Batı’nın takınacağı tavır, hiç kuşkusuz bunda belirleyici olacaktır. Bu noktada Rusya-Çin-İran üçlüsünün Umman körfezi-Hint okyanusu arasındaki bölgede su yolları ve enerji güzergahları güvenliğinin temini kapsamında Aralık 2019’da icra ettikleri tatbikatın bir benzeri Doğu Akdeniz’de “Türkiye-Rusya”, “Türkiye-Rusya-Çin”, “Türkiye-Rusya-Çin-İran” bağlamında gündeme gelebilir ki, en azından Türkiye-Rusya arasında bunun tarihsel bir arka planı söz konusudur (arzu edenler Hünkâr İskelesi Antlaşması süreci ve Millî Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkilerine bakabilirler). Kuşkusuz böylesi bir gelişme Batı’yı Türkiye konusunda kırmızı alarm durumuna geçirecektir. Ankara buna da hazırlıklı olmalı, kararlı tutumundan, çıkarlarından ve haklılığından taviz veren taraf konumuna düşmemelidir.
Bir diğer mevzu da muhatap sorunudur. Türkiye, krizdeki asıl muhataplarını görmeli, duruşunu ona göre ortaya koymalı, politikasını da buna göre geliştirmeli. Aksi takdirde kendisine karşı yürütülen vekaleten savaşın bir vekil aktörü konumuna düşebilir.
Son bir husus da Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini ve bu krizde Almanya/AB-İsrail’in izlediği politikaların özellikle ABD’ye nelere mal olabileceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor. Zira Yunanistan üzerinden oynanan oyun aynı zamanda ABD ve NATO’yu da hedef almakta. Türkiye’yi kaybeden ABD’nin Almanya/AB karşısında eli zayıflayacağı gibi, başta Akdeniz olmak üzere beş deniz havzasında ve Avrasya’daki politikaları da ciddi zarar görecektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi Türkiye’den daha fazla ABD’nin önünde bir kriz olarak durmaktadır; aynen Kıbrıs Barış Harekatı’na giden süreçte olduğu gibi…


Fransa'nın Türkiye siyasetinin sorunlu tarihi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye ile Fransa arasında son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve AB içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron son günlerde Türkiye karşıtı söylemlerini sıklaştırdı. Fakat bu gerilimin uzun yıllardır belirli aralıklarla devam ettiği söylenebilir. Son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve özellikle Avrupa Birliği (AB) içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Türkiye ve Fransa, bugün Doğu Akdeniz ve Libya politikaları üzerinden birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Fakat bu gerginliğin kökeninin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. İki ülke arasındaki gerginliğin ilk çıkış noktalarından biri Ermeni sorunu olarak karşımıza çıkıyor. 1980’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu'nun (ASALA), Türk diplomatlarını hedef alması ve Fransa’nın, örgütün Fransa’daki terör eylemlerine göz yumması Paris ve Ankara arasında gerginlik yarattı. Ayrıca bu saldırılar sonucu birçok Türk diplomatı şehit edilmişti. 2000’li yılların başından bu yana ise sözde Ermeni soykırımının var olduğunu iddia eden Fransa hükümetleri bu gerginliğin devam etmesinde rol oynadı. Yaklaşık 700 bin Ermeni’nin yaşadığı tahmin edilen Fransa, 2019’da 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Fransa hükümetleri ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk kökenli vatandaşı oy potansiyeli olarak değerlendirmezken, 700 bin Ermeni vatandaşını önceliyorlar. Bu da Türkiye-Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Fransa hükümetlerinin Kürt sorununa yönelik tutumu

Tarihsel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki diğer anlaşmazlık konusu ise Kürt sorunu. Fransa’nın geçmişten günümüze PKK terör örgütünün ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermesi ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kürt sorununun bir gerginlik olarak ortaya çıkması, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand (1981-1995) döneminde Kürt hareketine verilen açık destekle başlamıştır. Günümüzde Fransa, PKK terör örgütünün kolu olan PYD ve YPG üyeleriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve bu durum iki ülke arasındaki sorunlardan bir diğeri olarak öne çıkıyor. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgilenirken Irak veya İran’da bulunan Kürt toplumuyla ilgili bir politika yürütmemesi de dikkat çekici olmuştur.
Türkiye, Fransa ile AB üyeliği konusunda da sorunlar yaşamıştır. 1995-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Jacques Chirac her ne kadar Türkiye’nin AB adaylığını ve müzakere sürecinin başlamasını desteklemiş olsa da 1959’dan 2007 yılına kadar görev yapan Fransız cumhurbaşkanları arasında Türkiye’yi ziyaret etmeyen tek Fransız cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Chirac 2006 yılında Ermenistan’a gerçekleştirdiği resmi ziyarette Türkiye’nin AB’ye üye olmak için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca 2004 yılının Ekim ayında Türkiye’nin olası bir AB üyeliği için Fransa’da bir referandum düzenlenmesini önermiştir. Buna ek olarak, Charles De Gaulle döneminde Fransa’nın 1963 ve 1967 yıllarında İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva atı olarak algılandığı gerekçesiyle reddetmesi, yıllar sonra 2007 yılında Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da öne sürülmüş bir ön yargı olarak karşımıza çıkmıştır. Buna ek olarak Sarkozy, Türkiye’yi Avrupalı olarak değil Asya’da küçük bir ülke olarak görmekteydi. Sarkozy ayrıca, Türkiye’yi Avrupa dışında gördüğü için Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa halkına savunamayacağını da vurgulamıştır. Bu tarihsel süreç Fransa’nın Türkiye-AB ilişkisine bakışını açıkça ortaya koymaktadır. 
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor.

Fransa uluslararası ilişkilerde lider devlet olmak istiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’ye karşı izlediği karşıtlık politikasının nedenleri arasında Ermeni ve Kürt sorunları var olsa da günümüzde bu iki soruna yeni başlıklar eklenmiş durumda. Göreve geldiği 2017 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde Fransa’nın oyun kurucu pozisyonda olmasını hedefleyen Macron, AB içinde baskın devlet ve bölgesel konularda politika belirleyici bir ülke pozisyonuna ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca, Kasım 2019’da Macron NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek ABD ile NATO müttefikleri arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunu dile getirdi. Kasım 2018’de ise Macron, AB Ordusu’nun kurulmasını önererek bir nevi NATO’dan vazgeçerek Fransa’nın etkin güç olarak yer aldığı bir uluslararası ordunun kurulmasını talep etmiş oldu. Bu da Macron’un uluslararası ilişkilerde lider devlet konumuna erişmek istemesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmeli.
Merkel’in 2021 yılında görevinden ayrılacak olması ve Almanya içinde Merkel’e alternatif bir liderin henüz ortaya çıkmamış olmasının uluslararası arenada bir güç boşluğu oluşturacağını düşünen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu boşluktan yararlanarak Fransa’yı özellikle AB içinde lider ve baskın bir ülke kılmayı hedefliyor. Almanya’nın ve Şansölye Angela Merkel’in lider konumunda olduğu AB’de yeni dönemde bu rolü üstlenmek isteyen Macron, bu nedenle aktif bir siyaset uygulayarak AB çıkarlarını önemsediğini göstermek istiyor.
Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. AB içinde lider olmak isteyen Fransa, AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlere karşı çıkıyor. Macron, AB çıkarlarının etkileneceğini savunarak Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiğini öne sürüyor.
AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki krize karşı bir çözüm getirmek amacıyla arabuluculuk görevi üstlendi. Fakat bu arabuluculuk görevi, özellikle Fransa tarafından eleştirildi ve Almanya bu göreve ne yazık ki son vermek zorunda kaldı. Görünün o ki, objektif bir dış politika yürütemeyen Fransa başta olmak üzere AB üyeleri, Türkiye’yi bölgeden dışlamanın peşinde. Bu çerçevede başka bir gerçeğe de dikkat çekmek gerekiyor. Son günlerde ortaya çıkan Türkiye-Yunanistan sorununa üçüncü ülkelerin dahil olması sorunun çözülmesini imkânsız hale getiriyor.

Mağrip bölgesinde nüfuz çatışması

Bir diğer uyuşmazlık alanı ise Libya konusu olarak göze çarpıyor. Mağrip bölgesiyle tarihsel bir bağı olan Fransa, bölgede varlığını sürdürmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliğini arttırması ve bu nedenle Libya’daki anlaşmazlık durumuna dahil olması iki ülke arasında gerginlik meydana getiriyor. Türkiye’nin bu bölgede aktif rol almasını Fransa, nüfuz alanına bir tehdit olarak algılıyor. Bu da bizi Macron’un Türkiye’ye karşı politikalar izlemesi ve AB’yi devreye sokarak bir yaptırım uygulanması istemesi sonucuna ulaştırıyor.
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarlarından vazgeçmeyeceği gibi Fransa’nın da bu politikalardan vazgeçmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmemekle birlikte, gerginliğin belirli aralıklarla tırmanabileceğini öngörmemiz yanlış olmayacaktır.
[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]


Macron'un düşmanca siyaseti bölgede çatışma riskini artırıyor



Macron’un Türkiye karşıtı tehlikeli ve düşmanca tutumu, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor.



