BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Ürdün sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Ürdün sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

23 Ekim 2020 Cuma

Körfez-İsrail normalleşmesi bölgede yeni dengelerin oluşumuna zemin hazırlıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor.



Başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması Orta Doğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor. BAE-Suudi ekseni, son dönemde takip ettiği politikalarla, bölgenin geleneksel ağırlık merkezini Kahire’den uzaklaştırarak Körfez ülkelerini Orta Doğu'nun yeni hegemon gücü haline getirme çabası Mısır, Ürdün ve Irak gibi ülkelerde derin bir rahatsızlığa neden oldu. Türkiye ve Katar’ın, Körfez bloğunun bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlığa ilaveten bölgenin sayılan önemli aktörlerinin de Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak algılaması, bölgede oluşacak yeni dengelerin en önemli habercisi.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını takiben bölgede oluşabilecek yeni dengelerin ilk işareti 13 Ekim’de Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanları arasında Kahire’de düzenlenen üçlü zirve oldu. 14 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları, 22 Eylül’de el- Fetih ve Hamas yetkililerinin Ankara’da gerçekleştirdikleri uzlaşma gündemli toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şeyh es-Sabah’ın vefatı üzerine Kuveyt’e düzenlediği taziye ziyareti de oluşabilecek bu yeni dengenin işaretleri olarak okunmalıdır.

Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezi Kahire’den uzaklaşırken

Son dönemde küresel siyasetin gündemine her ne kadar ağırlıklı olarak Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki gerginlikler hâkim olsa da Orta Doğu bölgesinde birbiri ardınca tarihi kırılmalar meydana geliyor. İlk olarak Körfez-İsrail normalleşmesi ile bölge siyasetinde önemli bir kırılma yaşanırken, ikinci olarak normalleşme anlaşmasının da doğal bir sonucu olarak Arap dünyasının ve Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaştığına şahit olduk. Her iki gelişme de bölge güç ve güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar ortaya çıkaracak jeopolitik dönüşümlerdir.

Aslında bölgenin geleneksel ağırlık merkezi bir süredir Kahire’den uzaklaşmaktaydı. Özellikle Arap Baharı sürecinde Mısır’ın içeride yaşadığı istikrarsızlıklar ve ulusal gücünün azalması, üstüne Körfez’in statükocu bloğunun Bahreyn müdahalesi, Yemen savaşı gibi agresif politikaları, Riyad-Dubai eksenini bölge siyasetinde öncelikli bir konuma yükseltmişti. 3 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen darbenin ardından iktidara gelen Sisi yönetiminin ekonomik, diplomatik ve siyasi açıdan Körfez monarşilerine dayanmak zorunda kalması, bölgedeki güç dengesinin üzerinde önemli sonuçları olmuştu. Kızıldeniz’deki Tiran ve Sanafir adalarının Suudi Arabistan’a terk edilmesi, Mısır’ın Yemen savaşı ve Katar krizinde Körfeze eklemlenmek zorunda bırakılması ve son olarak Libya’da, Körfez’in bölgesel politikaları için Mısır ordusunun sahaya sürülmeye zorlanması Kahire’nin bölgesel güç denklemindeki rolünün azalmasının en önemli göstergeleri/sonuçlarıdır. Tüm bu gelişmelere ilaveten Körfez-İsrail normalleşmesi, Orta Doğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezini kesin bir şekilde Kahire’den uzaklaştırdı. Son dönemde yaşanan bu gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkilerinde ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Son gelişmelerle Mısır sadece Arap-İsrail ilişkileri ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını da yok etti.

Bölgesel düzlemde Mısır’ın yaşadığı bu kayıpların sebeplerinden üç tanesi özellikle öne çıkıyor; Suudilerin Kızıldeniz kıyısına inşa etmeyi düşündükleri devasa turizm merkezi (NEOM), Körfez enerji kaynaklarının Kızıldeniz’in bay-pas edilerek Doğu Akdeniz’e taşınmasına yönelik projeler ve İran-Körfez rekabetinde Mısır’ın askeri, demografik ve entelektüel avantajlarının kaybolması.

İlk olarak, Kızıldeniz geleneksel olarak Mısır’ın nüfuz sahası iken son dönemde Yemen savaşı ve Vizyon 2030 projesi ile Körfez aksının yakından ilgilendiği bir bölge olmaya başladı. Bu dönemde Körfez ülkelerinin Kızıldeniz’i bir iç deniz haline getirmek için yoğun bir çaba içine girdiklerine şahit olduk. Suudilerin Kızıldeniz’deki insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi de içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekare olup (yaklaşık Belçika kadar) Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii’nin toplam büyüklüğü kadardır. NEOM projesi, milli geliri önemli ölçüde turizm gelirlerine bağlı olan Mısır için ciddi ekonomik zorluklara yol açacaktır. Mısır’ın, Suudilerin bu alanda yapacakları trilyon dolarlık bir yatırımla rekabet edebilmesinin imkânsız olması, bölgedeki ekonomik avantajların Körfez’e kaptırılması sonucunu doğuracaktır. İsrail’in Kızıldeniz’e çıkış kapısı olan Akabe körfezinin ağzındaki Tiran ve Sanafir adalarının Suudilere kaptırılması da Kızıldeniz jeopolitiğinde Mısır’ın azalan gücünün başka bir işaretidir.

İkinci olarak, Körfez-İsrail yakınlaşmasıyla, yaklaşık 150 yıldan beri küresel enerji ve ticaret için hayati önemde olan Süveyş kanalı, İsrail üzerinden Körfez’den Doğu Akdeniz’e oluşturulacak yeni alternatif rotalarla bu önemini kaybedecektir. Suudi hava sahasının İsrail uçaklarına açılması, İsrail-Körfez arasında yeni raylı sistemler ve petrol boru hatları projeleri, Süveyş’in hem jeopolitik önemini hem de Mısır ulusal refahı için sağlaması beklenen katkıyı anlamsız kılacaktır. Bu noktada Sisi’nin darbe ile yönetime geldiğinde Mısır’ın kıt kaynaklarından 8 milyar dolardan fazla para harcayarak Süveyş kanalını genişlettiğini hatırlatmak gerekiyor. Son dönemde yaşanan bu gelişmeler hem Süveyş kanalının geleneksel önemini azaltacak hem de Sisi yönetiminin yaptığı bu büyük yatırımı çöp haline getirecek bir potansiyel taşıyor.

Son olarak Mısır yaklaşık elli yıldan bu yana Körfez-İran rekabetinde Körfez güvenliğinin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Körfezin statükocu ekseni açısından, bu yönüyle, Mısır, Körfez güvenliğinin ve istikrarının en önemli güvencesidir. Özellikle günümüze kadar, İran’ın Levant bölgesinde ve Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu sınırlayabilecek yegâne aktör olması, Mısır’ı Körfez açısından vazgeçilmez kılan önemli faktörlerden biriydi. Ancak Körfez-İsrail yakınlaşması hem İran’ın bölgede askeri olarak dengelenmesinde hem de İran nüfuzunun Doğu Akdeniz ve Levant’da sınırlandırılmasında Mısır’ın bu ayrıcalıklı rolünü ortadan kaldırdı. Çünkü İsrail, hem askeri kapasitesine hem de Batı ile kurduğu yakın ilişkilere güvenerek gerektiğinde Suriye, Lübnan, Irak ve bölgenin diğer ülkelerinde hava saldırıları ile İran karşısında sahada etkili bir mücadele yürütebiliyor. Son dönemde Mısır ordusunun Körfez ekseni tarafından Libya çöllerinde Mısır ulusal çıkarı için hiçbir değeri olmayan bir mücadeleye zorlanması da Mısır’ı geleneksel nüfuz alanlarından uzak tutma çabalarından biri olmuştu.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını yol açacağı siyasi ve ekonomik sonuçlar bakımından kendi ulusal çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak algılayan aktörler arasındaki yakınlaşma, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alabilir.

Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profili

Arap Dünyası’nın ve Orta Doğu’nun geleneksel ağırlık merkezinin Kahire’den uzaklaşmasına yol açan ikinci etken Türkiye’nin bölge siyasetinde yükselen profilidir. Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu bölgesindeki kriz alanlarında Türkiye’nin artan ağırlığı bölgede Türkiye’nin dışlandığı bir politikanın başarı şansını azaltmakta. Orta Doğu özelinde Filistin meselesinde Türkiye’nin Körfez ve Mısır’ın geleneksel ağırlığına meydan okuyacak bir kapasiteye ulaşması bu kanaatin en önemli göstergesidir.

Geçtiğimiz Ağustos ayı itibarıyla Körfez’in İsrail ile normalleşme girişimleri ortaya çıktığında hem ülkemizde hem de küresel ölçekte Katar’ın da Körfez ekseni gibi İsrail’le normalleşeceği, Türkiye’den uzaklaşarak Körfez ekseninin peşine takılacağına dair çok sayıda analiz yayımlandı. Ancak gelinen süreçte Katar’ın takip ettiği politika bu varsayımları haklı çıkarmadı. Üstelik son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kuveyt ve Katar ziyaretleri ile Türkiye, Körfez’de İsrail ile normalleşmeden rahatsız olan önemli bir aktör Kuveyt’le ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bu son girişim, Körfez’de Filistin meselesindeki çatlağı derinleştirecek bir sonuç doğuracaktır. Bir taraftan Filistin meselesine sırtını dönme pahasına İsrail ile ilişkileri normalleştirme politikası takip eden BAE-Suudi ekseni, diğer taraftan İsrail’e mesafeli durarak Filistin davasına sahip çıkan Katar ve Kuveyt. Türkiye’nin bu iki Körfez ülkesi ile geliştirdiği yakın ilişkiler bölge siyasetindeki rolünü güçlendiriyor. Eylül ayı sonunda Filistinli gurupların (el-Fetih ve Hamas) Ankara’da gerçekleştirdikleri buluşma ise uzun yıllardır bu tür diplomatik girişimlerin mekânı olan Kahire’nin bölgesel meselelerdeki azalan önemini simgeleyen başka bir olay olmuştur.

Bölgede oluşması muhtemel yeni dengeler

Körfez’in İsrail ile normalleşerek Orta Doğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve diplomatik merkezi haline gelme girişimi, bölgenin tüm aktörleri tarafından ciddi bir rahatsızlık kaynağı olarak görülüyor. Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanlarının Kahire’de düzenledikleri ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen zirve ile bu ülkeler bölgede oluşum aşamasında olan askeri, ekonomik ve diplomatik yeni bir bloğun işaret fişeğini ateşlemiş oldular. Her üç ülke de, başta Filistin meselesi olmak üzere bölge siyasetinden dışlanmışlık algısı ile İsrail-Körfez yakınlaşmasının kendi çıkarlarına vereceği olası zararları engellemek istiyor. Nitekim bu toplantıda görüşülen Irak’tan Akabe körfezine bir petrol boru hattı projesi, Körfez’in İsrail’in Aşkelon limanı üzerinden Doğu Akdeniz’e uzanacak boru hattına yönelik önemli bir meydan okumadır. Çünkü Irak’ın Ürdün ile kara sınırı, İsrail ile Körfez arasında doğrudan bir kara bağlantısını kesiyor. Ürdün’ün Körfez karşıtı bir blokta yer alması Körfez-İsrail ilişkilerindeki derinleşmeye önemli bir darbe vuracaktır. Mısır’ın bölgede alternatif blokların oluşumu için başlattığı diplomatik girişimler, Körfez ülkelerinin, içinde bulundukları ekonomik krizle de bağlantılı olsa da, Sisi yönetimini fonlamayı kesmelerinin en önemli sebeplerinden.