Gün geçmiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası kamuoyu önünde Türkiye karşıtı bir hamlede ve açıklamada bulunmasın. Bir gün Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor, ertesi gün her ikisi de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) üyesi olan ülkelerden Yunanistan’a Türkiye’ye karşı savunma desteği sözü verebiliyor. Ancak bunları yaparken Macron Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e en uzun kıyısı olan ve Fransa’nın NATO müttefiki bir devlet olduğunu -en hafif tabiriyle- unutuyor. Benzer şekilde Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Suriye ve özellikle Afrika’daki girişimleri de Macron’u rahatsız ediyor görünüyor. Türk dış politikasıyla Macron’un politikaları arasındaki bu çakışmayı sadece Türkiye’ye karşı basit bir düşmanlıkla açıklamaya kalkışmak, bir yandan uluslararası ilişkiler disiplinine haksızlık teşkil edecek, öte yandan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın etki alanını yanlış değerlendirmek olacaktır. Öyleyse Macron’a Türkiye söz konusu olduğunda uluslararası hukukun temel prensiplerini ve “düşmanca tutum” sergilediği ülkeyle aynı güvenlik ittifakında bulunduğunu unutturan sebeplerin neler olduğunu nasıl açıklayabiliriz?

Son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye aleyhtarlığını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda Macron’un Türkiye’ye yönelik izlediği siyasetin gerçek sebeplerini görebilmek, Türkiye’nin de doğru hamleler yapabilmesini sağlayacaktır. Zira uluslararası ilişkilerdeki değişmeyen en temel gerçekten hareketle 21. yüzyılda da bitmeyen dostluklar ve düşmanlıklar değil, devletlerin temel çıkarları söz konusudur. Yeni yüzyılın getirmesi gereken değişiklik ve mecburiyet bu çıkarları uluslararası hukuk çerçevesinde adilane ve hakkaniyet prensibine göre gerçekleştirmenin zorunluluğudur. Bir başka ifadeyle yerel risk ve tehditlerin hızla küreselleştiği günümüzde “doğru stratejiyi tespit etmek” tüm devletler için hayati önemdedir.
Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Trump’ın izlediği "Önce Amerika" politikası da Fransa dış siyasetindeki iddialı çıkışlarla doğrudan bağlantılı.

Macron'un Türkiye karşıtlığında iç ve dış faktörler

Fransa’da üç sene evvel gerçekleşen seçimlerin ardından 14 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı makamına gelen Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politika, Fransa dış politikasındaki iddialı çıkışların bir kısmını anlamamızı sağlayabilir. Trump’ın uluslararası sistemde ABD’nin liderlik rolünden geri çekilen dış siyasetinin gerek Avrupa’da gerekse İsrail meselesi dışında kalan Ortadoğu sorunlarında yarattığı güç boşluğu Fransa’yı cesaretlendirdi ve bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerinin ön plana çıkmasına yol açtı. Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinden sonra ABD’de muhtemel bir başkan değişikliğinin, Fransa’nın dış politikada sergilediği tutumun çerçevesini belirlemeye yönelik mühim bir etkisi olabilir. Öte yandan Angela Merkel’in 2021 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da Macron’un izleyeceği politikaların AB içindeki liderlik dengesini Almanya’ya karşı kendi lehine çevirmek için anahtar bir durum teşkil ediyor. Tarihi Fransa-Almanya rekabeti Avrupa Birliği (AB) potası içinde eritildiği düşünülse de Almanya’nın AB içinde bilhassa 1990’lardan sonra yükselen gücüne karşılık Fransa’nın etkisi azaldı. 2003’te Almanya’da Merkel’in başbakan olmasıyla denge Fransa aleyhine biçimlendi ve İngiltere’nin AB’den çıkması dahi bu durumu değiştiremedi. Fransa’nın, Doğu Akdeniz anlaşmazlığında Yunanistan’ın yanında yer alan, hatta kışkırtan ve AB’nin diğer üyelerinin de kendisi gibi davranmasını isteyen şahin tutumu bu şekilde okunduğunda, Türkiye’nin AB içindeki dengeleri doğru analiz etmesinin önemi de anlaşılacaktır. Olaylara müdahil olmaya çalışan AB’nin ve dönem başkanı olan Almanya’nın “arabuluculuk” rolünün neden hep Yunanistan lehine kaydığını anlayabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Nitekim AB, yaptığı son açıklamada, 24-25 Eylül’de gerçekleştireceği toplantıda Türkiye’ye karşı “havuç ve sopa” araçlarını belirleyeceklerini ve topluca Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını ilan etmiş durumda.
Fransa cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik izlediği politikaların bir diğer sebebi ise iç politikada yaşadığı sıkıntıların artmış olması. Bir yandan aşırı sağcıların oylarının artması, diğer yandan “sarı yelekliler” olaylarının yarattığı etkiler ve şimdi de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin yol açtığı sorunlar göz önüne alındığında, Macron’un ekonomik ve siyasi açıdan kendi iktidarını sürdürmeyi destekleyecek girişimleri önem taşıyor. Örneğin dış siyasette Yunanistan’ı veya Libya’daki darbeci General Halife Hafter güçlerini desteklemesi, bir yandan Fransa’nın bu ülkelere silah satışlarını artırarak ekonomik getiri sağlamaya yöneliktir. Öte yandan, siyasi olarak içeride aşırı sağcılara karşı elini güçlendirecek, dışarıda ise Fransa’nın AB’de ve NATO’daki rolünün, dolayısıyla Avrupa’daki rolünün de güçlenerek büyümesine yol açacaktır.
Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye karşı sergilediği tutum hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de NATO açısından kabul edilmeyen Hafter yönetimi ve onun diğer destekçisi Rusya nezdinde muteber olmakla birlikte AB tarafından bu tutuma göz yumulmakta. Bu noktada aşırı sağcıların Avrupa genelinde artan oy ve etki alanlarına bir kez daha vurgu yapmak önem taşıyor. Aşırı sağ partilerin Avrupa’da gittikçe daha “normal” hale gelmesi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olması merkezdeki partileri de dönüşüme zorluyor. Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ve birçok Avrupa ülkesinde yapılan son yerel ve genel seçimlerde Yeşiller partilerinin aldığı oy oranları merkezdeki partilerin işini iyice güçleştirmekte. Dolayısıyla Macron’un takip ettiği siyasette olduğu gibi yabancı ve/veya Türk düşmanlığı, kamuoylarının ilgisini ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlardan başka konulara yöneltmeye yarıyor ve seçimlerde prim yapıcı bir malzeme olarak kullanılıyor. Bu bağlamda, Fransa’daki son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Macron’un, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı yatırımlardan birinin Türkiye’ye karşı takındığı tutum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Macron'un Batı Balkanlar çıkışı

Macron’un Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye dışında Türkiye ile karşılaştığı ve Türkiye’nin etkinliklerinden endişe duyduğu bir diğer coğrafya, Balkanlar. Nisan 2018’de AP’de yaptığı “Avrupa’nın Geleceği” konulu konuşmasında Macron, “Türkiye ya da Rusya’ya kayan bir Balkanlar istemiyorum” cümlesiyle Balkanlar’daki Türk varlığından rahatsız olduğunu belirtmiş ve Fransa’nın dış politika önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyarken bu tutumuna AB’yi de ortak etmek istemişti. Macron Batı Balkan devletlerinin Rusya veya Türkiye’ye yönelmesini AB’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik bir risk şeklinde değerlendirirken, NATO üyesi ve dolayısıyla müttefiki Türkiye’yi bir kez daha AB için bir tehdit olarak yorumlayarak adeta bir akıl tutulmasına daha imza atmış oldu. Bu noktada Balkanlar’da Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin artan gücüne değil de, tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan Türkiye’nin etkinliğine dikkat çekilmesi, Macron’un yaklaşımındaki sakatlığı da ortaya koyuyor ve bir kez daha NATO müttefikliğinin Avrupa güvenliğinde oynayacağı rolün tartışılması ihtiyacına işaret ediyor.
Fransız dış politikasının Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği potansiyel coğrafyalardan bir diğerini ise Fransa’nın eskiden beri güçlü ilişkiler kurduğu Afrika kıtası teşkil ediyor. Eski sömürgeci dönemden kalan ayrıcalık ve üstünlüklerini korumaya özel bir önem atfeden Fransa, hâlâ sömürge dönemi refleksleriyle hareket etmekte ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerini ve kendisinin liderlik iddiasını dış politikasında daima önemli bir yerde konumlandırmakta. Nitekim Fransız kabinesinde, Afrika’daki ülkelerle ilişkileri yürüten bir bakanlık dahi (İşbirliği Bakanlığı) mevcut. Fransa, özellikle askeri varlığının da bulunduğu Sahel bölgesinde etkin bir ülke. 54 ülkenin bulunduğu kıtada 29 ülkede Fransızca konuşuluyor; bunlardan 21’inde ise resmi dil olarak statüsünde. Ayrıca “Afrika Fransız Sömürgeleri (CFA) frangı” 2020 itibarıyla tedavülden kalkarak “eko” para birimine geçilse de Fransa’nın kıtadaki ekonomik ve mali kontrolü devam ediyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü açılımın, Fransa’nın Afrika’yı kendi etki alanı olarak garanti altına alma siyasetine potansiyel bir tehdit olarak algılanması da Macron’un Türkiye’ye karşı yaklaşımını şekillendiren unsurlardan biri. Bu bağlamda Fransa ABD, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Afrika’da giderek daha görünür olmasından rahatsızlık duyuyor.
Sonuç olarak, Fransa sadece Doğu Akdeniz’de değil, Afrika’da, Balkanlar’da, Libya’da Türkiye ile stratejik bir çatışma sergilemekte ve gerek iç siyasetindeki sorunlarını yumuşatmada gerekse AB içinde liderliğe oynama girişimlerinde Türkiye’yi bir araç olarak değerlendirmekte. Macron’un her fırsatta sergilediği Türkiye’ye karşı “düşmanca tutum” da bu çıkarların çatışmasından kaynaklanıyor.
Fransa’nın düşmanca tutumu karşısında İngiltere’nin ne dediği/diyeceği ise ayrı bir analizi gerektirecek önemde.
Macron’un izlediği bu tehlikeli ve düşmanca tutum, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor. Son dönemde AB yetkililerinin ve AB üyesi liderlerin sağduyudan yoksun ve tek taraflı açıklamalarını da göz önüne alırsak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir. Bu noktada olması gereken, AB’deki âkil insanların fotoğrafı doğru görebilmeleri ve acilen diplomasi dilini hızlı ve adilane bir şekilde çalıştırabilmeleridir. Türkiye ise yukarıda özetlenen stratejik denklemin parametrelerini doğru okuyabilmeli ve sert gücü masada tutarken, yumuşak gücünü ve diplomasi alanını daha etkin bir şekilde kullanmaya devam etmelidir.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]


9 Ağustos 2020 Pazar

Mısır'ın Darbeci lideri Sisi Türkiye karşıtlığında 'birinciliğe' oynuyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ardından, Mısır bir kez daha küresel-bölgesel güçlerin vekil aktörü olarak “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde kendisine bir yer edinmeye çalışıyor ve bu bağlamda 2013’ten itibaren Türkiye karşıtlığını da içine alan hırslı bir dış politika izliyor. Libya ile zirve yapan krizde bugün Türkiye ile Mısır arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşın senaryolarının da konuşulmasının temelinde, darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Es-Sisi’nin izlediği kriz politikası yatıyor. Türkiye karşıtlığı ekseninde buluşan cephenin silahlı gücü olarak hareket etmeye gönüllü bir profil çizen Sisi yönetimi, tüm bölgeyi ve İslam dünyasını derin bir krize sokacak tehlikeli bir oyun oynuyor.


20 Temmuz’da Libya tezkeresini çıkaran ve Sisi’nin eline tutuşturan Mısır Parlamentosu da krizin alanlarını ve boyutlarını genişletmeye dönük yeni stratejide üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor. Son olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yapmayı planladığı sismik araştırmaların münhasır ekonomik bölge (MEB) olarak tanımladığı alanı ihlal etme potansiyeli taşıdığını gündeme getiren Mısır “Türkiye’nin geçen ay yayımladığı Navtex, Mısır’ın egemenlik haklarına ihlal ve saldırı anlamına geliyor” diyerek buna kayıtsız kalmayacağını belirtiyor.

Türkiye’yi sahada etkisizleştirmeye, kuşatmaya ve hatta çökertmeye yönelik koalisyonun bir parçası olan Mısır ve ortakları (başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri [BAE]), Ankara’nın oyun bozucu hamleleri karşısında, meşru müdafaa söylemleri altında saldırganlaşacaklarının mesajını veriyorlar. Bu noktada Türkiye’yi kuşatmaya ve yakın çevresini istikrarsızlaştırmaya yönelik projelerin/operasyonların içinde yer alan Mısır, son olarak -her ne kadar bunu resmen yalanlamış olsa da- Suriye’de Beşşar Esed rejimine destek amaçlı 150 askerini göndermiş bulunuyor.

Sisi’yi Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor.

Bunun dışında, son dönemde yoğun bir diplomasi trafiği başlatan Kahire ve Riyad ikilisi, Türkiye ile birlikte hareket eden ya da etme eğiliminde bulunan ülkelere yönelik bir baskı, hatta mevcut yönetimleri değiştirmeye yönelik bir istikrarsızlaştırma sürecini de başlatmış durumda (burada BAE ve özellikle de Fransa’nın rolünü göz ardı etmemek gerekiyor). Hedef, hiç kuşkusuz Ankara’yı siyaseten yalnızlaştırmak, başta Libya’da olmak üzere bölgede oluşan güç dengesini bozmak ve Türkiye-Katar eksenini zayıflatmak. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın Sisi ve Kral Selman görüşmesinden sonra 27-29 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirdiği Cezayir, Tunus ve Fas ziyaretlerinin zamanlaması bu tespiti fazlasıyla teyit ediyor.

Görünen o ki başta tatbikatlar olmak üzere askeri, istihbarî, siyasi ve diplomatik alanlarda faaliyetlerine hız veren Kahire, Türkiye’nin Libya merkezli olarak Kuzeydoğu Afrika ve Akdeniz, Suriye merkezli olarak da Orta Doğu-Arap dünyası politikalarını, buralardaki varlığını ve çıkarlarını hedef almış durumda. Sisi’nin bu hırslı, saldırgan politikası, elbette düne kadar düşük bir ihtimal olarak değerlendirilen Türkiye-Mısır çatışmasını yüksek bir olasılığa doğru sürüklüyor.

Nitekim Uluslararası Kriz Grubu’nun Kuzey Afrika Sorumlusu Riccardo Fabiani de buna dikkatleri çekiyor ve iki ülke arasında “önümüzdeki haftalarda ya da aylarda askeri bir çatışma yaşanma olasılığı çok yüksek” diyor. Açıkçası Fabiani çok da haksız değil. Her ne kadar taraflar arasında en azından şu an için kriz dondurulmuş gibi görünse de, birer kırılma noktası teşkil eden Sirte ve Cufra, tarafların kırmızı çizgisi olmayı sürdürüyor. Bu arada şunun da altını çizmek gerekiyor: Türkiye’nin Libya’da yakaladığı başarı ve bu noktada Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Sirte ve Cufra’ya yönelik hedefleri sadece Mısır’ın kırmızı çizgisi değil; Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE açısından da bir kırmızı çizgi niteliğinde. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında bir “Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” söz konusu ve Mısır burada daha çok Türkiye karşıtı koalisyonun silahlı gücü olmaya talip, rüştünü ispatlamaya çalışan bir ülke konumunda. Bunun dışında, Sirte-Cufra düştüğünde Mısır’ın, dolayısıyla da Sisi’nin askeri-siyasi olarak gücü ve liderliği de tartışılacağından, Sisi bu krizi bir beka meselesi olarak görüyor.

Sisi’yi burada Ankara’ya karşı cesaretlendiren hususların başında hiç kuşkusuz Türkiye’nin Suriye, Akdeniz ve Libya’da yaşadığı krizler ve karşısındaki cephenin büyüklüğü geliyor. Türkiye’nin Libya’ya coğrafi uzaklığı da Sisi’ye olası bir savaşta büyük bir avantaj olarak sunuluyor. Peki, gerçekten Sisi böyle bir savaşı göze alabilir mi? Mısır’ın ve birlikte hareket ettiği koalisyonun Türkiye’ye yönelik iddiaları ne kadar gerçekçi ve meşru bir zemine sahip mi? Sisi aslında Türkiye üzerinden ne yapmaya çalışıyor? Sisi’ye Türkiye karşıtı koalisyonda biçilen rol ne?

Yersiz iddialar, jeopolitik gerçekler

Saldırgan politikasını meşrulaştırmayı hedefleyen bir söylem kullanan Mısır, Türkiye’ye yönelik ağır iddialarda bulunuyor. 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik darbe sonrası İhvan üzerinden başlayan bu süreçte, Türkiye’yi terörist örgütlere destek vererek Mısır’ı ve bölgeyi istikrarsızlaştırmakla itham eden Sisi yönetimi, Ankara’nın Libya’daki meşru yönetime verdiği desteği de “yasadışı yabancı müdahale” olarak tanımlıyor ve “Türkiye Mısır’ı kuşatmaya çalışıyor” diyor. Türkiye’nin Libya’da izlediği politikayı darbeci General Halife Hafter’in ağzından “Yeni Osmanlıcılık” olarak nitelendiriyor ve Ankara’yı Arap dünyasını hedef alan emperyal politikalar izlemekle itham ediyor.

“Arap olmayan Türkiye, Arap dünyasına liderlik yapmaya niyetli” iddiası üzerinden Arap milliyetçiliğini provoke etmeye ve Arap dünyasının liderliğini kazanmaya oynayan Sisi, “İşgal hevesleriyle saldıran Yeni Osmanlıcı Türkiye’ye karşı savaşıyoruz” ifadesini kullanan Hafter’i ve bu kapsamda yürütülen “Yeni Libya” projesini destekliyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin Arap ülkelerine askeri ve siyasi müdahalesini reddettiğini bildirerek, bunların herhangi bir meşru dayanağı olmadığı ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği iddiasını da gündeme taşıyor.

Oysa başta Türkiye-Katar ilişkileri olmak üzere Ankara’nın Umman, Yemen ve diğer Arap ülkeleriyle ikili ve bölgesel ilişkileri, Mısır-Suudi Arabistan-BAE üçlüsünün Türkiye’ye yönelik Arap dünyasıyla ilgili ithamlarını boşa çıkarıyor. Türkiye ve söz konusu Arap ülkelerinin, “Arap dünyası jeopolitiği” anlayışından ziyade, başta bölge Müslümanları olmak üzere, coğrafyadaki tüm insanların birlikteliğini, huzurunu, refahını hedefleyen “İslam dünyası jeopolitiği” refleksiyle hareket ettiği görülüyor. Buna karşılık Sisi, Mısır’ı tekrar “muhteşem günlerine” taşımak için Arap milliyetçiliğini kullanmaya çalışıyor ki Sisi’nin “Arap Birliği” politikasının ne olduğu Nasır’dan bu yana biliniyor: Arapları ve İslam dünyasını bölmek, çatıştırmak ve emperyalizmin en temel prensibine hizmet etmek! Buna karşılık, Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’daki gücünün temelinde, coğrafyada bıraktığı temiz mazi ve sicil yatıyor. Daha da önemlisi, Türkiye bölgeyi emperyalizme karşı sonuna kadar savunmuş bir ülke olarak biliniyor ve kabul görüyor. Türkiye’nin saha hâkimiyetinin altında da bu yatıyor. Sisi, muhtemelen Türkiye’nin Mısır’ı da içine alan coğrafyadaki bu etkisinden, dip dalgadaki karşılığından rahatsızlık duyuyor.