Türkiye, bu süreçte bir taraftan Katar ve Kuveyt’le ilişkilerini sıkılaştırma politikası takip ederek BAE-Suudi eksenini dengelerken diğer taraftan geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın Mısır’a yönelik mesajları ile son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerle önemi azalan Mısır ile yakın ilişkiler kurma niyetini gösteriyor. Türkiye ve Mısır arasında buzları eritecek bir yakınlaşma Körfez-İsrail yakınlaşması ile bölgede oluşan dengesizliği bertaraf edebilecek bir girişimdir.

Bölge siyaseti yakından takip edildiğinde son dönemde Körfez-İsrail yakınlaşmasının, başta Türkiye, Mısır ve Irak olmak üzere bölgedeki tüm aktörler nezdinde ciddi bir rahatsızlık ortaya çıkardığı kolaylıkla anlaşılabilir. Özellikle Körfez ülkelerinin iddialı ve maceracı politikalarının en önemli hamisi konumundaki Trump yönetiminin yaklaşan ABD seçimleri nedeniyle bir belirsizlik içinde olması bölgede Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi ulusal çıkarları açısından tehdit olarak algılayan aktörlerde bir hareketlenmeye sebep oldu. Şimdilik bazı işaretlerini gözlemlediğimiz Orta Doğu bölgesindeki muhtemel yeni dengelerin, ABD seçimleri sonucuna da bağlı olarak, önümüzdeki dönemde daha görünür bir hal alacağını söyleyebiliriz.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



13 Eylül 2020 Pazar

Filistin'e sırt çeviren Arap Birliği varlık sebebini geçersiz kılıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Arap Birliği, İİT ve KİK gibi kuruluşların şekillenmesinde belirleyici rolü olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletlerinin İsrail ile ittifak yolunu seçmesiyle fonksiyonunu tamamen kaybetti.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-İsrail arasında Ağustos ayında imzalanan normalleşme anlaşması ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin anlamını yitirdiğini ortaya koyarak Orta Doğu siyasi tarihinde önemli bir kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Çünkü bu anlaşmayla Orta Doğu siyasi tarihinde Araplar arasındaki birlik fikrinin en önemli motivasyonu olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletleri nezdinde, bu fonksiyonunu tamamen kaybetti. Aslında statükocu Arap devletlerinin son dönemde İsrail’le perde gerisinden yürüttüğü normalleşme süreçleri, Filistin meselesinin Arap siyasi elitleri nezdinde azalan önemini göstermekteydi. Fakat BAE-İsrail normalleşme anlaşmasıyla bu malumun ilamı gerçekleşmiş oldu.


Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. Yine Arap dünyasının önemli bir örgütü olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) Genel Sekreteri Nayif el-Hacraf’ın Pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında Filistin yönetiminin, normalleşme anlaşmasına yönelik tepkilerini provokatif olarak nitelemesi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı bu açıklamalardan dolayı özür dilemeye çağırması da Filistin meselesi ve Arap dünyasındaki birlik hususunda yukarıda işaret edilen kanaati besliyor.
Bbölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu. 

Arap dünyasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu: Filistin Meselesi

Çoğu II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşan Arap devletleri için en önemli tehdit, Batılı sömürge yönetimleri desteğinde Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri oldu. Kurulduğu 1948’den günümüze Siyonist İsrail’in işgalci ve saldırgan politikaları Arap siyasi elitleri nezdinde bu tehdit algısını sürekli canlı tuttu. İsrail’in bölgede takip ettiği bu politika sadece Arap devlet adamlarını endişelendirmedi, Arap kamuoyunda da ciddi bir öfkeye neden oldu. 1948 ve 1967 savaşları sonucu toprakları işgal edilen ve ülkelerinden sürülerek Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır gibi ülkelere iltica eden yüzbinlerce Filistinli, Arap kamuoyunun bu bilincini takviye etti.
İsrail’in işgalci ve saldırgan tutumunun, Arap birliği rüyasının, yakın geçmişte Arapların içine düştüğü durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan milyonlarca kişi tarafından paylaşılan bir olgu haline gelmesinde önemli bir katkısı olmuştur. Böylece hem siyasi elitlerin hem de Arap kamuoyunun İsrail karşıtı duyguları Filistin meselesini, Araplar arasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu haline getirdi. 1945 yılında kurulan Arap Birliği, 1969 yılında kurulan İslam Konferansı Örgütü (yeni ismiyle İslam İşbiriği Teşkilatı-İİT) gibi Arap ve İslam dünyasının çatı örgütleri Filistin meselesini merkeze alan bu siyasi ve toplumsal vizyonun birer ürünüydü. Örneğin İİT, Müslümanların üçüncü mukaddes mabedi olan ve İsrail işgali altındaki Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın, 21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı radikal bir Yahudi tarafından kundaklanması sonrasında İslam dünyasında uyanan tepkiler üzerine, 1969 tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan bir kararla kurulmuştu. Aslen bölgesel ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği için 1945 yılında kurulan ve merkezi Kahire olan Arap Birliği örgütü ise, kısa zamanda üye Arap devletlerinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına yönelik hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri bir foruma dönüşmüştü. Bu tarihten sonra da Filistin meselesi birliğin en önemli varlık gayesi, Arap Birliği ve birliğe üye devletler de Filistin meselesinin bölgesel ve küresel düzlemde en önemli savunucusu haline geldi.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar pan-Arabizm ideolojisinin liderliğini yapan Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın temel motivasyonu Araplar arasında askeri kapasite açısından İsrail’i dengeleyecek bir birlik oluşturmak oldu. Nasır’ın anti-emperyalist söylemi önemli oranda Filistin’i işgalcilerin elinden kurtarma vaadi içeriyordu. Filistin’in işgalden kurtulmasının tek yolunun İsrail’in savaş alanında yenilmesiyle olacağı ve İsrail’e karşı askeri bir zaferin ancak Arapların birleşmesiyle mümkün olacağı gerçeği pan-Arabizm’i bölge halkları arasında da cazip bir ideoloji haline getirdi. Nasır’ın pan-Arabizm fikri Suriye ve Mısır arasında 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasıyla önemli bir başarı şansı yakaladı, fakat BAC’ın 1961 yılında Suriye’de yaşanan askeri darbeyle son bulması bu girişimi akamete uğrattı.
1964 yılında Suud tahtına çıkan Faysal bin Abdülaziz’in dış politikada yaptığı en önemli değişiklik pan-İslamizmin resmi devlet politikası haline dönüşmesi oldu. Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliği yerine tüm Müslümanların birliğine dayanan İslam Ümmeti söylemi Faysal’ın dış politikasının anahtar kavramı oldu. Kral Faysal, tahta oturmasını takip eden yılda, dokuz Müslüman ülkeyi ziyaret ederek Nasır’ın sosyalist pan-Arabizm fikrine karşı Müslüman ülkeler arasında teşekkül edecek İslami bir blok oluşturma fikrine taraftar bulmaya çalıştı. Faysal’ın temel iddiası Suudilerin, yönetiminde baskın olduğu “muhafazakâr İslami blok” hem bölgesel meselelerde (Filistin meselesi) hem de küresel meselelerde Suudilerin elini güçlendirecek etkili bir araç olacaktı.
Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. 

Birlik fikrinde yaşanan dönüşümün ilk işaretleri

2000 sonrası dönemde özellikle de Arap Baharı sürecinde Filistin meselesinin Arap dünyasındaki birliğin motivasyonu olma rolünü tartışmalı hale getiren çok sayıda gelişmeye şahit olduk. Bu yeni durumun en önemli sebebi Arap devletlerinin güvenlik algısında yaşanan radikal değişimdir. Bugün Arap devletleri açısından İsrail’in işgal ve genişleme politikası, 2000 öncesi dönemin aksine, hayati bir tehdit olmaktan çıkmış durumda. Günümüz Arap siyasi elitleri açısından en önemli hayati tehdit kaynağı; Arap halklarının insan hakları, özgürlük ve ekonomik refah talep eden değişim talepleridir. Yönetilenlerin otokratik rejimleri baskılayan bu taleplerinin en önemli sonucu bazı Arap devletlerinin İsrail politikasındaki değişimin en önemli motivasyonu haline geldi. Geçmişte Arap ve İslam toplumu için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail, son dönemde içeriden yükselen politik değişim talepleri karşısında zor günler yaşayan bazı Arap rejimleri tarafından can simidi olarak algılanmaya başlandı. Bu dönemde Türkiye ve İran’ın takip ettiği politikanın, değişim talep eden kitlelere kötü örnek olarak (!) içeride rejim karşıtı eğilimleri cesaretlendirdiğine dair kanaat bazı Arap siyasi elitlerinde, Arap halklarının yanına, Türkiye ve İran’ın da durdurulması gereken düşman olarak kaydedilmesi ile sonuçlandı.
Arap siyasi elitlerinde yaşanan bu vizyon değişikliğini son dönemde oluşturulmaya çalışılan İslam Ordusu ve Arap NATO’su gibi organizasyonlar ve Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara bakarak anlayabiliriz.
İlk olarak Suudi Veliaht Prensi ve ülkenin de-facto yöneticisi olan, o zaman Savunma Bakanı olan Muhammed bin Selman tarafından 15 Aralık 2015 tarihinde kuruluşu ilan edilen “İslam Ordusu”nu ele alalım: Muhammed bin Selman Aralık ayında yaptığı basın toplantısında Suudi Arabistan liderliğinde kurulan İslam Ordusu ittifakının ideolojik, ekonomik ve askeri olmak üzere her yöntemi kullanarak terörle mücadele edeceğini açıkladı. Her ne kadar girişimin ismi İslam Ordusu olsa da ittifaka katılan ülkeler göz önüne alındığında (örneğin İran, İslam Ordusu’na alınmadı), ittifakın, pan-Sünni bir nitelik taşıdığı ve yükselen İran tehdidini dengelemek için oluşturulmaya çalışılan askeri bir cevap olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Çünkü 2015 yılı İran destekli Husilerin Yemen’in stratejik mevkilerin kontrolünü ele geçirdiği ve Suudilerin Yemen’e yönelik askeri müdahaleye başladığı dönemdi.
İkinci olarak yine 2015 yılında oluşturulmaya çalışılan Arap NATO’su olarak da bilinen Birleşik Arap Gücü’ne bakalım: 2015 yılındaki Şarm eş-Şeyh zirvesinde, Arap Birliği sekreteri bölgede artan tehditlerin ancak Arap savunma sözleşmesi etkinleştirilerek engellenebileceğini söyleyip çok uluslu Birleşik Arap Gücü kurulması çağrısı yapınca bu konu zirveye katılan üye ülkeler tarafından müzakereye açıldı. Yapılan müzakereler sonucunda Arap ülkelerinin ulusal güvenliğine zarar verecek her türlü girişimin engellenmesi ve teröre karşı savaş için 40 bin askeri mevcutlu Birleşik Arap Ordusu kurulması konusunda üye ülkeler arasında bir anlaşmaya varıldı. Birleşik Arap Ordusu ile Arap devletlerinin, dışarıdan gelecek saldırılardan, içeriden rejimlere yönelen tehditlerden ve terör tehdidinden korunması hedeflendiği resmi olarak belirtildi. Birleşik Arap Ordusu girişiminde de, girişimin amaçlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ana hedef içeride yükselen rejim karşıtı eğilimlerin baskılanmasıdır. Hevesli beyanlara ve birkaç savunma bakanları toplantısına rağmen Arap Birliği’ne üye devletlerin ortak bir savunma konseptine sahip olmamaları yüzünden Birleşik Arap Ordusu fikri ölü doğmuş bir girişim gibi görünüyor.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
Her iki girişimin ortak tehdit algısının da terör ve rejim muhalifi hareketlerle mücadele olarak belirtilmiş olması dikkat çekici. Geçmiş yıllarda Filistin meselesi ve İsrail’in saldırgan politikaları, Arap devlet başkanlarının zirve toplantılarının değişmez gündemiyken son dönemde düzenlenen zirve toplantılarında İsrail’in yerini rejim muhalifi hareketlerin aldığı gözleniyor. Burada bazı statükocu Arap rejimlerinin terör tanımının da son dönemde radikal bir şekilde değiştiğine vurgu yapmak gerekiyor. Örneğin BAE-Suudi Arabistan gibi ülkeler, hiçbir zaman silahlı mücadeleye başvurmayan daha çok eğitim ve davet çalışmaları yürüten Müslüman Kardeşler hareketini 2014 yılından beri terör örgütü olarak tanımlıyorlar.
Son olarak bölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu.