Bunun dışında, Katar, Irak, Yemen, Libya ve hatta Suriye örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin, bir saldırganlık sergilememenin ötesinde, bu ülkelere yönelik olası saldırıları bertaraf etme, mevcut istikrarsızlıkları ve iç savaşları sonlandırma ve bu ülkelerin toprak bütünlüğünü koruma konusunda bir işbirliği politikası güttüğü de açık. Öyle ki Sisi yönetimi Suriye’de bir taraftan Esed ile görüşürken, diğer taraftan Suriye’nin egemenliğini, toprak bütünlüğünü hedef alan, bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ürünü olan bölücü PYD-YPG/PKK terör örgütüyle işbirliği yapıyor, onlara Kahire’de ofis açıyor. Bunu Esed dışında Rusya ve İran ikilisinin de görmezden gelmesi, bir başka çelişki ve önemli bir detay. Burada diğer bir dikkat çekici husus ise İran’ın Suriye’de Mısırlı askerler konusuna destek sağladığına yönelik iddialar. Eğer bu iddia doğru ise Mısır mevzuunda İran’ın tercihi ve pozisyonu da önemli ölçüde netleşmiş oluyor.

Türkiye’nin Mısır’ı kuşattığına yönelik iddia ise 2013 darbesinin gerçekleştirilme ve Sisi’nin iktidara getirilme gerekçesiyle bire bir ters düşüyor. Zira Mısır’daki 2013 darbesi başlı başına bir BOP operasyonu olup, hedef Ankara-Kahire birlikteliğini sona erdirerek Türkiye’yi Arap dünyası ağırlıklı İslam dünyasından uzaklaştırma, yalnızlaştırma ve yıpratma olarak karşımıza çıkıyor. İhvan da hiç kuşkusuz bunun bahanesini oluşturuyor.

Türk dış politikasını akamete uğratmaya yönelik bu projede Sisi yönetimindeki Mısır’ın çok hızlı bir şekilde Camp David düzenine çekilmesi, 2009’dan itibaren Türkiye’yi kuşatma politikası güden İsrail’in yanında yer alması, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya yönelik bir politika izlemesi, BAE ve Suudi Arabistan ile askerî-istihbarî alandaki örtülü, gizli işbirlikleri, kirli operasyonları ve Rusya, İran ve Fransa ile yürüttüğü ortak operasyonlar ve işbirlikleri, açıkçası saldırgan tarafın kimliğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Mısır’ın Türkiye’ye yönelik yürüttüğü kampanyanın meşruiyet zeminindeki unsurlar sakat ve iddiaları yersiz. Peki, buna rağmen Sisi neden Türkiye karşıtlığını, hatta düşmanlığını devam ettirmekte ısrarlı?

Mercidabık-Ridaniye sendromu mu?

Öncelikle, Mısır’daki bazı çevrelerin halen Mercidabık ve Ridaniye’nin “rövanşını almaya” çalıştığı ve bu bağlamda yarım kalmış bir hesaplaşma psikolojisi içinde hareket ettiği görülüyor. Devlet kontrolündeki gazetelerden Youm7’de Türkiye’nin “tarihi düşmanlar” arasında sıralanması bu açıdan oldukça anlamlı. Gazete adeta Mısır devletinin belli bir kesiminin bilinçaltını deşifre ediyor. Bu bilinçaltı ile güncel siyaset ve jeopolitiği bir araya getirdiğimizde ise karşımıza Türkiye karşıtlığının tarihi, coğrafi, siyasi ve jeopolitik temelleri, nedenleri çıkıyor.

Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz Mısır'ı vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi.

Sisi’nin Türkiye üzerinden güttüğü hedefler

Türkiye karşıtı koalisyonun “silahlı gücü” rolüne soyunan Sisi, kendisini yönetime taşıyanlara karşı “diyet” borcunu öderken, diğer taraftan Türkiye sonrası sahada oluşacak olası güç boşluğunu doldurmaya ve böylece “Büyük Mısır” hayalini gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Arap jeopolitiğini, “Arapçılık-Arap milliyetçiliği” söylemleri üzerinden harekete geçirmeye çalışan ve Türkiye karşıtı bir eksen inşa etmeye çalışan Sisi, Suudi Arabistan ve BAE ikilisiyle birlikte koordineli bir şekilde hareket ediyor. Fakat bunun için öncelikle içeride karşı karşıya kaldığı sorunları halletmesi gerekiyor ki bunun başında da ekonomi geliyor. Zira darbe sonrası Mısır daha da yoksullaşmış vaziyette.

Ekonomisi büyük ölçüde turizme, yurt dışındaki Mısırlı işçilerin dövizine, yurt dışından gelen öğrencilerden elde edilen eğitim gelirlerine ve Süveyş Kanalı’ndan geçen gemilerden alınan geçiş ücretlerine dayanan bu ülke, önce darbenin artçı etkileri ve bu bağlamda yaşanan saldırılar, akabinde de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla çok ciddi bir bunalıma girmiş durumda. Sisi yönetimi “Türkiye tehdidi” üzerinden, BAE ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, söz konusu koalisyondan iktisadi-mali anlamda destek bulma peşinde.

Muhammed Mursi sonrası oluşan siyasi boşluk ve bunun yol açabileceği çok daha derin, şiddetli kriz ise vurmak için adeta gün sayıyor. Nitekim sadece İhvan’la özdeştirilemeyecek bir dip dalga hareketi Sisi’nin kâbusu haline geldi; zira 2013 askeri darbesiyle birlikte Mısır’da merkez-çevre ilişkileri derin bir darbe almış durumda. Sisi’ye yönelik muhalefet ve tepkiler sadece halk ile de sınırlı değil. Güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere, devlet içinde de Sisi’ye karşı içten içe bir tepki söz konusu ve Sisi’nin önünde bir Enver Sedat suikastı örneği duruyor.

Düne kadar Mısır’ın iç ve dış siyasetteki en temel çıkmazını/sorununu büyük ölçüde askeri ve ekonomik açıdan dışa bağımlılık oluştururken, 2013 sonrasında buna siyasi bağımlılık da eklenmiş durumda. Dolayısıyla Mısır’ın temel sorunu, merkez-çevre bağlamında yaşadığı ciddi kopukluk ve bunun yol açtığı sosyoekonomik ve siyasi istikrarsızlık. Bundan ötürü, Sisi’nin içeride gücünü artıracak ciddi bir krize, bir “öteki”ye ihtiyacı var. Bu “öteki” de Türkiye.

İhvan’ı gerekçe göstererek Türkiye’yi Körfez ülkeleriyle de karşı karşıya getiren Sisi, şimdilerde Akdeniz ve Libya üzerinden Türkiye ile yürüttüğü, şu an için kontrollü olarak adlandırılabilecek bir krizle, içerideki direnci ve muhalefeti kırmak, konsolide etmek ve aynı zamanda başta yakın çevresi olmak üzere, Arap dünyası içindeki konumunu güçlendirmek istiyor. Ankara ile yaşadığı krizde sorunu ısrarla “Türkiye-Arap dünyası” meselesine dönüştürmeye çalışmasının altında da bu yatıyor. Askeri darbenin ardından Sisi yönetimiyle birlikte tekrar Camp David sürecine çekilen/monte edilen Mısır, kendisine yönelik şüphe, temkinlilik ve tepkileri bu şekilde telafi etmeye çalışıyor.

ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisi ile Çin’e karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor.

Kaygan zemin, kaypak işbirlikleri

Burada “taraflar” ile elbette yekpare bir yapıdan ya da ortak bir cepheden bahsetmek mümkün değil. Nitekim söz konusu aktörlere baktığımızda karşımıza ABD, Avrupa (ki burada tek bir Avrupa gücünden/ülkesinden bahsedebilmek mümkün değil), Rusya ve İsrail’in çıktığını görüyoruz. Suudi Arabistan ve BAE ikilisini ve hatta İran’ı da elbette göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu ülkeler, her ne kadar Türkiye’nin sahadaki etkisini sınırlandırma ya da sonlandırma konusunda mutabık gibi görünseler de (“Sirte-Cufra Kırmızı Çizgi İttifakı/Koalisyonu” örneğindeki gibi), farklı çıkarlara sahip oldukları ve her an taraf değiştirebilecekleri de ortada. Hatta bir ülke konusunda ortak hareket eden iki ülke, bir diğer ülke ya da mevzuda ciddi çıkar çatışması yaşayabiliyor ve hatta bu sahaya da operasyonel anlamda yansıyabiliyor; Suriye’de Rusya ve İran, Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE arasında görüldüğü üzere.

Mısır üzerinden Türk-Batı ilişkileri en temelde eski eksenine oturtulmaya çalışılmakla birlikte, aslında “Yeni Batı” bağlamında Türkiye’yi kazanma, kontrol altına alma mücadelesinin yürütüldüğü görülüyor. Bu bağlamda, ABD dışında İngiltere, Fransa ve Almanya’nın (hatta burada İtalya’nın adı da zikredilebilir) ön plana çıktığı Avrupalı devletler arasında da Türkiye konusunda farklı çıkışlar söz konusu. Fransa Türkiye karşıtı bir duruş ortaya koyarken Almanya daha farklı bir tutum sergiliyor. Almanya zayıf, istikrarsız bir Türkiye’nin kendisi ve Avrupa Birliği (AB) açısından hiç de tercih edilir bir seçenek olmadığının çok net bir şekilde farkında ve bu jeopolitik gerçeğe uygun olarak davranıyor. Nitekim Sisi’nin Almanya’dan ve AB’den Mısır’a dönük güçlü bir destek alamamasının altında da bu yatıyor.

ABD açısından Türkiye, kaybedilmemesi gereken, yeniden kazanılması gereken bir müttefik olarak görülüyor. ABD Orta Doğu-Akdeniz-Afrika üçgeninde güçlenme eğilimi gösteren Rusya ve Fransa ikilisine (ve pek tabii ki Çin’e) karşı Türkiye ile işbirliğine muhtaç. Türkiye bölgede ABD açısından da dengeleyici, oyun kurucu ciddi bir güç olarak ön plana çıkıyor. Türkiye’nin ABD’ye güveninin sınırları Suriye krizinde test edilmiş olmakla birlikte, şu ana kadar Akdeniz ve Kuzey Afrika’da güven arttırıcı süreç sağlıklı bir şekilde işliyor görünüyor.

Sisi Kavalalı’nın hatasına düşmemeli

Sonuç olarak, Sisi de çok net bir şekilde uluslararası ilişkilerdeki zeminin fazlasıyla kaygan ve ilişkilerin kaypak olduğunun farkında. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali çok yüksek; zira her şeyden önce Sisi’nin içerideki pozisyonu hiç de iyi değil. Ayrıca Sisi, dış güçlerin desteğiyle Osmanlı ile bir “hesaplaşma” sürecine giren Mısır’ın 1922’ye kadar İngiltere’nin sömürgesi olduğunu da muhtemelen tarih kitaplarından okumuştur.

Dolayısıyla Ankara ile kavga içine giren Kahire, büyük bir güç statüsünü tekrar elde etmek şöyle dursun, bağımsızlığını da kaybedebilir ya da ciddi bir iç savaş ortamına sürüklenebilir. Mısır her ne kadar Camp David düzenine tekrar çekilmiş olsa da İsrail’in tarihsel hafızasındaki yerini korumaya devam ediyor ve BOP tıkır tıkır işliyor. Dolayısıyla Kahire’nin Ankara ile kavgaya, savaşa değil yeni bir işbirliğine, dostluğa ihtiyacı var; daha önce olduğu gibi.





27 Kasım 2019 Çarşamba

ABD’nin 'kaçınılmaz kaderi': Çöküş ve dağılma

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, yeni bir çöküşü de beraberinde getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var.

“Gelecekte ABD'nin dünyadaki yeri ne olacak?” sorusuna İmparatorluktan Sonra Amerikan Sisteminin Çöküşü başlıklı kitabın yazarı Emmanuel Todd özetle şu cevabı veriyor: “Amerikan İmparatorluğu olmayacak. Zira Amerika’nın yerinin pek de sağlam olmadığı anlaşılmaktadır”. Benzer şekilde, ABD yönetimine yakın, hatta birçok kimse tarafından “derin Amerika’nın ağzı” olarak nitelendirilen ve ABD dış politikasına yön veren bir dergi olarak kabul edilen Foreign Affairs’in Mart 2010 sayısında yayımlanan makale de epey dikkat çekiciydi. “Karışıklık ve Çöküş: Kaosun Eşiğindeki İmparatorluklar” başlıklı çalışmasında Niall Ferguson da ABD'nin sonunun yakın olduğuna ve hiç beklenmedik bir anda, hızlı bir şekilde çökebileceğine işaret ederek bunun nedenleri üzerinde duruyordu.
Todd ve Ferguson’ın çalışmalarının başlıkları bile aslında meseleyi büyük ölçüde özetliyor. Gerçekten de her iki çalışmanın başlığında ön plana çıkan “çöküş”, “karışıklık” ve “kaos” kelimeleri her geçen gün ABD ile özdeş hale geliyor ve “Her güçlü imparatorluk ne kadar güçlü olursa olsun bir gün mutlaka çöker” sözü, başta Beyaz Saray olmak üzere, ABD’nin güç merkezlerinin koridorlarında yüksek sesle yankılanıyor.
Peki, çok değil, bundan 18 yıl önce “ya bizimlesiniz ya da teröristlerle” diyerek dünyaya meydan okuyan, SSCB'nin yıkılışından sonra “dünyanın jandarması” edasıyla dolaşan, “Tarihin Sonu” teziyle tüm ideolojilerin sonunu ve hegemonyasını ilan ABD bu hale nasıl geldi? Daha somut ifadeyle, ABD rakipsiz güç olmanın doğurduğu güç zehirlenmesinden ve ekonomik krizden dolayı mı çöküş sürecinde? Yoksa burada, yeni güçlerin beklenmedik hızlı çıkışları, bunlar karşısındaki yalnızlığı, bunun yol açtığı kontrolsüz öfke politikaları ve gözden kaçan başka faktörler mi söz konusu? Ya da hepsi mi?
Trump'ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump'ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor.

ABD’nin çöküş dörtlemesi: “Endişe-Panik-Hesaplaşma-Kaos”

Kuşkusuz bu sorular ilk defa sorulmuyor. Nitekim “Amerikan İmparatorluğu"nun çöküş sürecini Birinci Dünya Savaşı ile başlatıp 11 Eylül olaylarına (ve bu bağlamda ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerine) kadar getiren çok sayıda makaleyi birçoğumuz okumuştur. Dolayısıyla Todd, Ferguson veya diğerleri tarafından sorulan sualler ve yapılan birtakım tespitlerin, uzunca bir süredir ABD içinde sistemi güçlü tutmaya, zafiyetlerden korumaya yönelik icra edilen “ön alıcı zihin eksersizlerinin” bir parçası olduğunu da biliyoruz.
Fakat gelinen aşamada, daha önceleri “ön alıcı zihin eksersizleri” kapsamında dile getirilen “olası/yersiz endişeler” artık birer çöküş nedeni, realitesi olarak ciddi kaygılara yol açıyor. Burada esas olan mevzu ise söz konusu “çöküş” söylemlerinin ABD’nin sisteminde her geçen gün yol açtığı “endişe-panik-iç hesaplaşma-kaos” ve bunun eş zamanlı olarak küresel ölçekte bulduğu karşılıktır. Görünen o ki kendisini böylesi bir yüzleşmeye karşı korumak ya da bu tür bir olasılığa karşı hazırlıklı olmak isteyen ABD “kaçınılmaz kader” ile karşı karşıya.
Nitekim SSCB’nin dağılmasıyla başlayan uluslararası sistemdeki çöküşün, beraberinde yeni bir çöküşü de getirdiği yeni yeni anlaşılıyor. Zira ABD iç siyasetinde/sisteminde endişeyi aşan bir durum var. Dünya ile hesaplaşan ABD, kaybetmeye başlamanın yol açtığı panik psikolojisi içinde, bir de kendisiyle hesaplaşma halinde. İmparatorluğu asıl hızlı çöküşe sürükleyecek olan da bu.
Açıkçası, Başkan Trump’ın gelişi ve azil süreciyle zirve yapan gelişmeler, ABD açısından bazı şeylerin artık hiç de normal gitmediğini gösteriyor. Mevzunun Trump’ın şahsıyla ilgili olmadığı, ABD içindeki çöküş endişelerinin yol açtığı güç/sistem tartışmasının bir sonucu olduğu anlaşılıyor. Nitekim Ferguson da bu duruma şu cümlesiyle dikkatleri çekiyordu: “Amerika’nın çöküşü hiç beklenmedik bir çöküş olabilir ki bu, siyasetçileri endişelendirmektedir”. Endişelenenler elbette sadece siyasiler değil; kurumlar da bunu derinden hissediyor ve bunların başında da Pentagon geliyor. Temmuz 2017’de yayımlanan raporda, ABD’nin küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekiliyor ve özetle “imparatorluk çöküyor, bunun için bir an önce tedbir almak gerekiyor” deniliyor.
Söz konusu çalışmalara bakıldığında, ABD’nin liderliğini kaybetmeye başlamasının, daha da ötesi duraklama-çöküş sürecine eş zamanlı olarak girmesinin nedenleri olarak şu hususlar sıralanıyor: SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin yeni bir sistemin inşa sürecini gerçekleştirememesi; ABD hegemonyasının sınırlarının sonuna gelinmesi; Amerikan tek yanlılığı ve güç zehirlenmesi; ABD'nin zayıflayan ekonomisi; ABD’yi güç yapan değerlerin ve yumuşak güç politikasının zarar görmesi; ABD'nin değişim ve adaptasyon kapasitesini kaybetmeye başlaması; mobilizasyon politikasından vazgeçme ve sınırları içine kapanma eğilimi; yeni dinamik güçlerin ortaya çıkışı, ABD gücüne meydan okumalar ve bu noktada ABD’nin kararsız tutumları/politikaları ve bunun mücadele enerjisine yansıyan olumsuz sonuçları; iç ve dış siyasetteki yanlış tercihleri ve bunu ikame etmekte yaşadığı sorunlar.
Elbette bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Diğer taraftan, söz konusu maddelerin içinde dört ana başlığın özellikle öne çıktığını görüyoruz.