Güvenlik algısında yaşanan sahici olmayan değişim, birlik fikrini ortadan kaldırdı

2000 sonrası dönemde BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bazı Arap ülkelerinin güvenlik algılarında önemli bir değişime şahit olduk. Bu değişim sonucu bu ülkeler nezdinde, geçmiş yıllarda Arap ve İslam dünyası için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail yakın bir müttefike dönüştü. Güvenlik algısında yaşanan bu radikal değişimin en önemli sonuçlarından biri Arap dünyasında yaklaşık yüz yıllık bir geçmişi olan birlik ideallerinin derin yara almasıdır. Yine bu süreçte Filistin meselesi Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin en önemli motivasyonu olmaktan çıktı. Değişim talep eden Arap halkları ve onları, kötü örnek olarak (!) cesaretlendiren Türkiye, durdurulması gereken bir tehdit olarak algılanmaya başladı.
Yukarıda sayılan Arap devletlerinin ülke ve bölge gerçekleriyle örtüşmeyen, Arap toplumlarının hissiyatını yansıtmayan ve sahici temellere dayanmayan bu güvenlik algısı daha çok rejimlerin kendi içlerindeki güvenliğiyle yakından alakalı. Bütün bunlara ilaveten yukarıda sayılan her devletin kendine özgü güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya gelmesi, ortak bir güvenlik konseptini ve dolayısıyla Araplar arasındaki birlik idealini de baltalıyor ve anlamsızlaştırıyor.


9 Eylül 2020 Çarşamba

Enerji projesiyle Türkiye’yi kuşatmak: EastMed’in dönüşümü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın yönetmenliğinde, AB, Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr.



"Avrupa Konseyi’nin ay sonundaki toplantısında başlıca gündem Türkiye dosyası olacak. Bu dosyayı birkaç gün önce dışişleri bakanları olarak Berlin’de hazırladık. Dosya Türkiye’ye karşı yürürlüğe konabilecek yaptırımlar dizisini içeriyor.”
Fransa Dışişleri Bakanı Jeans-Yves Le Drian Libya’dan Irak’a kadar ülkesinin Türkiye’yi doğrudan hedef alan çevreleme harekatının yaklaşan hamlesini France Inter Radyosu’na 6 Eylül Pazar günü verdiği demeçte işte bu sözlerle duyurdu.

27 Kasım 2019’da Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın Akdeniz’de değiştirdiği dengeler, Türkiye’ye karşı diplomatik çözüm arayışı görünümü altında askeri bir ittifakın gün yüzüne çıkışını tetikledi. Bu ittifakın boyutunu ve içeriğini anlamaya çalışırken 2019-2020 yıllarını irdelemekle yetinmek hata olur. Öncelikle 2013 yılına geri giderek Avrupa’nın refahını temin etme gayesiyle başlatılıp bugün Akdeniz’de ABD ve Fransa tarafından da desteklenen ve Türkiye karşıtı bir askeri ittifaka dönüşen “EastMed Boru Hattı Projesi”ne bir göz atmak gerekir.

Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle başlatılan projenin ilk katılımcıları İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) iken Orta Doğu’da Türkiye aleyhtarı politikaların platformu haline gelen Mısır da bu yapıya eklemlendi. Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı ve Avrupa’ya taşınması konusunda Türkiye ile bu dörtlü arasında yaşanan ihtilaflar, Libya’daki gelişmelere bağlı olarak son bir yılda enerji rekabetinden çıkarak askeri boyuta taşındı. 2019 yılının son çeyreğinde küresel ekonomideki yavaşlama ve yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının sanayi üretimine yaptığı olumsuz etkinin enerjiye duyulan talebi düşürmesine bağlı olarak EastMed Boru Hattı Projesi’nin geçerliliğini yitirmesi de garip bir şekilde krizin ivme kazanmasını engellemedi. Bilakis, “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adı altında yeniden şekillenen bu ittifaka 2020 yılının Ocak ayında İtalya, Filistin ve Ürdün dahil edilirken, Fransa ve ABD de üyelik için başvurdu. Fransa ve ABD’nin bu ittifaka katılım girişimi, uzlaşmazlığın enerji rekabeti olmaktan çıkıp askeri boyut kazanmasına etki eden en önemli adımdı.

Aradan dokuz ay geçtikten sonra bugün, Fransa’nın, olası bir hava çatışmasında Yunanistan’a Türkiye’ye karşı nispi üstünlük sağlamasını temin edebilecek Rafale savaş uçakları satışını ve ABD’nin GKRY’ye 33 yıl sonra kaldırdığı silah ambargosunu konuşmaktayız. 10 Eylül’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasında gerçekleşecek görüşme, Türkiye’ye yönelik kuşatma planının boyutları konusunda daha net bir perspektif verecek. Bu ziyarette, Fransa’nın Yunanistan’a savaş uçağı satışının yanı sıra, ABD’nin ardından Fransa askerlerinin de Batı Trakya’ya konuşlandırılması ve ortak askeri tatbikatların yapılmasına dair anlaşma imzalanması bekleniyor. Yunanistan, Fransa’dan alacağı savaş uçaklarının finansmanı için Macron’un gelişini beklemeden 2 Eylül Çarşamba günü uluslararası piyasalara 2,5 milyar avroluk tahvil satışı gerçekleştirdi. Mısır, Yunanistan ve GKRY’nin silahlanma programlarının dolaylı olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği dikkate alındığında, bu tahvillerin alıcılarının adreslerini de tahmin etmek zor olmuyor. 

İşte bu tablo, Doğu Akdeniz’de giderek saldırganlaşan bu ittifaka Birleşmiş Milletler’in (BM) sessiz kalmasını beraberinde getirirken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye ile Yunanistan arasında diyalog başlatmak için harcadığı çabaların da Yunanistan tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedilmesini de kolaylaştırıyor. Yunanistan’ın mevcut şartlar altında hangi mali ve askeri kaynaklara güvenerek diyalogdan kaçındığını hatta kimi Avrupa yayın organlarını kullanarak Türkiye’yi her an saldırıya hazır taraf olarak göstermeye çalıştığını da paranın ve silah ticaretinin izini takip ederek tespit etmek mümkün. Yunanistan’ın diyalogdan kaçışını anlamaya çalışırken, NATO’nun aslında gözümüzün önünde herkesin bildiği ancak dile getirmediği bir sır gibi değişmekte olan kimliğini irdelemekte de yarar var.

NATO dönüştürülürken Türkiye dışarıda mı bırakılıyor?

Türkiye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki ihtilafın çözümünde NATO müttefikliğinin önemine vurgu yaparken bizzat ittifak üyesi ülkelerin saldırgan tavır ve suçlamalarına maruz kalıyor. NATO genel sekreterinin diyalog çağrılarına Atina hiçbir somut yanıt vermeden ipe un serebiliyor. Acaba, NATO’nun Soğuk Savaş dönemi ihtiyaçlarına göre inşa edilmiş paradigmasında, bazı üyelerine bilgi verilmeden bir değişiklik mi yapılmakta? Belki de Doğu Akdeniz’deki gidişatı anlamak için bu sorunun yanıtını düşünmek gerekiyor.

Savunma harcamalarına Berlin’in yeterli katkıyı yapmadığını bahane ederek Almanya’daki askerlerini azaltma kararı alan ABD’nin bu hamlesi Kuzey Atlantik İttifakı’nın gidişatı konusunda Türkiye’ye de fikir verebilir. ABD, Almanya’daki hava unsurlarını Libya merkezli olarak Kuzey Afrika ve Akdeniz’de artan Rus hava tehdidine karşı İtalya’ya yönlendirirken, zırhlı birlik ve piyadelerini Polonya ile Baltık ülkelerine sevk etti. Bu esnada Yunanistan Dedeağaç’a yapılan ABD askeri konuşlanmasını da not etmek gerekiyor. Orta Avrupa’da Polonya merkezli olarak, Rusya’ya karşı yeni bir askeri yapılanmaya gidiliyor. ABD’nin B-52 bombardıman uçakları, Rusya tarafından ilhak edilen Kırım ile Ukrayna sınırı ve Karadeniz üzerinde uçuş yapıyor. İngiltere de Rusya’ya karşı organize edilen bu yeni yapılanmada ABD’nin en yakın ortağı durumunda. Bu esnada Akdeniz, Lübnan ve hatta Irak’ın (ABD askerlerinin çekilmesine paralel olarak) Fransız etkisine terk edildiği gözleniyor.