Güç zehirlenmesi ve ABD karşıtlığı

ABD’nin çöküş süreci aslında Soğuk Savaş’ın bitişiyle başladı desek çok da yanılmış olmayız. Zira SSCB’nin dağılmasıyla birlikte oluşan jeopolitik deprem, ABD’yi de temellerinden sarsmış görünüyor. Her şeyden önce ABD’nin bu yeni sürece tam olarak hazır olmadığı ve kendi gücüne fazla güvendiği anlaşılıyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nden Profesör Rosen’ın “Ezici bir askeri güce sahip olan ve bu gücü diğer devletlerin davranışlarını etkilemek için kullanan siyasal varlığa bal gibi ‘imparatorluk’ adı verilir” ve “Amacımız, bir düşmanı yenmek değil, zaten böyle bir düşman da yok. Hedefimiz, emperyal konumumuzu korumak ve emperyal düzeni sürdürmek” şeklindeki ifadeleri de bu ruh halini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bu kapsamda, tek kutuplu bir dünya özlemiyle yola çıkan ve bunu kısmen 1990-2000 aralığında uygulama fırsatı bulan ABD, 11 Eylül’le birlikte belki de tarihinin son senaryosunu gerçekleştirmeye çalışıyor. “Masa” ile “sahanın” farkı bir kez daha ortaya çıkmış durumda. Zira ABD’nin rakipsiz kalması, tüm dünyaya hegemonyasını kabul ettirebileceği bir “öteki” bulamaması ve bu kapsamda uygulamaya koyduğu “kontrollü kaos” projesinin meydana getirdiği bumerang etkisi, bugünkü çöküş, hatta beka tartışmasını gündeme taşımış durumda. Nitekim ABD, Soğuk Savaş’tan sonra ortaya çıkan orantısız tek kutuplu dünyanın Amerikan karşıtlığının soğuk gerçekliğiyle her geçen gün daha fazla karşılaşıyor.
11 Eylül’den sonra uygulamaya koyduğu “Önleyici Savaş Doktrini”, ABD’yi tüm ulus-devletler açısından bir tehdide dönüştürmüş durumda. Doktrininin meşruluğu hususunda sadece uluslararası arenada değil, kendi içinde bile inandırıcılık sorunu yaşıyor. Dolayısıyla ABD güçle ve bunun kullanımıyla ilgili bir meşruiyet sorunu yaşıyor ve krizleri yönetemiyor. Bu süreçteki tutarsız söylem ve eylemler ise ABD’yi daha anlaşılmaz ve güvenilmez kılıyor. Hatta onu dünya açısından bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Dünyanın polisliği/jandarmalığı rolüne soyunan ABD’nin “gardiyan” ve/veya “haydut” olarak nitelendirilmesinin altında da bu yatıyor.
Sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması, ABD hegemonyasına karşı, uluslararası sistemde çok kutuplu bir dünyayı savunan bir “ötekiler ittifakına” yol açmış bulunuyor. ABD alışık olmadığı farklı bir “direnç cephesi” ve “jeopolitik meydan okuma” ile karşı karşıya. Öyle ki ABD karşıtlığının tarihte bu derece zirve yaptığı ve birleştirici bir rol oynadığı bir ikinci dönem söz konusu değil. Daha da ötesi, ABD müttefiklerini de birer birer bu cepheye kaptırmakta. Dolayısıyla Neo-Concu tek taraflılık anlayışı, ABD açısından farklı bir tecrit/izolasyon ile neticelenmiş görünüyor. ABD ikili ilişkilerinde paylaşıma dayalı, işbirlikçi ortak hedefler ve anlayışlar ortaya koymadığı sürece de kaybetmeye mahkûm görünüyor.

Yeni dünya gerçeğini anlayamamak

21. yüzyılı kendi anlayışına göre inşa etme girişimi, ABD'nin başarısızlığının altında yatan önemli faktörlerden bir diğeri. Tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde dönen çok sayıda yeni dinamik güç adayının bir tek gücün hâkimiyetini kabul etmeyeceğini öngörmüş olmasına rağmen, ABD bunları küçümsemenin ağırlaşan maliyetleriyle yüzleşiyor. Oysa sömürgeciliğe dayanan sistem çoktan çöktü ve başta ABD olmak üzere Batı dünyası yeni bir sömürge düzeni tesis edemiyor ve rekabette zorlanıyor. Nitekim Çin örneğinde görüldüğü üzere, eski sömürgeler ABD’yi pazar alanına çevirmek istiyor ve ona bir açık kapı politikası dayatıyor. Trump’ın himayecilik politikasına sarılmasının ve ticaret savaşlarını başlatmasının altında da bu husus yatıyor.
Dolayısıyla ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurduğu sistem, kendisinden daha fazla diğerlerinin işine yaramaya başlamış durumda. Bu yüzden ABD’nin yeni duruma/gerçekliğe uygun bir sistem inşa etmesi gerekiyor. Şu an uluslararası örgütleri, uluslararası hukuku, mevcut değerleri hedef almasının altında da bu yatıyor. Bu husus da bir diğer önemli hatasını oluşturuyor ve ona sadece daha fazla kaybettiriyor.
ABD’nin ciddi bir bocalamaya, korku-endişe türbülansına girmesinin nedeni de bu. Nitekim gelinen aşamada ABD, küresel güçte yaşanan eksen kaymasını, hegemonyanın tekelinden çıkışını doğrudan doğruya “çöküş” ile eşdeğer tutuyor. Getirmeye çalıştığı çözüm ve bu maksatla kullandığı araç-yöntem-söylemler ise sorunu halen tam olarak anlayamadığını gösteriyor. Zaten Todd da yeni dünya gerçekleriyle ABD’nin tahayyül ettiği dünyanın çok farklı olduğunu yukarıda andığımız çalışmasında itiraf ediyor.
"İç düşman" anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Değerlerinden uzaklaşma

“Yeni Amerikan İmparatorluğu: ABD ve Dünya Üzerindeki Etki ve Sonuçları” başlıklı çalışmasında Rodrigue Tremblay, Bush’la birlikte ABD’nin “emperyalist üstünlük” doktrinini benimsemek suretiyle, yarım asır boyunca arkasında durduğu ilkeleri reddettiğini ve ABD'nin bütün dünya ile arasının açılmasına neden olduğuna dikkatleri çekiyor. Tremblay’in bahsettiği husus, ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nden itibaren ortaya koyduğu, anayasasında altını çizdiği, Benjamin Franklin’in “yedi büyük erdemi” olarak ifade edilen zorbalıktan kaçınma, özgür basına destek verme, mizah anlayışı, alçakgönüllülük, dış politikada idealizm, hoşgörü ve uzlaşmacılık ilkeleri.
Bu evrensel ilkeler yerine, ABD kendisini mesihçi anlayışa fazlasıyla kaptırmış görüntüsü veriyor. Evanjelizm bunun zirve noktasını oluşturuyor. Sapkın “kaçınılmaz kader” ve “ilahi görev” anlayışları sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı bir felakete sürüklemekte. Onlar da “Tanrıyı kıyamete zorlamak” derken herhalde bunu kastediyorlardı!
Tarihin garip bir cilvesi olsa gerek ki kendisini var eden ve onu küresel liderlik statüsüne taşıyan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler, bugün ABD’ye hatırlatılmakta ve kendisine karşı kullanılmakta. Dünyada kötülüğe, kötülere karşı savaş açtığını ilan eden ve bunu kuruluş felsefesinde ortaya koyan ABD, günümüzde tüm kötülüklerin anası olarak görülüyor. Tüm dünyada artan Amerikan karşıtlığını başka türlü izah edebilmek mümkün değil. Daha da ötesi, kötülerle/kötülüklerle mücadele, bugün ABD içi sistem/güç mücadelesinde kullanılan söylemlerden biri haline gelmiş vaziyette. “İç düşman” anlayışının her geçen gün güç kazanması, ABD’yi sadece küresel liderlik/hegemonya bağlamında çöküşe değil, dağılma sürecine de sokabilir.

Yanlış tercihler

ABD’nin en büyük yanlışları, kendisine aşırı güvenden kaynaklanan yanlış tercihleri, bunlardaki ısrarı ve dış politikada kendi ulusal çıkarları/öncelikleri yerine İsrail’i ön planda tutması olarak sıralanabilir. Bu yanlış tercihler, zincirleme olarak diğer yanlışları da peşinden getiriyor. “Büyük İsrail’i” hedefleyen “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında Orta Doğu haritasını değiştirmeye çalışması ve terör yapılanmalarıyla (PKK/PYD-YPG misali) işbirliğine gitmesi ve bunun sonucunda Türkiye gibi (yerini bir başka aktörle dolduramayacağı) önemli bir müttefikini kaybetme riski yaşaması gibi.
ABD’nin mevcut şartlar altında bu yanlış tercihlerinden kurtulması ise o kadar kolay görünmüyor. Zira sorun, konjonktürel birtakım gelişmelerden ziyade, ABD dış politikasına ilişkin yapısal meselelerden kaynaklanıyor. Bu ise kendi içinde bir güç mücadelesi anlamına geliyor. Son dönemde yaşanan krizler de bunun bir sonucu.

Kaçınılmaz son!

Ferguson tarih boyunca emperyalist politikalarla genişleyemeye çalışan imparatorlukların aslında kendi çöküşlerine zemin hazırladığına vurgu yapıyor. Nitekim Roma İmparatorluğu senatörlerinden Epiktetos’un “İmparatorluklar aynı zamanda zalimlikler yuvasıdır” sözünü bir kez daha teyit eden ABD, tarihinin en zor dönemlerinden geçiyor. Alman siyasetçinin de belirttiği üzere, süngü ile her şeyi yapabilmiş ama üzerine oturamamış bir ABD söz konusu.
Hegemonyanın çöküşü, artık dağılması anlamına da geliyor ve ABD bu iki endişeyi birlikte yaşıyor. Nitekim Trump da seçim sonrası yaptığı balkon konuşmasında, ekonomi üzerinden bu endişeye dikkatleri çekmişti.
Evet, Amerikan İmparatorluğu çöküyor; buradan bir kaçış yolu yok. Ne zaman çökeceğini söyleyebilmek zor, fakat uzatmaları oynadığı ortada. Burada sorulması gereken asıl soru ise bu çöküşün nasıl olacağı, tüm insanlık açısından ne tür maliyetlere yol açacağı ve elbette bundan Türkiye’nin nasıl etkileneceği. Zira gidişat, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir “boşanmanın” hiç de kolay olmayacağını gösteriyor. ABD Türkiye’yi kaybettiği takdirde bu çöküş sürecinin daha da hızlanacağının farkında. Türkiye’nin üstündeki baskıları bir de bu açıdan okumak gerekiyor.


12 Kasım 2019 Salı

Yeni toplumsal hareketler ve stratejik iletişim

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni toplumsal hareketlerin karakteristiği incelendiğinde, protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.


2019 yılının sonuna yaklaşırken dünyanın farklı bölgelerinde patlak veren protestolar, 2008 finansal kriziyle merkez ve yarı merkez ülkelerde “Wall Street’i İşgal Et” ve Hamburg’daki G20 protestolarıyla küresel bir nitelik kazanan ve “yeni toplumsal hareketler” olarak nitelendirilen fenomenin üçüncü dalgasını oluşturuyor.
Geçtiğimiz sene Fransa’da akaryakıt zamlarına karşı başlayıp birinci yılını dolduran Sarı Yelekliler hareketini, İngiltere’nin AB’den ayrılması sürecindeki Brexit protestoları izlemiş, Hong Kong, Irak, Lübnan ve Şili’de yolsuzluk ve gelir dağılımı gibi ekonomik temelli problemlere karşı yükselen itiraz ise siyasi krizleri de beraberinde getirmişti.
Bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.
Hatırlanacağı üzere 2011-2014 yılları arasında siyasi baskılar nedeniyle Tunus, Yemen, Mısır ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu’da milyonlarca kişi sokaklara dökülmüş ve ikinci dalga protestolar rejim değişikliği, askeri darbe ve bazı ülkelerde hâlâ süren iç savaş ile karşılık bulmuştu.
Gösteri ve protestolar, siyasi katılımın önemli bir parçası ve demokratik bir toplumun olmazsa olmazlarından iken, bu araç hibrit yöntemlerle manipüle edilerek demokratik işleyişin sekteye uğramasına sebebiyet verebilmektedir.
Yeni nesil hibrit tehditlerin amacı yasalarla teminat altına alınan demokratik hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilen gösterileri provoke ederek toplum içerisinde kutuplaşma ve zayıflık meydana getirmeye çalışmaktır.
Çeşitli kışkırtmalar, orantısız güç kullanımı ve fiziksel müdahaleler, protestoları şiddete sevk edebilmekte ve kısa sürede kitlesel ayaklanmalara evrilen olaylar ekonomik, toplumsal ve siyasi krizleri de beraberinde getirebilmektedir.
 2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Kentsel nüfus ve protesto eylemleri

Yeni toplumsal hareketlerin genel karakteristiği incelendiğinde, bu protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, çoğunlukla sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.
BM tahminlerine göre, 2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi ve kitlesel ayaklanmaların kriz yönetimi el kitaplarında üzerinde durulan vaka örnekleri olarak yer etmesi kaçınılmazdır.
Toplumsal olaylarda gündeme gelen çözümler ise genellikle fiziksel müdahalelere odaklanıyor ve kamu otoritelerinin sivil itaatsizlik olaylarına müdahale yöntemleri, alışkanlıkları ve yapısal organizasyonların çoğunun güvenlik birimlerinin altında ve ekipmanların da aynı şekilde fiziksel müdahale tabanlı olduğu görülüyor.
Araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.

Bilgi operasyonlarının çarpan etkisi

Yapılan araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.
Ancak bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.
Bu noktada ise eylemlerin gidişatı ikiye ayrılır: Bazı kitle hareketleri değişim- devrim- iç savaş noktalarına kadar varabilirken, bazı protestolar güvenlik güçlerinin ayaklanmaları sağaltarak dağıtması ve kontrolü ele alıp kamu düzenini yeniden tesisi ile neticelenir.
Altı çizilmesi gereken nokta ise yeni teknolojilerle kullanılan stratejik bilgi operasyonlarının hızı, kentsel nüfusa erişimi ve oluşturduğu çarpan etkisiyle geleneksel ve fiziksel kuvvet kullanımından çok daha kritik hale gelmesidir.
Son dönemde Şili’de ve yakın geçmişte Estonya’da ortaya çıkarak kitlesel ayaklanmalara dönüşen protesto eylemleri de tercih edilen araçlar, kriz yönetimi ve kullanılan stratejik iletişim yöntemleri bakımından dikkat çekici özellikler taşıyor.

Şili’de 29 yıl sonra yeniden postal sesleri

General Augusto Pinochet önderliğindeki darbenin izleri hafızalarda hâlâ tazeyken, ulaşıma yapılan 30 pesoluk zammı ve ülkedeki ekonomik adaletsizlikleri protesto etmek için metro istasyonlarını ateşe veren eylemcilere yönelik Cumhurbaşkanı Sebastian Pinera’nın önce “güçlü bir düşmana karşı” savaşta olduklarını beyan edip ardından birçok şehirde olağanüstü hal ilan etmesiyle Şili’de ordu 29 yıl sonra yeniden sokaklara döndü.
Cumhurbaşkanının ordu komuta merkezinde yaptığı ve medya kanalları tarafından canlı yayınlanan açıklamasının peşinden gelen katı tedbirler, olayları uluslararası kamuoyunun gündemine soktu. Beraberinde gelen sokağa çıkma yasakları, güvenlik güçleri ile eylemcileri karşı karşıya getirdi ve yaşanan çatışmalarda en az 23 kişi öldü, 1,218 kişi yaralandı. 9,203 eylemci ise gözaltına alındı.
1973-1990 yılları arasında 3,000 kişinin yaşamını yitirdiği veya kayıp olarak kayıtlara geçtiği darbe nedeniyle halk nezdinde pek de olumlu çağrışımlar barındırmayan ordu müdahalesi, ayaklanmaları bastırmada başarılı olamadığı gibi yıllar evvel kayıp ve işkencelerle yakınlarını yitiren kitleler üzerinde de negatif etki yaptı.
Buna rağmen 22 Ekim Cuma günü, “30 peso için değil, 30 yıl için” sloganıyla neoliberal politikaları, ordu müdahalesini ve sokağa çıkma yasaklarını protesto için başkentin sembolik Plaza Italio meydanını dolduran bir milyon kişi, Cumhurbaşkanı Pinera’nın istifasını talep ederek “yeni bir anayasa” hazırlanması için gösteriler düzenledi.
Şehrin ana arterlerinde toplanan kalabalığın ve saatler süren gösterilerin drone görüntüleri eşliğinde sosyal medyada yayınlanmasıyla olaylar kısa sürede viral bir süratle tüm dünyaya yayıldı.
Pinera yapılan kabine değişikliğinin ardından, göstericilerin verdiği mesajı aldığını, ulaşım zamlarını geri çektiklerini ve yeni bir sosyal destek paketi üzerinde çalıştıklarını açıklasa da çatışmaların sürdüğü günlerde lüks bir restoranda torununun doğum gününü kutlarken çekilmiş görüntülerin dijital medyada yayılması, Cumhurbaşkanın krizi yeterince önemsemediği şeklinde yorumlandı.
Şili hükümetinin, krizin başından sonuna dek iletişim kanallarını doğru şekilde kullanamamasına mukabil, göstericilerin belli kırılma noktalarında bilgi operasyonları açısından attıkları stratejik adımlar çarpan etkisiyle eylemlere psikolojik üstünlük sağlamış oldu.
2014 yılında göreve gelen ve ikinci dönemini geçiren Pinera, ayaklanmalar esnasında yapılan bir ankette yüzde 15’in altında destek bulurken, yeni anayasa talebi yüzde 87 oranına yükseldi.
Netice itibarıyla 18 milyonluk nüfusuyla Latin Amerika’nın zengin ekonomilerinden biri olan Şili’de gösteriler kısa sürede ülke geneline yayılırken, şiddet eylemlerinin yol açtığı 1,5 milyar dolara yakın zarar, ekonomik büyüme beklentilerini azaltıp ülkede yapılacak uluslararası zirvelerin de iptal edilmesine yol açtı.
Kasım ayında ABD Başkanı Donald Trump ile Çin lideri Şi Cinping’in bir araya gelmesinin planlandığı Asya Ekonomik İşbirliği (APEC) ve BM İklim Değişikliği toplantıları da kriz gerekçesiyle iptal edilerek ülkenin itibarını olumsuz yönde etkiledi.