Fransa, 4 Ağustos’ta Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen bir “endüstriyel kazayı” kullanarak (aksi yönde bir delil henüz olmadığından bunu ancak bir “endüstriyel kaza” olarak nitelendirebiliyoruz) bu ülkeyi Orta Doğu’ya bir giriş kapısı haline getirdi. Fransa, Lübnan’a bu kazanın yaralarını sarmak için insani yardım yapmanın ötesine geçerek bir ay içerisinde bu ülkenin siyasi ve mali yapısını kökten değiştirecek, Lübnan’daki İran etkisini tasfiye edecek bir pozisyona konumlandı. Eş zamanlı olarak NATO’ya dahil etmek istediği ancak başaramadığı GKRY’yi de enerji işbirliği görünümü altında bir askeri ittifaka eklemlemiş oldu. ABD ve Fransa, nüfuz alanlarını bu şekilde paylaşmış görünürken, İran ve Rusya tehditlerine karşı inşa edilen bu yeni yapılanmayı Körfez bölgesine ulaştıracak bir hamle daha yapıldı. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın duyurduğu BAE ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin tesisine yönelik atılan adımın bu ittifaklar zincirinin dışında tasarlanmış bir karar olduğunu düşünmek mümkün değil. Hatırlanacağı gibi 2019 yılının Aralık ayında da Londra’daki NATO Liderler Zirvesi’nde ittifakın Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı devreye girmesinin gündeme geldiği iddia edilmişti. Üyeleri haricinde işbirliği yaptığı ülkelerle bölgesel ittifaklar oluşturmaya yöneldikleri anlaşılan NATO’nun bazı başat ülkelerinin Filipinler, Kanada, Avustralya donanmalarını yanlarına alarak yakın zamanda Güney Çin Denizi’nin kapısına dayanmaları bu perspektifte ihtimal dahilinde görülüyor. Yüksek sesle ilan edilmeyen bu dönüşümde Brüksel’deki NATO karargâhı bir şemsiye organizasyon haline gelirken, ABD, Fransa ve İngiltere’nin NATO bayrağı altında kendi küresel çıkar alanlarında farklı yapılanmalara yöneldikleri anlaşılıyor. Doğu Akdeniz’deki bilmeceyi çözmek için de hükümetler-üstü bir süreç olduğu anlaşılan bu dönüşümde Türkiye’nin yerinin neresi olduğu sorusunun yanıtını bulmak gerekecek.

1919 paradigması tekerrür edebilir mi?

Tarih, Ön Asya’ya (Anadolu, Suriye ve Lübnan ile Nil Deltası) hâkim olan siyasi gücün Avrupa merkezli güç odakları tarafından istikrarsızlaştırılmasına yönelik nice girişimlere tanıklık etti. Bu girişimlerden bizi en çok ilgilendirenleri hatırlamak gerekirse, Rus Çarlığının 1770’de St. Petersburg’dan yola çıkarak Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakması, buna paralel olarak Mora yarımadasına ayak basarak buradaki Rumları bağımsızlık için kışkırtmaları, 1832’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa eliyle Mısır merkezli olarak Akdeniz’de dengeleri değiştirmeleri ve 19. yüzyıldaki Osmanlı-Yunan çatışmaları zincirinin 1919’da İzmir’e çıkarılan Yunan askerleri eliyle Anadolu’nun işgali girişimi ile zincirin tamamlanması hedeflenmişti.

İngiltere’nin, silah, mühimmat, istihbarat desteği 1919’da kurulan paradigmanın sonuca ulaşmasını sağlamaya yetmedi. Bugün, Türkiye ile Yunanistan arasındaki potansiyel ihtilaf konularına yenilerini ekleyerek bu paradigmanın tekrarlanmaya çalışıldığı bir tiyatroyu izliyoruz. Fransa’nın yönetmenliğinde, Avrupa Birliği (AB), Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr. Türkiye’nin tüm yaptırım baskılarına ve askeri tehditlere rağmen bugün dirayetle savunduğu diplomasi ve diyalog yolunda ısrarı, “1919 Paradigması”nın tekerrürü hayalini kuranların yolunun çıkmaz sokak olduğunu ispatlayacaktır. Bu paradigmayı hayata geçirmeye çalışan ve başını Fransa’nın çektiği odakların ise halihazırda Lübnan ve Irak’taki ekonomik ve siyasi krizler devam ederken, Suriye ve Libya’daki çatışmalar sürerken, bölgede yeni bir istikrarsızlık alanı doğurmanın maliyetinin ne olacağını iyi hesaplamaları gerekir. BAE tarafından finanse edilmiş silahlarla bir Yunanistan vatandaşının kendini ateşe atması ya da 2022’de yeniden cumhurbaşkanı seçileceğine dair ufukta hiçbir ümit görünmeyen Macron uğruna üstlenilecek riskler, Yunanistan’daki Miçotakis hükümetinin satacağı devlet tahvillerinin parasıyla karşılanamayacak maliyetlere neden olacaktır.
[Gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]


31 Ocak 2020 Cuma

'Yüzyılın Anlaşması' mı, 'Yüzyılın İhaneti' mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkanı Trump'ın açıkladığı sözde barış planı tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metindir ve Filistinlilerin de bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenmektedir.



Amerikan ve İsrail yönetimlerinin “Yüzyılın Anlaşması” olarak lanse ettiği, gerçekte “Yüzyılın İhaneti” olarak tanımlanması gereken Filistin’in geleceğine dair plan, nihayet kamuoyuna açıklandı. Bu, gerçekte bir İsrail planı olup, Trump yönetimi bu planı hemen hemen bütünüyle onaylamış olmaktadır.
Bu “sahte” barış planının kamuoyuna açıklanması sonrasında, Amerikan yönetimi bölgede bulunan vatandaşlarını olası saldırılara karşı güçlü bir şekilde uyardı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Kudüs ve Batı Şeria'da bu plana tepki olarak şiddet olaylarının meydana gelebileceği ifade edildi. Sadece bu uyarı bile “Yüzyılın Anlaşması”nın, nasıl, hiçbir hukukî ya da ahlâkî kaygı gözetmeyen, Filistin’i imha planı olduğu hususunda Amerikan yönetiminin de aslında şüphesini olmadığını ortaya koymaktadır. Öyle olmasaydı, Amerikan vatandaşları bu meşum planın Filistin tarafında yol açtığı öfke ve hayal kırıklığının sebep olabileceği muhtemel şiddete karşı herhalde bu denli güçlü bir şekilde uyarılmazdı.
“Yüzyılın Anlaşması” olarak tesmiye edilen bu Trumpesk girişime “anlaşma” demek için, herhalde (uluslararası) anlaşmaların nasıl yapıldığı hususundan habersiz olmak gerekir. Uluslararası anlaşmalar, inter alia, aralarında uyuşmazlık olan taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler doğuran ve bir müzakere süreci sonunda nihaileştirilerek yazılı metin haline getirilen belgelerdir. Bu olayda ise, kendilerini âdeta sorgulanamaz birer Titan gibi gören ABD-İsrail ikilisi sorunun asıl muhatabı olan Filistinlilere herhangi bir söz hakkı vermiş değildir. Bu süreçte İsrail ile Filistinliler arasında herhangi bir müzakere yapılmış değildir. Aksine, ortada, tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metin ve bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenen Filistinliler vardır. 

"Uyduruk" Filistin devleti

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”, gerçekte egemen olmayan, dahası etrafı bütünüyle İsrail tarafından kuşatılmış, ordusuz ve Kudüs’ü hemen hemen bütünüyle İsrail’e terk etmiş olan bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Tabii, buna ‘devlet’ denirse! Üstelik bu “devlet”in kurulması, dört yıllık müzakere süreci sonunda Filistinlilerin “kendilerinden istenen şartları yerine getirmeleri halinde” mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Filistinliler şayet “müzakere” sürecinde İsrail’in dayattığı tüm şartlara teslim olmaz ise, burada sözü edilen “uyduruk” devletin bile kurulmasına izin verilmeyecektir.
Bu planda öngörülen Filistin devletinin toprakları Gazze, Negev çölünde Gazze’ye yakın iki arazi parçası ve İsrail işgali altındaki Batı Yakası’nın yalnızca bir bölümünden oluşuyor. Dahası, bu devletin başkenti, birçok BM kararının öngörmüş olduğu Doğu Kudüs değil, onun bir kısım mahallelerinden müteşekkil bir yerleşim yeri olacaktır. Bu plana göre, Oslo anlaşmaları çerçevesinde Batı Yakası içinde C bölgesi olarak tanımlanmış olup, Batı Yakası’ndaki toplam arazinin yüzde 61’ine tekabül eden ve şu anda bütünüyle İsrail’in denetiminde olan toprakların yaklaşık üçte biri, İsrail tarafından ilhak edilecek. Dahası, Ürdün Vadisi de bütünüyle İsrail’e bırakılacaktır ki, burası tüm Batı Yakası’nın yaklaşık üçte birini teşkil ediyor.
Bu plana göre, başta El-Aksa Camii olmak üzere, Kudüs’teki Müslümanlara ait ibadethaneler ve kutsal mekânlar İsrail’in egemenliğinde olacaktır. Yine plan “bağımsız” Filistin devletinin kendi kara sınırları ve hava sahası üzerinde herhangi bir denetim yetkisinin olmayacağını öngörmektedir. Bu devletin başka devletlerle anlaşma yapma yetkisi de olmayacaktır. Plan, sayıları altı milyon civarında olan Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmektedir. Dahası, metnin İsrail’in “Yahudi” karakterine vurgu yapması nedeniyle, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin de bu topraklardaki geleceğinin tehlikeye düşürüldüğünü ileri sürmek mümkündür.
Plana göre, Gazze ile Batı Yakası arasında irtibatı sağlamak için yeraltından tünel inşa edilecektir. Tünel projesi henüz İsrail tarafınca kabul edilmiş değildir. Yine bu planın hayata geçirilme sürecinde, Hamas ve İslami Cihad gibi silahlı örgütler silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan, kurulması öngörülen Filistin devleti için çeşitli yatırım projelerinde kullanılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon oluşturulacaktır ki, bunun önemli bir kısmı Körfez bölgesindeki Arap devletlerince karşılanacaktır. Nitekim bu ülkelerin büyük çoğunluğu bu meşum planın malî yükünü çekmeyi kabullenmiş görünmektedir.
Aslında Amerikan yönetimi bu planın bugüne dek İsrail ile -çoğu zaman kendi halkının tepkilerine rağmen- her türden girift ilişkiye girmeyi içine sindirmiş olan Mahmud Abbas yönetimince (bile) reddedileceğini baştan beri tahmin ediyordu. Şayet Mahmud Abbas plana “hayır” demekte ısrar ederse, o zaman muhtemelen ABD-İsrail ikilisi Filistin’e “liderlik” etmek üzere kendileriyle işbirliği yapmaya daha yatkın birisini bulma arayışına gireceklerdir.
Planın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımaktır.