Estonya ve “Bronz Asker” ayaklanmaları

2009 yılında Estonya’da cereyan eden “Bronz Asker Ayaklanmaları” ise hedefleri doğru tayin edilen, etki odaklı bir şekilde kurgulanmış iletişim stratejisinin, toplumsal gerilimleri kontrol altına almadaki başarısını gösteren örneklerden biri.
Estonya yüzölçümü açısından küçük ve 1.3 milyonluk nüfusuyla refah seviyesi yüksek olmasına rağmen o dönem sarsıcı ayaklanmalar yaşamış ve tarihte ilk kez siber saldırılara maruz kalan devlet olmuştu.
İkinci Dünya Savaşı’nda ülkede hayatını kaybeden Sovyet askerleri için dikilen Bronz Asker Anıtı birçok Rus kökenli Eston için manevi değer taşıyor; bununla birlikte, toplumun geri kalanı için Sovyet işgalini ve devamında gelen zulmü hatırlatan bir simge olarak görülüyordu.
Krizin ortaya çıktığı ilk aşama olan anıtın taşınması gündeme geldiğinde, Tallinn’deki aşırıcı gruplar tarafından kitlesel ayaklanmalar başlatıldı.
Ülkedeki sağcı medya gruplarının kışkırtmasıyla artan gerilim, şiddet ve yağma eylemleri başkent Tallinn’i adeta savaş alanına çevirirken, ülke Sovyet müdahalesinden sonraki en ağır tahribat ile karşı karşıya kaldı.
Güvenlik güçleri ayaklanmalara orantılı şekilde müdahale etmeye özen gösterdi ve aralarında, krize karşı hazırlıksız olanların sakin kalabilmesi adına hapishane ve acil durum müdahale ekiplerinden psikolojik destek almaları sağlandı.
Kriz esnasında hükümet gümrük muhafaza, vergi ve iç güvenlik teşkilatları sınır güvenliğini sızmalara karşı artırdı. Ek olarak gümrük noktalarında yasa dışı ürünlerin, görsel ve işitsel kaynakların girişini engellemek için önlemler aldı. Fiziksel önlemlerden de anlaşılacağı üzere alışılmışın ötesinde olağanüstü tedbirler alınmamıştı.

Stratejik sessizlik ve manipülasyon

Kitlesel iletişim araçları ve geleneksel medya iki taraf için de belirleyici iken Estonya televizyon kanallarının temel stratejisi, bilgi kirliliğini önlemek için olayları olduğu gibi ve olduğu anda yayınlamak şeklindeydi. Ancak tansiyonun düşürülmesi de aynı ölçüde önem arz etmekteydi.
Bu nedenle Estonya ulusal kanalı ETV şiddet olaylarının yaşandığı ilk gün, gerilimi tırmandırmamak adına “stratejik sessizlik” politikası uyguladı ve yayın yapmayı reddettiğini açıkladı.
Ayaklanmaları manipüle eden kanallar ise daha fazla sayıda kişiyi şiddet eylemlerine dahil etmek için taraflı bir yayın politikası izledi ve yalnızca Estonya güvenlik güçlerinin “barışçıl” olarak yansıtılan eylemlere müdahale ettiği görüntüleri yayınladı.
Ayaklanmalar boyunca, hükümete yönelik istifa çağrılarına ve zarar gören eylemcilere odaklanan yayınlar, olaylarla hiç ilgisi olmadığı halde anıtın 500 metre uzağında yaşamını yitiren bir göstericiyi “heykeli korumaya çalışırken hayatını kaybeden ulusal kahraman” şeklinde kurguladı.
Yapılan medya takibi neticesinde, tarafları kışkırtma amacı güden manipülatif propagandanın, “Bronz Asker Anıtının İkinci Dünya Savaşı zaferini hatırlamak için önemli bir sembol olduğu”, Estonya’nın ise “faşizmi destekleyen” ve “insan haklarına saygı duymayan” bir devlet olarak gösterilmesi şeklinde kurgulandığı ve aynı mesajları medya dışındaki aktörlerin de yaygınlaştırdığı tespit edildi.

Propagandalara karşı ana akımda ısrar

Eston gazeteleri daha farklı bir strateji izleyerek düzenli aralıklarla yayınlanan bazı ekler hazırladı. Yönerge şeklinde hazırlanan ve ayaklanmaların yaygınlaşması halinde yapılması gerekenlerin aktarıldığı bu yayınlar, kutuplaşmayı mümkün olduğunca azaltmaya yönelik bir çizgi izliyordu.
Kriz ortaya çıktıktan sonra tansiyonu düşürmek ve sağduyulu grupları görünür kılmak da gri bölgede yer alan kararsızları ikna etmek adına bir diğer önemli adımı oluşturdu.
Estonca ve Rusça yayınlanan Postimees gazetesi, itidal çağrısı yapan Rus yazarları Estonlar için hazırladığı orijinal sayısında öne çıkarırken, tam tersini de Eston yazarları için yaptı. Ayaklanmaların olduğu günlerde gazetenin Rusça sayıları özellikle normalin çok daha üstünde basıldı.
Anıtla ilgili haberlerde ana strateji yansız bir dille “9 Mayıs’ta Rusça konuşan Estonya vatandaşları anıtın etrafında toplandı ve kırmızı çiçek bıraktı” şeklinde yayınlar yapmaktı.
Heykelin taşınma tartışmaları kızıştıkça ise ana mesaj, anıtı taşımadaki kararlılığın irdelenmesine odaklandı. Bununla birlikte her seferinde temel hedefin çatışmayı engellemek olduğunun da altı çizildi.
Devlet tarafından cep telefonu kullanan vatandaşlara gönderilen SMS’lerde Tallinn’de ayaklanmaların olduğu ve şehir merkezinden uzak durulması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuldu.
Estonya medyasının herhangi bir savrulma yaşamaksızın ana akım bir çizgide yayın yapmayı ısrarla sürdürmesi, dünya medyasının da olayları Estonyalı gazetecilere dayandırarak çok yönlü bir şekilde aktarmasına katkı sağladı.
Kriz anında ilk 48 saat çok değerlidir ve özellikle bunun 24 saati doğru ve güvenilir bilginin kesintisiz aktarımı kadar bilgi kirliliğine karşı dezenformasyonla mücadelenin de kritik olduğu zaman dilimidir. Zira krizler söz konusu olduğunda yanlış bilgi salgın bir hastalık gibi yayılarak kitleleri manipüle edebilir.
Nitekim Tallinn hükümeti de ayaklanmalar esnasında yaşanan bilgi kirliliğine ve provokasyonlara karşı önceliğini kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler çalışmalarına verdi.
Ayaklanmaların iki gün içinde kontrol altına alınmasının ardından yapılan kamuoyu yoklamasında hükümeti destekleyen ve güvenlik güçlerinin olaylara müdahalesini doğru bulanlar yüzde 89 oranındaydı.
Estonya, krizi fırsata çevirerek toplumsal bütünlüğünü daha da güçlendirirken, 10 yıl içinde kamu diplomasisi ve bilhassa siber güvenlik teknolojileri açısından Avrupa’nın sayılı ülkelerinden biri haline geldi.
Kriz yönetiminde yeni nesil stratejik iletişim, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar, riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.

Kriz yönetiminde yeni nesil stratejik iletişim

Güncel kriz yönetimi çalışmaları, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.
İlk aşama olan, krizin kuluçka dönemindeki risk farkındalığı, ikinci evrede krizin ortaya çıkışıyla birlikte atılan adımlar kadar önemlidir.
Eylemlerin olgunlaşma ve kitleselleşme evresi, tansiyonun yükselmesi ve çatışmalara dönüşmesi ise gerilimle ters orantılı şekilde soğukkanlı stratejilerle planlanması gereken üçüncü aşamayı oluşturmaktadır.
Krizin zamana yayılarak rutinleşmesi ve giderek kontrol altına alınması dördüncü; krizden ders çıkarma ve kriz sonrasındaki sürecin yönetimi de beşinci evreyi teşkil etmektedir.
Bu aşamalardan her biri sorumlu aktörlerce kamu yararını gözeten doğru bir iletişim stratejisinin muhtemel senaryolarla hazırlanması açısından tek tek önem arz etmekte.
Bugün özellikle Batı ülkelerinin kriz yönetimi konsepti, kitlesel ayaklanmalar söz konusu olduğunda izlenecek yöntemlerden güvenli toplanma alanlarına, sorumlu kişilere ve uygulanacak iletişim stratejilerine varıncaya dek bir dizi önlemi içeriyor.
Stratejik iletişimin başarısı ise didaktik bilgiler sunmak yerine hedef kitlenin değerleri ve ön kabulleriyle uyumlu, net ve anlaşılabilir bir anlatının her bir mecraya uygun şekilde kurgulanmasına dayanıyor.
21. yüzyılda dijital medyayı aktif olarak kullanan kentli nüfus için, krizleri yönetmede kullanılan araçların da birer ara yüz olarak algılandığı ve klasik yöntemlerin de bu sürecin etkisiyle anlam değişimine uğrayarak imgesel ve sembolik karşılığı olan mesajlara dönüştüğü hatırdan çıkarılmamalı.
Yeni nesil stratejik iletişim konsepti, kitlesel ayaklanmalar ve şiddet eylemlerine yönelik potansiyel kriz senaryolarına eklenerek öncesi ve sonrasıyla yetkili kuruluşların, devlet dışı aktörlerin, geleneksel ve dijital medyanın koordinasyon ve işbirliğiyle çok katmanlı bir şekilde çeşitlendirildiği takdirde, hibrit tehditlere karşı alternatifler sunabilecektir.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html