Uluslararası hukuk ve BM kararlarının açık ihlâli

Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim: “Yüzyılın Anlaşması”nın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımak; buna karşılık Filistin halkının güvenilir sınırlar içinde, egemen ve sürdürülebilir bir devlet kurma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırmaktır. Bu acı gerçeğe rağmen, Donald Trump, “büyük” planını ifşa ettiği basın toplantısında, âdeta Filistinlilerle dalga geçercesine, bu planın “Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerine kavuşmaları için tarihî bir fırsat olduğunu” söyleme cüretini de göstermiştir.
“Yüzyılın İhaneti” olarak isimlendirilmesi gereken bu meşum planın uluslararası hukukun ve BM kararlarının açık bir ihlâli olduğu ortadadır. Uluslararası toplumun barış ve güvenlik meseleleri konusunda bir tür “anayasası” olarak görebileceğimiz 1945 tarihli BM Kurucu Andlaşması’nın 2/4. maddesine göre, devletler uluslararası ilişkilerde askerî güce başvuramaz, askerî güç tehdidinde de bulunamaz. BM Genel Kurulunca 1970’te uzlaşma (consensus) ile kabul edilen Devletler Arasında Dostça İlişkiler Bildirisi’ne göre “askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır.” Benzer şekilde, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’da, “saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir” (5/3. madde) ifadesine yer verilmiştir. BM içinde alınan birçok karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatları da bu durumu teyit etmiştir. O nedenle, uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal ettiği -Filistinlilere ve bazı Arap ülkelerine ait- tüm topraklardan çekilmesi gerekmektedir. Buna, kuşkusuz, (Doğu) Kudüs’ü de içinde barındıran Batı Yakası dâhildir.
Bu plan, aynı zamanda, 1990’lı yıllarda uluslararası düzeyde genel bir kabul görmüş olan iki-devletli çözüm formülünün de tamamıyla terk edilmiş olduğunu âdeta gözlerimizin içine sokarcasına (bir kez daha) göstermiştir. Oslo "barış süreci", en azından bu süreci Polyannacı bir hâlet-i ruhiye içinde yorumlayan aktörlere göre, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında, yani Batı Yakası (Doğu Kudüs dâhil) ve Gazze’de, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ile nihayete erecekti. Hem BM hem de uluslararası toplumun önemli bir bölümü, kurulacak Filistin devletinin başkentinin Doğu Kudüs olacağı beklentisi içindeydi. Trump ve Netanyahu ikilisinin açıkladığı “Yüzyılın İhaneti” ise, Kudüs’ü tümüyle İsrail’e bırakmaktadır.
Bu meşum planda öngörülen Filistin devleti aslında devletten başka her şeye benzemektedir. Bir kez, bu devletin sahip olacağı topraklar kantonlardan oluşmaktadır. Yani, ortada bir ülkesel süreklilik yoktur. İkincisi, Batı Yakası’nda Filistinlilere bırakılan topraklar, tamamıyla İsrail tarafından çevrelenecektir. Üçüncüsü, bu, ordusuz bir devlet, askersizleştirilmiş bir ülke olacaktır. Dördüncüsü, kara sınırları üzerinde bile denetim hakkı olmayan, kendi hava sahası üzerinde denetim hakkından yoksun bırakılmış bir devlet olacaktır. Beşincisi, bu devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisi olmayacaktır. Filistin devletinin ülkesini oluşturan birbirinden kopuk kantonlar bu plana göre tüneller ve köprülerle birleştirilecektir. Doğrusu, bu “proce”den haberdar olsaydı, herhalde “Zihni Sinir” bile kahkahalarla gülmekten kendini alamazdı!
 “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır.

Körfez yönetimlerinin utanç verici tutumu

Filistin’i ilanihaye yok etmek isteyen bu ihanet planının hayata geçirilmesi için, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, birçok Arap ülkesi Filistin halkına ‘rüşvet’ olarak önerilen parasal desteği ödemeyi yükümlenerek, bu büyük ihanetin fâillerinin işbirlikçisi haline gelmişlerdir. “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır. Bu yönetimlerin bu cürmün altından kalkıp kalkamayacağı önemli bir soru işaretidir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ise, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, bu plana açıkça karşı çıkmak yerine, topu Filistinlilere atmıştır. Hem darbeci Sisi yönetimindeki Mısır hem de ABD-İsrail ikilisinin bu meşum senaryosundaki “para musluğu” rolünü daha küçük bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kendisine yakıştıran Suudi Arabistan, -muhtemelen kapalı kapılar ardında- Filistin liderliğini bu teslim planına “ikna” etmeyi vazife edinmiş görünmektedir. Bütün bunlara karşılık, başta Türkiye ve İran olmak üzere, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun bu teslim planına karşı çıktığını/çıkacağını ifade etmek mümkündür.
Mevcut durumda Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin’in ve Filistinlilerin dostları olarak bu ihanet planının arkasında hangi güçlerin olduğu hususunda sabah akşam nefesimizi tüketmektense, Filistin topraklarının sömürgeci-yerleşimci bir devlet olarak İsrail’den nasıl kurtarılabileceği hususuna kafa yormamız herhalde daha isabetli olacaktır. Dahası, Filistin sorununun diplomatik müzakere masasında çözülebileceği zannıyla iki-devletli çözüm mantrasını tekrar etmenin de, bundan böyle Filistinlilere hiçbir faydası olmayacaktır. Ne İsrail’in ne de ABD’nin bu türden çağrılara kulak asmayacağı âşikârdır. Üstelik 1993’te başlayan Oslo müzakere süreci çerçevesinde İsrail ile Filistin arasında imzalanan anlaşmalara İsrail'in uymadığı herkesin mâlûmudur. Bu durum ortadayken, Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor.
Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslüman toplumların kahir ekseriyeti sömürgeciliğin ve emperyalizmin kıskacı altına alınmıştı. Belki yüz yıldır bu toplumların ortak iradelerine ket vurmak için, başta, önce Britanya İmparatorluğu, ardından ABD olmak üzere, küresel tahakküm düzeninin önde gelen aktörleri İslam dünyasının yarı-bağımlılığını devam ettirmek için bu coğrafyaya yönelik pek çok doğrudan ya da dolaylı müdahalede bulunmuşlardır. 11 Eylül (2001) sonrasına sözüm ona “Teröre Karşı Savaş” söylemi altında bu emperyalist ve yeni-sömürgeci kıskaç âdeta İslam dünyasını bir bütün olarak “teslim almaya” yönelmiştir. Filistin sorununun geldiği noktayı bu parantezin dışında okumak, ne sorunun vahametinin anlaşılmasına ne de Filistin sorununa palyatif olmayan bir çözüm getirilmesine katkı sunabilir. Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor. Hatta birçoğu bu meşum planı “incelemeye değer gördüklerini” belirttiler. Bunların hiçbirisinin Filistinlilerin “haklı davası”nı destekleme adına, ABD, İsrail ya da güçlü Siyonist yapılarla ters düşmek istemediği iyi bilinmektedir. Üstelik önde gelen devletlerin hemen hepsinin bu aktörlerle -ABD, İsrail ve Siyonist yapılar- oldukça girift ilişkileri vardır; dahası, bunlar, İslam dünyasının güçlü bir blok olarak temayüz etmesini, kendi iktisadî ve jeopolitik çıkar ve stratejileri açısından oldukça “sakıncalı” görmektedir. O nedenle Filistin sorununu Müslüman aktörlerden başkasının çözebileceğini düşünmek safdillik olur.
İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

Mücadelenin yol haritası

İslam dünyasındaki sorunların “anası” olan Filistin trajedisinin çözüm çerçevesini üçlü bir bağlam içinde görmek gerekir. Bu üçlü bağlamı şöylece tasnif etmek mümkündür: birincisi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi sonrasında Filistin’in İngiliz manda yönetiminin gözetimi altında Yahudilerce sömürgeleştirilmesi; ikincisi, I. Dünya Savaşı sonrasında manda rejimlerinin kurulmasıyla başlayan süreçte Arap dünyasının yarı-sömürge durumuna düşürülmesi ve bugün de bu durumun fiilen devam etmesi; üçüncüsü, İslam dünyasının bir bütün olarak kendi ayağı üzerinde durmasının emperyalist güçlerin doğrudan ve dolaylı askerî ve siyasî müdahaleleri yoluyla engellenmesi. O nedenle, şu iddiayı ileri sürmek herhalde abartı sayılmamalıdır: “Filistin’in kurtuluşu” ve “İslam dünyasının kurtuluşu” birbiri ile yakından ilişkilidir ve bundan da ötesi karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içindedir. İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir. İslam dünyasının tarihi uyanışının ve ayağa kalkışının en önemli karinesi, Filistin halkının Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadelesinin hedefine ulaşması olacaktır. O halde, açıktır ki, “Filistin’in kurtuluşu” aynı zamanda “İslam dünyasının kurtuluşu” olacaktır.
Yukarıda sözü edilen üç düzlemdeki kurtuluş mücadelesi (Filistinliler, Arap dünyası, İslam dünyası) Trump’ın ihanet planına karşı izlenmesi gereken strateji konusunda bize bir yol haritası sunmaktadır. Sorunun çözümü hususunda bugünün “Düvel-i Muazzama”sından pek bir şey beklememek gerektiği aşikâr olduğuna göre, Yüzyılın İhaneti’ne karşı hem Filistinlilerin, hem Arap dünyasının, hem de daha genel olarak İslam dünyasının şu kapsamlı eylem planını vakit geçirmeden hayata geçirmesi gerekir: birincisi, Filistinlilerin aralarındaki siyasî bölünmüşlüğe son vererek İsrail’e karşı uzun soluklu bir direniş başlatması elzemdir; ikincisi, Arap Birliği’nin geçmişte İsrail'e karşı almış olduğu ambargo kararını bundan böyle sıkı bir şekilde uygulaması gerekir; üçüncüsü, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerekir; dördüncüsü, Müslüman ülkelerin, “Barış İçin Birleşme” kararı çerçevesinde BM Genel Kurulu’nda İsrail’e karşı –kuşkusuz ‘tavsiye’ niteliğinde- kapsamlı bir ambargo kararı alınması için uzun soluklu bir diplomatik mücadele başlatması gerekir; son olarak, Müslüman ülkelerin Filistinlilere İsrail'e karşı mücadelelerinde bundan böyle gereken desteği vermelidir.
Filistin’in ve bilhassa Kudüs’ün esareti İslam dünyasının ortak acısı ve davasıdır. Kudüs’teki El-Aksa Camii Müslümanların ilk kıblesidir. “Etrafı mübarek kılınmış olan” Kudüs, Hazreti Peygamber’in miractaki ilk durağı olmuştur. Kudüs ve Filistin’e olan bağlılık ve muhabbet Müslüman kimliğinin aslî bir unsurudur ve dahası bu belde hem dinî, hem siyasî, hem de jeopolitik olarak Âlem-i İslam için bir hayat memat meselesidir. O nedenle, İslam dünyasına mensup aktörlerin -en başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin- iş bu noktaya geldikten sonra hâlâ “ipe un sermeye” devam etmesi, söz gelimi, Yüzyılın İhaneti’ni sadece kuru bir “kınama” ile geçiştirmesi, Filistin’e ihanetler silsilesinin tabutuna çakılmış son çivi olacaktır. İslam dünyasının bugün vakit geçirmeden elini taşın altına sokması ve harekete geçmesi gerekiyor. Şayet bundan sonra da işler “eski tas eski hamam” olursa, muhtemelen, bir zaman sonra ortada konuşulacak bir Filistin Sorunu bile olmayacaktır.


12 Kasım 2019 Salı

Armageddon (Kıyamet) Savaşı geliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Ortadoğu’da yaşanan her olayda İsrail’in kıyameti getirecek Armageddon Savaşı’nı planladı,kutsal kitaplara dayanarak İsrail'in sırasıyla Irak, Suriye, Güneydoğu Anadolu ve Mısır'ı hedef alacak.
İsrail’in bütün dünyayı Armageddon (Kıyamet) Savaşı için dizayn etmeye çalışıyor.

Bu savaşı Türkler  bitirecek…

Türkiye’nin de dahil olduğu Suriye meselesi, Doğu Akdeniz’de enerji atılımları, Yemen’de savaş, İran’ın durumu, Irak ve Lübnan’da ayaklanmalar, vb… Aralarında sizin geçmişte bahsettiğiniz konular da var. Ortadoğu’da neler oluyor?

Orta Doğu’da çok ciddi şeyler oluyor. Esasında, dünyanın temel meselesi. Dünyada dökülen bütün gözyaşı ve kanın asıl müsebbibi Orta Doğu’da yaşanıyor. Melhame için bütün savaşların anası denmiş. İyi ve kötünün mutlak manada birbirlerini tefrik edeceği yer. Yer yüzünün en son savaşıdır bu. Tevrat’ta geçen adıyla günlerin sonudur. Kur’an’da geçen adıyla da ''Ahiret vaadi geldiğinde...'' Bu da burnumuzun dibinde, Mercidabık, Reyhanlı, Suriye mıntıkası ve Türkiye’nin içinde kalan bölgede gerçekleşecek.

İyi ve kötünün, iki tarafı var. Bu tarafları ben İsrâ suresinin başında görüyorum. Der ki: ''Kulu Muhammed’i Mescid-i Haram'dan çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksa’ya getiren Rabb’in şanı ne yücedir.'' Allah sonra Semî’ ve Basîr isimlerini kullanır. ''O Rahman ve Rahim’dir'' denilmez. Semî’ ve Basîr kelimelerini kullanılır. Çünkü günlerin sonunda yaşanacak hadiseler ve ıstıraplar karşısında ''Allah bunu görmüyor mu, duymuyor mu bu çığlıkları ve zulümleri'' denilecek kadar şiddetli bir fesat yaşanacak.

Orada Cenabıhak İsrailoğullarına diyor ki, ''Ben size yeryüzünde iki kez fesat çıkarma izni vereceğim'' Fesat çıkarma, yani devlet olma izni. Bu devlet olma hakkı içerisinde siz yeryüzünde büyük bir kibre kapılacaksınız, deniyor. Bu iki vaatten birincisi gerçekleşti. Kur’an’da geçtiğine göre birincisinde Ninovalılar tarafından cezalandırıldılar. Ninovalılar, Kuzey Irak’ta yaşamış bir halktır. M.Ö. 750-720 civarı ani baskınla Kuzey İsrail’e saldırdılar ve onları yok ettiler. Samiriye merkezli Yahudi devleti o kadar fazla bir fesat ve fitne içerisindeydi ki... Tarihlerini okuduğunuzda, insanın ''birileri gelse de bunları cezalandırsa'' diyesi geliyor.

''BÖLGEYİ EMANETÇİLERE VERDİLER''


İkinci fesat şimdi mi ortaya çıkıyor?

Bugün oralarda var olan ve Yahudilerden geliyor dediğimiz halklar Ester’in çocukları... Yahudi Ester, Kiros ile evlendi. Orada bir Yahudi nüfusu oluştu. Kürtlerin de İranlıların da içinde var. Bir kısmı Müslüman da olmuş olabilir ama şu an hepsinin, Allah’ın bir cilvesidir ki kökenleri Yahudi. Barzaniler için bu söylenir mesela, kökenleri Yahudi'dir. Zaten dikkat ederseniz Kuzey Irak’ı ona emanet ettiler. Yapılan operasyonlarda hiç boşluk yoktur yani. Mesela ABD güya İran’a müthiş bir düşmanlık beslediği halde Irak’ı Şii bir militan olan Maliki’ye teslim etti. Bu olacak iş değildi normalde. Ama siz tarih bilirseniz, yani siz Kiros ve daha sonra Daryus’un Ninova’da ve Babil’de sürgünde olan Yahudiler için neler yaptığını bilirseniz onların iyi bir emanetçi olduğunu da tahmin edersiniz. İsrail buraları kendisi için hazırlatıyor.


''TÜRKLER HZ. NUH'UN OĞLU YAFES'İN SOYUNDAN GELİYOR''


İsrâ suresinde ''Ey Nuh ile gemiye bindirdiklerimizin çocukları! Siz sabırlı olun'' der. Bu mana normalde Hz. Musa ve Hz. Muhammed’i de içerir çünkü hepsi Hz. Nuh’un gemisine binmişlerin zürriyetinden gelir. Yafes ya da Nuh’un çocukları dendiği zaman doğrudan Türkler kastedilir. Tevrat’ta Hz. Nuh Yafes’e diyor ki, ''Senin mekânın düzlük olsun. Ne zaman gelsen Sam’ın çadırında oturasın ve Ham sana hizmet etsin.'' Yahudiler kendilerini Sam’a dayandırıyorlar. Çünkü bir önceki ayette ''Rabb Allah sana mübarek olsun ey Sam'' deniyor. Ham ise Yafes’in soyu ve İsrailoğulları dışındaki bütün halklardır. Bu halklar sadece hizmet için yaratılmışlar. Başka da hiçbir manaları yoktur. Tevrat’ın orada ayrı tuttuğu Yafes ve çocuklarıdır. Talmud’un tercümesinde ''Türk'e ilişme, onlarla savaşma” denilir. “Onlar sana ilişmeden sen onlara bulaşma.'' Çünkü Türkler geldiği zaman Sam’ın evinde oturacak onlardır, tehdit olarak görülüyorlar.

İNANÇLARINA GÖRE TÜRKLERİ DİZAYN ETMELERİ GEREKİYOR


O zaman bizi neler bekliyor?

Hz. Nuh, ''Geldiğinde Sam’ın çadırında oturasın'' diyor. Sam’ın çadırında oturmak, sen efendisin, Sam’ı da idare et demektir. Düzen ver ona, Ham da sana hizmet etsin demektir. İsrail bunu bildiği için, Nuh’tan kastedilenin, Yafes’in çocukları olduğunu da biliyor. Bu yüzden, ''Günlerin sonunda bir Tanrı’ya hizmet edeceğiz ve Türkler bizi koruyacak'' diyorlar. Eğer Türkler İsrail’i koruyacak şekilde dizayn edilse, onların İslam’la ilgili bir dertleri kalmasa, ortada mesele kalmaz. Bu şekilde olsa, bütün İslam coğrafyalarını cayır cayır yakarlar. Arz-ı mev'ûd denilen bölgeyi Yahudi yerleşimi için açarlar.

İLK DURAKLARI IRAK OLDU


İsrailoğullarına, ''Devletinizi yıkanlara karşı size rövanş hakkı vereceğim'' diyor Cenabıhak. Yeniden yapılanmanın başlangıcı, 1800’lerin sonuna tekabül ediyor biliyorsunuz. Abdülhamid Yahudiler’e toprak vermeyince bu teklif İngiltere’ye götürülüyor ve İngiltere buna balıklama atlıyor. I. Cihan Savaşı’nın amacı, arz-ı mev’ûd’un önündeki en büyük engel olan Osmanlı yönetimi ve siyasetini yıkmaktı. 1800’lerin ortalarına kadar Yahudiler Avrupa’da gettolarda yaşıyor ve Yahudilerin yakılmadığı yer yoktur. Fakat birdenbire her şey tersine dönüyor. Çünkü Kur’an’ın vadettiği zaman geliyor. Sonra da İsrail için bir yer ayrılıyor, onları koruyalım adına. Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda mağlup olunca ve bütün o topraklarda müthiş katliamlar yaptılar. 1948’de İngiltere ve ABD’nin desteğiyle devlet kuruldu. Bu devletin kurulması için kurulan komisyonlarda 7 ülke vardı, bunlardan bir tanesi de İran’dır. Protokolleri onlar hazırladı. O devlet kurulduğunda yapılmış olan ilk açıklamaların içinde ''Bizim amacımız bu kadar değildir, biz bu sınırlara razı değiliz, Türkiye de dahil, Süleyman’ın sınırlarına talibiz ve bunu mutlaka alacağız'' ifadeleri vardır. Hakikaten de toplanmaya başladılar. Kendi devletlerini yıkanlardan intikam almaya çalışacaklar. Kuzey’i yıkan Ninova, Güney’i yıkan yıkan da Kral Nebukadnezar’dır. İkisi de bugünün Irak toprakları içerisindeydi. O yüzden Irak’ı yok etmekle başlayacaklardı.

Topraklarımızı işgal mi edecekler?

''GÜNEYDOĞU ANADOLU VE GAZZE'Yİ İLHAKA GİRİŞECEKLER''


Bedeli ne olursa olsun Türkiye’nin Suriye’ye girmesi gerektiğini söylemiştim. Çünkü girmezse yapılan operasyon olduğu gibi devam edecekler. Hatırlayın, Barzani zamanında bir referanduma giriştiler. Türkiye orada ağırlığını koymasaydı gerçekleşecekti. Türkiye ağırlığını koyunca korktular. Suriye’den sonra da sıra Güneydoğu Anadolu’ya gelecek. Dertleri bu, Asur'a sıra gelecek. Tevrat, ''Asur’u cezalandırırken, Pers ve Mısır Asur’un kralıyla biz tedbirimizi aldık ama şimdi senin tepene çökecekler diye dalga geçecekler'' diyor. Sonra şöyle devam ediyor: ''Ey Pers ve Mısır, ben Asur’un icabına baktıktan sonra seni daha rezil edeceğim.'' Bunu görmüyorlar ama. Eğer Güneydoğu Anadolu bölgesini Türkiye’den koparırlarsa sıra İran ve Mısır’ı yutmaya gelecek. Bunun akabinde paralel olarak Gazze’yi ilhak edecekler, Tevrat’ta verilen sıraya göre. Gazze’yi ilhak etmek de gündeme geldi biliyorsunuz. Güneydoğu Anadolu ile birlikte Gazze’yi ilhaka girişecekler çünkü birbiriyle irtibatlı görünüyor. Tek dertleri boşaltmak. Sonra da dünya İsrailoğullarına karşı, Hitler’de yaptıkları gibi, terör estirecekler. Bunu da yeni Siyonistler yapacak. Ta ki dünyanın hiçbir bir yeri İsrailliler, Yahudiler için yaşanabilir güvenli bir yer olmasın diye… Bu sayede onları buralara getirecekler. Yerleştirecekler. O yüzden bölge nüfuslarını boşaltıyorlar. Suriye’dekilerin bir kısmı Türkiye’ye bir kısmı Ürdün’e az kısmı İran’a gitti. Yeter ki gitsinler ve boşaltsınlar bölgeye onlar için…

''UYDURMA MEHDİLERİN HEPSİ SİYONİZM’LE BAĞLANTILI''


Peki bu savaş nasıl bitecek?

Uydurma Mehdiler çıkıyor, dikkat ederseniz bu uydurma Mehdilerin hepsinin İsrail ve Siyonizm ile bağlantıları var. Çünkü gerçek Mehdi, ''Ben Mehdi’yim'' demeyecek. Bu, kendi eylemlerinden anlaşılacak. Bir, ittihat-ı İslam’ı sağlayacak. İki, Ayasofya’yı açacak. Hz. Peygamber’in Melhame dediği, Avesta’nın iyi ve kötü dediği savaşın bir tarafı İsrail’dir. Diğer tarafı ise Yafes’in çocuklarıdır. İyiler burada, iblise ve Siyonizm'e hizmet eden herkes de öbür tarafta toplanacak. Mehdi ve Deccal ilk kez yüz yüze geldiklerinde bir minare ile bir insan savaşı olacak bu. Yine insan onu yenecek. Bu kimdir, işte Yafes’in çocukları. Bu yüzden amaçları Türk milletini sürekli meşgul ederek bölge ile ilgilenmelerine mâni olmaktır. Çünkü çok net biliyorlar ki bu savaşın neticesini değiştirecek Müslüman Türk halkıdır..

Yarabbim, Tevrat’ta öyle dehşetlerden haber veriliyor ki... ''Bu sefer size kuzeyden geleceğim ve sen onun dilini anlayamayacaksın'' deniliyor. ''Kavim kıran bir kavimle geleceğim'' diyor. ''Arslanlar yurdundan gelecekler'' deniyor, aslanlar yurdu gerçekten de Anadolu’dur.

Dünyada yaşanan tüm olaylar, hem Orta Doğu hem de diğer bölgelerde yaşananlar, bu topraklarda yaşananlara müdahale edemesin diye kendilerine düşürmek için planlanan operasyonlardır. Başta Türkiye olmak üzere...

BU SAVAŞI TÜRKLER BİTİRECEK


Az önce bahsettiğim ikinci fesatlık dönemi 1948’de başladı ve takvimleri 2021’de bitiyor. Sonrasında ne olacağı belli değil, çünkü kıyamet çağına girdiğimizi söylüyorlar. Müslümanların kıyamet çağı da 1527’ye tekabül ediyor. Bu da miladi 2125 yılına denk geliyor. Bunun başlangıcı 2083’te dünyada ve özellikle Avrupa’da ne kadar Müslüman ve inanan halk varsa cezalandırılması ve oradan çıkarılmasıdır. Benim şöyle bir tezim var: Yarın öbür gün güçlenmek istiyorsak Siyonistler tarafından bloke ve işgal edilmiş Hristiyan ümmetini de onların tasarrufundan kurtarmak gerekiyor. Hatta varsa, İsrailoğulları içindeki iyileri de. Onları da kendi tanımıza çekebilmemiz lazım. Bu böyle bir savaş, ırklar savaşı değil. Bu ''iyiler'' ile ''kötüler'' savaşı olacak. İyiliğin merkezi de Yafes’in çocukları olacak, Müslüman Türk halkı yani. İyiler denince Araplar ve Farslar diye algılamamız lazım. Bunun merkezi Müslüman Türkler olacak ve diğerleri de onların etrafında toplanacak. Türkiye Cumhuriyeti, bu bölgede yaşanan her acı ve kurulan her terör örgütünün İsrail’in bu toprakları tamamen boşaltmaya yönelik operasyonları olduğunu bilmeli, bunu bilhassa askeriye ve stratejistler bilmeli. Bu bilindiğinde, biz de onların tezgahlarını bozarız. Çünkü elhamdülillah Türkiye sahada artık.

Şu an Kürtlerin üzerine oyunlar oynandığını görüyoruz. Onlar kimin tarafında olacak?

BOŞANAN TÜRK İLE KÜRT VAR MI



Usül şu: Önce Irak’ı üç parçaya ayıracaklar, yani Babil. 1991’de ilk yazmıştım bunu. Bir tarafta Şiiler, Kürtler ve Sünniler. Nihayetinde ayırdılar da. Her birine yer verdiler, ama Kürtlere nispeten özerk ve müstakil bir yer verdiler. Bu da Kürtleri tamamen kendi saflarına çekmek için. Kürtler, İslam’ın en samimi kavmi. Abbasiler döneminde, İslamiyet’i kabul ettiklerinden beri, hiç problem çıkarmamış, İslam’a hizmet edenlere hizmet etmiş bir kavimdir. Onların bizden ayrılmak gibi de bir derdi yok. Aykırı düşünenlerin zaten büyük bir kısmı Kürt değil. Onlar ya Pakraduni’dir ya da Ermenilerin içerinde kalmış bir gruptur, kendilerini Müslüman saymışlardır. Yani Kürtlerin bizden ayrılmak gibi bir durumu yok. Bir misal vereyim. Bosna Savaşı’ndan sonra 110 bin boşanma gerçekleştirdi. Sırplar ve Boşnakların evlilikleri sürmedi. Peki, 40 senedir burada kan dökülüyor. Güya Türkler ve Kürtler mücadele ediyor. Hiç bundan dolayı eşini bırakmış Kürt ve Türk gördünüz mü? Hayır. Çünkü bu iki millet et ve tırnak gibi birbirine geçmiş durumdalar. Adamlar bunu yıkamazlarsa arzu ettiklerini gerçekleştiremezler. Bediüzzaman diyor ki, “Kürtler bütün halkların içerisine saldığı gibi, inşallah ittihadı İslam’a zamk olacaklar.” Adam işte bu zamkı yok etmeye çalışıyor. Yine Münazarat’a baktığımız zaman Bediüzzaman diyor ki, ''Ey Türkler, dikkat edin. Kürtler sizin kuvvetinizdir. Ey Kürtler dikkat edin. Türkler sizin aklınızdır.'' Türkleri bir havuza benzetiyor, diğer kavimlerse birer çeşmedir diyor.



20 Mayıs 2019 Pazartesi

Basra’dan Doğu Akdeniz’e stratejik hamleler: Savaş kapıda mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Basra körfezi ile Akdeniz'in eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitik açısından da büyük bir önem arz ettiğini gösteriyor.

Basra körfezinde ve Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve bir takım “faili meçhul” sabotajlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Her iki gerginlikte de ön plana çıkan aktör ise hiç kuşkusuz ABD. Peki, ABD ne yapmaya çalışıyor? Niçin Doğu Akdeniz ve Basra körfezinde kriz eş zamanlı olarak tırmandırılıyor? Tüm bu hamleler ne anlama geliyor? ABD’nin bölgeye kuvvet yığmaya başlamasının ve İsrail ile birlikte bir takım işbirliği/ittifak süreçlerine hız vermesinin arka planında neler yatıyor? ABD İran’a saldırır mı? ABD tüm dünyayı bu krizler üzerinden bir savaşa sürükler mi, yoksa "blöf" mü yapıyor? Doğu Akdeniz’de savaş ne kadar uzak? Dünya nasıl bir krizle karşı karşıya?
Kuşkusuz, bu sorulara verilecek cevaplar, büyük ölçüde ABD’nin ne yapmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için hangi yöntem ve araçlara başvuracağıyla ilgili önemli ipuçları verecektir. Fakat bu cevaplar için öncelikle şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: Bu iki bölgenin eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitikte büyük bir önem arz ettiğini göstermektedir.
Nitekim burada her ne kadar karşımıza ilk etapta uluslararası su yolları ve enerji güvenliği çıksa da, meseleye daha geniş perspektiften bakıldığında, hedefin geniş manada Çin ve Rusya ikilisi, daha dar anlamda ise bu güç mücadelesinin birer tampon ve kilit ülkesi olarak İran ve Türkiye olduğu anlaşılmaktadır. Daha somut bir ifadeyle, söz konusu gerginliklerde Türkiye daha çok Doğu Akdeniz bağlamında doğrudan, Basra körfezinde dolaylı bir hedef iken, İran bunun tam tersi bir durumda bulunmaktadır.
Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. 

ABD Ortadoğusu: Akdeniz-Hint okyanusu hattında güç mücadelesi

Adım adım gitmek gerekirse, öncelikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla (klasik jeopolitikçilerin tanımladığı) kara güçleriyle deniz güçleri arasındaki rekabet-mücadele sona ermemiştir. Bilakis her geçen gün daha da şiddetlenmektedir. Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. Rusya-Çin ikilisinin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden kenar kuşak ülkelerini bir bir kendi ittifak sistemi içerisine dahil etmeleri, örneğin kenar kuşağın iki önemli gücü olan Pakistan ve Hindistan’ın ŞİÖ’ye tam üyeliği ve İran’ın gözlemci statüsü ve Türkiye’nin diyalog ortaklığı, bunun en temel göstergesidir. Dolayısıyla ABD, Avrasya merkezli oyunu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu durum da ABD’yi bir kez daha Ortadoğu’ya sevk etmektedir. Fakat bu Ortadoğu bizim bildiğimiz bölge değildir. ABD açısından Ortadoğu tanımı çok daha geniş bir coğrafyayı içine almaktadır. Genel kabul görmüş tanımın dışında, ABD açısından merkezinde Basra körfezinin yer aldığı, Güney Kafkasya’yı da içine alan ve Cebelitarık boğazından başlayıp Malaka boğazına kadar uzanan Akdeniz-Hint okyanusu hattı "ABD Ortadoğusu"nu oluşturmaktadır.
Nitekim ABD’nin 11 Eylül’ün ertesinde Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgali ve akabinde Kuzey Afrika’dan başlamak üzere Doğu Akdeniz’den Basra’ya kadar uzanan hatta Arap Baharı ile bölgeyi dizayn girişimleri ve yine son dönemde Myanmar ve Sri Lanka’da yaşanan gelişmeler, bu jeopolitik tanımı bir kez daha teyit etmektedir.
Somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.

Doğu Akdeniz ve Basra’nın önemi

“İkinci Basra” ya da daha geniş anlamda “İkinci Körfez” olarak bile nitelendirilen Doğu Akdeniz ile Basra körfezi jeopolitiği, yukarıda zikredilen “ABD Ortadoğusu” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu”nun tam olarak merkezinde yer almaktadır. Doğu Akdeniz-Basra hattı, bu noktada “Yeni Büyük Oyun”da belirleyici bir jeopolitik-stratejik öneme sahiptir. Bu bölgeye hakim olan, büyük ölçüde “Genişletilmiş Avrasya” merkezli güç mücadelesinin de galibi olacaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.
Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. 
Bu bağlamda, Basra körfezinde tırmandırılan krizin temel hedefi Çin ve onun yürüttüğü Kuşak-Yol Projesi’dir. Aynı zamanda Hindistan’ın İran üzerinden bölgede inşa etmeye çalıştığı stratejik açılım da darbe alacaktır. Rusya’nın başını çektiği Kuzey-Güney Koridoru da burada hedeftir. Hazar-Basra hattı işlevsiz hale gelecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Basra körfezi ve Doğu Akdeniz’e yaptığı askeri yığınak, Ön Asya merkezli “2 Okyanus-5 Deniz Stratejisi”nin bir parçasıdır. Bu strateji, Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ABD’nin “çevreleme/kuşatma” politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak da karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız”.
Basra ve Doğu Akdeniz jeopolitiğini derinden etkileyen, ABD’nin bölgeye yerleşmesini “kaçınılmaz kılan” gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: 1. İsrail devletinin kurulması ve bölgede Arap-İsrail sorunu ekseninde yaşanan savaşlar; 2. Eşzamanlı olarak gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali; 3. İran-Irak Savaşı ve sonrasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaliyle birlikte farklı bir boyut almaya başlayan “Körfez Savaşları”; 4. 11 Eylül ve Afganistan-Irak işgalleri; 5. Arap Baharı-Suriye İç Savaşı ve ABD-İsrail ikilisinin Kuzey Afrika’dan Körfez’e uzanan hattaki BOP dizaynları; 6. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları; 7. Bu bölgelerin enerji güvenliği politikaları açısından özellikle arz ve güzergâh boyutlarıyla artan önemleri; 8. “Kuşak-Yol Projesi” ile birlikte gündeme gelen ve ABD çıkarlarını, denizlere dayalı üstünlüğünü derinden tehdit eden “İpekyolu Projeleri”; 9. Yükselmekte olan bölgesel-küresel güçler açısından taşıdığı önem.

“Büyük İsrail”e giden süreçte “Büyük Ortadoğu Projesi”

ABD açısından Doğu Akdeniz ve Basra’yı önemli kılan bir diğer husus da, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) varlık nedeni olan “Büyük İsrail”dir. Doğu Akdeniz-Basra hattı, İsrail’in güvenliğinin ve çıkarlarının sağlanması kadar, “Büyük İsrail” projesinin hayata geçirilmesi açısından da ehemmiyet arz etmektedir. Doğu Akdeniz ve Körfez eksenli yeni ittifak oluşumlarında İsrail’in oynadığı rol bu açıdan önemlidir.
ABD-İsrail ikilisi “bölgede ve dünyada istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesini hedefleyen bir paktın kurulması yönünde atılan bir adım” olarak nitelendirdikleri “Stratejik Ortadoğu Paktı” (Arap NATO’su) ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve Ürdün’ü kapsayan bölgesel bir ittifak inşa etmeye çalışıyor.
Bu ittifakın hedefi İran’dır. İran tehdidi üzerinden “Büyük İsrail”in güvenliğini sağlayacak ve “İslam iç savaşı”nı on yıllar boyunca garanti altına alacak bu “sol kanat ittifakı”, aynı zamanda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını da sabote edecektir.
Benzer şekilde ABD-İsrail ikilisinin Doğu Akdeniz’de de stratejik işbirliklerine yöneldiği görülüyor. Bu bağlamda, içinde İsrail’in de yer aldığı Yunanistan, GKRY ve Mısır’ın ön plana çıktığı bir “Doğu Akdeniz İttifakı” girişimi de dikkatlerden kaçmıyor. İlerleyen süreçte, değişen şartlara bağlı olarak Ürdün, “Filistin Devleti” ve İtalya’nın da bu ittifaka dahil edilebileceği anlaşılmaktadır. Filistin’e yönelik gündemde tutulan “Yüzyılın Anlaşması”nın gizli hedeflerinden birini de bu teşkil etmektedir. Hayfa için “Doğu Akdeniz’in Rotterdam’ı” sloganını geliştirenlerin, Filistin Yönetimi’ne sunulan rüşvet niteliğindeki “bölgenin Singapur’u yapma” vaatleri de yine bu kapsamda değerlendirilebilir.
“Doğu Akdeniz İttifakı”nın öncelikli hedefinin Türkiye olduğu da aşikârdır. Türkiye’nin bölgede “statükoyu” bozan bir tehdit olarak lanse edilmesinin arka planında bu yatmaktadır. Bir diğer hedef ise yine İran’dır. İran’ın Suriye-Lübnan-Filistin hattında inşa etmeye çalıştığı direnç cephesi ve İran’dan Suriye’ye uzanan “Akdeniz Koridoru” burada bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda gündeme getirilen “Arap-Fars Savaşı” da sonuçları itibarıyla bu projeyi hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Bu savaşın galibi ne Farslar ne de Araplar olacaktır. Aynı şekilde Akdeniz’de tezgâhlanan olası bir Türk-Yunan savaşının da galibi bu iki ülkeden biri olmayacaktır.

“Büyük Oyun”un yeni adresi: “Stratejik dörtgen”

Soğuk Savaş sonrası oluşan uluslararası ortam ve sistem gerçekliği çerçevesinde, tüm aktörler açısından Avrasya’nın merkezine Türkiye-Mısır-İran-Suudi Arabistan dörtgeni oturmuş görünüyor. Bu dörtgen, aynı zamanda Türk-İslam dünyasının da kalpgâhını oluşturuyor. Bu dörtgene sahip olmak, İskender ve Roma’dan bu yana tüm büyük güçlerin en önemli hedefi olmuştur. Cihan devleti Osmanlı da bu dörtgenin üç buçuk ayağına sahip olabilmiş ve Ortadoğu merkezli olarak Cebelitarık’tan Basra’ya kadar bölgeyi kontrolü altına alabilmiştir. İngiltere’nin emperyal bir devlet olmasında da, bu “Stratejik Dörtgen”in unsurlarını birer birer kontrolü altına alması önemli bir aşamayı oluşturmaktadır.
Özellikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla “Stratejik Dörtgen”in yeni uluslararası sistemin yönünü ve adını tayin edici yeri/önemi, mevcut küresel güç ve yükselen güçler açısından onu günümüzde de hedef haline getirmiştir. Mısır Arap Baharı ve sonrasında gerçekleştirilen askeri darbeyle bir kez daha “Camp David Düzeni” içine dahil edilirken, Suudi Arabistan ve İran krizlerle savaş içine sokulmak suretiyle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Suudi Arabistan’daki saray içi darbeler, istikrarsızlık ve belirsizlikler, bu ülkeyi ABD-İsrail ikilisi açısından “Stratejik Dörtgen”in sakat ayağı konumuna sokmuş durumdadır. ABD açısından Körfez’deki kontrollü krizin temel hedeflerinden birinin de, bu bağlamda başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkelerini kontrol altında tutmak olduğu bir kez daha görülmektedir.
ABD Doğu Akdeniz ve Basra’daki son ataklarıyla, bu dörtgenin kontrol edemediği iki kritik ayağını, nüfuz alanlarıyla birlikte etkisi altına almaya çalışmaktadır. Bu iki aktör hiç kuşkusuz Türkiye ve İran’dır. Soğuk Savaş sonrası dönemde sistemdeki belirsizliği ve krizi fırsata çevirmek istemeleri ve bu kapsamda hızla tarihsel kodlarına dönerek uluslararası politikanın pasif nesnesinden aktif bir öznesine dönüşmeye çabalamaları, bu iki ülkeyi ABD açısından hedef konumuna getirmiştir. İran şu an doğrudan doğruya bir savaşla tehdit edilirken, Türkiye’ye de onun üzerinden mesaj verilmeye çalışılmaktadır.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. 

“ABD Ortadoğusu”nun sonu mu?

ABD Türkiye olmadan “Stratejik Dörtgen” üzerinden “Genişletilmiş Ortadoğu”ya sahip olmayacağının farkındadır. En azından Türkiye ve onun çok yakın müttefiki olan Pakistan’ın desteği olmaksızın İran konusunda yapacağı her türlü hamlenin boşa çıkacağını bilmektedir. Washington Ankara’nın stratejik derinliğini, dış politikada attığı/atacağı adımların sıradan hamleler olmadığını, bölgesel-küresel jeopolitiği etkileme kapasitesini çok net bir şekilde bilmekte ve görmektedir. Bundan dolayı her ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi yanında görmek istemektedir.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. Zira yukarıda da detaylı bir şekilde izah edildiği üzere, Basra ve Doğu Akdeniz hamlelerinin temel hedefi, kendisine meydan okuma kapasitesine sahip olan bu ittifakın ve benzerlerinin oluşumunun önüne geçmektir. Görülen o ki ABD bu korkuya büyük ölçüde kendisini kaptırmıştır ve bu ittifakı bir anlamda kendi elleriyle inşa etmektedir.
Son günlerde tekrar Rusya’ya ağırlık vermesinin altında da bu yatmaktadır. ABD kendi stratejik aklınca Rusya’yı yanına alarak bu olası ittifak oluşumunun önüne geçmek ve İran’ı yalnızlaştırmak suretiyle bu son krizde onun direncini kırmak istemektedir. Yani savaşa gitmeden, onu diplomatik manevralarla teslim olmaya zorlamaktadır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz ve Suriye krizlerinde de Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve nihayetinde bir kez daha kendisine mahkûm kılmak istemektedir.
Peki, Rusya nasıl bir adım atar? Rusya elbette öncelikle çıkarlarına bakacaktır. Fakat unutulmamalıdır ki Rusya’nın şu anki görece gücü Avrasyalı güçlerle yaptığı işbirliğinden kaynaklanmaktadır. Bunları kaybettiği an Rusya Akdeniz’de tutunamayacağı gibi, Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya-Hazar-Orta Asya-Afganistan hattında da kendisini pek huzurlu hissetmeyecektir. Ayrıca Çin daha da güvenilmez bir aktör haline dönüşecektir. Dolayısıyla Rusya’nın menfaatleri bu coğrafyada başlattığı işbirliğini devam ettirmekten geçmektedir.
Rusya da bunu devam ettireceği mesajını vermektedir. Rusya ABD’nin hatalarının, yanlış hesaplarının ve kendisinin Türkiye-İran ikilisiyle geliştirdiği stratejik işbirliğinin Ortadoğu merkezli İslam dünyasında ona sağladığı gücü daha da derinleştirme eğilimindedir. Irak’ın Rusya’dan S-400 alacağını açıklaması bu hususta fazlasıyla fikir vermektedir. Irak Başbakanı Abdülmehdi’nin Türkiye ziyaretini de bu kapsamda bir yere not etmek gerekiyor. ABD Doğu Akdeniz ve Basra’da çırpındıkça batıyor!


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html